
Magaki Attari Camii
Gönül UYANIKTIR
Buhara’ya akşam çökerken, son bir durağımız kalmıştı. Özbekçe Chor Minor’a (Dört Minare) ulaştığımızda caminin üç minaresi sarı ışıklar altında, bir minaresi de bizim baktığımız açıdan karanlıkta görünüyordu. Halife Niyaz-kul Medresesi olarak da bilinen ancak, bugün mevcut olmayan bir medrese için inşa edilmiş olan tarihi bina ‘Kültürel Miras’ anıtı olarak korunuyor ve Dünya Miras Alanı Buhara’nın Tarihi Merkezi’nde yer alıyor.
Türkmen kökenli zengin bir Buharalı olan Halife Niyaz-kul tarafından 19’ncu yüzyılda yaptırılmış. İbadet ve öğrenciler için barınma olmak üzere iki işlevi olan bina, yıkılan medresenin bir parçası. Yapının Buhara mimarisinde bir benzeri de bulunmuyor. Farklı dış görünüşüne rağmen, Orta Asya camilerinin tipik iç mekanlarına sahip

Buhara’daki son ziyaretlerimizi Magaki Attari ve Chor Minor (Dört Minare) ye yaptık.
DÖRT MİNARE DÖRT DİNİ Mİ YANSITIYOR?
Chor Minor kuleleri minare olarak değil, depolama için kullanılıyor, sadece birinde üst kata çıkan bir merdiven bulunuyor. Hepsi mavi seramik fayanslarla kaplı ve her biri farklı dekoratif motiflere sahip dört kubbedeki süslemeler; bazı kaynaklarda Zerdüşt, İslam, Hristiyan ve Budist olarak dört dini yansıttığı şeklinde yorumlanıyor. Günümüzden 30 yıl önce yeraltı akıntısı nedeniyle bir kulesi çöken yapı, tamiratının ardından, kentin en önemli yapıları arasındaki yerine geri dönüyor.

Buhara’da veda yemeği
BUHARA’YA VEDA YEMEĞİ
Özbekistan’a veda etme zamanı yaklaştıkça içimizi hüzün kaplıyor. Ama dönüp dolaşıp gideceğimiz yer kürkçü dükkanı diye şakaya vuruyoruz. Buhara’da akşam yemeğimizi yiyip, otelimize gideceğiz ve yarın beş saatlik Kızılkum Çölünü geçme macerasına çıkacağız.
Edirne Lisesinden Yetişenler Derneği ve (ELYD) ve Pronto Tur’un otel ve restoran konusundaki hassasiyeti doğrultusunda şehrin en güzel restoranlarından birinde akşam yemeği yiyoruz. Ülkedeki geleneksel yapı karakteristiği gereğince oymalı bir kapıdan bahçeye giriliyor ve üç tarafı binaya ait restoran bölümleriyle çevrili. Alt katlarda mutfak depo, üst katlara çıkan merdivenler bulunuyor. Hava güzel olduğu için bahçede de yemek yiyenler bulunuyor.
Yemeğin ardından dört yıldızlı Sahid Zarafshon otelde konaklıyoruz. Odalar çok temiz ve rahat. Erken yatalım, dedikçe uykum kaçıyor. Hayatımda bir ilki yaşayıp, çölden geçeceğim. Gözümün önüne kum tepeleri ile kaplı, engebeli bir kum deryası ve develerin üzerinde çölü aşmaya çalışan tacirler tablosu geliyor. Adeta sinema filmi çekiyor, senaryosunu yazarken de uyuyorum.

Çölde kumanya ve çayla kahvaltı
ÇÖLDE ÇAY VE KAHVALTI
Sabah 05.00’te zilimiz çalıyor. Duş alıp valizlerle lobiye iniyor, giderek sayıları artan torbalarla birlikte bir başka otobüse taşıyoruz. Çünkü kafilemizin yükü fazla olduğu için Semerkant’tan sonra yüklerimiz bir başka araçla taşınıyor.Otelden ayrılmadan önce Rehberimiz Said Köseoğlu ve Yerel Rehberimiz Sümeyya sabah kahvaltısı olarak hepimize büyükçe bir kumanya poşeti dağıtıyor. Bu kahvaltı işini çölde istisna olarak bulunan bir kafe markette gidereceğimizi öğreniyoruz. Çöl hakkında kafamda ilk kez bu sırada soru işaretleri beliriyor.
ŞEHİR SABAHA TERTEMİZ
Şehrin merkezinden uzaklaştıkça sokak lambalarının feri de azalıyor. Uzun aralıklarla sıralanmış lambaların yardımıyla sokakları süpüren kadın işçileri fark ediyorum. Süpürüyor ve topladıklarını da poşetlere doldurup belirli yerlerde bırakıyorlar. Demek ki, sabahları temiz bir kente uyanmanın nedeni bu! Kafamda, sürekli buraları ülkemle, kentimle bir terazinin kefelerine koyup duruyorum. Bu disipliner sistemin kaynağının ülkenin geçirdiği aşamalarda saklı olduğu anlaşılıyor.
Otobüste genel halimiz yarı uyur, yarı uyanık. Çölde çay içip kahvaltı yapacağımız mekana ulaşmayı bekliyoruz… Çölde Çay diye düşününce bu isim bir çağrışım yapıyor ve arama motoruna yazıyorum. Gerçekten bu isimde Bernarda Bertolucci’nin bir filmi varmış…!
Mola yerine varıyoruz, Buhara’dan Hive’ye uzanan çöl yolunun sağında ve ilk 50 kilometresinde yoldan içeriye doğru bir girintide park etmiş birkaç araç görüyoruz. Kafe-marketin dış görüntüsü çadır gibi ama içerde kocaman bir yemek salonu var. Kapıya yakın upuzun bir masanın çevresine oturup kumanyamızı açıyoruz. İki etli sandviç, bir meyve suyu, elma, bir de küçük parça kek. Hiç benlik değil! Bir garson da sarı renkli çayı getiriyor. Bu ülkede beğenmediğim tek şey de bu çay! Ayrıca bardaktan değil de porselen kaselerden içiliyor! Rehberimiz işletme sahibi sandığım biriyle hararetli bir şekilde konuşurken biz de tuvalet ihtiyaçlarımızı görüyoruz, çünkü gidecek yolumuz uzun…!
( YARIN : Kızılkum Cölü, bildiğimiz çöllerden değil)