Kategori arşivi: Yazarlar

PARİS SOMALİ!

İnsanın sağlıklı yaşaması için umutlu olması gerekir. Umutlu olması için de hayaller kurup bunların peşinden koşması önerilir. Ülkemizde bunu başaramamanın verdiği bir karamsarlık olduğu doğrudur. Bu nedenle olsa gerek artık anonimleşen bir cümle söylenir oldu;”Hayaller Paris, gerçekler Somali”.

Ben 8-10 yıl önce değerli dostum Turan Şallı’nın bir yazısında okumuştum. Özellikle sosyal medyada ve günlük dilde anonim olarak yayılmış popüler bir hiciv ve mizah kalıbı olan bu cümle sınırsız erişim ortamında geniş kitlelerce benimsendi. Hedeflenen yaşam, lüks veya başarı hayali ile karşılaşılan acı gerçeklerin arasındaki çelişkiyi vurgulamak amacıyla kullanılmaktadır.

Günümüz durumu tam da öyle maalesef.

Öğretmen olmak için yıllarca okuyorsunuz. Kamuda mesleğini yapmak istediğinizde yazılı puanınız yüksek olsa da mülakatta eleniyorsunuz. Çünkü iktidara yakın değilsiniz. Yaşamak için bir özel okulda görev aldığınızda ise geçinemeyecek bir ücreti sadece okullar açık iken alabiliyorsunuz. Sebebi; ‘Taban Maaş Güvencesinin Kaldırılması’.

Eskiden özel okulların, devletteki emsal öğretmen maaşından daha düşük ücret veremeyeceğini belirten kanun vardı (5580 Sayılı Kanun md. 9/2). Bu madde 2014 yılında dershane sahiplerinin önerisi ile yürürlükten kaldırıldı. Bu durum, öğretmen maaşlarının asgari ücret seviyelerine kadar gerilemesine yol açtı. Hayal; öğretmenlik, gerçek; hak peşinde koşan eğitimcilere şiddeti.

İktidarın tercihi; elbette dershane patronlarından yana.

Uzunköprü, Eskişehir ve diğer yerlerde maden ocağı işçilerinin bazıları günlerce direndi kazandı, bazıları direnmeye devam ediyor. İstedikleri yeni haklar değil kazanılmış haklar. Aylarca maaşlarını alamadıkları için sokaklarda. Paris’i hayal etmiyorlar; acil gıda ve diğer masraflarını karşılamak derdindeler.

İktidarın tercihi; elbette özel okul patronları gibi, burada da maden patronlarından yana.

Tarlasından kovulan, ağaçları kesilen köylülerin de hayali var. Onlar da Paris çiftçisi gibi olamayacaklarını biliyorlar. Ama Somali de olmak istemiyorlar. Yani ürettikleri değerine göre alınsın istiyorlar. Maden uğruna yüzlerce yıllık meyve ağaçları kesilmesin istiyorlar. Konut veya maden uğruna verimli tarlaları yok olması istiyorlar. Çiftçi olarak ülkede yetişen ürünlerin dışarında alınmasının zorlaştırılmasını istiyorlar.

İktidarın tercihi; elbette özel okul patronları gibi, maden patronları gibi burada da ithalatçı patronlardan yana.

Kamuda veya özel işyerlerinde hakkı yenen tarihi değiştirmesi beklenen sınıf; işçi sınıfı, sarı sendikaların sözleşmeleri sonucu hayal bile kuramaz haldeler. Ama bir hayalleri var ki yine yeniden örgütlerini güçlendirerek sarıdan kırmızıya dönüştürecek ve sınıfsal görevini anımsayacaktır.

Veya; onlarca yıl çalışmış ve yaşı geldiğinde emekli olup rahat bir yaşam isteyen milyonlarca emeklinin hayali sabun köpüğü gibi uçup gitti. Yetkili kişilerin utanmazlık derecesinde sözleri daha da yaşlı yaptı emeklileri. Emekli olunca Paris hayali kuranların karşılaştığı gerçek evden çıkamamak, çıktığında da çöpe atılan sebze ve meyve peşinde koşmak.

İktidarın tercihi; elbette özel okul patronları gibi, maden patronları gibi, ithalatçı patronlar gibi, kendi de patron olan patronlardan yana.

Oysa biz farklı iş kollarında üretsek de aynıyız. Rengimize, cinsiyetimize, tercihlerimize, etnik yapımıza, diplomamıza bakarak ayırmıyorlar bizi. Hepimizi sömürüyorlar. Verdiğimiz emek, döktüğümüz alın teri. Sömürenlerin birleştiğini biliyoruz da biz neden birleşemiyoruz?

İktidarın Paris hayalini kurdurma çabaları gerçek ile yok olmuş durumda. Tüm mağdurların birlikteliği geliyor; “yetti gari” diyor ve “devlet kim?” diye sorguluyor. Başka çaremiz yok. Ya hepimiz birden otoriter bir rejime gireceğiz ya da hayal kurabileceğimiz ve bunu gerçekleştireceğimiz ülkeyi kuracağız. Özgür bir ülkede kentlerimizi ve köylerimizi yöneteceğiz.

