Kategori arşivi: Yazarlar

YILAN BALIĞI

Meslek büyüğümüz, duruşuyla “adam gibi adam” Feyzullah Aktan’ı 13 Nisan 2026 Pazartesi günü Keşan’da toprağa verdik.

Bugünden iki hafta önce…

Zaman böyle akıp geçiveriyor…

Yerel basının duayen isimlerinden biri olarak, Önder Gazetesi’ni yarım asırdan fazla ayakta tutmayı başardı.

TEMA Vakfı’nca “Örnek Kıdemli Vatandaş” ödülüne layık görüldü.

Ender bir kişilikti…

Işıklar içinde uyusun…

Onun gibi isimler, bu toprakların hafızasını taşıyordu…

Tıpkı şimdi anlatacağım Enez hikâyesi gibi…

**

Cenaze töreninde, Hersekzade Ahmet Paşa Camii avlusunda Ulaş Demiray ile karşılaştık.

Onu, gazetemizdeki “Enez Mektubu” köşesinden anımsarsınız…

Sohbetimiz, ister istemez eski günlere uzandı.

Dostluğumuz, Enez’in efsane Belediye Başkanı Şevket Kurt dönemine kadar dayanıyor.

Başkan Kurt…

1972’de kurulan Enez Balıkçılık Kooperatifi’nin başına 1977’de geçti ve ilçenin ekonomik kaderini değiştiren adımlar attı.

Göllerin kiralama süresini 3 yıldan 11 yıla çıkardı.

1–2 ton olan yılan balığı üretimi, 35–40 tona fırladı.

Bu sadece bir artış değildi…

Enez’in kaderinin değişmesiydi.

Kooperatif büyüdü; 120 aktif ortak, 15’e yakın çalışan…

Balıkçı kazandı, esnaf kazandı…

Enez kazandı.

Her yıl kurulup vakitsiz patlayan dalyan sorununu, DSİ ile kurduğu ilişkiler sayesinde çözdü.

1600 metre uzunluğunda bir kanal açtırıldı.

İlk yıl, dalyanda yakalanan levrek, kefal ve yılan balığı 20–30 tona ulaştı.

Bu bir rekordu… ve yıllarca sürdü.

TRT’de, Milliyet’te defalarca haberini yaptım…

**

Gala Gölü ayağı da o dönemlerde balıkçının istediği şekilde temizletildi.

Üretim arttı, bölge nefes aldı.

Peki ya bugün?

Konuyu, çok değerli dostum, DSİ Emekli Bölge Müdür Yardımcısı Hüseyin Erkin’e açtım.

Anlattıkları, bir gerçeğin soğuk yüzüydü:

“Meriç Nehri Enez Deltası lagün gölleriyle dünyanın en önemli sulak alanlarından biridir. Gala Gölü ve Dalyan Gölleri önemli bir ekosistem oluşturur.

Bizim dönemimizde Gala Gölü’nü Dalyan Gölleri’ne bağlayan kanal yapılmıştı. Bu döngü özellikle yılan balığı için hayatiydi.

1970’li yıllarda Enez, balıkçılıkla anılır hale gelmişti. Balık üretimi artmış, ihracat yapılır olmuştu.

Ancak zamanla bu ivme kaybedildi…

Yanlış çeltik tarımı Gala ve Dalyan göllerini kirletti.

Ergene Nehri’ndeki kirlilik de Meriç Deltası’nı ve Saros Körfezi’ni tehdit eder hale geldi.”

Gala’nın bugünkü durumu…

Maalesef böyle…

**

Ulaş Demiray ile sohbetimiz sürerken yanımıza Keşanlı gazeteci kardeşim Ömer Çakıcı geldi.

Kendisi Enez’in Küçükevren Köyü’nden…

Biz yılan balığını konuşurken söze girdi:

“Yemeğe bile bulamıyoruz!”

Oysa bir zamanlar ihraç ediliyordu…

Enez’in zenginliğiydi…

Şimdi?

Yılan balığı yok olmadı belki…

Ama Enez’de artık bir hatıraya dönüştü.

Yılan balığı…

Yalan oldu!

DÜNYAYA NEDEN GELDİK?..

