Kategori arşivi: Yazarlar

Enez’i yazmamız, konuşmamız lazım!

Sürekli yazmak, gündemde tutmak gerekiyor bence.
Çünkü; Enez, daha doğrusu Saros Körfezi sadece Edirne için değil, ülkemiz içinde büyük bir kazanç aslında.
Ben böyle düşünüyorum.
Ve biliyorum ki buranın havasını soluyan herkes benim gibi düşünüyordur.
Sorunları bir an önce çözülmeli, daha fazla tanıtılması lazım.
Çünkü, dünyada böylesi güzel bir denizin, kumun ve tarihi değerlerin bir arada olduğu başka bir yer yok bana göre!
Ülkemizde; Avrupa’ya, Avrupalıya bu kadar yakın olan başka bir turizm cenneti de yok!
Buna rağmen, yeterince ilgilenilmiyor nedense.
Bir türlü el atıldığı yok.
Görünen o ki; Enez Belediyesi’nin de bir şeyler yapacağı yok.
Dolayısıyla Turizm Bakanlığı’nın da sahip çıkması gerekiyor demek ki.
Bunu yüzlerce defa yazmış olsam da duyuramadım maalesef.
İşte bir kez daha yazıyorum bugün.
Bir şeyler yapılana kadar da yazacağım kısmet olursa.
Bıkmadan, usanmadan yazacağım inşallah.

BARIŞA DOĞRU

Bugünlerde dünyanın büyük iki devletinin başkanları ABD’nin Alaska eyaletinin Anchoraga kentinde bir üste buluştular. Bunlar ABD Başkanı Donald Trump ve Rusya Devlet Başkanı Putin’di. Amaç Ukrayna savaşını sona erdirmek. Bbuluşma sırasında da şehrin sokaklarında halk tarafından pratesto gösterileri devam ediyordu.
Buluşmada amaç, Rusya-Ukrayna savaşını sona erdirmek. Tabi bu ilk buluşmaydı, ik rauntu, fazla bir şey beklenmiyordu, öylede oldu. Bazı gazetelerin görüşlerine göre, Putin güç kazandı. Ateşkes yaklaşımı öne getirilmedi. Bazı gazeteler bu toplantının Putin’i güçlendirdiğini, bazı gazeteler toplantıyı başarısız gördü. Neticede bu toplantının Putin’in elini güçlendirdiği sonucuna varıldı. Zaten daha fazlasıda beklenmiyordu. Ateşkes söz konusu olmadı. Bazı gazeteler Trump’ı başarısız buldu, ateşkes ve yaptırım yok, neticede başarısız bir toplantı oldu. Putin, Trump’ı Moskavaya davet etti. Bu durumun aksine bu toplantının başarılı olduğunu düşünenlerde var, Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy Trump’la görüşmek üzere Amerikaya gidiyor. Dört yıla yakın süren savaşlardan sonra barış için Ukrayna ne istiyor; Rusya’nın işgat ettiği topraklardan çekilmesini, Kırım’ı iade etmesini, Nato’ya girmesine engel olunmamasını istiyor. Rusya ne istiyor; toprak tavizi vermemek, Kırım’ı vermemek, Ukrayna’nın Nato’ya girmemesi.
Barış olması için her iki tarafında barışı istemesi gerekir, bunun için de kafalarının doğrultusuna gitmekten vazgeçip birbirlerinin ne demek istediklerini anlamaları gerekir. Rusya –bir santimetre toprak vermem– inadından vaz geçmeli. Kırım yıllarca Ukrayna’nın olmuş, şimdi Rusya’nın yönetiminde. Rusya bu istekten vazgeçmelidır, vaz geçer mi acaba hiç sanmam. Ukrayna’da kaybettiği toprakların tamamını istemekten vazgeçmeli, biraz taviz vermesini bilmeli. Ukrayna Nato’ya girmekten şimdilik vazgeçmeli, Avrupa Birliği’ne girmeli. Nato’ya girmek sonraki konu olmalı. Ukrayna da, Rusya da bu savaşta çok değerler kaybetti. Halk bunun hesabını sorar devleti yönetenlere.
Amerikan Başkanı bu toplantıdan ayrılırken Ukrayna Devlet Başkanı Zelenskiy’i Amerika’ya davet etti. Zelenskyi’nin ve Avrupa Birliği devlet başkanlarının da olduğu Beyaz Saray’da bir toplantı yapıldı. Toplantı sıcak bir hava içinde geçti ise de henüz ateşkes konusunda bir görüntü yok. Bu toplantıda kimin ne istediği netleşmeye başladı. Ukrayna eski topraklarını ve Kırım’ı istiyor, Rusya’da ‘Kırım’ı ve aldığım toprakları vermem’ diyor, şimdilik netice bu. Tabi bu konu iki toplantı ile bitmeyecek, bu pilav daha çok su kaldırır. Bakalım üçüncü toplantı nerde ve ne zaman yapılacak?
Bu uğraş, gidiş hep BARIŞA DOĞRU…
EK BİR İLAVE ///
Saraçlar caddesi güzel restore edilirken, Balıkpazarına girişte birinci sokak — Tüfekçiler çarşısı niye unutuldu. Orasıda Tamburacılar cami sokağına kadar işlek bir caddedir, orası da restore edilmeli.

