Kategori arşivi: Yazarlar

NE İDİK NE OLACAĞIZ

Sevgili atamız Mevlana, bir dizesinde şöyle diyor:
Taş olarak ölmüştüm, bitki oldum,
Bitki olarak öldüm ve hayvan oldum.
Hayvan olarak öldüm, o zaman insan oldum.
Öyleyse ölümden korkmak niye?
Hiçbir sefer kötüye dönüştüğüm,
Ya da alçaldığım oldu mu?..
Bir gün insan olarak ölüp, ışıktan bir yaratık,
Rüyaların meleği olacağım.
Ve yolum devam edecek.
Allah’tan başka herşey kaybolacak,
Hiç kimsenin görüp duymadığı bir şey olacağım.
Yıldızların üstünde bir yıldız olup,

Doğum ve ölüm üzerinde parlayacağım.

Mevlana
Böylesine bir açıklama, beyin işi olamaz, besbelliki beyne ilham edilmiş bir ilahi sırrın açıklanmasıdır bu!..
İnsanlar bu sır hakkında yeterince düşündüler mi, yoksa, okunup geçildi mi?..
Sevgili, İLHAMLI Mevlana atamız, bu dizgesinde belli ki, RUHSAL BEDENLENMENİN SERÜVENİNİ AÇIKLIYOR.
Bu kanıya nerden mi vardım?..
Tabi ki, Kuran’ı Kerim ayetlerinden ve yine sevgili İLHAMLI atalarımız, Mevlana ve Yunus Emre’nin dizelerinden, bu kanıya vardım.
Kuran. Sure 32/Ayet 5: İşini gökten yere düzenler. Sonra sizin saydığınız yıllardan bin yıl kadar süren bir günde O’na çıkar.
32/7: O’dur ki, her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan başladı. 32/9: Sonra onu düzeltti, ona kendi ruhundan üfledi. Ve sizin için kulaklar, gözler ve gönüller yarattı.

Ne kadar az şükrediyorsunuz!

Sevgili Yunus, Emre atamızın bir beyitinden:
Ten fanidir, can ölmez.
Ölen hayvan imiş, aşıklar ölmez.—— (Aşık:)

Allah aşkı ile pozitifte yaşayan.

Daha da açıklayıcı ifade edersek:   

FİZİK GEÇİCİDİR, RUH ÖLMEZ;
ÖLEN HAYVAN OLUR, ALLAH AŞKIYLA DAVRANAN ÖLMEZ.
Ölen, insan boyutundan aşağı, tekrar hayvan olup da, ruhlanır mı acaba?..
Sınıfta kalıp, tekrar aynı sınıfta eğitim için!.. olabilir mi, bilemem…
(MEVLAN—–Yunus Emre)

DOLU–BOŞ!

Dolu…

Üreticilerin korkulu rüyası…

Özellikle Nisan, Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında en sık görülen doğa olayı…

Süloğlu ilçesinde 10 Nisan’da öğle saatlerinde başlayan ve yaklaşık 20 dakika süren dolu yağışıyla birlikte ilçe merkezi adeta beyaz örtüyle kaplandı…

Bereket, ekili alanlarda herhangi bir olumsuzluk yaşanmadı…

Meslek yaşamım boyunca sayısız dolu olayına tanık oldum.

Ama bir tanesi var ki, 20 yıl olmuştur diyebilirim…

Babaeski ilçesinde festivalin yapıldığı alanda park halindeki onlarca aracın kaporta ve camları, ceviz büyüklüğündeki dolu nedeniyle büyük hasar görmüştü.

Hani “pert” desem yeridir!

Herkes şaşkına döndü.

**

İlkbaharla birlikte Bulgar medyasındaki haberlere göre komşu ülke, 15 Nisan itibarıyla doluya karşı “roketli savunma sezonu”nu başlattı.

Evet, yanlış okumadınız: Roketli.

Tarım ve gıda üretimini tehdit eden doluya karşı geliştirilen bu sistem; Pazarcik’ten Filibe’ye, Stara Zagora’dan Vidin’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaklaşık 22 milyon dekarlık tarım arazisini korumayı hedefliyor.

Peki sistem nasıl çalışıyor?

Bulutların içine gümüş iyodür gibi maddeler taşıyan roketler fırlatılıyor.

Amaç, dolu tanelerinin büyümesini engellemek ya da etkisini azaltmak.

