Kategori arşivi: Yazarlar

İŞLER YOLUNDA

Edirne’de çok güzel faaliyetler oluyor. Eski ahşap evler onarım programına alındı, onarılıyor, Ayşekadın semtinde Kanatlı köprünün karşısındaki yıkık ahşap ev onarıldı, boyandı, gelinlik kız gibi meydana çıktı. Kaleiçi semtinde bir ahşap ev onarılıyor, ahşap iskeleti tamamlandı, en fazla bir yıl sonra oda tamamlanıp meydana çıkar. Sabuni mahallesinde Hüseyin Fiseğe ait olan sonradan mirasçılarına kalan şimdide Ciğerci Aydın’ın sahibi olduğu ayakta duracak hali kalmayan ahşap ev temellerine kadar yıkılıp onarıma alındı. Onarım marifetli ustaların elinde devam ediyor. Nne kadar sürer sorduğumuzda, iki yılı bulur diyorlar, yok olmaktan kurtulsun da…
Bunlar gördüklerimiz bildiklerimiz, belki daha başkaları da var. Yalnız bizleri üzen Saat Kulemizin durumudur. 1953’ten beri şimdiki yerine kadar yıkık olan saat kulemiz, 2024 yılında onarıma alındı ise de bir süre sonra onarım durduruldu. Şimdi yeniden faaliyet var. Saat kulemizin onarılıp eski günlerine ihtişamına dönmesini bekliyoruz.
Sadece bu kadar mı, taş köprülerimiz onarıldı, Tunca köprüsü üzerindeki demir kirişler kaldırıldı, köprüler eski şekline getirildi, diğer köprülerde onarıldı. Şimdi de Saray içindeki eski saray kalıntıları onarımdan restorasyondan geçiriliyor, eski haline getiriliyor. Yapılan işleri küçümsemeyin, yapılanlar Edirne’yi yenileştirmedir. Selimiye Cami onarıldı, bu yıl son yılı artık iş bitecek teslim edilecek.
Şimdide sıra Saraçlar caddesinde, Saraçlar caddesindeki İstanbul yolu kavşağına kadar olan kısım onarıldı, boyandı, restore edildi, çok güzel şekle getirildi. Gönül isterdi ki Saraçlar caddesi, İş Bankasına kadar genişletilsin, oranın altına yer altı çarşısı yapılsın, tıpkı İstanbul’daki Bakırköy yer altı çarşısı gibi. Edirne’ye yeni iş yerleri açılır. II. Murat zamanın da yaptırılan Tahtakale hamamı da görünür hale getirilmeli. Sy Valimizden ilgi bekliyoruz.
Edirne deyince akla tarihi eserler, güzellik, sakinlik gelir. Edirne’nin bir özelliği de çok tozlu bir şehir olmasıdır. Bunların başında Sabuni mahallesi, Göl mahalle gelir. Son günlerde bu mahallelerinde tozdan arındığını görüyoruz, böylede olmalı. Sabuni mahallesi artık oteller semti oldu. Ah birde otopark sorunu hal olsa.
Edirne’de normal trafik akışı sağlanırken, saat 17 00 dan sonra – E5 – yolunda sıkışıklık oluyor. Ne dersiniz hala Kapıkule — Otogar arası çalışacak raylı sistemi düşünme vakti gelmedi mi?
Edirne’nin en büyük sorunlarından biride otopark sorunu. O konuda katlı otoparkla hal olur, ilgi bekliyoruz. Sorunlara tek tek alaka gösterilince İŞLERDE YOLUNDA olur . . .

