Kategori arşivi: Yazarlar

AÇIKLAMA

Yıl 2026, valilerimizin basın açıklamasını gazetelerden okuyoruz.
Sayın valilerimiz,“Macliste çıkan kanun uyarınca, sokak köpeklerinin ve kedilerinin % 60 ını topladık, çok yakında % 100, e ulaşacağız.” diyor.
Ülke çapında durum aynen böyle, Ezici meclis çoğunluğunun kararıyla yasalaşan “Sokak canlarını öldürerek ortadan kaldırma operasyonu hızla sürmekte, maalesef.
Ama biz Müslüman bir ülkeyiz ya, elimizde % 100′ ü doğru Kuran’ı Kerim de Yaratan’ımızın emirleri var ya…
Ondan referans almamız gerekimiyor mu?..
Rabbimiz, “Ölüdürme yetkisi tek bendedir” diye emretmiş. Ve de, “Bir canlıyı öldüreni, tüm canlıları öldürmüş sayarım” diye açık ayetleri var ya!
Bu nurlu emirlere göre, Milletvekillerinin, ve de valilerin,
“Biz Müslümanız, % 100 ü doğru Kuran’da ki Allah’ın emirlerine uyarız; öldürme hakkı TEK ALLAH’TADIR, kendimizde göremeyiz, başka çözümler araştırmalıyız!..”
Demeleri gerekmiyor muydu?..
Diyelim, ne milletvekilleri ne de valilerden böyle diyen çıkmadı.
Hani o sayınca 86 milyon çıkan halk nerede?..
Eğer onlarda da “TIK” yoksa demek ki HALKIN ÇOĞUNLUĞU DA, “ÖLDÜRMEYE RAZI, demek olmuyor mu bu durumda?..
Pekiyi de, “HANİ BİZ MÜSLÜMANDIK?..”

Kuran’a aykırı Müslümanlık mı olurmuş?..

Kuran’ı Kerim. Sure 5/Ayet 32:

İşte bu yüzdendir ki, İsrailoğullarına şöyle yazmıştık. Kim bir cana ve ya yeryüzünde bozgunculuk yapmaya karşılık olmaksızın bir cana kıyarsa, bütün canlıları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, , bütün canlıları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırı gitmekteler.

(Sadece insanlar değil, tüm canlılar Allah’ın kullarıdır. Allah ayırım yapmaz.) Kuran.

Musibet ve nasihat… (4)

Siyasetin finansmanı kanavasında ele alacaktık konuyu bu hafta fakat Çerçeve Yasa gündeme hacimli oturdu. Öncelik burada olsun…

Öze girmeden önce dikkatimizi çeken kavramsal bir hususa değinelim…

Yasa’nın ‘Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi…’  başlığı biraz tuhaf kaçıyor, anlamakta zorlananlar çıkacaktır.

Ayrılıkçı terör örgütünün siyasal uzantısı DEM sözcülerinin sürekli dile getirdikleri “Türkiye halkları” kavramının, Atatürk Cumhuriyeti halk vurgusu ile örtüşmediği bilinen bir gerçek. 

Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” sözündeki halk ifadesi;  dil, din, soy veya ırk farkı gözetilmeksizin kanun önünde eşit, ayrıcalıksız ve kaynaşmış bir bütündür” tanımlaması apaçıktır,  ülkenin çimentosudur.

Şaşırtıcı değil kuşkusuz; devlete silah doğrultmuş, binlerce vatandaşın ölümüne, sakat kalmasına yol açmış terör örgütü ve siyasal uzantısının Atatürk Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi ve ilkeleri ile uzun zamandır hesabı var. Başka bir cumhuriyet istiyorlar.

Fakat her nedense Çerçeve Yasa tarifinde “halkların bütünleşmesinin güçlendirilmesi” diyememişler; kim bilir belki de Cumhur İttifakı’ndan itiraz gelmiştir.

Aslında halk ile toplum kavramları arasındaki bir nüanstır sadece…

Toplum,  ortak bir kültürü, kuralları, kurumları ve sosyal yapıyı paylaşan insan grubudur.   Halk ise bir ülkede veya bölgede yaşayan insanların bütünüdür. Toplum daha çok soyut bir düzeni ve yapıyı gösterir. Halk ise o yapının içindeki canlı insan ögelerini vurgular. (Wikipedia)

Atatürk’ün halk tarifindeki kaynaşmış bütünden rahatsız Siyasal Kürt Hareketi, ‘Türkiye halkları’ ifadesinin ayrılıkçı bir zihniyeti vurguladığını elbette biliyordu. Çerçeve Yasa’da toplum ifadesinin öne çıkarılmasına rıza gösterdiler herhalde. Her halükârda DEM’in taleplerini dayattığı bir sürecin adıdır Çerçeve Yasa.

Doğrudur, yasa başlığı sarih değildir, amaç ve hedefleri muğlaklaştıran bir ifadedir “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi…”

Hatta oksimoron bir ifadedir. Toplumsal bütünlüğümüz ne durumdadır, güçlü değil midir, değilse neden böyledir, güçlenme ne zaman başlamış ve ne kadar yol alınmıştır, ne yapılırsa daha güçlenecektir vb  soruları peş peşe sıralamak,  abesle iştigal görülmemelidir.

