Hatırlarsınız, Esad devrildikten kısa bir süre sonra İsrail Golan bölgesinden başlayarak Suriye sınırlarını ihlal etmiş ve Şam’ın 20-30 km yakınlarına kadar gelmişti. Böyle bir durumda egemen devletlerden beklenen topraklarını korumaktır.
Nedense Suriye sınırlarını ihlal eden hatta başbakanı ağzı ile Suriye’deki bazı gruplara destek vereceğini alenen ilan eden İsrail pek gündem olmuyor. Zaten eski Suriye Arap Cumhuriyeti’ni devirip yerine yeni Suriye Arap Cumhuriyeti’ni kuranlar da İsrail aleyhine meşhur tabirle bir iki küçük düşük profilli açıklama yapmanın ötesine geçmedi.
Sonuç olarak İsrail Silahlı Kuvvetleri’nin unsurları Suriye Arap Cumhuriyeti dahilinde varlık gösterir kendileri için uygun olduğunu değerlendirdikleri gruplara Suriye Arap Cumhuriyeti aleyhinde destek verdiler.
Bu durum yaklaşık bir yıldır devam ederken 6 Şubat 2026’da Paris’te ilgi çekici bir gelişme oldu. ABD himayesinde Suriye ve İsrail devlet yetkilileri görüştüler. Himaye kelimesi burada ABD Devlet Sekreterliğinin ilgili toplantıya dair 6 Şubat 2026 tarihinde internet sayfasından yaptığı duyuruda kullanılan kelimenin birebir Türkçe çevirisidir.
ABD himayesinde Paris’te toplanan taraflar yani Suriye ve İsrail yetkilileri,kendi devletlerinde güvenlik ve istikrarın sürdürülebilmesi için çabalarına devam edecekleri taahhüdünü verdikten sonra aralarında istihbarat paylaşımı, askeri gerginliği azaltma, diplomatik ilişki tesisi ve ticari fırsatlar için ABD denetiminde müşterek temas birimi için mutabakata vardı.
ABD Devlet Sekreterliği resmi internet sitesindeki açıklamadan devam edelim. Bu temas biriminin ihdası ile anlaşmazlıkların hızlıca çözülmesi ve yanlış anlaşılmaların giderilmesi mümkün olacakmış. ABD de bu türlü girişimleri takdir ettiği gibi uygulanmasını da desteklediğini ifade etti yine aynı resmi internet sitesinde. Üstelik bu çabalar “Orta Doğu” barışının genişletilmesi ve sürdürülmesi için önemli olduğu gibi egemen devletlerin saygılı ve üretken bir şekilde iş birliği yapması da bölgedeki refahı ortaya çıkaracakmış.
Ne diyelim anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.
Beyin ile, düşünme, akıl, mantık yürütme emeğini zahmet görenler, başkaları ve kendi nefsinin şartlandırmalarına BAYILIRLAR!.. Oysa bu dünyaya BAYILMAYA değil, AYILMAYA geldik!.. İster Müslüman ol, ister Hıristiyan, ister Musevi, Hepsi Allah’ ın emirleri!.. Ama, Tevrat ve İncil’in HURAFELİ yazılmış yerlerini Kuran’ı Kerim ile sağlaması yapılıp temizledikten sonra!.. O zaman, kilise de, havra da, cami de Allah’ın “TEK HAK YOLUNU” gösterir. Eğer, o kitaplar Kuran ile sağlaması yapılıp, temizlenmezse, bir çok ülke halkları yana, yakıla, kör, sağır, birbirlerine düşmanlık güderek, yanlışlar, savaşlar içinde yaşarlar da, haberleri bile olmaz!.. Bir türlü, olmadığı gibi!.. Halbuki yapılacak çok kolay!.. DÜZELTİN, AYILIN, TAMAM!.. Dünya çoğunluğunun aldandığı gibi, mallarına, yatlarına, gökdelenlerine, lükslerine, servetlerine bakıp da, insanların saadet içinde yaşadıkları sonucu çıkmaz ortaya!..
VARLIKTA, VAR EDENLE DEĞİLSE GÖNÜL, EŞYANIN SARHOŞLUĞUNDA SAHTELEŞİR ÖMÜR!..
Kuran’ı Kerim. Sure 3/Ayet 3-4: Ey Muhammet! Allah sana Kuran’ı hak ve kendinden evvelki kitapları tasdik eder olduğu halde inzal etti. Ve Kuran’ı indirmeden önce de, insanlara hidayet olarak, Musa’ya Tevrat’ı ve İsâ’ ya, incili indirmişti. Hak ile batılı ayırt eden, diğer kitapları da indirdi. Onlar ki, Allah’ın ayetlerine kâfir oldular. Şüphesiz onlara şiddetli bir azap vardır. Allah galiptir. Allah suçlunun hakkından gelen, mutlak güç sahibidir.
