Burada yaşayanlar ve sürekli tatil yapanlar bilirler, Enez’de rüzgarlar, daha doğrusu fırtınalar hiç bitmez. Yoğun olarak esen kuzey rüzgarları, zaten temiz olan denizi daha da temizlediği için tatil yapanların çoğu memnundurlar aslında. Ne var ki bu yıl çok daha kuvvetli ve uzun sürdü. Ve ne üzücüdür ki; Büyükevren’de başlayan, Gülçavuş köyü yerleşim alanına kadar uzanan yangının büyümesine, hatta bütün Saros sahillerini tehdit etmesine de neden oldu bu defa! İçinde tarım arazileri, orman ve bazı yazlık konutlarında bulunduğu yaklaşık 25 bin dekar alan kuvvetli rüzgarında etkisiyle 16 saat gibi bir süre içinde yandı kül oldu. Allah’tan yön değiştirmedi bu arada! Sürekli yaşanan felaketlere rağmen; ormanlık, makilik alanlarda mangallar yakıyoruz, araçlardan yanan sigara izmaritlerini atıyoruz, yangınlara vesile oluyoruz maalesef. Dilerim; biz insanoğlu, bu konuda çok daha duyarlı oluruz artık. Azıcık vicdanı olanlar yapmaz bence. Yapmamalı. Tekrar geçmiş olsun. Bir daha da yaşanmaz inşallah.
Biz bize benzeriz, böyleyiz, yoktur benzerimiz, umudumuz temel güzelliklerde benzerlerimizin, dünyada çoğalmasıdır!.. Tabi, her konuda dört dörtlüküz diyemem, birçok konuda, şeytanın bulaştırdığı, terk veya tesviye etmemiz, gereken yanlışlarımız da var!.. Bu ölümcül, yanlışları da yıllardır, yazıp, çizip anlatıyorum zaten!.. Gerçek şu ki, Türkiye bu nesille kaybetmiştir!.. Neden kaybettiğini, anlamak için, Atatürk’ten sonra, nesiller, kimlerin paçalarına sarılmışlar, 1945 il2 1960 yılları arasında ki siyasi tarihi bir okurlarsa anlarlar!.. Bu günden sonra, faydası yok geç kalınmış, feryatların, maalesef. Artık, işimiz, Allah’a kaldı!.. Ben gece gündüz, Rabbimden, hayırlı nesiller vermesini diliyorum!.. ÖZÜMÜZÜN DOĞRULUĞUNA GELİNCE: HAKSIZCA ÇIKARLAR İÇİN, köle etmek, sömürmek, zulmetmek, katletmek, kalleşlik, yalancılık KANIMIZDA YOK BE KARDEŞİM!.. Hinliği, kötülüğü, AKLIMIZ, YÜREĞİMİZ DAMARLARIMIZ KABUL ETMİYOR İŞTE!.. BİZ BÖYLEYİZ, BİZ BİZE BENZERİZ!.. Aramızda yaşarken, bizden olmayanlara bakıp, bizden olduklarını söyleyen hainleri görüp sakın onları Türk’e emsal göstermeyin!.. Hainler her milletin içinden çıkabilir. Önemli olan çok az olmaları, ama bazı devirler geliyor olmuyor işte!.. Asırlar boyu, şeytanlarını rehber edinenler, tarihimizde, kendilerinde olduğu gibi bir kara lekemizi görseler, onu bin eder, binlerce kitap yazıp, bizi aşağılarlardı!.. Ama yok işte, bin yıldır, arıyorlar arıyorlar ama bulamıyorlar, yok ki!.. Kötülüğümüzü aradıkları zaman, hep TÜRK’ÜN ŞEREFİ, VİCDANI, GÜZEL YÜREĞİ, VATAN MİLLET SEVGİSİ, CEFAKÂRLIĞINI, MAZLUMUN YARDIMINDA, ZALİM İLE SAVAŞTA BULUYORLAR!.. Ee, onları da bu güzellikleri yazmaya elleri varmıyor, ne yazık ki!.. Diğer yandan, Kendimizi kendimiz bileceğimiz yerde, başkalarından öğrenmeye kalkmamız ne büyük gaflet!.. BİNLERCE YILLIK TÜRK TARİHİ BOYUNCA, HAK ERİ ÖZÜMÜZÜ, ŞEREFİMİZİ, HAKKA, ADALETE ADANMIŞLIĞIMIZI, CANIMIZLA, KANIMIZLA, ÇIKARSIZ FAYDADA Kİ KAHRAMANLIKLARIMIZI ARAŞTIRIP YAZACAK, KENDİ BİLİM EVLÂTLARIMIZI hasretle bekliyoruz!.. DOĞA, TABİAT VE SOKAK CANLARINA SAYGI, SEVGİ SEFERBERLİĞİMİZ HAYIR YOLUDUR. İÇ VE DIŞ BEDHAHLARA DUYURULUR!..
