Keşan Kent Konseyi’nin basına yansıyan çalışmalarını ilgi ile izliyorum.. Özellikle sahada uyguladıkları doğa ve çevre konusundaki eylemleri dikkat çekici… Başka ne gibi çalışmaları var bilemiyorum. Sanırım etkinlikleri sadece çevre ile sınırlı değildir. Kent Konseyi, Kent Meclisi gibi kurumlar, ismini aldıkları kentte bir halk meclisi gibi, düzenli aralıklarla toplanıp, o kente ait her konuda çözümler üretmesi gereken oluşumlardır. O açıdan bakıldığında Keşan’ın eğitim, sağlık, trafik, temizlik, ulaşım, OSB gibi ana konularında da çalışmaları ve çözüm önerileri olduğunu düşünüyorum.
Meşrebim gereği çalışmaları sosyal demokrat bir gözle katılımcı ve şeffaf bir anlayışla irdeliyor katkı veren herkesi en baştan kutluyorum. Ama bazı konuları da sormadan, anlamadan da edemiyorum. Örneğin bazı köylerde “jeotermal istemiyoruz” diyerek, ya da RES projelerine karşı çıkarak başlatılan eylemlerin gerekçelerinin kamuoyuna bilimsel ölçütlerle, yarar ve zararları ile anlatılması gerekir diye düşünüyorum.
Kent Konseyi, tavrını bu konuları çevre üniversiteleri ile bilimsel diğer kuruluşlarla yapacağı çalışmalar sonucunda belirlemelidir. Örneğin; Yapılmak istenen JES projesi nedir, ne kadar alanı kaplamaktadır? Bu alan şu anda hangi amaçla kullanılmaktadır? Mülkiyeti kime aittir? Projenin amacı nedir? Hamamcılık mı, seracılık mı, sadece elektrik üretip çevreye zarar verme ihtimali olan bir tesis mi? Tarım arazisini ne ölçüde etkileyecektir? Ekonomiye, istihdama katkısı olacak mıdır? Bunları öğrenip anlamadan “İSTEMEZÜK”çü bir anlayışla ortaya çıkılırsa bunun adı populizmdir.
Trakya’nın en verimli topraklarının gelişi güzel kullanılarak elden çıkarılmasına, tarım arazilerinin verimli kullanılmamasına karşı olduğumuz gibi, emek/ yoğun tarım yerine, bu 500 bin dönüm arazinin sadece parmak sayısı kadar çeltik ağasının keyfine bırakılmasına da karşıyız.. Köylülerimiz JES sıkıntısını atlattıktan sonra eğer burada da çeltik üretmekten başka bir alternatif düşünmüyorlarsa bu anlayış da en az JES kadar zararlıdır.
Hamzadere adında bir proje yapıldı. Orada da görüleceği gibi bu ovada getirisi çok daha fazla olan alternatif tarım imkanlarının olabileceği vurgulandı.. Ama egemenler, yani eski yeni valiler, siyasetçiler, çeltik patronları, milletvekilleri, il tarım bürokrasisi bu projeyi sadece sulama ve hatta sadece çeltik sulaması olarak gördü. Halbuki sosyal yönden de öneriler getirilen bir proje idi. Lafta kaldı..
Sonuçta Trakya’nın ciddiye alınacak bir tarım planlaması da, haritası da politikası da yok.. Dolayısıyla Keşen Kent Konseyi’nin de yok.. Çeltik üretimi üzerine oturtulmuş, toprağı öldüren, Gala Gölü’nü zehirleyen, Meriç Nehri sularının yetmediği yerlerde yer altı sularını da acımasızca tüketen, anız yangınları ile oksijeni bitiren, havayı kirleten, trafiği engelleyen, ucuz üretilemediği gibi üreticinin ucuz ithal edilen ve hatta daha kaliteli pirinçten şikayetçi olmadığı kendiliğinden oluşmuş ilkel bir tarım politikası ile bir yere varılamayacağını görmeliyiz. Sonrasında neye karşı olup neye karşı olmadığımızı öncelikle ticaret ve diğer meslek odalarıyla, STK’larla, bilim insanlarıyla Kent Konseyleri’nde tartışarak belirlemeliyiz..
Söz konusu Jeotermal proje alanında belki de ülkenin en önemli sıcak su rezervleri bulunuyor. Bunu anlamadan, öğrenmeden doğru bir karar verebilir miyiz?
Edirne Belediyesi, geçen hafta Tarihi Belediye Binası yanında hizmete girecek olan Müzik Müzesi ile binlerce yıllık müzikal mirası sanatseverlerle buluşturmaya hazırlandığını duyurdu.
Koleksiyoner Zeki Bülent Ağcabay’ın uzun yıllar boyunca dünyanın dört bir yanından biriktirdiği nadide enstrümanların bu müzede hayat bulacağı belirtildi.
Müzenin Asya, Afrika, Avrupa, Anadolu ve Uzak Doğu gibi geniş bir coğrafyanın seslerini tek bir çatı altında toplayarak ziyaretçilerini evrensel bir yolculuğa çıkaracağının altı çizildi.
Açılış tarihi henüz açıklanmadı.