İktidar; Paris hayali kurdurup Somali örneği yaşamı dayatıyor olabilir. Buna son verecek olan da bizleriz. Çünkü biz halkız. Çünkü biz çoğunluğuz. Çünkü biz tarihin sayfalarında da hep kazandık yine kazanacağız.

İSPAT YAZIYOR

Tam bin beş yüz yıldan beri Şeytan ve yeryüzü temsilcileri, Kuran'ı anlayarak okunmasını engellediler!..

Engelleyenler, dediler ki:
“Eğer herkes kendisi okursa, yanlış anlamalar yüzünden Allah muhafaza, yanlış anlar, mahvolursunuz!.. O yüzden, Kuran’ı kendiniz okumayın, din alimlerinden öğrenin!..” dediler ve de derler!..
Pekiyi de, onbeş asırdır, bin beş yüz yıldan beri, insanlara ANLAMADAN, ARAPÇA OKUTAN KİMLER Dİ?..
ALLAH’IN SÖZLERİNİ ANLAMAK İÇİN OKUYUN!..” DEMEYEN KİMLERDİ?…
“HALÂ DA, SAKIN KENDİNİZ OKUMAYIN!..” DİYEN KİMLER?..
Sonuç ne oldu?..
Kuran hakkında kandırılıp, Kuran’a aykırı, mezheplere bölünüp, ŞİRKE DÜŞÜP, HELÂK oldu nesiller!..
BU YANLIŞ YÖNLENDİRMENİN İSPATI NERDE?..
TABİ Kİ KURAN’DA, TÜRKÇESİNİ OKUSAYDINIZ ÖĞRENİRDİNİZ.
1500 yıldır, mezheplere bölünmezdiniz.
Ama “KİM”ler öğrenmenizi engelledi?.. Anlayın artık ya!..
KURAN’DAN İSPAT MI!..
İŞTE İSPAT, okuyan öğrenir miş demek ki!..
Allah’ın ilk ayeti, ilk emri, “OKU!” Ne demek çok açık değil mi?..
Bu ilk emri anlamak için şimdi, cüppeli, sakallı, sarıklı alim mi arayalım?..
Bu Rabbimizin ilk emrini çocuk okusa anlar!..
Ne diyor, Rabbimiz, “KENDİN OKU!” diyor.
Demiyor ki, “Sen anlamazsın, bir alim bul, ondan öğren bütün ayetlerimi!”
O zaman, Allah’ın ilk emri, “KENDİN OKU!” BELLİ, İSPATLI İSE, birisi çıkıpta, “Herkes kendisi okursa, yanış anlar, bizlere sormalılar!..” derse, ALLAH ve KURAN HAKKINDA YALAN UYDURMUŞ OLMUYOR MU?..
İNSANLARI YALANCILARA TESLİM ETMİŞ OLMAZ MI?..

İNSANLAR, ALLAH’IN KİTABINI, ANLAMAK İÇİN OKUMAYA, KENDİLERİ EMEK VERMEDİKÇE, ŞEYTANIN CENDERESİNDEN, KURTULAMAYACAKLARI BESBELLİ!..

Kuran’ı Kerim. Sure 96/Ayet 1,2,3,4,5:
Yaratan Rabbinin adıyla oku! O insanı aşılanmış yumurtadan yarattı. “OKU!” İnsana bilmediklerini belleten, kalemle.. öğreten, Rabbin çok büyük kerem sahibidir.

7/ 52: Gerçekten inanan bir toplum için yol gösterici ve rahmet olarak, ilim üzere açıklanmış bir kitap getirdik. 54/32: Andolsun biz bu Kuran’ı anlaşılıp öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. O halde düşünüp öğüt alan yok mu?

ÇOCUK OKUSA ANLAR, anlamak için, ALİM OLMAYA GEREK VAR MI?..
Ayet: Şeytan insanın dümanıdır, sakin sizi, kandırıp, Allah yolundan çevirmesin!”

KONUKLARINIZIN SESİ 394

             Ekonomiyle ilgili bazı genel bilgiler oluşturmak ve bunu paylaşmak istiyoruz. Son yazımızda yazılı kaynaklardan aktarmalar yaptık ve gördük ki bunlar bizim amacımıza uygun değil. Kapitalist ekonomiyi analizde en çok emek harcamış Marks’dan bile çok yararlanamıyoruz. Marks, kapitalist ekonomiyi çözümlemiş yani içinde yaşadığımız bugünkü ekonomik olayların kökenini belirlemiş. Biz ise nedenleri değil karşılaştığımız sonuçları anlamaya ve bu sonuçların olumsuz etkilerinden kendimizi nasıl koruyacağımızı bulmaya çalışıyoruz. Öyleyse ne yapalım?

