
15 Ekim 2026 Perşembe


M.S. 600-700’lü yıllarında yaşanmış, dönemin yönetimlerini anlatan bir Ortadoğu romanını okurken toplumun biat etmesi için yapılan işkenceleri, yoksulların yaşamını, kültür ve cehaletin toplumu nasıl esir aldığını bir kez daha anladım. Tek tanrılı din ve mezheplerin egemen olma mücadelesinde bölgede kötülüklerin, köleliklerin,sadakatın bedelinin neler olduğuna bir kez daha tanık oldum. Roman gerçek tarih bilgilerinden yola çıkarak kurgulanmış. (Rüzgâr Ateş Gibi Yakıyordu- Metin Aktaş- Fam Yayınları- 2014- Sayfa 50)
Roman; zamanın geleneği doğrultusunda hadım edilmiş bir kişinin öyküsü. O günün sosyal yapısında 8-16 yaş arasındaki çocukları toplamak, mektep-hastane işlevli yerde bu çocukları hadım etmek, hadımları buradan alıp pazarlamak gibi meslekler var. Hadım edilmenin dayanılmaz acılarını yaşayan kişi hadım kültürünün toplumsal sebebini de çözmüş.
“Bu okulda öğrendim ki insanları hadım etmekteki amaç sadece onları soyluların cinsel arzuları için hazırlamak değil, hadım etmenin önemli bir işlevi daha vardı. Efendi, kölelerini hadım etmekle onun kendisiyle doğuştan eşit olan yaradılışına müdahale ederek onu aşağılıyor, doğuştan var olan bu eşitliği bozarak kendi üstünlüğünü ispatlamaya çalışıyordu.
Erkeklerin erkeklik organını keserek onu hadımlaştırarak bir kadın gibi kullanmanın arkasındaki asıl amaç onu iktidarsız yaparak efendisiyle aynı haklara sahip olmadığını ona, topluma kabul ettirmektir. Efendilerin üstünlüklerini bize kabul ettirmeleri için bize bu dayanılmaz acıları yaşatmalarına gerek yoktu. Zaten toplumun ahlaki yapısında, kültüründe, sosyal adaletinde bu eşitsizlik özümsenmiş, yaradılıştan var olan bir şeymiş gibi kabul edilmişti. Efendiler, soylular bununla yetinmeyerek kendilerinden aşağı olarak gördükleri kölelerin sadece kendilerine hizmet etmeleriyle yetinmeyerek onların bedenleriyle oynayarak, onları yarı insan şekline sokuyorlardı. O zalim soyluların küçücük çocukları hadım etmelerinin arkasındaki bu düşünceleri dayanılmaz acılar yaşayarak öğrendiğimde soylulara olan düşmanlığım, kinim, nefretim arttı.”
Hadım bedensel bir ceza ve bugün hiçbir inanç ve kültürde kalmadı. Ama dün bedene yapılan bu işkence ve zoraki beden değişiklikleri bugün beyinlerde ve sosyal alanda devam ediyor dersek yanılmayız.
Bedensel olarak hadım; bir erkek canlının cinsel fonksiyonlarını ve üreme yeteneğini cerrahi yollarla ya da kimyasal ilaçlarla kalıcı veya geçici olarak devre dışı bırakmak demektir. Bu durum uzmanların izniyle hayvanlarda var. Bugün toplumu hadım etmek güncel. Romandan anladığımız üzere, hadım edilen kişinin yüzlerce yıl önce gördüğü,hadımın sosyal etkileri bugün yaşanmaktadır.
Bireylerin ve dolayısıyla toplumun üretkenliğini, eleştirel düşünme yeteneğini, iradesini, yaratıcılığını ve dinamizmini baskı, sansür, korku ve benzeri yollarla köreltmek, etkisiz ve pasif hale getirmek anlamına gelir. Hem de tepki çeken bedensel değişim yaşanmadan. Toplumun düşünen, sorgulayan, sanat ve bilim üreten kesimlerinin sesinin kesilmesi, bireylerin risk alma ve yenilik yapma potansiyelinin yok edilmesidir bugün hadım. Hak arama bilincinin, itiraz etme kültürünün ve toplumsal reflekslerin baskı rejimleri ya da sistemli politikalarla zayıflatılmasıdır.Bireylerin sadece kendilerine sunulanı yaşayan, itaat eden, sorgulamayan ve tepki veremeyen kısır bir yapıya bürünmesidir toplumsal hadım.Toplumsal hadım; iktidarların arzuladığı toplumsal düzene uyum sağlamayan, sorgulayan, sorguladığını dile getiren akademisyen, sanatçı, gazeteci ve aydın kesimin baskı altına alınmasıdır.
