Kategori arşivi: Yazarlar

GALA GÖLÜ’NÜN YOK EDİLMEK İSTENMESİ YENİ Mİ?

Keşan Kent Konseyi “Gala Gölü’nü yok etme projesi!” olarak nitelendirdiği bir açıklama ile Gala Gölü’nü gündeme oturttu.

Açıklamanın konusu Gala Gölü’ne yakın bölgelerde yapımına izin verilen ya da verilecek olan RES ler… Bu konuda yeterli bilgi sahibi olmadığım için bu açıklama, gerçekleri ne kadar yansıtıyor; Bilemiyorum…

Ama ne olursa olsun Gala Gölü’nün nihayet varlığının hatırlanması ve sahipsizliğinin ortaya serilmesi bile takdir edilmeyi hak ediyor..

***

Ama önce şunu bilelim; Gala Gölü’nün YOK EDİLME SÜRECİ yeni değil… Aslında asıl tehlike RES’ler de değil. Gala Gölü, çeltik ziraatinin ziraat olmaktan çıkıp endüstriye dönüşümü ile, yani emek yoğun bir tarım yerine sermayenin egemen olduğu yeni bir tarım uygulaması ile son 30 yılda yok edilmeye başlandı, hızla devam ediyor.

Çeltik tarımı, gelinen noktada hiç çiftçilik geçmişi olmasa bile, bir harman/biçerdöver makinesi alan, bir de yanında 1-2 işi çalıştıran kişilerin Enez’den Edirne’ye kadar 500 bin dönüm araziyi hoyratça sömürerek kullandığı bir sektöre dönüştü.

***

Gittikçe ve bilinçsizce artırılan çeltik ekim alanları ile iş öyle bir noktaya geldi ki, Gala Gölü Milli Parkı’nın 11 Nisan 2020 tarihli 31096 Resmi Gazete’de yayınlanan kararla bir gecede 1630 dekar küçültülmesine kadar vardırıldı. Bu kopartılan alan daha sonra sanırım çeltik tarımı için birilerine kiralandı.

Çeltik ziraati ile ilaçlı suların Gala’ya karışması, gübre atıklarını Gala’ya ulaşması, yasak olmasına rağmen uçakla ilaçlama yapılması, yetkililerin gözü önünde hunharca anız yakılması sonucunda bugün Gala’da kızılkanat, çapuka, zurna, kerevit gibi pek çok yok olan türlerin yanında yılan balığı, sudak, yayın gibi türlerin çok azalması varılan karanlık noktanın en net göstergeleridir..

***

Gala gerçekten yok edilmek isteniyorsa bunun asıl ve tek nedeni RES’ler değildir.. Eğer amaç gerçekten Gala’yı kurtarmaksa olayı daha geniş olarak ve en başa da çeltik tarımının olumsuzlukları ile birlikte düşünmek gerekir.

Yıllardır yazdığımız gibi çeltik tarımının çevreye zarar vermeden sürdürülebilir kuralları konmalı ve uygulanmalıdır. Çeltik alanları daraltılmalıdır. Yer altı suları kullanılarak yapılan çeltik üretimine izin verilmemelidir.

***

Keşan Kent Konseyi’ni bu açıklaması nedeniyle yürekten kutluyorum. Ama önceki çıkışlar gibi, yetkili ama suskun kamu görevlileri gibi, İl Genel Meclisi Üyeleri gibi, Milletvekilleri gibi çeltik ağalarının gündeme gelmesi ile eğer bu mücadeleden vazgeçeceklerse, unutup gideceklerse yol yakınken dönmelerini öneriyorum.

Biz yıllardır bu konularda sesimizi duyurmaya çalışan Enez’in sivil toplum kuruluşları olarak bu hukuk mücadelesinin içinde olmak isteriz. Gala’nın bir gün Amik Gölü gibi kurutulup çeltik tarımına açılabileceği noktaya çok yaklaştık. Ne yazık ki, gölün kurutulmasını, buranın da çeltik tarımına açılmasını hayal edebilen, çevre ve doğa bilincinden yoksun, ama söz sahibi insanların da olduğu bir ülkede yaşıyoruz…

***

Konuyu hep birlikte bir daha gözden geçirmeliyiz. Öncelikle ve ilk olarak Çeltik Komisyonları’nın ne işe yaradığını, tahsil ettikleri paraları nerelere harcadıklarını, 1930 yılında oluşturulan bu kurumun bu çağda hala gerekip gerekmediğini gündeme getirmeliyiz. Dekar başına anız yakanlardan 550 TL hatta 5 misli ceza kesilmesi gerektiğine göre 500 bin dönüm yakılan çeltik tarla sahiplerinden 2025 yılında kaç TL idari para cezası tahsil edildiğini merak edip ilgililerden sorarak yola çıkmalıyız.

Kısacası yok edilmek istenen sadece Gala Gölü değildir.. 500 bin dönümden fazla,  yakılan, hunharca kullanılan mümbit vatan toprağıdır. Bunu görmezden gelemeyiz..

