Kategori arşivi: Yazarlar

ÖZGÜRCE Mİ

Bize bilgilerin ezberletildiği nesiller değil, ÖZGÜRCE DÜŞÜNEBİLEN, BEYNİNİ KULLANIP, DÜŞÜNCE GÜCÜYLE, kendisine sunulanı SORGULAYAN; konular karşısında kendi kendine, veya başka fikirlere, uzmanlarına SORU SORAN…Aldığı verileri, yine AKIL+ MANTIK emeği ile analiz edip, DAHA İYİSİNİN ŞUURUNA KAVUŞAN nesiller gerek!..
Buna uuufff… amma da zor mu denir?..
Çok kolay, daha kısa bir cümleyle ifade edersek:
“SAKIN, SORGULAMDIKLARININ KURBANLARI OLAN NESİLLER YETİŞTİRMEYİN!..” diyelim.
Konu ve olayları özgür bir zihin ve gönülle sorgulamayan nesiller, toplumun ve insanlığın yanlış bağımlılıklarından kurtulabilir mi?.. Kurtulamadıkları ortada!..
Beyin gücümüzü kullanıp, toplumun, insanlığın bize dayattıklarını SORGULAMAK, ÖZGÜR GELİŞMENİN TEK YOLU!.. ÖZGÜR ZİHİN VE DUYGU OLMADAN, NE İNANCIN GERÇEK İNANÇ OLMADIĞI, NE DE, BİLİMİN HAYRA KULLANILMADIĞI ORTADA, değil mi?
(Çoğunlukla)
Bakıyorsunuz, dünya insanlığının haline, İnsanlık, sorgulamadıklarının esareti altında inim inim inlemekte maalesef!..
Kuran’ı Kerim sorgulanamayacak tek verilerle doludur. Ancak, dosdoğru yorumlamayı akıl etmek gerek!..
Çünkü o kitap, insan sınırlarımızı aşan bilgilerin verildiği kutsalımızdır.
Allah’ın verdiğini okur, yorumlar, anlamaya çalışırız, sorgulamak haddimiz değildir!..
Dünya insanlarının çoğunluğunun NASIL İNANIP YAŞADIKLARINI anlamak için, Kuran’ı Kerim verilerine bakıp, İNSANLARIN DOĞRU MU YANLIŞ MI İNANDIKLARINI SORGULAYABİLİRİZ.

NEDİR BU VAHŞET

Geçen hafta da Kahramanmaraş’ta 14 yaşında bir öğrenci eğitim gördüğü okulda dokuz öğrenciyi ve olaya müdahale etmek isteyen bir Bayan Öğretmeni de ateşli silahla vurup öldürüyor. Konu bununla kalmıyor; Şanlıurfa’da da yine yaralama olayları oluyor. Yalnız bu mu? Bugünlerde Türkiye’nin bir çok yerinde öldürme, yaralama olayları oluyor. Terörden başka huzurumuzu kaçıran olaylar olmazken, terörü bitirdik derken öldürmeler, yaralamalar, gasplar huzurumuzu kaçırıyor.
14 yaşında ortaokul öğrencisi bir delikanlının on kişiyi öldürmesi hangi nedenden olabilir? 14 yaşındaki bir çocuk kimden ne ister? Bu olayın tek sebebi o fiili işleyen çocuğun yalnız kalmasıdır. Evet annesi, babası var bu yalnızlık psikolojik olup, kendini yalnız hissetmesidir. Doğru dürüst kendi kafasına göre bir arkadaş edinememesi, aile içinde saklıda olsa silah bulunması, babası Polis kökenli olup oğlunu atış poligonuna götürüp oğluna atış egzersizi yaptırması, böyle bir olaya zemin hazırlamaz mı?
Çocuklarımızla ilgilenmeliyiz, onları yalnız başına bırakmamalıyız, kendi başlarına veya başkalarının telkini ile saldırgan hale gelirler. Ya okullar!
Bizim okullarımızda öğretmen sadece ders verir, bir de sınav yapar, öğrencilerle fazla ilgilenmezler. Zaten okullarımız hayat için insan yetiştirmez. Bir çok işe yaramayan bilgiyi kafasına sokar. Çocuğu yetiştirmede ailesi yeterli olamıyorsa bu noksanlığı okul tamamlamalıdır, bilhassa ortaokul, lise çağlarında. Çünkü bu çağlarda öğrenci delikanlılık çağındadır, çabuk etki altında kalır, iyiyi, kötüyü zor ayırt eder. Ona bunu öğretecek okuldur, öğretmendir. Öğretimde en önemli olay öğretenle öğrenen arasında diyalog oluşturulmasıdır. Bu yoksa çocuk delikanlılık çağında başı boş kalır.
Bir delikanlının yetişmesi için yalnız aile, okul yeterli olmaz; muhit ve ortamda gerekir. Çünkü üzüm üzüme baka baka kararır. Ortam çok önemlidir. Zengin muhitlerinde fazla sorun olmaz ama fakir muhitler, geçim sıkıntısı çeker, aileler çocukları ile ilgilenemez. O noksanı tamamlayacak olan okuldur.
Bu gibi olaylar yalnız Türkiye’de olmuyor, başka ülkelerde de oluyor. Çocuklarımız internet kafelerde ekran başında saatlerce vurdulu kırdılı macera filmleri seyredip, oyun pynayıp vakit geçiriyorlar. Bazı kahvehanelerde iskambil oyunları oynuyorlar, orda burda sigara içip kendilerini zehirliyorlar. Bunlar niye görülmüyor?
Bizim zamanımızda öğrenci üniformalı, başında şapkası olurdu. Şimdi bunlar kaldırıldı, kim öğrenci, kim değil belli olmuyor. Okul içinde öğretmenler öğrencilerini yalnız bırakmamalı, onlarla ilgilenmeli, sorunlarına yardımcı olmalı. İlgisizlik devam ederse bu gibi olaylar olacaktır.
NİYE BU VAHŞET . . .