Hadım edilmiş bir toplum yaratmanın en bilinen yolu korku ve baskı yanında eğitim sistemidir. Bizi ilgilendirmiyor denerek taraf olmadığımız, sessizce izlediğimiz eğitim sistemi aslında toplumsal hadım aracıdır. Eğitim; gerçek amacı olan, yaratıcı ve sorgulayıcı bireyler yetiştirmek yerine, otoriteye ve sisteme koşulsuz itaat eden, tek tip düşünen nesiller üretmek üzere tasarlanır.
Bugün yaşanan tam da budur. Toplumu,‘ne yaparsanız yapın hiçbir şey değişmeyecek’ algısına inandırmaya çalışmaktır. Bu yolda basın-yayın organları toplumsal hadım için kullanılmaktadır. Kitle iletişim araçları,popüler kültür üreterek, toplumu derin sosyo-ekonomik sorunlardan uzaklaştırmak için kullanılır. Toplum; yüzeysel eğlenceler, magazin ve tüketim çılgınlığı ile meşgul edilerek düşünsel olarak hadım edilir.
Öte yandan bir hadım aracı da bireyselliğin kışkırtılmadır. Ortak dayanışma bağları zayıflatılır. Herkesin sadece kendi çıkarını düşündüğü bir sistemde, toplumsal bir refleks veya ortak bir karşı duruş örgütlenemez hale gelir. Bunun sonucunda sendikalar, dernekler, vakıflar ve barolar gibi bağımsız sivil toplum kuruluşları baskılanır, yetkileri tırpanlanır veya otoriteye bağımlı örgütlenmeler oluşturulur. Böylece toplumun sesini duyurabileceği meşru kanallar tıkanmış olur.
Geçmişte yaşanan bedensel hadım bir kişiye acı verirken toplumsal hadım hepimizin bugün ve yarınını acılara gömüyor. Amantümümüz hadım olmadan çare bulalım ki çare belli.


Toplumun en küçük sosyal örgütlenmesidir aile. Aile bireyleri genellikle biyolojik yakınlık ve menfaatler bütününü de sağlar. Aynı düşünce veya ilkeler etrafında bulunduğumuzu ifade etmek için de “biz bir aileyiz” diyen siyaset veya kurum temsilcileri olmaktadır.
Ailede veya ülkede nüfusun fazlalığını bir güç olarak gören anlayışlar, inanan olmasa da maalesef vardır. Bunun için de bazı yetkililer konuşmuş olmak adına bu cehaletlerini yayarlar. Toplum olmak ile kalabalık olmanın farkını bilmeyen bu zatlar aileyi yıkılmaz kale, kutsal alan olarak görürler. Oysa biz sevgiyi, şiddeti, açlığı veya tokluğu, paylaşımı, özgürlüğü, demokratik ilişkileri ve her şeyi ailede öğreniriz.
Okullar bilinmeyeni öğreterek günlük yaşamımızda uygulamamızı sağlar. Geçmişte aile bireylerinin birbirine bağlılığı veya ailenin önemi doğal bir bilgi idi. Bizim veya önceki kuşağın okul anılarında “aile” konusu birkaç cümlede anımsatılır kalırdı.
Özellikle 1980 sonrası başlayan süreçte coğrafyamızda kalıcı değişiklikler oldu. Daha öncesinden gelen uygulamaların devamında baskı ve korku ile nitelikli ve doğal olan her şey yozlaştırıldı. Değerler yok edildi ve 2000 yılı sonrasında da Ortadoğu için yazılan AKP’li toplum projesiyle bu günlere geldik.
