Kategori arşivi: Yazarlar

KASETTEN FARKSIZ

Şeytanın, yalancısı, dolancısı, süslüsü, püslüsü, olurda KASET GİBİ DOLDURULUP KONUŞTURULANI OLMAZ MI?..
Olur, oluyor, sosyal medyada bolca izliyoruz.
Bir bakıyorsunuz, tarihi olaylar ve kişiler hakkında AYAK ÜSTÜ, ÖYLE ABUK SUBUK YALANLAR söylüyorlar ki, bilenler şaşıp kalıyor!..
“Vay canına, kardeşim sen insansın, kaset değilsin ki, bir beynin var onu kullansana!..
YALANLARLA KİM DOLDURDU SENİ BİR KASET GİBİ DE SALDI ORTALIĞA?..” dedirtiyor bilenlere.
Bir de bu yalanlara itbar eden o kadar çok kişi var ki, o da ayrı ŞAŞIRTICI!..
Bereket, Allah onları izliyor ve de biliyor. Şüphesiz, kazandıkları kendilerine aynen iade edilecektir.
Şeytanla yatıp şeytanla kalkanlar tarafından, fitne, fesatla doldurulmuş, İNSAN SURETİNDE Kİ KASETLERİN ZEHİR SAÇMALARINI İZLİYORUZ!..
Bunca algı bozuklukları ile, defarmasyonlarla, tahrifatlarla, kutsallarına saldırıyla, yalanlarla, dolanlarla, fitne ve fesatlıklarla, TÜRKLERE KİMLER, NEDEN SALDIRIYOR ACABA?..
DÜNYANIN BİR KISMININ TÜRKLERLE ZORU NE?..
Dünyanın çoğunun Türklerle zoru ne olursa olsun, şeytanın egemenliğinin sonu yakındır. MAVİ KAN ile HAKKIN egemenliği Türklerle dünyayı kaplayacak, PEK YAKINDA!..
NASIL MI?..

Merak etmeyin, TARİHTE İSPATLI, TÜRK, ANKA KUŞU GİBİDİR, KÜLLERİNDEN DOĞAR YİNE!..

Kuran’ı Kerim. Sure 13/Ayet 31:
Bir Kuran’ki, eğer onunla dağlar yürütülse veya onunla ölüler konuşturulsa, Yine o kâfirler ona iman etmezler. Fakat bütün iş ve kudret, yalnız Allah’a mahsustur. İman edenler halâ anlamadılar mı ki, Allah dileseydi, elbette bütün insanlara hidayet buyururdu. O kâfirler ise, kendi yaptıkları yüzünden başlarına musibet inecek ve yahut o musubet, yurtlarının yakınına konacak; nihayet Allah’ın vaadi gelecektir. Doğrusu, Allah vaadinden dönmez.

Vaşington Tahran Arası

Her iki başkent de gündemi fazlasıyla meşgul ediyor. Daha önce defaatle ifade ettiğim gibi bir savaş yok. Savaş tanımı bambaşka bir şey… Elbette bir çatışma ve çekişme dönemi mevcut. ABD’nin temel amacı İran’da rejimi değiştiremese bile en azından kontrol edilebilir seviyede tutabilmek. Bunun en temel ölçütü ise İran’ın nükleer silaha erişebilecek kapasiteden uzak tutulması.

ABD, 1979 öncesi dönemde Suudi Arabistan ile birlikte Basra Körfezi’nin iki tarafındaki müttefiki için “ikiz sütunlar” tanımlamasını kullanıyordu. Sonrasında olanlar oldu. İran İslam Devrimi ABD istihbaratı için de büyük bir rezalet olarak değerlendirilebilir. Zira ABD Başkanı Carter, şu anda önemli bir olay gerçekleştiğini düşünmüyoruz diye beyanat verdiği saatlerde İran Şahı Tahran’dan kaçıyordu. Bu olay bile tek başına aslında ABD’nin hakimiyet alanının abartıldığı kadar geniş bir kapasiteye sahip olmadığını gösteriyor.

Daha güncel dönemi ele alalım; Trump’a da basınımız ve popüler uluslararası politika yorumcuları neredeyse bir yarı tanrı sıfatı tanımlayacak. Elbette bu tanımlamanın yanından bile geçemeyecek birisi olduğu gibi devlet kültürü ile uzak anlayışı dolayısıyla oldukça problemli halleri ortaya çıkardı. İran meselesinde de durum böyle. Zaten açık olan bir boğazı saldırılarla kapanma aşamasına getirip ardından da açtırmak için girişimde bulunmak muazzam bir dehanın sonucudur.

Bu şartlarda ABD devlet kültürü açısından temel amaç bütün bu toz bulutunun ardından şu şekilde görülüyor. Tahran’ın nükleer kapasitesinin engellenmesi, Suriye’deki rejim değişikliğinin ardından ortaya çıkan muazzam nüfuz kaybını kendi sınırlarının içine mümkün olduğunca taşıyarak İran’ın etkisini mümkün olan en düşük seviyeye indirmek.