Ayrıca belirtmek gerekirse, Kürt Siyasi Hareketi’nin yaslandığı kimlik siyasetinin ülkeye bir fayda sağlamadığı, ülkenin demokratikleşme, kalkınma ve gelişme sorunlarının boyutundan da kolayca anlaşılmaktadır. 

Ve biliyoruz ki demokrasi, adalet, özgürlük, eşitlik, hak, hukuk gibi alanlarda yaşanan sıkıntıları etnik/dini kimlik zemininde ele almak kör kuyudur; ayrışma getirir ve çözüme dair demokratik talepleri örseler;  hedeflenen toplumsal bütünlüğü hiç güçlendirmez.

Ülke geleceğinin kimlik siyasetine teslim olup olmayacağı, kabul edilen Çerçeve Yasa ardındaki adımlarda test edilecektir. 

Şurası ise apaçıktır: terör ve tedhiş ile amacına ulaşamayan ya da konjonktüre ve bölgemizde emperyal güçlerin tasarımına, stratejik hedeflerine yaslanarak selden kütük kapma peşindeki ayrılıkçı terör örgütü ve siyasal uzantısının “şimdi vaktidir” diyerek Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini değiştirme hevesi kabarmıştır.

Dün TBMM’de 67 ret, 7 çekimser oya karşın, 467 oyla kabul edilen Çerçeve Yasa, sahnenin ilk perdesinin ayrılıkçı terör örgütü ve siyasal uzantısı lehine kapandığını gösteriyor.                    Hatta referanduma gerek kalmadan iktidarın istediği Anayasa değişikliğinin önünün açıldığına da işarettir.  

Şüphesiz ki meselenin özü:  2024 yerel seçimlerinde DEM ile ittifak yapan                                            CHP’yi “demleniyor ” diye alaya alan iktidarın, süresini uzatmak amacıyla DEM’e mecbur kalmasıdır.  DEM’in üniter devlet yapısı – “Tek Millet/Tek Vatan/Tek Bayrak/Tek Devlet” –  karşıtı, etnik çeşitlilik vurgulu bir yurttaşlık talebine boyun eğmesidir.

İktidarın ömrünü uzatabilmesi için seçim sisteminde değişiklik içeren bir yeni anayasa da çerçevenin içinde olabilir.    

Biliniyordu lakin II. Kemal’in saltanat koltuğuna oturtulmasındaki kerametin bu boyutu silik kaldı.

Sadece CHP’yi iktidar yolunda örselemediği,  iktidara katkı sağlamakta, yancılık yapmakta ‘proje KK’nın her daim yararlı eleman kimliği bir kez daha ortalığa fışkırdı. Anayasa değişikliğinde referanduma gerek bırakmayan 400 milletvekili oyunun Çerçeve Yasa oylamasında 467’ye yükselmesinde KK’nın desteği, ‘arınma mavrası’nı gölgede bıraktı.

 Sadece İYİ Parti sürecin varacağı istasyonu doğru analiz ederek siyaset felsefesine, savunduğu değerlere uygun davrandı. Oy kaygısı ile hareket etmedi, topyekûn 29 ret oyu kullandı.

Evet, İyi Parti,  siyasetin bir sözcükten ibaret olmadığını gözler önüne serdi.

Parti içi iktidar amaçlı ayak oyunları, alavere dalavere, güç devşirmek, siyasi parti üyeliğini koltuk/rant kapısı görmek, idare-i maslahatçılık, maalesef  toplumda öyle kanıksandı ki  siyaset kavramının anlamı silikleşti.. 

Oysa Siyaset, akıl, bilim, hukuk ekseninde demokratik, adil, hesap verebilir anayasal devlet yönetimidir. Ülke güvenliği, ekonomik kalkınma, halkın gönenci için seçilmişlerin özenle ve toplum yararına sürdürmeleri gereken çalışmalara siyaset denir.

Saltanat koltuğunda II. Kemal’in CHP’si ise 29 kabul oyu ile destekledi Çerçeve Yasa’yı.                  2 ret ve oylamaya katılmayan 14 milletvekili, KK’nın görevini layıkıyla yerine getirmediğini düşündürse de 29 oy desteği Cumhur İttifakı’na önemli bir katkıdır.

Siyasette KK gibi proje elemanları kolay yetişmiyor; özenle seçilip güzelce formatlandıktan sonra siyaset sahnesine salıverildikleri yaygın bilinen bir gerçektir.

KK’nın hikâyesi kallavi ve mizah üretmeye elverişli bir örnektir mesela…   

2014 yerel seçimleri münasebetiyle 30 Mart’ta Tunceli’de miting yapan Kılıçdaroğlu,                    Seyit Rıza heykelinin bulunduğu Seyit Rıza parkında “Dersimli olmaktan gurur duyuyorum” seslenişi ile başlatmıştı aslında bugünlere gelen ittifakı.

Kılıçdaroğlu’nun bu siyasi hamlelerini bir yalpalama görmek ise, yanlış bir okumadır. 

Büyük sermaye çizgili ABD etkisini komplo teorisi şeklinde yaftalamak, yadsımak yerine bir projenin  varlığı üzerinde kafa yormak ve Kılıçdaroğlu’nun icraatlarını da bu zeminde değerlendirmek lazım.