            İki yol düşünebildik: (1) İlkelerden yani Marks’tan başlayalım ama içinde yaşadığımız bugünün ekonomisine hızla gelelim. (İlkeleri atlayıp) doğrudan bugün en çok konuşulan, en çok tartışılan, ekonomik kavramları tek tek ele alalım. Her bir kavramla ilgili gerçekleri bulmaya çalışalım. Biz ikinci yolu seçtik.

            İlk kavramımız, Enflasyon olsun.

            Enflasyon, belirli bir zaman aralığında satın almamız gereken eşyaların fiyat artışları için genel bir ölçü. Tabii herkes için farklı. İşçinin, emekçinin, emeklinin, esnafın, tüccarın, fabrikatörün, bankerin enflasyondan etkilenişi hep farklı. Sabit geliriyle yaşamını sürdüren bir aileyi, örneğin bir işçi veya emekli ailesini seçersek, bu aile yayınlanan şu veya bu enflasyonu esas almamalı; kendi enflasyonunu kendi hesaplamalı. Diyelim ki bir işçi bir yıllık enflasyonunu yani bir yıl için geçiminin ne kadar zorlaştığını (bu on yıllarda geçimimizde kolaylaşma yaşamadığımız için böyle dedik.) bilmek istiyor. Bu enflasyon hesabı çok karmaşıklaştırılabilir. Ama buna gerek yok, çünkü bulacağımız sonuç her durumda temsili bir bilgi olacak. Bu nedenle örnek aldığımız işçi önündeki yılda nelerden ne kadar alacağını, ne masraflar yapacağını belirler ve bunların fiyatlarını not ederse ve yıl boyunca aldıklarıyla ve yaptığı masraflarla bu notlarını düzeltirse yılsonunda yapacağı enflasyon hesabı şu: Aldıklarının ve (başta elektrik, su, kira gibi) masraflarının miktarlarıyla önce yılsonu fiyatlarıyla çarparak bulduğu tutarları toplarsa ‘yılsonu toplamı’nı; aynı işlemleri yılbaşı fiyatlarıyla yaparsa ‘yılbaşı toplamı’nı; ikisinin farkını yılbaşı toplamına bölerek de enflasyon oranını; bunun 100 katını alarak da enflasyon oranını yüzde alarak bulur.

            Bu hesaplama da zor iş diyorsanız dertlenmeyin. Çünkü enflasyon yalnızca, bizim yaşamımızın ne denli zorlaştığının bir göstergesi. Aslında gelirimiz de aynı oranda artarsa enflasyon sorun değil. Sorun, enflasyon yüksek, ücret veya gelir artışı düşük olunca. Bu da hep böyle mi oluyor? Yani enflasyon hesaplamamıza veya bildirilen enflasyonların hangisi doğru diye düşünmemize gerek yok. Geçinmemiz zorlaşıyorsa bilin ki yönetimimiz desteğinde birileri mutlu.

            Enflasyonla ilgili asıl soru, “Serbest piyasa ekonomisi diye adlandırılan ama aslında olmayan bir şeyin sonucu mu enflasyon oluşuyor?” Yanıtımız, “Bu da bir yalan.” Dolar enflasyonuyla ABD, tüm dünya vatandaşlarından vergi alıyor. Örneğin, bizim enflasyonumuzdan kaçınmak için 100 dolar alırsanız, her yıl ABD dolar enflasyonuyla 2-3 dolarını sizden alıyor. Bizim enflasyonumu ise bizim yönetimimiz vergisi ama bu daha karmaşık, bankalar da, hatta esnaf veya tüccar da bundan pay almaya çalışıyor. İşte serbest piyasa ekonomisi denilen şey bu pay alma savaşı.

            Çok mu karıştırdık? Öyleyse özetleyelim: Üretenler üretiyor, destekleyenler destekliyor. Savaş paylaşımda. Yönetimimiz üretenin hizmetinde değilse üretenlerin geçimi geçtikçe zorlaşıyor. Enflasyon da, üretenlerin geçimini zorlaştıran ama bazılarını zenginleştiren bir araç…

                                                                                                                                Sağlıcakla,                                       

ENEZ ÇOK MU ÇARESİZ?

Enez ülkemizin en talihsiz kasabası.. Çok önemli zenginlikleri güzellikleri ve imkanları olmasına ve herkesin bunu bilmesine rağmen 40 yıl geriden ve hala yerinde sayarak ayakta durmaya çalışan bu kasabanın kurtuluşu yok mu? Yani hep birlikte “Asiye nasıl Kurtulur” yerine “Enez nasıl Kurtulur ?” diyerek çareler arasak bir yararı olur mu?

***

Enez’de elbette başarılı olmayan bir belediye yönetimi var. Çok başarılı bir Belediye Yönetimi bile olsa arıtmanın kapasitesini en az 50 bin kişiye hizmet verecek şekilde belediye bütçesi ile yenilemek mümkün mü?

Bu arıtmaya Belediyenin 1000 m uzunluğunda bir derin Deşarj kanalı ekleyerek denizin kirliliğini, yayılan dışkı kokusunu önleyebileceğini hayal edebilir miyiz?

