Kategori arşivi: Yazarlar

BALKAN PAZARI

Açıldı, açılacak derken en nihayet Edirneli esnafın gayretleri ile Balkan Pazarı 1 Mayıs’ta açıldı. Pazarın ilk günüydü, kimisi meraktan, kimisi ihtiyaçtan pazara akın etti. Pazar yeri çok kalabalıktı. İnsanlar yürürken birbirine çarpıyordu, dört kere ayağıma bastılar. Hemen hemen birkaç stant hariç bütün stantlar dolu olup, mallarını sergiliyorlardı. Mal olarak ekseri trikotaj cinsi ürünler satılıyordu. Elbise, pantolon, ceket satan pek yoktu. Kap kaçak bir yerde vardı, çorap satan esnaf çoğunluktaydı, ayakabı satan bir yer gördüm, parfümeri satanlarda vardı. Muhakkak ileriki günlerde daha çeşit mallarda olacaktır.

Ne demiştim; bu ilk gün ufak tefek noksanlıklar olacak. Bu pazar yerini yaratan kim, Edirne Belediyesi ve Edirne esnafı. İki ayda böyle bir pazar yerini Edirne’ye kazandırdıkları için teşekkürler, başarıları için bravvo.

Pazar yerinden beklediklerimiz, her malın üzerinde fiyat etiketi olmalı, pazar yerinde hırsızlık olaylarına karşı emniyet sistemi kurulmalı, pazar esnafı azda olsa eğitilmeli, tuvaletler temiz olmalı ve düzenli olmalı. Muhakkak ileride daha iyi alışveriş yapacak, mal bolluğu olacak günler göreceğiz.

Pazar yerleri halk pazarlarıdır, halk için kurulur, bundan vaz geçemeyiz. Pazar yerlerinde bazı ürünler defolu olsa da piyasa fiyatının altında satılıyor. Bu da vatandaşın kazancı oluyor. Ufak pazarcı esnafı diyebileceğimiz kimselerde bu arada tezgah açıp bir kaç parça mal satıyorsa ona da biraz göz yumulmalı, dava geçim davası.

Pazar yerlerinde maddi kazanç nedir, sebzede, meyvede dışarda satılan mala göre on lira daha ucuz deriz. Halkın tek avantajı almak için bir şey ararken hiç aklınızda olmayan başka bey üründe bulabiliyorsunuz, pazarlık imkanınız da oluyor, hoşça vakitte geçiriyorsunuz. Edirne pazarının bir iyi tarafı da Bulgar, Yunanlı komşularımızın alışveriş yapıp Türkiye’ye döviz kazandırmasıdır. Edirne’de market, dükkan, seyyar satıcı esnafı olduğu gibi birde pazarcı esnafı olmalı.

Balkan Pazarı yalnız Edirne’de kalmamalı, Babaeski’ye, Lüleburgaz’a hatta Kırklareli’ne de gitmeli. hatta komşularımız Bulgaristan, Yunanistan’ın Edirne hududunda kesiştiği yerde belirli bir saha içinde her üç ülkenin de pazar esnafının sergi açacağı her üç ülke vatandaşlarının alışveriş yapacağı müşterek bir pazar kurulmalı. Böyle bir ortamda Türkiye kazanır. Niye, çünkü diğer ülkeler Türkiye kadar ucuza mal üretemiyor.

Cuma pazarının yanı sıra pazar yerinin girişinde meyve, sebze satan pazarcılara var. Bu da iyi bir uygulama. Biraz daha iyi bir düzene sokulup daha iyi hizmet verecek hale getirilmeli. Pazar yerleri halk için vardır, BALKAN PAZARI da öyle…

ÇOCUK OKUSA

O nurlu ayetleri kendimiz okursak, din simsarları tarafından kandırılmayız!..
Tarikat ve mezheplere ayrılmanın, tek doğru Allah, Kuran yolundan sapmak olduğu bildirilmiştir.
Âlim olmaya hiç gerek yok, çocuk okusa anlar!..
İnsanlığa bakıyorsunuz, çoğunluk, ya sapaklara bölünmüş veya “Bana ne” diyorlar.