BU DA GEÇER

TARİHTEN DERSİNİ ALMAYAN NESİLLER, KÖLELEŞTİRİLİP SÖMÜRÜLMEZ Mİ?..
NEGATİF ÇIKARCILAR, yalnızca maddi ve silah güçlerine güvenirler, Müslüman TÜRK’LER ise “Yar ve yardımcımız, Allah’tır, cümlenin hak yolunda bilim, sanat çalışma, sefer bizde, ZAFER ALLAHINDIR!..” deyip, cümlenin faydasına amellerle yaşarlarken mağlup edilemezler!..
Tabi ki bilimde de ileri olmak kaydıyla!.. Aklını iptal eden tembele, ihmalkâra
Allah, bilek ve silah gücü nasip eder mi?.. Kuran’da Rabbimiz, “Etmem” diye bildirmiş ya..
Ne zaman ki, Türk’ler de dinini okuyup öğrenmediği için, şeytani hurafelerle ahlakta yozlaşmalar başlar, o zaman, Allah’ın ipine sımsıkı tutunmayı ihmal edenler çoğaldığı için, tembellik başlar; bilime, sanata sırt çevrilir. Gelişme bilgileri üretilmez, ama zararlı adetler çoğaltılır. Lüks ve israfa meylediş artar.
Fitne, fesat, torpil, rüşvet, hasetlikler haneleri içten ele geçirip, nesilleri bozar. Negatiflikler artıp, düşüşe geçilir, maalesef!..
Bugün ki zaaflarımızı giderip, üstümüzde biriken küllerden silkinip, tek yar ve yardımcının HAK yoluna girersek, yakında “HAK ERİ TÜRK” ÜN ŞAHLANACAĞINA inancım tamdır!..

NELER NELER GEÇTİ, TARİH BOYUNCA, YİNE DİRİLDİK, BUNLAR DA GEÇER!..

Kuran’ı Kerim. Sure 30:
Eninde sonun da emir Allah’ındır. O gün müminler de Allah’ın yardımıyla sevineceklerdir. Allah dilediğine yardım eder. O mutlak güç sahibidir, çok esirgeyicidir.

Ukrayna’dan Dünya’ya Yol Gider

Muzaffer Sarısözen tarafından derlenen meşhur İstanbul türküsü ‘Yandım Çavuş’ta geçer İstanbul’dan Üsküdar’a yol gider mısraı. İşte o sözden esinlenerek attım başlığı Ukrayna’dan Dünya’ya yol gider.

Sistemik uluslararası politikanın etkileşimli yapısını bir başka deyişle imkanların dağılımını anlamazsanız Ukrayna işgalinden Üçüncü Dünya Savaşı da çıkarırsınız, Rusya’nın bir haftada bir yerden girip başka bir yerden işgali tamamlayacağı “öngörüsü”nü de!

Nasıl ki İstanbul ile Üsküdar bir yol ile bağlı ise ve Üsküdar şaşırtıcı bir şekilde İstanbul değilse Ukrayna meselesi de sistemik seviyede eyleyen diğer birimlerle bağlıdır. Bir başka deyişle alt-sistemik seviyede eyleyen birimler sistemik seviyede etki yaratırlar. Üstelik alt-sistemik seviyede eyleyen birimin sistemik seviyede etki kapasitesi de varsa bu durum daha belirgin hale gelir ve kısa bir süre alır. Burada kastedilen birim ise Rusya Federasyonu. Rusya Federasyonu sistemik seviyede eyleme kapasitesine sahip olarak aynı zamanda ve doğal olarak alt-sistemik seviyeyi de etkiliyor. Ama unutmayalım her etkileyen etkilenir, her etkilenen etkiler.

Rusya Federasyonu’nun işgalin ilk döneminde bir hafta yahut on gün süre gibi bir zamanda Ukrayna’nın tamamını işgal edip konuyu sonlandıracağını öngörenler bulunuyordu. Bu öngörünün gerekçesi yukarıdaki paragrafta yazdığım ve anlaşılmakta zorlanan karmaşık yapı ilişkisi. Evet anlamakta zorlanılır ve zorlanılması normaldir zira her bilim dalında olduğu gibi politika biliminde de uzmanlaşılması gerekir. Yani açık anlat, anlaşılır anlat ifadelerinin ardına saklanan alanını değersizleştir ama sen popüler ol görüşü bilim için bilime saygı duyan için pek de geçerli değildir.

Sistemik seviyenin etkileşim modelinde Rusya’yı seviyoruz öyleyse her istediğini yapar zaten biz de onun her istediğini yapmasını elimizde çubuklarla ekranlarda anlatırız diyemezsiniz. Yahut bu durumu ABD için de yapamazsınız. Bu şekilde bir yaklaşım ya ABD yahut Rusya propagandasından başka bir şey olmaz adınızın önünde hangi unvanı taşıdığınızın da bir önemi yoktur bu hususta.

