Bizde pek bilmezler… Ne dili’ nin ne müziğinin, ne asil tarhinin ne de coğrafyasının, doğasının tabiat varlıklarının kıymetlerini bilmezler!.. En az dört asırlık, beyin iptal yaşamın karanlığı sarmış güzellikleri!.. Atatürk’le bir silkinme olmuş ama… Bir arkadaş anılarında anlatıyor: “İşim dolayısıyla sık sık Avrupa kentlerine giderim. Bulunduğum Avrupa kentinde, Türk klasık müzik topluluğunun konseri olduğunu öğrenince, hemen gittim. Türk müzisyenler sahnede yerlerini aldılar ve Türk müzik kültürüne has, UD, BAĞLAMA, SAZ, KANUN, KEMANE, NEY vb… enstrümanları konuşturmaya başladılar!.. Salondaki Avrupalı dinleyiciler, İLK KEZ duydukları bu bambaşka müzik tınılarının hücrelerine verdiği tesirle, adete hipnozlanmış gibi, şaşkınlıktan dona kalmış, nefesleri kesilmişti!.. Sonradan birinin dediği gibi: “ Türk müziği başladıktan hemen sonra, adeta koltuk altımda yok olmuş, havada izliyor idim. Zaman, mekan kavramı ortadan kalkmış, başka bir boyuttaydım sanki” böyle bir müzik mümkün değil, harhalde rüya görüyorum!.. Dünyada, böyle şaheserler varmışta bizim neden haberimiz yok?.. dedim kendime.” diyerek, bir Avrupa’lı izleyicinin, Türk müziğinin muhteşem tınıları karşısında, hayranlık ve de şaşkınlık içinde ki duygularına tanık olmuştu! (Avrupa’da neden Türk müziği dinlenmez acaba?..) Biz her milletin müziğini dinleriz. Ama dünya Türk müziğinden mahrumdur. Neden?.. Kültürümüzün bağrından çıkmış müzik evlatlarımız, Barış Manço, Cem Karaca, Sezen Aksu, Kayahan, Emel Sayın, Aşık Veysel, Neşe Karaböcek ve daha niceleri DUYGULARIMIZA NE DE MÜTHİŞ TERCÜMAN OLMUŞLARDI, UNUTULUR MU?.. İçerisi, Türk müziğinin özgün, manâ zengini güzelliklerinin gereği gibi farkında değil , dışarısı da, şeytanın kalleş hipnozunda olursa, kim bilir KIYMETİN kıymetini?.. Bay aşkı, bayan aşkı, müziğimizn bir yanın negatif bağımlılığı!.. Ara!.. Başka aşkı zor bulursun; varsa, yoksa omuz altı heveslerine “Aşk” demeler!.. “Aşk tahrifatı”…
O alanı da sakat tarafı!..
Kuran’ı Kerim. Sure 19/Ayet 100: Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O akıllarını kullanmayanları murdar kılar.
2026-2027 Eğitim ve Öğretim Yılı geçtiğimiz hafta bugün başladı.
Sendikalardan, siyasi partilerden eğitimdeki olumsuzluklara yönelik açıklamalar birbirini izledi.
Son açıklama Öğrenci Veli Derneği Edirne Şubesi’nden geldi.
Yeni eğitim-öğretim döneminin, bir yıldır değişmeyen sorunlarla açıldığına dikkat çekildi.
Yoksulluk büyürken ücretsiz okul yemeğinin hâlâ verilmediği vurgulandı.
Geçen Cuma günkü nüshamızda bu önemli konuya, “Yeni ders yılında da sorunlar aynı… Okul yemeği ne zaman?” diye sorarak manşetten yer verdik…
**
Dernek tarafından, kamusal eğitime bütçeden ayrılan payın giderek düşmesinin sorunların ana kaynağını oluşturduğunun altı çizildi…
Laik ve bilimsel eğitimdeki aşınmanın derinleşerek devam ettiği belirtildi…
Yetersiz okullaşmanın getirdiği sorunların, eğitime erişimdeki eşitsizliği beslediğine dikkat çekildi…
Türkiye’de milyonlarca çocuğun ekonomik krizle derinleşen yoksulluktan etkilendiği vurgulandı…
Çocukların yoksulluk nedeniyle okula devam edemedikleri vurgulandı…
Buraya ayrı bir parantez açmak gerekiyor:
“Devam edebilenler ise okula aç gitmektedir” denildi…
**
Öğrenci Veli Derneği’nin, bu tablonun yerel yüzünü de ihmal etmediğini gördük.
Mesela, fiziki yetersizlikler!
Özellikle yerleşim bölgelerindeki kalabalık sınıflar!
Birleştirilen okullar!
İnşası bekleyen projeler!
**
Şimdi yazmaya çalışacaklarım, Öğrenci Veli Derneği’nin söz konusu açıklamasında yer almıyor.
Ama yine okullarla ilgili…
Sporla iç içe olan, bir öğrenci velisi dostumdan yukarıdaki haberin yayınlandığı gün WhatsApp üzerinden bir ileti aldım.
Sonra ilgimi çekince kendisiyle telefonla da görüşerek konuyu tam anlamıyla kavramaya çalıştım.
Edirne’de kulüpler antrenmanlarını okul spor salonlarında yapıyor.
Gelinen noktada, Edirne’de okul spor salonlarının ihale yoluyla kiraya çıkarılacağı yönündeki söylemler giderek yayılıyor.
İhalede alt yüklenici olmayacak…
Sadece ihaleyi alan kulüp alanı kullanabilecek.
Bir başka deyişle, diğer kulüpler karşıdan bakacak!
Bazı illerde bu tür ihalelerin yapıldığını öğreniyoruz.
Astronomik rakamlar…
Yıllık 2 milyon, 2,5 milyon lira…
Hem de KDV hariç!
“Bunu karşılayacak Edirne’de ne kulüp var ne de bir takım var” diyor dostum.
Hadi, diyelim ki bu rakamlar karşılandı.
Edirne’de 4-5 salon varsa…
4-5 takım!
Bu ne demek?
Yakın zamanda Edirne’nin sporunu geliştirelim, spora katkı verelim derken, ortada takım kalmaması demek!
Belki de voleybol ve basketbol liglerinin bile kurulamayacak duruma gelmesi demek…
**
Okullar gibi spor dünyası da 2026-2027 sezonuna girdi.
Ne var ki Edirneli sporseverler sezona oldukça tatsız başlıyor.