Yani gökten düşecek felaket, daha yere ulaşmadan “yumuşatılmaya” çalışılıyor.

Üstelik bu sistem yıllardır uygulanıyor ve ciddi ürün kayıplarının önüne geçildiği belirtiliyor.

**

Şimdi dönüp kendimize bakalım.

Türkiye’de dolu yağışı olduğunda ne yapıyoruz?

Çiftçi kaderine bakıyor.

Sigortası varsa hasar tespiti bekliyor.

Yoksa “Allah beterinden saklasın” deyip sezona veda ediyor.

**

Oysa dünyada bu iş sadece Bulgaristan’ın aklına gelmiş değil.

Fransa’da üzüm bağlarını korumak için dolu topları ve bulut tohumlama yöntemleri yıllardır kullanılıyor.

İtalya’da özellikle kuzey bölgelerinde çiftçiler, kendi kooperatifleri aracılığıyla dolu savunma sistemleri kuruyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı eyaletlerde uçaklarla yapılan bulut tohumlama uygulamaları mevcut.

Çin ise bu işin belki de en ileri örneğini sunuyor; binlerce roket ve top sistemiyle aktif hava müdahalesi yapıyor.

Yani mesele yeni değil.

Mesele, bu yöntemleri ciddiye almak.

**

Edirne’den bakalım…

Trakya’da dolu yağışı demek; ayçiçeğinde, buğdayda, bağda bir yıllık emeğin birkaç dakika içinde yok olması demek.

Hele ki iklim değişikliğiyle birlikte aşırı hava olaylarının arttığı bir dönemde, “nasip” diyerek kenara çekilmek artık bir tercih değil, bir ihmaldir.

Peki biz ne yapabiliriz?

Öncelikle kabul edelim:

Dolu artık sadece bir ‘doğal afet’ değil, aynı zamanda yönetilebilir bir risktir.

Trakya’da pilot bölgeler seçilerek dolu savunma sistemleri kurulabilir.

Tarım ve Orman Bakanlığı koordinasyonunda üniversiteler ve meteoroloji birimleriyle ortak projeler geliştirilebilir.

Kooperatifler aracılığıyla çiftçinin sürece katılımı sağlanabilir.

Ve en önemlisi, “olmaz” demekten vazgeçilebilir.

Komşu roket atıyor, biz hâlâ dua ediyoruz.

Elbette dua edelim.

Ama tedbir de alalım.

Çünkü gökten ne yağacağı belli olmaz…

Dolunun yere düşmeden neye dönüşeceği biraz da insanların elinde.

Gerisi boş!

ATEŞKES

Dünyanın Ortadoğu olayları ile diken üstünde olduğu bir zamanda diploması galip geldi ve İran’la ABD arasında ateşkes ilan edildi. Ama bu ateşkesin içinde İsrail yok. Ateşkes öyle bir ateşkes ki her iki tarafta bombalamaya devam ediyor. İran, ABD bombalamayı kessin bizde bombalamayı keseceğiz diyor. Bu ateşkes pamuk ipliğine bağlı, yani her zaman bozulabilir.
Bir buçuk aya yakın süredir devam eden savaş İran’ın en değerli tesislerini, varlıklarını yok etti. Hürmüz boğazı kapandı, dünya petrol trafiği aksadı, petrolün fiyatı arttı. Bbazı ülkelerde benzin, mazot kıtlığı oluştu, benzin istasyonlarında kuyruklar meydana geldi, piyasalar altüst oldu. Halkta tedirginlik yarattı, her malın fiyatı arttı. Nereye gidiyoruz, acaba sonumuz ne olacak?
Ateşkes görüşmeleri Pakistan’ın İslamabad şehrinde yapıldı. Görüşmelere Pakistan Başbakanı, ABD Başkan Yardımcısı, Suudi Arabistan’dan temsilci, İran Dışişleri Bakanı katıldı. Tahmine göre bu görüşmeler iki hafta sürer diyorlardu. Ama bu günkü basından öğreniyoruz ki toplantı hiç bir neticeye bağlanmadan dağılmış. Yazının başında söylemiştim pamuk ipliğine bağlı toplantı. Toplantının ana maddeleri Hürmüz boğazının açılması, boğazın kontrolü ABD de olması, zenginleştirilmiş uranyumun saklanması, İran aleyhindeki kararların kaldırılması, İran’a savaş tazminatı ödenmesi, bölgedeki Amerikan askerlerinin çekilmesi, Lübnan dahil tüm cephelerde savaşa son vermek.
Bazı şartlar kabul edilir gibi görünse de İran tarafından bazıları hiç kabul edilmez. Neden; İran İranlılara aittir. Bazı yerlerde ateşkese rağmen çatışmalar devam ediyormuş. Şimdi bütün mesele ateşkes sürecinin uzatılması, göreceğiz uzatılacak mı?
Yazmıştım, pamuk ipliğine bağlı bir ateşkes. Her iki tarafta birbirine meydan okuyor. ABD Başkanı Trump’un ‘Hürmüz boğazına 16 adet savaş gemisi konuşlandırdım’ ifadesi, bu ne demek çatışma olacak ifadesi. Zaten konuşmalarında Hürmüz boğazının Amerikan kontrolünde olma düşüncesi var, bunu İran asla kabul etmez. Yani yine ufukta bir çatışma gözüküyor durumu. İran’ın istekleri Hürmüz boğazı İranlılara aittir, başkasının bu konuya karışmamalı, zenginleştirilmiş uranyum tarafsız bir ülkede muhafaza altına alınmalı. Bunu hangi ülke kabul eder? Sizin anlayacağınız sevgili okurlar, bu konu daha sürer, bu pilav daha çok su kaldırır.
İran, ABD savaşında bu belirsizlikler devam ederse ateşkes görüşmelerinin ne olacağı belirsiz hale gelecek ama her savaşın ardından barış gelir. Bakalım göreceğiz ne işe yarayacak bu ATEŞKES…