AKIL KARARTMA

Çoğunluk, heveslerine göre kararlar almaya bayılır!..
Kendi kendilerini KANDIRMAYA bu kadar hevesli başka bir canlı türü yoktur!..
Yaratan en üstün beyni insana vermiştir ama, O BEYİN KENDİNİ, NEGATİF HEVESLERİNE GÖRE KANDIRIRSA..
SIĞ DÜŞÜNÜP, KONULARI SAPTIRANLARIN YANILTMALARINI SAVUNUYOR olanları siz de görmüşsünüzdür…
İnsanoğlu, kasıtlı, hesapsız, bilgisiz, SIĞ düşünüp, konuları ÇARPIK değerlendirmeleri ile ne facialara sebep olurlar, hiç hesaplamazlar, ne yazık ki!..
Meselâ, bir akademisyen Çinli kardeşimiz, “Türkler çok savaşçı, Çinli’ler ise, kendilerini korumaya çalışıyorlardı, Çin Seddi yaptık bu yüzden!.. dedi.
Bakın tarih yazarlarına ve yazar, çizerlere, ders kitaplarına hepsi böyle söyler:
TÜRKLER, SALDIRGAN, BARBAR SAVAŞÇI, ÇİN’LİLER İSE TARİH BOYUNCA KENDİLERİNİ KORUYAN, SAVAŞMAYI SEVMEYEN, MAZLUM MİLLETTİR!..
İnsanlık bu SIĞ TEZİ BÖYLE BİLİRLER, AMA HALT EDİYORLAR!..
Dikkat..
(O zamanlar, Türklerin 34 harflik alfabeleri vardı!)
Tamam, “Bilirim” diyemem, hakkıyla tek Allah bilir sebepleri!..
Türklerin Çin ile savaşları gerçek, ama hangi ülke komşuları ile savaşmamış?..
Güçlenince kimler kimlere saldırmamış?..
Tarih ülkelerin birbiriyle, hatta KENDİ KENDİLERİ ile savaşlarıyla dolu!..
Bir kısmı veya iki kısım birden uyarsa şeytanlarına, akıbetleri felaket oluyor.
BU SAVAŞLARIN ASIL NEDENLERİNİN İNCELENMESİ, SAVAŞLARIN YIKIMINI BİTİRİR!..
Maalesef, insanlık, sığ kandırmalarla yetinip, AYNI HATALARI TEKRAR TEKRAR İŞLEYİP, TARİHİN YIKIM TEKERRÜRÜNDEN KURTULAMIYORLAR!..
“Çin Seddi, Türk akınlarına karşı savunmak için yapıldı, doğru ama aynı zaman da, TÜRKLERİ İLERİ HAREKÂTLA YIPRATIP, ARADA BİR GERİ ÇEKİLEREK KENDİLERİNİ EMNİYETE ALIP, GÜÇLENİP, TÜRKLERİ TEKRAR, İLERİ HAREKÂTLA KATLEKMEK İÇİN YAPILMIŞ OLMASIN, ASIL ÇİN SEDDİ?..” DESEN, ŞAŞIRIRLAR!..
————————————
Kuran’ı Kerim. Sure 36/Ayet 60-61-62:
“Ey Âdemoğulları! Ben size and vermedim mi: Şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır. Ban tapın, doğru yol budur, diye bildirdim… Böyle iken yemin ederim ki o, içinizden çoğunuzu kandırıp peşine taktı, aklınız yok muydu?