NEDENLER, ÇÖZÜMLER KİMİN UMURUNDA

Yıl 2025 in temmuz ayı, gelmiş geçmiş en sıcak günlere geldik. Yavaş yavaş her yıl artan sıcaklıklar bitti, artık, sıcaklığın kaynama derecesine geldik!..
Gidiş belli ki İKLİM, SU, KURAKLIK faciası, bu gidişe neden olan sebepler de belli ve çaresi de var, ama kimin umurunda!..
Bu feci sonun akıbetinin besbelli olduğu biliniyor. Çaresinin de SANAYİ DUMANINI, ZEHİRLİ SULARINI ARITMASI VE ORMANLARIN KESİLMEMESİ ŞARTLARI, İNSANLIĞI YOK OLMAKTAN KURTARACAĞI BELLİ!..
Ama “Arıtmaya para mı harcayacakmışız!..” deyip ARITMIYORLAR İŞTE!..
Dünya insanlığı ne yapıyor bu feci sona yaklaşırken, “SADECE SICAKLIKLA İLGİLİ ŞİKAYETLERİN DEDİKODUSUNU YAPIYORLAR!..
Bir konuşanı bir yazanı görmedim, YOK OLUŞUN BELLİ SEBEPLERİNİ VE DE ÇÖZÜMLERİNİ KONUŞAN!..
Şuursuz, çaresiz, aciz seyirci durumda dünya milyarları, maalesef!..
VARLIK HAKLARININ YANMASINA, BİRİLERİ DAHA ÇOK KÂR ETSİN DİYE, RAZI OLMUŞ DURUMDALAR!..
Ancak kimse merak etmesin, ne insanlık ne de doğa, tabiat yok olmaz; yok olacak olan, bu gidişe duyarsız kalanlar ve kâr için, doğayı, tabiat varlıklarının huzur ve varlık haklarını hiçe sayan, gözetip, korumayanlar, kendi kendilerini yok ederler sadece!..

İnsanların kendilerine ve de doğa tabiat varlıklarına, daha fazla kâr etmek için zarar vermesi “ZALİMLİK, YOLDAN ÇIKIŞ” DEĞİL Mİ?..

Kuran’ı Kerim. Sure29/Ayet 34:
“Biz bu memleket ahalisine, sorumsuz ve yüzsüzlüklerinden dolayı gökten azap indireceğiz.”
29/35: Muhakkak ki, aklını kullanacak bir kavim için, o memleketten açık bir alamet bıraktık.
29/38: Âd ve Semud kavimlerini de helak ettik. Size onların meskenleri belli olmuştur. Şeytan onlara kötü ameller bezemiş, onları doğru yoldan alıkoymuştur. Halbuki onlar bakıp görecek durumdaydılar.

SİYASET BİLİMCİLER…ÖZGÜR ÖZEL’E AKIL VERMEKTEN VAZ GEÇİN..

CHP Komisyona girsin mi, girmesin mi? Muhalefet yanlısı TV’lerde bir tek gün bir partiye üye olmamış, kapısından içeri girmemiş, kerametleri kendilerinden menkul Siyaset Bilimciler ve yorumcular bunu tartışıyorlar.. Nerden, nasıl ele geçirdikleri belli olmayan o tartışma ortamında oturdukları koltuklarından CHP’ye akıl veriyorlar. Yorum yapmıyorlar; yön vermeye çalışıyorlar. Tribünlere oynuyorlar.. Günün birinde haklı çıkmayı ve “Ben söylemiştim” demeyi hayal ediyorlar.


Onlara göre Tayip Bey ve Bahçeli Bey o kadar akıllı ve kurnazlar ki “Eninde sonunda bu Özgür Özel kardeşimizi kesin kandıracaklar” ön yargısı ile CHP’nin bu komisyondan uzakta durmasını öneriyorlar. Bu ön yargı yeni de değil.
AKP’nin kazandığı her sandık başarısını Tayyip Bey’in üstün manevra kabiliyetine, kıvrak politik zekasına bağlayarak, hayranlıkla peşin peşin ezikliği kabul ediyorlar. Halbuki gerçekler hiç de öyle değil…
Baykal döneminde başlayan, yani Askeri vesayete dayalı dönemde zaten CHP’nin seçim kazanmak gibi bir derdi hiç olmadı.. Yani ayrıca Tayyip Bey’in kurnaz ve çok akıllı olmasına gerek yoktu. O dönem ve sonrası AKP için TEK KALE MAÇ niteliğinde idi..