KEŞKE BİLSELERDİ

Ne yazan oldu, ne de çizip anlatan, yüz yıl geçti; Türk nesiller öğrenemedi ne yazık ki, Atatürk’ümüzün yanından ayırmadığı, üç köpeğinin olduğunu!..
İlk köpeğinin adı ALP, ikinci köpeğinin adı ALBER, üçüncü köpeğinin adı da, yurt dışı dostlardan hediye gelen FOKS’ tu.
Köpekle yaşamanın, medeniyet olduğunu nesiller bilselerdi keşke!..
Yine de umut var!..
Atatürk’ün köpeği FOKS’a düşkünlüğü, yakın çevresinin en çok anlattığı detaylardan biridir. FOKS, zeki bir köpekti, Atatürk nereye gitse çoğu zaman onun yanından ayrılmazdı.
“Bir gün Atatürk, Çankaya köşkünden meclise geçmek için hazırlanırken, FOKS ‘da kapının yanında bekliyordu.
Atatürk önce toplantının resmiyeti nedeniyle onu köşkte bırakmak istemişti; fakat FOKS’un bakışlarında ki ısrarı görünce gülümseyip, “Peki sen de gel bakalım!” diyerek yanına aldı.
Meclis salonuna girildiğinde ortam her zamanki gibi, ciddiydi; milletvekilleri oturumun başlamasını bekliyorlardı.
O sırada FOKS Atattürk’ün arkasından içeri süzüldü ve kimsenin beklemediği bir anda kürsünün önüne kadar ilerledi. Birkaç kişi şaşkınlıktan başını tutarken, ortama hafif bir gülümseme yayıldı.
Atatürk durumu fark edince, yüzünde o bilinen sıcak tebessümle, “DEMEK FOKS’DA MEMELEKET MESELELERİNİ MERAK EDİYOR!..” dedi.
Bu küçük cümle, salonun havasını değiştirdi. O gergin bekleyiş, bir anda yumuşadı.

FOKS ise, sanki görevini tamamlamış gibi, Atatürk’ün ayakları dibine gelip oturdu.”

O, sokak canları masumlarını sahiplenmeyen ve de ölüm fermenının çıkarılmasına ses çıkarmayanlara, Atamızın, “KÖPEK DOSTLUĞU ÖRNEĞİ” ibret olsaydı keşke!

İnşallah düzelir!..

Kuran’ı Kerim. Sure 14/Ayet 34:
Allah, muhtaç olduğunuz şeylerin hepsini size verdi. Eğer Allah’ın verdiği nimetleri sayalım derseniz, onu saymaya gücünüz yetmez. Hakikaten insan, çok zalim, çok nankördür.

Uzayacak Ateşkes

Ha edildi, ha edilecek… Yok edilmedi bu sefer çıkıyor 3. Dünya Savaşı gözümün aydın nidaları arasında ilan edilen ateşkesin sınırlı ihlallere rağmen devam ettiği ve meselinin boğazdan geçen gemilerden alınan paraya dönüştüğünü gördük.