Ama anlaşılan o ki Edirne, çok yakında dünyayı dinleyecek.
Şimdiden hayırlı olsun.
**
Müzik Müzesi kulaklarda hoş bir seda yaratırken, aynı hafta kent bu kez yüksek sesle ama bozuk çalmaya başladı.
Ulus Pazarı!
**
Edirne Belediyesi’nin “yönetmeliğe aykırı durumlar” gerekçesiyle kapatmak istediği Ulus Pazarı için pazar yönetiminin başvurduğu mahkeme, kasım ayında yürütmeyi durdurma kararı verdi.
Pazar, kapatma kararının durdurulmasıyla yeniden açıldı; ancak mahkemenin verdiği 30 günlük geçici yürütmeyi durdurma süresi de doldu.
Sürenin dolmasının ardından Edirne Belediyesi yeniden harekete geçti.
Belediye Başkanı Filiz Gencan, 9 Ocak günü yaptığı açıklamada, pazarın son kez açıldığını ve geçen Cuma’dan itibaren artık açılmayacağını söyledi.
**
Bir grup çarşı ve pazar esnafı, Edirne Belediyesi önünde düzenledikleri basın açıklamasıyla kararın Edirne için ne denli önemli olduğuna dikkat çekmeye çalıştı.
Aynı endişeleri Balta Otel’in sahibi, Türkiye Otelciler Birliği Edirne Temsilcisi Gökhan Balta da dile getirdi.
Yani belediye baltayı taşa vuruyor.
Üstelik bu taş, herkesin ayağına dolanacak cinsten.
Şöyle ki:
Ulus Pazarı kapatıldığında Saraçlar Caddesi ve çarşı esnafı ciddi müşteri kaybına uğrayacak; birçok küçük işletme ayakta kalmakta zorlanacak.
Şehir merkezindeki otellerin doluluk oranları düşecek, turizm gelirleri azalacak.
Kafeler, lokantalar, yeme–içme işletmeleri ve ulaşım sektörü doğrudan ekonomik daralma yaşayacak.
Yerli ve yabancı turistlerin Edirne’ye gelme motivasyonu azalacak; şehrin tanıtımına ve marka değerine zarar verilecek.
Şehir merkezinde yaşayan binlerce vatandaşın gidebileceği ulaşılabilir bir pazar alanı kalmayacak.
Kısacası Ulus Pazarı kapanırsa, zincirleme bir sessizlik başlayacak.
Kasalar susacak, sokaklar tenhalaşacak, şehir eksik çalacak.
**
Nitekim 22 yıllık Ulus Pazarı’nda geçen Cuma günü in cin top oynadı.
Ulus adeta hokus pokus!
Gelişmelerden bihaber yerlisi–yabancısı, alışveriş için geldiği pazarın kapısından şaşkınlıkla döndü.
**
Ulus Pazarı’nın kapatılmasına ilişkin kamuoyunda en çok bilinen husus, Edirne Belediyesi’nin borçlarına karşılık alanın SGK’ya devri.
Peki, en az bilinen ne?
Pek çok insanla konuştum.
Alanın Sayıştay raporlarında neden ve nasıl yer aldığı konusu.
Bu önemli ayrıntıdan neredeyse herkes bihaber.
Bu tablo, belediyenin bu başlığı kamuoyuyla yeterince paylaşmadığını düşündürüyor.
İşte tam da bu yüzden balta taşa vuruluyor.
Bozuk ses buradan yükseliyor.
**
Müzik Müzesi’nde elbette zurna da olacak…
Kırkpınar ile özdeşleşmiş davul ile birlikte baş köşede yerini alacak.
Dünyanın Hıristiyan ve Yahudi halklarına gelince, “ORALARDA Kİ DİN ALİMLERİ Kuran'ı okusalar, İncil ve Tevrat'ın tahrif edilmiş yerlerini ayıklasalar ne güzel olur!..
Kuran’ı Kerim ayetlerinin mucizevi bir şekilde, her konuya, har zaman dair, açıklama getirip, yol gösterdiğini okuyup, halklarına da öğretseler keşke!… Hatta Kuran’ı, yok saydırmaya çalışıyorlar gibi, maalesef!.. Kendileri okuyup, öğrenseler bile, Kuran gerçekliğini, halkalarından neden gizlerler acaba!.. Din adına uydurulmuş hurafeleri ortaya çıkıp, saygınlıklarını yitireceklerinden korktukları için mi acaba?.. Bence Kuran ile kitaplarının sağlamasını yapıp, açıkladıkları zaman, Allah’ın koruması ve yardımı ile, saygınlıkları daha da artacaktır!.. Halbuki, “Kuran’a göre İncil de ve Tevrat da tahrifatlar (hurafeler) var, bunları Kuran’a göre düzeltebiliriz!..” diye halklarını bilgilendirmeleri gerekir. Yazık ediyorlar, hem kendilerine hem de ülkelerine!.. Kendilerine yine “Hıristiyan’ız” desinler, kelimelere sığmaz ki zaten!.. Nasıl olsa, hurafelerden ayıklanınca, hepsi tek Allah’ın yolu!.. Oysa yüce Rabbimiz, TÜM DİNLERİN GERÇEĞİNİ, KURAN İLE TEK KİTAPTA BİRLEŞTÜRMİŞTİR. Bu ne büyük bir nimettir, düşünülür mü?.. Tüm dünya insanlığı, çıkarcılıkta düşmanlıklar yerine, FAYDALARDA DOSTLUK KURSALAR, SEVGİ ÇAĞI BAŞLAMAZ MI?.. Kuran ışığına göre, Müslümanlık’da, Hıristiyan’lık da, Musevilik’de, hurafelerden ayıklansa…. İnsanlık, aydınlığı, ferahı, adaleti, huzuru, dünya kardeşliğini, barışı, bereket ve bolluğu hak etse ne güzel olur!.. Ve Kuran, HAK DİNLERİN hepsinin aslını bildirir!..