Bunun yerine ABD ve Rusya Federasyonu gibi iki büyük devletin yani sistemik seviyede eyleme kapasitesi yüksek birimin yaptıklarının sonuçlarının rasyonel bir şekilde ele alınması gerekir. İşte bu iki kuvvet tam olarak bu sebeple Alaska’da buluştu. Bakınız, Paris değil, İstanbul değil, Roma değil… Alaska!

Alaska’daki buluşma sonrası ortalık hareketlendi. Herkes aslında barış görüşmeleri sürecinde ne denli etkili olduğu ve katkıda bulunduğunu ispat eden açıklamaları kendi devletlerinin medyalarına yaptılar. İşte buna da sistemik seviyenin (ABD-Rusya Federasyonu buluşmasının) alt-sistemik seviyeyi etkilemesi denir. Sonuçta bir müddet sonra bu çatışma da nihayete erecek. Üstelik Putin, nükleer hazırlık emri verdi, Üçüncü Dünya Savaşı çıkacak bağırış çağırışı giderek ortadan kalkarken olacak bu.

Neyse bir ara uluslararası politika analizinin popüler olma ile değil de bilimle ilgili olduğu da hatırlanır umarım. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

YOLUMUZ BİLİMDİR, FENDİR

Dünya aydınlanma yanlılarının amacı olan bilim, fen, teknoloji yanlılarının yolunu yol bilen kurucu önder ne demişti;“Hayatta tek yol gösterici bilimdir, fendir.”

Teknolojik ilerlemeyi ve yazılı da olsa cumhuriyetin aydınlanma kazanımlarını yaşayan bizim kuşak aynı zamanda bozulan doğayı, onun sonuçlarını da yaşadı, yaşıyor. Bu süreçte insan ilişkilerinin bozulmasını, yozlaşmasını da yaşadık. İlerlemenin bedeli doğanın bozulması ve insan ilişkilerinin yozlaşması olmamalı idi. O nedenle şöyle sorular sorabiliriz: İlerleme nedir? Eğitimin ve dinin ilerlemeye etkisi ne kadardır? Yolumuzun kılavuzları nelerdir?

İlerleme nedir sorusunun yanıtı nettir. İlerleme; teknolojinin sorunlarımızı çözdüğü ve hayatlarımızı daha kolay ve iyi hale getirdiği durumdur. Bunun da iyi şeylerde genel bir artışa, kötü şeylerde genel bir azalmaya yol açması demektir. 

Yolumuzun kılavuzu; bilim, fen, akıl ile donanmış eğitim kurumlarıdır. Bu kurumlarda verilen çağdaş eğitimdir. Maalesef bu kurumlarımızda Diyanet egemenliği oluşmuştur. Eğitim kurumları iktidar yakını diyanet referanslı, şeriat iltisaklı kurumlara açılmıştır. Ve son zamanlarda öyle bir duruma gidiyoruz ki Sakallı Celal’ı anımsamadan duramayacağım; “Bu kadar cehalet ancak eğitimle olur.”

Hukukumuza göre tüm inançları kapsaması ve hepsine eşit yaklaşımda olması gereken bu kurumun hutbelerini görmüşsünüzdür.Karşılıklı rıza olmadan Allah’ın koyduğu miras ölçüsünü değiştirmek ilahi adalete aykırı olacakmış.Kız çocuklarının miras hakkı; Allah’ın takdir ettiği yani erkeğin yarısı imiş. Bu nedenle de kadına bundan fazla verilen mirasın ‘kul hakkı’ olduğu, bunun da suç olduğu söylenmekte.

Bir başka hutbede, modacıların ve bazı medya organlarının örtünmeyi değersizleştirdiği iddia edilerek kısa giysiler ve şeffaf kıyafetler giyilmesinin Allah’ın örtünme emrinin ihlali ve haram olduğu gibi söylemleri, bizi rıza etmeye çalışmakta.

Öncelikle herkes kutsal kitaplara ulaşabilir ve kendi dilinde okuyabilir. Özel alan olan inançlarımızı bilim ve teknoloji yardımıyla öğrenebiliyor isek Diyanet denen kuruma ne gerek var? Kitabımı okur ve inancımı yaşarım. Kamu yetkilileri sadece benim inancıma baskı yapılmasına engel olmalıdır. Zaten İslam dininde yönetici sınıf da yoktur.

Bu nedenle; bilimden, fenden uzaklaşan bu yol toplumun yolu değildir. Ülkemiz anayasası ve kanunları laik devleti ve laik uygulamaları emretmektedir. Hani denir ya; hocanın dediğini yap yaptığını yapma. Ama Diyanet hocalarının söyledikleri de yaptıkları da yol değil. Tasarrufu öneren kurum yetkililerinin şaşaalı harcamaları, birçok bakanlığın bütçesinden fazla bütçesi olması, iktidarın tercihleri sonucunda yoksullaşan topluma sabır etmesinin dikte edilmesi gibi birçok alanda tartışılır olması, kişi yaşamına müdahale edilmesi gibi yönlendirmeler, bu yolun sonunun hayırlı olmadığını gösteriyor.