Bedhah: (Kötülüğe çalışanlar)
Kuran’ı Kerim. Sure 14/Ayet 45: Sizden önceki kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturdunuz. Onlara nasıl muamele ettiğimiz size apaçık belli oldu. Ve size misallerde verdik. 14/51: Allah, herkese kazandığının karşılığını vermek için… Kuşkusuz Allah, hesabı çabuk görendir.
Pahalılık, gün geçmiyorki sorunumuz olmasın. En büyük sorunumuzda geçim sıkıntısı. Sebep ne, gelirin gidere yetmemesi. Bu konu yalnız fakirler için değil bir çok zenginde bundan şikayetçi. Zor geçiniyoruz, buna sebep ne ürünlere yapılan olur olmaz zamlar. Zamlara da sebep Ukrayna, Gazze savaşları gösterilse de asıl en büyük nedende toprak ürünleri ile ilgili aşırı sıcaklar gösteriliyor. Bbu zamların en büyük etkeni dünya piyasası. Bizde Türkiye olarak ona uymak zorundayız. Petrole zam geldimi, doların değeri arttımı her ürüne zam bekle. Bir de esnafın zengin olacağım hırsı ile sattığı mala olur olmaz zam yapması. Bazı zamlar mecburiyetten oluyorsada bazı ürünlerin fiyatları keyfi arttırılıyor. Hele iktidar maaşlara, ücretlere zam yapılacağını açıklayınca, daha para piyasaya çıkmadan ürünlere zamlar başlıyor. Para piyasaya çıktıktan sonra bir zam daha yapılıyor, yani zam üstüne zam. Al sana pahalılık. Örneğin, ekmek bir ay önce 10 TL satılırken şimdi 15 TL oldu, yılbaşından sonra da 20 TL olursa hiç şaşmayalım. Nedenini sorduğumuzda fırıncılar; “un fiyatları, elektrik, su, işçi ücretleri arttı, bu artışları nereden karşılayacağız mecbur kalıyoruz zam yapmaya” diyor. Cuma pazarına gittiğimde, kap kaçak satan pazarcının elinde numaratör aleti habire çalıştırıp oradan çıkan fiyat etiketlerini ürünlerine yapıştırıyor. Sordum ‘niçin hep zam yapıyorsunuz?’, ‘Ne yapalım pahalı alıyoruz, pahalı satıyoruz’ diyor. Bu zamların bir kısmı pahalı almaktan mı, kolay zengin olmakantan mı? Kahvehanede bir ay önce çay 10 TL iken şimdi 15 TL sı. Her şeye %50 zam mı geldi? Bir fincan Türk kahvesi 40 TL si, hani ne oldu bir acı kahvenin kırk yıllık hatırı vardı, ha omu masallarda kaldı. Pazartesi pazarındayım, K.Fasülye 100 TL, Nohut, mercimek onlarda öyle. Yaz geldi tarla sebzeleri satılıyor 30 TL civarı. 100 TL altında meyve göremezsin, üzüm, erik 100 TL sı. En ucuz fukara yemeği patates çeşitli fiyatlar, diğer ürünlerde öyle. Ya insaf desekte bir şey değişmiyor. Bakalım bekliyoruz; Amerika-Rusya görüşmeleri nereye varacak, sonra İsrail’i Gazze katliamını bekliyoruz. Epey zamandır sürtüşme devam ediyor. Bu konularda barış olurmu göreceğiz. Bu aşırı kavurucu sıcaklara ne yapılabilir hiç bir şey, bir tabiat olayı devam ettiği müddetçe toprak ürünleri az olur, az olunca da pahallı olur. Birazda pahalılığı yataran biziz. Elimize para geçtimi hemen har vurup harman savuruyoruz, yarınımız için deyip bir köşeye birikim yapmıyoruz. Öğlen, akşam vakitleri olunca ayaküstü, normal lokantalar insan kaynıyor, analar çocuklarına yemek yapmaya üşeniyor, karınlarını hep birlikte oralarda doyuruyorlar. Para mı dayanır bu sarfiyata? Pahalılıkla nasıl baş edebiliriz; tek cevap hesaplı yaşamakla, mümkün olduğu kadar biraz para biriktirmekle, o paraylada dayanıklı besin maddeleri alıp stok yapmakla. Nasıl olsa ileride fiyatları artacak. Mümkün olduğu kadar aldığımız yiyeceği uzun süre kullanmak, gösteriş hevesinden vazgeçmek. Devletin enflasyona halkı ezdirmiyeceğim diyerek seçim zamanlarında oy toplamak için maaşlara zam yapıp ortamı paraya boğmamak, para ne kadar bol olursa enflasyon da o kadar yüksek olur. Liberal ekonomi diyerek her şeye zam uygulanmamalı. Halkı birinci derecede ilgilendiren gıda maddelerine yapılacak zamlar kontrol altına alınmalı, hatta bazı gıda maddelerine narh uygulanmalı. Belki o zaman pahalılık önlenebilir. Bu gidişle bakalım nereye varacak PAHALILIK…