Günlerimizi dolduran Trump hareketi ister istemez hepimizi ilgilendiriyor. Bugün bu eylem sıradanlaşıyor ise yarın herkes ve herkes tarafından yinelenebilir. Bu yinelenme komşular arasında, köyde, kentte, şirketlerde, kısaca her alanda ve her yerde olabilir. Ki her gün artarak oluyor da. Bu bir doğa kuralı gibi görünse de düşünen doğal varlık olan insanlık bunu aşmalıdır.
Büyük insanlık olarak; yendik yenildik, öldük öldürdük, tanrılar yaratıp inandık inanmadık. Kısaca birlikte geldik bu günlere. Güçlünün kazandığı kalabalık gibiyiz. Ama kazananların kaybetme korkusu kaybedenlerin kazanma umudu hiç bitmedi ve bitmeyecek de yeryüzü aşkın yüzü olana dek.
Bugün bir ülkenin, nasıl olursa olsun temsil eden kişisini evinden alıp kendi ülkesinde yargılamaya götüren ve bunu kameralar önünde sanatsal bir şova dönüştürmek ne anlama geliyor?
Kişi o makama her nasıl geldiyse de kendisini oraya getiren yurttaşlar; onlarca yıldır adaletsiz bir şekilde hile ve desise, korku ve tehdit ile yönetiliyor ise temsilcisini korumaz. Ülkenin yurttaşı olarak kendi yöneteni ile başka liderin yönetimi arasında seçime zorlanır ise ülke, toplum, ulus her nasıl adlandırırsak adlandıralım bitmiş demektir.
Anımsayalım; Osmanlı dağılınca kimisi ABD’ye bağlanmayı, kimisi İngiliz kolonisi olmayı veya başka seçenekleri düşünmedi mi?
Dış politika konusunu bir ortalama yurttaş bilgisine sahip olan biri kadar anlarım. Çünkü dünya yönetimlerini tahlil etmek uzmanlık işidir. Benim bildiğim dünyada iki toplum vardır; ezenler v ezilenler. Ezenler bunun devamını ve daha çok ezmeyi amaç edinir, ezilenler de bundan kurtulup adil bir dünyayı mücadelesi ister.
Her ne kadar hepimiz her şeyi bilir gibi ahkam keser ve uzmanlığımızı öttürüyor olsak da bu kadar bilenlerin sessizliği, eksik yurttaşlığımızın kanıtıdır bence.
Evet, hepimiz kapitalizmin kurduğu ve toplumlara yaşattığı bir düzen içindeyiz; sessiz ol, inan, tüket, bir araya gelip itirazı örgütlemeye kalkma, uyumlu ol.Yoksa!
Bunun sonucunda da her ülke güvenlik ülkesi konumunda birbirine düşmanlaştırılmış ve silah pazarlamacılarının egemenliğinde.
Bilen ile bilmeyeni tanımlamaya gerek yok.Bilmeyen; ses çıkarmayıp usulüne uygun sessizliği seçendir.Bilen; kirli bilgiden arınıp doğru bilgiye ulaşandır. Bu bilgiyle de en yakınından başlayıp mahallesinden, kentinden sorumluluk duyan ve ülke çapında itiraz edebilen olması gerekir. Yani bilmek yetmez bilen olmak için. Ülke içinde itiraz edebilen topluluklar dünya ölçeğinde de bunu gösterebilendir. Kısacası bilen; dünya yurttaşı olmaktır.
Trump denen zat kapitalistlerin emir ve isteği ile küreselleşme sürecinde köy dediğimiz dünyanın bir ülkesine el koyuyor. Ben bu duruma şaşırmadım. Malum ülkemiz insanı bu uyumlu yurttaşlık elbisesini giymemek için çok direndi, çok bedeller ödedi, çoğunu birlikte yaşadık. Avrupa ülkelerinin yurttaşları başka halkları sömürmekten gelen gelirler dahil kendi içlerinde az da olsa adaleti sağlamışlardı. Asya, Afrika ülkeleri de değişik sebeplerden dolayı birlikte başka coğrafyalardaki haksızlıklara uzak duruyor şimdilik.
Bugün büyük insanlıktan beklediğimiz sokakları doldurma, dünya bizimdir eylemleri yapma durumları olmayacaktır. İnsan da diğer canlılar gibidir. Kendine zarar gelince zıplar ve veryansın eder ki televizyon ve gazetelerin üçüncü sayfa haberleri bunlarla doludur. Oysa yasalardan elde ettiğimiz hakları bilerek birbirimizi tamamlayabilsek ve örgütlü olsak mahallemizde, kentimizde, ülkemizde ve işte o zaman dünyada itirazları örgütleyebiliriz. İşte o zaman Trumpgiller hiçbir ülkede olmaz, olamaz.
Herkesin bildiği gerçeği kapitalistler de biliyor; kapitalizmin sonu sosyalizmin başıdır. Umudum o ki kapitalizmin son temsilcisidir Trump. Çünkü insanlık tarihi karanlıklar tarihi olduğu kadar aydınlıkların da tarihidir. Zıtların birlikteliği doğa kuralıdır. Bir kibrit ile yeni dünyalar kuran pratiklere de gebedir.