SAVAŞ HUKUKU

İnsanlar isteklerini alamayınca hal çaresi ararlar. Gerekirse aracı kullanırlar, anlaşamazlarsa konu çatışmaya gider. Devletlerde böyledir; anlaşamazlarsa görüşmeler yaparlar, aracılar kullanırlar. Devletler arası görüşmelere ‘diploması’ denir. Anlaşma olmazsa sonuç savaş olur.
Savaş karşılıklı veya tek taraflı gücün çatışması ile olur. Savaş çeşitlidir, karşılıklı silahlı birbirine her türlü zararı vererek isteklerini kabul ettirme esasına dayanan savaş, ekonomik savaş, kültürel savaş. Soğuk savaş propagandaya dayanır. Mikrobik savaş, daha başka çeşitleride olabilir. Hepsinin amacı karşı tarafa her türlü zararı vererek isteklerini kabul ettirmektir.
Savaş iyi bir olay mıdır; değildir. Her iki tarafta zarar görür. Bir taraf savaş istemesede karşı taraf saldırıyorsa, o da kendini korumak için savaşmaya mecbur kalır. Savaşların en kötüsü ateşli silahlar ile yapılan savaştır. Şehirler, tekrar yerine konulamayacak yapılar yerle bir olur. Ondan önemliside insanlar telef olur. Hadi binaları, evleri, fabrikaları tekrar yapıp yerine getirebilirsin ama yok olan insanı yerine getirezsin.
Ateşli silahlar ile savaş nasıl yapılır? Bir çok milletin kabul ettiği savaş kuralları ve savaş hukuku vardır. Ateşli savaşları kimler yapar; askerler. Bu bir meslektir. İşte bütün mesele insan kaybı. Kaybedilen bu kimseler asker olabileceği gibi asker olmayan kimselerden de olur. İşte bütün mesele burda. Savaşlarda asker, askeri öldürmüşse sorun yok ama asker olmayan kimselerin GÜNAHI NE?
Asker olan kimseler savaşta ölüyorsa buna savaşın bir cilvesi diyelim. Zaten asker olan bir kimse bu riski göze alarak asker olur ama asker olmayan kimseler ölüyorsa, bunların içinde askerlikle hiç ilgisi olmayan çocuklar, yaşlılar, bilim insanları, din adamları, sağlık görevlileri, öğretmenler daha buna benzer daha bir çokları ölür, yok olur. Ateşli savaşlarda insanlar yok olurken binalardan, yapılardan, köprülerden, barajlardan, şehirlerden ne isteniyorda onlar yerle bir ediliyor.
Birde askerlik sanattır derler. Hiç insanların birbirini öldürmesi, yapıların yok edilmesi sanat olur mu? Askerlik sanat değildir. Eğer bir saldırı karşısında karşı konuluyorsa, karşı tarafa zarar veriyorsa bu savaş bir yerde nefsi müdafadır. Haklılık arz eder ama hala ölümler, yıkımlar devam ediyor.
Elbette her olayın bir kuralı olduğu gibi savaşında bir kuralı vardır, buna da ‘savaş hukuku’ denir. Bundan önce yapılan savaşlarda bu kuralları kim dinlemiştir? Hitlermi, Stalin mi, Mussolini mi, Saddam mı, saymakla bitmez. Şimdi de Netanyahu. Savaş başlayınca kurallar, hukuk bir tarafa atılıyor. Canımın istediğini yaparım uygulanıyor, savaş bittikten sonra hesap verenler var tabi. Örneğin, Nürngberg mahkemeleri bir çok Nazi diktatörünü cezalandırmıştır. Bosna savaşında Sırp kasabı Karadzic Lahey mehkemelerinde cezalandırılmıştır. En son Saddam. Bunlara benzer bir çok örnek verilir.
Asıl mesele bugünkü savaş hukukunun eskimiş olmasını kabul edip, yeni bir savaş hukuku hazırlamak gereğidir. Peki ama yeni savaş hukuku hazırlansa bu uygulanacakmı ? Amerika, Rusya, İngiltere, Almanya, Çin bu bu hukuku dinler mi? Bunlar güçlü devletler, yine bildiklerini okurlar. Kitle imha silahları üretilirken, nükleer silahlar yapılırken, barış zamanında bunlar önlenemezzken bir savaş zamanında bunların kullanımı nasıl önlenebilir?
Daha önceki zamanlarda olduğu gibi, büyük balık küçük balığı yutar misali bugünde güçlü olmak geçerli. Devletlerde de böyle. Büyük devletin dediği oluyor. Yeni bir savaş hukuku hazırlansa güçlü devletlerin dediği gibi olur.
Ateşli savaşlarda yıkılan öyle yapılar var ki tekrar yeniden yapılması çok zor. Örneğin Ayasofya Cami, Edirne’de Selimiye Cami, Atina’daki Akropol, İtalya her tarafı antik yapılarla dolu. Bunları yapanlar asırlar önce yaşamış, yapmışlar, artık yoklar. Savaşlarda yok olursa bugün bunları kim yapacak?
Yeni bir savaş hukuku hazırlanırsa bu gibi varlıklar savaş dışı bırakılmalı ama nasıl? Gazze, Ukrayna olaylarını gördükten sonra yeni bir SAVAŞ HUKUKU gerekli…

Suriye’nin Uluslararası Ekonomi Politik Uyumu

Suriye Devlet Başkanı Şara, uluslararası ekonomi politik ilkelerin uyumu konusunda daha istekli bir hale geldi. Geçtiğimiz hafta TRT radyosunda katıldığım bir yayında Suriye’de yönetimin ömrünün uluslararası ekonomi politik ilkelere uyuma bağlılık ile doğru orantılı olacağını açık bir şekilde belirtmiştim. Bir başka deyişle Şara uluslararası ekonomi politik ilkelerle ne kadar uyumlu bir halde hareket ederse iktidarda kalma süreci o kadar uzama ihtimaline sahiptir.

Bu bağlamda Şara, Gelecek Yatırım Girişimi Konferansı’na katılmak üzere Riyad’a gitti. Gelecek Yatırım Girişimi’nin bu sene 9.su düzenleniyor. Elbette bu girişim girişimi dolayısıyla küresel ölçekte ve başta Batılı yatırımcılar olmak üzere pek çok devlet temsilcisi ve uluslararası şirket yöneticisi Riyad’da buluştu. Bu buluşma bir yandan aslında Batı temelli Suudi Arabistan ekonomisinin ve bunun küresel ölçeğe nasıl yansıdığının göstergesi olarak ortaya çıkıyor.