Dersim kalkışmasının elebaşısı için isyancı yerine “Seyit Rıza bölgede sevilen bir insandı” diyerek topu taca atan Kılıçdaroğlu’nun ‘proje’ sadakati açık değil mi?

Yine 2014 yılında Sezgin Tanrıkulu’nun, “Genel Başkanımın bilgisi dâhilinde buraya geldim, CHP Genel Başkan yardımcısı olarak Dersim’de acı duyan herkesten bin kere özür diliyorum” sözleri de ‘proje’nin itina ile uygulandığının ifadesidir. Aynı günlerde CHP Milletvekili Hüseyin Aygün’ün “Dersim katliamı, Meclis özründen sonra ise Dersim Kanunu ile çözülebilir” demesi de tesadüfi değildi elbet…

Açık kaynaklardan derlediğimiz bu alıntılarda Dersim meselesine ‘proje’ gereği farklı bakıldığını da görüyoruz.

Oysa Kuruluşun, genç Cumhuriyetin ilk yıllarında aşiretlerin, eşkıyaların feodal düzeni,  arkalarında İngiliz parmağı bir isyanı/kalkışması yok mudur?

Dersim isyanı 21 Mart 1937’de Singeç Köprüsü’nün havaya uçurulması ve yakınındaki karakola saldırılarak 33 askerin şehit edilmesiyle başlamamış mıydı, yanlış mı hatırlıyoruz?

Tarih okumaları farklı olabilir; dönemin dinamiklerine dayalı yaşanmış acılarda, travmalarda duygudaşlık/empati insani bir yaklaşımdır; ancak Kürt isyanlarını makul göstermeye kalkarsanız PKK’nın 1984’te başlattığı silahlı eylemleri savunur duruma düşersiniz.

Baran Yazgan’a haksızlık yapılıyor!

‘Proje’nin Edirne ayağı,  hoppadanak CHP Edirne milletvekili yapılan Baran Yazgan’ı da işte bu ‘empati’ stratejisinin,  bir pazarlığın taşıyıcı aktörü görmek gerektiğini belirtmiştik.

Ayrıntısına girersek ilk söylememiz gereken: Yazgan’ı milletvekili yapan dinamiklerin yanlış açıdan değerlendirilmesidir. Dedikodu siyaseti temelinde, bir iş insanı konumundan kaynaklı maddi gücün milletvekili seçtirilmesinde rol oynadığı iddiaları siyasi kulislerde öne çıkmıştır.

Sosyal medyada yayınladığı Seyit Rıza heykeli önündeki fotoğrafı da tepki almıştı CHP seçmeninde. Oysa o da piri KK gibi bir zamanlar “bölgede sevilen insan görülen Seyit Rıza” heykeli önünde fotoğraf çektirmiş!

Kaldı ki Baran’ı milletvekili yapan dinamiklerin ‘proje’ bağlantısı, 31 Mart’ta birinci parti çıkan CHP’ye Kürt oylarının katkısı hiç dikkate alınmadı. Konforlu bir suskunluk ile yetinildi. Genel bir ifadeyle, kazanılan belediyeler yan cebe konulurken iktidarı getiren dinamikleri doğru anlamak için gayret gösterilmedi.

Hülasa, Baran Yazgan CHP’de kaldı, iktidarın Çerçeve Yasa’sına ‘evet’ oyu verdi diye kızmak yerine taşları yerli yerine oturtarak vesayet siyasetinden kurtulmak için çabalamak, aktif siyaset içinde yer alan yurttaşların önceliği olmalıdır.  

 KONUKLARINIZIN SESİ 397

             Ekonomiyle ilgili bazı genel bilgileri, gayri safi milli hâsıla ve gayri safi yurtiçi hâsılayı irdeleyerek bitirecektik; ön çalışmamızı da tamamladık. Ama politik ortam öyle karıştı ki ara verip, hem az sayıdaki okurumuzla paylaşmak, hem de kendimiz için politik durumumuzu irdelemek istedik.

            Politik bir çıkmaza girdik. Göstergeleri,

            (1) Seçmenlerimizin çoğunluğu yönetimimizi desteklemiyor. Üstelik bunun ana nedeni, somut geçim sorunu. Üstelik hem ekonominin yönü, hem de buna koşut seçmen desteğinin yönü desteğin gittikçe azalacağını gösteriyor.

           (2) Bu nedenle yönetim, ilk çözüm olarak, muhalefete saldırıyor. Burada hem hukuktan, hem de muhalefet içindeki yardımcılardan yararlanıyor.

           (3) Yönetimdeki sıkıntılar, yönetim içi çalkalanmalara da neden oluyor.

           (4) Ülke yönetimimizde etkin uluslar arası güçler de bir çözüm bulamıyor; bugünkü yönetimimizden ne denli memnun olursa olsun, bu yönetimimizin korunamayacağını görüyor ve muhakkak ki kendine uygun yeni bir yönetimin oluşması için çalışıyor.

            (5) Bu olumsuz durum, yazarlarımıza da, yorumcularımıza da yansıyor; önde olanlar da yön değiştirmelerin olması, sosyal medyanın büyümesi bu çıkmazın sonucu; hiç beklemediğimiz olaylar da…

             Neden “Çıkmaza girdik” diyoruz.