Tabii Trump’ın mantık sınırlarını zorlayan izahatını konuşmak ve efsanevi bir hüviyet ile yorumlamak çok daha çekici ve kolay. Ancak ABD’nin 1979 sonrası İran politikasına dikkat edilecek olursa Vaşington’un ilk kez silah kullanmadığını rahatlıkla görebilirsiniz. Üstelik başarısız bir Operation Eagle Claw operasyonu var ki dillere destan. Zira ABD, İran sınırları içinde bile operasyon gerçekleştirdi.

Yani şimdi gönülsüz ve utangaç bir şekilde atılan iki üç füze üzerinden sadece şimdi biz görüyoruz, bizim gördüğümüz şey çok önemlidir ve tektir anlayışıyla değerlendirme yapmak da çok doğru değil. Tabii meraklılarda ABD’nin çoğunluğu başarısız olan İran operasyonlarını inceleyebilirler. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

KIYMET BİLİNMEZSE

İnsan, cebine para koyup altına MASRAFI ÇOK bir araba alınca, aslında, araçları üretenlere hizmet eden bir fatura bağımlısı olmaz mı?!..
Zavallı cehalet, dünyanın güneşi, toprağı, iklimi, denizleri , tohumları en bereketli, köyünün kıymetini bilmez, elin memeleketine çalışmaya giderse ne olur?..
Önce, ciğerinden, dişine, ayağından, gözüne kadar, aynen hayvan sağlığı kontrolünden geçirilir, içeri öyle alınırlar.
Ve de gittikleri ülke insanlarının yapmaktan yüksündüğü işlere alınırlar.
Tuvalet, lağım, yer temizliği, yerin altında tozlu, topraklı maden ocakları, sıcak, soğuk, gürültülü, sağlıksız ortam işleri işte…
Köyünde, toprağının, hayvanlarının kıralıydı, bilmedi dünyanın en bereketli nimetleri çinde doğduğunu, gitti elin ülkesine elin oğlunun klozetini pürü-pak yapmaya!..

Bereketlerin içinde yüzerken beyin devreye sokulmazsa, o bereketler ne yapsın?..

Kuran’ı Kerim. Sure 21/Ayet 10:
Andolsun, size içinde, sizin için öğüt bulunan bir kitap indirdik. Hlâ akıllanmaz mısınız?
14/34: O size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız. Doğrusu insan çok zalim çok nankördür.

15/81: Biz onlara mucizelerimizi vermiştik. Fakat onlardan yüz çevirdiler!..

Dünyanın en bereketli, güneşli, denizli, bitkili, iklimli coğrafyasında, hepsini kirletip, lağımlarını boşaltırsan, GERİ KALIP, ELİN KLOZETİNİ PARLATMAYI TERCİH ETMEK, BEYİN ZİYANLIĞI!..
Beyin omuz üstü çelışacağı yerde, omuz altı işlere kiraya verilirse, GİDERSİN…

BU KİN, BU SEVİYE, NİYE?

Televizyonda gezinirken bir TV kanalına rast geldim, Lider TV. Bir kadın sunucu ve konuğu Mehmet Sevigen. Konu Ankara Etimesgut Belediyesi’ndeki operasyon. Biliyorsunuz Başkan Erdal Beşikçioğlu sanatçı. Hem de çok yönlü tiyatro ve sinema sanatçısı. Behzat Ç. dizisi ve Vali filmi ile toplumun gönlünde taht kurmuş biri. Şimdi diyeceksiniz ki sanatçılar kötü işler yapmaz mı? Elbette yapar. Ama konuğun tüm sanatçıları küçümseyen cümlesi seviyesini ve cehaletini belirliyor.

Sunucu belediye başkanı ve onlarca belediye personelinin tutuklandığını söyleyip konuğunun değerlendirmesini istiyor. Sevigen iştahlı bir şekilde gülümsüyor çakı bulmuş kızan gibi. Bir şeyler söylüyor ve “artistlikle olmuyor bu işler” diyor. Hem de kankası Berhan Şimşek’ten de çekinmeyerek!  Bu nasıl bir toptancı bakış? Bu kadar utanmazlık olur mu be arkadaş? Konuşan az buz kişi değil. Milletvekilliği yapmış, dahası bir ara Devlet Bakanlığı görevinde bulunmuş biri. Bu topraklar nasıl yetiştirdi böyle canlıları?

Basına yansıyan olay ne? Bir belediye personeli yemek ücretlerini zimmetine geçirmiş. Bu durumu gören başkan bu kişiyi görevden almış ve savcılığa suç duyurusunda bulunmuş. Zimmetten tutuklanan görevden alınmış bu personel; itirafçı olmuş ve belediye başkanı ile eski mesai arkadaşları hakkında itiraflarda bulunmuş. Belediye Başkanı ve onlarca personel itirafçının itirafları ile tutuklanmış. Bu arada zimmetine para geçiren ve davası devam eden kişi serbest bırakılmış. Yani suçunu itiraf eden zat serbest iftira ettikleri tutuklu!

Biz aklımızı mı yedik? Bu kadarı da olur mu diyeceğim ama olmaz dediğimiz neler neler oldu. Bunları görünce alıştık galiba diyorum. Olay adliyeye yeni yansımış ve herkesin dilinde olan masumiyet karinesi, iktidar yargısının umurunda değil. Yargının iktidar emrine girerek en basit hukuk kurallarını bile uygulamayan yargı mensuplarının karar makamlarında oturmasının sorumlularından biri de Sevigen gibilerini bile bakan yapabilen toplumsal duruşumuz, duyarsızlığımız değil mi?

