Dünya haritasına bakıyorum, nerede güneşin bereketi bolsa, o ülkeler HEP GERİ KALMIŞLAR!.. ‘Neden?’ dedim kendi kendime?.. Neden, güneşi az, bereketi az soğuk ülkeler medeniyet yolunda ilerleyip, zengin yaşarken; güneşi bol ülkelerin bereketleri de bol iken, neden toz, toprak, bir yudum medeniyete, akla hasret, kalpazanca yoksul yaşamaktalar?.. Güneşi bol olsa bile, bir ülke neden yozlaşıp, iflah etmez de, sürünür?.. Beyin, vücudumuzun en önemli organı; Allah bu organımızı, başımıza taç yapmış!.. Bütün vücudumuzu yönetecek, diğer organların en güzeli ile çalışmasını sağlayan organımız, beynimiz!.. Güneşi, yani doğal bereketleri az olsa da, medeniyet yolunda gelişmiş ülkelere yaşam mücadelesine bakıyorsunuz, BEYİN OMUZ ÜSTÜNÜN EMRİNDE, FAYDALARI ÜRETMEK İÇİN ÇALIŞIYOR!.. Güneşi, bol, doğal bereketleri de bol olup, kolayca medenileşip, refah, güçlü yaşaması gereken, ancak, gerilikte hapsolmuş ülkelere bakıyorsunuz: BEYİN, OMUZ ÜSTÜ EMEKLERİ ZAHMET SAYMIŞ, BEYİN OMUZ ALTININ EMRİNE KİRAYA VERİLMİŞ.. Yani, SADECE… YEMEYİ, İÇMEYİ, KEYİFLİ KALPAZANLIKLA ZAMAN İSRAF ETMEYİ, ZEVK VE ŞEHVETE DÜŞKÜNLÜĞÜ, yaşamak sanıyorlar!.. Beyinin omuz üstü emeği devreden çıkınca ve de omuz altı zevklere kiraya verilince, omuz altına da bir fayda sağlamaz!.. ”LEZZET” dedikleri ZEHİRE; “ŞEHVET” dedikleri de “MURDAR” a DÖNÜŞMEZ Mİ?!.. —————————- Kuran’ı Kerim. Sure 10/Ayet 7—8: Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olup onunla rahat edenler ve bizim ayetlerimizden gaflet edenler… Onların kazandıkları yüzünden varacakları yer ateştir.
Belki görmüşsünüzdür Suudi Arabistan veliaht prensi daha doğru bir tanımlama ile Suudi Arabistan’ın fiili yöneticisi ABD ziyareti gerçekleştirdi. Trump hayli şaşalı bir törenle karşıladı Veliaht Prens Salman’ı.
Beyaz Saray’da Prens şerefine bir yemek de verildi. Eh bunlar işin magazin tarafı. Tıpkı Çin, Suudi Arabistan’da güneş enerjisi yatırımı yapıyor artık ittifak yapıları değişiyor söylemi gibi magazinel bir içerik.
Gelelim meselenin özüne. Pek çok konu konuşuldu bu ziyarette ancak en önemlisi, en azından benim en önemlisi olarak gördüğüm ise Suudi Arabistan’a NATO üyesi olmayan önemli müttefik sıfatının verilmesine karar verilmesi. Bu sıfat NATO’ya üye olmayan devletlere tıpkı NATO üyesi gibi ittifakın askeri ayrıcalıklarına erişim hakkı veriyor. Şu anda bu sıfatı haiz 19 devlet mevcut. Bu devletlerden bazıları İsrail, Mısır, Bahreyn, Ürdün, Kuveyt ve Katar. Şimdi bu katara Suudi Arabistan da katılmaya hazırlanıyor. Yani bir yanda İsrail’in sahip olduğu ayrıcalıklı bu unvana Arap Yarımadası devletleri içinde bir diğeri de eklenecek. Anlayana, anlamak isteyene çok şey anlatıyor bu cümle. Zaten anlamak istemeyen içinse davul zurna az.
Trump bu açıklamayı yaparken bir de 80 yıllık ittifaktan bahsederek yeni gelişmelerin yaşanacağını beyan etti. İçeriğinin ne olduğu tam olarak ilan edilmese de bunun Suudi Arabistan’ın ABD’nin harcamalarını karşılamak üzere yükün paylaşımıyla ilgili yeni bir fon üstleneceği ifade ediliyor. Eh dile kolay 80 yıllık bir ittifakta o kadarcık da “kardeşlik” oluversin. Neticede Kaşıkçı cinayeti de eskide kaldı. Hem zaten bu hususta tartışılan en önemli konu bu vahşice cinayet işlenirken hangi müziğin dinlendiği falan değil miydi? Sık sık katıldığım programlarda ABD, Suudi Arabistan’ın güvenlik bürokrasisini kuran devlettir der dururum. Umarım bu ifade de daha iyi anlaşılmıştır.
Zaten İbrahim Anlaşmaları (Abraham Accords) zamanından beri bölgesel barış bağlamında İsrail ile “barış güvercinleri” hava yolları vasıtasıyla uçuruluyordu bölgede. Kolay mı ABD istiyor… Eh şimdi bir de savaş kartalları uçacak. Hayırlı, uğurlu olsun Suudi Arabistan da F-35 sahibi devletler kadrosuna dahil oldu. Eh ittifaklar değişiyor ya o yüzden Çin’den almışlardır 5 nesil savaş uçaklarını Suudiler.
Tabii başka barış güvercinlikleri de ifa edilmiş görüşmelerde… Salman iki devletli çözümden bahsetmiş Filistin’de. Trump da bir devlet, iki devlet konuştuk demiş. Ciddiyet hayli yüksek seviyede. Ama neticede ağabey kardeş sohbet ediyorlar o kadarcık samimiyet olacak. Ha şu da akıllara gelmesin Suudi Arabistan ABD ilişkileri Trump ile oluşmadı. Yukarıdaki cümleye dikkat 80 yıllık ittifak deniyor. İttifak ilişkileri çalışanlara da küçük bir not. İki güneş paneliyle yaz gelmez. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.
