Kategori arşivi: Yazarlar

ÇERİBAŞI KİRAZI!

Kiraz mevsimi bitti…

Ama yaz devam ediyor…

Geçtiğimiz haziran ayında Enez’in Çeribaşı Köyü’nde Kiraz Hasat Şenliği düzenlendi.

O gün bu yazıyı kaleme almayı düşünmüştüm.

Kısmet bugüneymiş.

Çünkü Çeribaşı’nın hikâyesi, sadece bir kiraz hikâyesi değil.

Yaklaşık yirmi yıl önce birkaç üreticinin deneme amacıyla diktiği kiraz fidanları bugün Avrupa’ya ihraç edilen, coğrafi işaret tescili alan ve Edirne’nin adını sınırların ötesine taşıyan önemli bir tarımsal markaya dönüştü.

**

Bugün Trakya’nın birçok köyü göç veriyor, nüfusu yaşlanıyor, üretim her geçen yıl biraz daha azalıyor.

Çeribaşı ise bunun tam tersini başaran, umut veren bir örnek olarak öne çıkıyor.

Ancak hasat şenliğinde duyduğum bir cümle, kirazın tadından çok daha uzun süre aklımda kaldı.

Köyün acilen bir soğuk hava deposuna ihtiyacı olduğu söylendi.

İşte asıl mesele de tam burada başlıyor.

**

Yıllardır üreticiye aynı şeyleri söylüyoruz.

Daha çok üretin…

Daha çok ihracat yapın…

Markalaşın…

Katma değer oluşturun…

Sonra dönüp bakıyoruz; bütün bunları başaran üreticinin ürününü koruyacak en temel yatırımın hâlâ yapılmadığını görüyoruz.

Biraz garip değil mi?

Coğrafi işaret alıyorsunuz…

Avrupa’ya ihracat yapıyorsunuz…

Marka oluyorsunuz…

Ama ürününüzü en uygun şartlarda muhafaza edecek tesise sahip değilsiniz.

Aslında bu, Türkiye’nin tarım politikalarında yıllardır karşımıza çıkan klasik tablonun küçük ama çarpıcı bir özeti.

**

Üretmeyi başarıyoruz.

Bahçede emek vermeyi başarıyoruz.

Ancak iş ürünü depolamaya, işlemeye, pazarlamaya ve gerçek katma değere dönüştürmeye geldiğinde aynı başarıyı gösteremiyoruz.

Oysa modern tarım artık sadece üretmek demek değil.

Ürettiğini koruyabilmek demek.

Kaliteyi muhafaza edebilmek demek.

Ürünü doğru zamanda doğru pazara ulaştırabilmek demek.

Kısacası, alın terinin karşılığını son kuruşuna kadar alabilmek demek.

**

Çeribaşı kirazı bugün Edirne’nin en önemli tarımsal markalarından biri hâline geldiyse, bu başarı birkaç üreticinin özverisine bırakılmamalı; kalıcı yatırımlarla desteklenmelidir.

Çünkü bazen bir köyün geleceğini belirleyen şey, bir kamyon kiraz değildir.

O kirazı zamanında ve doğru koşullarda muhafaza edecek bir soğuk hava deposudur.

Hasat şenliğinde duyduğum en değerli söz belki de buydu.

Kiraz var.

Üretici var.

Pazar var.

Marka var.

Şimdi sıra, bu başarıyı kalıcı kılacak Çeribaşı’nın baş ağrısı depoda!