Bu halde olunca, ülkelerin halleri nice acaba?” diye sorarsak, bakalım, Kuran’da hak dinden uzaklaşan ülkeler için Yüce Rabbimiz neler der?

7/3: Tek Kuran’a uyun, Tanrı’dan başkalarını yar edinmeyin!
5/62: Onları günah işlemekte birbirleriyle yarıştıklarını görürsün.
61/7: Allah zalimleri doğru yola iletmez.
29/34: Biz böyle memleketlerin üstüne azap indireceğiz.
6/129: Zalimlerin, bir kısmını, bir kısmına musallat ederiz.
48/7: Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.

17/17: Düşmanlarınızı üzerinize göndeririz.

6/65: Allah, yoldan çıkarsanız, birbirinizle çarpıştırıp, hınç aldırır.

Bakın dünyada ki ülkelerin Kuran’a göre hallerine, bu gün dünyada, belalar, savaşlar niçin oluyormuş, açıkça belli değil mi?..
ÇOCUK OKUSA ANLAR!..
Yorum bile gerekmez!..
Alim olmaya da hiç gerek yok!..

ÇOCUK OKUSA ANLAR!.. ama OKUYAN insanlık nerede, YA HU?!

Kuran’ı Kerim. Sure 36/62:
Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp, saptırdı. Halâ akıl erdiremiyor musunuz?

N’oldu Bu Suriye’nin Hali?

Suriye Aralık 2024 itibarıyla Esat rejiminin devrilişine sahne oldu. Mart 2011’de başlayan ve giderek ivme kazanan gösteriler,ikinci yılında, ABD ve müttefiklerinin desteğiyle, yabancı savaşçıları da bünyesinde barındıran muhalif grupların zuhur etmesine sahne oldu.

Özellikle 2015 Suriye için bir dönüm noktası oldu. Zira hakimiyet alanı silahlı muhalif grupların müdahalesi ile oldukça daralan-bazı görüşlere göre %26-Esat rejimi Rusya Federasyonu’nun askeri müdahalesi ile iktidarda kalma açısından rahat bir nefes aldı.

Peki bu nefes Esat rejimini ne kadar rahatlatmıştı? Konuyla ilgilenen araştırmacılar bir Rus zabitinin, Putin’e yaklaşarak konuşmaya çalışan Esat’ı kolundan tutup nasıl geri çektiğini hatırlayacaktır. Yahut Esat rejiminin savunma bakanının, yanlış hatırlamıyorsam, Tartus üssünde yapılan toplantıda,masanın üzerinden sadece başının görüneceği bir yükseklikte, nasıl oturtulduğunu da hatırlayacaktır konuya meraklı olanlar.

Bu ve benzeri daha çok örnek aslında Rusya Federasyonu müdahalesi ile Esat rejiminin de bir çeşit Moskova sömürge valiliğine dönüştüğü hususunda önemli bir dayanak noktası hazırlamıştı. Ancak ne hikmetse o dönem hem alandaşlarımız hem de alan dışından konu hakkında yorum yapma haddini kendinde bulan ekonomistinden metalürji mühendisine, metalürji mühendisinden tarihçisine pek çok kişi bunun bir yönetim zafiyeti hatta yokluğu olduğunu görmezden gelmişti. Ancak bağımsız olduğu iddia edilen bir devletin başkanının başka bir devletin başkanı ile konuşma çabasının bu şekilde engellenmesinin ne denli “uygun” olduğu açıktır.

Gelgelelim, muhalefet her geçen gün çeşitli vesilelerle güçlendi ve sonuç olarak Esat rejimi devrildi. Yerine eski adı Colani olan ve bir ödülle ABD tarafından aranan ancak yeni adı eş Şara olan ve ABD ile ittifak ilişkileri geliştiren birinin başkanlığında yeni bir yönetim geldi.