“DÜNYAYA NEDEN GELDİK?..” İnsanlığın, düşünüp, kavramayı ihmal ettiği, EVRENSEL bir soru!…
Bu sorunun bulunabilecek dosdoğru cevaplar, tüm evrensel yanılgılara, sorunlara çare olabilecek bir AYDINLAMA OLMAZ MI?!..
Bu evrensel sorunun dosdoğrusunu ararken, hemen, İNANÇ + BİLİM yolunu seçiyoruz. Çünkü en doğrusunu bulmak için, kaynağımız, ÖNCELİKLE İLK ŞART olan Kuran’ı Kerim’in insanüstü gerçeklik ayetleri ve bilimsel gerçekliktir.
Kuran’ı Kerim’i 15 yıldan beri her gün okuyup, dünyayı, insanlığı vs..anlamaya çalışan biri olarak, “DÜNYAYA NEDEN GELDİK” sorusunun cevabı Kuran’da yazıyor. Akıl da, bilim de doğruluyor.
DÜNYAYA NEDEN GELDİK?..
1: Yaratılanlara bakıp, Yaratan’ı bulup, hissetmeye ve şükredip, yolunu öğrenmeye geldik.
2: Yaratan’ın bize bahşettiği nurlu, surlu yaşam kılavuzu olan, TÜM DİNLERİN BİRLEŞİK KUTSAL KİTABI OLAN KURAN’I OKUMAYA, ANLAMAYA VE UYGULAMAYA GELDİK.
3: “İyilik yap, yay; sakın kötülük yapma ve de yaptırma!” diye emreden Rabbimizin ayetlerine uyup, yaratılanlara saygı, sevgi, koruma, bakma gösterip, böylece, O’nun sevgili kulu olup, O’nun SONSUZ RAHMETİYLE, YAR VE YARDIMINA, BAĞLANMAYA geldik.
4: Nurlu Kuran’ı okuyup, hayatta olan gideni okuyup, bilimi, sanatı okuyup, insanlığa, hayvanlara, bitkilere, doğa ve tabiat varlıklarına faydalar üretmeye emek vermeye geldik.
5: Masum insanları, hayvanları, ağaç-bitkileri, tohumları, toprağı, havayı, suları, ZALİM, NANKÖR, HAİN, ÇIKARCI, İNSAN MÜSVEDDELERİNDEN KORUMAYA geldik.
6: KURAN’I, BİLİMİ, SANATI ÖĞRENİP, Şeytan’la yatıp, Şeytan’la kalkan, insan klığında ki, Şeytan uşaklarının ÖLÜMCÜL TUZAKLARINA KARŞI İNSANLIĞI UYARMAYA geldik.
7: Yaşamımızda, zorlukların, kolaylıkların kaynaktan geldiğine inanıp, hayılısına emek verip, doğruda kalıp, sabredip şükretmek için geldik.
8: Bize verilen güzelliklere çok fazla sevinip, “Benim” demeyip, emanet olduğunu bilmek; geri alındığında ise çok üzülmeyip, verildiği için şükretmeye geldik..
9: İnancımızı, bilimimizi, sanatımızı geliştirip, kötülük ile iyiliği ayırt edip, cümle aleme faydalı yola emek vermeyi TERCİH ETMEYİ BİLMEYE, geldik.
10: RUH GELİŞİMİ İÇİN GELDİK: Fiziğimizi, cebimizi, malımızı, mülkümüzü, lüksümüzü, israfımızı zenginlştirmeye değil, inançla, bilimle, sanatla bakımlı, tertemiz bir fizikle…
”Yaratan’dan Ötürü” SAYGI, SEVGİ, ZERAFET, NEZAKET, MERHAMET, VİCDAN İLE KARŞILIKSIZ, CÜMLE ALEME FAYDA EDEREK, RUHUMUZU ZENGİNLEŞTİRMEYE geldik.
11: YUKARDAKİ KURAN VE BİLİM IŞIĞINDA, “HAYIRLI NESİLLER” EĞİTİP, YETİŞTİRMEK, DÜNYADA “SEVGİ” ÇAĞINI KURMAK VE GALAKSİMİZİN SEVGİ BOYUTUNA GEÇEBİLMEK İÇİN GELDİK!..

Diyebilir miyiz?..

*Kuran’ı Kerim’e, bilime, sanata göre, daha da kısa, “dünya niçin geldik?” sorusunun yorumu: Yaratan’dan Ötürü, Allah’ın kulu olarak, muhtaç insanlara, hayvanlara, bitkilere faydalar üretmek için; özgür irade tercihi bize bırakılmış olarak; hiç karşılıksız, çıkarsız, fayda için Allah’tan vazifeli geldik.

Kuran’ı Kerim. Sure 6/Ayet 165: O, sizi yeryüzünün halfeleri yaptı. Ve verdiği şeylerle sizi sınamak için, bir kısmınızı derecelerle bir kısmınıza üstün kıldı. Şüphe yok ki Rabbinin hak ettiğiniz ceza veya yardımı vermesi çabuktur. Allah bağışlayıcı ve rahmet edicidir.
Bir özet yorumla nurlu ayetler:
4/45: Tek dost olarak Allah size yeter. 4/76: Şeytan uşaklarına karşı, Allah yolunda savaşın. (İnançla, bilimle, sanatla, eğitimle, gerekirse, silahla) —-
42/26: İnanıp, iyi işler yapanın yardımcısı Allah’tır.

ESKİ YAPILAR

Atalarımız bizlere çok değerler bıraktı. Büyük bir tarih, köklü bir anane, asırları dolduran vatan yaptığımız topraklardan bizlere kalan ve bizlerin onlara ilave ettiği muhteşem yapılar. Bugüne ne kadarı kaldı ise bunlar artık eski yapılar olarak adlandırılıyor.

Bu eski yapıların bazıları kendi güçleri ile, bazıları da onları bugüne getiren insanların gayretleri ile eski yapılar sıfatını alarak abideleşiyor. Ne mutlu bizlere kalan eski yapıları görebiliyoruz ama bunların bir çoğu mali imkansızlıklardan, bazıları boşverdimcilikten, bazıları da apartman sevdasından yok olup gitti. Biblo gibi ahşap evler, saray kalıntıları, eski mezarlıklar, kale duvarları buna benzer eski yapılar.