İlerleyen günlerde Hürmüz Boğazı’nı cümle içinde kullanmayan kampanyası kapsamında ortada dolanan tüm uzmanlarla birlikte ki bu kesim sanırım nüfusun en az %80’ini kapsıyor, aslında aralarında da bir danışıklı dövüş vardı ifadelerini dinlememize az kaldı.

“Dilimde tüy bitti” tabirini kullanacağım ama tam olmayacak. Bunun yerine yazmaktan parmak uçlarım nasır tuttu; ABD’nin derdi küresel ekonomideki üstünlüğünü korurken yerini alabilme ihtimali olan başta Çin olmak üzere muhtemel aktörleri de engellemek.

Dolayısıyla ateşkes biraz daha uzarken aslında neden uzadığı bunun İsrail’in kimlerin topraklarında gözü olduğu hususunda analizler dinleyeceğiz. E tabii televizyon programlarına süre lazım ne de olsa özel televizyon yayıncılığı memleketimizde 24 saat esasına dayalı olarak yayın yapmaya başlayalı uzun yıllar oldu. Programlarda da susup oturmak olmaz eh o kadar uluslararası politika uzmanı da yok. Elbette birileriyle boşluk doldurmak lazım.

Ancak 22 Nisan sonrası dönemde çok da farklı bir dünya görmeyeceğiz. Dikkat edilmesi gereken zaman ABD’deki ara seçimler. Bu süreçten sonrası oldukça fazla güç atfedilen Trump’ın durumu ile ilgili olacak. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.

GÜZEL NESİL

Çarşı da 25 sene önce mezun olmuş, çok kıymetli bir öğrencimle karşılaştım.
Baba mesleği, esnaflıkla uğraşıyor.
Beni dükkanına davet etti, çay içip sohbet ettik. Sohbet de bana öyle güzel bir olay anlatı ki, BÜTÜN İNSANLIĞA DERS OLACAK DEĞERDE!..
“Hocam, benim, dedem de, babam da avcıdır, beni de o merakla yetiştirdiler.
Bir gün oğlumu aldım, avcılık YAPACAK MIŞ gibi, balkana doğru, ormanlığa gittik.
Ormanlıkta, sessiz ve dikkatli dolaştık, dere boyunda yanımızda getirdiğimiz yiyeceklerle, piknik yapıp karnımızı doyurduk; tekrar, merakla dolaşmaya başladık.
“Bir şey göremeyeceğiz galiba” diye umudumuz azaldığı bir anda, bir de ne görelim, KARŞIMIZDA BİR KARACA BİZE BAKIP DURUYOR!..
İkimizin de aklına silah gelmedi bile, Karaca’yı görmüş olmanın heyecenıyla, “Oğlum, telefonla fotoğrafını çek” diyebildim; ancak, çekene kadar, gidip gözden kayboldu.
Ama o masumun ormanda yaşadığını gördük ya, o yetti bize. Bir de on saniye de olsa, göz göze bakıştık ya, saatler gibiydi o anlar, yetti oğluma da bana da.
Hele oğlum için hayatında o kadar önemli bir deneyim di ki bu anlatamam!..
Eve geldiğimizde, çocuğumuz, soluk soluğa ANNESİNE “ORMANDA BİR KARACA İLE GÖZ GÖZE GELMENİN SEVİNCİNİ, HEYECANINI” öyle bir anlatıyordu ki, sığmaz ki kelimelere!..
YA O MASUMU SİLAHLA VURUP DA ÖLDÜRSEYDİK, OĞLUM NE ANLATACAKTI ANNESİNE!.. düşünmek bile istemiyorum.

Öldürerek, taşlayarak, ezerek, nesiller yetiştirmek yerine, koruyan, seven, sayan, yaşatan nesiller yetiştirilmesi dileğiyle!..

Kuran’ı Kerim. Sure 38/27:
Göğü, yeri ve ikisinin arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Vay o inkâr edenlerin ataşteki haline!
6/38: Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kandıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet Rablerinin huzuruna getirilecekler.
5/ 32: Bir canı haksızlıkla öldüreni, bütün canları öldürmüş sayarız.
5/95, 96: (Yorumla,) Sadece ölmemek için kara avı size helaldir. İhramlı iken, yani karnınız tok, sırtınız pek iken, “av” diye sakın öldürmeyin!..