            (1) Diyelim ki, yurt içinde ve uluslar arası bir karar oluştu ve bazı ikincil değişikliklerle bugünkü yönetimin devamı sağlandı. Toplumsal tepkinin patlama noktasına ulaşması önlenebilir mi?

            (2) Diyelim ki, uluslar arası güçlere de uygun yeni bir yönetim oluşturuldu. Bugünkü yönetimden yara almış olanların karşı istekleri nasıl durdurulabilir? En uç noktalara kadar ulaşmış bugünkü yönetim nasıl ayıklanabilir? Bugünkü yönetimi destekleyenler veya yeni yönetimde eskiyi devam ettirmek isteyenler nasıl etkisiz kılınabilir? …

             Evrim, ancak ekonomik yapıya ve politik bağlara karşı olmadığı zaman toplumsal.

                                                                                                                                    Sağlıcakla,

Not: İrdelememizi destekleyecek (ve not defterimize kaydettiğimiz) birçok somut olay ve bireysel davranışları vermemizin ana nedeni hukuki değil, genelden ayrılmama.

SAHİL TOPLANTISININ ARDINDAN

Enez Sahil Sakinleri ile Dayanışma Derneği’nin Sahil Sakinleri için düzenlediği 3’üncü toplantı hayal kırıklığı yarattı.. Belediye Başkanı Sn. Özkan Günenç’in de söz verdiği için katıldığı toplantıya 40 bin kişinin yaşadığı sahilden yalnızca 25-30 kişi katıldı.

Başkanın katılımının duyulması ile daha fazla katılımlın olabileceği varsayımı ile daha geniş bir mekanda yapılan toplantının konukları her toplantıya katılmayı görev kabul eden bir avuç insandı. Yani hep aynı insanlardık ve yaş ortalamalarımız da altmışın üzerindeydi.

***

“El elin eşeğini türkü çığırarak arar” diye bir atasözümüz var. Sahilde 10-15 milyonluk villaları olanlar kendi sorunlarına ilgisiz olurlarsa çare aramayı düşünmezlerse, bir araya gelerek daha güçlü olmayı akıl edemezlerse, siyasete ağırlık koyabileceklerinin farkına varamazlarsa, “Beni ısırmayan yılan bin yaşasın” kurnazlığını marifet zannederlerse, sizin yerinize sizin sorunlarınızın çözümüne soyunanların çözüm ararken türkü söylemelerini doğal karşılamak gerekir.

Bu vurdum/duymazlıkla o villalarınızı düşündüğünüzden çok daha az bir fiyatla satamayacağınız günler yakındır.

***

Belediye Başkanı 2 kez ayağınıza kadar gelmiş ve birkaç saat sizleri dinlemek, yanıtlamak, birlikte çözüm aramak fırsatı yaratıyor, ama sahilimizin değerli sakinleri bunun önemini kavrayamıyorlarsa bunun sonucundaki olumsuzluklardan sizi yönetenler değil öncelikle sahil sakini dediğimiz kitle yani sizler baş sorumlusunuz.

Toplantıda çok az sayıda kadın vardı, gençler zaten hiç yoktu.. Aslında en başta olması gereken sahildeki 180 site yöneticisinden sadece 6-7 si toplantıdaydı.

***

Sevgili Sahil sakinleri, Enez sizin umurunuzda değilse, sizler de bizim umurumuzda olmazsınız… Bu ülkenin en değerli kıyı şeridini varoş ve teneke mahallesi ölçütlerinde kullanamazsınız. Bu kıyıların ve Enez’de yaşamanın bedelini de ödemek zorundasınız. Sahilin ve site çevrelerinin temizliğine, sivrisinek mücadelesine, yolların yapımına, kıyının bakım ve korunmasına, planlanmasına, projeler üretilmesine fiilen katılmak, katkı vermek doğal ve çağdaş bir komşuluk görevidir. Hatta menfaatiniz gereğidir.

Ama bu işler site ödentisi olarak ödediğiniz aylık 500-600 TL ile olamaz. Bu para bahçelerinizin çimini biçmeye bile yetmez. Site ödentileri ayda en az 2-3 bin TL olmalı ve böylece oluşacak yeni 100’den fazla kadro, yani sitelerin bekçilileri, çalışanları hem çevre temizliğinde hem de sivrisinek mücadelesinde çok etkin olarak katkı verebilmelidir. Ucuz etten yahni olmaz…

***

Başkan Günenç toplantı sonunda ilk fırsatta, yine derneğimizin düzenleyeceği ve sadece site başkanların katılacağı bir toplantı için ilgililere talimat verdi..İlk fırsatta bunu gerçekleştireceğiz.

Her şeyi, devletten, belediyeden bekleyerek bir yere varılamayacağını artık görmeliyiz.. İyi bir örgütlenme ve sorumluluk anlayışı ile biraz da elimizi cebimize atarak, ya da her haneden bir kişinin ikametgahını Enez’e aldırarak, temizlik sorununu da, sivrisinek sorununu da, şehir içi ulaşım sorununu da, sağlık kabini sorununu da, karavan ve çadır sorununu da çözebiliriz.

ORMANLARIMIZ… BİR YIL ÖNCE ORMANLARIMIZ YANDI

Geçen yıl bugün ormanlarımız yandı. Canımızı, malımızı kurtardık ama ormanlarımızı kurtaramadık.