Yolumuzun bilim, fen, sanat aydınlığında özgürlük arayışı olması; kendi kişiliğimizi, geleceğimizi kurmamıza yol açar. Özgürlüğü; başka ülke bilim insanlarının ürettiği teknolojiyi her alanda kullanabilme olarak görmek yanlıştır. İyi inanmak ve çok tüketmek yurttaşlık için yetersizdir. Eğitim ve Diyanet’e baktığımızda geleceğe dair her yolu sadece inanç ve tüketim olarak sınırlamaya yönelmiş durumdadır.

O nedenle her yerden okuyup yararlanacağımız bilgiler varken kendi uymadığı kuralları hutbelerle bize dayatanlara değil; bize özgürlüğü, eşitliği, hakkı, adaleti, insanı ve vicdanı sunanların yolunda gidenlerle birlikte olmalıyız. Çünkü yolumuz bilimdir, fendir ve düşünen akıldır. Ancak bizim de başkasından dinleyerek değil kendimiz okuyup araştırarak yurttaş olmamız gerekmektedir. Bu nedenle de zaten olmaması gereken Diyanet Kurumu kapatılmalıdır.

AKLIMIZ VAR YA

EĞİTİM BOZULURSA, O DEVLET DE, MİLLET DE GELİŞEMEZ, HER ALANDA GERİ KALMAZ MI?..
Meselâ: “Kedi, köpek giren eve melek girmez!..” derler. O zaman da toplumda, kedi ve köpeklere zulüm ve taşlama, kovma, hakir görme başlar!..
Oysa kedi ve köpeklerin kendileri “FİZİKİ MELEK” olarak insanların ve çocuklarının eğitiminde-şahitliğinde görevde oldukları besbelli değil mi?..
Allah o canları biz kovalım, taşlayalım, aç, susuz bırakıp, zulmedelim, diye mi yaratmış?… Bu duruma Allah razı gelir mi?..
*Köpekleri çocuklarınızın eğitimine katın, onların beşeri yetenekleri çok güçlü yetişkinler olmasını garanti edilir!..
*Anlamadan, defalarca Kuran okursam, çok hatim edip, çok sevap kazanırım” deyip, ŞİRKE düşülmez mi?…
Sevabın ölçüsü bizim elimizde değil ki, ALLAH BİLİR, biz bilemeyiz ki !..
*Kuran’ı Türkçe değil de, anlamadığımız bir dille okursak, ne dediğimizi bilmeden dua edersek, ALLAH İLE AKIL VE GÖNÜL İRTİBATIMIZ KESİK OLMAZ MI?..
*Tabi ki, Yüce Kuran’ı Kerim ayetlerini İndiği dilden, güzel okuyan birinden dinlemek de ŞAHANE değil mi?..
*MİLLETİN, ALLAH VERGİSİ, KUTSALI, öz dili yetersiz görülüp, itibarsızlaştırılırsa, BİR MİLLETİN DİLİ GELİŞEBİLİR Mİ?..
Gelişen dille, algılarımız, iletişimimiz de gelişmez mi?..

  • Tüm yaratılanlara, “Yaratan’dan ötürü” SAYGI VE SEVGİYLE BAKIŞ AÇISI, KORUMA, DOYURMA, BAKMA, Kültür eğitimi dersi ile verilmesi gerekmez mi?..
  • *Yaratan’ın yasakladığı zararlara koşuşturmak yerine, emirlerine uyup, hoşnutluğunu kazanmak, yaşamımızın amacı olsa, SEVGİ ÇAĞI KURULMAZ MI?..

Kuran’ı Kerim. Sure 11/Ayet 19:
Onlar, Allah yolundan alıkoyan ve eğri göstermek isteyenlerdir. Ahireti inkâr edenler de onlardır.

Vali Yunus Sezer Edirne’de iz bırakabilecek mi? (1)

Edirne’de görev yapan tüm valilerin mutlaka hatırlanacak hizmetleri olmuştur.

Fakat iz bırakmak, belleklerde yer edinmek başka bir şey.

Çok geriye gitmeden,  Edirne’de iz bırakan iki validen söz edeceğim.

1981-1986 yıllarında Enver Hızlan;  2000-2004 arası Fahri Yücel.

Fahri, Edirne’deki kısa hizmet döneminde çok başarılı projeler hayata geçirmiş, Edirne’nin tarihi ve kültürel mirasının farkına varılmasında, turizmin gelişmesinde bir ivmedir adeta.

Fahri ile Kabataş Erkek Lisesi’nden üç sene aynı sınıflarda, aynı yatakhanede beraberdik. Yatılı okul arkadaşlığı bir başkadır, kadim dostlukların filiz verdiği yıllardır…

Kabataş Erkek Lisesi yılları.
Fahri Yücel ayakta soldan birinci

Edirne’ye atandığını rahmetli babamdan duydum; ben gözden kaçırmışım. 

“Bak bakalım evlat senin döneminden mezun yeni vali arkadaşın olmasın…” dediğinde bizim Fahri mi acaba diye heyecanlandım.

Çok geçmeden Edirneli dönem arkadaşlarımdan İsmet Açıkgöz ve Çetin Uzer’den çiçeği burnunda valinin bizim Fahri olduğunu öğrendim.