Bu süreçte yaşanan gelişmelerle Mübarek sonrası Mısır’da yaşanan gelişmeler belirli açılardan oldukça büyük benzerlik taşıyor. Zira Mübarek sonrası Mısır’da Mursi dönemi başlamıştı. Bu süreç Mursi idaresine yapılan darbe ve sonrası gerçekleşen olaylar bağlamında çok fazla ele alındı ancak Mursi idaresinin Batı tipi ekonomi politik kurum ve unsurlara uyum sağlama çabası ve Mısır’ın SSCB ardılı Rusya Federasyonu ile olan ileri düzey ilişkilerinin daha düşük seviyeye nasıl indiği çok az tartışıldı.

Bu hususları 2011 sonlarında tartışanlardan biri olarak rahatlıkla şunu söyleyebilirim ki; ideolojik söylemler ekonomik gerçeklikler ve gerekliliklerle karşılaştığında ekonomik gerçeklikler ve gereklilikler kazanır. Mursi iktidarı uluslararası ekonomi politik kurallara karşı hareket etmeyeceğini bizatihi Muhammet Mursi ağzından ilan etmiş ve ardından başta Almanya olmak üzere ki;öncü olan bizatihi o vakitler daha sonra Alman şansölyesi olacağı konuşulan fakat ömrü vefa etmeyen dönemin dışişleri bakanı Guido Westerwelle idi, kredi muslukları açılmıştı. Elbette Mısır devletinin iç dinamikleri durumu farklı bir boyuta getirdi. Ancak ideolojik söylemlerin ekonomik gerçekler ve gerekliliklerle karşılaşması durumunda ne olacağı sorusunun cevabı sabit kaldı.

Şimdi benzeri bir durumu eş Şara’nın Suriye’sinde gözlemliyoruz. Yıllar önce, 2012 yılında, yazdığım bir kitap bölümünde Hacettepe’den Ali Murat Özdemir hocaya atıfta bulunarak Suriye’deki ekonomi politik meselenin ekonomi politiğin konusu olmayan malların bu hususta ele alınması olduğunu belirttikten sonra şu ifadeyi eklemiştim; uluslararası ekonomi politiğin konusu olan malların da Batı tipi liberal uluslararası ekonomi politiğin konusu haline getirilmesi…

Şimdilerde Şara’nın görüşmeleri ve ziyaretleri dikkate alındığında; Suriye’nin yönünün tam anlamıyla Batı’ya döndüğünü rasyonel bir bakış açısı ile tespit etmek oldukça kolay. Artık Şara’ın Suriye’si ABD’nin yakın müttefiki Suudi Arabistan kanalıyla Vaşington ile irtibat kurup Trump ile baş başa görüşme ayrıcalığı ortaya çıktıktan sonra gelişmeler yaşanmaya başlandı.

Zira Batı başta ABD olmak üzere Suriye’ye gerekli ekonomik “katkılarını sunan” ABD müttefikleri başka bir yönden de Çin’in ekonomik alan hakimiyetinin Levant üzerinde engellenmesi çabasını sergiliyor. Artık mesele askeri hususlardan uzaklaştı. Mesele artık ekonomik şartlar halini aldı. Şam idaresinin tek başına Çin desteği alması yeterli değil. Zira ekonomik kapasitesinin gelişmesi için başta Dünya Ticaret Örgütü gibi liberal uluslararası ekonomi politik kurumları içinde bulunması gerekiyor. Bunu Çin bile 11 Aralık 2001 tarihinde yapmak zorunda kaldı.

Dolayısıyla Suriye için alternatif olarak ortaya konan Çin Halk Cumhuriyeti ve Rusya Federasyonu’nun liberal uluslararası politik ekonomi kurumlarından uzak olduğunu yahut bir alternatif olduğu söylemi hayli iddialı olacaktır. Zira Çin (2001 yılında üye oldu) ve Rusya’nın (22 Ağustos 2012 yılında üye oldu) bu yapının dışında devletler olduğunu ifade etmek oldukça güç. Üstelik ABD ve müttefikleri her ne kadar tartışmalı görünse de fırtınalı bir evliliğin tarafları olarak tanımlamak güç değil. Artık ilişkileri öyle bir halde ki; tartışsalar da ayrılamazlar. Zira ekonomik kapasite uygulamasının gerektirdiği güvenlik meselesi NATO tabanlı güvenlik faaliyetleri dolayısıyla ortaya konuyor.