Birleşmiş Mi Milletler?

Bir süredir aklımı karıştırıyordu; bu Birleşmiş Milletler’den ne bekleniyor acaba diye… Bundan birkaç hafta önce bir tarih akademisyeninin yaptığı bir konuşmada Birleşmiş Milletler’in savaşları önleme görevini yerine getiremediği belirtildi.

Bu yazıyı kaleme alırken bir kongredeyim; başkanlığını yaptığım oturumda benim sunumuma bir eleştiri getirmeye çalışan başka bir tarih akademisyeni salonda resmen bağırdı: Birleşmiş Milletler Çöktü! Karşılığında gayet sakin ve müstehzi bir ifade ile “Yoo New York’ta binası ayakta duruyor.” dedim sayın akademisyen daha da gerildi.

Bu Birleşmiş Milletler’in “görevini” yerine getiremediği söylemi bir müddettir gündemde tutuluyor. Ancak bu “görev” nedir tam olarak tanımlama imkanı pek de mümkün değil sanki. Zira BM şartı bir kenara konarak bazı “görevler” tevdi ediliyor bu kuruma.

Oturum sonunda genç bir doktrorant yaklaştı yanıma ve bazı sorular yöneltti. Sayın meslektaşıma da belirttiğim gibi; güç dengesinin oluşumu halen başat güçler yani ABD, Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti üzerine kurulu. Bu güçler haricideki güçler ise belli bir seviyede eyleme kapasitesine sahip.

İşte tarihçi dostlarımız uluslararası politika incelemesinin politolojinin bir disiplini olduğunu kavrarsa konularımız üzerinde serdettikleri fikirleri için de daha ihtimamlı olabilirler. Zira tarihi olayların incelenmesi tek başına uluslararası politika analizi olmadığı gibi uluslararası politika incelemesi de tarih biliminin bir kesimi değildir.

Birleşmiş Milletler dünyaya barışı getiremedi söylemi ele alınırken Birleşmiş Milletler kurulduktan sonra hangi büyük savaşın yaşandığı sorusunun cevabı da verilmek zorundadır ki bu sorunun cevabı hiçtir. Çatışma olarak ortaya çıkan şeylerin savaş olarak sunulması ise ya bir tanımlama yanlışlığıdır yahut bir kasıttır.

Üstelik anarşik yapıya sahip uluslararası politika seviyesinde hiyerarşik bir düzen beklemek üç tekerlekli bisikletle Formula 1 şampiyonu olmayı hayal etmeye benzer. Daha kısa söyleyeyim; imkansızdır.

Burada alandaşlarıma da iki çift lafım olacak; hiçbir alan bizim alanımız kadar alan dışından kişilerin müdahale kapasitesine açık değildir. Dolayısıyla metodolojik pek çok hata ortaya çıkarken alana müdahale edilirken bu kadar sessiz kalmak da doğru bir tutum değildir. Çünkü halkın doğru bir şekilde aydınlanması bizim Anayasal görevimizdir. Birleşmiş Milletler çökmedi; büyük savaşların engellenmesi açısından önemli bir görev ifa ediyor.