En büyük şanssızlığımız devam etmekte olan Çanakkale orman yangınlarıydı. Bütün yangın ekiplerinin Çanakkale’de olması sonucu geç müdahale edilmesi nedeniyle kurtulamadı Büyükevren/Gülçavuş arasındaki ormanlarımız.

Geçt de olsa yapılan müdahaleler sonunda başta Edirne Valisi Sayın Yunus Sezer ve Edirne Belediye Başkanı Sayın Filiz Gencan ve tüm ekiplerin çabalarıyla can ve mal kaybı yaşanmaması da mucize olsa gerek. Sahil halkı adına kendilerine teşekkür ediyoruz.

Gündüz başlamıştı yangın Büyükevren tarafında. Hızla ilerledi, akşam saatlerine doğru orman vasıtasıyla Gülçavuş köyüne, oradan da sahildeki yazlıklara ulaştı. Ekiplerin zamanında uyarıları sonunda Gülçavuş sahilinden konvoylarla, yürüyerek, koşarak Sultaniçe sahiline doğru bir akın başladı. Can kaygısı her şeyin üstüne çıktı.

Sultaniçe sahilinde binlerce insan birikti. Bütün gece boyunca yazlıklarının hemen dibinde devam eden sahile kadar hiç sönmeden yanan ormanlarını acı içinde seyrettik.

ÇAM AĞAÇLARI ÇIRA GİBİ YANDI

Yangının bu kadar hızla yayılmasına neden olan etken hiç kuşkusuz ormanların meşeden çam ağaçlarına dönük hatalı tercihlerdi.

Geceyi Sultaniçe sahilinde tamamladık uyumadan üzüntüyle yanan ormanlarımızı izleyerek. Sabah olduğunda büyük bir bölümü yanmış ormanlarımızdan tüten dumanlar üzüntümüzü daha da arttırdı. Geç olmayan bir saatte evlerimize dönmemiz için izin verildi.

Ormanlarımızın büyük bir bölümü yanmış, müdahaleler sonunda yazlıklarımız kurtulmuş ama yangın görüntüleri, halen yer yer devam eden ekiplerin kontrolünde halen duman tüten ormanın içinde yaptığım kısa gezintide gördüklerim içimi acıtmıştı.

Sonraki günlerde defalarca tekrar gittim yanan ormanımızın içinde. Yürümek, dolaşmak, gözlemlemek için.

TÜYLÜ MEŞELER YANGINA DİRENDİ

Dikkatimi çeken en önemli şey yanıp küle dönem çam ağaçlarına inat bölgede yoğun bir şekilde dağılmış durumda olan, yüzlerce yıldır bu bölgenin doğal bitki örtüsünü koruyan “Tüylü Meşe” ağaçlarının ve fidanlarının inadına yangına dayandığıydı.

Çıra gibi yanan çam ormanlarına karşın yangına direnen “Tüylü Meşe”lerimiz.

İlerleyen aylarda Gülçavuş, Büyükevren ve  Küçükevren köy muhtarları köylerinde yaşayan vatandaşların istekleri doğrultusunda dilekçeyle baş vururlar yetkili kurumlara;

“Bu bölgede çam ormanları olmaz, eski yıllara dönelim, bölgeyi meşe fidanlarıyla donatalım”

Bölgeyi en iyi bilen, bölgede yaşayan, çalışan, üreten köylülerimizin sesi olmuş muhtarlarımız, emeklerine sağlık.

FATMA AKSAL SÖZ VERDİ

Yaz başlangıcında bölgeye geldiğimde Sultaniçe köyüne Edirne Valisi Sayın Yunus Sezer ve Edirne Milletvekili Sayın Fatma Aksal da gelenler arasındaydı. Uygun bir anı kollayarak sayı vekilimize kendimi tanıtarak sorumu sordum;

“Sayın vekilim, yanan ormanlarımızın geleceği ile ilgili bir şeyler söylemek ister misiniz?”

“Muhtarlarımızın vermiş olduğu dilekçe bizlere ulaştı. Konu önümüzde, yetkili kurumlarla görüşmeler halindeyiz, bu bölge için en iyisini yapacağız, bundan emin olun” diye yanıtladı bizi vekilimiz. Umutlanmamız gerektiğini düşünüyoruz, umarız büyük bir hayal kırıklığı yaşamayız.

MUHTARLARIN DİLEKÇELERİ

Geçtiğimiz günlerde ormanda yürüyüşlerimiz esnasında temizlik çalışmaları yapan ekiplerden birisiyle ayak üste sohbet etme imkanı buldum. Görevli arkadaş soruma; “Şu anda temizlik çalışmaları yapıyoruz, aldığım duyum ormanın bir yıl boyunca kendi haline bırakılacağı. Şu anda ormanın her yerinde tekrar çıkan binlerce filiz var. Meşe ve çam filizleri bunlar. Eğer orman kendini onarmaya başlarsa kendi haline bırakılacak, orman kendini yenilemeyi başaramazsa tekrardan ekim yapılacakmış.”

Yine umutlanmalı mıyız diye sordum kendime. Bıraksınlar orman karar verir gelecekte olması gerekene.