Bu süreçte tüm değerlerimiz yozlaştı. Hepimiz iyi insan olmayı sözde amaçlar iken makbul tüketici durumuna geldik. Değerlerin olumsuz anlamda değişmesinden aile de üzerine düşeni aldı. Ki doğal ve insani değerleri yok eden iktidar sonra bu değerleri, kendi inanmış tüketici idealini de içine katarak; “bilimsel olanı inkâr ve diğerlerine de kâr” gözüyle bakmamızı sağlayan bir değerler eğitimini öğretmeye başladı.
Bu yeni düzen elbette her şey gibi aileyi de olumsuz etkiledi. Bu olumsuzluğu görmememizi sağlamak için de başarısız iktidarlar her yıla bir ad vererek önemsediklerine vurgu yaptılar. Örneğin en son 2024 emekli yılıydı ve sonucu gördük. Yıllarca çalışanlar emekli olunca ev, araç veya gezmek gibi zenginlikleri yaşamayı hayal ederken bugün onuru için kendini vurmayı çare gören aile bireylerine, bunalmış insana dönüştük.
2025 yılı da Aile Yılıydı, bilen var mı?İktidara yıl yetmemiş olmalı ki; 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak ilan edildi. İyi de; ailenin kutsalı, ayakları altında cenneti bulunduran ana ne durumda? 2022’de 334, 2023’te 315, 2024’te 394 ve Aile Yılı olan 2025’te 391 ve 2026 yılının ilk altı ayında 262 ana; ailenin kutsalı öldürüldü.
Evladını okula gönderirken bir dilim ekmek ve beş zeytin koymakta zorlanan aile şimdi de her okul çıkış saatinde güvensiz okullardan evladının sağ salim dönmesini bekler oldu.
Aile ve Nüfus On Yılı; anneyi ve çocuğu koruyamayan, aileyi yoksullaştıran bir ortamda olmaz. Aile; komşusu ve sokağı ile mahallesi ile ailedir. Aile; sokağındaki parkı, can dostları kedi ve köpekler ile ailedir. Kırsalda ahırındaki büyükbaş, ağılındaki küçük baş ve kümesi ile ailedir. Gitmesek de gelmesek de yediklerimizin içtiklerimizin buralarda üretildiğini bilmek ile aile olunur. Kırsal ile ilişkisi ol(a)mayan, sokağındaki kedi ve köpekleri toplanıp tellerle çevrili “doğal yaşam alanı!” na yığılan canları sokağında göremedikçe aile eksik kalır. Çünkü aile evin dört duvarı değildir.
Ailenin güçlü olması amaçlanmış ve önemli. Ama önce ailenin neden zayıfladığını tespitte ortaklaşmamız gerekmez mi? Ailenin güçlü olması; aileden sorumlu iktidar yakınlarının kamu parasına, halkın alın terine veya doğal varlıklarımıza el koyması, fonlanması ve hesap vermemesi midir? Kredi kartında para kalmadığı için üç beş sebzeyi maalesef gizlice alırken yakalanan babayı kelepçeleyip emniyete sürüklemek midir aileye destek olmak?
Haneye, aileye yapılan şafak baskını(!) anında ailenin özeline ait görüntüleri kamuoyu ile paylaşmak mıdır aileyi korumak? Kreş, okul öncesi kurum veya yoksullaştırılan ailenin okula giden evladına veremediği harçlığı veya gıdayı sağlamaya çalışan yerel yönetimleri baskı altına almak mı aileyi korumak? Yoksa muhalif yerel yönetime verilmeyen bu yetkiyi yandaş, tarikatlar ile iltisaklı kurumlar üzerinden sağlamak, yurttaşı kendine biat eder duruma getirmek midir? Burada korunan yandaş mıdır aile midir, sorgulamak gerekir.
Oysa her şey var yasalarda. Anayasamızın 41. Maddesi ve 6284 sayılı ‘Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’da da kamunun yapacağı önleyici ve koruyucu tedbirler ve yapılacaklar yazılmıştır.
Yasalarda yazılanlar yapılmadığından dolayı bu iktidar döneminde; aileyi de bireylerini de mafeden; fuhuş %800, cinsel taciz %450, çocuk cinsel istismarı %400, uyuşturucu %700, adam öldürme %260 arttı.