Gelelim daimi beş üye meselesine. Bu beş üyenin önemli bir kısmının II. Dünya Savaşı’nın galip devletleri olduğunu ve bu beş üyenin toplam Gayrisafi Yurtiçi Hasılasının dünyanın toplam Gayrısafi Yurtiçi Hasılasının yaklaşık %60’ını oluşturduğunu biliyor musunuz? Yine bu beş üyenin nükleer güç temelli askeri kapasitesinin dünyanın geri kalanıyla mukayese dahi edilemeyeceğini biliyor musunuz?

Tam bu noktada bu hiç mi değişmeyecek diye soruyorsanız eğer cevabı vereyim evet elbette değişmeli. Ama bu kongre salonlarında korsan panelistlik yapıp ses yükselterek oturum düzenlerini bozarak gerçekleşmez. Bu bir devletin ekonomik, askeri kapasitesinin yükseltilerek bu devletin sosyal güç unsuru olarak başka devletlere etki etmesi ile mümkün olur. Başka bir deyişle çalışkan olmak, üretmek ve bu çerçevede dünya çapında reddedilemeyecek faaliyetleri ortaya koymak demektir. Patent sayınız yüksekse, yüksek teknoloji imalatı yapıyorsanız, dünyanın dört bir yanına mallarınız ihraç ediliyorsa, askeri gücünüzü nükleer kapasiteyle destekliyorsanız elbette bu değişimi başlatabilirsiniz. Bunun için de devletimizin kurucusu, hamisi ve banisi Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi tek bir şeye ihtiyacımız vardır o da çalışkan olmak. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

ENEZ YAZLIKÇILARI BEKLİYOR

Yaz geliyor… Yazlıkçılar da Enez’e geliyor… Hem, her olumsuzluğa rağmen Enez sevdası ile yanıp tutuşanlar, hem de hiç bitmeyecek gibi görünen ve yıllardır çözülemeyen Enez’in sorunları nedeniyle karamsarlık ve öfkeyle Enez’e doğru yola çıkanlar seslerini şimdiden yükseltmeye başladılar.

Haklılar… Enez olması gereken yerlerden çok uzaklarda… Sivrisinek yoğunluğu, su sorunu, temizlik ve bozuk yolları ile Enez imajı, gittikçe daha da kötü noktalara doğru yol alıyor..

***

Enseyi tümüyle karartmamak Enez yazlıkçıları için bu yazımda biraz yüreklere su serpecek haberler vereyim istedim.

Öncelikle bu yaz döneminde sahilde su sıkıntısının artık çekilmeyeceği iddiası ile ciddi çalışmalar yapılıyor. Yeni kuyular devreye giriyor, Belediyeler Birliği’nden temin edilen 10 Km. uzunlundaki borularla Yenice’den sahile giden hat yenileniyor. Şehir içi su şebekesi de geniş ölçüde yenilenerek su kaybının en aza indirilmesi sağlanıyor.

Her ne kadar Belediye Başkanı vakitsiz ve münasebetsiz bir zaman olmasına rağmen izin kullanıp muhtemelen yurt dışında olsa da Belediyenin ikinci sıradaki görevlileri bu işi başarıyla sürdürüyorlar.

***

Sivrisinek konusunda da ciddi çalışmalar var. Yeni Kaymakamımızdan, İlçe Tarım Müdürümüzden aldığımız bilgiye ve izlediğimiz kadarıyla bu yıl larva dönemi mücadelesi daha ciddi ve daha etkili bir şekilde sürdürülüyor. Belediye ile ortaklaşarak yapılan çalışmaların yaz boyunca devam edeceği belirtiliyor.

Bu konuda yeni araç ve personel takviyesi yapılarak ve bir DRON alınarak daha etkili bir mücadelenin sürdürülmesi gündemde… Ne var ki DRON kullanacak sertifikalı personel kıtlığı önemli bir engel olarak öne çıkıyor…

Konu Mayıs ayı meclis toplantısında netlik kazanacak.. Ne var ki bu mücadelenin içinde özellikle site yönetimlerinin, hatta kişilerin, konut sahiplerinin fiilen olması da gerekiyor.

***

Yol onarım işleri şehir merkezinde hemen hemen tamamlandı. Benim evin önü (20 metre) hariç taş döşeme işi şehir içinde bitti sayılır. Ne var ki Kilittaş Fabrikası’ndaki usta işi bırakınca fabrika neredeyse 2 aydır taş üretemiyor. Fabrika hazır, çimento/ malzeme hazır, döşeyecek ekipler hazır ama ne yazık ki taş üretimi yok.

***

Sitelerde yol onarım işleri kısmen başlamış olsa da sorun büyük ölçüde hala yerli yerinde duruyor. Enez-Sahil yolunun çizgilerinin çekilmesi, kedi reflektörlerin artırılması konusunda önümüzdeki günlerde etkili bir çalışma başlatılacağı yetkililer tarafından vurgulanıyor.