OKUYAN ÖĞRENİR, ÇOK KOLAY!..
Kuran’ı Kerim. Sure 2/Ayet 41,42:
Yanınızda ki Kitabı musaddak olmak üzere inzal ettiğim Kitaba iman edin; onu tanımayanların ilki olmayın; ayetlerimi az pahayla alıp, satmayın, ancak benden sakının!
Yukarda ki nurlu ayetin bir yorumu da: (Tevrat ve İncil’den sonra verdiğim son kitap olan Kuran’ı Kerim’ ile açıkladığım ayetlere iman edin. Ayetlerimi dünya menfaatlerine değişmeyin, gizlemeyin. Başka hiçbir şeyden değil yalnızca Rabbinizden sakının.) şeklinde de olabilir mi?..
Her emeğin bir bedeli vardır; o da ücrettir. Ücret emeğin değeri kadar mıdır değil midir ayrı bir konudur ama ne olursa olsun emeğin karşılığı ücrettir. Bir emek karşılığı alınan parada helaldir. Ücret yeterli olur veya olmaz bu ayrı bir konudur. Ücret niye ödenir; emeğimize karşılık geçimimizi sağlamak için. Bugünkü insanların en büyük sorunu aldığımız ücret az geliyor, geçinemiyoruz, herkesin ağlaşması budur. Bir yerde bu ağlaşanlara hak vermek gerekir. İhtiyacımız olan ürünlerin fiyatları durduğu yerde durmuyor, her gün zam üstüne zam yapılarak ücretler bu fiyatlara yetmez oluyor. İktidardaki AKP hükümeti –Ben vatandaşımı enflasyona ezdirmeyeceğim– diyerek ücretlere enflasyon kadar zam yapıyor. Ürünler zengin olma hırsı ile tekrar zamlanıyor, işte sana pahalılık, işte sana geçim sıkıntısı. Bunun yanlış bir politika olduğunu sağır sultan anladı AKP anlayamadı. Halbuki ürünlere yapılacak zamları kontrol altına almak gerekir. Hiç olmaz ise halkın en elzem gıda maddelerine NARH uygulanmalı, belki o zaman zamlar biraz frenlenir, halkta rahat eder. Halkın elzem gıda ürünleri nelerdir örneğin, birinci derecede ekmek zaten ekmeğe narh uygulanıyor. Yemeklik yağ, baklagiller, sebzeler, meyveler, salça, temizlik malzemeleri, deterjanlar, bir yerde şekerleme, süt ürünleri, bunlara benzer ürünler. Eğer biz zamları kontrol altına almaz isek enflasyonu da önleyemeyiz. Bugünkü iktidarın uyguladığı liberal Amerikan benzeri bu ekonomiyi Türkiye ekonomisi kaldıramaz. Türkiye’nin ekonomik gücü buna uygun değildir. Bizim ekonomimiz zayıf ve kırılgandır, Amerikan ekonomisi gibi güçlü değildir. İktidarın en büyük hatası enflasyon kadar ücretlere zam yapmasıdır, bu da piyasaya bol para giriyor ve bol parada enflasyonu yükseltiyor, daha ne bekliyorsunuz? Piyasadaki bol para yalnız enflasyonu körüklemekle kalmıyor bir çok zengin magandaları da yaratıyor. –Parasınla değil mi , sana ne — misali, bol para ücretler arasındaki dengeyi bozuyor. En düşük memur maaşı 59 bin, asgari ücret 28 bin, hemşire 69 bin, profesör 131 bin, uzman doktor 150 bin Lira, yıl başından sonra maaş alacak olan en düşük işçi emeklisi de 20 bin TL alacak. Ücretler arasında denge yok, katlamalı dengesizlik var. Böyle bir durum halkı isyana götürür. Nedir bu anormallik, böyle buna sebep enflasyon kadar ücretlere zam yanlış bir uygulamadır. En iyisi zamları kontrol altına almaktır. Bu uygulama zengini zengin eden bir uygulamadır. AKP hükümeti çok güzel işler yapmıştır ama ekonomik konuda bilhassa ücretlerde başarısızdır bir dengeyi sağlayamamıştır. Ücret makası gittikçe açılmaktadır, bu da halk arasında huzursuzluğa neden olmaktadır. Her ürün pahalılanmıştır, bilhassa kalabalık aileler geçim sıkıntısı çekmektedir. Bunu önlemenin yolu para basıp piyasayı paraya boğmak değil, zamları kontrol altına almaktır. Bugünün en güncel konusu emekli maaşı en az asgari ücret kadar olmalı. Peki ama asgari ücret gayret sarf ederek elde ediliyor, emekli maaşı da oturduğun yerde para alıyorsun, bu durum adaletsizlik olmaz mı? En az emekli maaşı 20 bin TL olmuştur. Ekonomi denilen konu paraya dayanır, parada öyle bir nesnedir ki kullanmasını bilirsen seni vezir yapar, kullanmasını bilmez isen seni rezil yapar. Onun için Yahudi milleti parayı çok iyi anlamıştır. Ücret makası açılmamalı, dengede olmalı. Denge ÜCRETLER ve FİYATLAR…
Şimdi bir eviniz olduğunu hayal edin. Ha bu ekonomik koşullarda elbette hayal ama hayal de parayla değil ya siz edin!