Bahçeli’nin politik zekasına gelince… Bana hiç kimse Sn. Bahçeli’nin Sn. Türkeş’ten aldığı MHP’yi bir karış yukarı taşıdığını anlatamaz..
Kaldı ki şu 23 yıllık AKP dönemindeki iniş çıkışların örneğin-12 Eylül referandumunda AKP karşıtı olarak HAYIR derken, birkaç yıl sonra Başkanlık sistemine geçişte tümüyle AKP’ye teslim olmanın tutarlı olan bir yanı var mı? 2002’de ani bir çıkışla erken seçim isteyerek sonuçta MHP’yi baraj altında bırakmanın, 7 Haziran seçimlerinde o zamanki kürt partisi (HDP mi idi?) ile yan yana gelmemek için ve seçim tekrarlanırsa MHP’nin daha yukarılara tırmanacağını düşünmesinin, ama 3 ay sonraki seçimlerde partisini geldiği yerden daha aşağılara çekmekteki mahareti mi siyasi zeka? Nihayet o zaman düşman olarak kapatılmasını, bir daha da açılmamasını istediği HDP ile bugün kol kola yeni ve sonu hüsran olabilecek maceralara girişmesinin tutarlı ve mantıksal bir politik zeka ve başarı sayılabilecek göstergeler olduğunu düşünmek mümkün mü?
Kendi partisinden bir Cumhurbaşkanı adayı çıkartmayı düşünemeyecek kadar AKP üzerinden hayaller kuran, Türk milliyetçiliğini AKP’ye emanet eden Sn. Bahçeli mi akıl oyunları ile Özgür Özel’e pusu kurabilecek? Geçiniz…


CHP alanlarda da, TBMM’de de halkın kendisine verilen gücü kullanabilmelidir. Özgür Özel bu konuda çok iyi gidiyor. Hızını kesmemek gerekiyor.
CHP “Orda yokum, burada yokum” diyerek mızıkçılık yapamaz.. Hatta daha aktif, daha radikal çıkışlarla ülkede gündemi CHP belirlemelidir.
Örneğin bugünkü anayasayı derhal uygulamak ön koşulu ile örneğin köklü ve çağdaş bir anayasayı Recep Tayyip Bey’in de tekrar aday olabileceği şekilde, düşük profilli bir başkanlık önerisi ile AKP ile yapmak üzere bir çıkış yapabilir. Bu bir DEVRİM olur. Çünkü bu ülke siyasetinin başaramadığı en önemli konuların başında en büyük iki partinin oturup 1950’lerden beri birlikte bir anayasa yapmayı becerememeleri gelmektedir.
Bence CHP hayalinden geçen Anayasayı ortaya koymalı, kafaları karıştırmalıdır.. AKP’yi Sn. Bahçeli’nin esaretinden kurtarmalıdır.
SONUÇ: Siyaset bilimciler, ortaya CHP’yi pasifize edecek, ”Her şeye karşı olmak” ve ”İstemezükçü” görüşler yerine CHP’ye daha aktif, gündemi belirleyen, daha cesur öneriler getirmelidirler.
Korkak bezirgan ne kar eder ne de zarar…

KENDİN OKU

OKUYUP, ANLAMAK İÇİN, SADECE OKUMA YAZMA BİL YETER“KENDİN OKU, ÖĞREN!..
SAKIN, “OKUMASAM DA, O BU BANA ÖĞRETSİN DEME!..”
KENDİN OKU ÖNCE! OKU VE SAĞLAMLAŞTIR, YORUMLARINI SONRA DA…
SONRA BAŞKALARINI DA DİNLE, AMA HER DEDİKLERİNİ SORGULA, HAKİKATLERİN IŞIĞINDA!..
Dikkat “DOKSANDOKUZ DOĞRU, AMA BİR YALIŞLA AVLANABİLİRSİN!..
Bir de o biricik kitabı okumanın şu gerçeği var!.. eğer senin gözün, dünyanın geçici heveslerine hipnozlanmışsa, işin gücün, malın, mülkün, servetin, lüksün, israfın en kralının peşine düşmüşsen O KİTAP SANA TERS GELECEKTİR!..
Haşa, bu o nurlu kitabın değil, sizin sorununuzdur, biline!..
Dünya negatiflerinin işi gücü, insanları kandırıp, kendi gidecekleri yere onları da götürmek!..
En kandırıcı silahlarından biri si de, “Dinle bilim hiç uyuşmaz, dinlere ne gerek var, bize beynimiz, bilimimiz yeter!..
Hem bu dinler insanları ayrıştırıp, birbirine düşman edip savaştırıyor, dinler olmasaydı dünya daha güzel bir yer olurdu!..” diyorlar!..
Tabi, Kuran’ Kerimi Türkçe, kendi dilinden okumayıp öğrenmeyenlerin, dinlerini bilmeden ibadet diye yaptıkları tuhaflıklara bakanların da, bu uydurmalara kolayca kandıklarını görmekteyiz, maalesef!..
Dinler, En yüksek zekâ bahşedilmiş insana,YAŞAM REHBERİ olarak BAHŞEDİLMİŞ olup, YARADAN’IMIZIN EN ÇOK SEVİP, ÖNEM VERİP, YARATTIĞI İNSANA BAŞTAN VERDİĞİ , NURLU, GÜVENLİ ve SONSUZ GELİŞMEYE MÜSAİT YOL HARİTASI OLDUĞU GÖRÜLÜR!..
EĞER KURAN GEREĞİ GİBİ OKUNURSA ANLAŞILIR Kİ!..
SONSUZ, POZİTİF KAYNAĞIN GÜCÜNE BAĞLAN, İNANÇLA, BİLİMLE, ADALETLE, MERHEMETLE, CÜMLE ALEMİN MUHTAÇLIKLARINA ADA KENDİNİ, YARATAN’IN VAZİFELİSİ OLARAK, RABBİNİN SONSUZ YARDIM GÜCÜNÜ KUŞAN” YOLUDUR BU MUHTEŞEM YOL!..
Ya SONSUZ RAHMETİN gücüne kaynak olacaksın, ya da şeytanın başka tercih yok, bu da biline!..
Bakın dünya da ki GELMİŞ, GEÇMİŞ VE ŞİMDİKİ SAPAK, NEGATİF “İZM SAPAKLARI” BATAKLIĞINA anlayın, ARTIK YA!..