 ORMAN KENDİNİ YENİLİYOR

Yine iki gün önce ormanda dolaştığımda ormanın içlerine doğru gidip dikkatle incelediğimde binlerce mini çamın fışkırır gibi çıktığına, yangına direnemeyen ama ölmemiş meşe diplerinden meşe fidelerinin yeşerdiğini gördüğümde göz yaşlarıma engel olamadım.

Ormanımız yeniden yaşama dönmeye çalışıyordu. Doğa kendini onarmaya başlamıştı bile. Eğer hatalı müdahaleler yapılmazsa birkaç yıl içinde ormanlarımızın tekrar ayağa kalktığını, doğal bir bitki örtüsüyle bölgeye can verdiğini göreceğiz.

Çocuklarımıza, torunlarımıza anlatacağımız büyük hikaye şimdi başladı.

Saros Körfezi’ne tatilci akını!

Adilhan’dan Enez’e, Gelibolu Güneyli’ye  kadar bütün kamp alanları, sahiller tıklım tıklım doldu bu yıl.

Bu kadar yoğun talebin nedeninin güney sahillerine göre daha ucuz tatil imkanı olduğunu zannetmiyorum çünkü, halk arasında konuşulan bazı rakamlar bunu doğrulamıyor.

Ne kadar doğrudur bilemiyorum ama Enez sahilinde 1 gecelik konut kiralama bedelinin 20 bin liraya kadar çıktığı konuşuluyor.

Hadi uydurmadır diyelim de rakam bunun yarısı olsun!

Yine de az bir meblağ değil.

Rakamlar böyle olunca da bazı tatilciler 3-4 aile bir araya gelip ev kiraladıkları için çok daha düşük fiyatlarla tatil yapmış oluyorlar doğal olarak.

Yazımın ilk satırlarına dönerek bir şeyler yorumlamam gerekirse; bu kadar kalabalığın asıl nedeni;  mükemmel deniz ve kumla birlikte, Saros Körfezi’nin güney Ege ve Akdeniz’e göre İstanbul’a çok daha yakın olması, bilhassa bu yıl sosyal medya a, turizm dergilerinde, TV lerde çok fazla gündeme getirilmesi, yoğun tanıtım kampanyaları yapılmasıdır bence.

Şüphesiz, şuan gündemde olan Enez gümrüğü de önemli bir diğer etken elbette.

Bu rüzgar daha ne kadar devam edecek, ilerleyen günlerde nasıl gelişmeler yaşanacak göreceğiz kısmet olursa!

NASİPLE Mİ?..

“Kıymetin” bir sırrı var!..
Yaratılanların hepsi kıymetli ama, aynı zaman da da sınav sorusu!..
O sebeple, bir Yaratan’ın vermesi NASİP var. Bir de, şeytandan istenip, verilenler var!..
Allah’tan istenendiğinde verilen HAYIRLI “NASİP;” Şeytan’dan istenip alınanlar, HAYIRSIZ, BELÂ, YANMAK olmaz mı?…
O zaman, Kuran’ı Kerim’in gizeminde bize verilmiş bu müthiş ilâhi sırrı kısaca açıklamaya çalışalım:!..
NASİP:
Cümlenin hayrına elinden geldiğince faydada harcanıp, yaşayıp, “Her şeyin sahibi ve hayırlısını bilen Rabbimdir” deyip, Allah’tan “Hayırlısını” dileyenin gönlüne, aklına, Allah’tan razı edilerek verilen, “NASİP” oluyor.
Daha da kısa olarak:

Allah’ın razı olacağını gözetip, şükürle yaşarken, Allah’tan dileyip elde edilen, hayırlısı…

Kuran’ı Kerim. Sure 3/Ayet 14:
Kadınlardan, oğullardan, kantarlarca yığılmış altın ve gümüşten, salınmış atlardan, davarlardan ve ekinlerden gelen zevklere aşırı düşkünlük, insanlara süsülü gösterildi. Bunlar sadece dünya hayatının geçimidir. Asıl varılacak güzel yer, Allah’ın yanındadır.

ORMAN, KEÇİ VE İNAT

Yine aynı acıyı yaşıyoruz…

Takvimler yazı gösteriyor, televizyon ekranları ise alevleri…

Bir tarafta gökyüzünü kaplayan duman, diğer tarafta yüreğimizi kavuran görüntüler.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da “çok üzgünüz” diyoruz.

**

Sonra?

Sonra bir sonraki yazı bekliyoruz.

Oysa artık kabul etmemiz gereken acı bir gerçek var.

Orman yangınları sadece doğal afet değildir.

Önemli bir bölümü insan ihmaliyle başlıyor.

Bir sigara izmariti, söndürülmeyen mangal ateşi, anız yangını, yol kenarına atılan cam şişe, tarım makinesinden sıçrayan kıvılcım…

Dakikalar içinde binlerce dönümlük ormanlık alan, içinde yaşayan canlılarla birlikte yok olup gidiyor.

**

İşin daha da düşündürücü tarafı ise iklim krizi.

Uzmanlar yıllardır aynı uyarıyı yapıyor.

Kuraklık uzuyor.

Sıcaklık artıyor.

Toprak nemini kaybediyor.

En küçük kıvılcım devasa yangınlara dönüşüyor.

Yani artık sadece yangın söndürmeyi değil, yangını doğuran şartları da konuşmak zorundayız.

**

Bir başka öneri ise ilk bakışta şaşırtıcı geliyor.