Sosyalizm mi, Kapitalizm mi seçeneğine gelen insanlık kapitalizm ile nereye geldiğimizi gördü. Bilinmeyen ve her kesimin dilinde olan sosyalizm ise denenmedi denebilir ve insanlık bu kez sosyalizme dönecektir. Bugüne kadar dilde olan ama hiç uygulanmayan demokrasi hayali de ancak demokratik bilimsel sosyalizm ile insanlığın kurtuluşu olacaktır. Beklenen büyük turp belki de Trump’tır!
“Kıymet, kıymetli” nedir?.. “Mülk” mü, “Para” mı yoksa “Nasip” mi?.. Nasip yoksa, kısmeti ne yaparsın?.. Nasip varsa kıymeti ne yaparsın?.. Vurdun, vuruldun, ayaktasın!.. Vurmadın, vurulmadın, yataktasın!.. Vurulmanda, vurdurulmanda, düşün bakalım nedendir? Hepsi şükürdendir… Şükür et ki şükürde kalasın!.. Anlasan da, anlamaktan korkarsın. Korku iyidir, ama huşudan olursa;
Hem kork, hem titre, belki huşudandır…
Kuran’ı Kerim. Sure 2/ayet 207: İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın razı geleceğine uymak için kendini feda ederler. Allah’ın kullarına rahmeti ziyadedir.
Kızmayın ‘Abi’me lütfen; ne yapsa yeridir zira görevlidir.
Kendisine deli muamelesi yapanları ise esefle kınıyorum.
Neymiş efendim, dünya bu hayduttan kurtulmalıymış yoksa başımıza çok kötü şeyler gelecekmiş…
Trump; Venezuella’nın ardından Kolombiya, Küba, Panama’ya çökecekmiş. Kanada’yı ABD eyaleti yapacakmış. Meksika ve İran da hedef tahtasındaymış. Grönland zaten küçük lokmaymış; Danimarka haddini bilmeyecek de ne yapacakmış…
Putin de zaten ne zamandır kafasını bozuyormuş. Çin de haddini bilmeliymiş…
Ne denilse nafile Beyaz Saray ‘Abi’me yol vermiş bir kere; X hesabından yaptığı “No Games, FAFO” paylaşımı da bunun kanıtı…
Argo bir ifade FAFO: “Fuck Around, Find Out” demekmiş. Türkçe karşılığı: “Bulaşırsan görürsün gününü (bilmem neyi), eden bulur” şeklinde söylenebilir.
Beyaz Saray’ın diplomasi dili yerine sokak dili tercihi de uluslararası ilişkilerde yeni bir sayfa.
Trump’ın yemin töreni münasebetiyle, 11 ay önce, mevzuyu bakın nasıl ele almışız:
//Küreselleşme, Soğuk Savaş sonrası türetilen bir kavramdır. Doğu Bloku’nun dağılması sonucu, ABD’nin tek kutuplu dünya stratejisinin tezahürü olarak 1990’dan itibaren küreselleşen dünya hikâyesinin somut yansımaları görünür oldu.
1989’da Berlin Duvarı’nın çöküşünü tarihin sonu geldi artık liberal dünyanın değerleri geçerlidir diyen küreselleşme tasarımcısı ülkeler, aslında ekonomik açıdan parsayı toplayacaklarını iyi biliyorlardı. Teknolojideki gelişmeler de çevre ülkelerden kaynak aktarılmasını kolaylaştırmış, “gelişmiş ülke” coğrafyasında refahı yükseltmiştir. Madalyonun diğer yüzünde ise: çevre ülkelerde -onlara da başka bir komiklik ifadesi “gelişmekte olan ülkeler” denmektedir – yaşayan yoksul yığınlar vardır.
Kabaca üçayak üzerinden yürüyen küreselleşme mavrası: sermayenin, mal ve hizmetlerin, işgücünün dünya üzerinde serbestçe dolaşımını ifade eder. Üçüncü ayak yani işgücünün serbest dolaşımına ise yol verilmemiştir. Küreselleşen sermaye, ucuz işgücü sunan ülkelere üretim potansiyelini kaydırarak çevreden merkeze nüfus göçünü önlemiştir. Bu, hem üretim maliyeti hem de merkez ülkelerin demografik yapı hassasiyeti ile ilgilidir. Oyun kurucu ülkelerin bugünkü mülteci alerjisi de bunu gösteriyor. Popülist sağ partilerin, ırkçılığın, yabancı düşmanlığının batı ülkelerinde artması da bundandır. Diğer bir ifadeyle, küreselleşme mavrasının iflasını da gözler önüne sermektedir.
Küreselleşme kavramının içindeki nüve siyaset felsefesi, neoliberalizmdir, finans kapitalin etkisinde bir düzendir ve emperyalizmin yeni yüzüdür.