Öcalan’ın ayağına gidilsin mi, gidilmesin mi? CHP’nin bu konudaki tavrı merak konusu… CHP MYK bugün toplanıp karar verecek. EVET dense çok yanlış olur, HAYIR dense sanki barışa karşıymış gibi algılanır. Hangi seçenek kabul edilirse edilsin CHP hak etmediği eleştirilere hazır olmak durumunda… Bütün ülke Devlet Bahçeli’nin zihni sinir projesinin peşine takılmış gidiyor.. Gelinen noktada mesafe alınmış gibi görünse de bu süreç, barıştan çok, küllenmeye yüz tutmuş kürt /türk ayrImcılığını yeniden alevlendirmekten başka bir işe yaramıyor ve umut yaratmaktan da çok uzak..
***
Bu süreç bu kafa ile bir yere varamaz… Aksine artık katlanılabilinir bir düzeye inmiş olan PKK terörünü yeniden heveslendirip, ortaya çıkarması sonucunu doğurması hiç de olmayacak bir şey değil.. AKP bugün MHP Grubunun Anayasa değişikliği için yanında olması gerektiğini bildiği için Bahçeli’yi oyalamakla meşgul… Ne idüğü belirsiz ve sadece Tayyip Erdoğan’ı sonsuza dek devletin başında tutacak bir anayasa yazmak ve bunu bu parlamentoya kabul ettirmek için AKP’nin zamana ihtiyacı var. Yoksa zerre kadar Demokratik açılım ve barıştan yana bir tavır sergilemeye niyeti yok. Bu konuda en basit adımları bile atmaktan dahi uzak duruyor.. Kayyumların görevlerine son verilmesi, AİHM kararlarının uygulanarak Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ gibi suçsuzluğu hukuken kanıtlanmış siyasetçilerin hala salıverilmemelerinin ne anlama geldiğini en başta gerçekten samimi ise Devlet Bahçeli’nin görmesi gerekir.
***
CHP, Bahçeli formülüne bugüne kadar önemli bir zaman ve şans tanımıştır. Hatta olmayacak duaya “Amin” diyebilecek noktaya kadar gelmiştir. Ama artık bu çıkmaz yolun aktörleri arasında olmaktan vazgeçmelidir. Ülkede barış, bu tür pazarlıklarla sağlanamaz.. Demokrasinin tüm kuralları ile yaşama geçirilmesi ve hukukun üstünlüğünün hiç tartışılamayacak boyutlarda yeniden tesisi, halkların kültürel haklarının güvence altına alınması olmadan barış ve kardeşlikten söz edilemez. Bunun için de Öcalan’dan akıl ve icazet almanın hiçbir anlamlı ve bir yararı yoktur. Gereği de yoktur.
***
Barışın formülü insan haklarına, hukukun üstünlüğüne, çağdaş demokratik kuralların yaşama geçirilmesine dayalı içtenlikli gayretlerden oluşur. Bu kuralların derhal yaşama geçirilmesi ile yaşam bulur. Halkın içine sinmeyen bir formüllerle OLDU/BİTTİ yaklaşımları ile ancak havanda su dövülür.
Eğitim plan demektir. 2002 yılında iktidar olan AKP’nin eğitim planı yok diyoruz ama aslında en planlı olan AKP’dir. Bu plan; kamusal eğitimi özelleştirmektir. Bunun yanında laik, karma, pozitif bilimsel eğitimi değersizleştirip tüm okulları din ağırlıklı imam hatip okullarına benzetmektir. Bu planlarını gerçekleştirmek için de her kararı devrim diye niteleyip algı yaratıyorlar. Bizler plansız eğitim olmaz derken birilerinin planı vardı yani.
Yurttaşlar olarak bu günleri gör(e)mediğimizden bugünlere geldik. Kentte laik bilimsel ve kamusal eğitimi savunan, yıkılan, kapatılan okulların yerine yenileri yapılmadı, itirazda yetersizdik. Depreme dayanıksız nedeniyle yıkılan Gazi İlkokulu, Meriç ilkokulu, Mimar Sinan Ortaokulu yerine yenisi yapılmadığında yeterli ses çıkaramadık. Trakya Birlik yıkıldı ve ancak üç yıl sonra yeni temelleri atılıyor. Kentin yeni yerleşim yerlerinde her mahalleye en azından bir okul planlaması gerekirken en az 20 yıldır hiç okul yapılmadı ve nihayet bir okul yapılmaya çalışılıyor.
Yıllardır sadece yıkan konumunda olan eğitim yetkilileri en son Yıldırım Beyazıt Anadolu Lisesinde eğitim öğretime son vermiştir. Daha önce yıkılan okullarda da gerekçe depreme dayanıksız olduğu idi. Ancak aynı tarihte deprem sakıncası verilen binalar farklı zamanlarda yıkıldı. Kamu binalarının hangileri bu listede vardı sorusu henüz yanıtlanmadı. Bu nedenle soruyu bir kez daha Yıldırım Beyazıt Anadolu Lisesi üzerinden sormak gerekir; Okulun depreme dayanıksız raporu ne zaman verildi? Rapor yeni ise okulu kapatmaya amenna ama önceden verildiyse velilerin de sorduğu “neden bugünü beklediniz?”
Daha önceki okul kapatmalarındaki plansızlık Yıldırım Beyazıt Anadolu Lisesi için de geçerli. Veliler açıklamaları ile eğitim yetkililerine ders verdi. Talepleri çok haklı. Neden kendi okullarına uygun alanların olduğu, boş dersliği ve salonları özenle donatılmış okula yani Hasan Sezai İmam Hatip Lisesi’ne değil de 1. Murat Lisesine taşınıyorlar?
Siz olsanız kapatılmak zorunda olan bir okulun öğrencilerini hangi okula aktarırsınız?
Hasan Sezai İmam Hatip Lisesi; toplam 4 şubeli 61 öğrencili, 22 derslikli, spor salonu, yemekhanesi ve güvenliği bulunan, ulaşımı daha rahat. Altyapısı teknolojik yeniliklerle geliştirilmiştir. Okullar sadece sınıfları ile beraber değil fiziki alt yapıları, sosyal ve sportif mekanları ile bir bütündür.
