Kategori arşivi: Yazarlar

Irak’tan Asker Çekince ABD…

ABD, Irak’tan çekildi… Muhteşem bir haber bu… İnanılmaz… Şaka yapıyorum. Bakalım yeni askeri iş birliği anlaşması ne zaman yapılacak? ABD’nin askeri varlığının şimdilik kaydıyla Irak’tan çekilmesi olağanüstü bir durummuş etkisi yarattı.

Sanırım bunun altında eee bugün ne haber yapacağız da yayın saatlerini dolduracağız kaygısı da yatıyor tabii güzide basınımızda. Öyle ya yayın saati doldurmak zor iş. İki üç saat ABD’nin azalan gücü bak asker çekiyorlar falan diye de tartışınca mesele kalmaz.

Peki bu kadar basit mi? İran’ın bu denli zayıfladığı ve küresel güç uygulama kapasitesinin yalnızca askeri güce eşit olmadığı bir ortamda bu denli zayıf olması hayli zor görünüyor. Peki bu durum ne anlam ifade ediyor.

Taa Obama döneminden beri ABD askeri operasyonların getirdiği maddi yükü hafifletmeye çalışan savunma politikaları yürütür. Yani bu mesele Irak’ın işgali sonrasında Irak’ı işgal kararı veren Bush yönetiminin sona ermesinden beri planlanan bir meseledir.

Burada asıl unsur güvenilir bir müttefik yaratımıdır. Trump’ın açıklamasına dikkat ediniz “Zeydi benim dostum” …Yani Trump’ın gösterişli, yüksek tonlu açıklama anlayışı bir kenara konulup uluslararası politika bağlamında soğukkanlı bir ifade kullanılacak olsa; ABD-Irak ittifak ilişkileri belli bir seviyeye geldi demek bu ifade. Dostluk falan yok tabii o ayrı.

Bu şartlarda ABD’nin azaltmaya çalıştığı askeri harcama kapasitesi için de şimdilik bir imkân doğmuş görünüyor. Bu anlayışın temelinde iki devletin birlikte hareket edeceği ve ABD’nin çıkarlarının gözetileceği hipotezi yer alıyor. Elbette ilk krize kadar…

Bir müddet sonra ne zaman bilemem ABD ile Irak bir kriz yaşayacak… İşte o zaman Irak’ın kuzeyindeki de facto yapı ile Vaşington ilişkilerinin o dönemki ABD başkanına verdiği yetkiye dayanarak yeniden bir konuşlanma izleyeceğiz. Elbette kimse de o tarihte yahu durun Trump ile Zeydi dosttu böyle yapmamız gerekiyor mu diye sormayacak.

Bakacakları şeyler Vaşington’un çıkarlarının neyi gerektirdiği olacak. Zira zaten işgal sonrası Irak belli bir seviyede ABD tarafından kurgulanmış bir devlet olduğu gibi kuzeyindeki de facto yapının da ABD harici bir alternatifi pek fazla görünmüyor. Dolayısıyla ABD’nin Irak’tan bilmem kaçıncı kez asker çekme şenliği de yine yeni ve yeniden kutlu olsun. Eğlenin a dostlar… Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

Enez’in Dış Turizmle İmtihanı!

Bir değişiklik olmazsa, bu hafta sonu Enez’in dış turizmle ilgili bir imtihanı var.

Enez Sahil Sakinleri Derneği’nin, Dedeağaç AINOU (Enez) Derneği Başkanı Stella Kladara’dan edindiği ve paylaştığı bilgiye göre; kökleri Enez’e dayanan 130-140 kişilik bir Yunanlı vatandaş grubu Enez’e bir ziyaret gerçekleştireceklermiş 4 Ekim Pazar günü.

Bence; keşke 1 ay kadar önce planlanıp yapılsaydı bu ziyaret.

En azından yoğun kalabalık nedeniyle  olası bazı eksikliklerde göze çarpmazdı.

Şimdi pek çok eksiklik sırıtacak maalesef!

İşte bu nedenle olsa gerek, bir uyarıda bulunuyor dernek yetkilileri.

Kesin olmayan bu ziyaret gerçekleşirse; güler yüz, yardımseverlik ve temizliğin ön plana çıkarılarak, Kale Caddesi’nde gelen konukların ilgisini çekebileceği düşünülen elişi, el emeği ürünlerin satışı için küçük tezgahlar açılması, esnafın iş yerlerini açık bulundurmaları ve mümkünse o gün kale caddesinde araç park yasağı uygulanması öneriliyor.

Dilerim ziyaret gerçekleşir ve Enez bu sınavdan başarıyla çıkar.

Gazete baskısı için bu yazımı dün sabah saatlerinde hazırlamak zorunda olduğum için doğal olarak yeni bir gelişme olup olmadığını bilemiyorum şuan için.

Ancak, aynı gün Enez’de bir Trap Atış Yarışması’nın yapılacağını da duyurmak isterim.