Bu kanalın maliyetinin ne olduğu hakkında bir fikriniz var mı?

Mevcut arızalı yollar için Belediyeyi beceriksizlikle suçlasak bile özellikle Trapez’deki tüm yolların yapılmasının, sahil yolunun genişletilmesinin, asfaltlanmasının, işaretlenmesinin Enez Belediye imkanları içerisinde çözülebileceğini düşünecek kadar bilgisiz ya da saf mıyız?

İpsala ile hatta Yunanistan ile müşterek çalışmalar yapmadan sivrisinek mücadelesini Belediyenin havaya mazot üflediğini sandığım kamyonet ve ekipmanla önlediğimizi düşünmek hangi akla hizmettir?

***

Çok mu çaresiziz? Hayır… Çare Edirne Valiliği’nin ve merkezi hükümetin Enez’i daha yakından görüp anlaması ile ilgilidir. Enez’in Edirne’ye katacağı değerin farkında olmak, ipe un sermeden çözüm aramak gerekmektedir.

Örneğin Edirne büyük şehir statüsünde olsa yukarıda saydığım sorunlar en geç 2-3 yılda çözülür. Bizim ilgililerden talebimiz Tekirdağ BŞB’ne bağlı Malkara ile, Şarköy ile aynı haklara, imkanlara sahip olmaktan başka bir şey değildir. Edirne büyük şehir olamayacaksa Edirne Valiliği’nin ve Edirne Belediyesi’nin bir büyük şehir belediyesi gibi çalışması ve devletin Malkara’ya Şarköy’e tanıdığı hakları Enez’e de taşımasını üstlenmeleri şarttır.. Bunu gerçekleştirecek olanlar da Edirne milletvekilleri ile Vali ve Vali Bey’in yanında poz vererek ve “Köylere yol yaptık, çeşme yaptık, köylere tanker aldık” diye sıradan işler yerine bir büyük şehir gibi çalışmanın yollarını araması gereken İl Genel Meclisi’nin Başkanı ve üyeleridir.

Örneğin Keşan ve Enez’i Tekirdağ Belediyesi’ne bağlayın… Çok mu zor..? Tekirdağ her iki ilçeye de Edirne’den daha yakın..

***

Edirne büyük şehir belediyesi olsa elbette Edirne sakinleri, bando, ciğer, pilav, acı biber gibi göz kamaştırıcı (!) bazı festivallerden mahrum kalabilecekler ama bu statü farklılığı ile Enez ve Saros kısa zamanda Balkanlar’ın MALDİV’i gibi aranan, tercih edilen, YABANCI TURİST için de önemli bir çekim merkezi olacaktır. İşsizlik makul seviyelere düşecektir. Bunu hayal edemeyen etse de önemsemeyen, önemsese de başaramayacağını düşünen bürokratlar, siyasi partiler, milletvekilleri Enez’in talihsizliğinin mimarlarıdır.

***

Elbette Belediye’nin beş kuruş harcamadan, ya da Enez’de oteller, iş yerleri,villalar yaparak zenginleşenlerin de Enez’de yapılabilecek çok şeyler vardır.. Bunları da konuşacağız.

Örneğin Enez’de onlarca villa yaparak “Enez Kaymağı”nın en ballısından pay alanlar niye bir, hatta iki DRON alıp da belediyeye bağışlamazlar? Niye hem sivrisinek sorunun çözümüne katkı verip hem de tüm Enezlilerin takdir ve teşekkürlerini almayı düşünmezler. Topu topu 1 milyon 500 bin TL…

Ama belki bu yazıdan sonra düşünme fırsatları olur..

***

Enezlilere düşen bu sahipsizliğimizi bilerek daha sıkı örgütlenmelerle sesimizi daha yukarılara duyurmak ve hangi partiden olursa olsun Enez’in, Saros’un önemini, kıymetini bilen ve bu uğurda mücadele edecek siyasileri desteklemektir. Enez’de sahil toplantıları bu amaçla yapılmaktadır.. Laf ve gevezelikler yerine çare aramak, yani biraz da elimizi cebimize atmak gerekir.

“Enez’den hiçbir şey olmaz” kolaycılığı ile baştan PES edip yenilgiyi kabullenmek kendi bindiğiniz dalı kesmektir.

Enez’e ihanetin bir başka türlüsüdür.