Murat Anadolu Lisesi; 1. Murat Anadolu Lisesi ise 130 öğrencisi olan 29 derslikli tarihi bir binadır. Geçmişte yatakhane olan ve dersliğe dönüştürülen üst kat Yıldırım Beyazıt Anadolu Lisesine ayrılmış. Okulda sportif faaliyetlerin gerçekleştirilebileceği kapalı bir spor salonu yok. Okulda ciddi anlamda internet, elektrik, su ve ısınma sorunları ile beraber yapısal sorunlar da bulunmakta. Örneğin tuvalet ve sınıflar yetersiz ve bakımsız. Havalandırması ve aydınlatması yetersiz, camları küçük, koridorları ve merdivenleri oldukça dar. Olası bir afet anında, okulun acil tahliyesini gerektiren bir durumda, bu dar koridor ve merdivenler, 400’den fazla öğrencinin hızlı bir şekilde tahliyesini olanaksız hale getirecektir. Bu durum telafisi imkânsız can ve mal kayıplarına sebebiyet verebilecektir.
Eğitim yetkilisi siz olsanız, öğrencileri Hasan Sezai İmam Hatip Lisesine mi ,1. Murat Anadolu Lisesine mi taşırsınız? Aklın yolu birdir ama o akıl eğitim yetkililerinde yok gibi. Bu anlamıyla veliler, öğrenciler ve kentin duyarlı eğitim örgütleri eğitim yetkililerine akıl ve vicdan dersi verdi.
Maalesef bu tercihte de gördük ki; eğitim yetkilileri sorunları çözmek veya en aza indirmek derdinden çok İmam Hatip okullarını konforlu korumak görevini yapmaktadır. İktidar dini eğitim veren okullara ayrıcalıklı davranıyor. Bu okulların donatıları dahil yemek ve benzeri konforu var iken yoksul mahalle okullarında bu hizmetin olmaması adında adalet olan iktidarın en büyük ayıbıdır. Bu konuda seçimlerde vaatleri olmasına rağmen geçen günlerde muhalefetin verdiği okul yemeği sağlama kanun teklifini de red ettiler.
Eğitim plan demektir dedik; AKP ‘ne oy veren dostlar da bilmelidir ki partilerinin eğitim planı çağdaş eğitimi değersizleştirip özel okulları ve dini eğitimi başat kılmaktır. Böylece bir azınlığı teknolojik donatılarla idareci olarak yetiştirmek ve büyük çoğunluğu da dindar iyi tüketici hale getirmektir. Bu planlarından hiç vazgeçmediler. Eğitim plan demektir. Ya bizim planımız var mı ve ne kadar sahip çıkıyoruz? Biz velilere düşen görev de başımıza geldiğinde değil her zaman her yerde arka planları öngörmek tavır almaktır.
Oligarşik genel merkez yönetim tarzının yerel aktörlere etkilerini ele almadan CHP’deki yapısal sorunların analizi eksik kalır. Çünkü “bir elin nesi var, iki elin sesi var” misali yürüyen bir işleyiş bahis konusudur. Karşılıklı menfaate dayalı yürüdüğü içinde de genelde “kol kırılır yen içinde kalır anlayışı” zihinlere nakşedilmiştir. Öyle olacak tabii, menfaatin olduğu yerde işbirliği vardır ve ifşa korkusu otokontrolü sürekli devrede tutar.
Ancak menfaate dayalı siyasi ilişkilerde rantın paylaşımında sıkıntı çıkabilir. Herkese yetecek kadar koltuk, imtiyaz, ekonomik imkân yoktur. Kaynaklar sınırlı, menfaat zincirine katılmak için dört gözle sırada bekleyen de çoktur.
Ya paylaşım ya da sırada bekleyenlerin sabırsızlığından patlar lastik. Önce dedikodu mahiyetinde kulağınıza gelir kirli ilişkiler, akabinde bir bakmışsınız basına yansımış ve adliye koridorlarına taşınmış.
Genel merkezin yerel örgüt birimleri üzerindeki tahakkümün asıl amacı parti içi iktidarı elde tutmaktır; bunun için de yerelde taşıyıcı/kullanışlı elemanlar gereklidir. Onlar olmadan üst yapının iktidarını sürdürmesi kolay değildir. Yerelde muktedir konum elde etmek için can atan taşeronlar biçilmiş kaftandır. Onlar sayesinde kalabalıklar kontrol altında tutulur, yönlendirilir.
Genel merkezi elde tutan oligarklara hizmette kusur etmemek şarttır yerel taşeron şerefine nail olabilmek için. Sadakat fevkalâde önemlidir. Başınıza buyruk davranma imkânı sınırlıdır çünkü genel merkez gözetimi hep devrededir.
Saadet zincirinde ya da eklemlenmek için sırada bekleyen, bir istihbarat elemanı işlevi görenlerden zevkle yararlanılır. Yerel taşeron ve şürekâsında herhangi bir sapma işte bu kullanışlı elemanlar tarafından genel merkez muktedirlerine iletilir. Bu haber toplayan, yerelin nabzını tutan genel merkez muktedirleri, “abi” sıfatına haizdirler. Ona doğrudan telefon açma ayrıcalığına sahip yereldeki kullanışlı elemanlar da kendilerini önemsetmek için “abi” ile yakınlıklarını etrafa pompalarlar, caka satarlar.
Evet, ortadaki bir çadır tiyatrosudur lakin bunu “reel siyaset” deyip normalleştirenler de çoktur.
Gelin görün ki ezber bozulmaya görsün çorap söküğü gibi gelir arkası ve reel siyaset konforunda yaşayan partililerin, seçmenin gözünün açıldığı, sistemi sorguladığı dönemler de olmuştur.