Bu konuda akıllıca hareket eden devlet İtalyanlar ve İspanyollar o eski yapıları onararak, restore ederek bugüne getirmişler. O eski yapıları bugün turistlere göstererek para getirecek bir turizm yaratıyorlar. Bizde turizmi daha fazla deniz, tabiat güzellikleri yaratıyor. Türkiye bu durumda ne alemde; İtalyada’dan, İspanya’dan çok geri değiliz. Bu konuda çok iyi bir rüzgar yakaladık, iyi durumdayız. Eski yapı olarak camilerimiz, kervansaraylarımız, köprülerimiz, çarşılarımız, taş ve ahşap evlerimiz var ama parasızlıktan, boşverdimcilikten, daire karşılığı onların bir kısmını yok ettik.

Edirne bu konuda ne durumda; aynen bu satırlarda belirttiğim gibi ahşap evlerin çoğu yok edildi. Bu konuda Hudut Gazeteme yazılar yazdım. Akıllandık bu konuda. Diğer vilayetler önde idi. Edirne’de eski yapıları onarım faaliyetine 25 yıldır sürdürüyor. İlk önce devlete ait taş yapılar, kervansaraylar, köprüler, camiler onarıma alındı, bir kısmının onarımı sürüyor. Selimiye Camisi onarımı beş yılda tamamlandı, cami gelinlik kız gibi ortaya çıktı. Şimdi sıra ahşap evlerde. Ahşap evlerin çoğu kişilere ait, bunların onarımı içinde para gerekir, parası olan sahibi olduğu ahşap evini onarıyor. Kaleiçi’nde, Sabuni mahallesinde sahibi tarafından onarılan evler var. Bazıları da bakımsızlıktan, boşverdimcilikten yok olacak hale geldi. Sabuni mahallesinde benim evimin karşısındaki Fisek Ailesine ait ahşap ev Ciğer restaurant sahibi Aydın tarafından tarafından satın alınıp aslına uygun olarak onarılmakta. Bu gibi aktiviteleri diğer Edirneli zenginlerden de bekliyoruz.

Onarım faaliyeti bu kadarla kalmamalı. Yok olan yapılarda eski yerine aslına uygun olarak yapılıp kondurulmalı. Buna benzer çalışmalarda oluyor Edirne’mizde. Örneğin, Sarayiçinde eski saray kalıntıları aslına uygun olarak yapılıyor. Tabi bu arada Kaleiçi’nde Balıkpazarı caddesindeki su terazisi de tekrar yapılmalı. Çünkü o yapı Kaleiçi’nin simgesi idi, yok edilmesine sebep araç trafiğidir. Buna da çare araçlar set boyundan işleyebilir. Yine Kaleiçi’nde Eski Manyas karakolu binası yok edildi, şimdi yine aslına sadık kalınarak aynısı yapılıyor. Bu gibi faaliyetlere memnun oluyoruz.

Eski eserlerin açık ve kapalı mekanda sergilendiği yerlere müze denir. Edirne müzecilikte ileri durumdadır, 18 adet müzemiz var. Türkiye’de müzecilik sıralamasında beşinciyiz. Bu gurur verilecek bir olay. Eski saat kulemizin de bir an önce onarılıp, her saat başı işittiğimiz çan sesini duymak istiyoruz. Milletleri millet yapan tarihleri olduğu kadar bu günlere getirdikleri ESKİ YAPILARdır…

SÖYLENMEYENLER

Asırlar boyu, Ortada yaşanan din gerçek Müslümanlık mı?..
Kuran’ı okuyun, özetleyin, bakalaım, çoğunlukla “Mümüslümanlık” mı yoksa tam zıttı mı yaşanmakta?..
Kuran’ı Kerimi, 20 yıldır, anlamak, mesajları doğru almak, dünyada olmuş, olan ve de olacak olanların neden ve sebeplerini öğrenmek için okuyorum!..
Öğrendiklerimi, Allah’a sığınıp okuyanlar da aynısını anlayacaklardır. Şeytana sığınıp okuyanların ise anlayamayacağı, kitapta yazılıdır.
“Müslümanlık” Kuran Türkçe okunmadığı için, öğrenilmemekte ve bunu fırsat bilen birileri, devreye girip, nesilleri din, iman yolundan uzaklaştırmaktadır. Gençler, akılla, gelişmeyle, bağdaşmayan, bir din olgusu görünce, uzak durmaktalar.
Nedir bu akıldışılıklar?..
*Kuran’ı Anlamadan, arapça okuyup, sevap kazandığını sanmak, akıl dışılığı!..
*Tek doğru olan Kuran yolu, ama bu mezhep dinleri de nereden çıktı?..
*Anlamadan, başka bir dille dua etmek.
*Ne dediğini anlamadığı bir dille dualar ederek namaz kılınması!..