OTOBAN DURURKEN “SAPAK İZM” lerin BATAKLIĞINA BATMAK OLUR MU HİÇ?..

Kuran’ı Kerim. Sure 41/ayet 2:
Bu, esirgeyen, bağışlayan Allah tarafından indirilmiştir.


ATEŞİ BULMAK!

Ülkemizin son halini görünce; insanlığın en kötü buluşu ateşi bulmakmış diyesim geliyor. Tabii ki iki milyon yıl öncesinde insanlığın kullandığı ateş özellikle son yüzyılda doğa ve insana zarar veriyor.

Bunun sebeplerini ilgili bilim dalları araştırıyor. Sormak gerek; eğitimin bu kadar geliştiği, bilgiye herkesin kolayca ulaşabildiği bu ortamda doğa ve insan katliamları neden sürekli artıyor?Yangınların sebebi cehalet demek de altı boş bir tez olmaktadır.

Bugün gelişen bilim, yanmayan ağaç bile yapabilme noktasına gelmişken dönüp dönüp Sakallı Celal’in sözüne dönüyorum; “Bu kadar cehalet ancak eğitimle olur.” Prof. Dr. Aziz Sancar da benim gibi düşünüyor ki; “Yanmayan ağaç değil, yakmayan insan yetiştirmeliyiz” demiş. Yani “yangınların en önemli sebebi cahillik değil cehalettir” diyebiliriz.

Herkesi diplomalı yapmak önemli değil eğitimin amaçlarını doğru saptamak ve aklını toplumsal çıkar için kullanabilen insanlar yetişmesini sağlamak gerekiyor.

Haberlerde her gün izliyoruz; ortalık yanıyor. Bu ortamda bile bakanlık müjde veriyor. Yangının başlamasını iki dakikada tespit ediyorlarmış. Tespit etmek önemli. Önemli de sonrası yani müdahale yapamıyorsan manası yok. Oysa ülkemiz varlıklı bir ülke. Dünyanın yirminci büyük ekonomisine sahibiz. Yani paramız var ama yanlış yerlere yatırım yapılıyor veya gelirler yanlış yere aktarılıyor.

Bunun çok örnekleri var ama en özel iki örneği; Cumhurbaşkanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı bütçeleridir. İddialar ve arama motorundan alınan bilgilere göre; Cumhurbaşkanlığı’nın uçak sayısı gereğinden fazla ve bunun yerine yangın söndürme uçakları alınabilir.