Bu evinizde birisi var ve birlikte yaşıyorsunuz. Bir müddet sonra bu kişiye diyorsunuz ki; bu evin benim bulunduğum odasına geçmeyeceksin. Bu şahsı evden çıkarmış olur musunuz? Cevap vereyim hayır!
İşte bu basit anlatım bile Fırat’ın batısı söylemlerinde bu “Fırat’ın doğusu yok mudur?” sorusunu ister istemez sorduruyor insana…
Mesele şu; Suriye Arap Cumhuriyeti bağımsız ve devlet otoritesini tesis etmiş bir devlet midir? Maalesef bu soruya evet cevabı verebilmek bu şartlar altında pek mümkün değil.
Bölücü terör örgütünün Suriye uzantısının Suriye Arap Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri’ne dahil olması (entegrasyon falan diyorlar) nasıl bir sonuç doğuracaktır. Bir görüşe göre sorun burada çözülecek.
Ben bu yaklaşıma oldukça mesafeliyim. Zira Fırat’ın Batısı var elbette Fırat’ın Doğusu da var. Üstelik bu doğu Irak’ın kuzeyindeki de facto yapı ile de oldukça yakın halde. Bu doğu Fırat’ın Batısından çok daha geniş bir alanı kapsıyor ve bu Doğu el Ömer petrol sahasını da barındırıyor.
Şimdi petrol demişken… Hep söylüyorum uluslararası ekonomi politik diye deve dişi gibi bir alan var. ABD’nin ekonomik hakimiyetinin devletler üzerinde uygulanması desek çok da yanlış olmaz. Gelişmeleri dikkate aldığımızda Suriye ekonomi politik açıdan bir aktör haline geldiğinden beri Suudi Arabistan, İsrail gibi ABD’nin oldukça önemli müttefikleri ile ilişki tesis etti. Son ilişkiyi yani İsrail-Suriye ilişkisinin ABD himayesinde nasıl gerçekleştiğini geçen hafta bu köşede ele almıştım.
Bunun ilki yani Suriye-Suudi Arabistan ilişkisi de sonuncusunun da kapısını aralamıştı. Üstelik Suriye-Suudi Arabistan ilişkisi Şara’nın Trump’la görüşme fırsatını doğurmuştu. Zaten bu fırsat da Şara’nın uluslararası ekonomi politik temelli bir politika ekseninde yer alması sonucunu ortaya çıkardı.
Peki, Suriye’nin kuzeyinde konuşlu terör örgütü uzantısının ABD ile ilişkisi yok mu? Elbette var. Bu ilişki gergin ve dalgalı bir seyir izliyor ama bu ilişki var. Üstelik bu ilişki terör örgütü uzantısının Fırat’ın Doğusuna çekilmesi durumunda daha mutedil dalgalı bir seyir de izleyebilir. Dolayısıyla ilişkinin daha iyiye gitme ihtimali de var.
Trump Suriye’den asker çekme peşinde diye ABD’nin Suriye’deki stratejik çıkarları ortadan kalkmadı. Her iki unsur da yani hem Şara hem de terör örgütünün Suriye uzantısı ABD ile ilişki halindeyken ve İsrail açık bir şekilde Dürzilerle birlikte terör örgütü uzantısına destek vereceğini ilan etmişken buna ek olarak ABD, Suriye ve İsrail hükümeti temsilcilerini bir masaya oturtup anlaştırmışken Fırat’ın doğusu olmaz olur mu hiç? Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.