Fahri, parasız yatılı okuyan halim selim bir arkadaşımızdı; Çetin ve ben sosyallikleri/haylazlıkları önde öğrenciler arasındaydık. İsmet, ders çalışmak için yaratılmıştı, notları iyi olduğu için kıskanmazdık ama ebeveynlerimiz için referans teşkil ederdi ve biz de haliyle İsmet’e biraz bozulurduk işimize gelmeyen lüzumsuz(!) çalışkanlığından dolayı.

Fahri koltuğa oturur oturmaz bizim izimizi sürmüş, İsmet ve Çetin’e ulaşmış. Ben o yıllar İstanbul’da hayat gailesi içindeydim ama bir ayağım Edirne’de…

Hep beraber çıktık Vali Bey’in huzuruna, resmiyet kısa sürdü döndük yatılı okul anılarına gülüştük, gençleştik. Saat 11’deki sabah kahvesi  ziyareti makam odasında yenen köfteyle iyice tatlandı.

Edirne Sanayici ve İşadamları Derneği Başkanı ismet Açıkgöz, o yıllarda ikinci adamdı, başkan yardımcısıydı. Fahri’ye hitap ederken devlet karşısında sorumluluk sahibi bir iş insanı profiline uygun  “sayın valim” hitabını diline dolamıştı. Çetin, Fahri ve ben hep bir ağızdan İsmet’e güzel laflar ederek tedirginliğini üzerinden aldık. Makama saygı ile kadim/düzeyli dostluk arasındaki ahengi işte o gün öğrendi İsmet.

Fahri’deki devlet adamı ciddiyeti ile bulunduğu makamın halka hizmet niteliğini kendine has bir sevecenlikle harmanlama becerisi, samimiyet, tevazu, Edirne’de bıraktığı izin bileşenlerindendir.

 Tarihi eserlerin onarımı, kırsal kalkınma projeleri, el sanatları kursları, yerel basına sağlanan destekler…

“Edirne Açık Müze Kent” sloganı ile hareket eden Vali Fahri Yücel; kamulaştırma, rölöve, restitüsyon ve restorasyon çalışmalarıyla Protokol Binası (Eski Gümrük Muhafaza Karakolu), Hafız Ağa Konağı,         Dr. Bahattin Öğütmen Konağı, İkiz Ev, Eski Vali Konağı, Şehit Asım İlköğretim Okulu, İtalyan Kilisesi, Edirne Yeni Saray Kapısı (Babüssaâde), Duyunu Umumiye Binası (Eski Öğretmen Evi), Darulhadis Camii ve Çevre Düzenlemesi, Şahabettin Paşa Camii (Kirazlı Camii), Polis Emeklileri Derneği Binası, Atatürkçü Düşünce Derneği Binası, Oral Onur Evi, Trakya Gazeteciler Derneği Binası, Hükümet Konağı Paşa Kapısı ve Köşkleri ile Çevre Düzenlemesi, Eski İl Emniyet Binası, Edirne Baro Binası, Hacı Hüseyin Çeşmesi, Feyzullah Çeşmesi, Ebe Çeşmesi gibi çokça eski eseri Edirne’ye yeniden kazandırmıştır.

 Vali Fahri Yücel, arkeolojik kazı çalışmalarına da önem vermiştir.  Örneğin, Makedon  Kulesi çevresi kazıları…    

Kent kültürü ve bilincinin, turizmin gelişmesinde Edirne’ye katkıları büyük Vali Fahri Yücel, aniden ortaya çıkan amansız bir hastalık nedeniyle genç yaşta aramızdan ayrıldı. İsmi Edirne’de sevgi, saygı ve şükranla anılmaktadır. Yıldızlar yoldaşıdır.

Enver Hızlan, sadece Edirne’de değil Türkiye genelinde iz bırakan bir validir. “Devletin valisi” kavramının kendisiyle özdeş kılınmasının temelinde ilkelerinden taviz vermeyen, dürüst, adil bir yönetim anlayışını görünür kılan icraatlarıdır. Yani, sözde değil özde bir kamu yönetim kalitesi…

Bir parantez açarak “devlet adamı” kavramını irdeleyelim biraz. Cinsiyete dayalı bir ifadeden ötürü günümüzde eğreti durmaktadır bir kere. Nasıl ki bilim adamı yerine bilim insanı nitelemesi yaygın kabul görüyorsa burada da “devlet görevlisi” sıfatı daha uygun düşmektedir.

Hem cinsiyetsiz hem de devleti kendinle özdeşleştirmeyen bir tanımlamadır “devlet görevlisi”.             Diğer bir ifadeyle,  küçükten büyüğe devlete ve dolayısıyla millete/topluma hizmetle yükümlü memurlar için genel bir ifadedir.      

 Bilindiği gibi kamu hizmetleri, toplumsal ihtiyaçların karşılanması için mal ve hizmet üretimidir.

Devlerin beşeri unsuru yurttaşın görevlerinden biri vergi ödemekse, doğal hakkı da ödediği vergilerin kendisine devlet eliyle kamu hizmeti kapsamında geri dönmesidir.

Bu bağlamda, devlet yöneticileri, kör kuruşun hesabını verebilecek bir yönetim sergilemeli, kaynakların verimli kullanılmasına özen göstermelidir.