NÜKLEER HANÇERİ

Artık iletişim kolaylığı sayesinde herkes her şeyi bilir durumda. O zaman neden bu kadar farklı düşünceler var denebilir. Fark bilgilerin bireysel ve kamusal yarar olarak değerlendirilmesi ve bilginin derinliğinden olabilir. Ülkemizin elektrik gereksinimi hakkından enerji üretim tesislerine kadar her bilgiyi anında öğrenebiliriz. Eksiğimiz; dünyaya bakışımızdır aslında. Bir kesimde doğru bilgi; duruma kamusal bakan, doğaya, ekolojik yapıya zarar vermeyen yatırımların olması konusundan yana iken bir başkası gidene yok edilene değil gelene değer verir.

En az on yıldır Trakya ve İstanbul dahil Marmara ve Karadeniz kıyılarını ilgilendiren bir nükleer santral öyküsü var. Bu tür tesisler deniz kıyısına kurulmak zorunda imiş. Çünkü denizin suyunu kullanacak. Bu nedenle Mersin Akkuyu, Sinop ve Kırklareli seçilmiş bölgeler. Akkuyu onlarca yıldır yapılma aşamasında ve Sinop’ta da bir başlangıç oldu. Şimdi Kırklareli gündemde. Geçmiş yıllarda İğneada denmişti. Şimdi İğneada ve Kıyıköy arasında Kışlacık köyü sınırları içinde. Çalışmalar başlamış deniyor ama resmi başvurulara ya yanıt verilmiyor ya da planlarımızda henüz yok gibi yanıtlar veriliyor.

2024 yılında vali ve bürokratlarının Vize ile ilgili bir toplantıda elektrik hattının tamamlandığı bilgisi veriliyor. Ama asıl resmi evraklardaki bilgiyi Kırklarelili yaşam savunucuları buluyor ki hem de yazılı.

Olay şudur; bir şirket aynı araziye RES başvurusu yapar. Yaşam savunucuları tüm ÇED dosyaları gibi bunu da inceler. Şirkete verilen yanıtta bu alanın nükleer santral için ayrıldığı bilgisine ulaşırlar. Böylece resmi kayıtlarda görülüyor nükleere santral. Oysa yıllardır gelen giden tüm bakanlar birkaç kelam ettiler ama resmiyette yok! Yahu devlet gizli iş yapar mı diyoruz ama yapıyor demek ki.

Bu bölge; Trakya Alt Bölgesi 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planlarında “orman alanı”, “tarım arazisi” ve “mutlak içme suyu koruma alanı” olarak tescilli. Doğal bir eşik olan İstrancalar’ın kalbine nükleer santral kurmak deniz çayırlarını sıcak su deşarjıyla yok etmek ve Trakya’nın nefesini kesmek demek.

Santral alanı Trakya’nın Karadeniz’e dokunduğu yer.14 bin dönümlük ormanlık alan feda edilecek ki bu iki milyon civarında orman ağacının katli demek. Bölgenin ekolojik dengesinin bozulmasıdır. Bu bölge Longoz Ormanları’nın yanıdır. Bu ormanlar sıradan ormanlar değildir. Yağmur rejimiyle, yeraltı sularıyla, gölleri ve dereleriyle yaşayan bir ekosistemdir. Burası Istranca Dağları’nın kalbidir.

Bu sakin alan eşsiz doğası, tarihi kalıntıları yanında bölgenin balık ambarı olan bir balıkçı kasabasıdır. Olağanüstü bir biyoçeşitliliğe sahip alan İstanbul’un havasına, suyuna can veren doğal bir sigortadır. Aynı zamanda Ergene Havzası’nın su kaynağıdır. Koruma altındadır. Buralardan çıkan sular içme suyu kıvamındadır. Ergene’ye ulaşmak için kıvrım kıvrım akan derelerdir hepsi. Bu temiz sular Çerkezköy, Çorlu, Muratlı’ya doğru akarken yanlış politikalar sonucunda kirli sanayi alanından geçerler ve zehir taşımaya başlarlar.

Trakya’da 1970’lerden beri devam eden denetimsiz sanayi yetmemiş. Tüm bölgeye yayılan taş ve maden ocakları, yanlış yerlere dikilen rüzgâr enerji santralleri yetmemiş. Trakya’mız ve İstanbul yapılanmaya açılan tarım ve orman arazileri ile suyu, havası, toprağı ve ormanı ile tüketilmeye çalışılmıştır. İşte bu özel ve güzel bölge nükleer santral ile topluca hançerleniyor.