Türk’lerin tarihi düsturları, dayanakları, Kuran’ı Kerimin, “HAK ERİ” yoluydu!.. O yolda, “İnkarcı, köleci zalimlere karşı, mazlumları korumak için savaş farzdır” Yüce emrinin uygulanması idi!.. Dünyanın inkârcı, din ve politik simsarları, yalanlarla, zalimliklerle avuçlarının içine aldıkları halkları acımasızca, sömürüyorlardı!.. Müslüman Türkler ise hem kendilerini, hem de de başka halkların sömürülmelerine engel oluyorlardı. Bun yüzden de, sömürülen halkları haksız, zalim, şeytani çıkarcılardan, kurtarmak için SAVAŞAN TÜRKLERİ barbar ve düşman olarak tanıtırlar nesillerine!.. Halen de öyle, değil mi?.. Ne kötülük görmüşler bizden?.. Haçlı savaşları mı?.. Avrupa haçlı ordusu toplaşıp, Türkleri yok etmek için gelecekler, Türkler de boyun mu eğselerdi, yani?.. Allah’ın emri vardı, Kuran’da açıkça yazıyordu: “Sizi yurdunuzdan ve dininizden çıkaranlarla savaşın!.. Sakın düşman çok diye korkmayın!.. Hak yolunda olup, zalimlerle savaşın ki, Allah sizi galip kılsın” Hep te öyle oldu!. Onlar, sömürmek, köleleştirmek için saldırdı ve Türkler hep galip geldiler. Bu süreç asırlarca sürdü. Ne yazık ki, bu muhteşem asırlar; 1000 asır, 600 asır halkların, şeytan uşakları tarafından nasıl kandırıldıklarını Kuran’dan öğrenmelerine yetmedi, be kardeşim!.. Türklerin hoşgörüsü, adaleti ve de koruması altında ONCA ASIR, OKUYUP, nasıl da kandırıldıklarını öğrenmeye YETMEDİ!.. HÂLÂ DA… HÂLÂ DA…
Şimdi buna, “ YUH OLSUN!..” DENMEZ Mİ?..
Kuran’ı Kerim. Sure 4/Ayet 82: Hâlâ Kuran üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı.
Herhangi bir işte onlarca yıl çalışmış, primini ödemiş ve görevden ayrılmış insandır emekli. Ömrünün bu son devresinde hobileriyle, torunlarıyla zaman geçirmek, gezmek hedefidir. Durum bu iken yaşlılara saygıyı dilinden düşürmeyen iktidar emekliye açlık sınırının altında ücreti reva görüyor.
Ülkemizde 17 milyondan fazla emekli olduğu resmî açıklamalardan anlaşılıyor. Geçmişte bir toplantıda SGK emekli verilerini açıklamış ve çok olduğu görülünce cumhurbaşkanı “bu bir felaket” mealinde cümle kurmuştu. Eğer durum felaket ise bu felaketi emekliler yaratmadı. 2002 yılında 6-7 milyon dolayında olan emekli sayısı bugün 17 milyona gelmiş ve emekliye para bulunamıyor ise bunun sorumlusu iktidardır.
Nüfusları yakın olan ve iktidarın diliyle bizi kıskanan Almanya ile karşılaştırma yaparsak; orada her dört kişiden biri emekli imiş yani 21 milyon. Bir emekli ortalama 1.350 avro dolayında aylık alıyormuş.
Devlet plan demektir, geçmiş verilerle öngörüler yapıp önlemler almak ve yurttaşların mutlu geleceğini planlamaktır. Almanya bunu yapmış ki 2023 yılında emekli ödemesi 381 milyar euro iken prim geliri yaklaşık 380 milyar euro imiş. Yani denkliği sağlamış. Bizi kıskanan Almanya’da da emekli maaşı yetmiyor ama en azından bize göre açlık sınırının altında değil yoksulluk sınırı ile aynı. Çünkü Almanya’da yoksulluk sınırı 1350 euro ve maaş da o kadar.
Bizde açlık sınırı 30 bin, yoksulluk sınırı 98 bin lira dolayında. En düşük emekli maaşı ise 2026 yılı için 18.938 lira olarak belirlendi.Yani açlık sınırının da altında. Bunu hiç olmazsa açlık sınırına çıkarmak isteyen CHP Meclisi terk etmeme eylemi yapıyor ki çok anlamlı. Yerellerden de destek olmalı. Bunun yanında iktidar ne yaptı? Akla zarar!18.938 liraya 1.062 lira ekleyerek en düşük emekli maaşının 20.000 lira olmasını öneriyor. Bu öneri, yurttaş ile alay etmek ve hakarettir.
Emeklilerin talepleri açık ve net. Geçmiş yıllarda adeta el konulan maaşlarını azıcık onarmak için seyyanen zammın güncellenerek verilmesi. Muayene ve ilaç katkı paylarının kaldırılması. Maaş zamlarının tüm emeklilere eşit oranda yansıtılması. Bayram ikramiyelerinin asgari ücret seviyesine çıkarılması. Emekli olacakların aylık bağlama oranlarının en az yüzde 70’e yükseltilmesi. İntibak yasasının güncellenmesi, hakların faiziyle ödenmesi. En düşük emekli maaşının asgari ücrete eşitlenmesi.
En önemlisi elbette örgütlenme yani sendika kurma hakkının sağlanması. Ki bu konuda Anayasa ve usulüne göre mecliste onaylanıp kabul edilmiş uluslararası mevzuatta örgütlenme hakkı vardır.1948 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ilgili kısmı şöyledir:
“Madde 20: (1)Herkes, barış içinde toplanma ve örgütlenme hakkına sahiptir. Madde 23:(4)Herkesin, çıkarını korumak için sendika kurma ya da sendikaya üye olma hakkı vardır.”