***

Sahilden şehre, hastaneye, uzanan düzenli ulaşım sorunu için, ortada henüz elle tutulur bir çözüm, bir çaba görünmüyor. Temizlik konusunda sadece hibe olarak gelecek olan elektrikli 2 çöp kamyonundan başka verebileceğimiz şimdilik iyi bir haber yok…

***

Gerçi bu olumsuzlukların zaten tüm sahil sakinlerinin umurunda olduğunu söylemek çok da mümkün değil. Yaklaşık 30 bin kişinin yaşadığı yazlıklardan bu konuda yaz boyunca yapılan toplantılara dahi katılmayan, bu konuda gayret gösteren derneklere ilgi göstermeyen kişi sayısı muhtemelen 29 bin… Öyleyse böyle başa böyle tıraş… Her toplum hak ettiği şekilde yönetilir. Klavye başında iki satır yazarak mücadeleye katkı verdiğini sanan hiç kimse kendini kandırmasın..

***

Son olarak aktarayım.. Sahilin mahalle olması konusunda alınan ve kesinleşen Belediye Meclis kararı kaymakamlığa gönderilmeyi bekliyor.. Yani süreç geç de olsa işliyor..

Hadi bakalım; valizleri toplayın, yola çıkın.. Biz sizi özledik… Umarım siz de bizi özlemişsinizdir.

HERKES İŞÇİ

Yarın İşçi Sınıfının evrensel günü. Senede bir gün işçi sınıfı, hikayesini unutmamak adına anma yapacak, bayram edecek. Üzülecek veya kazandıklarını anımsayacak, kazanacakları uğruna ant içecek.

1 Mayıs; işçinin emekçinin bayramı. Bir uyanış günü. Birlikte olmanın emeğine nasıl değer kattığını dosta düşmana gösterme günü.

1 Mayıs; olmaması gereken “Çocuk işçi” tanımının acı gerçeğini yaşadığımız gün. Daha geçen hafta“oynaya oynaya gelin çocuklar” diye mutluluklar vaat ettiğimiz gün iken bugün çocuklarımızın emekçi olduğu gün. Daha dün “ele ele verin çocuklar” diye bir ve birlikte olmalarını öğütlediğimiz gün. Milyonlarca çocuk işçinin olduğu gerçeğini yaşadığımız gün. Ölümlerin dahi gizlendiği ülkemizde maalesef gizlenemeyen çocuk işçi ölümlerini yaşadığımız gün. Ölümler o kadar çok ki, 2025 yılında çalışırken hayatını kaybeden çocuk işçi sayısı en az 94 olarak raporlara girmiş.

Çocukların büyüyüp genç olduğu zaman ani üretimde olması gerekenlerine işsiz olduğu ve iş bulanların da mutsuz olduğu bir ülkedeyiz. Sosyal devlette olmaması gereken bir diğer tanım “işsiz genç” tanımıdır. Çocukların ucuz emekçi olarak çalıştırıldığı ülkemizde gençler işsizdir. Diplomalı işsizler ordusu her gün büyümektedir. 2025 yılında genç işsizlik oranı TÜİK verilerine göre yaklaşık %15,8 seviyelerinde. Genç kadınlar ise her zaman olduğu gibi daha fazla işsiz; %24,4 dolayında.

Bir başka olmaması gereken tanım da “emekli işçi” tanımı.Bir iş kolunda onlarca yıl çalışıp emekli olmuş 17 milyon insan maalesef geçinemiyor ve iş arıyor. Onlarca yıl çalışan, emekli olunca ilgi alanlarına uygun etkinlikleri, geziler yapmayı, hobileri ile mutlu olmayı düşünen milyonlarca emeklinin iş aradığı gerçeğini yaşıyoruz.

Bu tanımların yanında “işçi ölümleri” en büyük acıyı yaşatıyor hepimize. İş kazalarında artış. 2023’te 1932 ve 2024’te 1897 işçi iken2025 yılında 94’ü çocuk 2.105 olmuş. Artık bunlar iş kazası değil iş cinayetidir. 2025 yılında iş cinayetlerinde yaşamını yitirenlerin önemli bir bölümünü 50 yaş ve üzeri emekçiler.

Bu tanımlarla birlikte bir de “kadın işçi” tanımı var. İş kolunun cinsiyeti olmadığı gibi emeğin de cinsiyeti olmuyor. Ama yoksulluğu daha çok hisseden kadın, daha düşük ücretle çalışma seçeneğini kullanmak zorunda kalabiliyor.