NE OLUR ATMAYIN

Yavruyken aldılar masumu, bir ailesi oldu, anne, baba, çocuklarla beraber büyüdü KÖPEK.
Sevdikleri, sevenleri ile beraber bir yuvası vardı, mutluydu.
Haneye sevgi, neşe yayıyordu!..
Sevgi yumağı, beş yaşına gelince, evin babası, “Seni doyurmaya, veterinere para harcamayı istemiyorum” dedi…
Evdeki çoluk çocuğun karşı çıkışlarına aldırmayıp, O MASUMU barınağa, uzak bir sokağa ve ya ıssıza ATTI!..
BİL Kİ:
O MASUMA HARCADIĞININ KAT BE KATI, SANA SAĞLIK, BEREKET OLARAK VERİLİR.
Harcadığın senden değil, Yaratan’dan sanadır, bilesin!.
BİL Kİ:
Ha çocuğunu ölüme terk etmişsin ha o masumu hiç farkı yok!..
BİL Kİ:
HA O MASUMU ATIP, çaresizliğe, sevdiklerinden uzak, çaresiz, aç, susuz, özlemler içinde, kıvrana kıvrana ölüme terk ettin, HA KENDİNİ ATTIN!..
Eğer attıysan hemen git ara bul, geri gatir, ne olursun!..
Sayılı zaman çabuk geçer. Yaptığın sevgisizlik, vicdansızlık, nankörlük neymiş, KENDİNE YAPILDIĞINDA GÖRÜRSÜN, ATILMANIN ne kadar korkunç olduğunu!..
“ATARIM” dersen, bekle…
AZ KALDI, YAPTIĞININ AYNISIYLA YÜZLEŞEMEYE!..
Başına, birbiri ardına musubetler geldiğinde aklına gelsin ATTIĞIN!..

Huzurda, “Bir söyleyen olmadı” denmesin diye yazdım.

Kuran’ı Kerim. Sure 2/Ayet 265:
Allah’ın rızasını kazanmak ve ruhlarını kökleştirmek için mallarını harcayanların durumu, tepe üzerinde bulunan bir bahçeye benzer ki, bol yağmur değince ürününü iki kat verdi. Yağmur değmeseydi bile çisinti olurdu. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

YENİLENEN NE?

İnsanların kendini değiştirme fırsatları olur bazen. Bu değişim siyasal alanda da olur ve olmalıdır. Böylece toplumsal dönüşüm ve değişim sağlanır.

Son yıllarda yapılan seçimlerde bütün partilerde katılım, birlikte karar alma, demokrasi gibi çağımıza uygun katılımcı demokrasi vaatleri vardı.

Kentimizi yönetme görevi verilen Sayın Başkanın vaatler toplamı 118 idi. Farklı araştırmalarda 50 kadarının yapıldığı, 21 tanesinin devam ettiği ve 47 tanesinin ise akıbetinin belirsiz olduğu gibi bilgileri basında okuduk, okuyoruz. Belediye web sitesine, projeler linkine baktığımızda altı proje var ve tamamlanmış durumda. Devam eden, planlanan satırları boş. Tamamlananların da sadece bir tanesi bu döneme ait; gıda ve üretim lojistik merkezi.

Elbette Başkanın tüm vaatleri web sitesine alınmaz ama proje ile yapılmış kalıcı işler web sitesinde olmalı. Çünkü dışarıda yaşayan ve kenti inceleten, değerlendiren kişilerin ilk inceleyeceği yer belediye sosyal sayfalarıdır. Bu çalışmalar aşama aşama web sitesinde olmalı derim.

Örneğin; yaklaşık 2 milyon 356 bin 666 lira maliyetle, 130 günde bitirilmesi planlanan Balkan Park Projesine ait detayları belediye web sitesinde görebilmeliyim. Otogarda yapılan yeniliği de görmeliyim ki yıllardır olumsuz görünümü ile ülkeye ve dış dünyada yayılan olumsuzluk değiştirilsin. Eski ve yeni hali ile iyileşme görülebilmelidir. Yapılan sosyal belediyecilik örnekleri de olmalı.

İzliyoruz ve görüyoruz ki birçok çalışma yapıldı. Otogar dahil muhaliflerin bile tespit ettiği 50 proje bitti. Ama verilen sözlerde olduğu gibi yani kentlinin katılımcı olması durumu ne kadar gerçekleşti?

Balkan Park Projesini örnek alalım. Gazetelerden okuduk Eylül başında; Başkan Gölet Parkı, Özgür Çocuklar Parkı ve Cumhuriyet Mahallesinde oluşturulan parkları açıkladıktan sonra ağaçlandırma projesinde rekor kırdıklarını belirterek bir de müjde verdi: “Balkan Park’la ilgili proje ihalemizi tamamladık.”

Tüm kenti ve bölgeyi kapsayacak devasa bir park planlanıyor, ihale yapılıyor ve kentli gazetelerden okuyor! Bu çalışmalar karar almadan kaç mahalleli ile görüşmeler sonunda ortak karar alındı? Elbette herkese ulaşılamaz ama bu konularda gönüllü emek harcayan demokratik örgütler var onlarla daha sağlıklı ilişki kurulabilir. Kentli Balkan Park gibi bir projeyi gazetelerden okumamalı, önce katılıp fikrini belirtmeli. Akademi var, kentlilerin örgütleri var, park alanına yakın komşular var. Kaçı ile görüşüldü, kararlara kaçı katıldı?

Belki de belediyenin yaptığı veya yaptırdığı şahane bir projedir. Kim bilir dünyada bir ilk de olabilir. Ama önemli olan yapılan işin sahiplenilmesidir. Kentlinin’’ önemsenmesi önemlidir. Ki önemsenen kentli kentin ortak alanlarını sahiplenir ve korur. Bu ortaklaşmanın bir önemi de ‘verdiği sözü tutan, güven duyulan başkan’ olmaktır, katılımcı kentli aşamasına geçebilmektir. Ne demişti başkan; ‘katılım, birlikte karar alma, katılımcı demokrasi’!

Şimdi kentli olarak sorma zamanı; Balkan Park Projesi ihale bile edildiyse verilen sözler, birlikte yöneteceğiz sözü bir kez daha tutulmadı. Hem de Yeni’lenen bir siyaset anlayışı olarak yenilenmeye söz verilmişken. Oysa insan değişir ve değiştirir. Ülke siyasetinde yenileşme sözleri her gün konuşulurken ve güçlü muhalefet de bunu yinelerken bu yenileşme sadece önderlerinin dilinde mi olacak yoksa yenilendiğini söyleyen yerel yönetimler bu yenileşmeyi uygulamaları ile gösterecek mi?