Yaklaşık 14 bin dönümlük ormanlık alan risk altında. Milyonlarca ağaç, sayısız canlı yok edilecek ve geri dönüşü olmayan bir yıkım, ekokırım yaşanacak. Bu alan; Trakya Alt Bölgesi çevre düzeni planında orman ve tarım alanı olarak belirlenmiş, hem de bu iktidar tarafından. Üstelik içme suyu koruma kuşağında. Anayasa’nın 169. maddesi devlete ve yurttaşa ormanları koruma görevi veriyor.

Tüm bu olumsuzlukları taşıyan nükleer santral tesisine karşı yöre halkı savunma yapacaktır haklı olarak. Trakya Platformu ve Trakya Kent Konseyleri Birliği öncülüğünde Vize’de panel düzenleniyor. Panelde projenin bilimsel, çevresel ve toplumsal etkileri kapsamlı şekilde ele alınacak.18 Nisan 2026 tarihinde saat 13.00’te Vize Belediye Kapalı Düğün Salonu’nda gerçekleştirilecek panelde, enerji politikalarından halk sağlığına, ekosistem üzerindeki etkilerden hukuki süreçlere kadar birçok başlık masaya yatırılacak. Uzman konuşmacılar, nükleer santralin olası risklerini bilimsel veriler ışığında değerlendirecek.

Trakya ve İstanbul dahil olarak tüm bölgeyi, ülkeyi ve de Karadeniz halklarını ilgilendiriyor. Bizlerin 1986 yılında yaşadığı Çernobilleri çocuklarımız ve torunlarımızın yaşamaması için bu santrale “dur” demeliyiz.

AKTAN TRAKYA’NIN GURURU İDİ…

Sevgili büyüğümüz Sn. Feyzullah AKTAN’ı kaybettik. Aktan, sadece Keşan’da değil, Trakya’da, hatta ulusal ölçekte gazetecilere ve yerel gazeteciliğe örnek olan saygın ve duayen bir isimdi.

Onurlu meslek yaşamının yanı sıra toplumsal yaşamındaki duruşu ve kişiliği ile Trakya Bölgesi’nde “Örnek Kıdemli Vatandaş” ödülüne layık görülen birisi için daha fazla söze gerek olduğunu düşünmüyorum.

Hem kişisel duruşu ile hem de ÖNDER GAZETESİ ile yarım asırdan fazla sürdürdüğü basın yaşamı ile Keşan’ı önemsettiren, Keşan’a, değer ve saygınlık kazandıran AKTAN’ı toprağa verdik.

***

Cenazesinde göreceğimi umduğum pek çok ismi göremedim. En azından Enez’den katılan hiç kimseye rastlamadım. Belediye Başkanı, İl Genel Meclisi Üyeleri neredeydiler? Bilemedim. Edirne ve Keşan CHP örgütünün de yeterli bir katılım sağlamadığı gibi bir izlenim edindim.

Suçlamak için yazmıyorum. Demek ki gençler kendi yörelerinin değerlerini yeterince bilemiyorlar. Örgütlülük sadece birilerini bazı makamlara taşımak için değildir. Örgütlülük aynı zamanda değer bilmektir, saygıdır, vefadır.. Sevinçte ve tasada ortak olmaktır.

Örgütü yönetenler bu konularda duyarlı ve hiç yoksa il bazında bu cenazenin önemini duyurmak örgütlerini harekete geçirmek zorunda olmalıydılar…

***

1980 yılında çıkarttığım ve Önder Matbaası’nda basılan “ENEZ’DE BARIŞ” isimli gazete döneminde yakından tanıma şansına eriştiğim Sevgili Feyzullah AKTAN’ın rahle-i tedrisinden geçen gazeteciler sayesinde Keşan yerel basını ayakta duruyor.

Enez’e olan ilgisinin ve sevgisinin de yakın tanığıyım. Günbatımı Gecelerimize konuk olduğunu hatta kendisine “İbrahim Bitikli” ödülünü verdiğimizi hatırlıyorum. Keşan’da Önder Gazetesi’ndeki keyifli sohbetlerimizin ve “DOMUZ DOLABI” kitabının arka kapak sayfasını bana ayırmasının bana verdiği övünç’ün unutulması mümkün mü?