Örneğin: Özal’ın prenslerinden Engin Civan, Emlak Bankası Genel Müdürü iken müteahhit Selim Edes’ten beş milyon dolar rüşvet alır ama Edes’in işini halledemez. Edes parasını geri alamayınca mahkemelik olurlar. Engin Civan rüşvet iddialarını reddedip belge istediğinde Selim Edes duruşma salonunda aynen şöyle der: “Rüşvetin belgesi mi olur be pezevenk!”
Neoliberal ekonomik düzene geçişin yansımalarından, yolsuzluğun/rüşvetin alenileştiği bir milattır bu.
İBB İddianamesinde 402 şüpheli ve 76 pişmanlıktan yararlanan itirafçı bulunsa da kamuoyundaki ağırlıklı algı, İktidarın CHP’ye operasyonu, CHP’yi ‘gayrimeşrulaştırma’, hatta kapatmaya kadar varacak sürecin başlangıcı şeklinde…
CHP yönetimi ve medyadaki görevlilerinin savunması ise ortada maddi delil bulunmadığı, itirafçıların söylediklerinin yargı sürecinde kanıt teşkil etmeyeceği ve dolayısıyla savcılık soruşturmasının kurgulanmış ve kasıtlı olduğu yönünde…
Ancak, ortadaki yolsuzluk iddialarının kanıtlanması, “Minareyi çalan kılıfını hazırlar” misali kolay olmasa gerek.
Kitabına uydurulan işlerin mevzuata dayalı, normatif bir incelemeyle saptanması mümkün olmayabiliyor demek ki Sayıştay raporlarının bazen kifayetsiz kaldığını görüyoruz.
Selim Edes’in “Rüşvetin belgesi mi olur…” veciz ifadesini de bu çerçevede ele alabiliriz sanırım…
Evet, ülkede bir ilk yaşanmaktadır; yolsuzlukları ortaya çıkarmakta devlet içi denetim sisteminin, mevzuatın dışına çıkılmıştır. İtirafçı ifadelerine itibar edilmektedir. Bu yöntemin doğru olup olmadığı köşemizin sınırlarını aşar; sıra dışı bir yönteme dikkat çekilmektedir sadece.
İktidar medyası ise, itirafçı kayıtlarına dayanarak suçlamaları yerinde buluyor.
Her iki taraf da masumiyet karinesine önem verdiklerini söylemeyi de ihmal etmiyorlar.
İmamoğlu ise kendinden çok emin, yargılamanın TRT ekranlarından yayınlanmasını istiyor. Bence dikkate alınması gereken bir talep çünkü 19 Mart’tan beri tutuklu İBB Başkanı’nın hakkındaki iddiaları kamuoyuna doğrudan duyuracak savunma hakkı önem arz ediyor.
Dahası, tutuklu yargılamaların ülkede adalet duygusunu zedelediği, kamuoyu araştırmalarında sabit… Ahmet Özer’in serbest bırakılması da gösteriyor ki, tutuksuz yargılama telafisi mümkün olmayan hatalar açısından fevkalade önem arz ediyor.
Buraya kadar yazılanlardan ara bir sonuç çıkaralım: Siyasi partilerde ve genel olarak siyasette sorgulanması gereken alanlardan biri de finans kaynaklarının oluşumu ve kullanımı olmalıdır. Çünkü siyasetin açık ve saydam bir yapıda olmaması toplumu haklı olarak güvensizliğe itmektedir. Bu nedenle parti gelirlerinin önemli bir kısmını teşkil eden Hazine yardımlarının ve özel bağışların harcama dökümlerinin (şekilsel değil) kamuoyuna açık hale getirilmesi, belki de atılacak ilk adımdır.
Bilindiği gibi, siyasi partiler toplumun çeşitli katmanlarının ekonomik ve sosyal alanda taleplerini karşılayacak politikaları belirlemek ve hayata geçirmekle sorumludur. Bu genel tespit, onların ortaya çıkış nedenidir aynı zamanda.
Ancak, toplumun güçlü kesimlerinin her zaman önde olduğu, karar alma süreçlerini etkileyerek kendi çıkarlarının peşinde koştukları da yadsınamaz bir gerçektir.
Çıkar veya baskı grupları olarak da tanımlanan bu kesimin hedefinde parti kurmak ve bu yolla iktidarı ele geçirmek yoktur. Hangi parti iktidarda olursa olsun fark etmez; amaç, kendi lehlerine program yapılması ve uygulanmasıdır. Dolayısıyla, siyasi partilere bu kanaldan gelen yardımlar daha baştan bağımlı bir ilişki yolu açmaktadır.
Siyasetin finansmanın yarattığı sorunlara siyasetçinin finansmanın da eklenmesine şaşırmıyoruz tabii. Peki, siyaseti haksız zenginleşme aracı görmenin önüne geçilebilecek mi, ya da geçmek için ne yapmalı?
Hemen akla gelen: yasalara uyulması ve siyasette etik kurallara işlerlik kazandırılmasıdır. Öncelikle kamu ihalelerinde saydam ve hesap verebilirlik uygulamada kendini göstermelidir. Çünkü devletin ülke ekonomisindeki gücü, belirleyiciliği ortadadır. İşte tam da bu noktada siyaset kurumunun ana işlevi, yani toplumsal kaynakların doğru ve dürüst kullanımı devreye girmelidir. Sadece ihalelerdeki yolsuzlukların önüne geçmek yeterli değildir. Onun ötesini de görmek lazım; plan ve projelerin, yatırımların, ihale edilen hizmetlerin de verimli olması şart.
Hadi gelin yaşanmışlar üzerinden mevzuya biraz muhabbet katalım, eğlenelim…
Yaz aylarını çoğunlukla Enez’in şirin köylerinden Sultaniçe sahilinde geçiririm. Yaz aylarına denk gelen parti bayramlaşmalarına Enez, İpsala; Meriç’te çok katılmışlığım vardır.
Yine böyle bir bayramlaşma turunda Meriç’te, ayrılmadan önce birden bire bir höykürme duydum. “Abi genel başkan Kılıçdaroğlu’nu eleştiriyorsun, ya partiden istifa et ya da ben gereğini yapacağım” diye uluorta höyküren meğer Asım Uyguner’miş. Örgütlerden sorumlu il yöneticisi koltuğu varmış altında. Uygun asker Asım’dan Hudut gazetesi köşemde yazılanlar ile partili olmak arasındaki sınırı kavramasını beklemek abesle iştigal tabii.