Kurulan sendikaların kapatılması Sendikalar Kanunu’nda kamu görevlilerine verilen hakkın emeklilerden bahsetmemesine dayandırılmaktadır. Bu geçersiz bir dayanaktır. Anayasa’da emeklilerin sendika kurmalarından söz edilmemiş olması bu hakkın açıkça yasaklandığı anlamını taşımaz. Çünkü yasa ile yasaklanmayan her şey olumlu değerlendirilir ve var olduğu kabul edilir. Ki 1990’lı yıllarda kamu sendikaları fiili olarak bu mantıkla kurulmuş ve 1999 yılında bu hak düzenlemişti. Bu nedenle bizlerin birlikte mücadeleyi büyültmesi şarttır. Büyümek içinde çeşit çeşit emekli sendikası yerine aynı amacı taşıyanların bir arada olması ve alanları doldurarak mücadeleyi arttırması gerekir.
İşin sonuna gelirsek ülkemizde para vardır. Olmayan adil dağılımdır. Dolar ve TL olarak birlikte bakalım; kişi başı gelirimizi Maliye Bakanı söyledi, 17.000 dolar (730 bin TL). Ortalama emekli maaşını iyimser olarak 580 dolar (25 bin TL) sayarak 12 ay olarak hesapladığımızda 7000 dolar (300 bin TL) gibi. O zaman kişi başı gelirimin 10 bin doları (430 bin TL) uçtu. Bir de aylığı 20.000 liradan az olan 4-5 milyon emeklinin halini düşünelim.
Emekliler kendileri göremeyecek bile olsa çocuklarının, torunlarının bu ülkede mutlu olmasını istiyor ise sen-ben tartışmasını bir kenara bırakmalıdır. Nasıl ki 1990’lı yıllarda kamu çalışanlarına sendika hakkı aldıysak bugün de emeklilerin sendika hakkını alacağız. Çalışırken güzel olan sokaklar emeklilikte de güzeldir.
NEFİS, FİZİK AYNI ŞEY, FİZİĞE TAKILMAK ALDATICIDIR, KARAÇALIYA TAKILMAK GİBİDİR. FİZİKTE ÖL, RUHUNLA YAŞA!.. RUHTAN GÖR, RUHUNLA DUY, RUHUNLA KONUŞ!. Nasıl mı?.. Gözünü fiziki hevesler bürümüşse,
“Bu, ruhta ne ya!..” denir.
Kuran’ı Kerim. Sure 32/Ayet 5: Allah işini gökten yere düzenler. Ruh yere inip çeşitli varlıklarda görünerek gelişir. Sonra sizin saydığınız yıllardan bin yıl kadar süren bir günde O’na çıkar. Yaratma adım adım gelişerek inkişaf eder, hayat çeşitli varlıklarda görünür, ruh olgunlaşır. Sonunda insanlara göre binlerce, milyonlarca yıl sayılan, ama Allah’a göre bir andan ibaret olan bir günde Allah’a yükselir.
Bilal Bey siyaset sahnesinde pek görünür oldu. Yaptığı açıklamalarla dikkat çekiyor.
2025’in son günlerinde ülkenin aydın sınıfına dair hezeyanını dillendirdi, şimdi de dindarların iyi insanlar olduğu yargısını toplumda güçlendirmenin zorunluluğundan bahsediyor, çağrıda bulunuyor.
Bilal Erdoğan’ın siyaset sahnesine bu hızlı girişi, öne çıkardığı ve tartışma yaratma potansiyeli yüksek konulara girmesi sadece ilgi uyandırmadı, bunu neden yaptığı merakını da beraberinde getirdi.
Babasının yerine geçme hazırlığının fragmanını izlediğimiz yönünde bir kanaat, mesela.
Kim bilir belki de Bilal Bey babasının 23 yıllık iktidarından kaynaklı sorunlar çerçevesinde bir özeleştiride bulunuyordur.
Mahdumun aydın sınıfına ilişkin hezeyanına odaklanalım önce…
Genç Memur-Sen tarafından yapılan “Türk Dünyası Akademisi Ödül Töreni” programında İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı sıfatıyla konuşan Bilal Erdoğan, Türkiye’nin kültürel ve sosyolojik dönüşümüne/dinamiklerine dikkat çekmiş, düşüncelerini açıklamış.
Neler mi demiş?
Osmanlı’nın son döneminden günümüze Batı karşısında aşağılık kompleksine sahip bir zihniyetin etkisini yitirdiğini, o aydın sınıfının tasfiye olduğunu belirterek Allah’a hamdını/teşekkürünü bildirmiş.
Hamdü senalar olsun!
Ancak, toplumun saygı duyduğu, yerli ve milli bir aydın sınıfının ortaya henüz çıkmadığını, bir geçiş dönemi yaşandığını da belirtmiş Bilal Erdoğan ki kafasının oldukça karışıklığına delâlettir.
Yerli ve milli aydın?
Bu soruya cevap aramak aslında abesle iştigaldir çünkü aydın tanımlaması ile kökten çelişmektedir.
Bilal Erdoğan’ın rahatsızlık duyduğu Batı’ya öykünen ve hatta Batı’nın yönetimine girmekte can atan aydınların sadece Osmanlı’nın çöküş yıllarında değil, Cumhuriyet döneminde de varlığı sır değil.