Ve son ama asıl sorun nedir diye sorarsak; biz kentliler kentin, yurttaşlar ülkenin, insanlar dünyanın sakini değil sahibi olmadığımızda birer sakin olarak sadece eleştiri, dedikodu ve şikâyet yapmaya devam edeceğiz.

Yeni’lenirken ve Yeni’lenme pozları verilirken yenilenmeyen anlayışın devamı da yenilenmez. O zaman yenilenen ne?

Hepimiz biliyoruz ki; yukarılardan bahşedilmiş demokrasi olmayacaktır. Ve yine biliyoruz ki yönetenler yenilense de biz yenilenmedikçe değişim kalıcı olmayacaktır. O halde bildiklerimize sahip çıkıp, hayatımıza yansıtıp hep birlikte yenilenmeli ki gerçek yenilenme olsun.

ADALET MİŞ

Şimdi soralım şu, sokak kedi ve köpeklerini topluca öldürüp, yok etme kararı alıp uygulayanlara:
Köpekten gelen öldürme vakası birkaç senede bir: o da insan kusurundan!..
insandan gelen öldürme vakaları ise, senede, (Hangisini sayayım,) İNSAN, HAYVAN, AĞAÇ canlarını, DİREK VEYA DOLAYLI OLARAK milyonlarcasını öldürüyorlar.
HER YIL, HER YIL, MİLYONLARCA İNSANI, MİLYOANLARCA HAYVANI, AĞAÇLARI, GÖZ GÖRE GÖRE ÖLDÜRENLER İNSAN olduğuna göre, hadi bakalım, MİLYONLARCA CANLININ KATİLİ OLANLAR YÜZÜNDEN, İNSANLARIN TÜMÜNÜ ÖLDÜRME KARARI ALSANIZA GÖRELİM SİZİN YİĞİTLİĞİNİZİ, ADALETİNİZİ, İNSANLIĞINIZI?..
“Onlar hayvan canım, nasılsa bir sahipleri yok” öyle mi?..
Madem insansınız, yiğitsiniz, adaletlisiniz, o zaman gözlerinizin önünde bebek, çoluk, çocuk, her gün yüzlerce insanın, “BİZ İNSANIZ” diyenler tarafından öldürülmesini izliyorsunuz ya, “HADİ GİDİN ONLARI DA, ÖLDÜRMEKTEN MEN ETMEK İÇİN, ÖLDÜRSENİZ YA GÖRELİM, İNSANLIĞINIZI, YİĞİTLİĞİNİZİ, ADALETİNİZİ!..
HADİ NE DURUYORSUNUZ, televizyondan izliyorsunuz ya… oralarda HER GÜN, BİNLERCE İNSAN BEBEĞİ, ÇOCUĞU, KADINI ÖLDÜRÜLÜYOR, ENGELLESİNİZ YA!..
GÖRELİM İNSANLIĞINIZI, YİĞİTLİĞİNİZİ, ADALETİNİZİ!..
EY DÜNYA İNSANLIĞI, GÜCÜNÜZ AĞZI DİLİ OLMAYAN O SOKAKTA Kİ, MASUMLARA YETİYOR, DEĞİL Mİ?
Şimdilik öyle sanın bakalım!
O masumların ruhları ölmüsüzdür biline!..

Alırlar, mutlaka haklarını!…

Kuran’ı Kerim. Sure 19/Ayet 38,39:
Onlar bizim huzurumuza çıkacakları gün, ne iyi duyarlar, ne iyi görürler…
Fakat o zalimler bugün açık bir sapıklık içindedirler. Sen onları pişmanlık ve üzüntü günü hakkında uyar!
Çünkü onlar bir gafletin içine dalmış oldukları halde ve henüz iman etmemişken, iş olup bitmiştir.

*HİSAR DAĞI’NDA

Tam iki saat sürer bisikletimle Gülçavuş’tan Hisar Dağ’ının zirvesine tırmanması.

Her yıl en azından bir defa çıkmayı alışkanlık haline getirdim Hisar Dağ’ına. Hacılığa gider gibi hazırlanarak yola çıkarım Hisar Dağı’na bisikletimle.

Gülçavuş sahilinden Büyükevren’e kadar kuzey rüzgarına inat asılıyorum pedallara, kaslarımı ısındırmak için, doğan güneşi yolda selamlayarak.

Büyükevren’in karizmatik kahvecisi Mehmet’e bir selam çaktıktan sonra Umurbey’de oyalanmadan göletin yanından kavrayıveriyorum dik rampayı. Tek işittiğim ses ha bire küçülen viteslerle birlikte bisikletimin zincirinin şakırtıları oluyor.

Yazır’da kahvede seslenenlere uyup bir çay içimi ilişiveriyorum yanlarına. Bu yıl geç kaldığımı anımsatıyorlar ders verircesine köyün sakinleri.

Kaslarımı soğutmadan tekrar iniyorum dereye  ve  çıkıyorum Hisar’a doğru. Her gidişimde bu köyün sakinliği ürpertiyor beni. Köyde yaşayanlar işte güçte olsalar gerek çok zaman köyde kimseyi göremeden vuruyorum kendimi Hisar’ın sert taşlı, topraklı son metrelerine.

Zirveye vardığımda “buf, buf” diye apansız, yorgun dönen devasa rüzgar tribünleri karşılıyor beni. Onların bu zorlu dönüşlerini izlerken yorgunluğumu daha da hissediyorum.