Bu şartlar altında Akdeniz’in oldukça önemli bu kıyı ülkesi önemli bir pazar olarak da ortada. Bu pazarın gereklilikleri sadece bir malın Suriye içine gönderilmesinden ibaret değil. Bu sadece uluslararası ekonomi politiğin bir kısmı. Hizmetler ve malların uyumlu olması, bunların geniş şekilde ele alınabilmesi ve uluslararası ticaret, fikri mülkiyet hakları gibi konularda uygun olması de en az bunun kadar önemli. Dolayısıyla Suriye artık ticari, ekonomik kapasitesini Batı tipi bir yapı ile desteklemek zorunda. Aksi halde kısıtlı ekonomik katkı Şara iktidarının zora girmesi ile sonuçlanacaktır. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.

DOĞUYA DOĞRU

Batı toplumunun medeniyetine gelince, Bilimde sanat da çok güzel üretimleri de oldu, ama insan fıtratına aykırı modern dünyayı, insanlığa dayattılar!..
Milyarlarca insana yazık oldu!..
Birbirleriyle yaptıkları çetin savaşlar, dünyanın mazlum ülkelerini sömürmeleri de cabası, maalesef!..
Ancak içlerinde çoğunluk olmasalar bile, oldukça fazla haksızlık ve adaletsizleklerle mücadele edenler var. Bu İYİ evlatlar, halkını yanlışlara karşı sözle, yazıyla, çiziyle, sanatla, dur duraksız bilimle uyarmak için adeta bir savaş veriyorlar!..
BİZDE Mİ?..
BİZDEN DOĞUYA DOĞRU MU?..

YÜZ MİLYONLARIN İÇİNDEN, ARADA SIRADA BİRİNE DENK GELİRSENİZ, ŞANSLISINIZ!..

Kuran’ı Kerim. Sure 9/Ayet 42:
Eğer yakın bir dünya çıkarı ve kolay bir yolculuk olsaydı, mutlaka sana uyup peşinden gelirlerdi. Fakat meşakkatli mücadele yolu onlara uzak geldi. Gerçi onlar, “Gücümüz yetseydi, mutlaka sizinle sizinle beraber yola çıkardık” diye kendilerini helâk edercesine Allah’a yemin edecekler. Halbuki Allah onların mutlaka yalancı olduklarını biliyor.

EMEK ANNE

Aile içinde veya eğitim süreçlerinde dinlediğimiz, öğrettiğimiz şarkıdır Küçük Ayşe. Şarkıdan giyime, ev işlerinden masallara dişi; doğurmak ve yetiştirmekten ev işlerine, erkek ise dış işlerden güvenlik işlerine, hamiliğe yönlendirilir. Şarkımızda ne diyorduk; “Küçük Ayşe, küçük Ayşe / Napıyorsun bana söyle? / Bebeğime bakıyorum, / Ona ninni söylüyorum. // Küçük asker, küçük asker, / Napıyorsun bana söyle? / Tüfeğimi çatıyorum, / Vatanımı bekliyorum. / Ben askere gidiyorum…”

Binlerce yıldır egemen olan ataerkil, daha geniş anlamıyla patriyarkal kültürü yani “soyun babadan geçtiği, ailede ve toplumda erkeğin (babanın) birincil güç, otorite ve mülkiyet sahibi olduğu toplumsal düzen” aşamadık.

Erkekler bebeğe bakmaz onlar çalışır, kazanır, karar verir, vatanı korur. Erkek güçlüdür, koruyucudur. Dişi güçsüzdür, korunması gerekendir, ev işleri, çocuk yaşlı bakımı dişinin işidir ve evde olmalıdır.