Bu tipleri yıllarca Zübük rolüyle gördük ama bugün Zübüklüğü de aşan yeni tanımlar bulmak gerek galiba. Zübüklerden ders alacağımıza, çoğalttık.

Siyaseti sağ ve sol olarak toptancı görmek, toplumu sağa veya sola oy verenler olarak ayırmak ülkemiz koşullarında anlamsız. Ancak aydınlanmanın temellerini atan, kurucularının aydın olduğu ve cumhuriyeti kuran partinin vekili veya bakanı olunca daha acı geliyor. Kavramlar, tanımlar karışıyor. Sevigen gibiler yalnız kalsa amenna. Mantar gibi ortalarda dolanan Sevigenler maalesef var.

İstanbul il başkanlığına atanan Gürsel Tekin’i de anımsıyorsunuz. Baba ocağı dediği binaya polis zoruyla girmekten gocunmadı. Ya üye yapma toplantısında figüran kullanımı. Bu neyin hırsı? “Bir partilimiz bizden habersiz böyle bir girişimde bulunmuş. Biz de bu ahlaksız davranışı nedeniyle kendisine gereğini yaptık. Bizlerin bu durumdan haberi yok, soruşturma başlattık” deyiverse ekmek için iş yapan figüranlara, ödüle değer habercilik yapan Ebru Çelik ve Birgün Gazetesi’ne hakaret etmese ve dava açmasa daha büyür ve “arınma” ya katkı sunar, güven kazanırdı. Ama amaç arınma değil. Arınma olsa KK, 13 yıllık başkanlık döneminde Arınç’ın da tanıklığı ile Ankara’yı parsel parsel satan İ.M. Gökçek’ten Ankara’yı değil ülkeyi arındırırdı.

Edirne’ye gelirsek; Uzunköprü’de hem de başkan iken kaybeden Özlem Becan’ın atanmış il başkanlığını kabul etmesini anlamış değilim.Hepimiz biliyoruz ki bu bir fikir ayrışması değil. Uluslararası güçlerin yazdığı ve yerli işbirlikçileri ile sahneye koyduğu bir kötülük filmi.

Bu filmde gerçek vatan ve insan sever sanatçılar oynamaz ama Sevigen gibi siyasetçiler görev alabilir. ABD Ortadoğu sorumlusu ulus devletler yok olmalı derken ve hedef ülkemiz iken Osmanlı topraklarına özenip büyümeyi düşünebilen CHP yöneticisi olur mu? 

Olay CHP değil, ülke. Bu bir fikir ayrılığı değil, hırs. Neyin hırsı, neyin kavgası? Yarın birbirimize muhtaç isek bu kötü örnekler niye?

Dön dolaş konu yine bize geliyor. Geçmişte yukarıdan aşağıya oluşturulan demokratik düzen hedefi gayri tabandan yukarıya kurulacaktır. Bu yolda atanmış kişiler olmayacaktır. Bu mücadelede hepimizin rolü olmalıdır.

Musibet ve nasihat… (3)

CHP’den 2024 yılında seçilen bazı belediye başkanlarının tutuklanması, görevden uzaklaştırılması, yanı sıra AKP’ye geçen belediye başkanları: bu partideki yönetsel sorunlar yumağının yansımalarındandır.

Apar topar AKP’ye geçen Aydın Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu, pek ulusalcı Afyon Belediye Başkanı Burcu Köksal, Keşan’da “Baba” muamelesi gören Mehmet Özcan, güncel geçişler Şile, Çekmeköy, Tuzla belediye başkanları neyin göstergesidir?

Bir sabah operasyonu ile gözaltına alınma ve tutuklanma endişesi olabilir mi?

Kim bilir belki de “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” sözüne uygun bir vaziyetin, ciddi bir sebebin kabulüne işaret ediyordur.

Ha, evet, iktidarın bu hamlelerinin hukuka uygunluğunu tartışılır görmek, hatta hukuk dışı bulmak, tutuksuz yargılamak varken doğrudan cezalandırma addedilen tutuklu yargı sürecini eleştirmek yadırganmamalıdır.

İktidarın 2024’te yerel yönetimlerdeki kaybından ve dolayısıyla halka ulaşmada yıllardır kullandığı kılcal damarların CHP’ye geçmesinden ötürü yaşadığı hezeyanın yansıması görülen belediye operasyonlarına dair toplumda oluşan algı da gözden kaçacak gibi değil.

İktidarın CHP’nin karpuz gibi bölünmesinde rol oynadığı iddiası da dillendirilenler arasında.                     Muhalefeti çok yönlü etkisizleştirerek süresini uzatmanın peşinde koştuğu görüşü de yaygın toplumda ve olan bitene bakıldığında anlaşılır bir çıkarımdır.  

Fakat tüm bunlara rağmen CHP’deki yönetsel/örgütsel, yapısal sorunların yıllardır görmezden gelinmesi, önemsenmemesi, müesses nizamın konforunda siyasi koltuk/rant peşinde koşan parti muktedirlerinin ve yanaşmalarının yol açtığı bir bölünmeden, güç kaybından öncelikle söz etmek gerektiği tartışma götürmez.   