Zirveden Enez’in muhteşem manzarasına dalıp dalıp giderim. Gala gölü, Enez ilçesi, sahillerine kadar, diğer taraftan İpsala ovaları, Enez’in sahil köyleri, sahili uzanır gider önümde kilometrelerce. İşte o zaman daha iyi anlarım cennet gibi bir yerde yaz dönemlerimi geçirdiğimi, mutlu olduğumu.

Bir saate yakın sürer zirvede manzara eşliğinde keyfim, dinlenmem. Artık iniş zamanıdır, salarım kendimi geldiğim yoldan aşağılara doğru.

Dönüş yolum aynı yol değildir artık. Çavuşköy göletine giden toprak yoldan paralel süzülürüm arada pedallara asılarak. Göletin mükemmel manzarasına eşlik ederek Enez yoluna çıkmaya çalışırım her seferinde yolu karıştırarak. Ve göletin içindeki yalnız adaya imrenirim. Orada acaba tek başıma bir kulübede yaşayabilir miyim diye hayaller kurarım. Yol bu eninde sonunda beni bir yerlere çıkarır ve Enez yoluna kavuşurum.

Asfalta kavuşmuşumdur artık, asılırım kuvvetlice pedallara yine. Çavuşköy’e uğramadan olmaz ki, oranın taş evleri, o evleri yapan ustaların hikayelerini dinlemekten bıkmam köyün yaşlılarından demli çaylar eşliğinde. Hani o Yugoslavya’dan gelen mektepli usta; onun hikayesini her gittiğimde dinlerim köylülerden. Köyün bütün gençlerini yetiştirmiş taş ustası yapmış da, o gittikten sonraki ustalar bir tane bile çırak yetiştirememişler arkasından ve meslek ölmüş gitmiş.

Hikayeler bitmez, yollarda diyerek Yenice’ye doğru ilerliyorum. Yenice’nin içinde yaşlı ağacın gölgesindeki kahvenin önünde bir tur atıp devam ediyorum yola, istikamet Enez.

Enez yakınlarında yolun solundaki TOKİ’nin garibanları yine yollarda çoğu yürüyerek gidiyorlar Enez’e, kadın, çocuk, çoluk, yaşlı demeden. Selamlıyorum yollarda onları, “aga beni de alsana arkana beyaaa” diyen çocuklara el sallayarak geçiyorum yanlarından.

Enez’de kütüphane’de İbrahim bekler beni. Kütüphaneci arkadaşımdır, her gittiğimde o anlatır, ben dinler, ona laf yetiştirmeye çalışırken gözlerim kitap raflarında, yeni veya ilgimi çekecek kitap veya kitaplar ararım. Yeniden düzenlemiş İbrahim kütüphanesinin üye kayıt defterini, onurlandırmış 1 numarayı vererek beni. Yaz dönemlerimde her gün okuduğum BirGün ve Cumhuriyet gazeteleri kesmiyor, kitaplara sarıyorum Edirne’den getirdiklerim de kısa zamanda bitiyor imdadıma yine İbrahim yetişiyor. “Kütüphane emrinde ağbi”. Okunmuş kitapları geri getirerek değiştirmek mi, yoksa İbrahim’i ziyaret mi amaç? Bu böyle bütün yaz devam ediyor.

Enez’e gelmişken babadan oğula lokantasına uğramadan olmaz. Öğlen yemekleri yeni çıkmıştır, yaz dönemi çeşit çok, hepsinden tatmak ister yorgun ve aç bedenim, nasıl olacak? Gelsin “Aşçı tabağı”. Yılların ustası anlar müşterisinin halinden, servis tabağına başlar sırayla bütün yemeklerden dizmeye. Tam ortasına da pilavı onun üstüne de bol nohutundan, değmeyin keyfime.

Karnı tok, sırtı pek olunca insanın canı sohbette çekiyor işte. Gözüm lokantanın karşısındaki o ağaçlı parkta. Masaları tarıyorum var mı tanıdık diye. Aslında aradığım sadece bir kişi, Enez’e gelince göremesem de telefonla arar yine rahatsız ederim. Enez’in çelebisi, baş başlına muhalifi.

Görüyorum parkın ta öbür köşesinde, tek başına oturmuş, elinde gazetesi, ciddi bir ifadeyle okuyor memleketin hallerini Ulaş Demiray agam.

Yüzü gülüyor beni görünce. Yılların tanışıklığı var Ulaş agamla. Soy isim adaşıyız aynı zamanda, en ortak özelliğimiz de “Ne olacak bu Enez’in hali?” muhabbetleri.

Yine Enez’i sorunlarını, iyi yönetilmediği üzerine sohbetlerimiz agamla. Bitmez bizim sohbetlerimiz, sürer de sürer. Çayı da güzeldir o parkın içtikçe içesi gelir insanın, sahibi de bisiklete meraklı, güler yüzle hoşlar beni her gittiğimde.

Ulaş agamla sohbetimiz bittiğinde öğle saatleri geçmeye başlamıştır. Dönüş zamanıdır artık Gülçavuş sahiline doğru. Geriye aynı yollardan dönmektense yeni yerlerden, yollardan gitmeyi severim, basıyorum Enez sahillerine doğru. Limanı sağımda bırakarak bozuk asfalt yoldan yazlıkların olduğu bölgeye doğru.

İşte o yolda alırım denizin kokusunu. Bir başka Saros kokar oraları. Yosun mu desem, balık mı desem her türlü kokuyu hissederim o sahil yolunda.

Sahile varınca solumda garibanların çadırları, sağımda yazlıklar aralarından süzülerek girerim orman yoluna. Yollar taşlı, yağmurlardan testere gibi olmuş. Yol ne kadar kötü, zorluysa ormanın içinde yol almak bir o  kadar keyif verir bana. Her yıl birkaç defa geçerim bu orman yolundan, tek tük oflaya puflaya, taşlı yolda dans eder gibi birinci viteste zorlukla ilerleyen arabaların haline gülerek asılırım pedallara. İlk rastladığım dereyi köprüden aşağı doğru takip ederek sahile kadar iniyorum. Sahilde kumlar üzerinde yatırdığım bisikletimin yanında yürüyerek sahilde biraz daha zaman geçirerek keyfini sürüyorum.