Partili olmaktan bir güçlünün koltuğu altında boyunu büyütmek anlayan bu suretler çoktur ve oligarşik yapıdaki genel merkezin ürettiği kullanışlı elemanlardır bunlar.
Asım’ın böğürmeleri neredeyse Küplü’den duyulurken, dönemin il başkanı Fevzi Pekcanlı’nın aracından inmeyerek memnuniyet içindeki sırıtmasından da anladım ki ortada organize bir iş var.
Partililerle bir çay bahçesinde düzeyli bir sohbete daldığımızda Pekcanlı şürekasıyla Edirne’ye yol alyordu.
Yıllar sonra, 2024 yerel seçimlerinde Filiz Gencan seçim çalışmaları münasebetiyle mahallemdeki Ziraat Odası ziyaretindeyken dönemin ilçe başkanı Yücel Balkanlı ve Asım kapıda bekliyordu. Yollarımız kesişti, ayaküstü sohbet edeyim bari dedim ve Balkanlı’ya Asım’ın cevval partili sıfatıyla Meriç’te bana attığı fırçadan tam bahsedecektim ki yine “Abi sen Kılıçdaroğlu’nu eleştiremezsin, başka da bir şey demiyorum…” türünden bir çemkirmeyle hemen ortamdan uzaklaştı ve yakındaki çöp konteynırlarının etrafında deli danalar gibi dolaşmaya başladı.
Bugün Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki marifetlerini kavrayanlar ve ona ateş püskürenler çok elbette. Uygun asker Asım’a haksızlık olmasın, kıymeti kendinden menkul, formatlanmış, slogan/gösteri/ajitasyon siyasetine hapsolmuş, düşünce dünyaları öğretilmiş bir kanavada şekillenmiş partili çoktur CHP’de. Konjonktürün rüzgârında varlık göstermek yeterlidir onlar için. Asım, partideki muktedirler için kullanışlı bir örnek surettir. Bir prototiptir.
Recep Gürkan’ın bir dönem il genel meclisi üyesi yaptığı Asım daha sonra muteber eleman konumundan düşünce yeniden pozisyon kazanmak için ‘Gürkan Güneser-Şükrü Ciravoğlu çalışma grubuna’ eklemlenerek belediye meclis üye listesine girmeyi başardı ve seçildi, yeniden kimlik kazandı.
Kullanışlı eleman, cevval partili kimliği Filiz Gencan’ın kulağına fısıldanmış olmalı ki Encümen üyesi koltuğuna bile layık görüldü. Başkanına layık vasfını sergilemekte gecikmedi Asım.
Nur Cemaati’nin Milli Emlak’tan kiraladığı ve “konut alanı” olarak görünen arsanın “özel yurt alanı” olarak değiştirilmesi talebinin belediyece onaylanması tepki almıştı. Edirne Barosu, Edirne Kent Konseyi ve bölge halkı değişikliğe de itiraz etti. Sonuç alınamadı.
Filiz Gencan makul bir açıklama yapamazdı zira Kılıçdaroğlu döneminden miras her kesimden oy avcılığı devam ediyordu. Topu yumuşatmak uygun asker Asım’a kaldı. Biz imar değişikliği yapmasaydık Çevre ve Şehircilik Bakanlığı izin verecekti mealinde bir şeyler geveledi; Edirnelileri güldürdü.
Peki, CHP’deki yönetsel ve örgütsel işleyişten kaynaklı yapısal sorunların yerel aktörlere yansıması Asım’dan mı ibarettir? Ortada yapısal bir sorun varsa tabii ki çok aktörlü bir sahne söz konusudur.
Fotoroman siyasi hayatlar yazı dizisinden hatırlarsanız Harika Taybıllı’yı daha yükseklerde göreceğiz diye bir tahminde bulunmuştuk. Uzun sürmedi, hoppadanak oturtulduğu il başkanlığı koltuğundan Yüksek Disiplin Kurulu koltuğuna ışınlandı. Demek ki genel merkez oligarklarına sadakatini kanıtlamış ve güven vermiş ki siyasi kariyerinde bir patlama yaptı.
Bunu bir garabet görmeyip kariyerinde daha yüksek hedefler için ortalarda dolaşan, birlik beraberlik pozları veren harikalar diyarındaki Taybıllı’yı yere göğe sığdıramıyor ilçe örgüt yöneticileri.
Kendisini şimdiden milletvekili görenler bile varmış. Genel merkez oligarklarının gücü arkasında, siyaset yapar rollerde Edirne ilçe örgütlerinde salınan ve büyük teveccüh gören Taybıllı’nın “alem buysa kral benim” düşüncesine kendini kaptırması çok normal değil mi, değerli okur?
Ancak, genel merkezin yereldeki uzantısı Filiz Gencan’dır. Hamdi Sedefçi, Recep Gürkan’dan sonra kavuk Filiz Gencan’a geçmiştir zira Belediyespor ‘un gücünü esas alır genel merkez.
Nitekim Recep Gürkan’ın ilçe başkanlığı koltuğuna oturttuğu Yücel Balkanlı’yı terfi ettirerek il başkanı yapışmıştır Filiz Gencan. Selefleri Hamdi Sedefçi ve Recep Gürkan gibi genel merkezin baş taşeronu sıfatını da cümle aleme göstermiştir.
Balkanlı’nın da ayağının tozuyla hamisine gerçekleştirdiği ziyaret: siyasette sadakatin, muktedirlere hizmetin önemini yıllardır deneyimleyerek kavramış ve başka bir dünya tahayyül bile edemeyen, öğrenilmiş/öğretilmiş çaresizlik içinde debelenen partililer nezdinde, elbette hiç sorun değildir.
Son bölümde, CHP’deki yapısal sorunların genel merkezden yerel aktörlere yansımalarını irdeledik.