Değerli kardeşim İsmail Demiray’ın Edirne’de bu alanda gelinen durumu değerlendirdiği yazısını geçtiğimiz günlerde “Sporda Fiyasko” başlığıyla okurlarımıza sunmuştuk.
Edirnespor 3. Lig’den amatöre düştü…
Milyonlarca lira harca, düş!
DSİ Kadın Basketbol Takımı, Türkiye Kadınlar Basketbol Ligi’ne veda etmek zorunda kaldı.
Bu da parasızlıktan…
Bir Olin Edirne vardı basketbolda…
Bir rüya gibi geldi, geçti.
O da öyle…
Voleybolda, hentbolda durum ortada…
Bunlar da aynen…
**
Tüm bunları düşünürken…
Öğrenci velisi dostumun okul spor salonları derdi beni de gerdi!
Çünkü mesele sadece bir salon meselesi değil.
Mesele, çocukların spor yapabileceği alanların nasıl kullanılacağı…
Mesele, kulüplerin ayakta kalıp kalamayacağı…
Mesele, Edirne’nin gelecekte hangi branşlarda takım çıkarabileceği…
Bugün birkaç milyon liralık bir ihale bedelini konuşuyoruz.
Yarın belki de “Edirne’de neden takım yok?” diye soracağız.
O zaman da dönüp kendimize bakmamız gerekecek.
Çünkü sporcu yetiştirmek istiyorsak önce çocuklara oynayacak alan bırakmamız gerekiyor.
Kulüplerin nefes almasını istiyorsak, onların nefesini kesecek maliyetleri de iyi hesaplamamız gerekiyor.
Sevgili Mustafa Kemal ATAMIZ, “TÜRK DİL VE TARİH KURUMU” nu boşu boşuna kurmadı!.. Çünkü, “ŞEYTANLA YATIP ŞEYTANLA KALKAN” köleci, sömürgeci dünya güçlerinin “TÜRK DİLİNE VE TARİHİNE SALDIRIP, YALANLARLA TAHRİF EDİP, Türklerin kimliklerini, tarihi kök gerçekliğinden silip atmaya kalkışacaklarını çok iyi biliyordu!.. Bakıyoruz, şeytan uşakları hep atakta, Türk dil ve tarhini yalanlarla tahrif edip, insan dünyasının algılarını karartmaktalar. Dünyada Türk düşmanlığını yaymaya çalışıyorlar. Başarmış durumdalar, maalesef!.. Mustafa Kemal’den başkaları da çıkmalı değil miydi?.. Bakıyorsunuz, “İRAN” diye bir devlet, millet bu coğrafyada yok!.. Ama 1935 yılında şeytanın yeryüzü temsilcileri, bu coğrafyaya, “İRAN” adını UYDURUYORLAR. Bakıyorsunuz internet kayıtlarına, tarih kitaplarına, İran hakkında bilgi edinmek istediğinizde, “HİNT- AVRUPA” halkıdır.” diye yazmışlar. Hindistan nere, Avrupa nere be kardeşim!.. AÇIKÇA YALAN!.. Pekiyi doğrusu ne?.. Doğrusu, TARİH BOYU, “TÜRK” coğrafyası. Coğrafi konumu sebebiyle, BİNLERCE YILLIK ASYA SINIRDAŞLARI OLAN HİNT VE ARAP KÜLTÜRÜ VE DE GENLERİNİN ETKİSİNDE olmaları gayet doğaldır. Ama neticede “İran” diye uydurulan coğrafyada binlerce yıl Türk devletleri MEVCUTTU!.. Binlerce yıl, devleti kuranlar Türk, halk ise Türk değil öyle mi?.. Olur mu be kardeşim, olur mu be ey dünya insanlığı, TARİH BİLİMCİLERİ böyle saçma bir yalana inanılır mı?.. “İran” diye uydurulan coğrafyada M.Ö 10. 000 den de önce de Türk hükmünü gizlemezler mi sizce?.. Koskoca TÜRK ASYA UZANTISI OLAN, bir coğrfayada Türklerin adının geçmediği, “Hint-Avrupa ırkı diye uydurulduğu BESBELLİ olan bu coğrafyanın bin yıllık tarihine bakalım: Gazneli Türk devleti: 963—1186.—— Büyük Selçuklu Türk devleti: 1037-1194.—– İldenizliler: 1136—1225.—— Harzemşahlar: 1977—1231.—— Timur imp: 1370—1507.——– Karakoyunlular: 1350—1469.——– Akkoyunlular: 1378—1501.——– Safaviler: 1501—1736.——– Afşarlar: 1736—1796.——– Kaçarlar: 1795—1925. Gel şimdi böyle bir tarihe sahip coğrafyadan “TÜRK” ü sil, “İRAN” diye bir isim uydur, hiç olur mu ey dünya?.. Atamız boşu boşuna Tarih kurumunu kurmamış demek ki!.. Pekiyi de neden Türklerin iki yakası bir araya gelmiyor?.. Kuran’ın ilk emrine uyulmadığı için. İlk emir: “Kuran yolunu kendin oku, öğren, yoksa şeytan uşkaları size öyle bir din ve Allah uydurur ki, ona inanır, ALLAH’IN KORUMASINDAN DÜŞER, şeytanın mezhepler yolunda yanarsınız” İŞTE TÜRK’ÜN EN BÜYÜK DÜŞMANI YUKARDA YAZILI OLDUĞU GİBİDİR!.. YA KURAN’DA Kİ ALLAH YOLU, YA DA MEZHEPLERİN ŞEYTAN’IN YIKIM YOLU, TERCİH BİZDE!..
Tüm Türk devletlerini mezheplerle kendi kendileri yıkmıştır, biline!..
Kuran’ı Kerim. Sure 6/Ayet 159: Dinlerini parça parça edip guruplara ayrılanlar var ya, senin onlarla hiçbir ilişkin yoktur. Onların işi ancak Allah’a kalmıştır. Sonra Allah onlara yaptıklarını bildirecektir. 7/3: Rabbinizden size indirilene uyun! O’nu bırakıp da başka dostların peşinden gitmeyin. Birazınız öğüt tutuyorsunuz.
Bugünün Türkiye’si değişim Türkiye’sidir. Bundan elli, yirmibeş yıllara göre Türkiye’de çok şeyler değişmiştir. Bir kere insan kalitesi değişmiştir. 1950 yılında önce halk olarak toprak ağırlıklı idik. Halkın %8o’ni köylerde yaşar, geçimini toprak ürünleri ile sağlardı. Bugün bu % 25 kadar düşmüştür. Cumhuriyet kurulduğunda Türkiye’nin nüfusu 15 milyon iken bugün nüfusumuz 86 milyonu bulmuştur.