Daha 2023’te genel başkan adaylığını hiç düşünmemesi gerekirken Özgür Özel ile yarışıp yapıştığı koltuktan düşen;  fakat utanma duygusunu çoktan kaybetmiş, siyasi ahlak yoksunu ‘proje Kemal’in, şaibeli oturduğu yeni koltukta iler tutar yanı olmayan açıklamalarla halen kendini dayatması, CHP seçmenini açıkça tımarhaneye layık gördüğünün ifadesidir.

Hem de öyle böyle değil: kendi döneminde belediye başkanlığı koltuğuna oturttuğu Özlem Çerçioğlu, Muhittin Böcek, Battal İlgezdi, Rıza Akpolat gibiler; milletvekili yaptığı Özkan Yalım, Aykut Erdoğdu ve niceleri kendi eseri değilmiş gibi arınmadan bahsedecek kadar kendini kaybetmiş, yargı yoluyla yeniden genel başkanlık koltuğuna arkasını yaslayan ‘proje KK’ hakikaten sadece aklımızla alay etmiyor, boylu boyunca hakaret ediyor;  yurttaşları tımarhaneye layık görüyor.

Bu kadar fütursuzca hareket etmesindeki özgüven patlamasını yine aynı kadim soruna, CHP’deki oligarşik parti yönetim tarzına bağlamayı lüzumsuz bir tekrar görmüyorum. CHP’deki kök sorunu iyi/doğru kavrayıp çözüm bulmadan –ki CHP’nin içinden çıkan Yeni Parti için de geçerlidir-  geleceğe umutla bakmak, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu siyaset kurumunu görünür kılmak olanaklı değildir.

Evet, tahta oturtulan II. Kemal eliyle CHP esaret altındadır artık. Siyasi ikbal/koltuk peşindekilerin hamasete dayalı sözlerle bu durumu makul göstermeye çalışmaları, her daim konu mankeni, dolgu malzemesi muamelesi gören üyenin memnun hali, vasatın tahakkümüne iyi bir örnektir.

CHP’den istifa etmeyenlerin tümünü aynı kefede değerlendirmek, elbette yanlıştır. Ancak pasif üyeliği içlerine sindirmeyi, kâh ulvi kâh nostaljik anlatılar üzerinden muhabbet siyaseti ile oyalandıklarını bilince taşımayı ihmal etmemelidirler.

Bu satırları abartılı görenlere ‘proje KK’nın marifetlerini hatırlatmayı vazife görürüz,  köşemizin eleştirel düşünme niteliği icabı…

‘Proje Kemal’ koltuğa oturtuluş şekli ve uygulamalarıyla,  eline yol haritası verilen bir surettir.

“Dersimli Kemal” lakabını elbette bilerek, eline verilen yol haritası gereği dillendirmektedir. Güncel konu “Çerçeve yasa” kapsamında dünkü açıklamaları da, görev sadakatinin göstergesidir.

“Laiklik tehlikede değil” diyecek kadar gerçeklerden uzak olduğunu da gördük.

CHP’yi yönetirken sergilediği hesaplı ve kurnaz, partisinin altını oyan tutum davranışların, AKP’nin değirmenine su taşıdığı inkâr edilebilir mi?

KK’nın antidemokratik, hesap vermekten uzak, oligarşik parti yönetimi CHP’nin örgütsel dinamiklerini köreltmedi mi?

Tevazu içinde belirtirsek, Kemal Bey’in CHP’nin başına getiriliş sebebi ve görevi hakkında 2012’den beri uyarıcı, eleştirel yazılara bu köşenin takipçileri aşinadır.

Daha ‘proje Kemal’ başına Ecevit şapkası geçirilerek CHP’yi iktidara taşıyacak lider olarak pompalandığında ihtiyatlı bir yaklaşım içindeydi bu köşe.

 ‘Sakin gücün’  aslında ‘sinsi güç’, bir proje elemanı olduğu, usta kalem Yılmaz Özdil’in yakıştırmasıyla “Guguk Kuşu” niteliği, bu köşede çoktan ifşa edilmişti.

Kimse aksini söyleyemez:  Kemal efendi CHP’ye, ülkede demokratik siyaset çabalarına zarar vermeye devam etmektedir. Zarar verdiği;  oturtulduğu koltukta sergilediği tutum ve davranışlardan, hırstan, kendini kabul ettirmek için üfürdüğü ipe sapa gelmez laflardan besbelli.

O dilinde pelesenk ‘CHP’yi arındıracağım’  yüzsüzlüğü yok mu başyapıttır mesela…

Başka örnekler de verilebilir…

Misal, KK’nın proje gereği üstlendiği “takiye siyaseti”…

Bu oportünist siyaset tarzı hem mütedeyyin kesimde karşılık bulmadı, hem de CHP’nin temsil ettiği değerleri erozyona uğrattı.

CHP’nin dünya görüşüyle örtüşmeyen, Atatürk düşmanı damgalı Mehmet Bekaroğlu,  Cihangir İslam, Faik Tunay, Abdüllatif Şener gibileri CHP’ye alarak, milletvekili hatta parti meclisi üyesi yaparak,                      aklı sıra CHP’nin oylarını artıracaktı.