Bu olumsuz durumu yaratanların 2025 Aile Yılı’nda ne yaptığını irdelemek gerekir. Ama 2026-2035 arasındaki on yılda daha neler yapılacağını ise ilk seçimler belirleyecek.


İnsanların kendini değiştirme fırsatları olur bazen. Bu değişim siyasal alanda da olur ve olmalıdır. Böylece toplumsal dönüşüm ve değişim sağlanır.
Son yıllarda yapılan seçimlerde bütün partilerde katılım, birlikte karar alma, demokrasi gibi çağımıza uygun katılımcı demokrasi vaatleri vardı.
Kentimizi yönetme görevi verilen Sayın Başkanın vaatler toplamı 118 idi. Farklı araştırmalarda 50 kadarının yapıldığı, 21 tanesinin devam ettiği ve 47 tanesinin ise akıbetinin belirsiz olduğu gibi bilgileri basında okuduk, okuyoruz. Belediye web sitesine, projeler linkine baktığımızda altı proje var ve tamamlanmış durumda. Devam eden, planlanan satırları boş. Tamamlananların da sadece bir tanesi bu döneme ait; gıda ve üretim lojistik merkezi.
Elbette Başkanın tüm vaatleri web sitesine alınmaz ama proje ile yapılmış kalıcı işler web sitesinde olmalı. Çünkü dışarıda yaşayan ve kenti inceleten, değerlendiren kişilerin ilk inceleyeceği yer belediye sosyal sayfalarıdır. Bu çalışmalar aşama aşama web sitesinde olmalı derim.
Örneğin; yaklaşık 2 milyon 356 bin 666 lira maliyetle, 130 günde bitirilmesi planlanan Balkan Park Projesine ait detayları belediye web sitesinde görebilmeliyim. Otogarda yapılan yeniliği de görmeliyim ki yıllardır olumsuz görünümü ile ülkeye ve dış dünyada yayılan olumsuzluk değiştirilsin. Eski ve yeni hali ile iyileşme görülebilmelidir. Yapılan sosyal belediyecilik örnekleri de olmalı.
İzliyoruz ve görüyoruz ki birçok çalışma yapıldı. Otogar dahil muhaliflerin bile tespit ettiği 50 proje bitti. Ama verilen sözlerde olduğu gibi yani kentlinin katılımcı olması durumu ne kadar gerçekleşti?
Balkan Park Projesini örnek alalım. Gazetelerden okuduk Eylül başında; Başkan Gölet Parkı, Özgür Çocuklar Parkı ve Cumhuriyet Mahallesinde oluşturulan parkları açıkladıktan sonra ağaçlandırma projesinde rekor kırdıklarını belirterek bir de müjde verdi: “Balkan Park’la ilgili proje ihalemizi tamamladık.”
Tüm kenti ve bölgeyi kapsayacak devasa bir park planlanıyor, ihale yapılıyor ve kentli gazetelerden okuyor! Bu çalışmalar karar almadan kaç mahalleli ile görüşmeler sonunda ortak karar alındı? Elbette herkese ulaşılamaz ama bu konularda gönüllü emek harcayan demokratik örgütler var onlarla daha sağlıklı ilişki kurulabilir. Kentli Balkan Park gibi bir projeyi gazetelerden okumamalı, önce katılıp fikrini belirtmeli. Akademi var, kentlilerin örgütleri var, park alanına yakın komşular var. Kaçı ile görüşüldü, kararlara kaçı katıldı?
Belki de belediyenin yaptığı veya yaptırdığı şahane bir projedir. Kim bilir dünyada bir ilk de olabilir. Ama önemli olan yapılan işin sahiplenilmesidir. Kentlinin’’ önemsenmesi önemlidir. Ki önemsenen kentli kentin ortak alanlarını sahiplenir ve korur. Bu ortaklaşmanın bir önemi de ‘verdiği sözü tutan, güven duyulan başkan’ olmaktır, katılımcı kentli aşamasına geçebilmektir. Ne demişti başkan; ‘katılım, birlikte karar alma, katılımcı demokrasi’!