Özlem Çerçioğlu artık halkın karşısına çıkamazmış…
Utanmanın, sıkılmanın kalmadığı ülke siyasetinde sanki öncekiler, örneğin Sinan Oğan, Süleyman Soylu, Devlet Bahçeli, Meral Akşener, Numan Kurtulmuş, Metin Feyzioğlu, Teğmen Mehmet Çelebi ve daha niceleri yaptıkları kıvrak dönüşlerle sokağa çıkamaz hale mi geldiler?
Hayır… Hatta daha saygın hale geldiler.. Mesela Muharrem İnce… Cumhurbaşkanlığı seçiminde aldığı %5 oy ile ülkenin kaderini AKP’ye teslim etti, bir bakıma CHP’ye ihanet etti; ama şimdi yine CHP’ye merasimle getirip bağrımıza basmadık mı?…
***
Halkın içine çıkabilmek siyasetçilerin çok da umurunda değildir.. Çıkmamak için yüz kızarıklığı şart da değildir.. Beceriksiz, başarısız siyasetçi de halkın içine karışamaz.. Bilgisiz, ilgisiz siyasetçinin de halkın karşısına çıkacak, yüzüne bakacak, hesap verecek cesareti yoktur..
***
Halkın içine çıkamamak konusunda en iyi örneklerden birisi de hemen burnumuzun dibinde.. Başta Enez Belediye Başkanı Günenç olmak üzere Enez’in CHP Başkan ve yönetimi ve diğer küçük ebatlı kasaba siyasetçileri… Sahilde yapılacak bir halk toplantısına katılabilirler mi? Sorulanlara yanıt verebilirler mi?
***
5 yıl memlekete tek bir çivi çakmamış birini getirip, utanmadan yine CHP adayı diye Enez’e dayatan, İl’de, Genel Merkezde çöreklenmiş menfaat gruplarının umurunda mı halkın karşısına çıkmak ya da çıkamamak? Başarılı olmak ya da olmamak? Yeter ki bizim adamımız olsun.
Çerçioğlu en fazla 3-4 gün gündem olur.. Kısa bir süre sonra onun da onurlu ve hatta daha saygın bir noktaya taşındığını görür konuyu kapatırız.. Kimseye kızmayalım, alışkanlığımız bu..
Siyaset sizin düşündüğünüz gibi onurlu bir çizgide yürümüyor..
Kısacası “Böyle gelmiş, böyle gider… İt ürür, kervan yürür…”
Son kırk yılın terör balasını yorumlarsak: Bu ülke, Türkiye vatanı, Kuzeylisi, güneylisi, doğulusu, batılısı ile hepimizin!.. Kimse kimseye “Sen nerelisin, kimlerdensin, ona göre!..” diye sormaz, yuva kurarken de, başbakan, başkomutan, vali, öğretmen olurken de herkes TÜRK ANAYASASI İLE EŞİTTİR!.. Ancak, nedir bu kırk yıldan beri süren terör belası?.. Türk vatanının bölünmesi, ne Türkiye’nin ne de güneydoğu halkının menfaatine olamaz!.. “BÖLÜNME, PARÇALANMA, EKSİLME” demektir. İKİ TARAFINDA HAYRINA OLAMAZ!. Güneydoğu halkı, Türkiye’nin bütünlüğü içinde daha GÜÇLÜDÜR!.. Türkiye de, güneydoğu halkları ile birlikte daha güçlüdür!.. Eğer, güneydoğu sömürgecilerin etkisi ile bölünürse, bu durum, Türkiye’nin de, güneydoğu halkının da, parçalamaya yardımcı olanların da, CEZALARI OLMALI!.. Böyle bir süreç, İKİ TARAFINDA hayrına işlemez ki!.. Sömürgeciler, bölerler, bölge çıkarları için maşa olarak ateş karıştırmak için kullanırlar, nesillerini!.. Küçültüp, lokma yapıp, üs olarak kullanıp, ateş hattına çevirip, asırlar boyu gelişmelerini engelleyip, köle ederler!.. Dünyanın birçok, muhtaç ülkesinde öyle yapıyorlar ya!.. Teröre maruz kalanlar da, teröristler de,“Biz nerede hata yapıyoruz ki, Allah bize bu belayı musallat ediyor?..” diye düşünüp, yanlışlardan dönüp, Yaratan’ımızın dosdoğru yoluna girmeleri gerekmez mi?.. BÖLÜNMEMEK İÇİN, TERCİH SİZDE, SİZ BİLİRSİNİZ!.. YARATAN’ IMIZIN DOĞRU YOLUNU, NERDEYSE HER GÜN YAZIYORUZ!..