Küreselleşen dünyanın cazibelerinin çevre ülke insanlarına allanıp pullanarak anlatıldığı dönemleri hatırlamak hiç güç değil. Liberal medya maymunları ve akademisyenlerin öncülüğünü yaptığı beyin yıkama ayinlerinde hep küreselleşmenin geri çevrilemez bir gerçeklik sayılmasına vurgu yapıldı. Küreselleşmenin iyi yanlarından yararlanmayı bilmek gerektiğini, kötü yanlarına karşı yağmurdan korunmak gibi şemsiye açılmasını öneren şarlatanlara bile tanık olduk. O şemsiye acaba nerede şimdi?
Organik aydın ve sistem borazanları savundukları küresellleşmiş neoliberal kapitalizmin dinamiklerini, çelişkilerini elbette iyi biliyorlardı; kiralanmış beyinlerden meslek ahlakı beklemenin naifliği de düpedüz ortada tabii…
Bugün benzeri görülmemiş bir kriz çağındayız. Bu kriz, daha önce yaşanan kapitalizmin döngüsel krizlerinden farklıdır; sermaye sisteminin derin bir yapısal kriziyle karşı karşıyayız. Ve bu kriz, belki de ilk kez bu kadar tüm insanlığı etkilemekte ve insanlığın yaşamda kalabilmesi için ciddi bir mücadeleyi, değişikliği elzem kılmaktadır. Nasıl olacağı, ayrı bir tartışma konusudur.
Evet, sermayenin yapısal krizinin sistemin kendi içsel sınırlarından kaynaklandığını kabul etmek gerektiği apaçık ortadadır.
ABD’nin kurmak istediği yeni dünya düzenine yıllar önce dikkat çekti Henry Kissinger; küreselleşme adı altında ABD’nin bir imparatorluk düzeni kurma hevesini konu etti.
ABD ile Çin’in soğuk savaşın eşiğinde bulunduğu ve sonuçlarının Birinci Dünya Savaşı’ndan daha ağır olacağı uyarısı da gelmişti Kissinger’den.
Gelişmeler de bu yönde değil mi?
Güney Kore ile diğer Asya Kaplanları ve büyük lokma Çin dünya ticaretinde pek çok alanda ön aldı. Özellikle Çin’in ekonomik büyüklüğü ve teknolojide gerçekleştirdiği sıçrama sadece ABD’nin değil başta Almanya olmak üzere birçok Avrupa ülkesinin korkulu rüyası.
Amerika’nın imparatorluk hevesini kursakta bırakan Çin’e karşı 2018’den itibaren uygulanan tedbirlerin Trump’ın gelişiyle artması, sıkışmışlığın bariz ifadesidir.
Rusya’nın ekonomik açıdan güçlenmesi ve BRICS (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika Cumhuriyeti) olgusu da hesaba katılınca Amerika’nın İmparatorluk rüyasının, dünya düzeni kurucu misyonunun suya düştüğü yadsınamaz bir gerçek.
Aslında emperyalizmin bir aşaması ve sanki ‘bütün dünya bir olacak hayat bayram olacak’ gibi pazarlanan, allanıp pullanan küreselleşmenin bizzat oyun kurucu merkez ülkeler tarafından resmen terk edildiğini, ulus devlet reflekslerine geri dönüldüğünü de yaşayarak görüyoruz.
Daha dün Trump, AB’den ABD’ye daha çok araç satıldığından hayıflanarak tedbir uygulamaktan bahsetmedi mi, küreselleşme kavramını yerle bir etmedi mi?
Göreve gelir gelmez Kanada ve Meksika’ya yaptırımdan söz eden, Panama kanalına -Çin’in oradaki limanlarda artan nüfuzundan ötürü- el koyacağını açıklayan, Grönland’a sulanan şu bizim Trump değil mi?
Evet, Trump tabii ama derin ABD’yi ihmal ederseniz asıl fotoğrafı gözden kaçırırsınız.
Trump, ABD’nin dünya üzerindeki hegemonyasının sarsılmasına koşut göreve getirilmiş ve üstelik ikinci kez seçtirilmiş bir taşıyıcıdır.
Sadece kulağına bir çizik atacak kadar keskin bir nişancı üzerinden seçmeni etkilemek ve Trump lehine sandığa yönlendirmek, planlı programlı olamaz mı?
ABD’yi başkanlar mı yönetiyor yoksa güç odakları mı?
Bu sorunun cevabı için ABD başkanlarına yapılan suikastlar yeterince ipucu veriyor.
Önce suikast sonucu öldürülenlere bakalım…
Abraham Lincoln, 14 Nisan 1865’te suikasta uğradı. Saldırıdan bir gün sonra hayatını kaybeden Lincoln, öldürülen ilk ABD başkanı oldu. Suikasttan iki yıl önce İç Savaş sırasında Lincoln, Konfederasyon içindeki kölelere özgürlük tanıyan Özgürlük Bildirgesi’ni yayınlarken, siyahların haklarına verdiği destek öldürülme sebebi olarak gösterildi.
ABD’de suikasta uğrayan ikinci başkan, görevinin 6’ncı ayında, 1881’de James Garfield oldu.
