Ama vatandaş şikayetlerine, Edirne Belediyesi’nin resmi sosyal medya hesabından verilen cevaplara bir anlam veremediğim için köşeme taşımak istedim bugün.
Çünkü baktım gördüm ki hala aynı şey devam ediyor.
Ne alakaysa yüzlerce talep ve şikayete verilen cevaplarda hep aynı!
Bunu Belediye Başkanının bizzat hazırlattığını hatta gördüğünü bile zannetmiyorum şahsen.
Vatandaş sorununu açık açık yazmış. “Falan adreste su boşa akıyor evin bodrumuna da giriyor. Muhtara da defalarca söyledik ama hiç bir görevli gelip de kontrol etmiyor” demiş.
Buna rağmen sen tutmuş klişe bir cevap hazırlamışsın, “Yok DM’den iletişime geç. Başvuru numaranızı sizinle paylaşacağız” gibi alakasızca bir cevap veriyorsun.
Yapmayın etmeyin lütfen.
Bu; zaman kazanmak için topu taca atmaktır.
Oyalamadır.
Vatandaş açık açık ‘su boşa akıyor, bana da zarar veriyor. Defalarca 153’ü aradık. Mahalle muhtarına da söyledik ama hiç bir görevli gelmedi” diyor.
Daha ne desin Allah aşkına?
Direkt mesajla bildirmedi diye günlerce, aylarca bekleyecek misiniz?
Böylesi cevapların haklı bir izahı olamaz.
Noktası virgülüne dokunmadan sadece vatandaşın ismini sansürleyerek talebini ve verilen cevabı en altta paylaşıyorum bir kez daha.
Okuyun ve bir daha değerlendirin lütfen.
Bugüne kadar paylaşılan onlarca talebi ve verilen hep aynı cevapları da elbette!
Sizce yapılan bu uygulama ne kadar doğru?
“M K
Saygı değer filiz hanım talatpaşa mah Süleymaniye küçükpazar sok no 7.MHT pansiyon önünde şebeke suyu boşa gidiyor aynı zamanda bodruma giriyor defalarca muhtara söyledik defalarca..153 aradık ama çok özür dilerim hiç görevli gelip kontrol etmiyor sizden ricam lütfen bu şehir hepimizin Saygılarımla”
“T.C.Edirne Belediye Başkanlığı
Değerli hemşehrimiz, paylaştığınız konu bizim için önemlidir. Sağlıklı bir değerlendirme yapabilmemiz için sizden ricamız bizimle DM üzerinden iletişime geçmenizdir. İletişim bilgilerinizi aldıktan sonra talebinizi ilgili birime iletip sizlerle başvuru numaranızı paylaşacağız.”
**
Bütün okur ve dostlarıma sağlıklı ve güzel bir yeni yıl diliyorum.
Dileklerimiz gerçekleşsin ve hep birlikte nice senelerimiz olsun inşallah.
Kırmızı gül çiçek’i, Ruhunda açmış ise, Koklasan duymaz, Görsen, göremezsin, bilesin!.. Adı üstünde, “Kırmızı gül çiçek’i…
Bu sadece ruhta açar, bilesin?..
Kuran’ı Kerim. Sure 5/Ayet 16: Allah rızasına uyanları, o nurlu selamet yollarına iletir ve onları, izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkartıp doğru yola götürür.
CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in Edirne Mitingi / Eylemi çok görkemli geçmiş… CHP’nin İl ve İlçe Yönetim Kurullarının, Belediye Başkanlarının günler öncesinden başlattıkları koordineli ve başarılı çalışmalarla varılan sonuç takdire değer… Katılımın coşkusu ise mitinge gelenlerin sadece “Bindirilmiş Kıt’alar” olarak değerlendirilemeyeceği boyutlarda idi. Umarım Edirne siyasetinin sol kanatta ihtiyacı olan silkiniş ve ayağa kalkış için bu eylemin yararlı sonuçları olur…
***
Özgür Özel gittiği yörelerde Belediyelerin hizmetlerinin yanı/sıra iktidarın eleştirisini de yapıyor. Bu mitingde de eleştirilerini yaparken Enez-Keşan Yolu’nun yapımını ve yolun bir süre sonra çökmesini de dile getirmiş… Konuşmasında Enez’le ilgili başka bir konu var mıydı, bilmiyorum. Sadece dile getirilen buysa kendisini Edirne konusunda bilgilendirenler için demek ki Enez sadece çöken 25 m yoldan ibaret..