Bakıldığında Suudi Arabistan rantiyer ekonomi yaklaşımı üzerine kurulu bir devlet. Gelirlerinin neredeyse %90’ı da petrol ticaretine dayalı ki; bu ticaret yapısı da genel olarak Batı devletlerinin yaklaşık yüz yıl önce kurdukları petrol şirketlerine dayalı. Aramco bunun en önemli örneklerinden biri. Suudi Arabsitan bu gelir kapasitesinin genişliğinin karşılığını başta ABD olmak üzere İngiltere ve Fransa gibi devletlerle askeri iş birliği anlaşmalarına imza atarak ortaya koyuyor.

Her ne kadar önceki Trump döneminde tek seferde 110 milyar dolar ve toplanda 350 milyar dolarlık bir anlaşmadan bahsedilse de ABD-Suudi Arabistan arasında Obama döneminde gerçekleştirilen 60 milyar dolar civarındaki askeri satış halen rekoru elinde tutuyor. Yani Trump’ın çok konuşup sonuç elde edemediği bir konu olarak bu meşhur 110 milyar dolar masadan kalktı. Ancak bu ABD-Suudi Arabistan arasında ekonomik iş birliğinin derin olmadığını göstermek. Zira Suudi Arabistan hem ekonomisinin hem de güvenliğinin önemli bir kısmını ABD’ye borçlu. Son dönemde ortaya çıkan Çin Halk Cumhuriyeti girişimleri ise sevgiliye yapılan sen alternatifsiz değilsin nazının ötesinde bir anlam içermiyor.

İşte ekonomisi ve güvenliği bu denli ABD’ne bağlı olan Suudi Arabistan’a Şara’nın gelecek yatırımlarının planlanması için yaptığı ziyarette de beklendi sermayenin en azından bir kısmının Suriye’ye de gelmesi. Bu şartlar altında Suriye’nin yıllar süren yıkımının bir nebze olsun görünen kısmı hafifletilecek. Böylece Şara Suriye’yi iç savaş sonrası yeniden kurgulayan bir figür olarak koltuğunda kalmaya devam edecek. Ancak bu iktidarda kalma şartlarından sadece birisi.

Buna ek olarak Şara’nın övgüler düzdüğü Suudi Arabistan yönetiminin bölücü terör örgütünün Suriye uzantısı karşısında bir tutumunun olmadığını dikkatten kaçırmayalım. Aynı tutumun ABD tarafından da sergilendiğini söylemeye gerek bile yok. Daha fazlası, ABD bölücü terör örgütünün destekçisi zaten… Biraz da o yüzden bölücü terör örgütünün Suriye uzantısı bu denli cesur ifadeler kullanıyor ya…

Bu şartlar altında Şara’nın kabul edeceği bir başka şey de bölücü terör örgütünün Suriye uzantısının yönetime ortak olması olacak. İşte bu durum bizim milli güvenliğimiz için ne anlama geliyor onu da okura bırakıyor. Yani “PYD’nin Suriye ordusuna entegrasyonu” ne demek onu da lütfen okur yorumlasın. Şara Suudi Arabistan Dışişleri Bakanı ile görüşmesinde övgüler düzerken muhtemelen aklında ülkesine gelecek yatırımlar vardı. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.

AL, İÇİNDE AY YILDIZ

Asırlar boyunca, mazlum halkaları sömürü, tecavüz ordularından korumak için savaştı, o Türk atalar!..
Dur, durak bilmeden, üç, beş senede bir toplanan, inkârcı, hurafelerle kandırılmış sömürgeci ordularını, YÜZYILLARCA göğüslerini siper ederek MAĞLUP ETTİLER!..
(Kahveyi, çayı yudumlarken okumak kolay gelir de, NEFESLER KESİLMEZ Mİ, KILIÇ, KALKAN, OK, TOP, MIZRAK YAĞMURLARI ALTINDA, ÇIKARSIZ CAN FEDALARI DÜŞÜNÜNCE!..)
Bu yeşil, hilalleri beyaz bayrağımız, BİN YILLAR, YÜZ YILLAR SONRA, artık, her karış vatan toprağının ŞEHİTLERİMİZİN ASİL TÜRK KANLARI İLE YOĞRULMASIYLA KIRMIZIYA BOYANDI!..
AL KIRMIZININ İÇİNDEKİ AK, AY VE YILDIZLAR YÜCE RABBİMİZ’İ, GÖK RUHLARINI, MELEKLERİNİ, ŞEHİT, GÖK ORDULARINI TEMSİL EDER!..
İşte bu YER VE GÖK ordularının korumasındadır, o şerefli Türkiye Cumhuriyetinin bayrağı!..
Bazen ortalığa çöken karanlıklarla umut ve mücadeleden vazgeçilmez!..
HER ŞEY ZAMANINI BEKLER!..
HAK YOLU: ŞEYTANLARA KANMAMA YOLU; MEDENİYET YOLU; BİLİMİ, SANATI FAYDADA KULLANMA YOLU; BARIŞ, KARDEŞLİK YOLU….
TAHRİF EDİLEMEYEN KURAN’DAN MAHRUM BIRAKILAN HALKLARI, KURAN’ IN ÖĞRETİLERİYLE BULUŞTURMAK İÇİNDİ TÜRK MİLLETİNİN BUNCA FEDAKÂRLIĞI!..
Gelecekte, İNANÇLI BİLİM yoluyla dünya birincisi, güzellik ÖNDERİ olunca, görün siz Türkleri!..