Okuma yazma oranı % 8 iken bugün % 90 nın üzerindedir. Ellili yıllarda üniversite yalnız İstanbul ve Ankara’da varken bugün her vilayetimizde var. İkinci Dünya Harbinin bitimi dünyada bir devir açmıştır. O güne kadar dünya devletlerinin çoğu devletçilik yönetimli iken, o günden sonra kapitalist düzen uygulamaları başlamıştır. Bu uygulamaya Türkiye’de katılmıştır. Ellili yıllar Türkiye için değişim yıllarının başlangıcıdır. O yıllardan sonra ama yanlış ama doğru Türkiye’de bir sanayileşme devri başlamıştır. Ondan önce bu işler devlet ağırlıklı idi. 1950 yılı bir değişimin başlangıcıdır, çok partili devir başlamıştır. Bu değişime demokrasi denmiş, kapitalist sistem özel sektör yaratmıştır.
Amaç her mahallede bir milyoner yaratmak. Bugünkü Türkiye hem tarım, hem sanayi, hem turistik Türkiye’dir. Ellili yıllar bu sıçrayışın başlangıcıdır. Ondan önceki yıllar devlet ağırlıklı fakirlik devriydi.
Birçok askeri müdahalelerden sonra Türkiye rayına oturmuştur. Bu yıllarda daha önceki yıllarda görülmeyen atılımlar olmaktadır. Bir sanayi, bir inşaat sektörü yaratılmıştır. Elli yılından önce tarım hayvanla yapılırken bugün tarlaya traktör makine girmiştir. Bugünün çiftçisi bu aletlerle çok güzel tarım yapmaktadır. Ellili yıllardan önce bir çok fakir insan kış günü ayakkabısız sokakta gezerken, bugün böyle bir görüntü göremeyiz. Refah yüzeyi artmıştır, bir çok mahallede milyonerler yaratılmıştır ama bahçeli evler çağından apartman çağına geçilmiş, yeşil yerine gri tercih edilmiş. Bu da zorunluluktan, nüfusumuz 86 milyon olmuş.
Türkiye’de her şey iyi giderken 1984 yılında Güneydoğu da bir terör örgütü ortaya çıkar, 2026 yılına kadarda faaliyetini sürdürür ve sonunda teslim olurlar. Artık Türkiye terörsüz Türkiye’dir.
Bugün, düne göre çok değişiklikler olmuştur. Kadınlar yavaş yavaş ön ortama geçmiştir. Kadınlar çalışmak için eşlerinden izin almak zorunda değildir. Kıyafet bakımından Avrupa’dan geri değiliz. Her meslekte kadınları görmek mümkündür. Kadın valiler, kadın generaller, kadın tır şoförleri, bir çok meslekte kadın görülür. Ulaşımda bugüne kadar görülmemiş uygulamalar görülüyor. Yer altı tünelleri, yeni havaalanları, hızlı trenler. Bunlar Türkiye için yeniliklerdir. Eskiden trenle 8 saat olan Ankara- İstanbul arası yolculuk bugün 3,5 saate inmiştir. Böyle bir uygulama Trakya içinde yapılıyor.
Türkiye hızlı tren atağında atılım yaparken, aynı zamanda hızlı trenlerin üretimini de yapmaktadır. Yurt dışı ülkelere motorlu, elektrikli lokomotifler satmaktadır. İyi bir savaş endüstrimiz var, bir çok cins füzeyi kara,deniz hava silahını, her tip ticari gemiyi, denizaltı, denizüstü gemileri yapabiliyoruz. Dünyada kendi silahını kendi yapan beş ülkeden biriyiz.
Hep artılardan bahsettik; hiç mi eksimiz yok? Olmaz olur mu; zengin ile fakir arasında çok büyük fark var. Ücret farkı çok fazla, bu gelir adaletine ters düşüyor. Yanlış politikalar yüzünden zam sarmalından kurtulamıyoruz, zammı zamla hallederiz sandık. Bu kadar yıl uğraşmamıza rağmen Türk parası LİRAYI bir türlü değerlendiremedik, hep Liranın alım gücü düşük kaldı. AMA yine de Ortadoğu’nun ve Balkanların bir çok bir çok ülkenin üstündeyiz, iyi, kötü, BUGÜNÜN TÜRKİYESİ…
ABD yurdum insanı için adeta bir komşu kapı… Yani ne olsa bir fikrimiz var. Televizyonlarımızın ABD temsilcileri de oldukça destekçi oluyor bu yapıya. Kolorado’nun bir şehrinde olay mı var? Bağlan hemen Vaşington temsilcisine anlattın size…
Yahu zaten yuvarlak hesap 350 milyon nüfuslu dokuz buçuk milyon kilometre kare bir yer. Ne var yanı Vaşington’dan Teksas yahut Kolorado’nun yahut elli eyaletten birinin bir şehrinde gerçekleşen olayı yanıbaşındaymışız gibi bildirsek. Ben de çok detaycıyım, çok ince analizciyim, tüh…
Böyle kapı komşu, kanka gibi bakınca başka bir memlekete tabii sorunu da sorunumuz oluyor. Bir ara çok kızdık bu Amerikalılara ama şimdi gene seviyoruz galiba. Çünkü sosyal medya hesaplarında orada gerçekleşen doğa olaylarına dayanarak inşallah çatlarlar, patlarlar nev’inden gönderiler yok bu ara.
Bir de başkanları var tabii bizim içimizden biri adeta. Trump deyince nedence akan sular duruyor. Özellikle Hillary Clinton ile Donald Trump yarışında bu benimseme çok daha yüksek seviyedeydi. Bir ara korktum bazı şehir meydanlarında Hilaricilerle Tırampçılar bibirleriyle kavga edecek diye. Sanki başka bir devlet değilmiş gibiydi.
Gelelim acı gerçeklere yahut gerçekler acıtır mı demeliydim. Yaklaşık 15 seneden beri profesyonel bir şekilde ABD dış politikası takip ediyorum. Yukarıdaki bu aidiyet ve rasyonaliteden uzaklıktan sıyrıldıktan sonra söyleyebileceğim şey seçimi Trump’ın kazandığı değil de Demokratların kaybettiği olmuştu. Zira Biden faciasından sonra seçiciler kurulu delegelerini oluşturmak üzere sandığa giden seçmenin de kafası karışıktı ki; seçim katılım oranları da pek tatminkâr değildi.