  • Tercümeyle manâ değişmezken, Türk’e Arapça, anlamadan ezan dinletmek!..
    *Kadınların camilerden mesafeli tutulması!..
    *Şu duayı otuz kere söylersen dileğin olur, şirkine inanılması!..
    *”Biz inançlıyız” diyenlerin, bilimle, sanatla, iylikle, doğayla hiç ilgilenilmemesi!..
    *”Sen dua et, Allah verir.”Demeler!..
    Çalışma, emek, akıl, hak ediş açıklanmaz.
    *Beş vakit namaz kılmayan, müslüman değildir, gibi yargılamalar!..
    *Cami de hocaların Türk’e arapça bir şeyler mırıldanması!..
    *Camilerde ruhun gıdası olan, ilâhi müzğin yer almaması!..
  • Allah’ın Türk’çe anılmaması!..
    *Sünnetin farz sayılıp, şartların değiştiği hesabının yapılmaması!..
    *Caminin şerefesinden hocanın kendi sesiyle okuduğu ezan ne müthişti!.. Ama şimdiki nesiller duymadılar ki bilsinler.
    İşte “Bu alışkanlıkları gören gençler, “Eğer din buysa, benim aklım bunlara yatmıyor!..” deyip, dindan imandan uzaklaşmaktalar!.. Kuran’ı Türkçe okumaları şart!..
  • Benim, Kuran’dan ve akıl yolundan anladığım bunlar…

Kuran’ı Kerim. Sure 18/Ayet 27:
Rabbinin kitabından sana vahyedileni oku! Onun kelimelerini değiştirebilecek yoktur. O’ndan başka, güvenli bir sınak da bulamazsın.

Ne Anlaşılmalı?

Açık söyleyeyim bu yazıyı bir şekilde görüyorsanız lütfen kendinize sorunuz; kandırılmak hoşunuza gider mi? Dürüst olalım, herhalde bu soruya;“Evet, hoşuma gider.” şeklinde bir cevap verecek kişiyi bulmak hayli zordur.

Buna mukabil, kandırılmak meselesi kandırılanın üzerinde yarattığı yahut yaratacağı etki kadar tepki görür. Daha açık bir ifade ile birisi cebinizde bulunan 50 lirayı, umarım daha yükseği bulunuyordur ancak bu şartlarda makul miktar diyerek bu miktarı örnek gösteriyorum, sizi kandırarak alırsa ve bunu siz fark ederseniz tepki gösterirsiniz. Zira kandırılmanız ve bunun karşılığında gördüğünüz zarar oldukça somut bir haldedir.

Peki ya soyut durumlar? Sizlere zarar vermez mi zannediyorsunuz? Yani sadece birer laf kalabalığı ve bunun sonucunda havada uçuşan söz öbekleri olarak mı kalır, kaldığınız yerden hayatınıza devam mı edersiniz zannediyorsunuz?

Özellikle uluslararası politika analizleri yahut analiz zannı ile dinlenen ifadelerle kandırıldığını düşünen var mıdır acaba?

Bir başka şekilde sorayım; senelerden beri çeşitli mahfiller yahut şahıslar 3. Dünya Savaşı’nın çıkacağını iddia ediyor. Geçen gün bir dersimde yaklaşık olarak şöyle bir ifade kullandım ki; buna benzer cümleleri bu köşede de kullanmıştım; “Son on beş yıla bakacak olursanız 3. Dünya Savaşı’nın en az beş kere çıktığını görürsünüz.”.

Şimdi sorarım size her olay karşısında aynı teranelerle ve ağdalı ağdalı karşınıza çıkan şahısların sizi kandırdığını düşünmez misiniz? Şöyle hesap ediniz; sizlere söylenen bu sözler aslında yanlış yahut tercihli olarak yanıltıcı analizler. Bunlar sizin cebinizden para çalınması gibi doğrudan ve sonuçları kısa sürede ortaya çıkacak şeyler değil. Ancak, yanlış analizler yanlış anlayışları, yanlış anlayışlar yanlış tavırları, yanlış tavırlar yanlış davranışları, yanlış davranışlar da yanlış sonuçları tetikler. Bunların sonuçlarının bir toplumda görülmesi de yıllar sürer.

İşte bu süreçte sizler çaylarınızdan (nedense çok övülür hayatımıza hepitopu 70-80 yıl önce dahil olmuş bu içecek) yudumlarınızı alıp önemsemez tavırlar ama ulu bir bilgelik ve tüm gizli gerçekliği açıklığa kavuşturmanın getirdiği tatminle arkanıza yaslanırken; çocuklarınız hatta torunlarınız için bir algı ve anlayış dünyası yarattığınızı yahut bunun yaratılmasına katkıda bulunduğunuzu fark etmezsiniz bile…

Çatışma ile savaş arasındaki farkı bilmeyenler bir yandan ABD öte yandan Çin, Rusya güzellemeleri paylaşırken hoşunuza giden cümleler havalarda uçuştuğu ve bir anlığına Trump’la kendinizi denk hissetme, çok gizli şeyleri nasıl da çözdüğünüz bakışına erişmenin haklı gururu ile davranırsınız.