Öte yandan inanç insanın özel tercihidir. Biliyoruz ki diğer inançlar gibi İslam inancında ruhban sınıfı yoktur. Çünkü kişilerin inandıkları inancı öğrenmesi kendi tercihidir ve istediği kadar derinliğine öğrenme hakkı vardır. Ama bu özel ihtiyaç kamudan sağlanamaz. Diyanet ne iş yapar diye aradığınızda; eğitimden turizme, imalattan ihracata her konuda diyanet veya yakını vakıfların görülmesi düşündürmüyor mu hepimizi?

Bu giderler ve benzeri birçok lüks sayılabilecek gider var. Bunların yangın önleme ve söndürme alt yapısı amacıyla ilgili kurumlara aktarılması bile yangınların çıkmasını ve tez söndürülmesini sağlayacaktır.

Ayrıca yangın haberlerinde ‘can kaybı yok!’ deniyor ya çıldırası geliyor insanın. Yanan orman alanında kaç milyon-milyar canın yok edildiğini hesap edebilir miyiz? Sadece insan mı can? Sürüngen canlar, toprak altı canları, uçan canlar, kanatlılardan kaçamayan canlar, geyik, karaca, domuz… Yanan canları saysak yüzlerce sayfayı doldururuz.

Kazalar dışında yangınlar neden olur ki? Cehalet demek yetmiyor. Sabotaj demek yetkililerin güvenlik zaafına kanıttır. Keyfiyet dersek ‘o kadar da olmaz’. Öyle ya ısınmak için kışın yakılan ateşten orman yangın çıktığı sayılıdır. Yaz sıcağında seyretmek için orman yakan da olamayacağına göre faili bulmak zorlaşıyor.

Çıkar amaçlı, gelecekte yatırım için kullanılacak yerleri yakma olasılığı her zaman oldu. Bakanlık yasalara göre ‘yanan yerler yeniden ağaçlandırılır ve başka amaçla kullanılamaz’ dese de buna uyulmadığı konusunda yüzlerce örnek var. Bir genelge-kararname ile yanarak ormansızlaşan alanın başka amaçla kullanılması sağlanabiliyor.

Bir diğer olasılık da yeraltının maden şirketlerine kiralanmış olması. Düşünmeden edemiyor insan; yanan ormanlık alanda maden arama planlaması var mıydı? Acaba bu nedenle yatırımcıya kolaylık mı sağlanmış oluyor gibi sorulara yanıt gerekiyor. Neden olmasın?

Ateşi bulan insan kendi geleceğini yakmak için bulmadı. Ama her şeyi sadece insan ve insanın kazanması için değerlendiren sistemin egemenleri ve onları durduramayan bizler yaşam alanımız olan dünyayı yok etmeye doğru hızla gidiyoruz. Bu ateş bugün ormanları,doğayı ve yarın kentleri de insanları da yakacaktır. Lütfen kendimize gelelim ve yangın olmamasının altyapısını oluşturalım.

Bu konuda araştırmaların derinleştirilmesi, sabote edilmiş olabilecek yangınların önlenmesi ve fail ya da faillerin bir an önce tespit edilmesi gerekmektedir. Doğal afetler, hepimizi derinden sarsan olaylardır. Ancak yangınların kasıtlı olarak çıkarılması hem çevresel hem de insani açıdan kabul edilemez bir durumdur. Devletimizin ve yetkililerimizin bu konuda daha etkin bir şekilde soruşturma başlatması, yangınların önlenmesi adına daha fazla önlem alması gerekmektedir.

BÜTÜNSEL GÖRELİM

Konulara bütünsel bakarsak:
Eğer, Müslümanlar ilk zamanlarda bilim ve sanat da en ileri iken bu gün bilimde, icat da, bilgi üretmekte geri iseler, inanç zafiyeti içinde olduklarının, göstergesidir!..
Çünkü Kutsal kitabımızda, “Aklını kullan, bilimle cümleye fayda üret!..” diye onlarca ayet de emreder, “Ben müslümanım” diyenlere!..
Kuran’ı Kerimin bir özeti de budur zaten!..
Öyle ki, doğa ve tabiat varlıklarına, zarar verilmeye başlandı, zararlı adetler çoğaltıldı ki, iki yaka bir türlü bir araya getirilmiyor, gelişim nasipleri hak edilmiyor, demek ki!..
Onlarca ayet de olduğu gibi, inançlı yaşam tarzı İNANÇLI BİLİM, yani şimdiki dünyada çoğunlukla olduğu gibi: “ZARARDA KULLANMAK YERİNE FAYDADA KULLANACAĞIMIZ BİLİM!..” yolunda gelişmek, demektir. Onları da biliyorsunuz, tekrara tekrar yazmaya gayret ediyorum zaten!..
İNANÇSIZ BİLİM OLURSA NE OLUR? Dünya insanlığı bilimim medeniyetinde çok gelişse de, ADALET, VİCDAN, MUHTACI GÖZETENLİK medeniyetinde, UZUN SÜREDİR OLDUĞU GİBİ, sınıfta kalır!..
Şimdi olduğu gibi: Güzelim insanlık, güzelim doğa, hayvanlar, ormanlar, bilimde, parada güçlü, ama köleci, sömürücülerin maddi ÇIKAR hesapları yüzünden, acı ve adaletsizlikten inim inim inler!..