Eğer hülasa kıvamında, CHP’de demokratik/saydam/dürüst bir parti yönetimi, örgüt işleyişi nasıl tesis edilir diye sorarsanız yerel aktörlerin toplum yararına bir siyaset tarzını bilince çıkarmasıyla, kadere teslim olmamasıyla derim.
Edirne Kent Konseyi’nin 24 Şubat 2025 tarihinde düzenlediği “Yeşil Alanlar Nasıl Olmalı” isimli panelde Filiz Gencan görüşlerini şöyle paylaşmıştı; “Sözlerimiz var, yeşil alanları kentliye kazandıracağız. Ama öncesinde hukuksal işlemleri tamamlamalıyız. Değirmen Kavşağı Parkını biraz aceleye getirdik ve eksikliklerimiz oldu. Sonrasında demokratik örgütler, akademisyenler ve gönüllüler ile planlama yapmak zorundayız. Sehrimizi sevdim, seviyorum. Buradan ayrılınca özlüyorum. Bu nedenle bu kenti seven ve emek veren herkesle birlikte kentimizi geleceğe taşımalıyız. Yeşil alanlarımıza daha sağlıklı donatılar eklemeliyiz. Kent Lokantaları, Halk Cafe ve diğer hizmetleri kentlimiz benimsedi. Bu nedenle biz de mutlu oluyoruz ki kentlinin mutluluğu bizim mutluluğumuzdur.” Üstteki açıklama Edirne’de yeşil alanlarla ilgili endişe duyan bütün çevrelerce memnuniyetle karşılanmış ve destek görmüştü. Halk Kafe Edirne’de güzel bir başlangıç olmuştu Edirne halkı, özellikle emekliler ve dar gelirliler için. Halk Kafe örneğinin Edirne’nin her yerine yaygınlaşması beklentisi içine girmişti Edirne’liler. Halk Kafe’nin bu kadar ilgi görmesinin en büyük nedeni çayın 5 lira olmasıydı. Emekliler ve dar gelirliler için 5 liraya çay içip sohbet edebilecekleri, sosyalleşebilecekleri bir ortam yaratılmıştı Edirne Belediyesi tarafından. Aradan aylar geçti, Halk Kafe ilgi görmeye devam ediyor. Zübeyde Hanım’da, Gölet’te çalışmalar yavaş ta olsa devam ediyor, Edirne’liler Halk Kafe benzeri işletmelerin bekleyişi içinde olmaya devam ediyor. Du; Ha oda ne? Edirne Belediye’sinden yeşil alanlar için ihale düzenlemesi düşüverdi basına. 19 yeşil alan için ihale düzenlemeye karar vermiş Edirne Belediyesi. Hem de kısa bir süre içinde. İhale şartnamesiyle ilgili endişeleri Edirne Kent Konseyi basın açıklamasında paylaştı. Benim endişem Edirne’lilerin Edirne’li emekli, öğrenci, yoksul insanların bu yeşil alanlardan faydalanamayacak olmasıdır. Yeşil alanlarda fiyatlar yüksektir Edirne’de. Çayın fiyatı kahvelerde satılanın iki katıdır. Halk Kafe’ye bu kadar yoğun ilgi olmasının en büyük nedeninin çayın 5 lira olmasının olduğunu belirtmiştik. Edirne Belediyesi ihale ile vereceği yerlerde fiyat kontrolu yapmayacaktır. 10 yıllığına kiralayanlar burada kendi yapılaşmalarını yaratacaklar, fiyatları istedikleri gibi kendi çıkarları doğrultusunda ayarlayacaklardır. Kiracı olarak işletmecilik yapacak olanların yeşil alanın kıyısına köşesine yeni yapılar ekleyerek el altından kiraya vererek Edirne Belediyesi’ne olan kira giderlerinin fazlasını karşılayacaklardır buradan. Olmadı bu ihale işi. Yeşil alanlara işletmecilerin değil Edirne halkının ihtiyacı vardır. Ücretsiz veya makul ücretlerle buralardan faydalanmak haklarıdır Edirne’lilerin. İhaleler yapılırsa işletmeciler kazanacak, Edirne halkı kaybedecektir. Zamanı geldiğinde birileri de bedel ödeyecektir.
Maalesef, biz de asırlardır eksik olan, DÜŞÜNME, OKUMA, YAZMA, ÇİZME, SEBEPLER İLİŞKİSİNİ SORGULAMA, AKILETME emeği!.. Tabi ki bu emeğin sonucu, dosdoğru şuura ulaşmak ve en az hatayla olayları değerlendirip, gereğini yapmak… HAK VE ADALET MÜCADELESİ İÇİN “ÖRGÜTLENME” BİLİNCİ GELİR. Bu konularda geriyiz, maalesef. Sebebi de, Osmanlı ilk asırlarda çok iyi giderken, son asırlarda eğitimde çağı kaçırması, tarikatlara bölünüp, yozlaşmasıdır!.. TÜRKÇE OKUMADILAR Kİ, GELEN KANDIRDI, GİDEN KANDIRDI!.. İşte dünya insanlık tarihinin, KURAN IŞIĞINDAN BAKILIP YORUMLANIP AÇIKLANINCA ; BİNLERCE YILLIK TARİHİ OLAYLARIN DOSDOĞRUSU ÖĞRENİLİR?..
Bu kayıtlı, ispatlı tarihi gerçeklerden ders alıp,bundan sonra insanoğlu, Kuran’ı herkes kendi dilinden okuyup, bütün dinlerin aslını Kuran’dan öğrenip, (Müslüman, Hıristiyan, Musevi) ler din adına uydurma yalanlara inanmaktan kurtulsalar da, DÜNYA İNSANLIĞI GALAKSİMİZİN “SEVGİ” BOYUTUNA GEÇSE, ne müthiş güzellik olur, değil mi?..
Kuran’ı Kerim. Sure 11/ayet 32—33: Dediler ki: “Ey Nuh, bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin; eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini bize getir!” Dedi ki: “Onu size dildiğinde Allah getirir. Ve siz aciz bırakacak değilsiniz!