Bu alandaki başyapıt: Ekmeleddin İhsanoğlu’nu Cumhurbaşkanı adayı göstermesidir ki bu da proje gereği aldığı talimat nedeniyledir. CHP seçmenini “Tıpış tıpış sandığa gideceksiniz“ diyerek ne denli aşağıladığı belleklerde ayrı bir yere sahiptir..

Evet, CHP’yi esir alan bu KK’ya ülkenin sorunlarına çözüm getirecek lider gözüyle bakmak, ya tarafgir/duygusal ya da mülahaza yeteneğini kaybetmiş bir eşref-i mahlûkat yaklaşımıdır.

Siyasette/sahicilik/inandırıcılık/şeffaflık/güvenilirlik gibi değerlerin kulağa hoş gelen sözler muamelesi görmesinin sonuçları yaşanarak görülüyor.   

Siyasi partileri güç odaklarının tasallutundan kurtarmak, gerçekten halkın çıkarlarını önceleyen bir siyasi organizasyon niteliğine kavuşturmak gerektiği,  ‘proje Kemal’in marifetlerinden açıkça anlaşılıyor değil mi?

İddiamızı komplo teorisi kategorisine sokacaklar için Özgür Özel’in ülke siyasetinin işleyişine dair şu saptamalarına bakalım:

//Türkiye siyasetini ne Bahçeli ne de Recep Tayyip Erdoğan yönetiyor; onların içinde aktör oldukları ancak senaryosu bir başka yerden yazılan daha derin ve daha güçlü bir akıl yönetiyor. Ciddi bir odağın Türkiye siyaseti üzerinde bir vesayet kurduğuna inanıyorum. Hepsini birden yöneten bir başka dinamik, bir başka mekanizma var.//                                                                                                                    

Özlem Akarsu Çelik ile yaptığı söyleşide bunları zikretmiş Özel. (Gazete Duvar, Ocak 2019)                                                    

Konuya vakıf bir genel başkan var karşımızda. Dünkü ilk Yeni Parti Grup Toplantısı’nda bu önemli hususun altını kuvvetli çizdi Özgür Özel.  Sözde kalıp kalmayacağı Yeni Parti’nin icraatlarında kendini gösterecektir.  İzlenmelidir.

Yazıya biraz eğlence de katalım…

‘Mizah siyaseti’ne katkı Önder Sav’dan geldi geçen hafta…

İki kızını yanına alarak basın toplantısı yapan,  ailecek CHP’den istifa edip Yeni Parti’ye katıldığını ilan eden Sav, çok eğlenceli şeyler savladı.

Yaklaşık 70 yıldır üyesi olduğu CHP’den ayrılarak siyasi yaşamını YENİ Parti’de sürdüreceğini duyuran Sav’ın, siyasi yaşamının önemi soru işaretleri yarattı. Yeni Parti’ye hangi katkıyı sunacağı merak uyandırdı. 88 yaşında ve ülke siyasetinin sorunlarının çözümünde hiçbir olumlu katkı sunmamış Sav’ın, üstelik kendi kendini önemseten bu çıkışı, hakikaten çok eğlenceliydi.

CHP’nin Atatürk ilke ve devrimlerinden, laiklikten, hukuk devleti anlayışından ve hukukun üstünlüğünden uzaklaştığını, 13 yıllık Kemal efendi tahakkümünde değil de bugün fark etmesini, şefkat babında yaşına vermek lazım.  

CHP’nin mevcut yönetimine sert eleştiriler yöneltmesi, parti yönetiminin tüzüğü ve üyelerin iradesini yok saydığını savunması ise gülünç ötesiydi. Siyasi yaşamı üye iradesini yok saymakla geçmiş birinin bu sözleri, yaşasaydı hiciv ustası Levent Kırca’nın elinden Türkiye’ye moral olurdu.

Deniz Baykal’ın operatörü Önder Sav , “kapalı sistem” (antidemokratik, bürokratik…) yönetim şeklinin mümtaz bir temsilcisiydi, prototipti.  Genel merkez yönetiminde (politbüro) tek karar vericiydi.                   Örgüt bu yönetim şekline uygun terbiye edilirdi her daim. Disiplin sopası, hizaya girmeyenlerin kafasında sürekli sallanırdı. Çekmecesinde işlem bekleyen yıllanmış üye başvuru formlarının, genel merkezdeki odasını boşalttığında gün yüzüne çıktığı söylenir. 

‘Kaset operasyonu’ ile Deniz Baykal’ı indirip KK’yı genel başkanlık koltuğuna oturan güç odakları,        geçiş döneminde Önder Sav’ı itina ile kullanmışlardır. Diğer bir ifadeyle, CHP’nin başına musallat edilen KK’nın ilk yılları Önder Sav’ın himmetinde şekillenmiştir.

İnsanların gözünün içine pişkin pişkin bakıp parti değişikliğini bir değermiş gibi sunan Sav’ın Yeni Parti’ye katacakları, geçmişteki hokkabazlıkları olacaksa Özgür Özel’i Allah korusun…

Bu çelişkilere koşut siyasetin demokratikleşmesi için çabalayan yurttaşların kendini nasıl hissettiği de ayrı bir mevzu tabii…

Yeni Parti’yi de etraflı mercek altına alacağız, biraz sabır; önümüzdeki hafta siyasetin finansmanı kanavasında konuyu ele alacağız…        

EMEKLİ MEMUR

Yıkanmış çamaşırlara bakarak derin düşüncelere dalmıştı yine. Önüne 50 yıllık memur emeklisi karısının getirdiği kahvesine şöyle bir göz attı sıkıntıyla.