1 Mayıs sadece kentlerde çalışanların günü değildir. Sanayi, hizmetler veya başka bir alanda çalışanın günü olduğu kadar kırsal alandaki emekçinin de günüdür. “Tarım işçisi” konumuna getirilmiş köylüler artık aile işletmesi olarak kendi işinin patronu değildir.

Ve en acısı iş cinayetlerinde ölenlerin %97’si sendikasız. Beğensek de beğenmesek de sendikalı olmak örgütlenmeye ilk adımdır. Birlikte olabilmenin, dayanışmanın, insani duygularımızın ve emekçi dünyasının acı gerçeğine karşı direnmenin ilk adımıdır. 1 Mayıslar bu gerçekleri görebilmemizi sağlayan gündür.

Bu durum bize bir kez daha gösteriyor ki; emeği ile yaşama katılan herkes hiçbir etnik, inanç veya cinsiyet ayrımı yapmadan hepimiz işçiyiz, emekçiyiz. Safımızı da tarafımız da budur ve bu bir yaşam kavgası ise sınırları aşan bir anlayış ile birlikte olacaktır, olmalıdır.

1Mayıs bizi çağırıyor. Emek savunusunda hayata emekçi gözüyle bakış ve en önemlisi sınıf çelişkisini anlamamız gerekiyor. Bu birliktelik bizi eşitliğe, özgürlüğe, dayanışmaya çağırıyor. Sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir dünya mücadelesi bizi bekliyor.

1 Mayıs’ta meydanları doldurmamız gerekiyor. Meydanlarda işçi sınıfının gür sesini yükseltmeliyiz. Her 1 Mayıs önemlidir ama bu yıl farklı; çok despot bir iktidarla karşı karşıyayız. Onları göndermeliyiz ve işçi sınıfının aydınlık günlerine doğru adım adım yürümeliyiz. Bu kararlılık ile işçi ve emekçi önce hırsızdan ve gaspçıdan sandıkta hesap soracak ve bu talan iktidarının sonunu getirecektir.

Emeğiyle üreten, alın teriyle yaşayan işçilerimiz, emekçilerimiz, çalışanlarımız ile birlikte alanlarda buluşmak dileğiyle, 1 Mayıs kutlu olsun.

KONUKLARINIZIN SESİ 392

             Ekonomiyle ilgili bazı genel bilgiler oluşturmak ve bunu paylaşmak istiyoruz. Son yazımızda yazılı kaynaklardan aktarmalar yaptık ve gördük ki bunlar bizim amacımıza uygun değil. Kapitalist ekonomiyi analizde en çok emek harcamış Marks’dan bile çok yararlanamıyoruz. Marks, kapitalist ekonomiyi çözümlemiş yani içinde yaşadığımız bugünkü ekonomik olayların kökenini belirlemiş. Biz ise nedenleri değil karşılaştığımız sonuçları anlamaya ve bu sonuçların olumsuz etkilerinden kendimizi nasıl koruyacağımızı bulmaya çalışıyoruz. Öyleyse ne yapalım?

            İki yol düşünebildik: (1) İlkelerden yani Marks’tan başlayalım ama içinde yaşadığımız bugünün ekonomisine hızla gelelim. (İlkeleri atlayıp) doğrudan bugün en çok konuşulan, en çok tartışılan, ekonomik kavramları tek tek ele alalım. Her bir kavramla ilgili gerçekleri bulmaya çalışalım. Biz ikinci yolu seçtik.

            İlk kavramımız, Enflasyon olsun.

            Enflasyon, belirli bir zaman aralığında satın almamız gereken eşyaların fiyat artışları için genel bir ölçü. Tabii herkes için farklı. İşçinin, emekçinin, emeklinin, esnafın, tüccarın, fabrikatörün, bankerin enflasyondan etkilenişi hep farklı. Sabit geliriyle yaşamını sürdüren bir aileyi, örneğin bir işçi veya emekli ailesini seçersek, bu aile yayınlanan şu veya bu enflasyonu esas almamalı; kendi enflasyonunu kendi hesaplamalı. Diyelim ki bir işçi bir yıllık enflasyonunu yani bir yıl için geçiminin ne kadar zorlaştığını (bu on yıllarda geçimimizde kolaylaşma yaşamadığımız için böyle dedik.) bilmek istiyor. Bu enflasyon hesabı çok karmaşıklaştırılabilir. Ama buna gerek yok, çünkü bulacağımız sonuç her durumda temsili bir bilgi olacak. Bu nedenle örnek aldığımız işçi önündeki yılda nelerden ne kadar alacağını, ne masraflar yapacağını belirler ve bunların fiyatlarını not ederse ve yıl boyunca aldıklarıyla ve yaptığı masraflarla bu notlarını düzeltirse yılsonunda yapacağı enflasyon hesabı şu: Aldıklarının ve (başta elektrik, su, kira gibi) masraflarının miktarlarıyla önce yılsonu fiyatlarıyla çarparak bulduğu tutarları toplarsa ‘yılsonu toplamı’nı; aynı işlemleri yılbaşı fiyatlarıyla yaparsa ‘yılbaşı toplamı’nı; ikisinin farkını yılbaşı toplamına bölerek de enflasyon oranını; bunun 100 katını alarak da enflasyon oranını yüzde alarak bulur.