Oysa ki; uluslararası politika analizi için uluslararası ilişkiler çalışmalarının uluslararası hukuk yahut siyasi tarih şubelerinde bulunmak bile çoğu zaman yetersiz kalabilir. Nerede kaldı pür tarihçi, iktisatçı ve sair alandan olunsun. Bunun daha da kötüsü var metalurji alanından akademisyenler bile uluslararası politikanın güncel sorunları hakkında beyanatta bulunma hakkını buldular kendilerinde. İşte bu noktada bilmem ne stratejisti unvanlı kişileri saymıyorum bile…

Televizyonlar da elbette bu kişilere zaman ayırıyor zira geçen hafta yazdığım gibi 24 saat esasına dayalı Amerikan tipi televizyon yayıncılığı var memleketimizde ancak bu yayınları dolduracak yeterli sayıda uluslararası politika çalışanı yok.

İşte ABD-İsrail ikilisi ile İran çatışması da bu gürültü içinde kayboldu gitti. Bize de bir örnek olay olarak ileriki tarihlerde yazacağımız bilimsel makaleler için bir örneklem alanı kaldı. Neyse cebinizdeki on liraya dikkat. Uluslararası politika da alanda ter dökenlerin işi olsun. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

ÖZGÜRLÜK DE

Düşünürsek, “ÖZGÜRLÜK” belki de dünyanın en değerli şeyi. Hani deriz ya, “Coğrafya kaderimizdir” Yani, içinde doğduğumuz toplum, bizi kendi değer ölçülerine göre yetiştirir. Sıkıysa uyma onlara; ne iş, ne aş, ne de eş verirler, hemen dışlarlar. Ailen ve yakın çevren önce aforoz eder seni!..

Zaten içinde doğduğun aile ve çevrenin huylarını çocukken kaptın mı, sonraları kurtul kurtulabilirsen bu huylardan.
İyi ise ne alâ da, maalesef, çoğunluk, öyle gözükmüyor dünyada!..
ÇOĞUNLUĞUN HATALARINA UYMAKTAN KURTULAMIYORUZ PEK!..
İşte, çoğunluğun rüzgarına uymuşken; bir de kendi verdiğimiz kararları, değer ölçülerimizi, seçimlerimizi, inancımızı özgürce yaşadığımızı sanıyoruz!..
ASLINDA, “İNANÇ DÜNYANIN EN BİRİCİK, DEĞERİDİR” diyecektim ama, Dünya çoğunluğunun inanç sanıp yaptıklarına; bir de toplumlarına uyanlar aklıma gelince, vaz geçip, ÖZGÜR AKLI önceliğe koymak zorunda kaldım!..
GERÇEKTEN “ÖZGÜR AKIL” OLMADAN, İNANÇ DA HAKİKİ OLAMAZ, çünkü!..

Ancak, ÖZGÜR ZİHİN VE DUYGULARLA, KENDİ GERÇEKLİĞİMİZİ VE EVRENSEL GERÇEKLİĞİ GÖREBİLİP, İNSANCA YAŞAYABİLİRİZ!..

Kuran’ı Kerim. Sure 11/Ayet 19:
Onlar, Allah yolundan alıkoyan ve onu eğri göstermek isteyenlerdir. Ahreti inkâr edenler de onlardır.

OKULLARI KAPATALIM

“Bugün 23 Nisan / Neşe doluyor insan / Çocuklara armağan / Bugün 23 Nisan…” diyorduk.

Cumhuriyetin ilk yıllarında, özellikle 1930–1950 arasında, okullarda öğretmenler çocuklardan 23 Nisan için kendi şiirlerini yazmalarını isterdi. Amaç sadece ezber yapmak değil, çocukların vatan, hak, özgürlük ve cumhuriyet sevgisini kendi sözleriyle ifade etmesiydi. Çünkü eğitimin amacı üretimdi.

Kepirtepe Öğretmen Okulu’nun son sınıfında iken çevre köy ve merkez okullarında bir süre staj görülüyordu. Bana köy olarak Eskitaşlı merkez olarak da Emrullah Efendi okulları çıktı.Emrullah Efendi İlkokulu’na gidince ilk merakım okulun adının nereden geldiği idi. Meğerse Lüleburgaz doğumlu eğitimci, felsefeci Emrullah Efendi’den almış. Daha sonra araştırdım; 1858 doğumlu Emrullah Efendi 2.Meşrutiyet döneminde 1910-1911 yıllarında o Maarif Nazırlığı yapmış.

“Şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim” cümlesini söylediği koşulları incelediğimde bir isyan cümlesi olduğunu öğrendim. Çünkü Osmanlı bütçesinin 1881-1928 arasında Düyûn-ı Umûmiye’ye devredildiği, dış borçlarını ödeyemeyerek iflasını açıkladığı yıllar. Bu koşullarda eğitim için canla başla çalışan Bakan Emrullah Efendi isyan eder ve ironik olarak okulların olmadığı bir eğitim bakanlığını yönetmenin kolaylığını vurgular.

O günden bugüne geldiğimizde o günlerde bakanlar padişahların uhdesindeki programlara, yatırımlara karşı sözler söyleyebiliyormuş. Bugün bir bakan kendisine görev veren makama karşı olumsuz, isyan cümleleri kurabilir mi?