Enez Limanı’nın önemi başta olmak üzere AKP iktidarının beceriksizliği ile ilgili Enez’de seslendirilecek o kadar çok konu var ki… Kaldı ki Keşan yolunun eleştirilecek tek konusu yolun çökmesi de değil… Güzergahın yüze yakın kör noktalarına daha yaklaşılamadı bile… Yani turpun büyüğü heybede… Yolun duble yol yerine, 3 şeritli olarak yapılması, köyler içinden geçeceğinin anlaşılması, seçilen güzergahın Enez- Keşan arasındaki mesafeyi kısaltmayacağı gibi daha pek çok gündeme getirilmesi gereken olumsuzluklar var. Bu ölçütlerde bile bu yol 5 yıldan önce bitirilemez…
***
Çoğu zaman biraz da provokatif davranarak dile getiriyorum.. Edirne’yi yöneten bürokratlar, milletvekilleri, İl Genel Meclisi’nin Başkan ve Üyeleri ile gelmiş geçmiş Enez Belediye Başkan ve Meclis üyeleri Enez hakkında yeterli bilgiye sahip değiller. Hatta “Enez’i hiç bilmiyorlar” diyeceğim de bir iki istisna nedeniyle genelleme yapmak istemiyorum..
**
Bilmemek ayıp mı? Elbette değil. Ama bilmediğinizin farkında değilseniz, ya da bilmediğinizi bildiğiniz halde öğrenmek için hiçbir gayretiniz yoksa ayıp olan odur. Yıllardır “Enez” dendiğinde aklınıza sadece Keşan yolu geliyor ve sadece bu konuda nutuk atıyor, demeç veriyor, muhalefet yaptığınızı sanıyorsanız sizi ciddiye almak mümkün olmuyor.
**
Trakya’nın Ege Denizi’ne açılan tek limanı olan Enez’de Limanı işlevsel hale getirmek için bir çözüm öneriniz yoksa, Enez’de eğitimin kalitesi ve gereksinmeleri ile ilgili bir proje sunamıyorsanız, Kültür Bakanlığı’nın Enez’e son 50 senede bir çivi bile çakmadığını bilmiyorsanız, Lagün göllerimizin her gün biraz daha dolması sizi rahatsız etmiyorsa, sivrisinek popülasyonunu en aza indirmek gibi bir telaşınız yoksa Enez’in adını ağzınıza dahi almayın.
Üzülüyoruz. Biz de sizi üzeriz.
***
Enez STK ları olarak “Gelin, şu Enez’i konuşalım” çağrılarımıza bugüne kadar Edirne’den basın mensupları ve Keşan Ticaret ve Sanayi Odası Başkan ve yöneticileri dışında ilgi gösteren olmadı. İl Genel Meclisi Başkanı Çiğdem Gegeoğlu yaptığımız yazılı / sözlü çağrılarımıza tenezzül edilip bir yanıt bile vermedi. Enez’in İki İl Genel Meclisi üyesine özel olarak yaptığımız çağrılar da herhalde Özkan Günenç’i üzmemek adına yanıtsız bırakıldı… Gelme sözü veren eski ve yeni Milletvekillerimizden de henüz bir tarih alamadık.
Enez için öncü olarak toplantılar düzenlemesi, projeler üretmesi gereken Belediye Başkanı Özkan Günenç’i zaten bu “Okumaya, öğrenmeye, üretmeye karşı yeminliler” kervanında dahi göstermek anlamsız… Günenç, leyleği havada görmüş, bir bakıyorsun Manisa’da bir bakıyorsun Tekirdağ’da, Edirne’de, Ankara’da, İstanbul’da.. Aradan 1-2 ay geçiyor-ne varsa- yine Manisa’da… Arı gibi vız vız geziyor, ama ortada üretilen bir dirhem bal yok…
***
Ey bizleri yönettiğini sanan ilgililer; ister kızın, ister gücenin… “Enez hakkında hiç bir şey bilmiyorsunuz” dediğimizde bize kızmak yerine neyi ne kadar bizden fazla bildiğinizi gelin anlatın da bilelim.
Evet; tekrar söylüyorum; Kabul edin ki Enez’in sorunlarına, çözüm yollarına, kırmızı çizgilerine dair yeterli bilgi ve birikime sahip değilsiniz. Siyaseti, ayak oyunları ile bir makam elde etmek, oturduğunuz yerden, sadece Enez-Keşan yolu üzerinden ahkam kesmek, STK’lara arkanızı dönerek, kulaklarınızı tıkayarak, seçimden seçime köy kahvelerinde zavallı birikimlerinizle zaman öldürmek sanıyorsunuz.
Ne yazık ki bu sağırlınız nedeniyle Enez her gün daha da yaşanmaz hale geliyor.
Araştırdım, medeni ülkelerde, koyun sürülerini, çoban, hiç zahmetsiz köpeklere güttürüyor!..
Çobanın tek yapması gereken, ıslık öttürmek!.. Köpeklerin gözü de kulakları da çoban da!.. Köpek’in nimetliğini öyle bir çözmüşler ki, onları eğitip, ıslık çeşidine göre komut almalarını sağlamışlar!.. Oturduğu yerden bir ıslık çalıyor, iki, üç köpek hemen harekete geçip, koyun sürüsünü, maharetle, hızla, çeviklikle… Asla bir veya bir kaç insanın başaramayacağı enerji ve yetenekle… çevirip, yönlendirip, başka otlağa veya evin ağılına güdüyorlar!.. BURADA KÖPEK, POZİTİF AKIL VE RUH EMEĞİNE VERİLMİŞ BİR NİMETTİR!.. Bizde ki çobanlar ne mi yapıyorlar!.. Siz de biliyorsunuz zaten sürülerini nasıl güttüklerini!.. Bir ellerin de kocaman sopa, havada pervaneler çizer, ağızlarda, “hayt, huyt” gibi garip bağırmalar; kollar, sopa havada, AĞIZDA HIRLTILI KÜFÜRLER… Hayvanları yönlendirip, gütmek için, göbekleri çatlar!.. Köpekler mi, “Onlar hayvan canım, ne anlarlar laftan, ıslıktan” derler. Yaratan’dan ötürü, keşfetmemişler ki, KÖPEK’İN MUHTEŞEM NİMETLİĞİNİ!..