KORUMAK VAZİFEMİZ

Biz Müslüman Türklerin alnında Yaratan’ın bahşettiği “İNSANCA YAŞAMANIN YOL HARİTASI, KURAN’I KERİM VAR!..”
Biz Türkler tarih boyunca, devlet kurup, yükseliş dönemlerinde, Kuran’da ki Rabbin emirlerine uygun yaşadık . Çünkü Allah, “Yeryüzünde ki fitne, fesatı, kötülükleri ortadan kaldırıncaya kadar, savaşın” der. “Yatın, “Bana ne” deyip seyreyleyin dünyayı” demez!..
İnsanlığımız, böyle sorumluluk sahibi olmamızı gerektirmez mi?..
Zalimlerin, kandırıp köle yaptıkları halkları görüp, zalime karşı savaşmak, insanlık borcumuz değil mi?..
DÜNYANIN NERESİNDE OLURSA OLSUN, İNSAN, HAYVAN, AĞAÇ, hepsi Allah’ın kullarıdır!..
Onların, yaşam ve özgürlük haklarını korumak, zalimlerin elinden kurtarmak için savaşmak, TÜRKLERİN VAZİFESİDİR. TARİHTE İSPATLI, İSPATLI!..
Türk ataların tüm fetihleri bu ilahi ilkeye can feda hizmet etmek içindi!..
Asla, sömürgeci haçlılar gibi, köle etmek, alıp satmak, tecavüz etmek, katletmek, talan etmek, dilini, dinini, kültürünü, doğa ve tabiatını, tarihini TAHRİF ETMEK, için bir tek savaşı olmamıştır, Türklerin. TARİHTE İSPATLI, İSPATLI!..
Dünyanın neresinde, Tahrif edilmiş kutsal kitapları ile, Allah hakkında yalanlara inandırılmış, şirke düşürülmüş, şeytan yoluna esir, köle edilip, devlet eşrafı tarafından sömürülen, ülkeler varsa, Türk atalar onların ŞEYTANİ ORDULARI İLE SAVAŞIP, BOZGUNA UĞRATMIŞLARDIR. ( TÜRKLER, Allah yolunda ve güçlü oldukları asırlar boyunca….)
Şeytanın ordularını yendikten sonra, korkan sivik halka bildirilmiştir ki:
“Biz Türklerden korkmayın, biz sizi kurtarmak, korumak için savaşıyoruz. Ne toprağınızda, ne canınızda, ne malınız, ne ırzınızda gözümüz var. Tam tersi, malınız canınız, ırzınız, namusunuz, sağlığınız, huzurunuzu KORUMAK BİZ TÜRKLERİN BOYUN BORCUDUR!..” DEMİŞLERDİR, TARİHTE İSPATLI, İSPATLI!..

NEREDE, NAMERTLER TARAFINDAN KANDIRILAN, ZULMEDİLEN, KATLEDİLEN, SÖMÜRÜLEN VARSA, KORUMAK TÜRK’ÜN İNSANLIK VAZİFESİDİR!..

Kuran’ı Kerim. Sure 4/ayet 75:
Size ne oldu da Allah yolunda ve “Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla” diyen muhtaç erkekler, kadınlar ve çocuklar uğruna savaşmıyorsunuz?”

4/76: İman edenler Allah yolunda savaşırlar; inanmayanlar ise tâğut yolunda savaşırlar. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki, şeytanın kurduğu düzen zayıftır.

Tağut yolu: Dünya çıkarcılığı, zalimlik, tecavüz, soygun, yalan, dolan, katillik yolu.

ÜCRET MAKASI

Ne demişler; ‘biri yer biri bakar kıyamet ondan kopar’. Her konuda olduğu gibi ücret konusunda da adalet aranır. Devlet kurumlarında nispeten bir ücret dengesi vardır, özel sektörde ‘ücret dengesi var’ pek denemez. Aslında iş yüküne, maharete, kaza riskine, yıpranmaya göre bir denge oluşturulması gerekse de konu pek nazara alınmaz. Çünkü özel sektör bir ağalık kurumudur. Her özel sektör böyle midir; elbette değildir. Özel sektörde de ücret dengesi uygulayan firmalar vardır.

Ücret makası nedir? En az ücretle en fazla ücret arasındaki FARK tır. Bu fark ne kadar fazla olursa ücret dengesi, adaleti o kadar bozulur. Elbette bir fabrikada basit bir temizlik işçisi ile fabrika müdürü ücreti arasında misliyle fark olacaktır. Çünkü yaptıkları iş farklıdır. Temizlik işini her kez yapar ama fabrika müdürlüğünü herkes yapamaz. Bu konu teknolojik bilgi, piyasa tecrübesi, insan idaresi yeteneği ister. İş yerinde yönetici hem işçiyi, hem i vereni, hem piyasayı idare edecektir, beceremiyorsa işini kaybeder. Elbette bu kadar riske karşı basit bir işçi ile fabrika müdürü arasındaki ücret farkı farklı olacaktır.