Üçüncü suikast ise 6 Eylül 1901’de William MCKinley’e yapıldı.
ABD’de ölümle sonuçlanan son suikast ise Kasım 1963’te John F. Kennedy’ye düzenlendi.
Theodore Roosevelt 1912’de, Gerald Ford 1975’te, Ronald Reagan1981’de, George W. Bush 2005’te, Donald Trump 2024’te suikasta uğrayan fakat hayatta kalan başkanlar.
Evet, ilginç ve komplo teorisi üretmeye müsait bir tablo değil mi?
Küreselleşmenin ters tepmesiyle dünyaya düzen veren ABD’nin imtiyaz kaybına uğramasının sonuçları yaşanmaktadır.
Kapitalizmin döngüsel değil yapısal kriz kaynaklı bir debelenme yaşaması da otoriter devlet yönetim tarzına tekrar ihtiyaç duyulduğunu ve ancak böyle sistem mağduru sessiz yığınların hareketlenmesinin önüne geçilebileceği, sermaye sisteminin tarihsel hafızasında mevcuttur.
Melania Trump’ın 20 Ocak’taki yemin töreninde siyah kıyafeti, kafasındaki şapkanın gözleri saklaması çok dikkat çekti. ‘First Lady’nin stilini zarafetin yansıması, giysi tasarım becerisi görenlerin yanı sıra klasik bir mafya kıyafeti benzetmesinde bulunanlar da olmuştur.
Semboller üzerinden yürüyen siyasete dayalı bir okuma yapacak olursak Musk’ın siyah düşkünlüğü, Hitler selamı, Melania Trump’ın şapkası, karanlık ve gizemli küresel bir döneme mi işaret ediyor yoksa?//
ABD’nin Venezuela’nın kaynaklarına mafyöz bir operasyonla çökme teşebbüsü, 11 ay önce altını çizdiğimiz gibi, Trump’ın ikinci dönem yemin töreninde eşi Melania’nın şapkasıyla verdiği mesajın (benzetmede hata aranmaz) sonuçlarındandır.
Uluslararası hukuk, insan hakları, demokrasi gibi evrensel olduğu söylenegelen değerlerin de iflasıdır.
Sanıldığı gibi dünyanın Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi daimi üyesi 5 ülkeden büyük değil, ABD coğrafyası kadar olduğu da görülmüştür.
Olan biteni kavramak için de sadece emperyalizme değil sermaye sistemine yani kapitalizme odaklanmak gerekir.
Kapitalizm, emek ve sermaye çelişkisinden de ibaret değildir. Bir dünya sistemi zemininde oluşan işbölümüdür, toplumsal düzendir. Sermaye birikimine, ekonomik büyümeye, genişlemeye muhtaç bir yapıdır.
İşte bu nedenle sömürgecilik onun doğasında vardır. Eşitsizlik yaratır. Toplumun geniş kesimleri yoksullaşırken, küçük bir zümre zenginleşir.
Dünya komşularımıza hiç bunları dedik mi?.. “TÜRKLERE düşmanlık tohumu ekme tuzaklarına geldiler!.. Asırlar boyu Türk devletinden, Türk komşularından NE KÖTÜLÜK GÖRDÜLER?.. Türklerden asla kötülük, saygısızlık görmediler, hep dostluk, hep kardeşlik gördüler!.. Şeytanla yatıp şeytanla kalkanların tuzaklarına geldiler Türk kardeşlerine karşı, silahlandırıldılar da ne oldu?.. Anadolu’da masum Türk köylerine öyle zalimlikler yapmışlardı ki, TÜRKLERE BAKACAK YÜZLERİ KALMAMIŞTI!.. Ve de göç şart olmuştu!.. Şeytan uşaklarının işi gücü, yalan, dolan; yine de Türkleri suçlu öyle mi?..” “Geldiniz sömürgecilerin gazına, komşuyu komşuya düşman edip sömürenlerin kandırmalarına… ANADOLU’DA, ASIRLAR BOYUNCA SİZİ kendileriyle eşit gören, hatta BAŞTACI EDİP, KORUYAN Türklere saldırdınız!.. Savunmasız, sivil, kendi halinde ki Türk köylerini, kasabalarını, şehirlerini yaka, yıka, bebekleri süngünün ucunda göstere göstere… İNSANLIK SUÇU İŞLEDİNİZ; Şimdi bu zalimlikleri kendinize, sevdiklerinize, atalarınıza, insanlığa yapıldığını bir düşünün… HIÇKIRA HIÇKIRA AĞLAMAZ MI, BİRAZCIK YÜREĞİ OLAN!..” “UYANIN ARTIK, KOMŞULAR, KARDEŞLER, KANMAYIN ŞEYTANLARA!..” DEDİK Mİ, DÜNYA KOMŞULARINA?.. Düşmanlık üretmeden ama!.. Gerçeklerle eğiterek!.. Nerde yazarlar, şairler, çizerler, tarihçiler, düşünürler?.. NEREDEE?.. Ne onlardan çıktı, ne de bizden!.. Atamız hariç. Aslında, Türklere saldırmakla, Anadolu’da kendi üstün, ayrıcalıklı, rahat, zengin varlıklarına saldırdılar!.. Sonunda Mustafa Kemal öncülüğünde, Türklere yenildiler!.. “Biz şuyuz, buyuz” deyipTürk halkına öyle zalimlikler yapmışlardı ki, artık, KOMŞULUK BİTMİŞTİ, ARTIK, TÜRKLERİN YÜZÜNE BAKACAK HALLERİ KALMAMIŞTI!.. Şeytani sömürgeciler amaçlarına ermişler, bizi birbirimize boğazlatıp düşman yapmışlardı?.. HAK ERİ TÜRKLERE ZALİMLİĞİN sonucu, ANADOLU’DAN KAÇINILMAZ GÖÇTÜ!.. Bu göçü bile Türkler, doyurarak, tedavi ederek, koruyarak yerine getirdiler. Onlardan onca zulüm, eziyet, katliam görmelerine rağmen!.. VAR MI DÜNYA TARİHİNDE, BÖYLE BİR ASALETE SAHİP BİR MİLLET?… Bulabilir misiniz tarihte benzer davranışları?.. BULAMAZSINIZ!..