Kadir Mısıroğlu’nun Kurtuluş Savaşı’na ilişkin olarak; “Beni tefe koyarlar ama keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi. Ne hocalar asılırdı. Hiç biri olmazdı” sözleri belleklerde tazeliğini korumuyor sadece, kendisine teveccüh gösteren çevrelerde aydın kavramının ne denli istismar edildiğini, hatta içi boş yanını da gözler önüne seriyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, Manda bir yana, en küçük bir bağımlılık ilişkisini bile onaylamadığı, “Türk ulusu ya kendi kendini kurtaracak ya da yok olacaktır” şiarı; Batı’yı uygarlık kapısı addeden fakat “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız” hedefi, aslında Bilal Erdoğan’ın aradığı aydın tarifinin ta kendisidir.
Eğer bugün Atatürk’ün işaret ettiği uygarlık yolunda aksaklıklar varsa, ülke kalkınması ve gelişmesinde bir çevre ülke konumunun ötesine geçilememişse, bunun kapsamlı sebeplerine Bilal Erdoğan da bittabi vakıftır.
Sosyal medyada siyasi mülahazalarını takip ettiğim, yararlandığım arkadaşım Hüseyin Taşkan’ın konuya ilişkin bir değerlendirmesini köşemden de duyurmak isterim.
Bilal Bey’in aydın meselesine Hüseyin Taşkan’ın yaklaşımı şöyle…
//Aydın; hıyar mıdır, koyun mudur, İHA mıdır ki, yerli ve milli olsun. Aydın evrenseldir, ülkesi için endişe eder yüksek sesle düşüncelerini dile getirir. Aydın dediğin korkmadan herkesi eleştirebilir. Eleştirilmekten de çekinmez.
Sizin aydınınız kim diye sorsam, Hayrettin Karaman ve fesli Kadir’den başka sayacak birini bulamazsın. Geçmişten bu güne muhafazakâr aydınlardan Cemil Meriç, M. Âkif Ersoy ve Sezai Karakoç gibi aydınların, siyasal İslâmcılığınızla örtüşen bir tutumu olduğunu söyleyebilir misiniz?
Diyorsun ya, “toplumun saygı duyduğu, itibar ettiği aydın yetiştirmeliyiz.” Yok kardeşim sizin bahçede aydın yetişmez. Sizin bahçe çorak, sizin bahçeniz toksitli, sizin bahçenizin gübresi kin, nefret içerikli…
Oysa, gözleriniz kör olmasaydı, ayrışmayı iktidar aparatı olarak kullanmasaydınız, geçmişte ve şimdi ne kadar çok aydınımız olduğunu görürdünüz.
Namık Kemal’den Ziya Paşa’ya, Şinasi’den Ahmet Cevdet Paşaya ve Mehmet Âkif Ersoy’a bildin mi bu aydınları. Bu aydınlar Osmanlı’nın çöküş döneminde ortaya çıktı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında; Ziya Gökalp, Yakup Kadri Karaosmanoğlu sonrasında ise Nazım Hikmet”ten Sabahattin Ali’ye, Azîz Nesin’den Doğan Avcıoğlu’na, Zülfü Livaneli’den Uğur Mumcu’ya daha pek çok aydın yetişti bu topraklarda…
Ancak, çeyrek asır iktidardasınız insan bir tane bile aydın yetiştiremez mi be kardeşim!//
Meselenin hülasası…
Aydın olmak aklın izinde yürümektir, yani usa, akla dayalı yol almaktır ve kuşkusuz evrenseldir, eleştirel düşünceye sahip olabilmektir. Aydın tarifini yerlilik ve millilik ile sınırlarsanız organik aydınlar, dalkavuklar üretirsiniz.
Bilal Erdoğan’ın beyanda bulunduğu bir diğer çetrefil konu ise, kendisini toplumda ‘dindar olan insan iyidir’ yargısını güçlendirmek zorunda hissetmesi.
Türkiye Gençlik STK’ları Platformu’nun 5’inci Olağan Genel Kurulu’nda konuşan Bilal Erdoğan’ın şu saptamaları ilgiyi hak ediyor…
//Biz Müslümanca duruş savunuyoruz. Birilerine şirin gözükmenin peşinde de asla olmayacağız. Hem herkese hitap edeceğiz. Hem kendi kimliğimize hitap edeceğiz.
Yeniden bu toplumda ‘Dindar olan insan iyidir’ yargısını güçlendirmek zorundayız. Müslümanlar olarak bizim dinimizi doğru temsil etmemizin yolu, bu toplumda iyiliklerin kaynağının yine Müslüman insanlardan geldiğini, yine dindar insanlardan geldiğini muhakkak ve kesin şekilde yerleştirmekten geçtiğini düşünüyorum.//
Bilal Bey’i bu düşüncelere sevk eden nedenin bir kayıpla ilgisi olduğu hemen anlaşılıyor.
Yanı sıra bu kaybın nereden kaynaklandığı sorusunu da önümüze getiriyor.
Hele AKP’nin ‘dindar ve kindar nesil’ yetiştirme projesi akla gelince sorunun kapsamı da genişliyor.