NASIL DURAYIM

Sokakta hasta, bir deri bir kemik, izdırap içinde bir köpek gördüm. İçimden, ya kimse bu köpeği görmüyor mu, tedavi ettirip, doyurmayı akıl etmiyor mu, yürekleri, vicdanları kurumuş mu, bu insanların” diye geçti içimden. Sonra, kimse görmüyorsa, sen görüyorsun ya” demek geldi aklıma!..
Hemen, o ızdırap içinde ki köpek’i kucakladım, arabaya koyup, veterinere götürüp, aşılarını yaptırıp, ilaçlarını alıp, evde küvet de güzelce parazit şampuanıyla yıkayıp, tarayıp, bir mindere oturttum. Artık o evin bir avladı olmuştu!..
Böyle böyle, evdeki, evlat sayısı üçe çıkmıştı. Üç sevimli köpeğimi sabah akşam, yakın korulukta dolaştıyordum.
Aslında onlar beni dolaştırıyorlardı da…
Bu arada işime giderken, her gün, benden ekmek, kuru mama bekleyen can dostlarım vardı. Ben gidemesem, vermesem, o gün aç, susuz kalacaklardı. Nasıl uğramam, duramam ki. Onlar açken ben nasıl yerim, onlar açken ben nasıl uyurum, onlar açken ben nasıl dururum?..

HALÂ DA DURAMIYORUM, SON NEFESE KADAR DA DURMAYACAĞIM DA İNŞALLAH. ONLAR AÇKEN, BİR İNSAN EVLADINDAN BİR LOKMA BEKLERKEN, NASIL DURAYIM?…

Kuran’ı Kerim. Sure 47/ayet 38:
İşte sizler Allah yolunda harcamaya çağrılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O’ndan yüz çevirirseniz, yerinize sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizler gibi olmazlar.

SAROS, MAVİ BAYRAK VE FOSEPTİK

Saros Körfezi etrafında sanayi ve büyük yerleşim yerlerinin bulunmaması sayesinde Türkiye’nin en temiz ve bozulmamış denizlerinden biridir. “Kendi kendini temizleme” özelliği, zengin su altı ekosistemi ve dalış turizmi ile öne çıkan bölge, 2010 yılından bu yana ÖZEL ÇEVRE KORUMA BÖLGESİ statüsündedir.

Korunuyor mu?

Hayır.

Geçtiğimiz günlerde Enez gönüllüsü Ulaş Demiray Hudut Gazetesi’nde “Enez’de kanalizasyon sorunu nasıl çözülür” yazısında durumun ne kadar kötüye gittiğini ortaya serdi.

Yine Hudut Gazetesi’nde 11 Haziran tarihli bir haber de “Mavi Bayrak yerine foseptik!” haberi okuyanları hayrete düşürdü.

Biz buna Sultaniçe/Gülçavuş köyleri sahillerini de katalım ve bunun üzerine konuşalım.

Vatandaş/Devlet ortaklığı ile alt yapı ve kullanım suyu projesi gerçekleştirildi.

Bölgede yaşayan vatandaştan katkı payları toplanarak projeye başlandı ve bitirildi.

Kullanma suyuyla ilgili bir çok sorun ortaya çıkmasına karşın yapılan çalışmalarla sorunun büyük bir bölümü ortadan kaldırıldı. Artık bölgede yaşayanlar temiz ve kullanılabilir suya erişimleri sağlandı.

Gelelim arıtma konusuna.

Proje başlangıç aşamasında Enez’de bölge halkının ve Edirne Vali Yardımcısı Sayın Eyyüp Batuhan Ciğerci’nin katıldığı bir toplantıda ortak sorunlar, projenin vereceği hizmetler konuşuldu.

Maliyetler üzerinde tartışmalar yaşandı. Beni en çok ilgilendiren konu üç köye hizmet veren arıtma sisteminin kapasitesi ve yeterliliği ile ilgili sorulardı.

Masadaki yetkililere ortak bir soru sordum;

“Arıtma sistemi yeterli olacak mı? Kaç kişiye hizmet verebilecek?”

Sorumu Sayın Vali Yardımcısı Eyyüp Batuhan Ciğerci yanıtladı; “10 bin haneye hizmet verebilir”

Sistem işletmeye açıldıktan sonra ne hikmetse Valilik, Kaymakamlık, Özel İdare sorumluluktan adeta kaçarcasına her kesimden itirazlar gelmesine karşın sistemin işletilme sorumluluğunu ve yetkisini Sultaniçe/Gülçavuş köy muhtarlarına verdi. Muhtarlarımız iyi niyetle işe giriştiler ama sonuç sistemin çökmesi oldu, dereye arıtmadan temiz su yerine foseptik akmaya başladı.

Ve sonuç;

Aylardır iki köyün ortasından akan dereden arıtmadan temiz su geleceğine kanalizasyon suyunun geldiği, ortalıkta kokular oluştuğu, denize çok koyu suların aktığı çevrede yaşayanlar tarafından video görüntüleriyle belgelendi.

Sultaniçe/Gülçavuş sahillerinin deniz suyu tahlillerinin “çok iyi”den, “iyi” durumuna düştüğü belirtiliyor. Bu da suyun koli basiline, mikroplara, hastalıklara davetiye çıkardığını gösteriyor.

Sayın Valimize açık sorular;

– Arıtma sistemi neden devlet eliyle, kurumlarıyla sağlıklı bir şekilde işletilemiyor? Özel firmaya verilmesi kar/zarar ekseniyle yeni ekonomik sorunlara neden olacağı açıktır. Yeterli donanımı, makineleri, uzman çalışanların olduğu Özel İdare buranın yönetimini devir alamaz mı?