KURAN’I KERİM’DE İSE 14.ASIRDIR YAZIYOR, TÜRKÇE OKUYAN ÖĞRENİR!..
Kuran’ı Kerim. Sure 9/Ayet 126:
Münafıklar görmüyorlar mı ki her sene bir veya iki defa mihnete duçar olurlar. Böyle iken yine tövbe etmezler, nasihat kabul etmezler.
Yukarda ki nurlu ayetin bir yorumu da: (Allah, yoluna aykırı yaşayanları her yıl çeşitli belalarla uyarırız ki, anlayıp, tövbe edip, zararlı yoldan, faydalı yola girsinler!..”) olabilir mi?..
Trump ikinci kez seçildiğinden beri bir vergi tarifesi oyunu oynuyor. Şimdi bu oyunu, oyun kurucu Trump olarak izah etmeye çalışan Türkiye’deki akademinin üyeleri de mevcut. Öncelikle şunu söyleyeyim kurucunun hası Sultanahmet’tedir. İyi bilirim…
Latife bir kenara devlet ciddiyeti dahilinde aynı gün içinde tarife oranları bir artırılıp bir indirilmez. Zaten bu hususa dayalı “oyun kurucu” rolü de çoktan ortadan kalkmış durumda. Ancak ABD’nin ekonomik kaynaklarını politik düzlemde kullanma çabasının son derece amatör bir seviyesini izlediğimizi de belirtmek zorundayım. ABD, özellikle Çin karşısında ekonomik kapasitesinin getirdiği avantajı koruma isteği ile hareket ederken başkanı eliyle hem Avrupa Birliği hem de diğer devletler karşısında ciddiyetini sorgulatır hale geliyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde Bretton Woods sistemi ile başlayan ekonomik üstünlük faaliyetlerinin özellikle 70’lerin sonu 80’lerin başı itibarıyla daha önceki döneme göre azaldığını belirtmek mümkün. Hatta uluslararası politika çalışmalarının etkili akademisyenlerinden Robert O. Keohane hegemonyadan sonra diye bir iddia ortaya attı. Oldukça etkili olan bu eser hegemonyanın ne olduğu, çeşitlerinin nasıl ortaya çıktığına dair önemli bir literatürün yaratılmasına alt yapı hazırladı.
Bu süreçte yani özellikle ABD başkanı Reagen ile birlikte bir ekonomi politik dönüşüm de yaşanmaya başlandı. Ancak bu dönüşümün güvenlik ayağının mutlak kapasite sahipliği ABD tarafında bulundu. Bir başka deyişle bir ordusu olamayan Avrupa Birliği’ni ABD savundu. Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus güvenlik kapasitesinin olmayışı ekonomik kapasitenin bağımlılığını ortaya çıkarır.
Bakınız sürekli olarak AB’nin hatta daha ileriye götüreyim Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) olduğu dönemden beri sınırların kalkacağı, ekonominin yegane uluslararası politika güç olduğu önermesine dayalı övülmesi ile yetişen bir neslin üyesiyim. Gelinen durumda AB’nin güvenliği tartışılırken; Çin’in ekonomik kapasitesi haricinde başka bir kapasitesi ile teste tabi tutulmadığını da belirtmek isterim. Bir başka deyişle Çin hangi savaşlara girdi, hangi operasyonları düzenledi ve bunların hangilerinde başaralı hangilerinde başarısız oldu. Bu noktada kafa karışıklığını gidermek için açık bir şekilde yazayım borç verilen devletlerde askeri üs açmaktan değil askerin savaş ve operasyon ortamında sevk ve idaresinden bahsediyorum.