KAFATASININ İÇİNİ BOŞ SANMAK NE KÖTÜ!..
Kuran’ı Kerim. Sure 16/Ayet 98,99, 100: Kuran okumak istediğin zaman, kovulmuş şeytanın vesvesesinden Allah’a sığın. Çünkü inananlara ve Rablerine sığınanlara onun bir gücü yoktur. Onun gücü sadece, kendisini dost tutanlara ve Allah’a ortak koşanlaradır.
İstanbul bizlerin öğrencilik yıllarındaki İstanbul değil artık. O yıllarda oturduğumuz mahallelerde bir çok insan birbirini tanır, sokakta karşılaştığında selamsız geçmezdi. Bakırköy kavşağında İstanbul biterdi. Şimdi öyle mi? Gittikçe her yıl İstanbul’a akın akın yapılan göç sayesinde bugün İstanbul’un nüfusu 16 milyonu çoktan aşmıştır. Bu kalabalığa yerleşim yeri açmak için yeni semtler, yeni alanlar açmak zorunda kalınmıştır. Bu yüzden İstanbul genişlemiş, genişledikçe yeni semtler oluşmuş, şehir genişledikçe genişlemiş, şehir büyüdükçe büyümüş. Şimdi İstanbul Kumburgaz’dan başlıyor, Gebze’de biter hale gelmiştir. Böyle başka şehirler var mı; var tabi. Moskova nüfusu 16 milyon, Kahire nüfusu 25 milyon, Pekin, Tokyo var, daha başka şehirler. Şehir genişledikçe ulaşım sorunu artmış. Eskiden şehir merkezinde tramway denilen araçlarla insan taşınırken şimdi metro denilen çok vagonlu araçlarla insanlar taşınır olmuş. Bu da yetmemiş yer altı tünelleri yapıp, çok vagonlu araçlarla insanlar taşınmaya başlanmış. Buna sebep ne; şehirdeki insan çokluğu. Ne yapılabilinir, iş yerlerini bakir yerlere taşımak, başka şehirlerde baştan tedbir almak, iyi bir planlama yapmak. Tabi bu konuda geç kaldık neyse. Bundan sonrası için. İstanbul’un bu kadar kalabalıklaşmasına sebep ne? ‘İstanbul’un taşı toprağı altındır’ diyerek insan akını başlamış. İlk önce Karadeniz halkı göç etmiş, sonra Anadolu insanları göç etmiş, çoğu geri dönmemiş. Onların çocukları şehri insan yığını haline getirmiş. Bu akın hiç durmamış hep devam etmiş. Bu kadar çok insanın olduğu yerde elbette en büyük sorun ikamet sorunu olacak. Bu konu gecekondu furyası ile başlamış, sonra apartmanla devam etmiş, bugün gökdelen dediğimiz devasa yapılarla sürmüş. Bakalım bundan sonra ne olacak? Yalnız kabahat insan çokluğunda mı? Ya sanayi tesisleri yapıldıkça, çoğaldıkça orada çalışacak işçiler Anadolu’dan akın etmiş, gittikçe çoğalmış İstanbul’da insan kalabalığı artmış. Kalabalık arttıkça sorunlar büyümüş. Bu hale çözüm çare olarak İstanbul’a artık sanayi tesisi kurulmayacak. Yeni kurulacak sanayiler için Çerkezköy ve Pendik’ten sonraki saha gösterilmiş. Böyle bir karar 1960’tan önce alınsa idi Anadolu’nun, Ege’nin, Trakya’nın vilayetlerine tesisler kurulsa idi İstacbul bu hale gelmezdi. Uyanmasına uyanıyoruz da geç uyanıyoruz. Trakya tarım yöresidir. Bu tesisler Trakya’ya kurulmakla Trakya’da tarım işlenebilir arazi azalmış ve zayıflamıştır. Parası olan her kez sanayiciliğe heves etmiş, bazıları bu işi becerememiş, sermayesini kaybetmiştir. İstanbul’daki insan kalabalığında, yüksek binaların çokluğundan, onların arasında yaşayan insanlar doğru dürüst ne güneş yüzü görebiliyor, ne de temiz hava alabiliyor. Ne yapılabilir şimdilik hiçbir şey. Yapılabilecek tek uygulama diğer şehirleri bu hale getirmemek için şimdiden tedbir almak. Edirne bu konularda nispeten şanslı demektir. Edirne’de insan kalabalığı oluşmuştur, şehir genişlemiştir, bunun neticesinde ulaşım artmıştır, trafik sıkışıp aksamaktadır. Kaleiçi’ne yüksek binalar yapılmıştır, apartman yaşamı uğruna Kaleiçi yok edilmiştir. Peki nasıl olmalı idi; şehir ikiye ayrılmalı idi. Eski Edirne, yeni Edirne. Eskisi aynen korunmalı idi, yeni Edirne Ayşekadın’dan ötesi yüksek binalar oralara yapılmalı idi. Bu durum sonradan uygulanmıştır. Bugün Ayşekadın semtinden beriye dört kattan yüksek bina yapılmıyor ama geç uyandık. Sayın Cumhur Başkanımız — Dikey mimari değil, yatay mimari uygulanmalı – diyor, dinleyen kim? Türkiye’ye inşaatçı esnafı hakim olmuştur, onların dediği oluyor, kaderimiz böyle. İstanbul, dünyanın incisi, — Acem Şahı mülküne feda edilemez – İstanbul eski İstanbul değil artık, ama yine de İSTANBUL’DA YAŞAMAK . . .