Bütün yaz boyunca üst katlarını kullanmadıkları yazlıkta giriş katında yaşıyorlardı.

Çalışma yaşamının büyük bir bölümünde çalıştığı kamu kurumunda yöneticilik görevlerinde bulunmuş, emirler vermiş, doğru yanlış demeden verdiği kararların yerine getirilmesini izlemişti.

Yaşın dolmasını beklemeden aynı yıl emekli oldular karısıyla birlikte. Torun bakma görevi vermişti çocukları. O büyük şehirde yıllar boyunca farklı evlerde yaşayan torunlarının büyümesini izlediler. Torunlar büyüdü, onlara yol verildi, bitmişti görevleri artık. Çocukları onları gönderirken; “artık dinlenin” demişlerdi.

Kışın Edirne’de yazları da Saros’un bu ücra köşesinde yazlıkta geçirmeye başladılar. Daha geldiği gibi ilk genel kurulda yönetim sorumluluğunu almasa da ipleri eline alma zamanı gelmişti artık. Neydi bu yazlığın, bahçenin hali böyle. Esti gürledi, bağırdı, çağırdı daha ilk genel kurulda, “Böyle yöneticilik mi olur?” diye.

Her yönetime geleni bir yılda canından bezdirdi. Artık sitede kimse yöneticilik te yapmak istemiyordu. Sırayla olsun dedi, iki yıl sonra çekilmez tavırları yüzünden sıra da tutmadı, zorla birini yalvar yakararak yönetici yapıyorlardı genel kurullarda.

Az mı emek vermişti bu yazlığın kooperatifi sürecinde. Gerçi bazı hatalar da yapmışlardı yöneticilik dönemlerinde. Bilmeden ama. O hatalar yüzünden sitenin bütün üyeleri büyük maddi kayıplar yaşamışlardı. Olsun, yedi sene sonunda yarım yamalak da olsa bitmişti ya sitenin inşaatı onun sayesinde önemli olan da buydu.

İki yıldır nedense çocukları ve torunları da gelmez olmuştu Edirne’ye de, yazlığa da. Karısının dediğine göre kimse onun kahrını çekemiyordu artık. Ne demekti efendim? Evet biraz asabiydi ama yönetici yöneticiliğini, evlat evlatlığını da bilmeliydi.

Bir defasında evde temizlik konusunda kendisinden yardım isteyen karısına da haddini bildirmeye kalkmıştı; “Bu evin reisi benim, senin işin temizlik ve yemek” diye söylenmeye kalktığında karısı açmış ağzını, yummuş tu gözünü;

“Yeter be adam, 50 yıldır çalıştım, çocukları büyüttüm yetmedi, seninle birlikte torunlara da baktık, çocuklarımız, torunlarımız bile senin bu nalet huyların yüzünden kapımızı açmıyorlar, hizmetçiliğini yapıyorum bari temizlikte yardımcı ol”

Ancak evin bütün temizlik işini üstüne alınca sakinleşmişti karısı, yoksa bilirdi inadını karısının önüne bir tas çorba bile koymayacağını da.

Bunları düşünürken yöneticinin site genel kurulu için daha tarih vermediğini anımsayınca sinirlendi yine. “Yakında olur toplantı, bir yıldır bekliyorum, bak ben ne yapacağım o iş bilmez yöneticiyi, kimseye söz bile söyletmeyeceğim, hep ben konuşacağım genel kurulda” diye söylenirken kahve boşunu almaya gelen karısının sert bakışlarını görünce başını sinekliğin ardından sitenin geniş bahçesine çevirdiğinde durmadan öten cırcır böceğine kızdı bu sefer de..

BEN CHP’DEN İSTİFA ETMİYORUM..

Bugünlerde tarihin doğru yerinde olabilmek adına pek çok duygusal veda mesajlarıyla CHP’den istifa edenleri gördükçe ben de duygulanıyorum. Ama ben CHP’den istifa etmiyorum. Çünkü ben o görevi 2002 yılında yaptım. Barajın altında kalan Baykal CHP’si sonrasında Genel Başkan seçilen Altan ÖYMEN partide yeni bir yapılanmaya girişti. Bu defa düştüğü kuyudan çıkamayacağını anlayan Baykal, henüz bu yapılanmanın tamamlanmasına fırsat vermeden harekete geçti partiyi baraj altında bırakıp rezil eden çetesi ile partiyi tekrar ele geçirdi.

Bu değişiklik sonrası tarihi bir belge olarak sakladığım istifa dilekçem ile bu kirlenmişlik içerisinde yer almayacağımı o zaman açıkladım.

***

Bugün butlancı ve çeteci tayfanın pek çoğu, Kemal Kılıçdaroğlu dahil Baykal döneminde türeyen kişilerdir. Baykal döneminde de CHP içinde gerçekten çok değerli insanların varlığına rağmen bunların pek çoğunu olması gereken yerlerde görmek kısmet olmamıştır. İkinci plana itilmişlerdir. Ne yazık ki Baykal Çetesi okulunda yetişip feyz alanlar bugün hala YENİ PARTİ’de de yer kapmanın telaşı ve gayreti içerisindedirler..