Şimdi kentli olarak sorma zamanı; Balkan Park Projesi ihale bile edildiyse verilen sözler, birlikte yöneteceğiz sözü bir kez daha tutulmadı. Hem de Yeni’lenen bir siyaset anlayışı olarak yenilenmeye söz verilmişken. Oysa insan değişir ve değiştirir. Ülke siyasetinde yenileşme sözleri her gün konuşulurken ve güçlü muhalefet de bunu yinelerken bu yenileşme sadece önderlerinin dilinde mi olacak yoksa yenilendiğini söyleyen yerel yönetimler bu yenileşmeyi uygulamaları ile gösterecek mi?
Ve son ama asıl sorun nedir diye sorarsak; biz kentliler kentin, yurttaşlar ülkenin, insanlar dünyanın sakini değil sahibi olmadığımızda birer sakin olarak sadece eleştiri, dedikodu ve şikâyet yapmaya devam edeceğiz.
Yeni’lenirken ve Yeni’lenme pozları verilirken yenilenmeyen anlayışın devamı da yenilenmez. O zaman yenilenen ne?
Hepimiz biliyoruz ki; yukarılardan bahşedilmiş demokrasi olmayacaktır. Ve yine biliyoruz ki yönetenler yenilense de biz yenilenmedikçe değişim kalıcı olmayacaktır. O halde bildiklerimize sahip çıkıp, hayatımıza yansıtıp hep birlikte yenilenmeli ki gerçek yenilenme olsun.


Toprağımızı elimizden alana karşı direnirdik. Suyumuzun başına geçip bizi susuz bırakanları birlikte derdest ederdik. Ekmeğimize göz dikenlere karşı birlikte ses çıkarırdık.
Bölgemizde birçok tehlike yaşadık ve tepki olarak etkinlikler yapıldı. Sermaye ve emrindeki iktidar öyle planlı ki; tepki kadar tepkinin devamlılığına bakıyor. Dalga dalga ve daimî olarak arkası gelen tepkiler sonrasında ileriye erteleyerek tepkiyi soğutuyor. Tepkilerin azaldığı durumunda ise maalesef dediğini yapıyor.
Sermaye gözüyle her zaman kazanç kapısı, birikim alanı olarak görülen emek ve doğa sömürüsü amaçlı çok badireler atlattı bölgemiz. Yaşam savunucularının gönüllü mücadelesi ile somut kazanımlar elde edildi. Taş-maden ocakları, uygun olmayan yerlere yapılan rüzgâr elektrik santralleri, orman, mera ve tarım arazilerinin kent ve sanayileşmeye kurban edilmesi, suyun plansız kullanımı gibi tehlikelerden sonra nükleer tesis kararına karşı mücadele ederken şimdi de kaya gazı çıkarma hamlesi geldi iktidardan.
Cumhurbaşkanlığı kararı ile bölgemizin hemen hemen dörtte üçünü içine alan bölgedeki tarım alanları, mera ve ormanlar acil olarak kamulaştırılacak. Bu işleyiş sonucun da bölgemizde tarım ve hayvancılığın sona ereceğini bilimsel verilere dayanarak uzmanlar belirtiyor.
2015 yılında da benzeri karar alınmıştı ve Trakya Kent Konseyleri Birliği öncülüğünde Kırklareli Kent Konseyi tarafından bir bilgilendirme toplantısı yapılmıştı, tarih; 29.05.2015. Basın açıklamaları ve benzeri etkin çalışmalar sonucunda gündemden çıkmıştı kaya gazı ki meğerse ertelenmiş.
Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin Taraflar Konferansı’na (COP31) ev sahipliği yapacak ülkemizin en verimli alanlarının suyunu, ormanını, arazisini yok edecek ve sonuçta iklim krizini arttıracak böyle bir karar çelişkidir. Ama sermaye çelişkiye, bilimsel verilere bakmıyor, önüne kattığı her şeyi kendi kazancı için yok edebiliyor.