Kültürümüz olarak kuşaktan kuşağa aktardığımız bu yanlış kurgu gerçek hayata uymasa da düşünsel aidiyet, her kesimde çoğunlukla devam ediyor. Kültürel kodlamalar devam ettiğinden kadın çalışsa da bu değişim kolay olmuyor. Bu nedenle zaten iş hayatında da kadın ezilmekte ve sayılmamaktadır. Çalışan kadınların sadece yüzde onu kayıtlı. Çalışan diğer yüzde 90 ev-aile işlerinin kayıtlara girememesindendir. Oysa en ağır işler ev-aile işleridir. Ev emeği mevzuatlara girse hizmet sektörü en büyük iş kolu olacaktır.

Bakış açılarımızı genişlettiğimizde,emek eksenli bakışı egemen kıldığımızda; ev işleri, çocuk-yaşlı bakımı, ev ihtiyaçlarının karşılanması gibi birçok emeğin karşılığı olacaktır.Kırsal alanda ise ev işlerine birde tarımsal emek eklenir ki bu sayılar istatistiklerde bile görülmez.

Emek alanları, iş kolları sayılırken kayıtlı yani formel çalışmadır ve kayıtlanır. O nedenle ev/aile işleri kayıtsız yani informel alanlardır. Kadınlar bu alanlara mahkûm edilir. Formel alanda çalışan erkeklerin ikisinden biri kayıtlı iken kadınlarda bu oran beş kadından biri kayıtlıdır.

Tüm bu eşitsizliklerin sebebi dünyayı kavrama felsefemizdir. Öğretildiği gibi yaşamayı yeterli görmemizdir. Binlerce yıldır egemen olan emeğe ve özellikle kadın emeğine bakış; bizi öncelikle köle kadınlara devamında köleliğe giden bir düzeni yaşatıyor. Bilim ve bilimsel teknoloji gelişirken düşünsel sistem patriyarkal kültürünü devam ettiriyor.

Kadınlar bu düzeni değiştirecek tek güçtür. Dünya Emekçi Kadınlar Günü gibi anlamlı günler yılın her gününü kapsamalıdır. Hafta sonu egemen kültür tarafından kutlanacak Anneler Günü de bir mücadele günü olmalıdır. Resmi sözcülerin, egemenlerin dilinden Anne! Ailenin direği Anne! Cennetin ayaklarının altında olduğuna inandırılan kutsal Anne! Her gün iki-üç rakamlarıyla kayıtlara giren, hayattan koparılan Anne! Nazım dedikçe ‘soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen’ Anne! Kurum amirleri veya eşleri, çocukları tarafından uğruna yemek verilecek Anne. Eşleri tarafından bir gün onurlandırılan Anne!…

Ya Emek Anne?

Anımsayalım, 2025 yılı Aile Yılı’ydı. 2026-2035 yılları ise ‘Aile ve Nüfus On Yılı’ ilan edildi patriyarkal düzenin yöneticileri tarafından. Amaç; azalan nüfusu arttırmak. Kadın, aile ve çocuk üzerinden sömürüyü devam ettirmek. Bundan sonra Mayıs ayının son haftası ‘Milli Aile Haftası’ olarak kutlanacakmış. Ne olacak?

Oysa anneler yoksulluğu en önce hissedenlerdir. Son yüz yılın Neoliberalizmi sadece kentteki değil, kırsaldaki kadınları da yoğun bir yoksullaşmaya itti. İşçi sınıfı da kadınla birlikte yoksullaştı. Bu labirentten çıkışın reçetesidir kadınların emek mücadelesi.

Emeğin değerini bulmadığı günlerde kadınlara yüklenen işlerin de emek sayılması ve değerinin karşılanması talep olmalıdır. Bu nedenle kadını aile direği sayıp kutsallaştırmak çözüm değildir. Çözüm herkesi birey olarak görmektir. Çünkü anneler dişilikleriyle, esirlikleriyle değil emekleriyle güncellenmeli ve ‘Emek Anne’ olarak toplumdaki yerini bulmalıdır. Bu önce kadınların sonra hepimizin talebi olmalıdır.Değişim ailede başlar deriz ya, o halde öncelikle kız çocuklarımızı bebek bakmaya, erkek çocuklarımızı askerlik yapmaya yönlendirmemek gerekiyor.