Ne dersiniz, nerede doğarsan doğ, “NE MUTLU, BEN DE TÜRKÜM” denmez mi şimdi!..

Kuran’ı Kerim. Sure 3/Ayet 139-140:
Gevşeklik göstermeyin, endişe de etmeyin. Allah’ın vaadine inanıyorsanız, mutlaka üstünsünüz.
Eğer size bir yara isabet etti ise, Bedir savaşında da kafirler kavmine o kadar yara isabet etmişti. O, sevinçli ve kederli günleri insanlar arasında evirip çeviririz.
Allah savaş meydanında ihlaslı ve azimkâr müminleri diğerlerinden ayırt etmek ve sizden şehitler edinmek içindir. Allah zalimleri sevmez.

CUMHURİYET OKULU

Birinci paylaşım savaşı (1914-1918) çok uluslu imparatorlukların dağılmasına ve toplumların ulus olmasına sebep oldu. Bu uluslardan birisi de Türk ulusuydu. Osmanlı zamanında kırsala sıkıştırılan Türkler saraylarda yaşananlardan bihaberdi. Bu acı gerçeğe rağmen ya ölüm ya istiklal diyen Anadolu insanı sarayları devirdi. İnsanlığın temel ilkelerini hak olarak ulusun bireyleri ile paylaşan önderler cumhuriyet rejimini kurdular.

Cumhuriyet insanlığın ulaştığı en demokratik rejimdir. İnsan denen varlığı yurttaş konumunda değerlendirerek kültürüne, yöresine, doğasına, haklarına sahip çıkan canlı konumuna getirir. Aklını kullanarak sorgulamayı sağlar. Ancak bu oluş mevzuatlarda yazmakla değil sürekli bir hareket ile sağlanır. Bu nedenle de bilgiyi insandan yana kullanan ve üreten bir süreçtir cumhuriyet.Sürekliliği olan bir okuldur.

Yer yüzünde adında cumhuriyet yazan devletler vardır. Bunların bazıları diktatörlüklerini bu ad altında gizler. Bu gerçeği de bilerek cumhuriyeti putlaştırmak yanlıştır. Ona emek vermezsek bir yere varamayız. Ki o nedenle cumhuriyet kişinin ve toplumun yaşamının her anında olan bir okuldur.

Cumhuriyet yaşamdır. Topluma kişilik veren, onları birbirinden ayıran, bağlı oldukları yüksek değerlerinin meydana getirdiği davranış biçimleri ve hareketleridir.

Cumhuriyet, toplumları ümmet olmaktan kurtararak ulusa kavuşturmak, bireyi yurttaş konumuna yükseltmektir.

Cumhuriyet, eğitim sistemini herkes için zorunlu ve kamusal hale getirmektir.

Cumhuriyet, orta çağın egemeni ve savaşların nedeni olan inançları kişinin vicdanına bırakarak her inancın güvencesi olan laiklik ilkesini benimsemektir.

Cumhuriyet, siyaset, hukuk, eğitim, kültür, sanat, ekonomi ve toplumsal alanlarda köklü devrimleri bilmek ve bunların sürekli olarak yenilenmesini sağlamaktır.

Cumhuriyet, insan yaşamına ve toplumsal düzene aklın ve bilimin öncülüğüyle yön vermek ve sürekli aydınlıktan yana olmaktır.

Cumhuriyet, sosyal ve iktisadi olarak bölgesel kalkınmada adalet sağlamaktır.

Cumhuriyet, belirli kişi ya da bir topluluğun değil, tüm halkın çıkarını, kamu yararını göz önünde tutmaktır.

Cumhuriyet, demokrasinin geliştirilmesi için en çağdaş, en mantıklı, en kamusal, en sosyal bir devlet yapılanmasına yol açan rejimdir.

Cumhuriyetin, bu değerleriyle sonsuza değin yaşatılması hepimizin ortak sorumluluğudur. Cumhuriyet, bilgi çağının etkin ülkeleri arasında yer alarak gelişmenin yalnızca aklın ve bilimin ışığında gerçekleştirilebileceği düşüncesini temel kabul eder. Ancak bu yolla kalıcı başarıları gerçekleştirebilir ve amaçlarımıza kısa sürede ulaşabiliriz.

Evrensel kavram ve düşünce biçimlerinden etkilenerek, onları etkileyecek duruma gelmenin ve kültürümüzün gelişip, dünya kültürüyle bütünleşmesinin ön koşulu; ulusaldan evrensele gelişmiş bir kimlik, kişilik ve benliğimizi oluşturmanın yoludur Cumhuriyet.