Kendini, ‘bizim mahalle’ dediği muhafazakâr, mütedeyyin insanların meskûn olduğu mahalle mensubu gören Karar gazetesi yazarı Yusuf Ziya Cömert’in, Bilal Erdoğan’ın arayışını analiz eden yazısındaki şu saptamaları, aydınlatıcı buluruz.
//Toplumda ‘Dindar olan insan iyidir’ yargısı ne zaman güçlüydü?
Ne zaman zayıfladı?
Mesela, dindar olduğunu söyleyen insanlar iktidara geldikten sonra zayıflamış olabilir mi?
“İyiliklerin kaynağının Müslümanlardan geldiği algısının toplumda kesin şekilde yerleştirilmesi gerekiyor.”
Bu ‘yargı’dan veya ‘algı’dan mı müştekiyiz yoksa ‘olgu’dan mı?
‘İyiliklerin kaynağının Müslümanlardan geldiği algısı’nı kendimizi değiştirerek mi, ıslah ederek mi yerleştireceğiz.
Artık yolsuzluk yapmayarak, ehliyete liyakate önem vererek, yetim hakkı yemeyerek, insanlara adaletle, merhametle muamele ederek…
Yoksa toplumu yaptıklarımızın adalete, liyakate, ehliyete, hakkaniyete uygun olduğuna ikna ederek mi?
Yani biz doğruyuz, siz yanlış algılamışsınız mı?
Düştüğümüz yerden kalkacak mıyız? Yoksa düşmedik, ayakta mıyız?
Özeleştiriye çok ihtiyacımız var, ama müsait miyiz?//
Evet, Yusuf Ziya Cömert, Bilal Erdoğan’a ders niteliğinde cevap vermiş.
İlaveten söylemek gerekirse: din ekseninde şekillenmesi istenen bir toplum yapısı AKP’nin tüm zorlamalarına rağmen sonuç getirmedi, üstelik ters tepti.
Babasının yerine geçme hazırlığını çağrıştıran, görece özeleştiri de barındıran Bilal Bey açıklamaları, mahallesindeki oyları tahkim etmekte bile yeterli olmayabilir.
Yanı sıra, Necmeddin ismiyle müsemma dini yıldız addeden bir anlayışın ülke yönetiminde sorunlu yanlarını hesaba katmanın siyasi ısınma turlarına derinlik kazandıracağını da göz önünde bulundurmalıdır Bilal Bey!
İLETİŞİMLE İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER de derlemek istiyoruz.
Toplumuzu genelde ele aldığımızda ekonomik sorunlarımız, toplumsal sorunlarımız öncelikli. Ama bunları en sona bırakıp “sağlık” ve “eğitim-öğretim” den sonra “iletişim”i tartışmak istedik.
İletişim, yani derdimizi anlatmak, bilgilerimizi paylaşmak, birbirimizi anlamakta da sorunlarımız yok mu? Uğur Mumcu bunu, “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi oluyoruz.” diye açıklamış. Acaba sorun daha mı derin? “Biz öğrenmeden mi bilgi sahibi oluyoruz.”
Sorgulamalarımızdaki üç ana terim “bilgi, fikir, öğrenme.” Ayrıca acaba “terim” yerine “kavram” mı demeliydik. Şimdi beş olan kavramlarımızın hepsi iletişimle ilgili değil mi?
Biliyorsunuz tüm irdelemelerimize “başkaları ne demiş?” le başlıyoruz. Bundan önce bilgisayarda sorumuzu (İngilizce) soruyor ve çıkan kaynakları kullanıyorduk. Bu tek yanlı bilgi edinmeydi. Sonra yapay zekâ “Gemini” yi bulduk. (Ücretsiz “hızlı” olanını.) Bu bize daha uygun geldi. “Gemini de hata yapabilir.” diye alt notu var. “Tez+antitez sentez” e açığım diyor ve sizin düzeltmelerinizi benimsiyor, bilgi aktarımını buna göre değiştiriyor. Biz de sormaya başladık.
İletişim ne?
Yanıtı (bizim özetlememizle),
“Duygu, düşünce veya bilgilerin başlarına aktarılması, ortak bir anlayış oluşturma süreci.”
(2) “İletişimin başarılı olması için; (a) ortak dil (aynı terimler), (b) netlik, (c) etkin dinleme, (d) uygun kanal gerekli.”
İkinci sorumuz Terim-kavram ilişkisi?
Yanıtı,
“(1) Kavram, dış dünyadaki nesneler, olaylar ve bunlar arasındaki bağıntılarla ilgili zihnimizdeki tasarımlar.
(2) Terim, bunların dille ifade edilişi.” Gemini bir de tablo veriyor.
Üçüncü sorumuz, Tanımın tanımı?
Yanıtı, “Tanım, bir nesne, olay veya bağıntıyı içlemi ve ayrımıyla belirleme.”
Tanımda tamlık, (1) ne’lik (öz), (2) ayrım (fark), (3) sınırlandırma (kaplamını netleştirip dışta kalanları ayırma) ile. İyi bir tanım; tam, açık, olumlu (ne olmadığı değil, ne olduğu) olmalı.
Gemini iletişimin genel amacını da söylüyor: Ortak bir dünya inşası.
Bu bilgilenme bize yetti. Bizim belirlemelerimiz izleyen yazılarımızda.