Emeğinin değerini bilen ve binlerce yılın esaretine alkış tutmayan ‘Emek Anne’lerin tüm günlerini kutlarım.

KUŞKU OLMADAN

Neden, çok kuşkucu olarak yaşamalıyız!..
Yoksa, her söze körü körüne inanırsak, yanmışız. Bazen, alim, uzman dediklerimz bile bizleri yanıltabilir, tarhite örnekleri çok!..
Hatırlayın, altmış yıl önce, çok faydalıdır, yardımdır diye, çocuklarımıza SÜT tozunu okullarda içirmeyi mecbur etmediler mi?..
Ancak şimdi aklımız başımıza geldi, hakkaniyetli bilim evlatlarımız sayesinde!..
Meğer ki, SÜT tozu çok sağlıksız, beyinsel gelişim ve işleyişi bozan bir kasıtlı zehirmiş!..
Sömürgecilerin, bir nesli mahveden kimyasal silahıymış!..
Sadece, SÜT TOZU ile kalmadı ki, “YUMURTA, yı her gün yemeyin, seyrek yeyin, yoksa kollestrol ile hastalanırsınız diye, bizim ve çocuklarımızın sağlıklı yaşaması için, gerekli protein+vitamin deposu “YUMURTAYI BİZE ELLİ YILDIR YEDİRMEDİKLERİNİ” HATIRLAYIN!..
Şimdi anlıyoruz ki, her gün, sabah bir, akşam bir en az iki tane yumurta yemek sağlık için en güzeliymiş!..
Meğerse, YUMURTA sağlıklı beyin ve vücut gelişi mi için, Yaratan’ın bizlere bahşettiği, üstün bir NİMETİYMİŞ!..
Hele hele, sabah bir, akşam bir, BILDIRCIN YUMURTASINI DA bir keşfetseler keşke!..
Ortalık negatif çıkarcı kaynıyor, aman dikkat. Bizi kandırıp, canımızı, kanımızı, sevdiklerimizi, çoluk, çocuğumuzu kana, gözyaşına, hastalıklara uğratarak KÂR etmeye can atan negatiflerle dolu ortalık, aman dikkat! Aklını, inancını, bilimini işletmeyip, iptal edip, ŞEYTANIN UŞAKLARINA KANANLAR DA, KANDIRICI NEGATİFLER KADAR CEZAYI HAK EDER BİLİNE..
SAYINCA, MİLYONLARCA BEYİN VAR YA!..
Ama saymakla, VAR OLUNMAZ Kİ?..
KUŞKU YOK, AKIL DA YOK!..
Şeytan her an bizi saptırmaya çalışır, çünkü!..

Ancak şeytanın hileleri zayıftır. “Yaratan’dan ötürü” yü ihmal etmezsek ama..

Kuran’ı Kerim. Sure 22/Ayet 37:
Onların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşır; fakat O’na sadece takvanız ulaşır. Sizi hidayete erdirdiğinden dolayı, Allah’ı büyük tanıyasınız diye O, bu hayvanları böylece sizin istifadenize verdi. Güzel davrananları müjdele!

KOOPERATİF KANTİNİ

Lise son sınıftayız. Muhasebe ve Fen sınıflarının önünden geçerek giriyoruz bodrum kattaki sınıfımıza.

1981 3/E. Kooperatifçiyiz.

Mümin Geren ilk dersimizde. Kooperatif öğretmenimiz, aynı zamanda da okulun kooperatif sorumlusu.

Mümin hocamız bizlere bir yıl boyunca kooperatif kantinin bizler tarafından işletileceğini ve kantindeki kuralları anlatan bir ders veriyor.

Her gün okul sıra numarasıyla nöbetlerimiz başlıyor. Benim nöbet sıram Cemal Kıyı ile denk geliyor.  Cemal’in numarası 584, benim 782.

Mümin hocamızdan aldığımız eğitim ve bizden önce nöbetçi arkadaşlarımızın önerisiyle sabah kantinin içinde önce bir genel temizlik sonrası satış hazırlıklarımızı yapıyoruz.