Evet, ulus devletlerin ortaya çıkışıyla, ulusal ya da uluslararası alanda saygınlık kazanmış politikacı, bürokrat ya da diplomatlar için kullanılan “devlet adamı” teriminin günümüzdeki karşılığına kafa yorduk biraz.

Dolayısıyla Enver Hızlan’ın kazandığı ”devletin valisi” sıfatı da yerli yerine oturmuş oluyor. Yani, devleti yurttaşın üzerinde gören bir aygıt değil, yurttaşa hizmetle görevli bir çatı kuruluş addeden anlayışın mümtaz temsilcilerinden biridir Enver Hızlan.

Bayındırlık hizmetlerinde halkın parasını doğru ve yerinde, verimli kullanma hassasiyeti Edirne’de iz bırakmıştır. Uzunköprü’de inşa edilen kapalı spor tesisini denetlerken ahşap zemin parkesinden bizzat kendi eliyle aldığı örneği  Bayındırlık müdürüne inceletir. Sözleşmede 1’nci sınıf olması gereken ahşap parkenin 3’ncü sınıf çıkması üzerine yüklenici firmaya ‘sil baştan’ yaptırır.   

1986 yılında bitirilmesi planlanan 110 yataklı Edirne Huzur Evi inşaatı, Keşan ve Uzunköprü köylerinin hizmetine sunulan 21 Sağlık Ocağı, Enver Hızlan dönemi icraatlarındandır.

Hızlan’ın kültür alanındaki hassasiyetine vilayet konağı toplantı salonuna kurdurduğu kütüphane, tarih araştırmaları için Dr. Ratıp Kazancıgil yönetimindeki  Edirne Araştıma Derneği, sadece birkaç örnektir. 

Hızlan’a “devletin valisi” payesi kazandıran iki olaydan biri, Anavatan iktidarının ilk yıllarında Kapıkule’de yaşanan ve “Asrın kaçakçılık Olayı” addedilen gümrük kaçakçılığının üzerine giderek Gümrük ve Maliye bürokratlarının gözaltına alınmasını sağlamasıdır.

İkinci si, 1992 yılında Sakarya Valiliği döneminde gerçekleşmiştir.

Dönemin Bakanlarından Sakarya Milletvekili Mehmet Gölhan, devlete ait bazı imkânları seçim işlerinde kullanmak istemektedir. Ancak Vali Enver Hızlan baskılara boyun eğmez,  yedi sayfalık basın açıklamasıyla istifasını verir.

Kendisinin “devletin valisi”, yani siyasi iktidarların bir memuru olmadığını, bir devlet görevlisinin halka hizmette tarafsız ve adil davranması gerektiğini cümle âleme gösterir şu sözlerle:

//Amacım kahramanlık değil, bir rahatsızlığı dile getirmekti. Şimdi rahatladım ama üzgünüm. (…) Ancak valiler siyasi iktidarların karşıtlarına da güven telkin etmek yükümlülüğü altındadır.                 Aksi takdirde bulundukları illerde Anayasa’da tanımlanan devleti gerçek kimliğiyle temsil edemezler. (…)Bir hayli düşündükten sonra böyle bir ortamda devletin ve cumhuriyetin valisi olarak görev ifa etmenin mümkün olamayacağı kanaatini edindim. Bazı siyasal kişi ve kuruluşların demokratik hukuk devleti ilkesiyle bağdaştırılması mümkün olmayan tutum ve davranışlarının oluşturduğu bu ortam, görevimi açıklamaya çalıştığım devlet ve yönetim anlayışıma uygun olarak sürdürmemi olumsuz yönde etkilemekte ve hatta engellemektedir. Bu nedenle eylemli valilikten ayrılarak meslek yaşamımın kalan kısmını “Merkez Valisi” olarak sürdürmeye karar verdim.//

Görele’nin Kuşçulu köyünde 1931 yılında dünyaya gelen Enver Hızlan, babasını küçük yaşta kaybeder. Yoksulluk içinde büyür. Annesinin meşakkatli yaşamında yardımcısıdır. Ailenin geçim kaynağı dört ineği gütmek ve süt ürünlerini pazarda satmak onun görevidir.  Kurtuluş Savaşı sonrası Cumhuriyet’in ilk yılları, yurttaşların yoksulluğu iliklerinde hissettiği, yoktan var etme mücadelesi verdiği yıllardır.

 İlkokulun ilk üç sınıfı komşu köy İsmailbeyli’de,  4 ve 5. sınıflar Görele Merkez İlkokulundadır.                   İlk üç sene imkânsızlıktan üç kilometre yolu yalınayak arşınlar. Görele’ye giderken ise artık ayağında lastik ayakkabı vardır. Ancak eskimesin diye yolun neredeyse tamamı yine çıplak ayak geride bırakılır ilçe girişinde tekrar giyilmek üzere.  

Ortaokulu Niğde’de parasız yatılı okur. Üç öğün düzenli yemekle orada tanışır.

Haydarpaşa Lisesi’nde yine parasız yatılıdır. 1954’yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni devlet bursuyla derece alarak bitirir.

Enver Hızlan ve Fahri Yücel, Atatürk Cumhuriyeti’nin eğitimde fırsat eşitliğine verdiği önemin,            çağdaş Türkiye’nin temellerinin zorluklarla boğuşarak, akıl ve bilime dayalı atıldığının göstergesidir.