(Bazen merak ederim; “Domuz Dolabı” başlıklı o kitabı acaba kaç hakim, kaç savcı, kaç avukat okudu?)

***

Öncelikle tüm Keşan halkına ve sonrasında çocuklarına, torunlarına başsağlığı diliyorum.. Keşan’a ve aileye yaşattığı onurlu sürecin kıymetini bilmelerini ve onu unutturmamalarını bekliyorum.

Ben, O’nu tanımaktan duyduğum gururu, yaşadığım sürece taşıyacak ve onu çok özleyeceğim.

ISTRANCALARIN ETEKLERİNDE

Sigortacı, öğretmen, iş adamı, marangoz, muhasebeci, sağlık çalışanı, emeklisinden polis, asker, öğretmen ve işçi.

Gencinden yaşlısına, çalışandan emeklisine hepsi birbirinden farklı 10 insan bir arada Istrancalar’ın eteklerine tırmanmaya çalışıyorlar. Grupta neşe hakim, sohbetler rampalarda bile kesilmiyor, kahkahalarıyla Istrancalar inliyor.

Kim bunlar? Neden, nasıl bir araya gelmişler, amaçları ne?

Edirne Doğa Sporları Kulübü’nün üyeleri her biri. Onları bir araya getiren tek tutku aynı zamanda bisiklet.

Sosyal hayatta pek bir araya gelmeleri mümkün olmayan farklı meslekten, farklı yaşlarda 10 ayrı kişi.

Tek ortak tutkuları bisiklet ve onları bir araya getiren kurum da EDOSK. Ahmet Ali Tunç, Alpay Kırmızı, Cevat Çakar, Deniz Hayırsever, Kani Reşat Gökalp, Kutlu Kağan Bayrak, Müjdat Özgür, Raşit Yıldız ve ben asılıyoruz pedallara Tunca ovasından Istrancalar’ın eteklerine doğru.

Ben de grubun içindeyim, bazen önde, bazen arkada. Çoğumuzun bisikletleri elektrik takviyeli. Müjdat ve Raşit arkadaşımız kara şanzıman misali zinciri koparacakmışçasına asılıyorlar pedallara elektrikli teknolojiyle donatılmış pedaldaşlarına yetişmek amacıyla manuel bisikletleriyle.

Çevremizi ilgiyle ve mutlulukla inceliyoruz. Mutluluğumuz ve neşemizin ana kaynağı uyanmaya başlayan doğanın içindeyiz. Kanola tarlaların sarımsılığı, buğday tarlalarının yeşilimsiliği ve doğanın mest eden kokusunu hissediyoruz.

Tur başlangıç yerimiz Mimar Sinan heykelinin önü. Fotolar özenle çekildikten sonra Saraçhane’ye doğru süzülerek iniyoruz tek sıra halinde. Foto ve video işleri Cevat arkadaşımızda. Teknolojiye hakim ve harika çalışmalar çıkarıyor her tur sonrasında. Bütün sporcuların üzerinde EDOSK kıyafetleri, başlarında kasklarıyla tam donanımlı bir haldeler.

İlk mola Değirmenyeni köyünde veriliyor. Çaylar eşliğinde benim belirlediğim rota üzerinde kısa bir sohbet sonrasında yola devam, ilk hedef Suakacağı köyü.

Suakacağı köyüne uğramadan yanından sarıyoruz 6 km sürecek olan dik rampaya. Elektrikliler tam hızla yükselirken manuel bisiklet süren arkadaşlarımıza uyum gösterebilmek için kısa molalarla devam ediyor yolculuk. Rampanın ortalarında yolun kenarında labadalar ilgisini çekiyor grubun, toplanan labadalar üzerine konferanslar veriliyor, sporcular sadece bisiklet konusunda değil de mutfak kültürü konusunda da birer uzman olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar.

Devam yola. Bir süre sonra sertliği azalan rampayla birlikte Çatma köyü sapağına geliyoruz. Orada da kısa bir mola sonrasında pedallar tekrar dönüyor Hanlıyenice’ye kadar olan 4 km’lik sert stabilize yola doğru. Zorlu bir yolculuk oluyor burada. Zemin bazen sert, bazen yumuşak, taşlı, kumlu mecburen yavaş ve dikkatli sürüyoruz.

Hanlıyenice köyüne vardıktan sonra sessiz ve kimsesiz köy kahvesine şöyle uzaktan sitemkar bir bakış attıktan sonra kuzeyi arkamıza alarak, hafif eğimli asfalt yolda süratle ilerlemeye başlıyoruz.