Trump’ın bir dönem sonra tekrar başkan olduğu ABD sonuçtan yine tatmin olmuş durumda değil. Zira pek dikkat edilmese de dinamik, genç ABD başkanı imajının yerine yaşlı mı yoksa daha mı yaşlı seçenekleri geldi. Bu durum ABD iç politikasında tartışılan ancak bizim kapı komşu gibi davrandığımız ABD için çok da tartışmadığımız bir husus oldu.
Bunun dışında Trump için bir hukukilik değil ama bir meşruiyet sorunu da oluştu. İlk döneminden kaynaklandı bu… Ancak demokratların Biden ısrarı ve bu ısrarın sonrasında Trump karşısında çıkardıkları adayın karşılık görmeyişi kaçınılmaz yenilgiyi de beraberinde getirdi. O dönem şunu söylemiştim; Demokratlar kaybetti ama Trump da kazanamadı.
Bu süreçte nedende Savunma Sekreterliği gibi bazı kurumların internet sitelerinin isimlerinin başkanlık kararıyla değiştirilmesi gibi faaliyetler büyük bir olaymışçasına tartışıldı. Sınırsız güç vehmettiğimiz ABD başkanı için İran çok büyük bir sorun haline geldi. Saldırıları başlatmadan önce açık olan Hürmüz Boğazını yeniden açmak için girişimlerde bulunduğunu açıkladı. Fıkra gibi bir durum. Buna ek olarak zaten kısıtlı dış operasyon yetkisi sona erdiği için köşeye sıkışan Başkan Trump’a bir darbe de dün Temsilciler Meclisinden geldi. Yalnız Demokratlar Trump’ın yetkisini kısıtlama amacı ile ortaya attıkları yasada Cumhuriyetçiler tarafından da desteklendiler bu önemli bir ayrıntı.
Pek çok iç politika sorununa ek olarak dış politikada da bol ve yüksek söyleme karşın az ve cılız sonuçlar alan Trump yönetimini 3 Kasım 2026’da zorlu bir sınav bekliyor. ABD de Temsilciler Meclisinin tamamı yani 435 ve 100 koltuklu Senato’nun da 33 koltuğu için bir seçim yapılacak. Büyük ihtimalle Kongre’nin her iki biriminde de Trump’ın etkinliğini kaybettiği bir sonuçla karşılaşacağız. Bu durum bir önceki döneminin ara seçimlerinde de benzer bir şekilde sonuçlanmıştı. Temsilciler Meclisinde çoğunluğu oluşturan Demokratların Senato’da da çoğunluğu ele geçirmesi Trump için hayli zorlu iki yıl demek olacak. Bu senaryonun gerçekleşme ihtimali oldukça yüksek. Sonrası için de zaten Trump’ın bir önceki döneminin son iki yılına bakmak yeterli olacaktır. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…
Enez’de. sahipsiz hayvanlara yardım etmek ve doğayı korumak amacıyla 11 Mart 2026 tarihinde kurulmuş olan Vicdanlı Kalpler Hayvanları ve Doğayı Koruma Derneğinden bahsetmek istedim bugün biraz.
Sosyal medya hesaplarımı takip edenler bilirler, Enez’de yapılmış olan sokak hayvanları barınağı ile ilgili bir paylaşım yapmıştım geçtiğimiz günlerde.
Bu paylaşımım da; barınağın, Edirne Valiliği tarafından yaptırıldığını yazınca, bazı dernek üyeleri beni arayarak; barınağın (doğal yaşam alanı) tamamen gönüllüler tarafından yapıldığını, Edirne Valiliğinin maddi, manevi bir katkısının olmadığını, aslında Valilik tarafından yaptırılması konusunda bir anlaşmaya varıldığını fakat paydaşlardan Enez Belediye Başkanlığının belirlenen süre içinde müracaatta bulunmaması nedeniyle barınak yerinin hayırsever bir vatandaş (bende telefon numarası olmadığından ve istediğim halde sosyal medya üzerinden de irtibat kuramadığım, iznini de almadığım için ismini yazmıyorum) tarafından satın alındığını, sonuç olarak barınağın VİKADER üyesi hayırseverlerin maddi manevi destekleri ile bugünkü hale getirildiğini, hatta şuan için barınakta benim yazdığım gibi 50 değil, 100 ün üzerinde sokak köpeğinin bakılıp beslendiğini anlattılar.
Her işin başı eğitimdir ve eğitimden etkilenmeyen kişi yoktur. Bu yıl eğitim öğretim yılında 20 milyon öğrenci var dendi. Bunlara yuvarlak hesapla anne-baba eklesek 60 milyon eder. Ama sistemde olmayanların da eğitimin gidişinden etkilendiğini hepimiz biliriz. Bu kadar önemli olan eğitime katılım eksikliğimiz vardır. İktidarlar eğitim sistemi ile kedinin fare ile oynadığı gibi oynuyor. Eğitim öğretim yılının verimli geçmesini dilerken gözlemlerime dayanarak eğitimdeki eksiklerimizi yazmak istedim.
Eksiğimiz; sosyal devlet anlayışına uygun eğitim politikalarının olmaması. Bu tespiti YÖK başkanı bile söylüyor, elbette muhalif olanlar da. Bırakın iktidarın politikasını, bakandan bakana değişen sistem dikiş tutmuyor. Adeta bir sistemsizlik egemen.
Eksiğimiz; eğitim sistemine paralel olan adaletli ve amacına uygun sınav sisteminin olmaması. Okullar, bilgi vermenin yanı sıra yaşam becerisi kazandıran en önemli kurum olmaktan çıkarak, sınavlara giriş için gerekli olan belgenin alınacağı binalara dönüşmüştür. Okulu değerli, sınavları güvenli yapmadığımız hiçbir sistemden verim bekleyemeyiz.
Eksiğimiz; eğitimde fırsat eşitliği ve adalet olmaması. Anayasa’mızda belirtildiği gibi Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan her çocuğun eşit eğitim hakkı vardır. Ancak sınavlara bağlanan öğrenci için adil bir eğitim sürecinden bahsetmek mümkün değil.
