
Tam iki saat sürer bisikletimle Gülçavuş’tan Hisar Dağ’ının zirvesine tırmanması.
Her yıl en azından bir defa çıkmayı alışkanlık haline getirdim Hisar Dağ’ına. Hacılığa gider gibi hazırlanarak yola çıkarım Hisar Dağı’na bisikletimle.
Gülçavuş sahilinden Büyükevren’e kadar kuzey rüzgarına inat asılıyorum pedallara, kaslarımı ısındırmak için, doğan güneşi yolda selamlayarak.
Büyükevren’in karizmatik kahvecisi Mehmet’e bir selam çaktıktan sonra Umurbey’de oyalanmadan göletin yanından kavrayıveriyorum dik rampayı. Tek işittiğim ses ha bire küçülen viteslerle birlikte bisikletimin zincirinin şakırtıları oluyor.
Yazır’da kahvede seslenenlere uyup bir çay içimi ilişiveriyorum yanlarına. Bu yıl geç kaldığımı anımsatıyorlar ders verircesine köyün sakinleri.

Kaslarımı soğutmadan tekrar iniyorum dereye ve çıkıyorum Hisar’a doğru. Her gidişimde bu köyün sakinliği ürpertiyor beni. Köyde yaşayanlar işte güçte olsalar gerek çok zaman köyde kimseyi göremeden vuruyorum kendimi Hisar’ın sert taşlı, topraklı son metrelerine.
Zirveye vardığımda “buf, buf” diye apansız, yorgun dönen devasa rüzgar tribünleri karşılıyor beni. Onların bu zorlu dönüşlerini izlerken yorgunluğumu daha da hissediyorum.
Zirveden Enez’in muhteşem manzarasına dalıp dalıp giderim. Gala gölü, Enez ilçesi, sahillerine kadar, diğer taraftan İpsala ovaları, Enez’in sahil köyleri, sahili uzanır gider önümde kilometrelerce. İşte o zaman daha iyi anlarım cennet gibi bir yerde yaz dönemlerimi geçirdiğimi, mutlu olduğumu.
Bir saate yakın sürer zirvede manzara eşliğinde keyfim, dinlenmem. Artık iniş zamanıdır, salarım kendimi geldiğim yoldan aşağılara doğru.
Dönüş yolum aynı yol değildir artık. Çavuşköy göletine giden toprak yoldan paralel süzülürüm arada pedallara asılarak. Göletin mükemmel manzarasına eşlik ederek Enez yoluna çıkmaya çalışırım her seferinde yolu karıştırarak. Ve göletin içindeki yalnız adaya imrenirim. Orada acaba tek başıma bir kulübede yaşayabilir miyim diye hayaller kurarım. Yol bu eninde sonunda beni bir yerlere çıkarır ve Enez yoluna kavuşurum.
Asfalta kavuşmuşumdur artık, asılırım kuvvetlice pedallara yine. Çavuşköy’e uğramadan olmaz ki, oranın taş evleri, o evleri yapan ustaların hikayelerini dinlemekten bıkmam köyün yaşlılarından demli çaylar eşliğinde. Hani o Yugoslavya’dan gelen mektepli usta; onun hikayesini her gittiğimde dinlerim köylülerden. Köyün bütün gençlerini yetiştirmiş taş ustası yapmış da, o gittikten sonraki ustalar bir tane bile çırak yetiştirememişler arkasından ve meslek ölmüş gitmiş.
Hikayeler bitmez, yollarda diyerek Yenice’ye doğru ilerliyorum. Yenice’nin içinde yaşlı ağacın gölgesindeki kahvenin önünde bir tur atıp devam ediyorum yola, istikamet Enez.
Enez yakınlarında yolun solundaki TOKİ’nin garibanları yine yollarda çoğu yürüyerek gidiyorlar Enez’e, kadın, çocuk, çoluk, yaşlı demeden. Selamlıyorum yollarda onları, “aga beni de alsana arkana beyaaa” diyen çocuklara el sallayarak geçiyorum yanlarından.
Enez’de kütüphane’de İbrahim bekler beni. Kütüphaneci arkadaşımdır, her gittiğimde o anlatır, ben dinler, ona laf yetiştirmeye çalışırken gözlerim kitap raflarında, yeni veya ilgimi çekecek kitap veya kitaplar ararım. Yeniden düzenlemiş İbrahim kütüphanesinin üye kayıt defterini, onurlandırmış 1 numarayı vererek beni. Yaz dönemlerimde her gün okuduğum BirGün ve Cumhuriyet gazeteleri kesmiyor, kitaplara sarıyorum Edirne’den getirdiklerim de kısa zamanda bitiyor imdadıma yine İbrahim yetişiyor. “Kütüphane emrinde ağbi”. Okunmuş kitapları geri getirerek değiştirmek mi, yoksa İbrahim’i ziyaret mi amaç? Bu böyle bütün yaz devam ediyor.