Tekrar yoldayım, meşelerin gölgesinde ilerlerken birden çam ormanları başlıyor. Sahilin en dik ve yüksek olduğu yerlerde sahile yakın ilerlerken gidonumu sahile doğru kırıyorum. Sahil dik bir yar üzerinden önümde uzanıyor. Saros’un güzellikleri. İnsanın denize giresi değil de yatası geliyor, öyle güzel seriliyor deniz önümde.

Artık dönüş zamanı yaklaşıyor. Enez yazlıklar ile Sultaniçe limanı arası tam 10 km geliyor, ölçüyorum bisikletimin saatiyle. Birden çıkıverir Sultaniçe Limanı karşıma, her seferinde sürpriz yapar gibi bana.

Limandan aşağı martılara inat eder gibi süzülerek iniyorum bisikletimle. Sahili takip ederek sazlığın içinden göçmen kuşları ürkütmemeye çalışarak Gülçavuş sahilinden yukarı doğru Çelik Market’in önünden kıvrılıyorum ikinci kattaki yazlığıma.

Vişne ağacının altına itinayla park ediyorum benden de yorgun cefakar demir atımı.

Gün mü; biter mi hiç, daha yeni başlıyor. Yolumu bekleyen karımla serin balkonumuzda yorgunluk kahvesini içtikten sonra yorgunluğumu iki saatlik kuşluk uykusu ile gideriyorum. Uyandığım gibi doğru denize iniyoruz, Saros’un serin sularında yorgunluğumun son kırıntıları da gidiyor üzerimden. Suyun içinde her kulaç attığımda daha iyi anlıyorum yaşadığımı, bu bakir koyda ne kadar mutlu olduğumu.

Ve akşam yemeğinden sonra gecenin ilerleyen saatlerinde buzdolabında sabırla bekleyen yüzlük şişeme eşlik eden kavunla peynirime ne demeli.

Gün bitmeye yakındır, ama yaz uzundur Saros’ta. Keyiflidir de.

Yarın yeni bir gün ve yeni bir hayat başlayacaktır her nasılsa.

—

*Bu yazı “ANILARLA VE ÖYKÜLERLE ENEZ” isimli kitapta yayınlanmıştır.

YAZLIK KONUTLARDAN HER YIL BEŞBİN TL EK VERGİ ALINSIN…

Geçtiğimiz günlerde Sn.Şadan ŞİMŞEK yaptığı yazılı açıklama ile Saros’un geldiği içler acısı duruma çare olarak bir öneri getirdi. “Saros Belediyesi kurulsun” dedi. Buna karşın Sn. Hüseyin ERKİN bir platform oluşturulmasının daha doğru olacağını belirterek tartışmaya katıldı. Başka bir fikir sahibi katılımcı olmadığından konu tekrar rafa kaldırıldı. Bu konuda yakın geçmişte bir Edirne Valisi’nin de aynı bölge/körfez sorunlarının çözümü için “Alan Yönetimi” önerdiğini hatırlıyorum.

***

Çözüm aranırken öncelikle elbette mevcut yasalar dikkate alınmalı… Öncelikle mevcut yasalar çerçevesinde soruna yaklaşılmalı… Mevcut yasalar çare olmuyorsa Edirne Milletvekilleri gerekli yasal düzenlemeler için kolları sıvamalı… Ama ne yazık ki 2 dönemdir AKP Milletvekili Fatma Aksal’ın, bırakın bu konuda çözümler aramayı FSRU İskelesini Trakya’ya getirilmiş bir büyük hizmetmiş gibi aklamasını, savunmasını herhalde unutmadık. Yeni yetme CHP Milletvekillerininse zaten böyle bir gündemleri hiç olmadı.

***

Çözüm şu veya bu şekilde tartışılsa da Saros ve tüm ülke sahillerindeki ikinci yazlık konutlar turizmin gelişmesinin önündeki en büyük engel ve yerel yönetimlerin en büyük dertlerinin başındadır. İmar yolsuzluklarının en yoğun olduğu, ülke ve belediye bütçelerine yeterli bir getirisi de olmayan yazlık konutlar ülkemizin çok yanlış bir heves ve alışkanlık konusudur. Alt yapısı olmadan imara açılan, o nedenle bugüne gelindiğinde önemli sorunları yaşayan ve içinden çıkılamaz hale gelen bir sorunlar yumağıdır. Yılın 3-4 ayında kullanılıp yılın 8-9 ayında kullanılmayan, pek çoğu tarım arazilerine inşa edilmiş israfın adıdır yazlık konut…

***

Çözümsüz olan bu sorun için belki bazı iyileştirici düzenlemeler yapılabilir. Hiç yoksa sağlıklı, temiz bir ortam yaratılabilir. Deniz kirliliği önlenebilir. Ama öncelikle kalan araziler için yazlık konut yapımına artık izin verilmemelidir. Daha çok günübirlik tesisler, oteller, karavan, tatil köyleri ve mocamp bölgeleri planlanmalı ve teşvik edilmelidir. Bunları yapabilmek için yerel yönetimlerin yetkilerini de kısıtlamadan ALAN YÖNETİMLERİ uygulanabilir… Ama yine de yetmez… Asıl sorun yerel yönetimlerin mali yetersizliğidir. Yeterli olsa bile ülkede zorunlu konut yaşamlarında, şehir merkezlerinde, varoşlarda hizmet beklenirken Belediyelerin sahillerde keyfe keder ikinci konutlara hizmet vermesi ve aynı belediye kasasından para harcanması ikinci konuta sahip olamayan, ama yerel yönetimden hizmet bekleyen kesimlerin haklarına tecavüzdür. Öyleyse yazlık konutlar için ek yeni kaynaklar bulunmalıdır.