Eksiğimiz; eğitimi nitelikli hale getirememek. Niceliğe boğulan eğitimde nitelik mumla aranıyor. Maalesef sistemi olmayan ya da sistemsizliği sistem olarak dayatan iktidarın eğitim sistemi nicelik salgınına yakalandı. Okulları, modern araçlarla donatan ama niteliğe dokunmayan tüketim alanı konumuna getirdik.
Eksiğimiz; temel becerilerin kazandırılamaması. Öğrenciler okuduğunu anlamıyor, dört işlem yapamıyor. Yapılan araştırmalarda ülkemizde temel eğitimi bitirmesine rağmen okuduğunu anlamayan, dört işlem becerisi dahi kazanamamış öğrencilerin oranları azımsanmayacak düzeyde.
Eksiğimiz; eğitimin üretime hizmet etmemesi. Öğrenciler ve aileler, okulun geleceğe katkısına şüpheyle bakıyor. Üniversiteler işsizliği ertelemekten başka bir işe yaramıyor. Okulu bitiren iş bulamıyor ama bazı alanlarda da nitelikli çalışan bulunamıyor. Çünkü eğitimde planlama yok. Oysa ülkemiz dünyaya örnek olan ve her çağa uyumlulaştırılacak Köy Enstitüleri Modelini üretmiştir.
Eksiğimiz; öğretmenin sistemdeki konumu ve itibarının korunamaması. Öğretmene atfedilen toplumsal görevler ancak özel bir öğretmen yetiştirme sistemi ile olur. Ancak bugün branşından çıkan soru sayısıyla doğru orantılı. Yıllar içinde bilgiye ulaşmanın yöntemleri değişti. Bugün öğretmenlik mesleği teknik sınav hazırlama ve mekanik bilgi aktarıma durumuna indirgendi. Öğretmenlik mesleği kapıkulu konumuna zorlanmaktadır. Örgütlenme durumları baskı altındadır.
Eksiğimiz; öğretmen yetiştirme süreçlerinin toplumun ve çağın ihtiyaçlarıyla uyumlu olmaması. Eğitim fakülteleri programları her yıl daha anlamsız ve amaçsız uygulamalar ile değişmektedir. Evrensel ilkeleri özümsemiş ama yerli ve milli olan, dünyada örnek alınan eğitim modellerini izleyip zamana ve topluma uyan bir eğitim sistemi kurmak zorundayız. Ki ülkemiz bunu geçmişte başarmıştır.
Eksiğimiz; eğitime ayrılan kaynakların verimli ve yerinde kullanılmaması. Ülkemizde kaynak boldur, paylaşım tercihleri farklıdır. Eğitime ayrılan bütçe her yıl oransal olarak düşmektedir. Ayrıca bakanlık bütçesi eğitimin ticari ve dini alanlarında kullanılmaktadır.
Eksiğimiz; sabahçı-öğlenci (ikili) eğitimin devam etmesi. Bugün henüz ikili eğitim sistemi var ise hepimizin utancıdır. Fırsat eşitliği bağlamında okullar arası altyapı ve imkân farklılıklarının giderilmesi ve her çocuğun hak ettiği nitelikli eğitimi alabilmesi için ikili eğitimin tamamen sonlandırılması artık bir tercihten ziyade zorunluluktur. İkili eğitimi bitiremeyen iktidar bu sorunları gündeme alıp çözeceğine öğretmenin giyimiyle uğraşmakta. Öte yandan karma eğitimden vazgeçip kız-erkek okullarını gündeme getirmektedir.
Eğitimi özgürleştirici, sorumlu bireyler, çağdaş, laik ve bilimsel düşünen sorumlu ve örgütlü insanların yetişmesine hizmet eder konuma getirmek için hepimizin eğitim hakkında bilgi sahibi olması ve bu alandaki örgütlenmelerde yer alması şarttır. Eğitim kişiye, iktidara, siyasilere bırakılacak bir alan değildir.
Bu eksiklere onlarcasını daha ekleyebiliriz. Çocuk yoksulluğunu ortadan kaldırmakla onların karnını doyurmakla başlamalıyız. Bunun için de önce niyet ve katılım gerekir.
İnsanolunu ve diğer canlıları Yaratan, yaşatan Rabbimiz, “Aklınızı Allah’tan yana, yani (fayda etmekten yana) kullanın, şeytandan yana, yani (Zulümden yana) kullanmayın, yoksa yanarsınız!..” diye Kuran’da bildirilmiş. Hem de 1400 yıldan beri!. Bakıyoruz elli yılda birkaç köpeğin insanlara saldırdığını, çok seyrek de öldürdüğünü görüyoruz. Bunun sebebi de yine insanların suçu. Çünkü o köpeklere saldırıyorlar, taşla, sopayla, kürekle canlarını yakıyorlar, açlığa, susuzluğa, sevgisizliğe kovuyorlar, hatta, zehirleyip, çivili sopalarla bağlayıp, vurup, açlığa susuzluğa kovup katlediyorlar. Bir insana böyle yapsalar, neler neler yapabilir bir düşünür müyüz. Nadir de olsa onları saldırganlığa mecbur bırakan yine insanların hatası!.. Bir haber duyuyoruz, çok nadiren, “Bir köpek bir insana saldırıp, öldürmüş!..” İnsanoğlu bu duruma bir çözüm arıyor. Toplum ve Meclis çoğunluğu sonunda bir karara varıyorlar. “Tüm yurtta ki sahipsiz sokak köpekleri valilikler, belediyeler eliyle toplanıp, öldürülecekler.” Ve karar uygulamaya kunuluyor. Ülke çoğunluğu, sessiz, yani bu kararı destekliyor. Pakiyi de o zaman, köpek öldürmesi milyarda bir, insan öldürmesi, milyarda MİLYONLARCA… HER YIL MİLYONLARCA İNSAN, HAYVAN ÖLDÜRMEKTEN SABIKALI, İNSANLAR VAR DİYE, TÜM İNSANLIĞI ÖLDÜRME KARARI DA ÇIKARTSANIZA GÖRELİM?.. Sokak kedi ve köpeklerini sahiplenerek, ÖLDÜRÜLMEKTEN kurtarmaya çalışanlar da var ama çok azınlıkta maalesef!.. Şimdi, sokak masumlarını sahiplenerek öldürülmekten kurtarma zamanı, artık kim dünyasını da, ahretini de kazanmak istiyorsa…
TERCİH HEPİMİZDE!..