Tostlar için malzemelerimizi hazırlıyoruz, ekmekler yeni gelmiş daha. Ayranlar, meyve suları yerlerinde ilk teneffüs zilinin çalmasıyla ön camlar fora açarak ilk öğrenci müşterilerimize hazırız.

Önceden hazırladığımız tostlar birkaç dakika içinde bitince panikliyoruz. Tost makinesinin içine hazırlardan tostlarla sürüyoruz hızlıca. Kuyruk bitiyor aniden zilin çalmasıyla telaşımız da.

İkinci teneffüs ve sonraları için daha hazırlıklıyız artık. Daha fazla tost ve enerjimiz var, yetişmeye çalışıyoruz önümüzdeki kuyruklara. Son teneffüs sonrasında artık sıra bize geliyor.

Gelenek haline gelen kooperatif nöbetçilerinin doğal hakları olarak görülen bol bol sucuklu tostlarımızı hazırlıyoruz Cemal’le birlikte. Malzemeden kaçınmadan kendimize ziyafet çekeceğiz ya, sınıfta konuşulan, madem ki kantinde çalışıyoruz tostun kralını da biz yemeliyiz.

Tost makinesinden yarım kangal sucuğu özenle kızartmıştık. Ekmekler dersen birer somun, nasılsa bizim doğal hakkımız ya. Sucuklar kızarırken aniden Mümin hoca giriyor kantinden içeri, yakalandık mı?  Tost makinesine bakarak;

“Yahu siz kantini iflas mı ettireceksiniz, ne bu böyle?” demesiyle kala kalıyoruz olduğumuz yerde.

Gülümseyerek çıkıyor Mümin hoca kantinden. Meğerse genelde yaptığı şakaymış hocamızın. Aynı zamanda uyarısı da.

Yıllar geçti haber alamadık Mümin Geren hocamızdan. Bursa da öğretmenlik hayatına devam ettiğini duymuştum.

Cemal Kıyı arkadaşımı aradım bu yazı öncesi gecenin geç saatinde. Uykulu uykulu açtı telefonu; “Hayırdır İsmail?” diye.

O tostu soracaktım Cemal’e, boğazım düğümlendi, sonradan aklıma geldi yeni dede oldu ve toruna bakmakta yorgun bir şekilde uyumuştur diye düşündüm.

Soramadım kapattım telefonu iyi geceler dileyerek.

ÖYLE SEVGİLİ Kİ

Düşünsene, öyle bir sevgili ki,
Yanındayken bile seni özleyen bir SEVGİLİ….
Ona sarılsan bile, sesine, kokuna hasret bir SEVGİLİ…
Sen eve gelince, dünyaları verseler seni değişmeyen bir SEVGİLİ…
Sen avden çıkınca, canı seninle giden bir SEVGİLİ..
Öyle bir sevgili ki, ister sahiplen, sev, bak; istersen, kov, at sokağa, hapset barınağa, açLığa susuzluğa terk et, ACIYLA, HASRETLE ÖLSÜN, SEVGİLİ…
“KÖPEK” dersin de, bilir misin neye, “KÖPEK” dediğini?..

“İNSAN” dersin de bilir misin kime, “İNSAN” dediğini?..

Kuran’ı Kerim. Sure 114/Ayet 1,2,3,4,5,6:
De ki: “İnsanların kalbine vesvese sokan, insan Allah’ı andığında pusuya çekilen, cin ve insan şeytanının şerrinden, insanların Rabbine, mutlak sahibine, insanların ilâhına sığınırım.

“İnsan Beşer, Kuldur Şaşar”

Bir insanın şaşırıp hata yapabileceğine dair söylenmiş en güzel sözlerden birisidir bence!

Hepimizin birçok kere şaştığı, hata yaptığı olmuştur mutlaka.

Ama küçük, ama büyük pek çok hatalar…

Hangi makam ve mevkiide olursak olalım hata yapmamız mümkündür.

Önemli olan; bu hatalardan ders çıkarmak ve yaptığımız hatayı da kabul edip bunu telafi etmektir.

Peki ya yapabiliyor muyuz?