Kuran’ı Kerim. Sure 33/ayet 67: Yine şöyle diyecekler: “Ey rabbimiz! Doğrusu bizler, beylerimize, büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlışa götürdüler.”
Daha sabah saatleriydi, bir türlü bitmeyen hızlı tren yolunun altında indi bisikletinden.
Eliyle sürüklercesine götürdüğü bisikletiyle hemen sağ tarafta tencere kapağı tamircisinin yanına sokuldu. Elinde bir tencereyi parlatmakla meşgul ustaya selam vererek çantasından tencerenin kapağını çıkardı.
Karısı itinayla poşetlemiş ve tembih üstüne tembih yaparak göndermişti onu pazara. Neymiş efendim 40 yıldır kullanıyormuş da; çeyizinden getirmiş de, çok kaliteliymiş de, yerini hiçbir tencere tutmazmış da falanmış filanmış… Altı üstü bir kapak takılacaktı diye düşünse de huyunu bilirdi karısının, Onuştan hiç sesini çıkarmamıştı kapağı bisikletinin yan çantasına koyarken.
Tencereyi parlatmayı bitiren usta ağzını ve burnunu örten iş maskesini çıkardıktan sonra bir gelen emekliye, bir de emeklinin elindeki tencere kapağına bakan esnaf umutsuzca başını salladı.
“Bunlar tedavülden kalkalı çok oldu amca, olmaz senin işin.”
Sıkıntıyla kapağı elinde şöyle bir çevirdi, “Yanarız olmazsa” diye düşünerek sıkıntılı bir ifadeyle baktı ustaya…
“Bu kapak olmazsa hanım bana şimdi bu tencerenin aynısından aldırır, tek tencereyle kalsa iyi, oldu olacak takımını alalım, nasılsa kullanıyız diyerek beni bi dünya masrafa da sokar” diye düşündü. İnternetten bakmış karısı takımı nerdeyse emekli maaşlarının dörtte biri, öde öde bitmez.
Emekli düşündü derken sesli düşünmüş olacak tencere ustası sıkıntılı bir şekilde eski malzemelerin olduğu sandığı karıştırmaya başladı. Eliyle de “dur bekle” der gibi bir hareket yapınca tekrar umutlandı emekli bisikletçi. Bisikleti tutan ellerini gevşetti, ter içinde kalmıştı ellerinin içi sıkıntıdan, tencereyi, kapağı, emekli maaşının dörtte birini düşünürken.
Ustanın önerisiyle pazarın içlerine doğru ilerledi. “Sen alış verişini yaptıktan sonra gel, boşuna bekleme. Ben bi şeyler ayarlamaya çalışçam senin kapağa” demişti usta. Umutlanmıştı.
Lahanın yerlisinden demişti karısı, araya araya pazarın dip tarafında buldu yerlisini, 50’yi verip attı bisikletin heybesine. Pırasanın irisinden bi demet, ıspanağın körpesinden bi kilocuk attı tamamdı yemek işi. İki kilo mandalina, bir kilo da elmayı da aldığında biter alışverişim diyerek düşünürken aklına tencerenin kapağı tekrar gelince hızlanıverdi meyve tezgahına doğru. Sonra hemen ustaya…
Kapağı elinde gözleri parlayarak şöyle bir çevirdi emekli bisikletçi. Olmuştu işte hem de yeni gibi. Usta eskilerinden az kullanılmış bir kulp uydurmuş tencerenin kapağına üstelik bi güzel de parlatmış mı? Olmuştu işte, kurtulmuştu yeni tencere takımı almaktan.
Neşeyle bindi bisikletine, “Dün çayları bana ısmarlattılar, bugün İlhan’mı, yoksa Selami’mi ısmarlar?” diye düşünerek hızla asıldı pedallara mahalledeki kahveye doğru.