            Bu hesaplama da zor iş diyorsanız dertlenmeyin. Çünkü enflasyon yalnızca, bizim yaşamımızın ne denli zorlaştığının bir göstergesi. Aslında gelirimiz de aynı oranda artarsa enflasyon sorun değil. Sorun, enflasyon yüksek, ücret veya gelir artışı düşük olunca. Bu da hep böyle mi oluyor? Yani enflasyon hesaplamamıza veya bildirilen enflasyonların hangisi doğru diye düşünmemize gerek yok. Geçinmemiz zorlaşıyorsa bilin ki yönetimimiz desteğinde birileri mutlu.

            Enflasyonla ilgili asıl soru, “Serbest piyasa ekonomisi diye adlandırılan ama aslında olmayan bir şeyin sonucu mu enflasyon oluşuyor?” Yanıtımız, “Bu da bir yalan.” Dolar enflasyonuyla ABD, tüm dünya vatandaşlarından vergi alıyor. Örneğin, bizim enflasyonumuzdan kaçınmak için 100 dolar alırsanız, her yıl ABD dolar enflasyonuyla 2-3 dolarını sizden alıyor. Bizim enflasyonumu ise bizim yönetimimiz vergisi ama bu daha karmaşık, bankalar da, hatta esnaf veya tüccar da bundan pay almaya çalışıyor. İşte serbest piyasa ekonomisi denilen şey bu pay alma savaşı.

            Çok mu karıştırdık? Öyleyse özetleyelim: Üretenler üretiyor, destekleyenler destekliyor. Savaş paylaşımda. Yönetimimiz üretenin hizmetinde değilse üretenlerin geçimi geçtikçe zorlaşıyor. Enflasyon da, üretenlerin geçimini zorlaştıran ama bazılarını zenginleştiren bir araç…

                                                                                                                                Sağlıcakla,                                       

ÇIKARCI SEVGİ

Omuz üstünü iptal eedip, omuz altını aşamayanlar, pis egolarını “Sevgi” sanırlar.
Derler ki:
“Madem beni beğendin, sevdiğini söylüyorsun, o zaman benim istediklerimi yerine getirip, beni mutlu etmelisin!..”
“Benim isteklerimi yerina getirirsen, seviyorsun demektir.”
“İnsan hiç “Hayır” diyerek sevdiğinin kalbini kırar mı?..”
DERLER!..
Madem sevgi, sevdiğinin her istediğni yerine getirip, değiştirmesine dönüşmek, o zaman, neden ben değişecek mişim, sen banim istediğime göre GELİŞ, sen beni seviyorsan?.” desen kıyamet kopar!..
BİRİNİ, KENDİSİ OLDUĞU İÇİN SEVMEK, NE ZOR İŞ OLMUŞ DÜNYADA!..
SAĞLAM KARAKTERİ İÇİN, KENDİNE HER KONUDA MUKKAYET OLDUĞU İÇİN, SADE, SAKİN, TEMİZ, ZARİF, MERHAMETLİ, ÇALIŞKAN, ÖZÜ SÖZÜ DOĞRU, MÜTEVAZİ, SAMİAMİ, HOŞGÖRÜLÜ, POZİTİF BİR YÜREK VE AKLA SAHİP OLDUĞU İÇİN SEVMEK NE GÜÇ OLMUŞ!..
(Sevmek için, çok zor şeyler mi sıraladım yoksa?..)
Ama bunlar olmazsa, olmaz ki!..
ÇIKARCI, HESAPÇI, ZALİM SEVGİ OLUR MU HİÇ?..
SEVGİ KOŞULSUZDUR, SENİ SEN OLDUĞUN İÇİN, ŞÜKREDEREK SEVER, GERÇEK SEVGİLİ!..
“GERÇEK SEVGİ, DOĞRUYU, EĞRİYİ, KARAKTERİ, RUHU SEÇEBİLENDE BULUNUR!..”
“YALAN SEVGİ, ÇIKARCI, TALANCI, TÜKETİCİ, RUHSUZDUR, diyebilir miyiz?..”
ÇIKARCI, KOŞULLU, HESAPÇI, KAŞI GÜZEL, GÖZÜ GÜZEL SEVGİLERE, AMAN DİKKAT!..
Sonra, “Sana ben güzelliğimi verdim, bedeli de isteklerimin, egolarımın esiri olman tabi ki” derler.
Aldıklarını hiç hesaba katmazlar!..
İşlerine gelmedi mi:
“Yazık sana güzelliğimi boşuna vermişim” derler.
Hep verdiklerini kakarlar başa, aldıkları güzelliklerden de hiç bahsetmezler.
Anlayacağımız, ZALİM YÜREKLİ ÇIKARCI, KENDİSİNİ ÇOK SEVEN, KENDİSİNE HAYRAN OLAN, CANININ İSTEDİĞİ GİBİ SÖMÜRECEĞİ, BİR KÖLE İSTER!..
Bunun adı da, “Biz büyük bir SEVGİ ile bağlıyız birbirimize!..” olur.