AKP ve destekçileri olan uluslararası güçler, coğrafyamızda bir kuşak laboratuvarı deneyi yapıyor. Bu deneyin amacı; bir kuşağı geçmişten koparıp umutsuz ve biat eden bir kuşak yaratmak.Feodal yaşamdan sıyrılıp aydınlanmacı bir cumhuriyet kurmayı hedefleyen cumhuriyeti sadece isimde bırakmak. Cumhuriyeti yaşam tarzına çevirenlerin, iktidarı gökten yere/ insana indirenlerin evrensel kazanımlarını reddetmek. Sonuçta eğitim ile emperyalizmin istediği dindar ve kindar ama iyi tüketici yurttaşlar yaratmak.

Bir kuşağın öncesinden koparılıp yenisini üretememesi kuşaklar arası kopuşu sağlar. Kuşak laboratuvarı deneyi; ekonomik darboğaz, kültürel baskı, dayanışma engelleri gibi toplumsal örgütlenmeyi yok etmektedir. Sonuçta toplumsal şiddet daha anne karnında başlayan psikolojik rahatsızlıklarla örülmüş olur ve çocukluk, gençlik ve yaşlılığı da olumsuzlaştırır.

AKP devrinde gelen her bakan diğer bakanlıklardan katbekat fazla olumsuzluk yaratmıştır. Her bakanın utanmazca devrim dediği icraatlar cumhuriyetin gerçek devrimlerini yok eden karşı devrimler olarak bugünleri yaratmıştır.

Okul için eğitim için her çaresizliği yenme azmi olan kuşaklardan okula gitmemeyi yeğleyen kuşaklar yaratıldı. Yaratılan sistem sonucunda iki milyonu kız olmak üzere üç milyon okul çağı çocuğumuz okula gitmiyor/gidemiyor. Bir buçuk milyon üniversite öğrencisi yoksulluk ve aşağılanma gibi nedenlerle yüksek öğreniminden vaz geçmiş durumdadır.

Okul dışı kalan/bırakılan çocuk kendisi ve toplum için tehlikedir ve sorumlusu iktidardır. Ama asıl tehlike bu durumu ortaya çıkaran sistemdir. Bu sistem ile eğitim öğretim olmaz. Bu anlayış ile her gelen gün bir öncekinden daha olumsuz olacaktır. Eğitime bakışları, hedefleri yanlıştır. Eğitim; üretim, güven, hoşgörü gibi bilimsel kuramların öğretildiği ve üretildiği alanlardır. Toplumsal alan sorunsuz hale geldiğinde zaten güvenli ortam da sağlanmış olur.

Dahası bakanın acil kararı ile okullara getirilecek güvenlik elemanlarının ücretinin velilerden toplanması acizlik değil ise adaletsizlik ve utanmazlıktır. Bakan Yusuf Tekin’e eğitim elbisesi bol gelmektedir. Bakan değil ancak mürit başı olabilir ve acilen bakanlıktan alınmalıdır. Devamında da cumhuriyet ve aydınlanma hedefine bağlı eğitimi dini ve ticari alan olarak görmeyen iktidar gelmelidir. Bizim çocuklarımız denek değildir.

Bunu başarabiliriz ve her olayda okulları kapatmak yerine; “Bugün 23 Nisan / umut dolmalı insan / Çocuklara armağan / Bugün 23 Nisan…” demeliyiz.

İSPAT

Bu dünyada sorsak, “Hangisi doğru, hangisi yanlış, yani haram” diye. Cevap, iki taraflı da olur; yani herkez, “Bu doğru, o haram demez.
Pekiyi de ahret de aynı soru sorulsa, tabi ki, herkes doğruyu, helali söyler; neden acaba?..
BU DÜNYADA HANİ HERKESİN BEYNİ VARDI YA!..
İŞTE EN GÜZEL İSPAT BU DEĞİL Mİ?..

DEMEK Kİ, BU DÜNYA YALAN, ÖBÜR DÜNYA GERÇEK. BUNDAN İYİ İSPAT OLUR MU?..

Çaresiz değiliz ki, Rabbimiz bizlere dünya hayatını nasıl yaşamamız gerktiğini bildirmiş.
Sonsuz yaşamın bereket kaynağında, asıl dünyamız Ahireti de bildirmiş. Daha ne olsun?..
Bazılarına göre: Beyin var, ama geçici, bitici olduğu besbelli olan dünya çıkarı için; “Nasılsa bir gören, bilen, hesap soracak olan da gözükmüyor” diyerek, beynini, EGOLU, omuz altı işlerde, şeytana kiraya verince; birçoklarının HAK VE AHLAKI hiçe saymak işlerine gelir de..

BİR GÜN YALAN DÜNYADAN SARHOŞ GÖÇ EDİNCE, GERÇEK DÜNYADA AYILACAKLAR, AMA…

Kuran’ı Kerim. Sure 8/Ayet 67:
Yeryüzünde ağır basıncaya kadar…
Hiçbir peygambere esirler sahibi olmak yakışmaz.
Siz, geçici dünya malını istiyorsunuz. Allah ise, ahireti istiyor.
Allah daima üstün ve hikmet sahibidir.
35/5: Ey insanlar! Allah’ın vaadi gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve o aldatıcı da Allah hakkında sizi kandırmasın!
19/38: Onlar, bizim huzurumuza çıkacakları gün, ne iyi duyarlar ve görürler…
Fakat, o zalimler bu gün açık bir sapıklık içindedirler.