İsterseniz gelin, şu DÜNYA TARİHİNİ KISACA KURAN PERSPEKTİFİNDE TOPARLAYALIM?.. Önce, bilelim ki, şeytan daima, bıkmadan, 7/24 devrede, PUSUDA!.. Zaaf göstermemizi fırsat bilir ve de YAKMAYA koyulur!.. İnsanlık tarihi, araştırılıp, dosdoğru yorumlanmazsa, geçmişteki hatalardan ders alamayız!.. O zaman da, TARİH TEKERRÜR EDER” Yani, gelecek nesiller de aynı hataları tekrar tekrar yaşarlar!.. DÜŞMANLIKLAR, YIKIMLAR, ZULÜMLER, KATLİAMLAR, KAN VE GÖZYAŞLARI ASIRLAR VE DE NESİLLER BOYU SÜRER GİDER. Ne yazık ki, hep böyle olduğuna şahit oluyoruz. Şeytanın en tehlikeli silahlarından biri de, tarihi tahrif etmek, insanoğlunu tekrar aynı tuzaklara düşürüp, birbirine düşman edip, aslında, KARDEŞİ KARDEŞE, YAKTIRIP, YIKTIRIP, BOĞAZLATMAKTIR!.. Ne yazık ki, şeytanla yatıp şeytanla kalkanlar tarafından kandırılmış orduların katliamları, bu gün de gözlerimizin önünde tekrar etmekte değil mi?.. Niçin?.. “Orasını tatil beldesi, plaj yapacaklarmış! O masum bebeklerin, çocukların, annelerin kanları ile yoğrulmuş kumsallarda, SERİLE SERİLE, GERİNE GERİNE, ELDE ŞAMPANYA KADEHLERİ, ÇİN ÇİN, GÜNEŞ BANYOSU KEYFİ YAPACAKLARMIŞ!..”
İyiler, örgütlenip, güçlenip, Yaratan’a sığınıp, kötülükleri önce eğitimle, gerekirse savaşla engellemedikçe, YARYÜZÜ, HEP BÖYLE KÖTÜLERİN DÜNYASI, OLMAZ MI?..
Kuran’ı Kerim. Sure 99/Ayet 7,8: *Artık kim zerre ağılığınca hayır yapmışsa onu görür. *Kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.
Ülkemizde yüzlerce yıldır sol düşünceyi yok etmek için uğraşan sağ ideoloji bunu başaramamış olmalı ki kendi ürettiği yeni solu tanımlayarak sözde liderleri topluma sunuyor.
‘Sayın Erdoğan solun lideridir’ diyen de var Sayın Bahçeli’yi ‘devrimci önder’ sayan da. Gülüp geçmek kolaydır ama ciddiye almak gerek bu tanımları. Çünkü sermaye ürettiği krizleri unutturmak istiyor. Bu nedenle algı yaratıyor. Solu ‘hiçleştirmek’, ‘sol da aynıymış’ algısını büyütmek, “sol olmadığı için krizler var” mealinde söylemlerle gerçekleri örtbas etmek amaçlardan bazılarıdır.
Ülkedeki gidişat elbette yereli de etkiliyor. Çünkü gerçek demokrasiye geçememiş toplumsal yapımızda algılar etkindir. Yukarıdan aşağı olan bu etkilenme kentimizin her mahallesinde de kendini göstermekte ve demokrasi mücadelemize olumsuz yansımaktadır.
Bu nedenle de saçma ama kafa karıştıran bu konuları da düşünmek, toplumsal hafızayı emekten, soldan, demokrasiden yana güçlendirmek gerekiyor. Biliyoruz ki; insanlık tarihinin ileriye doğru yürümesidir ‘sol’. O nedenle de sol;kriz üretenlerin geçmişe özlemle yaptığı değişiklikleri devrim diye sunanlarla değil; bugünü ileriye taşıyan devrimcilerle olmak zorundayız. Kırklarelili devrimci Nasuh Mitap’ın tanımı en kısa ve anlamlıdır; ‘Devrimcilik, insanın insanlığa sahip çıkmasıdır’.