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, ormanlarda keçi ve koyun yetiştiriciliğinin yeniden teşvik edilmesini öneriyor.

Neden?

Çünkü keçiler dip örtüsünü temizliyor.

Yangının ilerlemesini kolaylaştıran kuru otları tüketiyor.

Avrupa’nın bazı ülkelerinde bu yöntem yeniden tartışılıyor.

Belki de yıllarca “ormanlara zarar veriyor” diye inadına uzaklaştırdığımız keçiler, bugün ormanların doğal koruyucusu olabilir.

Bu öneri tartışılabilir.

Katılan olur, karşı çıkan olur.

Ama en azından çözüm arayışıdır.

**

Asıl sorun ise bizim hâlâ aynı soruları soruyor olmamız.

Neden yangın mevsimi başlamadan gerekli hazırlıklar tamamlanmıyor?

Neden riskli bölgelerde daha sıkı denetim yapılmıyor?

Neden her felaketin ardından birkaç gün konuşup unutuyoruz?

Bu sorularla adeta inatlaşıp duruyoruz…

**

Yangın çıktığında kahramanlarımız var.

Alevlerin içine giren orman işçileri…

İtfaiyeciler…

Gönüllüler…

Pilotlar…

Onlara minnet borçluyuz.

Ama gerçek başarı, yangını söndürmek değil, hiç çıkmamasını sağlamaktır.

Çünkü yanan yalnızca ağaç değildir.

Topraktır.

Sudur.

Kuşların yuvasıdır.

Geleceğimizdir.

Ve belki de en önemlisi…

Her yangında biraz da vicdanımız kül oluyor.

**

Peki bütün bunlar bizi neden ilgilendiriyor?

Çünkü yangın sadece Ege’nin, Akdeniz’in ya da Güneydoğu’nun sorunu değil.

Trakya da artık eski Trakya değil.

Son yıllarda kuraklık giderek derinleşiyor.

Meriç ve Tunca’nın debileri zaman zaman tarihi seviyelere geriliyor.

Barajlarımız alarm veriyor.

Toprak susuz kalıyor.

Meteoroloji raporları, sıcak hava dalgalarının daha sık ve daha uzun sürdüğünü gösteriyor.

Yani iklim değişikliği kapımızı çoktan çaldı.

Bugün Edirne’nin ormanları, Lalapaşa’nın meşelikleri, Süloğlu çevresindeki yeşil alanlar, Keşan ve Enez hattındaki ormanlık bölgeler büyük bir felaket yaşamıyor olabilir.

Ama bu, hiçbir zaman yaşamayacağı anlamına da gelmiyor.

Bazen bir sigara izmariti…

Bazen yol kenarına atılmış cam şişe…

Bazen de birkaç dakikalık ihmal…

Yılların emeğini, yüzlerce canlının yaşam alanını ve geleceğimizi küle çevirmeye yetiyor.

Onun için mesele sadece yangın söndürme uçaklarının sayısı değildir.

Mesele, ormanı yanmadan koruyabilmektir.

Ağacı kesmeden yaşatabilmek…

Toprağı kurutmadan koruyabilmek…

İnsanı doğayla yeniden barıştırabilmektir.

Çünkü orman yandığında sadece ağaçlar yanmıyor.

Nefesimiz eksiliyor.

Suyumuz azalıyor.

Toprağımız fakirleşiyor.

Mesele doğayla inatlaşmamak!

İBRET ALINMAZ MI

Tarihte yaşanan kitlesel facialardan İBRET ALINMAZSA, ne olur, “Tarih tekerrür eder” yani, AYNI HATALARLA AYNI FACİALAR yine, kişilerin, ülkelerin, insalığın başlarına gelir..
Yıl 2026, İstanbul valisinin basın açıklamasını gazetelerden okuyoruz:
“Sahipsiz sokak köpekleri, kedi’ lerin % 60 ını topladık, yakında % 100 ünü toplayacağız”
Yani “Meclisin yasalaştırdığı, sahipsiz sokak canların hepsini öldürüp ortadan kaldıracağız” diyor.
Oysa, meclisin, valilerin ve de halk çoğunluğunun, “Ben müslümanım, öldürme yetkisi tek Allah’ tadır, kendimde görürsem Allah’tan korkarım” demesi gerekmez miydi?..
Ülkemin insanları ve de İstanbul’ luların çoğunluğu, böyle olmasına razı demek ki, böyle bir karar çıkıp, uygulamaya konabiliyor. Bu gidişten ülke çoğunluğunun sorumlu olduğu ortadadır. Yani bu öldürme işinin VEBALİ karar verici ve uygulayıcılarla birlikte halk çoğunluğunun boynunda gözükmüyor mu?..
Şimdi geldik, “İBRET ALINMASI GEREKEN TARİHE!..”
Bakalım, Yıl 1910 dan sonra, SİVRİ ADANIN neden sonra adının değişip, halk arasında “HAYIRSIZ ADA” olarak anılmasının sebeplerine: O günlerde de ülke ve de İstanbul’da, sokak canları hakkında aynı kararlar çıkmış ve de uygulanmıştı. Sonra ne facilarla yüzleşti toplum, ortalığın altı üstüne geldi, koca ŞEHİR “YANDI, DEPREMDEN YIKILDI” milyonlaca evlat BALKANLARDA, KAFKASLARDA, ÇÖLLERDE, onlarca cephede kaybedilmedi mi.
Şırnakta soğuktan, açlıktan, susuzluktan hayırsız adada ölen canlar gibi, Edirne de ağaç kabuklarını yemediler mi?..
Halâ da ibret alınmaz mı?..
Demek ki o masumların BİR SAHİBİ VARMIŞ!.. Demek ki, bu dünya SINAV DÜNYASIYMIŞ, ALLAH YAPTIKLARIMIZA BAKIYORMUŞ..
Demek ki, yaptığımızı, misliyle başımıza getiren varmış!..