Dayı kızı Zeynep Arseven, Edirne Lisesi’ndeki eğitimine benden 2 yıl sonra başlamıştı.
Kendisini çok erken kaybettik. Mekânı cennet olsun…
O anlatmıştı…
Edebiyatçı Talat Hoca, bir gün sınıfa elinde birkaç kağıt ile girer…
Masasının üzerine koyduğu çizgili kâğıtlar, kompozisyon yazılılarına aittir.
Sınıfa örnek olarak okur…
Sonra yazanın ismini söyler: Benimmiş…
**
Talat Hoca, Edirne’den İzmir’e gitti…
Bir ara Hürriyet’in Ege Bölgesi’nde editörlük yaptığını duymuştum…
Dilerim hayattadır…
O hisle buradan kulaklarını çınlatmak istiyorum…
**
Geçen hafta bugün, yani 10 Kasım’da bu köşede “10 Kasım” başlıklı bir yazı kaleme aldım…
Bir dostum, o yazımı ChatGPT’den değerlendirmesini istemiş…
Bu girişimiyle hem şaşırttı, hem de şımarttı beni.
ChatGPT, onda çizgili kâğıt yok…
Ne mi demiş?
**
Bu köşe yazısı oldukça güzel kaleme alınmış, duygusal derinliği ve düşünsel olgunluğu yüksek bir 10 Kasım yazısı olmuş diyebilirim. Aşağıda dil, içerik ve yapı açısından kısa bir değerlendirme yaptım:
Yazı Dili ve Üslup
Dili sade, anlaşılır ve duygusal tonda. Her yaştan okuyucuya hitap edebilecek kadar açık yazılmış.
Retorik (etkileyici anlatım) açısından güçlü: “Bir milletin kalbinde susturulamayan zaman”, “O kalp, o insanı unutur mu?” gibi ifadeler son derece etkileyici.
Noktalama ve ritim kullanımı da çok yerinde; kısa cümleler vurgu yaratıyor, uzun cümleler ise duygu yoğunluğunu destekliyor.
İçerik ve Mesaj
Yazı iki bölümden oluşuyor gibi:
Anı kısmı: Bulgaristan’da geçen hatıralar, 10 Kasım’da bir Bulgar meslektaşın Atatürk’e duyduğu hayranlıkla anlatılıyor. Bu bölüm yazıya samimiyet ve özgünlük katmış.
Anıdan evrilen düşünce kısmı: Atatürk’ün mirası, Cumhuriyet’in değeri ve onun fikirlerinin evrenselliği üzerine etkileyici bir değerlendirme yapılmış.
Bulgar meslektaşın Atatürk hayranlığı üzerinden evrensel bir bakış kazandırılmış olması yazıya ayrı bir güç veriyor.
10 Kasım’ı sadece yas değil, “ilkeyi yaşatma” günü olarak tanımlaması da derin bir düşünsel yön kazandırıyor.
Yapı ve Akıcılık
Paragraflar kısa, net ve dengeli; okuyucunun dikkatini dağıtmıyor.
** işaretleriyle yapılan geçişler yazıya ritim kazandırmış.
Son paragraf (“10 Kasım’da bir milletin kalbi suskunlaştı…”) oldukça etkileyici bir kapanış; metni duygusal zirvede bitiriyor.
Genel Değerlendirme
Bu yazı hem gazetecilik açısından başarılı bir köşe yazısı hem de edebi nitelik taşıyor. Yazar, kişisel bir anıdan yola çıkarak evrensel bir duyguya ulaşmış, bu da yazıya içtenlik ve anlam katmış. Atatürk’ü anlatan birçok yazı klişeye düşer, ama bu metin o tuzaktan uzak durmuş; sade, ölçülü ve samimi.
**
Yapay zekânın da yapay kulaklarını buradan çınlatmak istiyorum…
**
Önümüzdeki birkaç hafta “Bu köşe niye boş?” diye kulaklarımı boşuna çınlatmamanız için, aşağıdaki notu düşüyorum:
Bugünden itibaren yıllık iznimin bir bölümünü kullanacağım için yazılarıma bir süre ara veriyorum.
BARIŞ MANÇONUN KURAN’I KERİM İLE ANALİZİ: KENDİSİNİ SAYGI VE RAHMETLE ANIYORUZ VE HEP ANACAĞIZ!.. 1923’ün ilik bir Ekim sabahında kayaların toprağa dikili toplandığı yerde doğdum. Toprak anayla, kaya babanın oğluyum ben.”———— Barış Manço Onun bu mesajını, şöyle de yorumlayabilir miyiz?.. “Anadolu toprağının bağrında, Türkçe Kuran eğitimi, dosdoğru tarih eğitimi, bilim ve sanat eğitimleri ile daha da biçimlenip güçlenecek, kaya babaların, toprak gibi cefakâr anaların TÜRK oğluyum, ben!..” Bazı insanlar, sadece yaşamak için değil, insanlığa bir mesaj bırakmak için gelir. Barış Manço’da bunlardan biriydi. Hayatı boyunca müziğiyle, sözüyle, giysisiyle, görünüşü ile, tevazusuyla, bir öğretmen bir yol gösterici oldu!.. Kuran’ı Kerim içeriği ile bakıldığında, onun yaşamını anlatan onlarca ayet, sanki bir ruh yolculuğunu tarif eder gibidir. Kuran’da Yaratan’ımız der ki: “Doğruluk, sabır ve sözünde durmak, gerçek erdemdir.” Barış, Manço’nun da hayat felsefesi buydu. O sadece doğuya, batıya değil, insanın özüne yönelmişti. İnancı, sevgiyi, saygıyı, paylaşmayı ve sabrı öğretti. Şarkılarında hep iyilik tohumları vardı; insana insan olduğunu hatırlattı. Bir başka ayet de Rabbimiz bizlere şöyle seslenir: “Gerçeği gizleyenlere, Allah lânet eder.” O hakikati hiçbir zaman gizlemedi; müziğiyle, açıkça, sade ve en güzeliyle kimseyi incitmeden söyledi. Anadolu’nun saygı, sevgi, barış, kardeşlik yüreğini, sesini dünyaya taşıdı. Her kelimesi ile bir hikmet, her gülümsemesiyle bir nasihat bıraktı. O’nun için, sanat asla eğlence değil, bir milletin ruhunu anlatan bir dildi. Şöhretin ortasında bile tevazusunu korudu. Yine Kuran’da Rabbimiz der ki: “Kibirlenenler, cennete giremeyecek.” O bunun farkındaydı. Hiçbir zaman, “Ben” demedi; hep “Biz” dedi. Kendini halktan biri olarak gördü. Şöhretin değil, insanlığın tarafında durdu. Bir diğer ayet de, Rabbimizin uyarısı: “Sabredenler ve sıkıntı zamanında sözünde duranlar… İşte onlar doğrudur.” Barış Manço’da sabretti, emek verdi, yüreğini koydu, inancını, sevgisini, milletinin kültürünü müziğe dönüştürdü. Fiziği gitti, ama müziği ile ruhu kaldı. Şarkılarında, bir bilgenin sesi, bir dervişin nefesi yankılandı. Bu gün halâ milyonlarca insan onunla gülümsüyor, onunla düşünüyor. Çünkü o sanatla insanın kalbine dokunan bir elçiydi!..