Trabzon ataması nedeniyle vilayet yemekhanesinde düzenlenen veda toplantısında tüm Edirnelilere mutluluklar dileyip kendisinin de bir Edirneli olduğunu vurgulamıştır Enver Hızlan. Emekli olduktan  sonra Saroz körfezinin güzelliklerinden Sultaniçe köyü sahilinde bir sitede konut edinerek Edirnelilerle iç içe yaz aylarını değerlendirmektedir.

Enez’e Kaymakam, Edirne’ye Vali atanan her devlet görevlisinin mutlaka ziyaret ettiği, bilgi, birikim, deneyiminden, devlet tecrübesinden yararlandığı Enver Hızlan, 3X30+… (kendi ifadesidir) yaşında bir delikanlı, komşularının Vali Bey’i, Vali Amcasıdır.

Görevdeki Vali Yunus Sezer’in Edirne’de iz bırakma potansiyelini sonraki bölümde ele alacağız.

AYDIN ARANIYOR

Bir milletin, biricik kutsal kitabını nesillerine yabancı dilden anlamadan okumayı, dualar etmeyi öğretmesinin bir faydası olur mu?..,
Öğrenmeye ve de uygulamaya değil, ANLAMADAN ezberlenmeye şartlanmış nesillere yazık olmaz mı? Her hangi bir kitap bile olsa, anlamadan kim okur?..
Tabi ki kimse okumaz. Her hangi bir kitap bile olsa, “Anlamasan da oku!..” diyene “Sen deli misin?..” denmez mi?..
Tamam da o zaman, neden çıkmıyor, bu GARABETLERİN KÖTÜ SONUÇLARINI AÇIKLAYACAK?..
İşte, işin burası, hepten şaşırtıcı!.. Asırlardan beri, yeni yeni söyleniyor, artar inşallah!..

EĞER SORUNLARI GÖRÜP, UYARANLAR DA ÇIKMAZSA İÇLERİNDEN, YAZIK O NESİLLERE, YAZIK O MİLLETE!..

Kuran’ı Kerim. Sure 21/Ayet 67:
Size de, Allah’ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?
11/116: Sizden önceki asırlarda, yeryüzünde bozgunculuktan alıkoyacak faziletli kimseler bulunsaydı ya! Fakat onlardan, kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kısmı müstesnadır. Zulmedenler ise, kendilerine verilen refahın peşine düştüler. Zaten günahkâr idiler.
13/11: Onun önünde ve arkasında, Allah’ın emriyle onu koruyan takipçiler vardır. Bir toplum kendilerindeki özellikleri değiştirinceye kadar, Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Allah bir topluma kötülük diledi mi, artık onun için, geri çevirme diye bir şey yoktur. Onların Allah’tan başka yardımcıları da yoktur.

TÜYLÜ MEŞENİN LANETİ

Saros’ta Büyükevren/Gülçavuş köyleri arasında uzanan merada binlerce tüylü meşe bulunmaktadır.

Doğal dengenin bir unsuru olarak bu meşeler kendiliğinden filizlenir ve yüzlerce yıl yaşayabilir. Küçükevren köyünün çıkışında ulu meşeler için yaptığımız baş vuru kurul tarafından olumlu karşılanarak 3 meşe ağacı “Anıt Ağaç” statüsüne kavuştu.

Bir süre sonra bölgede Büyükevren, Küçükevren, Gülçavuş ve Sultaniçe köylerinin meralarında bulunan binlerce ulu meşe için “Sit Alanı” ilanı edilmesi için verdiğimiz dilekçe havada kaldı, yanıt bile alamadık.

Bölge 1980’lerin başına kadar bütün meraları bu ulu meşelerle kaplı durumda imiş. 80’ler sonrası kimin aklına geldiyse bu bölgede ulu meşeleri köklemişler ve binlerce hektar alana çam ağaçları ekmişler.

Meşelerin kesilmesinden sonra bölgede yağış miktarı önemli oranda düşmüş haliyle. Meralarına giremeyen köylüler hızla hayvancılıktan da çıkmak zorunda kalmışlar.

Geçtiğimiz hafta Büyükevren’den başlayan yangın sahile paralel olarak Gülçavuş’u da yakarak geçti. Binlerce dönüm alan çam ormanı adeta çıra gibi yandı.

Yazlıkların ve Gülçavuş köylerinin dibine kadar gelen yangın neyse ki yerleşim yerlerine çok az zarar vererek sabah saatlerinde ormanların bitmesi, yanacak yer kalmaması nedeniyle sona erdi.

Saat 15.30 civarı başlayan yangına ancak 18/19 gibi ciddi oranda müdahale edilebildi. O da yeterli gelmedi. Şanssızlığımız Çanakkale’de günlerden beri süren büyük devasa yangın ve bütün ekiplerin orada olması ve yorgunluklarıydı. Trakya’nın birçok yerinden gelen müdahale ekipleri yangının yerleşim yerlerine zarar vermesine engellemek için yoğun gayret sarf ettiler. Emeklerine sağlık.