Evet; dünyada ve ülkemizde sol gerilemiştir. Evet; sol sarsılmıştır. Ama yaşama soldan bakan umut hep vardır ve var olacaktır.Ezen-ezilen, sömüren-sömürülen olduğu süre sol hep olacaktır.
Kapitalizm her krizde yeni senaryolar üretip hayatı yönlendirmektedir. Böylece sömürü düzeninin devamını sağlar.Bu nedenle asıl kriz kendilerinin varlığı ve soygun düzenidir. Gelirlerin adaletsiz dağılımı ve sonuçta bir azınlığın sermaye birikimi yaparken milyonları yoksulluğa mahkûm eden düzeni yok edecek gücümüz vardır. Bunu görmemizi engellemek için kendilerince gündemler yaratarak gidecekleri zamanı ötelemeye çalışıyorlar.
İnsanlığın hedefi olan sosyalist demokrasiye varmak için günlük dayanışmalar kaçınılmazdır. Bu tür birleşik hareketlerin lideri herkes olabilir. Bizler;sol düşünceye yol göstermeye çalışan ve lider öneren danışman Uçum veya oğlan Bilal’in bugünün sorumluları olduğunu biliyoruz. Onların sol tanımına veya adlarını verdiği ‘solcu liderlere’ sağ düşünceliler bile inanmıyor.
Ülkemizde bugün vahşi kapitalizmin kara düzeni vardır. Bu düzenin nasıl oluştuğunu iyi düşünüp ders almak için hepimiz geçmiş hatalarımız ile yüzleşmek zorundayız. Her seçim öncesi söylenen vaatlere kanan ‘büyük insanlık’ ve kötü gidişe seçenek sunamayan muhalif kesimlerin sorumluluğunu da görmeliyiz.
Cumhuriyet kurulurken sınıfların etkisi olduysa da asıl amaç insanlığın aydınlık yüzüydü. Otoriterlikten demokrasiye geçilmesi, gücün gökten yere indirilmesi, karanlıktan aydınlığa yürümenin altyapısı amaç idi.Ne yazık ki bu toplumsal altyapı oluşmadan dışa bağımlı siyasiler egemenliği ele geçirdi.Sol düşünce sürekli budanırken bugünün idarecileri korundu, kollandı ve beslendi. Çünkü ülkemize egemen olan güçlerin hedefi; kendilerine uygun istendik yurttaşlar üretmekti.
Bu yurttaşlık için de ezan, bayrak, kuran, ecdat diyen hatiplerin kutsal devlet edebiyatı ile gidenin yerine gelen yeniler doldurdu yıllarımızı. Ve sonuçta demokrasiden uzaklaşma, milli ekonomiden kopuş, sosyal devletten ulufe dağıtan devlete dönüşüm, toplumsal uçurumların arttığı toplumsal çelişkiler…
Bugün iktidar lafazanlarının ne düşündüğünden çok bizim ne düşündüğümüzü ortaya koymak zamanıdır. Gidenin değil gelenin müjdesini sunmalıyız birbirimize. Bu uğurda mücadeleyi de göze almalıyız.Gelecek olan soldur. Çünkü‘Sol’ umuttur ve bu umudun ülkemizde ve dünyada gerçekleşme zamanı yaklaşmıştır.
Yereldeki kurumlarımızda dayanışma ile insanlığa sahip çıkma mücadelemizi ‘yeryüzü aşkın yüzü olana değin’ devam edeceğiz. Biliyoruz ki demokrasi yerelden gelişir.
İlk bölümü şu soruları öne çıkararak tamamlamıştık…
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üyelik hedefini yeniden dillendirmesi, “AB üyeliği stratejik önceliğimizdir” beyanı, Avrupa ülkelerinde yaygınlaşan “örtünme yasağı” çerçevesinde ne ifade ediyor?
Yıllardır AB’nin bekleme odasına hapsedilmiş bir ülke için etkili ifadeler, retorik çare midir?
Her şeyden önce, sosyokültürel açıdan farklılıklar/zorluklar nelerdir?
Doğrudur, Türkiye’nin AB’ye alınmayacağı yönünde yaygın bir kanı var. Dayanak noktası olarak da sosyokültürel farklılıklar, özellikle de din faktörü gösteriliyor.
Yine de kesin bir yargıda bulunmamak, ihtiyat payı bırakmak lazım; çünkü ekonomik dinamikler temelindeki gelişmeler, küresel güç dengeleri, jeopolitik gerilimler dikkate alınmadan Türkiye-AB ilişkilerinde kestirip atmak kolaycılık olur. Kuşkusuz, zaman alacak bir süreçten söz ediyoruz.
Avusturya’da ve elbette Avrupa genelinde kendini gösteren başörtüsü/ örtünme yasağı, dinden neşet eden sosyokültürel farklılıklar, Batı’nın Doğu’ya indirgemeci bakışının temelini teşkil eden İslami yaşam biçimi ile ilgilidir özünde.