Konuya dair ilk yazımın üzerinden tam 15 yıl geçmiş, o gün neredeysek bugünde aynı yerdeyiz gibi sanki!
Tedbirlerle alakalı çok fazla mesafe aldığımızı zannetmiyorum şahsen.
Oysa bir deprem ülkesinde yaşıyoruz.
Uzmanlar hemen her gün bas bas bağırıp uyarıyor!
Her an her dakika büyük depremlerin olması kaçınılmaz diyorlar.
Buna rağmen; ama imkansızlıktan, ama ihmal ve umursamazlıktan dolayı eski ve hasarlı binalar yenilenemediği gibi, yaptırılan mantolamalarla da bazı binalarda var olan hasarlar da kamufle ediliyor.
Aslında bunun en güzel örneğini Van depreminde gördük, ancak ders almadık belli ki!
Hatırlarsanız; o depremden bir iki yıl kadar önce tam 1 milyon dolar harcanarak süslenen bir otel vardı.
Sonuç; depremle birlikte yerle bir oldu!
İşte bu nedenle, mantolama yapılmadan önce binalardaki kolon ve kirişler iyice kontrol ettirilmeli, şayet bir sorun varsa da gerekli olan güçlendirmeler yaptırılmalıdır.
Amaç; bugünü kurtarmak, eski ve hasarlı yapılara değer kazandırmak olmamalıdır!
Yılbaşı, sadece birbirimizi kutlamak veya tombala oynamakla geçiştirilmemeli.. Yapılabildiği kadar giden yılın muhasebesinin yanı sıra önümüzdeki yılın da nasıl değerlendirileceğinin planlamaları yapılmalı…
Bu söylediklerim kişiler için olduğu kadar kamu ve özel kurumlar, STK’lar siyasi partiler için de geçerli. Hatta kamu görevi yapan bu kurumlar için bu planlamalar çok daha önemli ve gerekli…
Kamu adına yüklenilen bu görevlerde olanlar önümüzdeki yıl boyunca hangi çalışmaları yapacaklarını, hangi hizmetlere başlayıp bitireceklerini hatta yılbaşı öncesinden planlamalı ve kamuoyuna duyurmalı…
Şeffaf yönetim anlayışı bunu gerektirmez mi?
***
Örneğin Enez Belediyesi… CHP’li Belediyelerinin Kreş Seferberliği, Kent Lokantası gibi çarpıcı projelerinden vazgeçtik,
Günenç Belediyesi, yeni yılda hiç yoksa Enez’deki öğrenciler için bir öğün yemek ya da kahvaltı verebilecek mi? Akıllarından geçiyor mu? Çok mu zor? Acaba bu yıl kaç km. yolun onarımı yapılacak, kaç km yeni yol açılacak? Sivrisinek mücadelesinde hangi yeni yöntemler denenecek? Hibe kredi nerelerde ve nasıl kullanacak? Batmış Kilittaş Fabrikası için hala sermaye artırımları ile eski beceriksiz yöneticilerin şahsen ödemeleri gereken borçlarının belediye bütçesinden ödenmesi sürdürülecek mi? Şehir içi trafik, hala “Saldım çayıra” mantığı ile mi devam edecek? Şehir içi ulaşım sorunu yine otostop mantığı ile mi sürdürülecek? Sahildeki arıtma konusunda kapasitenin artırılması ve düzenli çalıştırılması ile ilgili bir proje var mı?
Say sayabildiğin kadar.. Yanıtları belli
***
Bir başka örnek siyasi partiler… Günenç’e adeta teslim ve esir olmuş AKP ve CHP Belediye Meclis Üyeleri, siyasi parti yöneticileri, İl Genel Meclis Üyeleri önümüzdeki yıl “Artık yeter” diyerek, silkinip bu beceriksiz Başkana tavır alabilecekler mi?
Örneğin yeni CHP İl ve İlçe Yönetimi bu konuyu oturup konuştu mu? Yoksa kulaklarının üstüne yatıp her şeyin yolunda olduğunu mu düşünüyorlar? Yoksa başarısız olan Günenç’in yerine kendilerinin bir dahaki dönem gelebilme hesapları ile kasten mi sessiz kalacaklar? Bugüne kadar kaç defa Meclis grubu olarak toplantı yaptılar? Her ay düzenli olarak Danışma Kuruları’nı toplamayı düşünüyorlar mı?
Yeni CHP İl ve İlçe Yönetiminden henüz böyle bir hareketlilik görmedik.
AKP Enez İlçe yönetiminin de yerel siyasete sesini yükseltmek gibi bir çabasının olmadığının farkındayız.. Enez Belediye Meclis toplantılarında tüm kararlar oy birliği ile alınıyorsa, hiçbir karara muhalefet şerhi konmuyorsa AKP Enez’deki varlığının ne işe yaradığını oturup düşünmeli..
***
Sorduğum sorulara verdiğiniz yanıtları duyar gibiyim.İyi ama böyle gelmiş, böyle mi gitmeli? Enez tükeniyor.