İKİ YOL VAR, YA İNANCINI KURANDAN ÖĞRENİP, UYGULAYACAKSIN, YA DA ŞEYTANIN KULLANDIĞI OLUNACAK, BAŞKA TERCİH HAKKI YOK!..

Kuran’ı Kerim. Sure 30/Ayet 8:
Kendi kendilerine, Allah’ın gökleri, yeri ve arasında bulunanları ancak hak olarak ve muayyen bir süre için yarattığını hiç düşünmediler mi? İnsanların bir çoğu, Rablerine kavuşmayı inkâr etmektedirler.

NELER OLABİLİR

ÜLKE VE DÜNYA BÜTÜNÜNDE Kİ, DOĞA TABİAT, KUTSAL EMANETLERİNE HAİNLİĞİN zararlı yoluna karşı halkını uyarıp, mücadele edenleri de pek göremiyorsunuz, en kötüsü de bu!..
Ne inanç da ne de bilim camiasında!..
Bazen, çok cılız, yüz milyonda bir- kaç!..
Nasıl bir ceza, bilemem, hakkıyla Allah bilir, ama tahminen, Kuran’dan anladığım kadarı ile: Bir ülkeden bölünen bölgeler, hemen, köleci, sömürgeci güçlerin mandalığına girmesi kaçınılmazdır.
Ve de SÖMÜRGECİLERİN köleleri, ATEŞTE Kİ MAŞA OLARAK, BÖLGEYİ ASIRLARCA SÖMÜRMEK İÇİN KULLANILACAKLARDIR. BU DA, BÖLÜNENLERİN, NESİLLER BOYU DİDİŞME CEZASI OLACAKTIR!..
Her iki taraf da, hak edişlerini değiştirmezlerse, kendilerine zulümleri ve cezaları sürer, gider!..
AYNEN GÜNÜMÜZ SAHNESİNDE Kİ, BÖLGESEL MAŞA BİR ÜLKENİN, kurulmasından beri savaş ve tehditler altında huzursuz yaşamaları gibi!..
MAŞA ÜLKE halkı oldum olası tehdit altında huzursuz, nesilleri, askerleri kullanılıyor, ölüyorlar, ama sömürgeciler uzakta ve zevk sefada, kasalarını dolduruyorlar!..

Kuran ayetleri Türkçe okunup, güncel olarak yorumlanırsa, ne oluyor, ne nereye gidiyor, diye öğrenmek, çok kolay!..

Kuran’ı Kerim. Sure 9/Ayet 126:
Münafıklar görmüyorlar mı ki her sene bir veya iki defa mihnete duçar olurlar. Böyle iken yine tövbe etmezler, nasihat kabul etmezler.
64/8: Onun için, siz Allah’a, peygamberine ve indirdiğimiz Kuran’a iman ediniz!
Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.
42/30: Başınıza gelen herhangi bir musubet, kendi ellerinizin yaptığı yüzündendir. Birçoğunu da affeder.