TARİHTEN İBRET ALINMAZSA, SİZ BİLİRSİNİZ!..

Köpek ve kedi sorunun çözümü mü:
Allah onları bizim bereketimize verdi, TEK ÇÖZÜM O BEREKETLERİ SAHİPLENMEK, KENDİNLE EŞİTLEMEK, başka çözüm yok!..
Tercih herkeste!..

Bu yazımı, 1910 dan sonra, başlayan felaketlerin nedenlerinden ve de, 2026 yılında masum canlarımız hakkında ki, İTLAF KARARINDAN sonra yaşanacak olanların İBRETLİĞİNİ ANLAYIP, AYNI HATALARA DÜŞMESİNLER diye yazdım.

Kuran’ı Kerim. Sure 16/Ayet 26:
Ondan öncekiler de hile yapmışlardı.
Sonunda Allah’da onların binalarını temellerinden söktü, üstlerinde ki tavan da tepelerine çöktü. Bu azap onlara, farkedemedikleri bir yerden gelmişti.

HAŞERELER

Haşere nedir? İnsanlara, hayvanlara, bitkilere zarar veren uçan, yürüyen, zıplayan, sürüngen küçük hayvanlardır. Uçabilenler sinekler sivrisinek, karasinek, zıplayanlar pire. Daha başkaları tahta kurusu, hamamböceği, çekirge, solucan, sümüklü böcek, kene, örümcek. Bunlar hep haşere sınıfına giren canlı yaratıklardır. İnsanlara, hayvanlara, bitkilere mikrop taşır, zarar verirler.

Bu zararlı yaratıklarla nasıl başa çıkarız? Tek başa çıkmak onları öldürmekle olur ama bu hayvancıkların çoğu görülemeyecek kadar küçüktür ve toplu halde yaşarlar. Hareket ettikleri, yer değiştirdikleri zaman, yaşayanları ısırdıkları zaman onların varlığını fark ederiz. Sıcak hava ve ortamlarda çoğalıp ürerler, insanların giysilerimizde gezinirken bunları fark ederiz. Bit denilen haşere parmak ucu ile kolay yakalanırken, pire sıçrar yakalanmaz. Pire, bit, tahta kurusu, sinekler sıcak ortamları çok severler ve orada ürerler. Onlarla baş etmenin tek yolu haşereleri öldürmektir.

Peki nasıl olacak bu? En basit yolu elle yakalayıp öldürmek. Biz ilkokulda iken öğretmenler öğrencilerde bit muayenesi yapardı. Her öğretmen elle öğrencinin yakasını açar bit arar ve elle öldürürdü. Sinekler için tül kumaştan yapılan — cibinlik — denilen yatağa örtülen araçlar kullanılırdı. Sineklerden korunmak içinde pencerelere elek telinden yapılmış sineklik denilen, sineklerin eve girmesini önleyen araçlar kullanılırdı. Daha sonraları — DDT — denilen gaz yağına konulup filit pompası ile püskürtülen araç kullanılır oldu, haşerelere karşı bayağı faydası dokundu.

Bu gün haşerelere karşı mücadele ilaçların kullanılması ile daha iyi hal aldı. Bu ilaçlar marketlerde satılıyor, kullanılırken kendi püskürüyor ve iyi netice veriyor.

Bazı haşereler parmak kadar büyük oluyor. Bunlar çekirgeler, tırtıllar, meyve ağaçlarının yapraklarını, gündöndüleri, çeltiği tarlasında yiyip zarar veriyorlar. Bu haşereler bir iki tane değil mevsimine göre çok olarak ürüyorlar, zirai ürüne epey zarar veriyorlar. Böyle çok üremelerine sebep havanın nemi, sıcaklığı neden oluyor. Bu haşerelerle de mücadele etmek gerekiyor, daha fazla çoğalmasınlar diye. Bu mücadelede çeşitli tarımsal ilaçlar kullanılıyor. İlaç püskürtmekle, traktörün arkasına bağlanan aparatla, uçakla havadan atılarak haşerelerle mücadele ediliyor.

Bütün mesele haşereler üremeden, zarar vermeden onları yok etmektir. Bu konuda çeşitli ilaçlar var. Bu ilaçları satan yerler var mesele yaz mecsimi gelmeden satış yerleri ile temasa geçip hangi ayda hangi haşereye karşı hangi ilaç kullanılacak, nasıl kullanılacak öğrenmek ve uygulamak lazım, haşereler üremesin diye. Devrimiz teknoloji devridir. Bir çok konunun çaresi vardır. Bütün mesele bunları kullanmak. Eğer bu konuyu bilmiyorsak bilene sorup öğrenmeliyiz HAŞERELERE karşı . . .