Bugün maalesef cumhuriyet sayesinde yetişip kişisel çıkar, toplumsal varlık ve konum elde edenlerden Cumhuriyeti hor görenler vardır. Elbette her değişimin eleştirilecek yanı olur. Ancak yaşanmış olanı günün koşullarına ve asıl amacına bakarak sorgulamak gerekir. Bu kişiler art niyetli ve cumhuriyet hedeflerinden korkanlardır. Çünkü cumhuriyet ile birlikte bu kişi ve grupların kişisel varlıkları, keyfi egemenlikleri ve toplumsal konumları yok olmaktadır.

Bu nedenle yüzyıldır içte hilafet özlemleri ve çıkar ağaları, dışta; böl, parçala, yönet siyasetinin kalıntılarıyla sürekli sınanmaktadır. Bugün eğer emaneti bize bırakanların yüzüne bakacak cesareti kendimizde bulamıyorsak, bu biraz da sessizliğimizdendir. Oysa Cumhuriyet bizden sadece kutlama değil, direnç ister, anma değil sahip çıkma ister. Cumhuriyet, ancak korunduğu sürece yaşar.

Doğduğumuzda yurttaş olarak yazıldığımız cumhuriyet okulundan ölünce ayrılırız. Ki bunu bilinç haline getirip ömür boyu cumhuriyet okulu öğrencisi olmalıyız.

Bu düşüncelerle Cumhuriyetimizin 102. yılını kutluyorum.

SIĞ BAKIŞ!..

Bazen birilerine, “OKUMUŞ, AYDIN” kimilerine de, “OKUMAMIŞ, CAHİL” deriz.
Deriz de… çoğunlukla, bu iki kavramı doğru kullanıyor muyuz, acaba?..
Yurdumuzun, Gözden ırak, ıssız, ırak bir köşesinde Okul yok; gazete, dergi, kitap yok…
Olsa ne olacak, zaten okumayı öğreten olmamış ki!..
Hem de dört asırdır!..
“Herkes okuyup ne olacak, çalışsınlar, tarlada, hayvancıkla, geçinip gitsinler” deyip, OKUMUŞ ŞEYHÜLİSLAMLAR, PADİŞAHLAR, köy okullarını açmamışlar!..
Sonra da bu halk kesimine, “Cahil” demişler!..
Doğrudur, okumadılar, Tarih, coğrafya, matematik, geometri, fizik, kimya vs.. öğrenmediler, DÜNYADAN HABERLERİ YOK GARİPLERİMİN!.. AMA…
Diplomalıların, “Cahil” deyip küçümsedikleri bu insanların çoğu, Doğaya, tabiat varlıklarına, insanlara, karşı, saygı, sevgi içinde, dürüst, adaletli, yardımsever ise…
Ve de, hırsızlık, yalan, dolan, hıyanet, küfür, iffetsizlik, onlara utanç verici geliyorsa…
Ve de yine, vatanın, milletin kurtuluşu söz konusu olunca CANINI FEDA ETMEYE HAZIRSA!.. Şimdi böylelerine, diploması yok diye, “Cahil” mi diyeceğiz!..
Dilin kemiği yok, nasıl olsa, kıvırır, söyler!.. AMA ASIL CAHİL KİME DENİR?..

Kendini diplomalı, kurnaz, sayan, köşe tutuculara ne denir, acaba?..

Kuran’ı Kerim. Sure 8/Ayet 22- 23:

Zira Allah katında yeryüzünde yürüyen canlıların en şerlisi, hakkıyla işitip, hakkıyla söylemeyen, sağır ve dilsizlerdir ki, hakkı akıl etmezler.

Nurlu ayet de geçen, “Sağır ve dilsiz” kavramının anlam içinde ki yorumu:
“Hakkıyla işitip, hakkıyla söylemeyen, sağır ve dilsizler, hakkı akıl etmezler.”
Başka bir yorum da: “Onlar, haksız çıkarlarına göre işitir ve söylerler” de olabilir.

ER’KEKLİK

Zormuş ev işleri anladım.

Eşimin iki dizine de protez takılması sonunda bir süreliğine yatağa bağlı kalması nedeniyle iki haftadır evin bütün işleri benim üzerimde.

Sabah erken başlıyor evde işler güçler. Yıllardır keyifle hazırladığım kahvaltı sonrasında işim bitiyordu benim evde. Uzuyordum Edirne içlerine doğru  hobilerimin peşine, bazen yakın köylere. Kahvelerini, sokaklarını bisikletimle keyifle geziyor, zamanı gelince kütüphaneden ödünç kitaplarımı alarak çantamdan eksik etmediğim gazetemle birlikte.

Şimdi bunların hepsine geçici olarak elveda.

Sabah kahvaltıdan sonra meğerse mutfağın toparlanması, temizlenmesi günün yemeklerinin yapılmasıyla da bitmiyormuş ev işleri.

Ev temizliği de bitmiyor bir türlü. Amansız bir döngü bu. Süpür, toz al, vileda ile her köşeyi temizle. Ev de ev değil, sanki at koşturuyoruz 150 metrekarelik koca bir daire. İki kişiyiz sonuçta evimizin dörtte biri yeter de artar bile bize.