-Çanakkale’de 14, Tekirdağ’da 10, Kırklareli’nde 1 Mavi Bayrak’lı sahili olan komşu illerimiz varken Saros gibi kendi kendini yenileyebilen dünya harikası sahillerimize biz neden Mavi Bayrak çekemiyoruz diye sormak bile garip geliyor, sahillerine foseptik akan bir bölgeye nasıl mavi bayrak için başvurabiliriz ki?

-Sayın Valimiz Yunus Sezer ve Edirne AKP Milletvekili Fatma Aksal’ın katıldığı İbrice’de “İbrice Limanı Dalış Okulları Merkezi ve Yapay Resif Projesi”’nin açılışını yapmışlar. Hayırlı olsun, turizm için güzel bir çalışma. (Ama) Aynı bölgenin bir parçası olan Sultaniçe/Gülçavuş deresi Saros’a foseptik boşaltırken turizm nasıl gelişecek? Mavi Bayrak talebi nasıl oluşturulacak? Sahillerine foseptik akan Saros için Mavi Bayrak başvurusu nasıl yapılacak?

-ÖZEL ÇEVRE KORUMA STATÜSÜ mevzuatını uygulamak bütün soruları çözmeye yetecektir, yasalar neden işletilmiyor?

-Sultaniçe Limanı araç trafiğine kapatıldı. Köprü ve yolun etrafında devasa taşlar büyük sorun oluşturmaya devam ediyor. Sahilde yaşayanların beklentisi o köprünün ve yolun kaldırılması, sahilin kendi kendini onararak denize ulaşımı sağlaması. Köprü ve yol ne zaman oradan kaldırılacak?

-Geçtiğimiz yıl bölgemizde binlerce dönüm orman yandı. Saros bölgesinde toplanan imzalar, verilen dilekçeler de ormanlarımıza sahip çıkmak, yanan yerlerin çam ormanları değil meşe ormanları olarak değerlendirilmesi istenmişti. Yanıt bile yok bu konuda, Saros’ta yaşayanlar açıklama bekliyor, endişeliler ormanları için.

Bölge halkı devletinin vermiş olduğu sözlerin tutulmasını; ormanlarının yaşamasını, temiz bir sahilde denize girebilmenin beklentisi içinde.

Balkan Pazarı!!!

Halk arasında Cuma Pazarı ve Sosyete Pazarı olarak da anılan Edirne Ulus Pazarı uzun süre kapalı kalıp Balkan Pazarı olarak yeniden açıldıktan sonra ilk defa ziyaret ettim geçen hafta.

Çok uzun yıllar Uzunköprü ve Edirne‘de açtığımız butiklerde, hatta Enez’de pazarlarda bile tekstil işiyle uğraşmış biri olarak bazı ürün kalitelerinde biraz düşüş var gibi geldi bana.

Oysa ki; Ulus Pazarı açıldığında Edirne’de pek çok esnaf kepenk kapatmıştı.

Bu esnaflardan biri de biz olmuştuk maalesef.

Ulus Pazarı yüzünden yıllarca sürdürdüğümüz ticari faaliyetimizi sonlandırmak zorunda kalmıştık.

Büyük zararımız olmuştu.

Takım, abiye, mont, pantolon, manto ve kabana kadar büyük bir minibüs dolusu kadın giysisini Edirne’de ve Karadeniz’in bir köyünde bilâ bedel dağıttırmıştık.

İnşallah gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaşmıştır.

Helali hoş olsun.

Özetle demem o ki; kimse alınmasın ama açıldığında birçok esnafın kapısına kilit vurduran bu pazarın eski hali kalmamış bence!

Elbette ekonomik koşullar nedeniyle piyasalarda var olan durgunluk büyük bir etken.

Ancak, ilk yıllarında olduğu gibi ucuz fakat kaliteli ve marka ürünlere çok fazla yer verilmemesi de önemli ve ayrı bir etken.

Bunlara dikkat eden esnaflarda var ama sayıları çok az gördüğüm kadarıyla!

GURBETÇİLER

Yıllardır aynı manzarayı izliyoruz.

Yaz geldi mi Avrupa’nın dört bir yanından yola çıkan gurbetçilerimiz kilometrelerce yolu aşıp memleketlerine kavuşmak için sınır kapılarına akın ediyor.

Kapıkule’de, Pazarkule’de, Hamzabeyli’de, İpsala’da uzun araç kuyrukları oluşuyor.

Tabi ki en hareketli yer Kapıkule…

Televizyonlar haber yapıyor, yetkililer açıklama yapıyor, sosyal medya sınır kapılarındaki yoğunluk görüntüleriyle dolup taşıyor.

Ancak bu kalabalık içinde gözden kaçan bir gerçek var.

Yüz binlerce insan Edirne’nin kapısından giriyor ama Edirne’nin içine girmiyor.