Bu süreçte Çin’in ABD’deki ABD’nin de Çin’deki yatırımlarını göz ardı etmemek gerektiğini bir kez daha belirtmek isterim. Zira bir mefhumu açıklamak isterseniz o mefhumun tüm açılardan ele alınması gerekir, rasyonalite bunu gerektirir. Bir de Rusya meselesi var bu açıdan incelenmesi gereken. Trump ile Putin Alaska’da buluşacaklar. Yakın ya yürüyerek gitmişlerdir her halde.
Neyse latife bir yana Rusya, Ukrayna işgal girişiminde oldukça yoruldu. Ekonomik kapasitesi sorunlu ve tek yönlü doğal kaynaklara bağlı bir devlet açısından oldukça zor bir süreç. Bir kez daha şu durum görülüyor ekonomik kapasite olmadan askeri kapasitenizi genişletemezsiniz ancak askeri kapasiteniz olmadan da ekonomik kapasitenizi sürdürmeniz zorlaşır. Neyse gene heyecansız, üçüncü dünya savaşı çıkacaksız, bu gece bir şeyler olabilirsiz bir sürü şey anlattım. Haftaya görüşmek üzere memleketimin güzel insanları…
Sevgili, Atatürk’ümüz, ülkeyi yedi düvelin hain emellerinden kurtarmış, cumhuriyeti kurmuş, birçok devrimi gerçekleştirmiş halde, arkadaşlarıyla, İstanbul da, Beyoğlu’n da gezintiye çıkmıştı: O sırada, Beyoğlu’n da yeni bir restoran açılmıştı. Adı “TURKUVAZ” dı. Atatürk, Türklerin en önemli sembollerinden bir kültürü temsil eden bu ismi görünce, çok hoşuna gitmişti. “TURKUVAZ” kelimesi, Fransız dilinde ve de dünya da, “TÜRK MAVİSİ” anlamına gelen, tanınan bir renkti!.. “TÜRK MAVİSİ,” GÖK MAVİSİ, BONCUK MAVİSİ, FİRUZE, YEŞİM TAŞI” diye de adlandırılır. Bu rengin Türk’ün binlerce yıllık kadim kültür tarihinde çok önemli bir yeri vardır. “GÖK MAVİSİ, FİRUZE, YEŞİM TAŞI, BONCUK MAVİSİ, ÇİNİLER DE Kİ GÖK MAVİSİ” doğayı, tabiat kutsallarını BİZE emanet eden, tek koruyucu ve gözetici, TEK, ULU, YÜCE, TANRININ LUTFUNU TEMSİL EDER. Otomobiller , “TURKUVAZ” IN ÖNÜNDE DURUR. İçeri girer, halk coşkuyla, Atatürk’ünü alkışlar, ona özel, mevki bir yer hazırlanmak istenir. O, herkesin arasında bir yeri seçer. Restoranın sahibi, Madam Vera yanına gelir, hürmetlerini sunar. Atatürk kendisinden izahatlar alır. Sonra da mekânın geliştirilmesi için, tavsiyelerde bulunur. Fakat madam Vera boynunu büküp, “Bunun için yeterli param yok” demeye getirir. Atatürk, “Ne kadar gereklidir? diye sorar. Madam Vera belli, belirsiz bir rakam söyler. Atatürk, kendi mektubu, emri yerine geçen defterini ister, Rakamı yazarak, pusulayı imzalar; ancak tam o sırada birisi elini uzatır; o, doktor, Reşit Galip’tir, Atatürk’e eğilir: “Bu parayı veremezsiniz efendim” der. O kararlı söz karşısında, Atatürk’ün bir anda beyninde şimşekler çakar!.. Reşit Galip, sözlerine devam eder: “Bu para doğru yere harcanmıyor, sanırım” der. Atatürk, “Nereye istersem oraya sarf ederim, benim param değil mi” der. Reşit Galip, sadece, “Milletin parasıdır, size emanettir, efendim” diyebilir. Herkes büyük bir fırtınanın kopmasını beklerken, Atatürk ayağa kalkar, yazdığı pusulayı yırtıp atar ve beraberindekilere, “Saraya dönüyoruz” diye seslenir!.. Sevgili Atatürk’ümüzün hayatının her anı, tüm dünya insanlarına dersliktir!..
ANLAMAYANA, DAVUL, ZURNA, SAZ ÇALSAN DA FAYDA ETMEZ!..