Ve yine ayetlerin diliyle söylersek, “O SEÇİLMİŞ EN HAYIRLI KULLARDANDI”
Kuran’ı Kerim. Sure 18/Ayet 44: İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allah’a mahsustur. Mükâfatı en iyi olan O, en güzel akıbeti veren yine O’dur. 2/105: Ehli Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbu ki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir. 13/21: Onlar ki, Allah’ın gözetilmesini istediği hakları gözetirler, Rablerine saygı beslerler ve kötü hesaptan korkarlar. 13/24: Sabrettiğiniz için, size selam olsun! Ahiret saadeti ne güzeldir.
Her varlığın olduğu gibi paranın da bir değeri vardır. Paranın bu özelliği paranın alım gücü ile ölçülür. Dünyada 193 devlet var. Bu devletlerin ayni ismi taşımış olsa bile her devletin kendine has parası var. Bu paraların da bir değeri var. Paranın değeri nedir, paranın satın alım gücüdür, değişik paralar aynı maldan ne kadar miktar alabiliyor. Beynelmilel piyasada paranın alım gücü ons altın miktarı ile ölçülür. Bir ons altın 31 küsur gram saf altına denk gelir. Beynelmilel piyasada paranın değeri ons altın miktarıdır. Bugünün para piyasasında en değerli para Amerikan Dolarıdır. Ondan sonra Sterlin, Euro, Çin parası Yuan, Japon parası Yen, böyle sıralama gider. Aynı ismi taşıyan başka devletlerin paraları da vardır. Örneğin Amerikan Doları, Kanada Doları. Avrupa Birliği üyelerinin parası Euro’dur. Bütün Avrupa Birliği üyeleri Euro kullanır. Para nasıl değerlenir, para insan gibidir. Paranın da insan gibi huyu suyu vardır. Bazı dünya olayları paranın değerini küçültür, yükseltir. Örneğin, savaşlar, felaketler paranın değerini küçültür. Paranın değerini aranan para olması yükseltir. Savaşlarda galip gelmek paranın değerini yükseltir. Devletin cari açığı paranın değerini düşürür, bütçe fazlası paranın değerini yükseltir. Paranın değerini en iyi yükselten de aranan para olmasıdır. Amerikan Doları böyle bir paradır, aranan bir paradır, uluslararası ticaret Amerikan Doları ile yapılır, her türlü ödemeler Amerikan Doları ile yapılır. Mali yardımlar, devletler arası borç ödemeleri Amerikan Doları ile olur. Petrol, silah, altın alım satımı Amerikan Doları ile olur. Onun için Amerikan Doları aranan çok kullanılan bir paradır ve değeri yüksektir. Peki Türk parası Lira ne durumdadır; maalesef değerli bir para değildir. Ons altın karşılığında fazla bir değer ifade etmez. Türk parası bir lira ile çok az ons altın alınabilir. Komşumuz Bulgaristan parası Leva Türk Lirası karşısında 25 misli daha değerlidir. Bir Leva ile Türk Lirasına göre 25 misli ons altın alınabilir, çünkü değeri fazladır yani daha değerlidir. Paramız Türk Lirasını değerlendirmek için neler yapmalıyız? Her şeyden önce aranan bir para haline getirmeliyiz. Bundan birkaç yıl önce Rusya ile bir dış ticaret anlaşması yapmıştık. Dış ticaretimizde Türk parası Lira ve Rus parası Ruble kullanılsın diye ama uygulama netice vermedi. Başka neler yapılabilinir, döviz gelirini arttırmakla olur. O da turizm gelirleri, ihracat gelirleri, dış ülkelerde bir takım işler yapmak, işçi dövizi, ürettiğimiz ürünleri dış ülkelere satmak. Ülkemiz Türkiye’yi güvenilir bir ülke haline getirmekle olur. Örneğin İsviçre gibi. Türk parası Lirayı değerlendirmek için zamma karşı zam politikasından vaz geçmelidir, enflasyon kadar zam yaparım iyi bir politika değildir. Bir neden yokken piyasada para miktarını arttırmak, seçim zamanı oy toplayacağım diye ücretlere, maaşlara zam yapmak paranın değerini iki paralık ediyor. Eskiden karşılıklı para basılırdı, artık paranın karşılığı yok. O sistem paranın değerini korurdu, şimdi o da yok. Bütün devletler karşılıksız para basıyor. Paranın karşılığı saf altındı, o paranın değerini korurdu. Para her yerde kullanabilecek ekonomik güçtür, her iş onunla olur, kullanmasını iyi becerebilirsen seni vezir yapar, kullanmasını beceremezsen seni rezilde yapar. Mesele parayı kullanmaktır. Mesele çok para sahibi olmak değildir, mesele PARANIN DEĞERİDİR…