Kapıkule’den çıkan araçlar şehir merkezine yaklaşınca çevre yoluna yöneliyor, ardından TEM Otoyolu’na bağlanıp gözden kayboluyor.

Gurbetçiler Selimiye’nin gölgesinde bir çay içmeden, tarihi çarşılarda dolaşmadan, kent esnafının kapısını çalmadan yollarına devam ediyor.

**

Eskiden durum farklıydı.

Çevre yolu yoktu.

Avrupa’dan gelenler mecburen şehir içinden geçerdi.

Londra Asfaltı boyunca sıralanan işyerleri gurbetçilerin uğrak noktasıydı.

Döviz bozdurulur, alışveriş yapılır, ihtiyaçlar karşılanır, çocuklara hediyeler alınırdı.

Şehir ekonomisi bu hareketlilikten ciddi pay alırdı.

Bugün ise Edirne çoğu yolcu için uzaktan görülen bir siluetten ibaret.

**

Peki suç gurbetçide mi?

Elbette değil.

Saatlerce direksiyon başında kalan, sınır kapılarında bekleyen insanlar doğal olarak en kısa sürede memleketlerine ulaşmak istiyor.

Onlarca aracı kent trafiğinin kaldırması elbette mümkün değil…

Eğer onların bir bölümünü de olsa şehir merkezine çekmek istiyorsak bunun için cazip nedenler oluşturmak gerekiyor.

Örneğin sınır kapılarından itibaren “Edirne’ye Hoş Geldiniz” demekle yetinmeyip, kent merkezine yönlendiren dijital bilgilendirme sistemleri kurulabilir.

Gurbetçilere özel kısa süreli alışveriş ve dinlenme alanları oluşturulabilir.

Selimiye, tarihi çarşılar ve yöresel lezzetlerin tanıtıldığı çok dilli yönlendirme çalışmaları yapılabilir.

Kent merkezinde gurbetçilere yönelik indirim kampanyaları düzenlenebilir.

Avrupa plakalı araçlara belirli otopark kolaylıkları sağlanabilir.

Hatta yaz döneminde “Edirne Mola Noktası” konseptiyle alışveriş, dinlenme ve kültür turlarını bir araya getiren organizasyonlar planlanabilir.

**

Çünkü mesele sadece alışveriş değildir.

Edirne, gurbetçiler için Türkiye’nin ilk karşılaştıkları şehirlerden biridir.

İlk izlenimdir.

İlk selamdır.

İlk moladır.

Ne yazık ki bugün bu selam çoğu zaman otoyol tabelalarının arasında kaybolup gidiyor.

Belki de artık şu soruları sormanın zamanı gelmiştir:

Avrupa’dan gelen yüz binlerce insan Edirne’nin önünden geçiyorsa, biz onları şehirle buluşturmak için gerçekten yeterince çaba gösteriyor muyuz?

Yoksa her yıl olduğu gibi bu yaz da gurbetçilerin arkasından bakıp ‘Keşke şehre uğrasalardı’ demeye devam mı edeceğiz?

Sahi, gurbetçi Edirne’yi neden ıskalıyor?

UNUTMAYALIM

Hiç unutmayalım, sakın hafife alıp, ihmal etmeyelim!..
Çoğunluğun bize asla özgürlüğümüzü vermeyeceği bir dünyaya açıyoruz gözümüzü!..
Adeta bir özgürlük savaşçısı olmadan, özgürlüğümüz için DUR DURAKSIZ SAVAŞ vermeden asla ÖZGÜR BIRAKMAZ ÇOĞUNLUK BİZİ!..
Çevremiz, medya, yazılmış bir çok kitap, tahsis edilmiş eğitim, üretim ve yaşam sistemleri içinde bizi sömürmek için kurulmuş tuzaklar o kadar çok ki!..
*Kendinin ve başkalarının özgürlüğü için savaşıyor musun?..
*Düşüncelerini söyleme özgürlüğünü korumak için savaşıyor musun?..
*Olmak istediğin kişi olma özgürlüğü için, savaşıyor musun?..
*Kendi şartlarında yaşama özgürlüğü için, savaşıyor musun?..
*”Özgürlük” demek, pozitifte korkusuzluk demektir. Pozitifte korkusuzluk da, Kuran’ı okuyup, Allah yolunda, cümlenin hayrına emekte olduğundan, emin olmak demektir.
*Allah yolundan saptırmak isteyenlere karşı, inanç özgürlüğün için savaşıyor musun?..
*Herkesin olması gereken kişi olmasına fırsat verirken, kendinin de olması gereken kişi olman için savaş veriyor musun?…
*Çoğunluğun fırsat bulunca zalim olduğu bu dünyada, Allah ile beraber olma özgürlüğü için savaşıyor musun?..
*Neleri korumak için, neler için savaşmaya hazırsın?..
*Zihinsel ve duygusal olarak, zamanı ne için feda edersin?..
*Farkında mısın, ÖZGÜRLÜK dünyada en nadir yaşanan bir değer!..
*Özgürlüğün için savaşırken, sana karşı çıkacak olanlar, seni, Allah’ın pozitif yolundan çevirmek isteyenler, Allah hakkında yalan uyduranlar ve de dünya heveslerini, eşyayı, egolarını put yapanlar olacaktır.
*ÖZGÜRLÜĞÜN İÇİN SAVAŞMADIKÇA, NEGATİFLERE UŞAK OLUNUR, BİLİNE!.. İNANÇLA, BİLİMLE, SABIRLA, YANLIZLIKLA, İYİLİK VE CESARETLE SAVAŞMAKTAN BAŞKA ÇAREMİZ YOK!.. BU DÜNYA BÖYLE BİR DÜNYA.. YATMAK, MUTLULUK, HUZUR YOK, SAVAŞIMIZ VAR!..
*ÖZGÜRLÜK, Bu dünyada en nadir olan bir değer. Çoğunluk, NEGATİF çoğunluğun esiri, maalesef!.. ALLAH İLE BİRLİKTE ÖZGÜR OLANLARA NE MUTLU!.. BAŞKA ÖZGÜRLÜK YOK Kİ!..
————————————
Kuran’ı Kerim. Sure 8/Ayet 20,21,22:
Ey iman edenler! Allah’a ve Resulüne itat edin! İşttiğiniz halde O’ndan yüz çevirmeyin. *İşitmedikleri halde, “İşittik” diyenler gibi olmayın!
*Şüphesiz Allah katında canlıların en şerlisi, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.