Kuran’ı Kerim. Sure 7/Ayet 177-178: Ayetlerimizi yalanlayıp, ancak kendi nefislerine zulmeden topluluğun hali ne kötüdür!
Allah kime yol gösterirse o kimse yolu bulur; her kimi yoldan çıkarırsa, işte onlar ziyankâr olurlar.
Allah, insana, özgür irade vermiştir. Yoldan çıkmak isteyeni engellemez yoldan çıkarır, tercih insanda dır’.. Yukarda ki nurlu ayet, bir yorumla da böyle olabilir mi?..
Tarımsal alan başta olmak üzere üretim yapmayan toplumlar yok olurlar. Üretimi zayıflatmak hiçbir iktidarın açıkça düşüncesi değildir. Bu niyet iktidara dayatılır. Eğer başa geçenlerin ihanet niyeti yoksa bu dayatmanın elbette bir sebebi vardır. İktidar etkililerinin farklı alanlarda bir yerlere diyet borcu olmalıdır. Ülkemizde tarımsal verimlilik; coğrafi durumu gereği her yönüyle tarımsal üretime uygundur. Tarımımızı geliştirebilsek diğer alanları da geliştirebileceğiz. Tarım demek hayvancılık da demektir. Gıda tüm zamanların vazgeçilemez talebidir. İnsanın yaşam koşuludur.Bu nedenle de planlı ve kamucu olmalıdır.
Ama olmuyor. Geçmişte de tarıma gerekli önem verilmiyordu ama yok olması için de uğraşılmıyordu. Türkiye’de tarımın geriletilmesinin planları1995’lerde Dünya Bankası aracılığı ile imzalatılan uluslararası GASS, MAİ, GAST anlaşmaları ile gündeme geldi.
Bugüne bakalım ve ülkemiz tarımının SOS devrine girdiğini görelim.
Bölgemizin ana üretimi olan ayçiçeğinde ürünü bu yıl iklimsel olumsuzluklar sonucu yarı yarıya düştü. İktidar bugünden yarına gelecek yıllarda benzeri durumda ne yapılacağının planını yapacağına ithalatta teşvik kararları alıyor. Trakya Birlik’in verdiği taban fiyat 28 lira iken tüccar 25 liradan topluyor. Çiftçi-Sen, hesaplarına göre ise maliyeti 22 lira olan ayçiçeği emek, yaşam payı, birikim amacı da eklenince kilogramının 34-35 lira olması gerekir diyor.
Karadeniz bölgesinin temel üretimi olan fındık ve çay da aynı akıbeti yaşamakta.
Ülkemiz fındık ihracatında dünya birinci iken üç milyon dolayında üreticinin her yıl yoksullaşması, üretimden çekilmeye zorlanması çelişki değil mi? Kazanan var ama üretici değil kazanan. O halde kazanan ihracatçı ve genelde de iktidar akınlarında bu işler.
Her an her alanda keyfini sürdüğümüz, bardağı on liradan aşağı olmayan keyif içeceğimiz çayın kilogram maliyetinin en az 20 lira olduğunu söylüyor uzmanlar. Üreticiden alınırken kendisine ödenen bedel ise 19-20 lirana başlayıp en çok 25 liraya çıkabiliyor. Hani gelecek seneye birikim? Nerede ailenin geçimi? Bizler keyifle içerken üretici keyifli değil, bilelim.
Dünyanın buğday ambarı olabilecek kapasiteye sahip ülkemizde buğday ithalatı yapmak ve bunu teşvik etmek akla ziyan bir uygulamadır. Üreticiye daha fazla üretmesi içinde verilecek taban fiyatı ve teşvikler varken ithalatçıya teşvik vermek çiftçiye ve ülkeye ihanettir. 2025 yılı ilk dört ayında ülkemiz 904.318 ton buğday aldı ve dışarıya 227.400.000 dolar ödedik. O dolarları çiftçimize destek verebilseydik, ürettiğinin bedelini daha yüksek ödeseydik seneye ithalata gerek duymayabilirdik.
Dünya tarımsal üretiminin merkezi olmamız gereken yerde söz sahibi bile değil isek ve OECD gıda enflasyonunda %27,79 ile dünya birincisi isek bundan utanmalıyız. Ki bu bir cehalet, iş bilmezlik değildir. Bu durum resmen bilinçli bir tercihtir.İhanettir. Bizlerin oyu ile bizlere ihanet ediliyor ise sorumluluğumuzu da düşünmek gerekli değil mi? İnsanız ve düşünme, tercih etme yeteneğimiz var ise bunu doğru kullanmalıyız.