Türkiye’de işe insan, istihdam yerine adama iş yaratma prensibi uygulanır. Ne değerli insanlar işsiz gezerken, ne değersiz insanlar da hakkı olmayacak mevkileri işgal eder. İşte bu hal iş yerinde en büyük huzursuzluktur. Bilhassa bu özel sektörde en büyük huzursuzluk nedenidir. Ne yapılabilir hiç bir şey, özel sektördür, kendi çalar kendi oynar. İstediği kimseyi iş yerinde istediği gibi kullanır, istediği ücreti verir. Bazı kuruluşlarda öyle ücret dengesizliği vardır ki ücret makası çok açılır. Ücret dengesinin en iyi uygulanan yerlerden biri de ordudur. Bu kurumda görev ve rütbe ön plana alınır, hal, hatır söz konusu olmaz, ücretler maaşlar ona göre ayarlanır ve emeğin karşılığı ücret adaletli bir şekilde sağlanır. Bazı kuruluşlarda bazen zorunluluktan anormal astronomik ücretler uygulanır. Örneğin holdingler elemanlarına, sanatçılara, sporculara anormal ücretler öder. Öğretim görevlileri, tıp doktorları, aracılar astronomik rakamlı maaşlar alırlar. Bu hal bazen zorunluluktan, bazen de hal hatır konusu olarak verilir. Örneğin, bugün bir profesör 150 bin TL sı maaş alır. O bunu hak eder. Kolay mı profesör olmak. Bir uzman doktorda 170 bin lira maaş alır. Niye; yurt dışına kaçmasın diye. Bunun gibi daha çok örnekler bulunur. İşte bu astronomik rakamlar ücret makasını çok açmaktadır, bu da ücret adaletsizliği yaratır, netice huzursuzluk.

Ücret dengesizliğine bir nedende zengin olma hırsıdır. Bir iş alırken karşısındaki kimse biraz sıkışık durumda ise durumu ganimet bilip, fiyatı astronomik rakamlara çıkarıp, maksimum fiyatlar teklif ederler. Asgari ücret belirlenirken azami ücrette belirlenmeli. Temmuz ayında ücretlere zam yapılırken her malın fiyatı arttı yani zamma zamla karşılık verildi. Ondan sonra hayat niye pahalı! Zamlar dizginlenmedikten sonra yaşam hep pahalı olacak ve ücret makası açılacak. Mesele zamları dizginlemek.

Ne yapılabilinir;  yazılarımda belirttiğim gibi asgari ücret belirlenirken azami ücrette belirlenmeli. Buna karşı çıkanlar olacak, liberal ekonomiye ters denilecek. Doğrudur ama konuyu başıboş bırakırsak astronomik ücretler istenir, bu da ücret makasını azami açar, sonuç huzursuzluk. Ücret makasının açılmaması için zamma zamla karşılık yanlış politikadır. Bugüne kadar uygulandı netice vermedi, zam zammı doğurdu.

Başka ne yapılabilinir, ücret makasının çok açılmasına sebep zengin olma hırsı, gözü doymazlıktır. Bu önlenmeli, astronomik rakamlı ücretler kontrol altına alınmalı. Eğer toplumda huzursuzluk isteniyorsa çaresi, oluşturulacak ÜCRET MAKASI…

SAÇ KALMADI

Çocukluğumdan beri, bazılarının beni şaşırtmalarından, kafada saç kalmadı ya!..
Çıkıyor birisi, “Ben dine falan inanmıyorum” diyor.
Bunu öyle bir söylüyor ki, aksini söyleyen olsa, dövecek, mubarek!..
Bazen öyle birileri çıkıyor karşıma, Onlara diyorum ki, “Ben Bütün diğer dinlerin de aslını kapsayan Kuran’ı okudum; baştan sona “BEN SİZİ YARATAN’IM, DİNİME UYUN, İYİLİK YAPIN, SAKIN KÖTÜLÜK YAPMAYIN, BEN SİZİ GÖRÜYORUM, KÖTÜLÜK CEZAYI, İYİLİK BEREKETİ HAK EDER!..” diye yazıyor.
Hem de baştan sona kadar bu ilkeleri yazıyor, tekrar tekrar, sembollerle, yaşanmışlıklarla, tekrar tekrar, açıklana açıklana!…
Arkadaş yine “BEN DİNE DE DİNDARLARA DA İNANMIYORUM İŞTE!
Madem din iyi de nedir bu din sömürüleri, nedir bu Müslümanların hali!
İşte DİNİN KÖTLÜĞÜNE ispat” diyor.
Hoppala!..
YARATAN, DİN KİTABI İLE İYİLİĞİ EMREDİYOR, İNSANLAR İSE “BİZ DİNDARIZ” DEYİP, KÖTÜLÜK YAPIYORSA, SUÇLU DİN Mİ OLUYOR MUŞ?!..
Yani, din iyiliği emrediyor, insanlar ise kötülük yapıyorsa, SUÇ DİNDE Mİ?..
PES VALLAHİ…

Hani şaşırınca, “Bir yaşıma daha girdim” deriz ya, NE BİRİ, YÜZ YIL BİRDEN YAŞLANDIM YA!..