***

Özetle Saros ve tüm sahil kesimlerine yeterli hizmet götürülebilmesi için benim önerim uzmanlardan ve yerel yöneticilerden, bazı oda ve STK’lardan oluşan bir Alan Yönetimi’nin danışmanlığında ve hatta bağlayıcılığında yerel yönetimlerin maddi olarak güçlendirilmesi ile çözümün yasal dayanakları bulunabilir. Maddi imkanların artırılması ise yasal düzenlemeler gerektirebilir. Öncelikle ikinci konutlar ve özellikle yazlık konutlar için kendi bölgelerine yapılacak yatırımları karşılayabilecek ek vergi uygulaması şarttır. Örneğin yazlıkçılar, ikametleri başka kentlerde ise 2’nci konutlarının bulunduğu yerel yönetimlere -mesela- normal ödemelerinin dışında, ayrıca her yıl beş bin TL ek hizmet bedeli ödemelidirler…

***

Yazlık konut zaruri bir ihtiyaç değildir. Yazlığı olanlar gerektiğinde bir yazlığı mevsiminde aylık 30-40 Bin TL bedelle kiraya verebiliyorsa hizmet beklerken de bu ayrıcalıklı yaşamın bedelini ödemelidir. Böyle bir yasal düzenleme tartışılmalıdır…

***

Bir başka öneri de Edirne’nin Büyükşehir Belediyesi olabilmesi ya da Keşan ve Enez’in Tekirdağ BŞB bağlanması olabilir. Böylelikle her hafta ciğer, biber, bando, peynir, folklor gibi Festivallerle kendi kendini eğlendiren Edirne halkı ve Belediyesi de Saros ve Enez için kaynak yaratabilir ve gerçekçi projeler üretebilir

—

NOT: Tek konutu sahildeki evi olanlar ikameti Enez olanlar- elbette konu dışındadır.

ÇİFTÇİNİN HÂL-İ PÜR-MELÂLİ!

Tarımda hasat zamanı geldiğinde çiftçinin gözü tarlasında olur…

Aylarca verdiği emeğin, harcadığı mazotun gübrenin, ilacın, alın terinin karşılığını alabilecek mi?

Ürününü satıp borcunu kapatabilecek mi?

Gelecek yıl yine aynı tarlaya tohum atabilecek mi?

Ama Edirne Ziraat Odaları İl Koordinasyon Kurulu’nun 22 Eylül’de İpsala’da yaptığı toplantının ardından kamuoyuna açıkladığı rakamlar, çiftçinin başka bir sorusunu daha gündeme taşıyor:

Çiftçi ürününü sattıktan sonra fiyat neden yükseliyor?

**

Kurulun açıklamasında buğdaydan kanolaya, ayçiçeğinden çeltiğe kadar birçok üründe dikkat çekici fiyat hareketlerine işaret ediliyor.

Buğdayın kilogram maliyetinin 18-20 lira olduğu belirtiliyor.

Toprak Mahsulleri Ofisi’nin açıkladığı 14 bin 750 ile 16 bin 500 lira arasındaki dönemde serbest piyasada 10-14 lira arasında satılan buğdayın, çiftçinin ürününün yüzde 70-80’ini satmasının ardından 18-20 lira seviyesine yükseldiği ifade ediliyor.

Ziraat Odaları da haklı olarak soruyor:

“Aradaki bu fiyat farkını kim kazanmıştır?”

İşte asıl mesele burada…

Çünkü çiftçi tarlasından kaldırdığı ürünü bekletemiyor.

Mazotçu beklemiyor.

Gübreci beklemiyor.

İlaççı beklemiyor.

Bankanın kredisi beklemiyor.

Borç beklemiyor.

Çiftçi de çoğu zaman ürününü hasat eder etmez satmak zorunda kalıyor.

Sonra…

Fiyat yükseliyor!

**

Kanola için de benzer bir tablo anlatılıyor.

Kilogram maliyetinin 27 lira olduğu belirtilen kanola, başlangıçta 22-27 lira seviyelerinde satılırken, çiftçinin elindeki ürünün yüzde 90’ını sattığı dönemin ardından 33 liraya çıkıyor.

Yine aynı soru:

15 günde ne değişti?

Çiftçinin tarlası mı değişti?

Mazot mu ucuzladı?

Gübre mi ucuzladı?

Üretim maliyeti mi düştü?

Hayır…

Değişen yalnızca fiyat!

Ve o fiyat yükseldiğinde ürünün büyük bölümünü elinden çıkarmış olan yine çiftçi…

**

Ayçiçeğinde ise mesele biraz daha büyük.

Çünkü ayçiçeği sadece bir tarla ürünü değil.

Trakya’nın, dolayısıyla Edirne’nin ekonomik hayatının önemli parçalarından biri.

Ziraat Odaları, son iki yılda yaşanan düşük verim ve fiyatlar nedeniyle ayçiçeği ekiminde yüzde 30’a varan azalma yaşandığını söylüyor.

Bu yıl ise yağışların da etkisiyle verim konusunda umutlar artmış.

Çiftçi, “Bu yıl hiç olmazsa biraz nefes alalım” demiş.

Ama ardından ithalat politikalarındaki değişiklikler ve ham yağ ithalatı gündeme gelmiş.

Ve fiyatlar yeniden aşağıya gelmiş.

Ziraat Odaları burada da uyarıyor:

Bugünün fiyat politikası yarının ekim kararını belirler.