Dinler arası hoşgörü, küreselleşmeci yaklaşımların mecburi bir çıktısı idi sadece, yani din temelindeki yaşam kültürü farklılıkları, ortak yaşam alanlarında uyum sorununa çare getirmedi.
İslami terör örgütlerinin Batı ile hesaplaşma atılımları, Avrupa’da gerçekleştirdikleri terör eylemleri de İslamofobiyi tırmandırdı.
Avrupa’da artan yabancı düşmanlığı, yükselen yeni sağ, faşizm tınısı, elbette sadece dinsel doku uyuşmazlığına bağlanamaz.
Neoliberal küresel ekonomi temelindeki gelişmelerin Avrupalıların yaşam standardına olumsuz yansımaları da yabancı düşmanlığını ve İslamofobiyi beslemiştir.
Fakat her şeyden önce, tarihsel boyutu yansıtan modernizm kavramı çerçevesinde ele alınması gereken bir sorun bahis konusudur. Batı’nın Doğu’ya indirgemeci yaklaşımının altında bu yatar aslında. Bir geri kalmışlık hikâyesi gözüyle bakılır Doğu’nun İslam dinini referans alan devlet ve toplum düzenine
Atatürk Cumhuriyeti’nin Ortadoğu ülkelerine referans gösterilmesi, Batı dünyasının yeri geldiğinde sıkça başvurduğu ve kendini anlatmakta kullandığı bir yöntemdir.
Gerçi ülkemizde Tanzimat’la başlar ve “Osmanlı modernleşmesi” diye nitelendirilir modernleşme hamleleri ve Batı kültürünün bir izdüşümüdür.
Türk tefekkür tarihinde önemli bir yere sahiptir bu izdüşümü; İslamcılar ile Batıcılar arasında iki farklı toplum tasarısı zeminindeki tartışmaların da kaynağıdır.
Bu tartışmalarda kadının konumu önemli bir yer tutar. Çünkü Müslüman ülkelerde kadının toplumdaki yeri, modernleşme dinamiklerinin sınırlarını belirler; bir “kültür/medeniyet” meselesidir aynı zamanda.
Atatürk Cumhuriyeti’nin modernleşme hamleleri, İslamcı patrimonyal (Latince kökenli: “atadan/babadan” kalan) bir imparatorluktan laik bir ulusal devlete geçilmesi, kadının kamusal alanda görünürlüğü, kadın-erkek eşitliği, bir medeniyet projesidir.
İslamcıların toplum tasarısına zıttır modernizm/modernleşme; Batı kültürünü benimseme, “milli kültür” karşıtlığı addedilir.
Kentleşme olgusu, bireyselleşme, inancın zayıflaması, yaşamın her alanında (günümüzde iyice belirginleşen) bilim ve teknolojinin kullanılması, kapitalizmin insanı ve toplumu dönüştüren dinamikleri, modern toplumun yapı taşlarıdır. Muhafazakâr dünya görüşünü temsil eden, geleneklere, adetlere, alışkanlıklara, inançlara bağlı bir yaşam biçimine bağlı olmayan yeni bir toplumsal modeldir bu.
Modernizmin ortaya çıkışı 19’uncu yüzyıldadır; felsefe, sanatsal ve toplumsal alanda kanıksanmışın yerine yeniyi koymaya odaklı bir akımdır.
Aydınlanma değerlerini, seküler, hümanist, bilime dayalı, rasyonel, ilerlemeci bir dünya görüşünü temsil eder.
Köken, Latince bir kavram “Modernus” sözcüğünden gelir. İlk kez 5. yüzyılda “dinsizliğin reddedilmesi (paganizm)” anlamında Hıristiyan toplumlara işaret etmek üzere kullanıldığı biliniyor.
Bu da, modernizm kavramının ilerlemeci yanını anlaşılır kılmaktadır. Paganizme karşı Hırıstiyanlık, ona karşı da sekülerizm…
Kilisenin toplum üzerindeki belirleyiciliğini, baskısını gerileten, dünyevi ile uhrevi olanı yaşamda ayırmaya olanak sağlayan modernizm, Skolastik felsefenin yerine, bilimsel yönteme dayalı düşünce üretimini esas alır.
Avrupa’nın Ortaçağ karanlığından çıkması, sekülerizm, laik devlet, bilim dünyası, özgür birey: Aydınlanma’nın sonuçlarındandır ve modernizmin/modernleşmenin alt yapısıdır.
Sekülerizm, insanların özgürlük ve eşitlik ideallerinin yasa ile korunduğu bir anlayışın adıdır. Kralın veya ruhban sınıfının dogma, ilahi hak ve yargılara dayalı toplum düzenini ortadan kaldıran bir devinimdir.
Dini öğelerin hukuksal, siyasal, sosyal alanda belirleyici etkisini reddederek dünyevi olanı, dünyanın nesnel halini vurgular sekülerizm. Din ve doğaüstü inançların dünyayı anlamakta temel alınmayacağını kabul eden bir sosyal perspektiftir.