Kuran’ı Kerim. Sure 37/Ayet 155, 156:
Ne oluyor size? nasıl hükmediyorsunuz? Hiç düşünmüyor musunuz? Yoksa sizin açık bir deliliniz mi var?
37/157: Doğru sözlülerden iseniz, kitabınızı getirin!

Suriye’nin Orta Yolu

Başlığı bilerek böyle seçtim. Zira orta yol, orta yolculuk gibi ifadeler dilimizde pek de olumlu bir çağrışım yaratmaz. Özellikle de uluslararası ve dış politikanın temel noktalarından biri olan denge siyaseti de bu ifade ile anılarak ortaya konur. Halbuki denge siyaseti devletlerin büyük küçük kapasitesi fark etmeksizin önemli bir dayanak noktasıdır.

Esad rejimi devrildikten sonra sosyal medya mecralarında methiyeler düzülen Suriye idaresi de bir denge politikası yürütmeye çalışıyor. Ancak pek çok zamanda ve popüler zeminde denge politikası orta yolculuk gibi olumsuz bir içerikle tanımlanmaya çalışıldığına göre Suriye için de orta yolcu demek mümkün olur mu? Ne dersiniz? Neyse derin bir sessizlik ve dudak bükme ile orta yolculuk bu diye pek çok konuyu eleştirenleri kavramlarıyla baş başa bırakayım, düşüne dursunlar.

Şara iktidara geldiğinden beri önce ABD ile iyi ilişkileri olan Suudi Arabistan ile ilişkilerini geliştirdi. Bu vesileyle ABD Başkanı Trump ile irtibat kurma “ayrıcalığına” sahip oldu. Bu aşamadan sonra da bölgede ABD için oldukça önemli bir müttefik olma yolunda ilerlemeye başladı.

Esad rejiminin devrilmeyeceği bazı mahfillerde iddia edildiği dönemde bile Esad rejiminin devrileceğini ifade ederek Suriye ekonomisinin de Batı Yarıküre ekonomi kurallarına uygun hale gelmek zorunda kalacağını belirtmiştim. Şimdi Şara’nın yürüdüğü yol da bu yol. Elbette ekonomi güvenlikten azade ele alınabilecek bir alan değil. Yani uluslararası politika düzleminde iki kavramı birbirinden ayırarak ele almak oldukça eksik ve hatta yanlış analiz sonuçlarına ulaştırır.

Şara da farkında ekonomik bir destek olmadan Suriye’yi dönüştürmek pek mümkün değil. Eğer Suriye dönüşmezse de ne zaman olur bilmiyorum ama bir müddet sonra yine toplumsal kalkışmalar gerçekleşir. İşte bu istikrasızlık ABD için de kabul edilebilir bir şey değil. Üstelik bir asra yakın bir zaman sonra Şam, Moskova’nın değil de Vaşington’un müttefiki olmaya hızla ilerlerken.

Tabii Şam için de bir devlet kapasitesine erişme hayati bir sorun. Bu da ancak başta ABD olmak üzere Batı Yarıküre devletlerinin desteği ile gerçekleşebilir. Tabii bu Batı Yarıküre ifadesi bir coğrafi tanımdan ziyade politik bir tanım. Buna Suudi Arabistan’ı eklemek mümkün olduğu gibi İsrail’i de eklemek mümkün. Hani şu Suriye topraklarında asker bulunduran ve Şam yakınlarından konuşlanmış İsrail’den bahsediyorum.

İşte bu İsrail için Şara, “Çatışma istemiyoruz, sorunlar diyalogla çözülmeli” dedi. Devletler denge politikası arayışındadır derken uluslararası politikanın metodolojisinden haberdar olmayan zevat orta yolculuk diyordu ya sanırım aynı yorumu şimdi de yaparlar. Zira Şara bu pek çok methiye düzüldü ona da… Zira devletler güçleri nispetinde denge ve destek ararlar. Ne kadar araba kullanıldığı, acı kahvenin hangi dağ zannedilen tepede içildiğinin ise bir önemi yoktur. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