Teknik bilgileri basın yayın organlarından okumalıyız ve taraf olmalı, birlikte mücadeleye katılmalıyız. Bu hepimizin yurttaşlık görevidir. Çünkü bölgemiz suyuna erişmek için 600 metreye kadar inilmesi gereken bölgemizde su hepten ulaşılamaz olacaktır. 2015 yılındaki toplantıda edindiğimiz bilgiye göre kaya gazı için her kuyuya en az 18.500 galon su basılması gerekiyor ki bir galon 19 litre. Yani her kuyu için 351.500 litre su gerekli. Bu su denizden, akarsudan değil yeraltından sağlanacak. Ve her kuyuya zamanın yok edemediği kimyasallar bırakılacak. Bu kimyasallar yer altında yayılarak yüzlerce yıl toprağı, araziyi ve dolayısıyla kökü toprakta olan her bitkiyi, canlıyı olumsuz etkileyecektir.
Kaya gazı yanında TPAO eliyle petrol, doğal gaz gibi onlarca maden veya gaz aramasının da bölgede yapılacağını düşünürsek Trakya tümüyle tehdit altındadır.
Oysa Avrupa veya diğer gelişmiş ülkelerde kaya gazı çıkarılması kanunlarla yasaklanmış. Çünkü doğayı yok ediyor. Doğa yok olunca bölge de evren de zarar görecek. Buna rağmen iktidar kaya gazı elde edilmesi işlemi nedense bizde müjde olarak sunuluyor.
Bu gibi durumlarda çoğumuz beddua ederiz. Bedduamızın sebebi birlikte mücadeleden kaçınmak, çekinmektir, belki de korkmaktır. Oysa birlikte olduğumuzda hiç kimse bizlere kötülüğü dayatamaz. Örgütlü oldukça korkularımızdan da arınırız.
Geçim derdimizin, umutsuzluğumuzun, güvensizliğimizin, çaresizliğimizin ilacıdır örgütlülük. Geçmişin olumlu sonuçlarını düşünerek ve onlardan güçlenerek iktidar yetkililerinin sermayeye peşkeş çektiği bu durumdan kurtulmalıyız. Trakya’da bilgiyi akademisyenlerimizden alarak toplumsallaştırmak kitle örgütlerinin görevidir. Yıllardır Trakya Platformu (TP), Trakya Kent Konseyleri Birliği (TKKB), Trakya Belediyeler Birliği (TBB) ve çevre-ekoloji gibi ilgili demokratik sivil örgütler birlikte bölgemize sahip çıktık, yine çıkmalıyız.
Yanlış kararı alanlara “kaya kadar taş düşsün başınıza” diye beddua etmek yetmez mücadele gerekir. Edemezsek ‘kaya kadar taş’ bizim başımıza düşecek ve kaya gazı da geleceğimizi yok edecektir.


Her işin başı eğitimdir ve eğitimden etkilenmeyen kişi yoktur. Bu yıl eğitim öğretim yılında 20 milyon öğrenci var dendi. Bunlara yuvarlak hesapla anne-baba eklesek 60 milyon eder. Ama sistemde olmayanların da eğitimin gidişinden etkilendiğini hepimiz biliriz. Bu kadar önemli olan eğitime katılım eksikliğimiz vardır. İktidarlar eğitim sistemi ile kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyor. Eğitim öğretim yılının verimli geçmesini dilerken gözlemlerime dayanarak eğitimdeki eksiklerimizi yazmak istedim.
Eksiğimiz; sosyal devlet anlayışına uygun eğitim politikalarının olmaması. Bu tespiti YÖK başkanı bile söylüyor, elbette muhalif olanlar da. Bırakın iktidarın politikasını, bakandan bakana değişen sistem dikiş tutmuyor. Adeta bir sistemsizlik egemen.
Eksiğimiz; eğitim sistemine paralel olan adaletli ve amacına uygun sınav sisteminin olmaması. Okullar, bilgi vermenin yanı sıra yaşam becerisi kazandıran en önemli kurum olmaktan çıkarak, sınavlara giriş için gerekli olan belgenin alınacağı binalara dönüşmüştür. Okulu değerli, sınavları güvenli yapmadığımız hiçbir sistemden verim bekleyemeyiz.
Eksiğimiz; eğitimde fırsat eşitliği ve adalet olmaması. Anayasa’mızda belirtildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan her çocuğun eşit eğitim hakkı vardır. Ancak sınavlara bağlanan öğrenci için adil bir eğitim sürecinden bahsetmek mümkün değil.