Kuran’ı Kerim. Sure 19:Ayet 38,39: Onlar huzurumuza çıkacakları gün, ne iyi duyarlar, ne iyi görürler… Fakat o zalimler bugün açık bir sapıklık içindedirler. Sen onları pişmanlık ve üzüntü günü için uyar! Çünkü onlar bir gafletin içine dalmış oldukları halde ve henüz iman etmemişken, iş olup bitmiştir.
Günümüz siyasal iletişim araçlarından sosyal medya platformlarının çok yönlü işlevi ve bir örnek ‘Özlem Becan muhaberatı’, geçen haftanın özeti sayılır.
Muhaberatta sarf edilen sözlerden/saptamalardan ülke siyasetinin gelişmesine yarar sağlayacak çıkarımlarda bulunmak, bu köşenin gayret alanları içindedir.
Önceki bölümün sonunda, Becan’ın muhaberat üslup ve içeriğine dair eleştirilerine yer verdik.
Becan, hırsızlık yapmadığını, ahlaklı biri olduğunu ve Gazi Mustafa Atatürk’ün iki büyük eserinden Cumhuriyet Halk Partisi’ne sahip çıkmanın utanılacak bir şey olmadığını vurguluyor eleştirisinde. Becan’ın hırsızlık yapmamayı, ahlaklı olmayı bir meziyet addetmesi bir çelişki ancak siyaset sahnesinde ortaya dökülen pespayelikler, yolsuzluklar düşünsel bir çarpıklığa da yol vermiyor değil.
Şöyle oldu cevaba cevabımız:
//Hamaset ve ajitasyon siyaseti acizliktir Özlem hanımefendi. Benim için bu yazdıklarınız zevahiri kurtarma telaşıdır.
Konunun özünü kavramadan ayrıntı üretmek, siyasi mülahazada zayıflık ifadesidir…
Siz siz olun analiz kabiliyetinizi geliştirmek için çaba harcayın. İdareimaslahat iyi değildir, fayda sağlamaz, siyasi gelişime ket vurur…
Bu naçizane önerileri dikkate almanızı kuvvetle öneririm.
Edirne’deyiz nasıl olsa daha çok görüşeceğiz ve size çok yararı olacak…
Ben kim miyim işte buyum Özlem hanımefendi…
Paylaştığım üç yazıyı sırasıyla okuyun, devamı da var…
Size yardımcı olacaktır o oturtulduğunuz koltuğun dinamiklerini anlamanız babında…
Siyaseti çelik çomak oynamak sananlara ilaç niyetinedir… Düşünce penceresinin açılmasına yardımcıdır… Ha, tabii, vasatın tahakkümüne boyun eğenler için davul sesi gibidir, rahatsız eder, sıkıntı verir… Siyaset de böyle bir şeydir Özlem hanım; koltuk merakından ötedir. Göreceksiniz o oturtulduğunuz koltukta Edirne’de alay konusu olacaksınız…
Allah yar ve yardımcınız olsun…//
Becan’ın sosyal medyada siyasi propaganda yazılarına gelen yorumlar çok çeşitli ve renkli fakat genelde menfi. Yani Becan’ın oturtulduğu koltuğun dinamiklerini yok sayıp fevkalade önemli bir görev üstlenmiş rollerde kendini önemsetme çabasının karşılığı bulunmadığı hemen göze çarpıyor.
Daha 2000’in başlarında CHP’de yönetsel/örgütsel temeldeki yapısal sorunlara ve doğuracağı sonuçlara dikkat çeken, çözüm önerilerini tartışmaya açan, siyasi analizlerinden yararlandığım Serdar Seçkin’in konuya dair bir yorumuna yer vermeden devam etmeyelim.
Becan’ın oturtulduğu koltuğun eğreti ayaklarını anlamasına yardımcı Serdar Seçkin saptamaları şöyle:
//Kadın ve 2 çocuk annesi olmak eleştirilerden muaf olmayı getirmez. Siyaset ortamında bu kadar eleştiriyi üzerinde toplamak, makam dışında halkın içinde olamamak kadar kötü bir durum da olamaz. Bu sadece bir şekilde açıklanabilir. Pazarlık ve siyasi beklenti. Siyasetçi kendi önünü açabilmelidir. Açamazsa kenara çekilmesini bilmeli, akp’den, butlandan, atanmadan medet ummamalıdır.
Yapılan siyaset değil, hırsın lokomotifliğinde kibir vagonlarıyla, ikbal peşinde katar oluşturmaktır. Ülkenin zor günlerinde sarayın adaletsiz adaletiyle elde edilen makamlar size/sizlere ait değildir. CHP ye yapılanların nedenleri nedir? Kime yol açıp yarıyor? Hiç düşünüldü mü? Yorumların bir ikisi dışında hepsi aleyhinize. Bu kadar lafa, hakarete değdi mi?
Akp nin operasyonuna atlayarak butlanla göreve gelen, yukarıdan aşağıya atanan herkes tarihi bir sorumsuzluğun aparatıdır.
Sonucuna siz katlanacaksınız. Ama CHP ile birlikte toplumsal olarak ülkemizi, bireysel olarak da çocuklarınızın, torunlarınızın, aile fertlerinin geleceğini yok etmenin adayı oluyorsunuz. Yazık...//
Becan ile sosyal medyadaki temasın doğurduğu siyasi irdelemelerin kıymetini bilmek lazım: çünkü yararlanmayı bilenler için hem mülahaza yeteneğini hem de sapla samanı ayırabilen siyasi analiz kabiliyetini geliştirme imkânıdır.
Biraz da bu nedenle köşemde Becan ile muhaberatı değerli addediyorum. Kendisini bu köşede layıkıyla ve zevkle ağırlama sözü de vermiştik. Gördüğünüz gibi yerine getiriyoruz.
Özlem Becan, sağ olsun, şahsıma yönelik yapay zekâ çizgili bir açık mektup yayınlayarak erken davrandı. İyi de yaptı, muhaberata renk kattı. Bu önemli mektubu yayınlamadan olmaz tabii, faydalanmak lazım…
Mektup uzun; cevap babında tespit ve açıklamaları parantez içinde verelim yerimiz sınırlı zira…
// KÖŞEDEN SİYASET DERSİ VERMEK (Ders değil siyasi düşünce paylaşımı diyelim.)
Sayın Nurhan Işıkseren’e açık mektup…
Son yazınızda yine bolca kavram, uzun cümleler ve ağır siyasi ifadeler var.
Atatürk, Cumhuriyet, halk, toplum, demokrasi, siyaset felsefesi…
Hepsi kıymetli kavramlar.