ANA BEN GELDİM

Kofçaz’ın kışları sert ve uzundur. Aniden gelen bahar Kırklareli’nin bu küçük ilçesinin
yaşayanlarını hareketlendirmeye yeter.
Er Osman Arık son günlerini yaşadığını bilmemektedir Kofçaz’da. Tam dört yıl olmuştur
baba ocağı Bigadiç’ten ayrılalı.
Artık rüyalarında bile görememektedir memleketini, anasını babasını.
İkinci Dünya Savaşı’nın açlıkla süren imtihanı daha yeni bitmektedir. Artık her öğün yemekte önlerine ekmek konmakta, açlıktan ölmek korkusu sona ermiş gibidir.
Dört yıl önce yine bir bahar günü çıkmıştır Bigadiç’ten yola akranı arkadaşlarıyla birlikte. Üç gün süren yolculuk sonunda geldiği Kofçaz’da askeri birliğinde kalın asker giysileri ve postalları onu ısıtmaya yetmişti.
Ahır da atların bakımıydı görevi. Tımarı, beslenmesi, sulanması hep Osman’ın işiydi. O dönemde motorlu araçlarla tanışmayan Kofçaz’da atlar ulaşım ve taşıma görevi yapıyorlardı. Sınırda sürekli atlarla gezdikleri gibi yakınlarındaki Aşağı Kanarya ve Yukarı Kanarya köylerine de düzenli olarak devriye görevleri vardı.
Sınırda nöbetleri günlerinin önemli bir bölümünü alıyordu. Çoğu Türkçe bilen Bulgar askerleriyle sınırda sohbet etmelerine engel değildi Alman’ların Avrupa’yı ezip geçen panzerleri.
Tok ve sırtları pek Bulgar askerlerine göre açlık çeken Osman ve arkadaşları için sıkıntılı geçiyordu aylar, yıllar. Açtılar, aç. Hele son iki yılda bütün ülkede süren gıda kıtlığı nedeniyle ayrık otu baş gıdaları olmuş, ahırda atların dışkılarından çıkan arpaları temizleyip, yıkadıktan sonra kavurarak gizli gizli yediği bile oluyordu Osman ve arkadaşlarının.
Gecenin bir vaktinden nöbet dönüşünde bacasından dumanlar tüten bir evin kapısını çalar Osman Arık. Evinde asker kocasını bekleyen kadın ve iki küçük çocuğuyla yaşayan kadın korkuyla açar kapıyı.
“Açım, ne olur bir dilim ekmek” der Osman. “Sadece mısır sümeği var, o da bayat” der kadın.
Mısır koçanının öğütülmesi sonunda arpayla karıştırılmasından sonra ekmek haline getirilmiş halidir mısır sümeği. Osman’ın dişleri kesmez mısır sümeğini, tahta gibi serttir.
“Bekle yeni pişireyim” der kadın. Biraz sonra dumanı üstünde tüten küçük bir mısır sümeğini uzatır Osman’a. Sıcaklamasına birkaç yudumda yutuverir Osman mısır sümeğini.
Aylar, mevsimler, yıllar ardı ardına geçer. Dört yılı doldurduğunda Osman Arık için tezkere zamanıdır. “Evinize gidiyorsunuz” dediklerinde inanamaz. Artık evi memleketini unutmuş gibidir Osman ve arkadaşları. Üstlerindeki kıyafetlerle gönderilirler tezkereye memleketlerine.
Günler sonra Osman Arık akşam saatlerinde evinin önüne geldiğinde anası ahırda son sağdığı ineğin altından aldığı güğümle mutfağa doğru gitmektedir. Adının seslenmesiyle döndüğünde muhtarla birlikte yırtık elbiseleri içinde birisinin avlu kapısına doğru yaklaştığını görür.
“Oğlun geldi askerden oğlun” diye bağırarak seslenir muhtar.
Sessizliğe bürünür yaşlı kadın; “Benim oğlum askerde öldü” der döner arkasına. Osman Arık koşar sarılır anasına “Ana geldim ben” der.

Kadın bir daha bakar, gözlerinden ve kokusundan tanır oğlunu, sarılırlar birbirlerine.

Not; Üstte yaşanılan Osman Arık’ın hikayesini oğlu Mehmet Arık anlattı bana. Bu yılın Haziran ayında gezimizde Bigadiç ilçesinde bir parkta tanıştığımız Mehmet Arık amca bu hikayeyi anlatırken aynı zamanda ilçenin içindeki geçmişi yüzyıla
dayanan suları 40 km uzaktan gelen çeşmenin suyundan da ikram etti. Ben de söz verdim bu hikayeyi kaleme alacağıma ve yayınlandıktan sonra kendisine göndereceğime.
Sağlıcakla kalasın Mehmet Arık amca. Nurlarda uyuyasın
Osman dedemiz de….