Öyle çoklar ki, bu çıkarcı dünyada, aman dikkat!..

Kuran’ı Kerim. Sure 45/ayet 23:
Aşırı arzu ve heveslerini Tanrı edinen ve Allah’ın bir bilgiye göre saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çektiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu Allah’tan başka kim doğru yola eriştirebilir. Halâ olanlardan ders almayacak mısınız?

SÜLOĞLU OTELİ

Nahid Sırrı Önik “Bir Edirne Seyahatnamesi” isimli mini kitabında Edirne’ye yaptığı ayrıntılı seyahati ayrıntılarıyla tasvir eder.

Kitapta inanılmaz ayrıntılar, dönemin Edirne’sine ait önemli bilgiler vardır, meraklıları bu kitaba Edirne İl Halk Kütüphanesi Edirne kitaplığından ulaşabilirler.

Nahid Sırrı Edirne’ye Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun önerisi üzerine gelmiştir. Bedri Rahmi eşi Eren hanım ve Arif Kaptan 1939 yılı eylülünde bir ay Edirne’ye gelerek Süloğlu Oteli’nde misafir olarak kalmışlardır.

O yıllar aynı zamanda 2.Dünya Savaşı korkusunun bütün dünyayı sardığı yıllardır ve Avrupa üzerinde Hitler hayaleti dolaşmaktadır.

Bedri Rahmi ve ekibi CHP ve Halkevleri’nin işbirliğiyle düzenlenen “Yurt Gezileri” kapsamında ressamların Türkiye’nin her yerine gönderilerek ülkenin toplumsal yapısı, doğal güzelliklerini ortaya çıkaran resimler yaptıkları bir çalışmanın sonucu olarak kısmetlerine Edirne çıkmış ve Edirne’ye renk katmışlardır.

Yazarımız Nahit Sırrı işte bu öneri üzerine arkadaşı Bedri Rahmi’yi kıramaz ve Edirne’ye gelerek Süloğlu Oteli’ne postu serer.

Saraçlar Caddesi’nde Alipaşa’ya karşı iki katlı tarihi bir yapıdır Süloğlu Oteli. Açık merdivenle terasına çıkılır. Tek kişilik sadece bir odası vardır ve yazarımıza ayrılır. Çarşafları değiştirilir, sobası yakılır ve kahve içmesi için önerilen Ankara Kıraathanesi’ne gider. Hemen otelin yanındaki bu mekan eski tek katlı bir kahve, içinde merdivenlerle çıkılan yüksek bir yerde bilardo oynanıyor ve kahvenin müşterileri tamamen gençlerden oluşmakta ve hınca hınç dolu içersi.

Aydemir Ay’ın Edirne Otelleri çalışmasında Bedri Rahmi ve Nahid Sırrı’nın Edirne’ye gelmelerinden bir yıl önce 1938 yılında Edirne’de dört otelin yatak kapasitesinin sadece 87 olduğundan söz edilir. Otellerden çok Osmanlı döneminden kalma hanlar hakimdir konaklama sektörüne halen Edirne’de. Süloğlu Oteli’nde gecelik konaklama yatak ücreti olarak 50 kuruştur. Odalarının bir tanesi haricinde tamamı çok yataklı ve gelenlerin birbirlerini tanımadan yattıkları koğuş sistemindedir.

Yıllar içinde Saraçlar Caddesi düzenlemeleri yapılırken Süloğlu Oteli ve Ankara Kıraathanesi de yıkımdan nasibini alarak genişleyen caddenin altında sadece temellerini bırakarak tarihteki yerlerini alırlar.

Nereden nereye? Saraçlar Caddesi’nde artık tek bir yatağı olan işletme bile olmamasına karşın Edirne’nin muhtelif yerlerinde binlerce konuğu ağırlayacak yatak kapasitesi olan mekanlar. Üstelik de hepsinin odasında yıkanma imkanı.