Enez’e gelmişken babadan oğula lokantasına uğramadan olmaz. Öğlen yemekleri yeni çıkmıştır, yaz dönemi çeşit çok, hepsinden tatmak ister yorgun ve aç bedenim, nasıl olacak? Gelsin “Aşçı tabağı”. Yılların ustası anlar müşterisinin halinden, servis tabağına başlar sırayla bütün yemeklerden dizmeye. Tam ortasına da pilavı onun üstüne de bol nohutundan, değmeyin keyfime.
Karnı tok, sırtı pek olunca insanın canı sohbette çekiyor işte. Gözüm lokantanın karşısındaki o ağaçlı parkta. Masaları tarıyorum var mı tanıdık diye. Aslında aradığım sadece bir kişi, Enez’e gelince göremesem de telefonla arar yine rahatsız ederim. Enez’in çelebisi, baş başlına muhalifi.
Görüyorum parkın ta öbür köşesinde, tek başına oturmuş, elinde gazetesi, ciddi bir ifadeyle okuyor memleketin hallerini Ulaş Demiray agam.
Yüzü gülüyor beni görünce. Yılların tanışıklığı var Ulaş agamla. Soy isim adaşıyız aynı zamanda, en ortak özelliğimiz de “Ne olacak bu Enez’in hali?” muhabbetleri.
Yine Enez’i sorunlarını, iyi yönetilmediği üzerine sohbetlerimiz agamla. Bitmez bizim sohbetlerimiz, sürer de sürer. Çayı da güzeldir o parkın içtikçe içesi gelir insanın, sahibi de bisiklete meraklı, güler yüzle hoşlar beni her gittiğimde.
Ulaş agamla sohbetimiz bittiğinde öğle saatleri geçmeye başlamıştır. Dönüş zamanıdır artık Gülçavuş sahiline doğru. Geriye aynı yollardan dönmektense yeni yerlerden, yollardan gitmeyi severim, basıyorum Enez sahillerine doğru. Limanı sağımda bırakarak bozuk asfalt yoldan yazlıkların olduğu bölgeye doğru.
İşte o yolda alırım denizin kokusunu. Bir başka Saros kokar oraları. Yosun mu desem, balık mı desem her türlü kokuyu hissederim o sahil yolunda.
Sahile varınca solumda garibanların çadırları, sağımda yazlıklar aralarından süzülerek girerim orman yoluna. Yollar taşlı, yağmurlardan testere gibi olmuş. Yol ne kadar kötü, zorluysa ormanın içinde yol almak bir o kadar keyif verir bana. Her yıl birkaç defa geçerim bu orman yolundan, tek tük oflaya puflaya, taşlı yolda dans eder gibi birinci viteste zorlukla ilerleyen arabaların haline gülerek asılırım pedallara. İlk rastladığım dereyi köprüden aşağı doğru takip ederek sahile kadar iniyorum. Sahilde kumlar üzerinde yatırdığım bisikletimin yanında yürüyerek sahilde biraz daha zaman geçirerek keyfini sürüyorum.
Tekrar yoldayım, meşelerin gölgesinde ilerlerken birden çam ormanları başlıyor. Sahilin en dik ve yüksek olduğu yerlerde sahile yakın ilerlerken gidonumu sahile doğru kırıyorum. Sahil dik bir yar üzerinden önümde uzanıyor. Saros’un güzellikleri. İnsanın denize giresi değil de yatası geliyor, öyle güzel seriliyor deniz önümde.
Artık dönüş zamanı yaklaşıyor. Enez yazlıklar ile Sultaniçe limanı arası tam 10 km geliyor, ölçüyorum bisikletimin saatiyle. Birden çıkıverir Sultaniçe Limanı karşıma, her seferinde sürpriz yapar gibi bana.
Limandan aşağı martılara inat eder gibi süzülerek iniyorum bisikletimle. Sahili takip ederek sazlığın içinden göçmen kuşları ürkütmemeye çalışarak Gülçavuş sahilinden yukarı doğru Çelik Market’in önünden kıvrılıyorum ikinci kattaki yazlığıma.
Vişne ağacının altına itinayla park ediyorum benden de yorgun cefakar demir atımı.
Gün mü; biter mi hiç, daha yeni başlıyor. Yolumu bekleyen karımla serin balkonumuzda yorgunluk kahvesini içtikten sonra yorgunluğumu iki saatlik kuşluk uykusu ile gideriyorum. Uyandığım gibi doğru denize iniyoruz, Saros’un serin sularında yorgunluğumun son kırıntıları da gidiyor üzerimden. Suyun içinde her kulaç attığımda daha iyi anlıyorum yaşadığımı, bu bakir koyda ne kadar mutlu olduğumu.
Ve akşam yemeğinden sonra gecenin ilerleyen saatlerinde buzdolabında sabırla bekleyen yüzlük şişeme eşlik eden kavunla peynirime ne demeli.
Gün bitmeye yakındır, ama yaz uzundur Saros’ta. Keyiflidir de.
Yarın yeni bir gün ve yeni bir hayat başlayacaktır her nasılsa.
—
*Bu yazı “ANILARLA VE ÖYKÜLERLE ENEZ” isimli kitapta yayınlanmıştır.