İlaç, gübre, tohum, işçi, imalat araçları her yıl yüze 50-100 arasında değişirken ürün bedelinde bu artış olmaması yıllarıdır tarımsal üreticiyi zaten dibe getirdi. Bu yıl kuraklığın getirdiği durum, insan kaynaklı sel, yangın gibi durumlar ve iktidarın destek olmaması tarımda sos devrinde olduğumuzun göstergesidir. Bu duruma son vererek yeni ve acil bir döneme başlamak şarttır. Ama bu iktidarın böyle bir amacı yoktur. O nedenle acilen değişim gereklidir.
Yetmez. Değişimin bir kahraman eliyle değil bizzat üreticilerin değişimde görev almaları ile yapılması gerekmektedir. Bu nedenle de çiftçiler olarak; Ziraat Odaları, Trakya Birlik, Çay Kur, Fisko Birlik gibi üretim birlikleri, Çiftçi Koruma Derneği gibi olan ama etkili olmayan kurumları hareketlendirmeliyiz, bu kurumların sahibi üreticidir. En gereklisi ise üreticilerin sendikalaşmasıdır. Bu konuda geçmişte deneyimi olan ve az üyeli de olsa faaliyet gösteren Çiftçi Sen’de örgütlenmelidir. Sendika üreten herkesin evrensel hakkıdır.
Bu örgütlenme sonunda üretim ve tüketim kooperatifleri ağı oluşturulabiliriz. Ki üretici ve tüketiciyi aracı, nakliyeci, toptancı egemenliğinden kurtarılsın. Üretici ürününü değerinden satarken tüketici de daha ucuza sebze, meyve yesin. Bahçede 2-3 lira olan karpuz markette 10-12 lira olmasın. Dalında 35 lira olan armut markette 3-4 katına satılmasın. Beslenme tüm zamanların olmazsa olmazıdır ve bu da tarım ve hayvancılık ile olur. Üretemediğimizde tükeniriz…
Türk nesillerinin, “ KENDİ KİMLİKLERİNİN MUHTEŞEMLİĞİNİ, KAREKTERLERİNİN SOYLULUĞUNU, KÖKLERİNİN ASALETİNİ, ÖĞRENMESİNLER, UNUTSUNLAR DA, SOYLARINI,, SOPUNU ASIRLAR BOYUNCA SÖMÜRELİM” diye, iç ve dış çıkarcılar tarafından, TOPLATILMIŞ, YAKILMIŞ, GİZLENMİŞ, BASIMLARI ENGELLENMİŞ, ATATÜRK’E AİT KİTAPLAR VE ANI KAYITLARI BİR BİR ORTAYA ÇIKIYOR!.. ALLAH BÜYÜKTÜR VE TEK GALİPTİR!.. sözünün tecelli ettiğine şahit oluyoruz!.. NE ALLAH’I UNUTUN, NE DE ŞEYTANIN YERYÜZÜ TEMSİLCİSİLERİNİN HİLELERİNİ!.. YOKSA, ASIRLAR BOYU, BOYUNDURUK DA YAŞAR NESİLLERİNİZ!.. Yıl 1934. Milli Eğitim Bakanı Zeynel Abidin Özmen’in makam kapısı çalındı. Bakan Özmen gür sesiyle, “Giriniz” dedi. Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makam odasında belirdi. Bakan, konuklarıyla selamlaşma, hal hatır sormadan sonra ardından yer gösterdi. Yaver bakana bir zarf uzattı. Bakan zarfı aldı ve dikkatlice okudu. “Bay Abidin Özmen, Milli Eğitim Bakanı… (MİLLİ EĞİTİM- BAKAN- MİLLET VEKİLİ VE DAHA BİRÇOKLARI” TÜRKÇE ifadelerin isim babasının Atatürk olduğu bilinir mi?..) Yaver bey ile size, iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukların, uygun göreceğiniz, bir liseye parasız yatılı olarak kaydını yaptırın!..” Bakan Özmen vakit kaybetmeden, Orta Öğretim Genel müdürünü çağırdı ve şu emri verdi: “Yaver beyin yanında ki bu iki çocuğun evrakını alınız ve bu çocukları Haydarpaşa Lisesine paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp, her ikisi içinde üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının” veli ve ödeyen hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz!” İki çocuk sevinirken, yaverin şaşkınlığı yüzüne yansıdı.. Bakan yavere dönerek, “Vedalaşmadan önce Atatürk’ümüze bir mektubum olacaktır, müsaade buyurunuz” dedi ve mektubunu yazıp kendisine sundu. “Muhterem Atatürk, Yaver bey ile göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi birisi bulunduğu için, bu iki çocuğu, fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle, her iki çocuğun da, emriniz gereği, Haydar Paşa Lisesine paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte taktim…..” Mektup Atatürk’e ulaştı. Hemen okudu. Sonrasında, Başbakan İsmet İnönü’yü arayarak şunları söyledi: “Bak İsmet, senin Milli eğitim bakanın bana ne yaptı!..”