Eksiğimiz; eğitimi nitelikli hale getirememek. Niceliğe boğulan eğitimde nitelik mumla aranıyor. Maalesef sistemi olmayan ya da sistemsizliği sistem olarak dayatan iktidarın eğitim sistemi nicelik salgınına yakalandı. Okulları, modern araçlarla donatan ama niteliğe dokunmayan tüketim alanı konumuna getirdik.
Eksiğimiz; temel becerilerin kazandırılamaması. Öğrenciler okuduğunu anlamıyor, dört işlem yapamıyor. Yapılan araştırmalarda ülkemizde temel eğitimi bitirmesine rağmen okuduğunu anlamayan, dört işlem becerisi dahi kazanamamış öğrencilerin oranları azımsanmayacak düzeyde.
Eksiğimiz; eğitimin üretime hizmet etmemesi. Öğrenciler ve aileler, okulun geleceğe katkısına şüpheyle bakıyor. Üniversiteler işsizliği ertelemekten başka bir işe yaramıyor. Okulu bitiren iş bulamıyor ama bazı alanlarda da nitelikli çalışan bulunamıyor. Çünkü eğitimde planlama yok. Oysa ülkemiz dünyaya örnek olan ve her çağa uyumlulaştırılacak Köy Enstitüleri Modelini üretmiştir.
Eksiğimiz; öğretmenin sistemdeki konumu ve itibarının korunamaması. Öğretmene atfedilen toplumsal görevler ancak özel bir öğretmen yetiştirme sistemi ile olur. Ancak bugün branşından çıkan soru sayısıyla doğru orantılı. Yıllar içinde bilgiye ulaşmanın yöntemleri değişti. Bugün öğretmenlik mesleği teknik sınav hazırlama ve mekanik bilgi aktarıma durumuna indirgendi. Öğretmenlik mesleği kapıkulu konumuna zorlanmaktadır. Örgütlenme durumları baskı altındadır.
Eksiğimiz; öğretmen yetiştirme süreçlerinin toplumun ve çağın ihtiyaçlarıyla uyumlu olmaması. Eğitim fakülteleri programları her yıl daha anlamsız ve amaçsız uygulamalar ile değişmektedir. Evrensel ilkeleri özümsemiş ama yerli ve milli olan, dünyada örnek alınan eğitim modellerini izleyip zamana ve topluma uyan bir eğitim sistemi kurmak zorundayız. Ki ülkemiz bunu geçmişte başarmıştır.
Eksiğimiz; eğitime ayrılan kaynakların verimli ve yerinde kullanılmaması. Ülkemizde kaynak boldur, paylaşım tercihleri farklıdır. Eğitime ayrılan bütçe her yıl oransal olarak düşmektedir. Ayrıca bakanlık bütçesi eğitimin ticari ve dini alanlarında kullanılmaktadır.
Eksiğimiz; sabahçı-öğlenci (ikili) eğitimin devam etmesi. Bugün henüz ikili eğitim sistemi var ise hepimizin utancıdır. Fırsat eşitliği bağlamında okullar arası altyapı ve imkân farklılıklarının giderilmesi ve her çocuğun hak ettiği nitelikli eğitimi alabilmesi için ikili eğitimin tamamen sonlandırılması artık bir tercihten ziyade zorunluluktur. İkili eğitimi bitiremeyen iktidar bu sorunları gündeme alıp çözeceğine öğretmenin giyimiyle uğraşmakta. Öte yandan karma eğitimden vazgeçip kız-erkek okullarını gündeme getirmektedir.
Eğitimi özgürleştirici, sorumlu bireyler, çağdaş, laik ve bilimsel düşünen sorumlu ve örgütlü insanların yetişmesine hizmet eder konuma getirmek için hepimizin eğitim hakkında bilgi sahibi olması ve bu alandaki örgütlenmelerde yer alması şarttır. Eğitim kişiye, iktidara, siyasilere bırakılacak bir alan değildir.
Bu eksiklere onlarcasını daha ekleyebiliriz. Çocuk yoksulluğunu ortadan kaldırmakla onların karnını doyurmakla başlamalıyız. Bunun için de önce niyet ve katılım gerekir.