Yani, hatalarımızdan yeterince ders çıkarabiliyor muyuz?

Ne yazık ki hayır.

Akıllı davranıyor olsak da bazen aynı hatayı pek çok defa yaptığımız oluyor maalesef.

O halde?

Akıllı olmak da yetmiyormuş demek ki!

Belli ki yapmamız gereken; çok daha akıllı olmak ve hatalarımızı tekrar etmemek.

Bakın Konfüçyüs ne demiş;

“Hata yapmak doğaldır, ama aynı hatayı tekrar etmek aptallıktır.”

Bence çok doğru.

Ya sizce?

BENTONİT OCAĞI

Edirne’nin Enez ilçesine bağlı Hasköy, Şehitler ve Işıklı köylerinde kurulması planlanan bentonit ocağı projesine karşı bölge halkı geçtiğimiz hafta sadece üç gün içinde 310’u aşkın itiraz dilekçesi toplayarak Edirne Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü’ne teslim etti.

Şehitler Köyü Muhtarı Adem Dağlı tarafından üst yazıyla sunulan dilekçelerde, projenin hem çevresel hem de sosyo-ekonomik açıdan ciddi riskler barındırdığına dikkat çekildi.

Üç köyde yaşayan insanlar üç gün içinde 310 dilekçe topluyorsa, ortada “küçük bir yatırım” değil, “büyük bir dert var” demektir.

Hani bazen projeler anlatılır ya… “Çevreye duyarlı”, “Bölgeye katkı sağlayacak”, “İstihdam yaratacak”…

Bu bentonit işi de kâğıt üzerinde öyle görünüyor olmalı.

Ama köylü kâğıda değil, toprağa bakıyor.

Çünkü o toprak, lafla değil, alın teriyle işleniyor.

Proje Tanıtım Dosyası hazırlanmış.

İçinde her şey var gibi…

Ama aslında en önemli şey yok: Gerçek hayat.

Mesela diyor ki dosya; sorun yok.

Köylü diyor ki; suyum kirlenir.

Dosya diyor ki; etki sınırlı.

Köylü diyor ki; tarım biter.

Dosya diyor ki; bilimsel.

Köylü diyor ki; gel bir de burada yaşa!

İtiraz dilekçelerine bakıyorsunuz…

Tozdan, gürültüden, kamyon trafiğinden bahsediliyor.

Ama asıl mesele bunlar değil.

Asıl mesele şu:

Bu köylerde insanlar tarım ve hayvancılıktan başka ne yapacak?

Altmıştan fazla ailenin tarım arazilerinin tarımsal vasıflarını kaybedeceğinden söz ediliyor.

Bir de “proje katkı sağlayacak” deniyor.

Kime?

**

Bir başka detay daha var, o da pek “küçük” değil:

Proje alanı doğal sit, orman, koruma alanı…

Ama nedense dosyada bu alanlar biraz “hafifletilmiş”.

Orman az, risk küçük, etki sınırlı…

Kâğıt üstünde doğa da inceliyor anlaşılan.

Kuşlar bile hesaba katılmamış.

Oysa bölge göç yolu üzerinde.

Yani sadece insanlar değil, kuşlar da “itiraz edebilseydi”, dilekçe sayısı uçar giderdi.

Anayasa’nın 56. maddesi hatırlatılıyor:

“Herkes sağlıklı ve dengeli bir çevrede yaşama hakkına sahiptir.”

Güzel madde.

Okuması kolay.

Uygulaması biraz zor anlaşılan.

Köylünün talebi net:

Ya bu dosya bu haliyle iptal edilsin,

Ya da “ÇED Gereklidir” denilsin ve iş ciddiye binsin.

Aslında çok şey istemiyorlar.

Sadece şunu soruyorlar:

“Biz burada yaşamaya devam edebilecek miyiz?”

Üç günde 310 dilekçe…

Bu rakamı küçümsemek kolay.

Ama o 310 imzanın her biri bir kaygı, bir korku, bir gelecek meselesi.

Ve bazen en doğru raporu, en kalın dosyalar değil, en hızlı toplanan imzalar verir.