İsmet İnönü, Bakan Özmen adına özür dilerken, Atatürk sözünü kesti: “Yok özür dileme, Çok memnun oldum; keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve gösterebilse!..” der.
Kuran’ı Kerim. Sure 5/Ayet 84: Bütün emelimiz, Rabbimizin bizi, Salih kimseler arsına koyması iken, niye biz Allah’a ve bu bize gelen peygamberle, Kuran’a iman etmeyelim.
İlginç, bu üçyüzyetmişyedinci yazımız. Hudut Gazetesi’nde öğrendiğimizi, bilebildiğimizi özgürce yazabiliyoruz. Nedeni, gazetenin ülke çapında etkili olmaması olmalı. Burada yazdıklarımızı (kendilerini ‘Solcu’ diye tanımlayan) ulusal gazetelerde yazamadık. Bu ulusal gazetelerimizin dördünün üst yönetimindeki bazı kişilerle bir şekilde tanıştık. Onların ‘Kırımızı çizgileri’ varmış, özgürce yazamazmışız. Biz ise, başka türlü yazmayı bilmiyoruz. Bizim okur sayımız ise sanırız, yüze ulaşmadı…
Ara ara, kısa sürelerle TV haberlerini izliyoruz. Araştırmacı gazetecilerimiz (Yılmaz Özdil bu terimle dalga geçiyor. “Araştırmadan gazeteci nasıl olur ki, ben ‘araştırmamacı gazeteci’yim” diyor.) Değişik uzmanlarımız ülke sorunlarını, çevremizdeki veya uluslararası sorunları irdeliyor, açıklıyor, gelecekle ilgili yorumlarda bulunuyor. Ama hep, (1) kırmızı çizgilere saygılı, (2) başka terimlerle birbirini yineleyerek. Bizim özetimiz:
Büyük Ortadoğu projesi yazılmış. Adım adım uygulanıyor. Arap baharı da bunun bir parçası. Buna göre ülkemiz ve çevresi için her şey “Çok daha kötü olacak” ve oluyor.
Bu koşullarda, özgürce, biz ne yazabiliriz?
Yönetimimizi eleştiremeyiz, çok sert tepki veren bir koruma kalkanı var. Yönetenleri eleştirenleri eleştirmek amaçsız, okumayacaklar. Yalnızca birkaç okurumuzu üzmüş oluruz. Hiç olmazsa dörtyüz yazıya ulaşalım diyoruz. Ne yapalım? “Şimdiye dek neler yapmışız?” diye baktık.
Onaltı yıl önce ilk yazımızda,
“Sizden neler almayı umuyoruz?
Avrupa uygarlığı ve Asya kültürü, yani içerikli dostluk.
Size ne verebiliriz?
İzlenimlerimizi, yaşam deneyimizi, çalışarak öğrendiklerimizi.
Nasıl?
Becerebildiğimiz ölçüde halkımızın diliyle, derdimizi anlatmak için gerekmedikçe eleştirisiz, büyük çoğunlukla olumlu, mutlu…” diye başlamışız.
Neler yazmışız?
(1) Size sizleri anlatmışız.
(2) Edirne Kenti ve Trakya ile ilgili izlenimlerimizi aktarmışız.
(7) “Nasıl mutlu oluruz?” u sorgulamış ve önemli bir örnek oluşturan Atatürk’ümüzün yaşamını aktarmışız.
169 zuncu yazımızda “Gözledik, dinledik, okuduk, öğrendik, öğrendiklerimizi yazarak sergiledik” diyerek Edirne’den ayrıldık ve sonraki yazılarımızı Antalya’dan gönderdik… Bundan sonra da,
(1) Eski yazdıklarımızda neşeli alıntılar yaparak,
(2) Bilgi, bilim, felsefe… gibi bazı genel kavramları (basit bir dille) tanımlayarak 400 ü tamamlayalım.