TEMMUZ’UN GELİŞİ

“Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan belli olur” der atalarımız.

Bugün Edirne’yi kavuran sıcaklık, aslında Mart ayında duyurulan bir yangının devamı.

**

Henüz baharın ilk adımlarını attığımız günlerde, 17 Mart 2025 tarihli Edirne Hudut Gazetesi’nde yayımlanan “Trakya Yağış Fakiri!” başlıklı haber, bugünün habercisiydi.

Emekli DSİ Yöneticisi Hüseyin Erkin; Trakya’nın kuraklığa sürüklendiğini, toprağın suya hasret kaldığını, gökyüzününse her geçen gün daha cimrileştiğini dile getiriyordu.

Sadece anlatmakla kalmıyor, nedenlerini de açık açık sıralıyordu.

**

Aylardan Temmuz.

Edirne kavruluyor.

Ayçiçekleri boynunu bükmüş, çeltik üreticisinin elleri göğe kalkmış.

Tohum su ister. Yağış yok. Toprak çatlak.

Gözler hava tahminlerine çevrilmiş.

**

Kuraklık artık yalnızca bir meteorolojik mesele değil.

Trakya’nın iklimi, sadece gökten eksilen yağmurla değil; yerden yükselen emisyonla, gökyüzünü delen uçuş rotalarıyla, sanayi bacalarından çıkan ısıyla bozuluyor.

Sadece doğa değil, doğayla birlikte denge de sarsılıyor.

Mart ayında Hüseyin Erkin’in dikkat çektiği İstanbul Havalimanı’nın devasa karbon salımı, her gün binlerce uçağın Trakya semalarında yankı bulmasıyla birleşiyor.

Rüzgâr santralleriyle övünüyoruz belki ama, onların bile gece atmosferini nasıl ısıttığını çoğu zaman görmezden geliyoruz.

Bu coğrafya sanayiye, enerjiye, kalkınmaya hizmet etti.

Ama toprağın, suyun, havanın bu kadar göz ardı edilmesine daha ne kadar dayanabilir?

**

Artık “küresel iklim değişikliği” demek yetmiyor.

Bu, Trakya’nın özelinde yaşanan bir bölgesel iklim kıyametinin açık işareti.

Mart ayında gelen uyarıyı duymadık.

Şimdi Temmuz’da doğa konuşuyor.

Ve ne yazık ki onun dili ne yumuşak, ne de sabırlı.

Cevabını geciktirmiyor: Kavuruyor. Kurutuyor. Yok ediyor.

**

Sözün özü:

İşin gerçeği, dört ay önceki o haberde açıkça yazılıydı.

Temmuz’un gelişi Mart’tan belliydi.

Ama biz aldırmadık.

‘İçine etmedikleri kalmış’ diyecektim ama…

Edirne Saros Turizm Altyapı Hizmet Birliği (ESTAB)  İpsala ve Mecidiye ile birlikte Enez’e çocuk parkı grubu ve açık hava spor ekipman seti vermişti geçtiğimiz yıl.

Bu yıl da (geçen sezon sonu da olabilir)  Trapez’de Liman’ın hemen üzerinde bulunan alana oturaklar, çöp kutuları ile birlikte oldukça yüksek olan bu sahanın önüne güvenlik nedeniyle tahta çitler monte edilmiş. 

Çok da güzel olmuş bence.

Eskiyi yaşayanlar bilir;  mükemmel bir manzarası, barakalar zamanında pek çok gencinde anıları vardır burada.

Saros Körfezi ve Enez limanıyla birlikte, Yunanistan Dedeağaç’ı ve Semadirek adasını, Gelibolu yarım adasını çok net seyredebilirsiniz buradan.

Hele o yakamozlu gecelerde!

Ne var ki, birçok yerde olduğu gibi, burasını da çöplüğe çevirmeyi başarmışız.

Ulu orta ateşler yakmışlar, yemişler, içmişler, çöplerini de ortalığa saçmışlar.

‘Bir tek içine etmedikleri kalmış’ diyecektim ama onu da becermişler maalesef.

1-2 dakika kadar ancak dayanabildik o pis kokulara!

Yazıklar olsun.

Daha başka ne denir ki!