Biz sahilde yaşayanlar geceyi güvenli alan olan Sultaniçe limanında geçirdik. Gece boyu süren yangının görüntüleri yüreklerimizi dağladı. Çaresizce ormanlarımızın yanmasını seyrettik.

Şu anda Büyükevren/Gülçavuş köyleri ile sahil arasında orman kalmadı. Tamamı yanmış durumda.

Yangın sonrası bölgeye yaptığım kısa bir yürüyüşte gözlemlediğim orman içinde çam ağaçların yandığı küle döndüğü ama meşe ağaçlarının tamamına yakınının hale yeşilliğini sürdürdüğü, yangını ufak tefek zararlarla atlattıkları ama yaşamaya devam ettikleri şeklindeydi.

Yangın sonrasında kendisiyle telefonla görüştüğüm Trakya Üniversitesi Botanik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Dr. Öğr. Üyesi Necmettin Güler; şunları söyledi:

“O bölgeyi gezdim. Zemini tüylü meşe için oldukça uygun bir bölge. O bölgede meşe ağaçlarının kesilerek yerine çam ağaçları ekilmesini uygun bulmuyorum.”

Bölgede bir taraftan Rüzgar Enerji Santrali şirketlerin faaliyetleri, bir taraftan yürütülen imar çalışmaları var. Üstüne üstlük çıkış nedeni belirsiz yangınlar.

Tüylü meşe halen ayakta ve bizi izliyor. Ya tüylü meşe gibi dirençli olacağız çevremize, doğamıza sahip çıkacağız ya da cehennemi bu dünyada yaşayacağız.

Öncelik o yanan bölgelere bundan sonra çam fidanları mı dikilecek yoksa bölgenin doğal yapısında olan meşe kozalakları mı serpiştirilecek?

KAPLUMBAĞA

Türkiye alev alev yanıyor…

Bu yıl peş peşe ortaya çıkan orman yangınlarıyla canım ülkem büyük bir felaket yaşıyor.

Edirne’nin Enez ilçesine bağlı Büyükevren Köyü’nün ormanlık alanında geçen hafta tam da bugün, 11 Temmuz 2025 Pazartesi günü başlayan yangın, rüzgârın da etkisiyle Gülçavuş Köyü’nün ormanlık alanına ulaşarak burada da felakete dönüştü.

Saros’un karşı kıyısı Gelibolu işte o gün bu yangını endişe ile izlerken maalesef bu kez  hafta sonu körfezin Edirne yakası oradaki o aynı korkunç manzarayı seyretmek zorunda kaldı…

Büyük geçmiş olsun…

 **

Büyükevren ve Gülçavuş’taki yangında tek teselli, can kaybı olmamasıydı.

Ne var ki, 16 saat süren yangında ağaçlar ve içinde barınan hayvanlar için aynı şeyi söylemek mümkün değil.

Hem buradaki hem de ülkenin başka köşelerindeki orman yangınlarında, içinde barınan börtü-böcek ne varsa hepsi yok oluyor.

Peki, onlar ne hissediyor?

**

İsterseniz içlerinden birisini dinleyelim:

**

Ben bir kaplumbağayım.

Adımı bilmiyorsunuz.

Zaten bilmenize de gerek yoktu.

Çünkü ben burada, Edirne’nin Enez’inde, Gülçavuş’un ormanında, çamların gölgesinde, otların serinliğinde yaşayıp gidiyordum.

Yuvam basitti, ama benim için dünyadan daha büyüktü.

**

O sabah her şey normaldi.

Çimenler nemliydi, rüzgâr hafifti.

Ama sonra gökyüzü karardı.

Önce keskin bir koku sardı havayı.

Ardından çıtırtılar…

Çam iğnelerinin uğultusu değil bu; ateşin şarkısıymış meğer.

**

Ben yavaştım.

Hep yavaştım, kaçamazdım.

Sırtımdaki kabuğum, beni korumaya yetmedi.

Yürüdükçe ayaklarımın altında toprağın sıcaklığı artıyordu.

Çalıların arasında sığınacak bir gölge aradım ama her köşe çoktan ateşe teslim olmuştu.

**

Benim için orman sadece ağaçlardan ibaret değildi.

Komşularım vardı: tavşan, kirpi, serçe, sincabın sesi…

Biz birlikteydik.

O gün hepimiz aynı korkunun içindeydik.

Kimimiz havalandı, kimimiz koştu, kimimiz sessizce bekledi.

Ama giderek artan rüzgarın etkisiyle ateş bizden hızlıydı.

**

İnsanlar geldi, koşuşturdu, hortumlarla su taşıdı.

Evlerini kurtardılar belki.

Ama benim evim, yani ormanım, kül oldu.

Benim kaçacak başka yerim yok.

**

Siz insanlar yarın yeniden ev yapabilirsiniz.

Yeni pencereler, yeni perdeler asabilirsiniz.

Peki biz?

Bizim kaybolan yuvamızı kim geri verecek?

**

Bir tek isteğim var:

Bir gün ormanın yerine dikilen fidana bakarken, “Bu sadece bizim için değil, o sessiz komşularımız için de yeşeriyor” diye hatırlayın.

Çünkü biz ölürken sesimizi duymadınız.

Bari yeniden doğarken bizi unutmayın!