Oda ne? Manuel bisikletleriyle devam eden Müjdat ve Raşit arkadaşımızı durdurmak mümkün değil. Günün büyük bir bölümünde arkadan gelen kara janzıman arkadaşlarımız hınçlarını alırcasına basıyorlar pedallara önümüz sıra.

Bu hızla gidişimizin aslında gizli ve çok önemli bir nedeni var. Önümüzdeki ilk köy Çömlekakpınar’da yağmur ve şükür duası var ve pilav ikram edilecek, üstelik de dana etlisinden.

Aç 10 bisikletliyi seyretmeye doyum olmuyor. Hırsla dönüyor pedallar asfalt yolda. Yolda bizi karşılayan arka arkaya araçlar ümidimizi kırıyor. Biten dua ve ikram edilen pilavlar bittiyse biz kaldık yine kuru tosta.

Nefes nefese giriyoruz Çömlekakpınar’a. Yolda ellerinde poşetlerle pilavlar ve ayranları almış köylü kadınlara sitemkarca bakarak hızla giriyoruz dua alanına. Son kazanın dibini kazımakla uğraşıyor pilav ustaları. Bisikletlerimizle hızla giriyoruz sıraya neyse ki birer tabak pilav, ayran ve helvadan oluşan ziyafetimizle tamamlıyoruz bu son bir saatlik çılgın sürüşümüzü.

Karnı tok bisikletliler çay keyfi yapıyorlar sonrasında Çömlekakpınar kahvesinde. Yarım saatlik bir molanın ardından artık hedefimizde Edirne, evlerimiz var. Pedallar artık sakince evlerimize doğru dönüyor.

Cevat arkadaşımız son fotolarını ve videolarına aldıktan sonra kanola tarlalarının yanından ovadan devam ediyoruz.

Bir tur daha keyif ve neşeyle sona eriyor. Geriye anılarıma ekleyebileceğimiz neşeli bir gün daha ekleniyor.

EDOSK’la daha nice turlara.

Hayatta iken yapılmalı!

Basın camiası çok değerli bir büyüğünü, koca bir çınarı kaybetti pazar günü.

Duayen gazeteci Feyzullah Aktan’ın ölüm haberi üzüntüyle karşılandı.

Kendisini yakından tanımış, birkaç kez değerli görüş ve önerilerini dinleme şansım olmuştu.

Hatta, sahibi olduğu Keşan Önder Gazetesi’nde onun özel ricasıyla birkaç köşe yazısı da kaleme almıştım.

2015 yılında ismi Keşan Belediyesi tarafından Erikli’de bir dinlenme ve çocuk parkına verilmiş, onurlandırılmıştı.

Açılışına da bizzat katılmış, o mutluluğu yaşamıştı.

Nur içinde yatsın inşallah.

Zaten doğrusu da bu olmalı.

Bir il ya da ilçeye önemli hizmetleri olmuş insanların isimleri herhangi bir cadde, sokak, park veya tesise verilecekse onlar hayatta iken verilmeli.

Mesela Hamdi Sedefçi!

Edirne’ye tam 20 yıl Belediye Başkanı olarak önemli hizmetleri olmuş bir isim sayın Sedefçi.

Şuan inzivaya çekilmiş bir vaziyette yaşamını sürdürüyor.

Nehir kenarında yaşadığı evde su baskınlarına maruz kalıyor ve kurtarma çalışmalarıyla gündeme geliyor iki defadır.

Allah sağlıklı ve uzun ömür versin.

Doğruyu söylemem gerekirse; Hamdi Sedefçi isminin herhangi bir yere verilip verilmediğini bilmiyorum.

Ancak yaptığım araştırmada herhangi bir bilgiye ulaşamadığım için bir örnek olarak yazmak istedim.

Yapıldıysa ne alâ ve yetkililerden özür dilerim.

Ama hala yapılmamış ise derhal yapılmalı derim şahsen.

Kamuoyunda Efsane Başkan diye anılan sayın Sedefçi de bunu görmeli, onurlandırılmalı.

Ayrıca şunu da söylemeliyim ki; bu temennim Edirne’de böylesi hatta daha da fazla hizmetleri dokunan diğer önemli isimler için de geçerlidir.

Dilerim dikkate alınır ve en kısa zamanda da gerekenler yapılır bundan sonra.