***

Bu durumda ben ne yapacağım?

Başkanlık seçiminde Özgür Özel’in göstereceği adaya tereddütsüz ve tartışmadan oy vereceğim. Ama YENİ PARTİ için bu sözü şimdiden veremem.. CHP tüzüğü demokrasi adına, fırsat eşitliği adına, katılımcılık, şeffaflık ve sosyal demokratlık adına utanç verici bir belgedir. YENİ PARTİ Tüzüğünün benzer şekilde kabulü ve artık kamuoyunda kaşarlanmış ve güvenilmez isimlerin hala öne çıkarıldığı bir partiye oy vermem mümkün değildir. Umarım YENİ PARTİ önderleri böyle bir gaflet içerisinde olmaz. Hatta Yeni Parti yepyeni, bir tüzükle ve yerel seçimlerde olduğu gibi genç isimlerle kamuoyu önüne çıkma cesaretini gösterir. Bu yapılmazsa bunca emek, direniş heba edilmiş olur. Hüsran yaşanır…

***

Önümüzdeki dönemde taşra örgütleri kayıtsız şartsız Genel Merkezin güdümüne girmek yerine yerel insiyatiflerini ve güçlerini öne çıkararak Genel Merkezi etkileyebilmelidirler.. Bu mümkündür.. Eski tas, eski hamam yerine, çağdaş, gençlere dönük (yeni değil) yepyeni bir parti yaratılmalıdır. Bu yenilik yerel örgütlerin kararlı tavırları ile başarılabilir.

Bu yepyeni yapılanma fırsatı heba edilmemelidir.

SAĞLAM KULP

“Sizi her türlü beladan, ermezden, yetmezden, yani her türlü, kötülükten koruyup, sorundan kurtaracak olan, Tak Allah’tır.” “Allah tan başka ne bir yar ne de yardımcınız yoktur!”
Kuran:
Nurlu ayeti yorumlarsak: Bu alemde ne kadar olumsuzluk varsa, hepsinden tek Allah korur, her işin, sorunun çözümünü O verir.
TEK ALLAH, NE DEMEK?:
“Kuran da ve de hakiki Hadislerde açıklanmış olan Allah kavramı ve de O’nun Kuran emirlerine uyum” Tek Allah’a tapmak, demek. Ağzın, dilin kemiği yok ya, “Allah” deyip, kendilerinin uydurdukları zıt Allah’lara tapan mezhepler çıkar ortaya!..
Yani anlayacağımız Kuran’da açıklanmış Allah yoksa hayatımızda, onun yolunda hak edişte yaşamıyorsak, Sonsuz sevgi ve güç sahibinin koruyup, nimetlerini arttırmasından mahrum kalıyoruz.
Yolunda yürümeyi seçmek bizde, emek, dilek bizde, akledip çalışmak bizde, tamamına erdiren, yar ve yardımcımız Rabbimiz. Yani O VERMEDEN OLMAZ!..
VERİRSE OLUR. Biz ise “Biz yaptık” sanıyoruz!..

“HAMD VE ŞÜKÜR, YALNIZ RABBİMİZEDİR” ÇÜNKÜ HEPSİ ONDAN!..

Kuran’ı Kerim. Sure 1/Ayet 2:

Hamd, Âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.

Nurlu ayetin bir yorumu da:
HAMD:
“Ey insan övünüp durma, ALLAH VERİNCE OLDU, şükret Rabbine!..”

ÇERİBAŞI KİRAZI!

Kiraz mevsimi bitti…

Ama yaz devam ediyor…

Geçtiğimiz haziran ayında Enez’in Çeribaşı Köyü’nde Kiraz Hasat Şenliği düzenlendi.

O gün bu yazıyı kaleme almayı düşünmüştüm.

Kısmet bugüneymiş.

Çünkü Çeribaşı’nın hikâyesi, sadece bir kiraz hikâyesi değil.

Yaklaşık yirmi yıl önce birkaç üreticinin deneme amacıyla diktiği kiraz fidanları bugün Avrupa’ya ihraç edilen, coğrafi işaret tescili alan ve Edirne’nin adını sınırların ötesine taşıyan önemli bir tarımsal markaya dönüştü.

**

Bugün Trakya’nın birçok köyü göç veriyor, nüfusu yaşlanıyor, üretim her geçen yıl biraz daha azalıyor.

Çeribaşı ise bunun tam tersini başaran, umut veren bir örnek olarak öne çıkıyor.

Ancak hasat şenliğinde duyduğum bir cümle, kirazın tadından çok daha uzun süre aklımda kaldı.

Köyün acilen bir soğuk hava deposuna ihtiyacı olduğu söylendi.

İşte asıl mesele de tam burada başlıyor.

**

Yıllardır üreticiye aynı şeyleri söylüyoruz.

Daha çok üretin…

Daha çok ihracat yapın…

Markalaşın…

Katma değer oluşturun…

Sonra dönüp bakıyoruz; bütün bunları başaran üreticinin ürününü koruyacak en temel yatırımın hâlâ yapılmadığını görüyoruz.