Ve sıklıkla karıştırıldığı gibi, ateizm ile aynı anlama gelmez.
Çünkü ateizm tanrının varlığını sorgular, sekülerizm ise dini otoritenin dünyevi işlerde belirleyici olamayacağını, olmaması gerektiğini savunan bir sosyal dünyadır.
Seküler dünya görüşüne sahip bir birey, dindar da olabilir. Ayrım noktasını, dini kendi kutsal alanında değerlendirmek, uhrevi olarak görmek ve dünyevi işlerden ayrı tutmak oluşturur. Dinin kamusal meselelere ve işleyişe karışmaması, bunlarla iç içe geçmemesi esastır.
Batı toplumunun siyasi ve sosyal gelişiminde önemli bir yer tutan, Aydınlanma ürünü sekülerizm, ABD’deki kilise ve devlet ayrımı ve Fransa örneğindeki laik devlet anlayışının (bizde de böyledir) kaynağıdır.
Tam da bu nedenle dinden beslenen muhafazakârlığın hedef tahtasında seküler dünya görüşü ve sosyal yaşamdaki pratikleri vardır. Laik devlet yapısının altını oymanın yolunun buradan geçtiğini de iyi bilir teokratik devlete özlem duyan kesimler.
Modernleşmenin dikey uygulamalarla toplumu dizayn ettiğini, birey özgürlüğünü baskıladığını savunan, münhasıran laik devlet düzeninden rahatsız muhafazakâr kesimlerin severek yaslandıkları kavram, postmodernizmdir. Modernlik sonrası bir dönemi, ömrünü tamamlamış, anlamını yitirmiş, kötünün yerine iyinin geçtiğini iddia eden bir muğlaklık üzerinden ‘yeni’yi tanımlar.
Modernleşmenin dönüştürücü etkisi kuşkusuz bir müdahaledir siyasal ve toplumsal yapıya. Özünde feodalizmden kapitalizme geçişin, yeni düzenin dinamiklerini temsil eder.
Beğensek de beğenmesek de dönemin uygarlık yönünde atılan adımlarını ifade eder.
Oysa “post“a bürünmüş modernizm, üstelik özgürlük ve eşitlik iddiası taşıyarak geriye gidişin adıdır. Dinlerin düzenin işleyişinde, toplumsal dinamiklerin kontrolünde köküne kadar istismar edildiği, iktidarın iyice merkezileştiği bir siyasal yapının, bir bakıma Ortaçağ dünyasının çerçevelediği koşulların fotoğrafıdır.
Haliyle uygarlık yolunda bir ilerleme de değildir.
Sosyolog Nilüfer Göle’nin, yeni bir modernizm, Türk modernizmi, mevcut modernizmin anlayışına alternatif geliştirdiği geleneksel toplumların gelişimleri üzerinde duran, Batı dışı modernlik tezlerini de postmodern bir yaklaşım kapsamında görürüz.
Göle’nin, alternatif modernlik, yerel modernlik, çoğul modernlik gibi yaklaşımları, Batı dışı modernlik kavramı, modern olanı yerel değerlerle harmanlama, geleneksel ile modern arasında bir köprü kurma çabası, kuşkusuz bir bilimsel çalışma kapsamında önemlidir.
Nilüfer Göle, “Modern Mahrem” adlı kitabında erkeklerin şapka ile Osmanlı kimliğinden sıyrıldığını, kadınların da peçe ve çarşafı atmalarıyla dini otoritenin, şeriatın sınırladığı mahrem yaşamdan uzaklaştığını belirtmiştir.
Türban da kadının kamusal alana çıkabilmesini sağlayan bir başörtüsüdür, modernleşmedir Göle’ye göre.
Yaşamsal pratikler açısından böyle bir değerlendirme yapılabilir belki ama bunu modernizm kapsamında değerlendirmek, teorik açıdan bir zorlamadır.
Sermaye sisteminin, kadınların istihdama katılmaları yönünde faydacı girişimlerinin tezahürü şeklindeki bir değerlendirme de göz ardı edilmemelidir.
Nitekim başında ipek türban Teşvikiye’de jiple dolaşan, tesettür defilelerinde, marka kıyafetlerin peşinde, kışın kayakta, yazın “tesettür mayo” ile denizde kadınlar; kahvehanelerde nargile içip okey oynayan, vücut hatlarını teşhir eden dar kıyafetler içindeki genç kızlar, Göle’nin türbanı modernleşme aracı gören tezinin karşılığı mıdır?
Sermaye sisteminin dinamiklerini iyi okumak gerekiyor, yani…
EĞİTİM VE ÖĞRETİMLE İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLERi bu yazımızla bitiriyoruz.