Nahid Sırrı ve Bedri Rahmi uyansalar da gelseler günümüzdeki Edirne’ye.

Ne düşünürlerdi acaba?

Hiç düşündün mü Sayın Başkan?

Sözlerim belki biraz iddialı olacak ama; insan sağlığına önemli ve olumlu etkisi olan harikulade havası, bazı kulların kirletmek için elinden geleni yapmalarına rağmen, Cenabı Allah’ın bir lütfu olarak kendi kendini temizleme özelliği olan mükemmel denizi ve altın gibi pırıl pırıl kumu olmasa binlerce yazlıkçı milyonlarca lira para harcayarak Enez’e yatırım yapıp da gelirler miydi acaba?

Gelmezlerdi.

Ben de gelmezdim şahsen.

Bunun sonucunda da Enez maksimum 3-4 bin nüfusuyla kendi kendine yetmeye çalışan küçük bir belde kalır, yüzlerce Enez genci, esnafı, sanatkârı, ustası vs. başka il ve ilçelerde kendilerine iş aramak zorunda kalırlardı.

Lütfen bu yazımı okuduğun gibi makam aracınla değil, kendi özel aracınla sahile in ve sokak sokak bir gez bakalım neler hissedeceksin?

Sahilde yaşayan, Enez’e büyük oranda ekonomik katkı sağlayan bu insanlar belediyeden çok şey istemiyor Sayın Başkan.

Yaz aylarında ilaçlama vs. ilave bazı ücretlerle birlikte bir çok yöreye göre belki de en fazla su parası ve emlak vergisi ödemelerine, ödeyecek olmalarına rağmen, devasa çukurlar yüzünden cambaz gibi oradan oraya kaçarak araba kullanmak, toz toprak içinde çile çekmek, sık sık araçlarını tamir ettirmek zorunda kalmak istemiyorlar o kadar.

Yarın öbür gün görev süren dolduğunda sende burada bu insanlarla bir arada yaşayacaksın.

Yok eğer; burada yaşamayacağım, ben de satar giderim düşüncesinde isen diyecek başka bir sözüm yok.

Hakkında en hayırlısı neyse o olsun inşallah!

İNSANLIK MI

Şu güzelim dünyamız, kaç bin yıllar, şu insanlardan neler görmüş neler!..
Binlerce yıl geçmiş, bin yıllarda nice nesiller gelip geçti dünya üzerinden de, halâ bir “EŞEK’” İN KIYMETİNİ ANLAMADILAR!..
O güzelim EŞEK, o masum, sadık, vefakâr, ahu gözlüm EŞEK, asırlardır, insanlığın yükünü taşıdı; insanları, hanelerin rızkını, SIRTINA YÜKLENDİ!…
Gık bile demedi, ANLAMADILAR!..
ASIRLARDAN BERİ, NANKÖRLÜK ETTİLER VE EDİYORLAR!..
Yazın sıcağında, kışın ayazında, SIRTINDA YÜKÜ, uzakları yakın eyledi!
“Gık” bile demedi!
Yaşlanıp güçten düşünce, dayak yadi, sopa yedi, aşağılandı, yine de “Gık” demedi, taşıdı insanın yükünü!..
Ama kıymetin kıymetlisini ANLAMADILAR…
Nankörlük ediyorlar!..
İnsanlar kızdıklarında, hakaret, küfür ile AŞAĞILAMAK için biribirlerine, “EŞEK” dediler, diyorlar da!…
KIYMETİN KIYMETİNİ ANLAMADILAR, NANKÖRLÜK EDİYORLAR!…
Kendilerine “EŞEK” denilenler de, bu söze kahroldular, kızdılar!..
KIYMETİN KIYMETLİSİNİ ANLAMADILAR bir türlü, NANKÖRLÜK EDİYORLAR!…
HALÂ DA, HALÂ DA, KIYMETİN KIYMETİNİ ANLAMIYORLAR, maalesef!..
DAHA YARATAN’IN KIYMETİNİ ANLAYAMAYAN İNSANOĞLU, O’NUN EŞSİZ RAHMETİNDEN NASİP, EŞEK’İN KIYMETİNİ ANLAYABİLİR Mİ?..
Böyle bir insanlık hak edişini NASIL yaşar. Televizyondan izliyoruz ya!..

BÖYLESİNE NANKÖR İNSANLIK, HAK EDİŞİNİN NASIL YAŞAR, açın televizyonu öğrenin!.

Kuran’ı Kerim. Sure 18/Ayet 53:
Suçlular ateşi gördüler; artık içine düşeceklerini iyice anladılar; fakat ondan kaçacak bir yer bulamadılar.