Çiftçi para kazanamazsa ayçiçeği ekmez.

Ayçiçeği ekilmezse ithalat artar.

İthalat arttıkça dışarıya daha fazla döviz gider.

Döviz giderken de sadece çiftçi değil, hepimiz kaybederiz.

Çünkü sofradaki yağın fiyatı tarladaki ayçiçeğinden bağımsız değildir.

**

Şimdi sıra Edirne’nin bir başka stratejik ürününde…

Çeltik!

Edirne’nin tarımında da ekonomisinde de çeltiğin yeri ayrı.

Hasat başladı.

İlk veriler normal bir sezonu işaret ediyor.

Ama üreticinin gözü yine fiyatta.

Ziraat Odaları, kilogram maliyetinin 47 lira olduğunu belirtiyor ve TMO’dan en az yüzde 35 fiyat artışı bekliyor.

Üstelik üretici sadece tarladaki maliyetlerle boğuşmuyor.

Mazot var.

Gübre var.

İşçilik var.

Sulama var.

Girdi maliyetlerindeki artış da cabası…

Dolayısıyla çeltik fiyatı yalnızca çeltik üreticisini değil, Edirne ekonomisinin tamamını ilgilendiriyor.

**

Bir de destek meselesi var.

Kâğıt üzerinde destek artıyor.

Ama çiftçinin satın alma gücü aynı oranda artmıyor.

Ziraat Odaları’nın açıklamasında çok çarpıcı bir karşılaştırma var:

2025 yılında buğdayda dönüm başına 806 liralık destekle 15,5 litre mazot alınabilirken, 2026 yılında 954 liralık destekle alınabilen mazot miktarının 9,5 litreye düştüğü belirtiliyor.

Rakamlar ortada.

Destek artmış görünüyor.

Ama çiftçinin aldığı mazot azalmış.

Üstelik bu desteklerin 2027’nin şubat ve mart aylarında ödeneceği belirtiliyor.

Bugünün mazot fiyatıyla yarının desteğini ölçmeye kalkarsanız…

Çiftçinin neden “Destek değil, zamanında ödeme” dediğini daha iyi anlarsınız.

**

Bütün bunların sonunda Ziraat Odaları’nın çok önemli bir uyarısı var:

Desteklerin ekim sonuna kadar ödenmesi ve düşük fiyatlardan dolayı oluşan kayıpları telafi etmek amacıyla yeniden kilogram başına prim verilmesi isteniyor.

Çünkü mesele yalnızca çiftçinin cebindeki para değil.

Mesele tarlanın boş kalıp kalmayacağı…

Köylerin yaşayıp yaşamayacağı…

Gençlerin toprağa dönüp dönmeyeceği…

Ve en önemlisi…

Soframıza koyacağımız gıdanın nereden geleceği.

Çiftçi üretmezse ne olur?

Bu sorunun cevabını market raflarında aramaya başladığımızda iş işten geçmiş olabilir.

O nedenle Ziraat Odaları’nın açıklamasının son cümlesi aslında bütün tartışmanın özeti:

“Biz üretmezsek ülke aç kalır!”

**

Biz de buradan bir cümle ekleyelim:

Çünkü tarlada kaybedilenin faturası, eninde sonunda sofraya gelir.

Ve o faturayı da yalnızca çiftçi ödemez.

**

Bir-iki cümle daha şart gibi…

Edirne Ziraat Odaları İl Koordinasyon Kurulu’nun İpsala’daki toplantısından tam 17 gün önce Trakya’nın bereketli toprakları için 5 Eylül 2026 tarihli Resmi Gazete’de “acele kamulaştırma” kararı yayımlandı…

Bunun üzerine söz konusu kararla gündeme gelen “kaya gazı” konusunda pek çok kişi ve kuruluş talep ve endişelerini dile getirdi, getirmeye devam ediyor.

Ancak, kararın birinci derece muhatabı başta Ziraat Odaları olmak üzere çiftçi kuruluşlarından bugüne kadar kamuoyuna yansıyan bir açıklama görmediğimi de belirtmek isterim.

Son açıklamayı geçen Cuma Trakya Platformu Edirne İl Yürütmesi’nden duyduk…

Bu kararın ulusal gıda güvenliği ve ekosistem bütünlüğü açısından ciddi riskler barındırdığı ileri sürüldü…

Anlaşılan o ki, Trakya Platformu bu konuda oldukça ciddi…

Onların gazı alınacak gibi değil!

NİMET İLE SAVAŞILIR MI

Evrende merkezi irade sahibi Allah’tır. Evrende, sayamayacağımız kadar çok varlık, İLÂHİ DENGE SAYESİNDE varlığını sürdürür.
Allah dünya doğasını insanlara emanet etmiştir.
Ama insanlar bu emnetçiliğin kıymetini bir türlü anlamıyorlar.
İnsanlara ise üstün beyin ve yol haritaları verilmiş, ”Artık nasıl isterseniz,” diye gözetim altında sınava tabidir. (Kuran’dan ve bilimden)
İnsan toplumu, gelişim uyumunu, İNANÇLI BİLİM ışığında özgür tercihleri ile geliştirebilir. Öyle birilerinin çıkıp, mezhepli devlet emirleri ile, ancak mahvedilirler. İnsanlar geçici, bitici, dünyevi, maddi çıkarları için her türlü, DOĞAL denge ve düzeni bozuyorlar.
Oysa, İDEÂL YAŞAM TARZININ aradığı şey, doğal düzene aykırılık değil, DOĞAL DÜZENE UYUM SAĞLAMAKTIR.
Doğaya uyum değil adeta doğayla savaş eden insanoğluna şahidiz. O zaman ne yapmalı, şimdiden, “Yaratan’dan Ötürü” düşünen, Kuran’ı anlamak için okuyan, aklını, mantığını kullanan, GELECEĞİ KURTARMAK İÇİN, İNANÇLI BİLİMLE AYDINLANMIŞ, EĞİTİMLİ NESİLLER YETİŞTİRİLMELİ!..
Yere çakılmış, uçakların tamiri mümkün değildir.
Onlara “Geçmiş olsun” demek düşer.