Biraz garip değil mi?

Coğrafi işaret alıyorsunuz…

Avrupa’ya ihracat yapıyorsunuz…

Marka oluyorsunuz…

Ama ürününüzü en uygun şartlarda muhafaza edecek tesise sahip değilsiniz.

Aslında bu, Türkiye’nin tarım politikalarında yıllardır karşımıza çıkan klasik tablonun küçük ama çarpıcı bir özeti.

**

Üretmeyi başarıyoruz.

Bahçede emek vermeyi başarıyoruz.

Ancak iş ürünü depolamaya, işlemeye, pazarlamaya ve gerçek katma değere dönüştürmeye geldiğinde aynı başarıyı gösteremiyoruz.

Oysa modern tarım artık sadece üretmek demek değil.

Ürettiğini koruyabilmek demek.

Kaliteyi muhafaza edebilmek demek.

Ürünü doğru zamanda doğru pazara ulaştırabilmek demek.

Kısacası, alın terinin karşılığını son kuruşuna kadar alabilmek demek.

**

Çeribaşı kirazı bugün Edirne’nin en önemli tarımsal markalarından biri hâline geldiyse, bu başarı birkaç üreticinin özverisine bırakılmamalı; kalıcı yatırımlarla desteklenmelidir.

Çünkü bazen bir köyün geleceğini belirleyen şey, bir kamyon kiraz değildir.

O kirazı zamanında ve doğru koşullarda muhafaza edecek bir soğuk hava deposudur.

Hasat şenliğinde duyduğum en değerli söz belki de buydu.

Kiraz var.

Üretici var.

Pazar var.

Marka var.

Şimdi sıra, bu başarıyı kalıcı kılacak Çeribaşı’nın baş ağrısı depoda!

KORUMAK VAZİFEMİZ

Biz Müslüman Türklerin alnında Yaratan’ın bahşettiği “İNSANCA YAŞAMANIN YOL HARİTASI, KURAN’I KERİM VAR!..”
Biz Türkler tarih boyunca, devlet kurup, yükseliş dönemlerinde, Kuran’da ki Rabbin emirlerine uygun yaşadık . Çünkü Allah, “Yeryüzünde ki fitne, fesatı, kötülükleri ortadan kaldırıncaya kadar, savaşın” der. “Yatın, “Bana ne” deyip seyreyleyin dünyayı” demez!..
İnsanlığımız, böyle sorumluluk sahibi olmamızı gerektirmez mi?..
Zalimlerin, kandırıp köle yaptıkları halkları görüp, zalime karşı savaşmak, insanlık borcumuz değil mi?..
DÜNYANIN NERESİNDE OLURSA OLSUN, İNSAN, HAYVAN, AĞAÇ, hepsi Allah’ın kullarıdır!..
Onların, yaşam ve özgürlük haklarını korumak, zalimlerin elinden kurtarmak için savaşmak, TÜRKLERİN VAZİFESİDİR. TARİHTE İSPATLI, İSPATLI!..
Türk ataların tüm fetihleri bu ilahi ilkeye can feda hizmet etmek içindi!..
Asla, sömürgeci haçlılar gibi, köle etmek, alıp satmak, tecavüz etmek, katletmek, talan etmek, dilini, dinini, kültürünü, doğa ve tabiatını, tarihini TAHRİF ETMEK, için bir tek savaşı olmamıştır, Türklerin. TARİHTE İSPATLI, İSPATLI!..
Dünyanın neresinde, Tahrif edilmiş kutsal kitapları ile, Allah hakkında yalanlara inandırılmış, şirke düşürülmüş, şeytan yoluna esir, köle edilip, devlet eşrafı tarafından sömürülen, ülkeler varsa, Türk atalar onların ŞEYTANİ ORDULARI İLE SAVAŞIP, BOZGUNA UĞRATMIŞLARDIR. ( TÜRKLER, Allah yolunda ve güçlü oldukları asırlar boyunca….)
Şeytanın ordularını yendikten sonra, korkan sivik halka bildirilmiştir ki:
“Biz Türklerden korkmayın, biz sizi kurtarmak, korumak için savaşıyoruz. Ne toprağınızda, ne canınızda, ne malınız, ne ırzınızda gözümüz var. Tam tersi, malınız canınız, ırzınız, namusunuz, sağlığınız, huzurunuzu KORUMAK BİZ TÜRKLERİN BOYUN BORCUDUR!..” DEMİŞLERDİR, TARİHTE İSPATLI, İSPATLI!..

NEREDE, NAMERTLER TARAFINDAN KANDIRILAN, ZULMEDİLEN, KATLEDİLEN, SÖMÜRÜLEN VARSA, KORUMAK TÜRK’ÜN İNSANLIK VAZİFESİDİR!..

Kuran’ı Kerim. Sure 4/ayet 75:
Size ne oldu da Allah yolunda ve “Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla” diyen muhtaç erkekler, kadınlar ve çocuklar uğruna savaşmıyorsunuz?”

4/76: İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inanmayanlar ise tâğut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın kurduğu düzen zayıftır.

Tağut yolu: Dünya çıkarcılığı, zalimlik, tecavüz, soygun, yalan, dolan, katillik yolu.