TASARRUF –BİRİKİM–

İnsanoğlu hep ayni düzeyde yaşam süremez. Alacak, verecek meseleleri yüzünden sıkışık zamanları olur. İşte bu zamanlarda az veyahut çok paraya ihtiyacı olur. Bir birikimi varsa mesele yok, ya yoksa. Ondan bundan borç para ister, ekseri para yerine akıl verirler. İşte böyle sıkışık zamanlar için her insanın bir miktar birikimi olmalıdır. Peki nasıl olacak bu, tasarrufla. Ama gider gelirden fazla ise nasıl olacak? Ekseri alt tabaka diyeceğimiz insanların durumu budur. Tasarruf yapabilmek için hele gelirin azsa yapılacak tek şey fedakarlık yapmaktır. Günde üç öğün yemek yiyeceğine iki öğün yemek yiyeceksin, tasarruf yapacaksın, zor günler için birikimin olmalıdır.
Zor zamanların için bankadan kredi alırım dersen bankalar istenilen kredinin karşılığı yoksa kredi vermez. Hem krediyi öderken bir aldıysan üç ister. Mümkün olduğu kadar bankalardan uzak dur. Tefeciden isterim dersen ayağındaki pantolonunu bile ister. En iyisi borca girmekten vazgeç.
Çare, konu komşu, hısım akraba dersen varsa nakiti belki yardım eder. Böyle bir olayın tek çaresi zamanında birikim yapıp, sıkışık zamanda onları kullanmaktır, çünkü başka hal çaresi yok. Tasarruf konusunda insanlar kendilerini çocuk yaşta birikime alıştırmalıdır. Nasıl olacak bu, kumbara sistemi ile. Ailesinden ana baba çocuğa küçük yaşta kumbara alıp ona verilen artan harçlıklarını kumbaraya atarak tasarruf yapması öğretilmelidir. Ben çocukken çömlek kumbaralar vardı, bende kullanmıştım. Kumbara dolunca çömlek kırılır, paralar sayılır sonra bir keseye konulur saklanırdı. Şimdi bankada hesap açılır, çocuk adına birikim yapılır, bu bir tasarruftur. Artık çömlek kumbara devirleri geçmiştir, şimdi bankaların özel kumbaraları var, hatta tenekeden yapılmış kumbaralar var. Bunlardan sende al, çocuğunu tasarrufa alıştır.
Tasarruf konusu yalnız parasal ihtiyaçta olmaz. İş hayatında da yapılacak işlerde de olur. Bir işe başlamazdan önce ‘ben bu işi nasıl en ucuza mal ederim’ diyerek başlamazdan önce bazı araştırmalar yapmalısın. Çünkü insanlar ürünün en ucuzunu almak isterler. Ticarette ucuza al pahalıya sat pırensibi uygulanır. İmalat sektöründe ucuz işçilik, ucuz enerji, ucuz malzeme, en az vergi sistemi uygulanır, işte bu ucuzluk iş tasarrufudur. Devrimiz rekabet devridir, rekabette fiyatla, kalite ve servisle yapılır. Alıcı bunları izleyerek kararını verir. En kaliteliyi, en ucuzu, en iyi servisi olan malı tercih eder. Bu durumu yaratabilmekte tasarruftur.
Devrimiz rekabet devridir en iyi rekabette malın ucuzluğu ile olur. Sıkışık zamanda paraya ihtiyacın olduğunda tek çözüm birikimdir, yani TASARRUF . . .