Şeytanın yeryüzü temsilcileri bu eğitim yolluna can havliyle taş koymaya çalışacaktır. Mücadeleye hazır olun, Bütün dünyanın süperleri karşı gelseler bile, Allah doğruluk için mücadele eden kullarının yardımcısıdır ve de duasını kabul eder, zafer de onlarındır!.. (Kuran’dan)

Kuran’ı Kerim. Sure 17/Ayet 59:

Evvelkiler verdiğimiz mucizeleri yalan saydılar. Onlar, mucizeler vermemizi hak etmediler. Semud kavmine görünür bir mucize olarak dişi deveyi vermiştik. Onlar dişi deveyi katletmekle kendilerine zulmettiler. Biz mucizeleri, korkutup, inanmaları için göndeririz.

Yukardaki nurlu ayet de, “DİŞİ DEVEYİ” Tüm yaradılanların, “Yaratan’dan Ötürü” birer MUCİZE OLDUĞUNU, ve de mucize varlık hakkını korumayı vazifemiz olarak düşünür müyüz?!..
ALLAH, KÖPEĞİ verdi, şimdi de KÖPEĞİ katlediyorlar!.. akıbeti seyredeğiz!..

HAMAMLAR

Hamam nedir, müşterek yıkanılacak yerdir. Biz Türkler bir yeri alıp oraya yerleşmeye karar verdiğimizde yapı olarak ilk tuvaletleri, sonrada yıkanmak için hamam yaparmışız. Topluca yıkanılacak yere hamam dendiği gibi ısınak, ilıça, kaplıca da denir. Atalarımızdan kalma hamamların mimarisinin Roma devrinden kalma olduğu rivayet edilir.

Türkiyemiz hamam bakımından çok zengindir. Hemen hemen hamamı olmayan vilayet yoktur. Edirne’mizde hamam bakımından oldukça zengindir. Büyük hamam olarak Tahtakale hamamı 2. Murat zamanında yapıldığı söylenir. Sokulu hamamı Veziri Azam Mehmet Paşa zamanında yapılmıştır. Saray hamamı, Abdullah hamamı Bostan pazarı yolunda, Mezit Bey hamamı, Gazi Mihal hamamı tarihçesi bilinmiyor, Kadı Bedreddin mahallesinde Şifa hamamı, daha bir çok hamamlar.

Bu hamamların suları külhan denilen yerde ısıtılır, bazılarının suları da yerden sıcak su olarak kaynar. Bu tip hamamlara kaplıca da denir. Hamamlar yalnız yıkanmak, paklanmak için değil sosyal aktiviteleri de vardı. Oğluna kız arayan analar, konu komşu hamama gider, orada kız beğenirdi. Bundan başka gelinler için düğünden önce gelin hamamı tertip edilir, kadın efradı çalgı sesleri ile oyunlar oynar, bir geleneği uygulardı.

Bu hamamların çoğu asırlık zamanlardan kalmıştır. Taş yapıda olsa tabiat şartları onları yıpratmıştır, bazıları yok olmuştur. Artık bu Edirne’deki bazıları vakıflarındır, bazıları da şahsa aittir. Güzel hamamlardan biri olan Sokullu hamamı onarımı üç yıl sürmüş, gelinlik bir kız gibi meydana çıkmıştır. Artık işletmeye açılmıştır. Araştırdım, sordum hamamı işletenlere yıkanmak kaç para diye, bir kişi için = 1000 TL yani bin Liran varsa hamama girip yıkanabileceksin. Bu fiyat asgari ücreti fersah fersah aşar, orta halli memurun ücretini de aşar. Hele gariban birini, öğrenciyi çok aşar. Hani halka hizmet, hakka hizmetti. Pahalılık konurunda her zaman söylemişimdir; pahalılığı devlet yaratıyor. Bunun önlenmesi için zamların kontrol alınması gerekir, yani zamların dizginlenmesi gerekir.

Hani hamam sefaları, gelin hamamları, bunların masrafları en zengini bile sarsar. Bir kişiye 1000 TL hamam ücreti çok çok aşırı bir ücrettir, astronomik bir rakamdır. Bu hamam ücreti ile kimse hamama gitmiş birine — SIHHATLER OLSUN – diyemez. Diğer hamamların fiyatları nedir acaba; onlarınkilerde pek bundan aşağı değildir.

Madem Edirne hamamları ele alınıp, gün yüzüne çıkarılıyor Abdullah hamamı da onarılmalı. Nasıl Gazimihal hamamı yeniden yaratıldıysa Şİfa hamamı da yaratılmalı. Hamam demek temizlik demektir. Temizlikte medeniyettir, yani Türklüğün medeniyeti.

Çok güzel rüzgar yakaladık, yelkenleri şişirdik, çok güzel yol alıyoruz. Baştan taş köprüler, kervansaraylar, ahşap yapılar. En büyük sorunumuzda otopark sorunu ve şehir içi raylı sistem. Bu konular kulak ardı, sümen altı edilmemeli, önemle ele alınmalı. Ce Edirne eski ihtişamına kavuşmalı.

 Hamam deyip geçme, onunda tarihi hatırası var. Bugüne kadar bizlere çok hizmetler yapmış, kalıntıda olsa yine onarıp yaşatmalıyız. Onlar bizim varlığımızdır, yani HAMAMLAR..