Fakat bütün bu kavramların arasında bir şey gözden kaçıyor: İnsanlara saygı. (İnsana saygımız sonsuz.) Özlem Becan’a yönelik “oturtulduğu koltuk”, “yancılık”, “proje” gibi ifadeleriniz siyasi eleştiri değildir. (Aynen öyledir çünkü gerçeği yansıtmaktadır. Gerçeği eğip bükerek yanlışı doğru göstermek halüsinasyona neden olabilir; dikkat etmek lazım.)
Bir siyasetçinin yaptığı yanlışları ortaya koyacaksanız koyun. Hangi icraatını eleştiriyorsanız açıkça yazın. Hangi politikasının yanlış olduğunu anlatın. (Ortada politika yok ki.)
Ama bir kadın siyasetçiyi küçümseyerek, makamını itibarsızlaştırarak siyasi analiz yaptığınızı düşünmeyin. (Siyasette cinsiyet eşitliğine önem vermek lazım!)
Özlem Becan o koltuğa gökten inmedi. (Nereden indi? KK’nın bahşettiği bir koltuk değil mi o? CHP il başkanlığı koltuğu boş muydu ki? Butlan Kemal sayesinde hoppadanak oturtulmadınız mı o koltuğa?) Yıllarca CHP örgütünün içinde görev yapmış, belediye başkanlığı yapmış, siyasi mücadele vermiş ve bugün CHP Edirne İl Başkanlığı görevini üstlenmiş bir isimdir.
Dolayısıyla kendisine “oturtulduğu koltuk” demek kolaydır. Asıl mesele, o koltuğun sorumluluğunu taşıyan kişinin ne yaptığıdır. Bunu da zaman gösterecektir. (Ne zaman?)
PEKİ, SİYASETTE TUTARLILIK?
Madem bu kadar sık “siyasi mülahaza”, “ilke”, “siyaset felsefesi” diyorsunuz; biraz da siyasi hafızadan söz edelim.
2002 genel seçimlerinde Yeni Türkiye Partisi’nin Edirne milletvekili aday listesinde adınız yer aldı.
Yıllar sonra CHP’nin Edirne Belediye Başkanlığı aday adaylığı sürecinde CHP adına siyaset yaptınız. Bunda utanılacak hiçbir şey yok.
İnsanlar farklı siyasi yapılarda siyaset yapabilir, zaman içinde düşüncelerini değiştirebilir. Demokratik siyasetin doğasında bu vardır. Ama o zaman başkalarının siyasi tercihlerine “ilkesizlik”, “yancılık” veya başka yaftalar yapıştırırken insanın kendi siyasi yolculuğunu da hatırlaması gerekir. Başkalarına tutarlılık dersi vermek kolaydır; asıl zor olan kendi siyasi geçmişinizle yüzleşmektir.
Siyaset tek yönlü bir yol değildir. Ancak farklı siyasi duraklardan geçmiş olmayı doğal karşılayan bir insanın, bugün kendisiyle aynı düşünmeyenleri itibarsızlaştırmaya çalışması ciddi bir çelişki oluşturur. (Yapay zekâ kullanmak risklidir, tenakuza düşürebilir; nitekim birbiriyle çelişen ve mana yoksunu cümleler hemen fark ediliyor. Allaha şükürler olsun siyasette tutarlılık denince Nurhan Işıkseren nadir bir örnektir. Tevazu göstermeye de gerek yok. Mutlak buhran başlıklı yazı dizisinin ilk bölümünü tadımlık veriyorum:
Hatta buradan başlayarak bugüne kadar köşemde mevcut yazıları da, ders niteliğinde değil elbet, okumanız meramımı anlamanıza yardımcı olacaktır.
KÖŞE BAŞKA, SAHA BAŞKA
Sizin köşenizden bakınca siyaset çok kolay görünüyor. Bu cümlede proje”, diğerinde “yancı”, bir başka yerde “koltuk merakı” diyorsunuz. Fakat siyaset yalnızca köşeden yazılanlardan ibaret değildir.
Siyaset; örgüt çalışmasıdır. Sahaya çıkmaktır. İnsanların karşısına geçip hesap vermektir. Seçmenin karşısında durmaktır. Yıllarca emek vermektir. Ve en önemlisi, insanların iradesine saygı göstermektir. (Falandır filandır da; siyaset, siyaset kavramının içini doldurmaktır.
Sahi nedir siyaset kavramı?)
Siz Özlem Becan’ın siyasi görüşlerini eleştirebilirsiniz.
Biz de sizin yazılarınızı eleştirebiliriz. Ama hiç kimsenin siyasi eleştiri adı altında bir kadını küçümsemesine, makamını itibarsızlaştırmasına ve kişiliğini hedef almasına gerek yok.
BİR DE “SİYASET DERSİ” MESELESİ VAR
Sayın Işıkseren…
Köşe yazarı olmak insana siyaset üzerinde tekel sahibi olma hakkı vermez. (Tekel?)
Siz yazarsınız. Özlem Başkan görevini yapar. Biz okuruz. Ve sonunda kararı Edirne halkı verir. Sizin “oturtulduğu koltuk” dediğiniz makamın sahibi, bugün CHP Edirne İl Başkanıdır.
Yarın ne olacağını ise ne siz ne de biz biliriz. Bunu sandık, örgüt ve halk belirler. O nedenle biraz daha az küçümseme, biraz daha fazla somut siyasi eleştiri…
Biraz daha az “ben bilirim”, biraz daha fazla “bakın şu nedenle yanlış” demek belki yazılarınızı da daha güçlü kılar. Çünkü kelime dağarcığının genişliği, siyasi analiz derinliği anlamına gelmez.
Ve son olarak… Siz Özlem Başkan’a köşenizden “ufkunu geliştirmesini” tavsiye ediyorsunuz.
Biz de size küçük bir tavsiyede bulunalım: İnsanları küçültmeden de siyasi eleştiri yapılabileceğini deneyin. Belki o zaman hem yazdıklarınız daha çok okunur hem de söyledikleriniz daha çok ciddiye alınır. Çünkü siyasette asıl mesele, kimin daha yüksek sesle konuştuğu değil; kimin ne kadar tutarlı, ne kadar saygılı ve ne kadar sahici olduğudur. (Bu köşenin takipçileri bu tespit ve tavsiyeleri değerlendirecek kapasitedir. Niceliğe değil, niteliğe önem veren ismiyle müsemma “Eleştirel düşünce” köşesine söz düşmez.)