VAYSAL; PATLAYAN DİNAMİTLER, DÖKÜLEN RESLER

Vaysal köyü kuzeyinde 8 adet RES tribünü, ardı ardına açılan taş ocakları ile çevrilmiş durumda.

Birbirlerine o kadar yakın ki taş ocaklarında çalışanlar tribünlerden gelen uğultuyu rüzgarın estiği her an hissedebilmelerinin yanında tribünlerin bakımı için gelenler de taş ocaklarında patlayan dinamitlerinin yaratmış olduğu sarsıntıyı bakım yaptıkları tribünlerde hissetmemeleri mümkün değil.

Taş ocaklarında sık sık yaşanan dinamit patlatmaları Vaysal köyünde küçük depremler gibi hissedilmeye devam ediyor yıllardır zaten.

Vaysal’da tribünlerden önce faaliyete başladı taş ocağı. Tribünler kurulmadan önce Bakacak tepesine dikilen firmanın test direği üzerindeki telefon numarasını aradığımda beni hemen dönemin yetkililerine bağlayarak bilgilendirdiler. Ben sorularımı sordum firma yetkilisi de yanıtladı beni. Firma yetkilisi taş ocağından endişe etmediğini zira taş ocaklarının onların olduğu yere yaklaşamayacağını belirtti açıklamasında.

Bir süre sonra o bölgede firma 8 adet rüzgar tribünü koydu, faaliyete geçerek enerji üretmeye başladı. Taş ocağı aşağıda, tribünler tepede faaliyetlerine yıllarca devam ettiler.

Geçtiğimiz iki yıl içinde Hızlı Tren yolu inşaatında faaliyetlerin hızlanmasıyla birlikte yola döşenecek sert ham madde ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılayan Vaysal’daki taş ocağı firması ihtiyaca yanıt verebilmek için yeni yerler talep etmeye başladı. Yeni yerler RES’lerin kuzeyinde yer alıyordu. RES’lerin yetkilileri taş ocaklarının onların olduğu yere yaklaşamayacaklarını belirtmelerine karşın yanlarında bir tane varken hemen kuzeylerine üstelik de çok yakınlarına ardı ardına taş ocakları açılıyordu.

Patlamalar her iki taş ocağında hızlı artarak devam etti bu iki yıl boyunca. Bu arada geçtiğimiz aylarda rüzgar tribünlerinin olduğu yere üç adet yeni direk geldi. Bu üç direk neden geldi bunu ancak firma yetkilileri biliyor.

Bu arada yerde belki de değişim için gelen üç direk beklerken diğer 8 tribünün çalışması ara vermeden devam etti. Taş ocaklarındaki dinamit patlamaları da.

Geçtiğimiz Cuma günü Edirne Valiliği’nin bir açıklaması vardı aşırı rüzgar nedeniyle dikkatli olunması için Edirne halkına.

Edirne’de kuvvetli esen rüzgarın Istranca’ların eteklerinde dörtyüz küsur metrelerde olan Vaysal’da çok daha kuvvetli hissedileceği muhakkaktı. Esti de deli rüzgar ve 3 numaralı rüzgar tribünü büyük bir gürültüyle parçalanarak yere düştü. Yaratmış olduğu ses ürkütücüydü Vaysal köyü ve civarında. Yakınlarda yaşayanların olmaması nedeniyle can kaybının yaşanmamış olması en büyük tesellisi oldu Vaysal köylüleri ve firma yetkilileri için.

İnternette yaptığım kısa bir aramada “Taş ocaklarında patlayan dinamitlerin RES’lere olası etkileri” yazdığımda daha ilk sayfada karşıma çıkanları aşağıda paylaşıyorum. Kaynak; ALL SCIENCEK PROCEEDINGS

“Taş ocaklarında yapılan patlatma işlemleri ve rüzgar enerji santralleri (RES) arasındaki ilişki, teknik açıdan hassas bir konudur. Patlatmaların yarattığı sismik ve atmosferik etkiler, RES türbinleri üzerinde fiziksel hasar, yapısal yorgunluk ve operasyonel aksaklıklara neden olabilir.

İşte taş ocaklarında patlayan dinamitlerin rüzgar türbinlerine başlıca etkileri ve zararları:

1. Sismik Titreşimler ve Temel Hasarları

Taş ocağı patlatmaları, yer sarsıntısı (sismik dalga) yaratır. Bu dalgalar toprak aracılığıyla rüzgar türbininin temel mekanizmasına ulaşır.

•Temel Çatlakları: Şiddetli ve sürekli sarsıntılar, türbinin devasa beton temelinde mikro çatlaklara neden olabilir.

•Beton-Çelik Bağlantısı: Temeldeki ankraj cıvataları ile beton arasındaki bağlantı zayıflayabilir.

•Rezonans Riski: Eğer patlatmanın yarattığı titreşim frekansı, türbinin doğal frekansı ile eşleşirse yapısal hasar riski artar.