Çamaşırlar da birikip duruyor makinede ha bire. Hadi yıkıyor emektar makinemiz, sonrasında çamaşırlığın başında sabırla onları as, kurumalarını bekle, yetmedi sırada ütü. Eyvah ki ne eyvah.

Sırada bulaşık makinesinden çıkan bulaşıklar. Tabakları, tencereleri, kaşıkları, ayrı ayrı diz yerlerine. Bir defasında unutmuşum makineye tablet atmayı, olmadı bir daha yıka da aklın başına gelsin. Öyle bilgisayarın başına geçip yazmaya benzemiyormuş bu işler anladım.

O da ne? Banyoyu, lavaboları, mutfak tezgahını da ovmak, yüksek çözünürlüklü deterjanla temizlemek de gerekiyormuş. Bitti mi, hayır nerdeee; yağ şişelerini doldur, su kutusunu çalıştır içecek suyu hazırla, buzdolabı ve buzluğu her hafta yeniden düzenle.

Üstümde önlük, ellerimde eldivenler, yüzümde maske dön babam dön evin içinde.

Sağlık memurluğuna da başladım bu arada. İyi bir hemşire oldum. Eşimin iki dizine de gün aşırı pansuman yapıyorum ellerimde hastane eldivenleri, tendürdiyot ve sargı bezleriyle. Günde iki defa da iğne koluna kan sulandırıcı cinsinden.

Er’keklik kolaymış da kadınlığın, özellikle ev kadınlığının zorluklarını yaşıyorum bu günlerde.

Güzel yönleri de var ev erkekliğinin. Sabah kalktığım gibi açıyorum radyoyu, hareketli bir türkü veya 9/8 yakaladığımda başlıyorum mutfakta dans etmeye, attım mı iki göbecik hem neşem yerine geliyor, hem de spor niyetine. Ve akşam yemeğinden sonra bitti mi bütün işler; gelsin iki duble rakım keyfim yine yerinde, atıyorum günün bütün yorgunluğunu.

Ödülüm mü; bütün günümü alan ev işlerimi yaparken beni dikkatle izleyen iki göz işler bitince sevgiyle bakıyor ki, o da bana yeter de artar bile.

Yaşam işte, neler yaşayacağımız belli değil, nelerle de karşılaşacağımız.

Ama ne demiş şairimiz;

Yaşamak güzel şey doğrusu / Üstelik hava da güzelse / Hele gücün kuvvetin yerindeyse.

AL BAYRAK

Önce yeşildi Türk’ün bayrağı. “HİALALLERİ AK” tı. “YEŞİL” Hak’ın kutsal yolunu temsil ediyordu. Beyaz hilaller ise, saf, tertemiz, ilâhi katı ve de bu katın ruhani ordularını temsil ediyordu!..
“ Yani, bu bayrak, GÖKTE Allah, yerde, “HAK ERİ” Türk’ün yoluna AÇILMIŞTI!..
Bu bayrak, asırlar boyu, Türk’ün elinden düşmeden dalgalandı, nice coğrafyalarda!..
Nerede, ŞAYTANLA YATIP, ŞEYTANLA KALKAN, din simsarlarının ve de iktidarlarının KANDIRMALARINDA, KÖLELEŞTİRİLİP, SÖMÜRÜLEN MAZLUM, MUHTAÇ HALK VARSA, ÖZGÜRLEŞTİRİP, KORUMAK İÇİN ONLARIN ÜZERİNE ÖRTÜ OLDU BU “YEŞİL, ÜZERİNDE BEYAZ HİLALLİ BAYRAK!..” HEM DE ASIRLAR BOYUNCA!..
ASIRLAR BOYU HAK’KIN YOLUNDA MÜCADELE, ONCA ŞEHİT…
NETİCE DE AL RENGE BOYANDI ZAMANLA O ASİL TÜRK ‘ÜN BAYRAĞI!..
AK HİLAL VE YILDIZLA DA YİNE GÖKSEL RUHSALLIĞI KUŞANIP, DALGALANIYOR!..
Asırlar boyunca, mazlum halkaları, sömürü, tecavüz ordularından korumak için savaştı, bu Türk atalar!..
Dur, durak bilmeden, üç, beş senede bir toplanan, inkârcı, hurafelerle kandırılmış sömürgeci ordularını, YÜZYILLARCA göğüslerini siper ederek MAĞLUP ETTİLER!..
(Kahveyi, çayı yudumlarken okumak kolay gelir de, NEFESLER KESİLMEZ Mİ, KILIÇ, KALKAN, OK, TOP, MIZRAK YAĞMURLARI ALTINDA, ÇIKARSIZ CAN FEDALARI DÜŞÜNÜNCE!..)
Bu yeşil, hilalleri beyaz bayrağımız, BİN YILLAR, YÜZ YILLAR SONRA, artık, her karış vatan toprağının ŞEHİTLERİMİZİN ASİL TÜRK KANLARI İLE YOĞRULMASIYLA KIRMIZIYA BOYANDI!..
AL KIRMIZININ İÇİNDEKİ AK, AY VE YILDIZLAR YÜCE RABBİMİZ’İ, GÖK RUHLARINI, ŞEHİTLERİNİ, MELEKLERİNİ, ORDULARINI TEMSİL EDER!..
İşte bu orduların korumasındadır, o şerefli Türkiye Cumhuriyetinin bayrağı!..
Bazen ortalığa çöken karanlıklarla umut ve mücadeleden vazgeçilmez!..
HER ŞEY ZAMANINI BEKLER!..
HAK YOLU OLAN; ŞEYTANLARA KANMAMA YOLU OLAN; MEDENİYET YOLU OLAN; BİLİMİ, SANATI FAYDADA KULLANMA YOLU OLAN; BARIŞ, KARDEŞLİK YOLU OLAN….
TAHRİF EDİLEMEYEN KURAN’DAN MAHRUM BIRAKILAN HALKLARI, KURAN’IN ÖĞRETİLERİYLE BULUŞTURMAK İÇİNDİ TÜRK MİLLETİNİN BUNCA FEDAKÂRLIĞI!..