Enez elden gidiyor.. Bu ihanetin farkında mısınız? Gittikçe sıfırlanan, yok edilen Enez’in dünya çapındaki özellikleri nedeniyle beceriksiz yöneticiler kadar, onları denetlemekle, hizaya getirmekle sorumlu olanlar da, onları aday gösterenler de tekrar tekrar yine başa getiren seçmenler de bu ihanetin parçasıdır.
Her yıl bu dönemde eşimle birlikte kaplıca için Güre’nin yolunu tutuyoruz.
Kaz Dağları oksijen, sıcak su kaynağı…
2025’in sonlarına doğru yine aynı yoldayız.
**
Tarih Aralık 2021.
Daha Güre’ye ulaşmadan, dağın eteklerinde Edremit Körfezi’nin ilk cenneti Küçükkuyu’dayız.
Markete uğramamız lazım…
Höşmerim…
Peynir tatlısı.
O yöreye özgü.
En sevdiğim tatlı diyebilirim.
Almamak olur mu?
Plastik kaplarda 850 gramlık höşmerim: 18,5 lira…
**
4 yıl sonrası Aralık 2025.
Aynı yol…
Aynı tatlı…
Ama fiyat bambaşka.
150 lira!
Tam 8 kat fark!
Ne altın, ne döviz… Höşmerim
**
Son iki yılda küresel gıda fiyatlarında düşüş yaşanmasına rağmen, Türkiye’de gıda enflasyonu durmak bilmiyor.
Kırmızı et fiyatları uçtu…
Sütün, yoğurdun etiketleri ortada.
Höşmerim sadece küçük ama çarpıcı bir örnek.
Ne ithal bir ürün…
Ne dövizle üretiliyor…
Ne de lüks.
Ama fiyatı lüksle yarışıyor
**
Bugünkü Hudut’un manşeti net.
Gıdada yaşanan bu tabloyu düşünürken, bu haber aslında her şeyi özetliyor:
“Meraya ‘GES’e pes!”
Valla pes doğrusu!
**
Bugünkü gazetemizde bir başka mera haberi daha var.
Edirne Valiliği, Merkez Eskikadın Köyü’nde hayvan yetiştiricilerinin kaba yem ihtiyacının karşılanması amacıyla başlatılan mera ıslah çalışmalarının devam ettiğini duyurdu.
Alanın 2026 yılı otlatma sezonunda kullanımına sunulması planlanıyor.
Doğrusu buna da helal olsun demek gerekiyor…
**
Gelelim GES işine…
Edirne Merkez Korucu Köyü’nde kurulması planlanan Güneş Enerjisi Santrali (GES) ve Enerji Depolama Tesisi (EDT) için başlatılan ÇED süreci devam ediyor.
Korucu Köyü mevkiinde planlanan proje için ÇED Yönetmeliği’nin 9. maddesi gereğince 22 Ocak 2026 Perşembe günü saat 10.30’da Korucu Köyü kahvehanesinde “Halkın Bilgilendirilmesi ve Sürece Katılımı Toplantısı” yapılacak.
**
Gelişmeler üzerine CHP önceki dönem Edirne Milletvekili, Namık Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nden Prof. Dr. Okan Gaytancıoğlu’nu aradım.
Konu iki yıl önce, yine bu zamanlarda gündeme gelmiş.
O gün soluğu Korucu Köyü’nde almış…
Muhtar ve köy halkıyla birlikte tepkilerini dile getirmişler.
İki yıl aradan sonra mesele yeniden hortlayınca, nelere dikkat çektiğini bugünkü haberimizde ayrıntılarıyla okuyabilirsiniz.
Gaytancıoğlu, yasalara göre mülkiyeti Hazine’ye ait olan meraların özel mülkiyete geçirilemeyeceğini; amacı dışında kullanılamayacağını, sınırlarının daraltılamayacağını ve yararlanma hakkının köy tüzel kişiliklerine ait olduğunu hatırlatıyor.
Güneş enerjisinin temiz ve gerekli bir enerji olduğunun altını çiziyor.
Ancak bunun Korucu Köyü gibi verimli bir meraya kurulamayacağını savunuyor.
Sorun güneşte değil…
Sorun, güneşi nereye koyduğumuzda.
**
İzlenen politikalar sonucu bugün pek çok köyde olduğu gibi Korucu Köyü’nde de hayvan varlığında azalma olabilir.
Ama yarın öbür gün rüzgâr tersine döndüğünde, hayvan sayısı arttığında…
O hayvanlar nerede otlayacak?
Bugünün hesabı kolay…
Ama yarının hesabını kim verecek?
**
Bir Kızılderili atasözü der ki:
“Son ırmak kuruduğunda, son ağaç yok olduğunda, son balık öldüğünde beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacaktır.”
**
O ünlü söze buradan küçük bir ekleme yapmak sanırım yerinde olur:
Son mera yok olduğunda güneş panellerinin de yenmeyen bir şey olduğu anlaşılacaktır!