2. Hava Şoku ve Yapısal Yorgunluk

Patlama sonucu oluşan ses dalgası (hava şoku), yer sarsıntısından daha geniş bir alana yayılabilir.

•Kule Yapısı: Hava şoku, rüzgar türbininin kulesi üzerinde ani basınç değişikliklerine (vuruş etkisi) neden olur.

•Yapısal Yorgunluk: Sürekli tekrarlayan bu şok dalgaları, kule metalinde yorgunluk çatlaklarına yol açabilir.

3. Kanat ve Mekanik Aksam Hasarları

Patlamalar sadece temeli değil, kulenin tepesindeki kanatları da etkileyebilir.

•Kanat Titreşimi: Hava şoku, rüzgar kanatlarında (rotor) şiddetli titreşimlere neden olabilir.

•Yataklama Hasarları: Ani sarsıntılar, türbinin içindeki yataklama (bearing) ve dişli kutusu (gearbox) gibi hassas mekanik parçaların aşınmasına veya zarar görmesine neden olabilir.

4. Operasyonel Güvenlik ve “Stop” Süreleri

Patlatma zamanlarında güvenlik nedeniyle türbinlerin durdurulması gerekebilir.

•Enerji Üretim Kaybı: Taş ocağı ve RES’in iç içe olması durumunda, sürekli dur-kalklar ciddi üretim kaybına (zarara) neden olur.

•Güvenlik Riski: Taş ocağından fırlayabilecek kaya parçaları rüzgar türbininin kanatlarına veya gövdesine isabet edebilir.

Koruyucu Önlemler

Bu iki faaliyetin aynı bölgede yürütülmesi durumunda teknik zorunluluklar vardır:

•Sismografik İzleme: Taş ocağı çevresine sismograflar yerleştirilerek titreşim hızı sürekli izlenmelidir.

•Patlatma Tasarımı: Patlamalar, enerji sönümlemesi yapacak şekilde ve düşük şarj miktarlarıyla tasarlanmalıdır.

•Mesafe Kriteri: Taş ocağı ile türbin arasında yönetmeliklere uygun güvenli mesafeler bırakılmalıdır.

Özetle, kontrolsüz patlatmalar, rüzgar türbinlerinin ömrünü kısaltan, bakım maliyetlerini artıran ve ciddi yapısal hasarlara yol açabilen bir unsurdur.”

Şimdi sorularımızı soralım;

Vaysal’da yıllardın patlayan dinamitler ve dökülen RES’ler.

Bu patlayan dinamitlerin dökülen RES’lerin birbirleriyle olası bir etkilenmeleri mümkün müdür?

Patlayan dinamitler RES’ler için tehlike oluşturuyorsa neden RES’lere izin verildi. Hadi RES’ler yapıldı, taş ocakları için bir tanesi varken neden sonra diğerleri de açıldı?Hem de RES’lerin dibine.

Ve son soru; RES’ler neden dökülmeye başladı?

Yaşlanmak üzerine…

Yaş 70 e varmaya ramak kalmışken; günler, aylar, yıllar daha da hızlı geçiyor sanki.

Yaşlanmak, günümüzün tanımı yaş almak üzerine birkaç satır yazmak isterken yazı arşivimden tam da bu konuda bir yazım çıkıverdi karşıma.

Bir iki yıl değil, 16 yıl olmuş kaleme alalı.

Doğrusu o günümü aramıyorum değil hani.

Kaldı ki; o tarihte henüz 53 yaşındayken yaşlanmayı dillendirmekle kendime de birazcık haksızlık etmişim gibi geldi bana!

53 yaş ve yaşlılık, birbirine çok da yakışmamış sanki

İşte “ağrıyan dizler ve …” başlıklı o yazım;

***

Yaz geldi, gelecek derken, geldi de geçiyor bile.

Şaka değil, 2010 Temmuz’u ortalarına doğru hızla ilerliyoruz.

Giden zaman da değil aslında.

Giden, ömrümüz.

O kadar hızla akıp gidiyor ki, anlamak mümkün değil.

Şu bir gerçek:

‘Yaşlanıyoruz’

Emre Aycan isimli bir kardeşim, kısacık şiirinde bakın nasıl anlatmış, yaşamayı ve yaşlanmayı.

“Yaşamak, yaşlanmak ;

her sabah kalktığında

gençliğinin bir parçasını

yatağında unutmak.

Yaşamak güzel de,

yaşlanmak olmasa.

Dizlerim ağrıyor,

sanırım yaşlanıyorum”

Yaşlanma korkusu sarmış, Fikret Kemal Aslan’ı da.

O korku ki, sıralatmış bu dizeleri.

Ve, bakın o da  ne demiş:

“Hay Allah kahretsin,

şu yaşlanma denen illetin.

İçim içimi yiyor.

Ne zaman palto kasket giyinsem,

kocaman adamlar bile

bana amca diyor.

Önceleri abi idik,

amcalığa terfi ettik…..”

İşte böyle…

Bir yanda; gençliğinin bir parçasını her sabah yatakta bırakanlar.

Diğer yanda da; amca denilmesine sitem koyanlar.

Artık bana da amca dendiğine ve benim de dizlerim ağrıdığına göre, ben de yaşlanmışım arkadaş.