Ne dersiniz, nerede doğarsan doğ, “NE MUTLU, BEN DE TÜRKÜM” denmez mi şimdi!..

Kuran’ı Kerim. Sure 9/Ayet 26:
Sonra Allah, Resulünün ve müminlerin üzerine rahmetini indirdi; görmediğiniz ordular indirdi de, küfredenleri azaplandırdı. İşte bu, kâfirlerin cezasıdır.
8/17: Onları siz öldürmediniz. Ancak Allah öldürür. Atan da sen değildin; ancak, atan Allah idi. Ve bu müminleri güzel bir imtihan ile denemek içindi. Allah hiç şüphesiz, işitici ve bilicidir.

Karaağaç – Küçük Paris / 2

Geçen hafta bu köşede, Prof. Dr. Osman İnci’nin editörlüğünü yaptığı “Karaağaç – Küçük Paris” kitabının “önsöz”ünden yola çıkmıştım.

Karaağaç Mahallesi’ni bir kültür adasına dönüştüren müzelerden söz etmiştim:

 Milli Mücadele ve Lozan Müzesi, İlhan Koman Heykel ve Resim Müzesi, Doğa Tarihi Müzesi, Trakya Üniversiteler Birliği Müzesi ve Osman İnci Müzesi…

Hepsi birer hazine.

Hepsi Karaağaç’ın ruhuna, belleğine, tarihine ayrı bir pencere açıyor.

**

Osman İnci hocamı geçen Çarşamba, görev yaptığı Ekol Hastanesi’nde ziyaret ettim.

O çok değerli kitabını o gün de benim için imzaladı.

Ama kitabının bir de “son sözü” var.

Bu pencerelerin ardında kalan bir gerçeği hatırlatıyor:

“Karaağaç’ta bir müze eksik. Mübadele Müzesi vazgeçilmezdir.”

Evet, eksik olan tam da bu: Mübadele.

**

1923 Lozan Antlaşması sadece sınırları çizmedi, sadece toprakları paylaşmadı; insanların kaderini de yeniden yazdı.

Bir sabah Yunanistan’daki Türk köylerinde valizler toplandı, ertesi sabah Edirne’nin, Karaağaç’ın kıyılarında başka insanların ayak izleri belirdi.

Birileri doğduğu evi geride bıraktı, birileri başkasının evine yerleşti.

Mübadele, tarih kitaplarında “nüfus değişimi” diye geçer ama aslında bir insanlık hikâyesidir…

Gözyaşı, hasret ve yeni umutların birbirine karıştığı bir hikâye.

**

Karaağaç, işte o hikâyenin tam kalbinde duruyor.

Meriç’in kıyısında, Lozan’ın hatırası üzerinde…

Bir yanda Lozan Müzesi’nde savaşın, diplomasi masalarının izi…

Diğer yanda eksik kalan, anlatılmamış bir bölüm: mübadeleyle gelenlerin, gidenlerin, “geride bıraktıklarının” hikâyesi.

**

Osman İnci Hoca’nın “vazgeçilmezdir” dediği bu müze aslında bir çağrıdır.

Bir kente, bir belediyeye, bir üniversiteye, mübadele derneklerine, hatta bir millete yapılmış sessiz ama derin bir çağrı:

“Geçmişinizi tam hatırlamak istiyorsanız, eksik sayfayı da açın.”

**

Karaağaç’ta Mübadele Müzesi kurulduğu gün, bu toprakların hikâyesi tamamlanacak.

O zaman Lozan sadece bir antlaşma değil, bir insan hikâyesi olarak yeniden okunacak.

Belki de Edirne, o gün hem tarihe hem insanına “hoş geldin” diyecek….

**

Bu yazının da son sözü Osman İnci hocanın son sözü olsun:

 “Karaağaç’ta bir müze eksik. Mübadele Müzesi vazgeçilmezdir.”