Osmanlı yönetimi döneminde eğitim-öğretim çalışmaları, küller arasındaki küçük kar parçaları gibi; binlerce yıllık Türk kültürünün yansımaları: Âşıklarımız, Ahilik ve Batı’dan bazı alıntılar, …Sonra bu geniş imparatorluk parçalanmış. Ama biz, kendi sınırlarımız içinde bir Kurtuluş Savaşı verebilmiş, bir ulus oluşturabilmiş, tam bağımsızlık kazanabilmişiz. Böylece Osmanlı yönetiminin küllerinden kurtulabilmişiz: Tekke ve zaviyeleri kapatmış, bir kültür devrimi yapabilmiş, tevhid-i tedrisat kanunu (öğrenim birliği yasası) çıkarabilmiş ve hem üretimde, hem eğitim-öğretimde önemli ilerlemeler sağlayabilmişiz…
Ama bu çok uzun sürmemiş. Batı’yla bağlar kurmaya başlamışız: ABD ile İkili iktisadi antlaşmaların başlangıcı 1945, Köy enstitülerinde yönetim değişikliği 1946, ABD ile Ankara’da 4 ü Türk, 4 ü ABD vatandaşı bir eğitim komisyonu kurulması 1949… Tüm bu gelişimi özetleyen, 1954 te 1133 no ile TRT repertuarına giren bir türkümüz.
“Zeytinyağlı yiyemem aman
Basma da fistan giyemem aman
Senin gibi cahile
Ben efendim diyemem aman”
(Çevirisi “Kendi zeytinyağımız değil, Batı’nın margarini; kendi Sümerbank basmamız değil, Batı’nın naylonu; efendimiz de (Gazi paşamızın sıfatıyla “Hakiki müstahsil olan” köylü değil, Batılı veya batıcı aydınlar.)
Yıllar sonra sonuç: Bugünkü eğitim-öğretimimiz.
Şimdi ne yapalım?
“Kurtuluş yok tek başına; ya hep beraber, ya hiçbirimiz” gerçek üretici halkımız için doğru. Batıyla kaynaşmış azınlığın çözümü farklı: Özel okullar, Batı eğitim kuruluşları… Yönetimdeki veya yönetime aday politikacılarımızın da başka somut bir önerisi yok. Ekonomik olanakları uygun aydınlarımızın çözümü de azınlığınki gibi. Zaten bizim önerilerimiz de halkımız ve halkçı (tek başına kurtuluş amaçlamayan) aydınlarımız için.
Çocuklarınızın eğitimine evde, doğumdan başlayın. Çocuklarınızın bakımına özen gösterin ama “saçınızı süpürge ederek” değil, çocuğunuzun bedensel ve ruhsal gereksinimlerini karşılayarak. Örneğin evinizdeki düzenle çocuğunuza hem örnek olun, hem de ilk fırsatta çocuğunuzun bu düzene katılmasını sağlayın; yalnız nimetlerinden yararlanarak değil, zahmetlerine de katlanarak. Evinizin sorumluluklarına katılmak çocuğunuzu hem eğitecek, hem mutlu edecek. Çocuğunuzu erken okula göndermeyin. Onun okul öncesi olumlu alışkanlıklar, olumsuzluklara karşı dayanıklılık, bazı beceriler ve böylece özgüven kazanmasını sağlayın. Özellikle “yemeyip, yedirmeyin, giymeyip giydirmeyin.” Çocuğunuzu vermeyip hep isteyen birine dönüştürmeyin.
Okullarımızda bugün ne yazık ki kölelik eğitimi egemen, öğretmenlerimiz ne yazık ki bakanlık programını uygulamaya, bakanlığın hazırladığı kitapları izlemeye zorlanıyor. Ayrıca öğretmenlerimiz eğitim fakültelerinde öğrenmemeyi öğreniyor… Çocuklarımızı bu kölelik eğitiminden kurtarmak isteyen anne-babalarımı, çocuklarımızı seven öğretmenlerimiz zor bir savaş vermek zorunda. Bu savaşın başlangıç bilgilerini özetlemeye çalışalım.
(Çifteler ve Yüksek Köy Enstitüsü müdürü Rauf İnan Çocuğa göre Okulda Eğitim ve Erdirim kitabında anlatıyor, biz yalnızca başlıklarını alalım.)
1) Eşyayı kullanmasını öğretin.
2) Çocukları sınıfın iş ve hayat birliğine katın, onlarda birlik ve beraberlik duygusunu yaratın.
3) Temizlik alışkanlığını geliştirin.
4) Sevgi, merhamet ve saygı duygusunu geliştirin.
5) Olumsuz, zararlı alışkanlıkları (yalancılık, başkasının malına saygısızlık, huysuzluk ve kavgacılığı) yok etmeye çalışın.
6) Rauf İnan ekliyor: “Çocuklarınızı eğitirken sevecen ve hoşgörülü olun. Çocuklarınızın doğanın, toplumun, eğitimin doyurduğu acılar altında büyüdüğünü unutmayın. Çocuklarınız suç işlediğinde cezalandırmaya değil, nedenini öğrenmeye ve yok etmeye çalışın. Anne-babalarla tanışın ve onları da çocuklarınızın eğitimine katılmaya çağırın…
Yazımızı (Yılmaz Özdil’den öğrendiğimiz) bir Rus atasözü, “Akıl doğuştan, aptallık sonradan öğrenilir” ve Vietnam orman okullarından iki fotoyla bitirelim.