Yazar: TC Hanife Meriç
Biz kimseye siyasi ders vermiyoruz. Sadece dün söylenenlerle bugün söylenenleri yan yana koyuyoruz. Gerisini Edirne kamuoyunun takdirine bırakıyoruz. Bu yazının yazarı, siyasi hafızadır.//
Açık mektuba elbette teşekkür ederiz. Ancak vaziyeti kurtarma amaçlı, yapay zekâ ürünü, konunun özünden uzak, kendi içinde çelişkili böylesi yazılar size itibar kazandırmaz, Sayın Özlem Becan.
Mevzu sarihtir. Güç odaklarının Deniz Baykal’ı diskalifiye edip CHP’nin başına getirdiği kullanışlı eleman KK, bu kez CHP’yi bölerek gücünü kırmada, iktidarın ömrünü uzatmada görevlidir.
İmamoğlu düzeninde siz ve sizin gibi ıskartalar, KK’nın yereldeki taşeronları konumunda tekrar koltuk bulmuştur. Gerisi laf-u güzaftır.
Özlem Becan elbette yalnız değildir. Çoktur onlardan CHP’de…
Soruyor Uzunköprü Hür gazete: //Edirne siyasetinden mafyayı temizleyeceğiz” sözünde kim veya kimler hedef alındı? “Yönettikleri yerleri aile çiftliğine çevirenler” ifadesinin muhatabı kimdi? “Arkadan iş çevirenler” sözü kime yönelik söylendi? Aradan geçen yaklaşık üç yılda iki isim arasında ne değişti? Taraflar geçmişte kullandıkları ağır ifadelerin bugün de arkasında mı? Dün söylenen sözler mi gerçekti, bugün verilen görüntü mü?//
Durum değişikliğinin sebebi açıktır: KK’nın CHP’nin başına getirilmesiyle tekrar mühim siyasi şahsiyet etiketine kavuşmanın sevinci, geçmişe sünger çekmeyi elbette kolaylaştırmaktadır.
Biri Edirne’de, diğeri Uzunköprü’de 2024 yerel seçimlerinde halkın “istenmeyen adam/kadın” (Persona non grata) ilan etmesi sonucu ıskartaya çıkan bu siyasi figürler, şimdi yine millete hizmet için yanıp tutuşuyor olmalılar. Ne acayip yarış değil mi?
Geç de olsa anne olduğunda ilk evladı kadar hiçbir şeyi daha fazla sevemeyeceğini düşünmüştü.
Ard arda ikisi kız, biri erkek olmak üzere dört evladının da sevgisinin aynı olduğunu duyumsadı yıllar içinde.
İlk torunu olduğunu dün gibi anımsıyordu bu hastane yatağında. Evlatlarından çok da ilk torununu sevdiğini unutmamıştı, sonraki torunlarını da ayni oranda sevmişti. Oysa şimdi torunun da baba olduğunu görmüş en tatlısı da torunumun evladı diye düşünüyordu bu hastane yatağında.
“Zor kalkarım artık ben buradan” diye hayıflandı etrafına yorgun gözlerle bakarak. Bütün gece dinmeyen, her gün biraz daha artan ağrıları yüzünden uyuyamadığı gibi başından bir an bile ayrılmayan büyük kızını da uyutmamıştı sabaha kadar.
Sabahın erken saatlerinde en küçükleri Recep yetişti hızır gibi. Yorgunluktan çökmüş ablasını dinlenmek için evine gönderdikten sonra gülümseyen gözleriyle baktı anasına:
“Nasılsın anam, bugün daha iyi gördüm seni.”
“Ne iyiliği be kızanım, zor kalkarım ben artık ayağa, ölüm çıkar bu hastaneden, nerde küçük ablan bana çorba getirecekti” diye fısıltıyla çıktı sesi. Gıcırtıyla açılan hastane odasında çorba getiren kızını görür gibi olduğunda tekrar uykuya dalıverdi.
İflas etmişti böbrekleri. Bir yıl önce bütün tedavi önerilerine karşı çıkmış, büyük kızının evinde altı aylık sıkı bir ilaç ve yiyecek programı sonunda ayağa kalkmayı başarmış, yaz başında komşularıyla sokağın önünde sohbetlere bile başlamıştı. “İyileştim artık, ilaç milaç vermeyin bana” diyerek devam etmesi gereken tedaviye bile son vermişti kendince.
Sonunda zorlanan böbrekleri onu tekrar yatağa bağladığında artık geri dönüşün zor olacağını o da anlamış ama iş işten geçtiğini de hissetmişti. “Kader neyse onu yaşarım” diye düşünürken artan ağrıları yüzünden yine hastane odalarına sığınmıştı.
Geceler boyunca süren ağrıları izin verdiğinde kuş uykusuna yatar gibi uyuyabildiği anlarda çocukluğunu, gençliğini, yaşam mücadelesini rüyalarında görüp sayıklayarak uyanıyordu artık. Gözlerini açtığı gibi yanında olan evladından çok orada olmayanların isimlerini sayıklıyor, hepsini yanında görmek istiyordu.
“Daha dün gibiydi” diye kendi kendine sayıkladı gecenin bir yarısı. Çocukluğu, gençliği, ilk annelik yıllarını geçirdiği Balkan köyünün zorluklarını anımsayarak ufladı yatağında. Neydi o sabahtan akşama kadar ölesiye çalıştığı yıllar. Bir taraftan tarla günleri, bir ahır hayvanla uğraşları, sütü, yoğurdu, yayığı bitmeden günde üç defa köyün dışından bakır ağacı ile su taşımaları. Koca dersen işten başka bir şey düşünmez, bütün yükü karısının üzerine bırakırdı.
Yıllar sonra Edirne’yi göç etmeleri. Kira evlerinde geçen uzun yıllardan sonra ağırdan bozma bir evde bir daha annelik mutluluğunu tatmıştı.
Gözlerini açtığında o son doğurduğu evladını karşısında görünce gülümsemekten kendini alamadı.
“Anam benim” diyerek yanağına öpücük konduran *sonka’sına bir daha mutluluk gözleriyle baktı.
Doğan güneş hastane camlarını aydınlatmaya başlamıştı. Yeni bir gün başlıyordu hastane odasında, “sırayla gelir kızanlarım ziyarete beni bugün de” diyerek gözlerini doğan güneşe çevirdi.
—
*sonka; Doğan son evlat için Trakya’da söylenen bir söz.