ÖYLE DE BÖYLE DE

Dünyanın şeytanla yatıp şeytanla kalkan güçleri, Komşumuzun çocuklarını kandırıp, Anadolu üzerine saldırttılar. Kandırılmak bu kadar kolay mı olmalıydı?
Onlar Müslüman Türkler, burada ne işleri var hepsini …”
Diye kandırılıp, saldırmak bu kadar kolaymı olmalıydı?..
O da ayrı mesele!..
Neticede şeytanın yeryüzü temsilcilerinin istedikleri oldu, Saldırdılar!..
Arka planda kandıranlar nası olsa, kim galip gelirse gelsin, yine onların işlerine gelecekti.
Yani, kimin galip geldiği önemli değildi onlar için, iki ülke çocuklarının biri birlerini boğazlaması önemliydi!..
İşgalcilerin yakıp, yıkıp, tecavüzleri önemliydi!..
Neticede Türkler galip geldi.
Ama sömürgeciler hiç üzülmedi, hatta çok sevindiler!..
Neden mi sevindiler?..
İki komşuyu savaştırdılar, her iki tarafta da katliamlar, yıkımlar, tecavüzler kaldı tarihi hatıralarda.
YANİ ANLAYACAĞIMIZ, İKİ KOMŞU ARASINA, hiçbir zaman unutulmayacak, asırlarca sürecek, DÜŞMANLIK TOHUMLARI EKTİLER!..
Kandırılıp saldırmak, yakıp yıkmak, tecavüz etmek bu kadar kolay mı olmalıydı?..
Artık bu iki komşuyu, nesiller boyu istedikleri gibi, SÖMÜREBİLİRLERDİ!..
Ha…
“Biz müslüman Türk’üz, “Yine de kin tutma, onu uyar, belki düzelir” der bize Rabbimiz. Yine komşumuzun başına bir feleket gelse, bütün TÜRKLER KOMŞUSUNA YARDIMA SEFERBERDİR, BİLİNE!..

TARİHTE İSPATLI İSPATLI!..

Kuran’ı Kerim. Sure 16/Ayet 64:
Biz bu kitabı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyleri açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.

EĞİTİMDEN BEKLENEN

Eğitimin evrensel tanımlarından en önemlisi bireyin kendini gerçekleştirmesidir. Bu süreçte doğruyu bulmak adına hatalar yapacaktır. Bunu hoş görerek kişinin basit hatalarından dersler çıkarmasını sağlaması gereken kamu kurumlarıdır. Bizde tam tersine çocuklardan hesap sorarak küçük yaşta suçlu olarak etiketliyoruz. Bu duruma nasıl gelindiğini araştırmıyor, çocuk yaşta aş, iş peşinde koşmaya zorlanan çocukları anlamayı denemiyoruz.

Daha mutlu ve umutlu bir yaşam ile çocukların özgürleşmesi sağlanmalıdır. Ancak bu muhafazakâr demokrat bakışla olmaz. Bu bakış bugüne kadar dünyayı ve ülkemizi bu hale getirdi. Bu anlayışın ülkemizdeki son temsilcisi AKP iktidarıdır ki dokuzuncu bakandır Yusuf Tekin.

Her bakan günlük toplumsal duruma göre görevini yaptı! En çok yaptıkları; devrim(!) diye değişikliklere gitmeleri.Birinin yaptığını diğerinin yok sayması. Asıl amaç ise; cumhuriyet ile kazanılan ilerlemeci, aydınlanmacı kazanımların yok edilmesi.

Malum, çocukken bilmediğimiz kayyım sözcüğünün doğu illerimizde seçilmişlerin yerine atananların adı olduğunu öğrenmiştik. Önceleri ilgilenmedik. Sonra batıda da kayyımları görünce şaşırdık. Bilmiyorduk ki her adımın sonrası gelecektir. Sarı öküz hikayesi. Yerel yönetici seçiyorsun, sonraki gün seçilenin mazbatalarını alıyor ve hoooop seçileni görevden alıp birisini atama yapıyorsun. Bu kaç seçimdir böyle, saymayı unuttuk. Kaldı ki seçilenin suçsuz ve seçilmeye uygun koşullara sahip olduğu adaylık öncesi gerekli belgelerde kanıtlı. Kısacası kayyımı öğrendik ve artık içselleştirdik!

Bu arada mutlak butlan sözcüğü girdi dilimize. Demokrasinin de’sinin olduğu ülkede bilinmemesi gereken bu sözcüğü de bellettik çocuklarımıza. Elbette yeni sözcükler öğreniyor çocuklarımız diye sevinmiyoruz. Üzüntümüz; sözcükle birlikte yaşamda uygulanıyor olması ve demokrasi kuralı olan seçilmişlerin ana özne olduğu kuralını öğrenemiyor çocuklarımız. Bu aşamalara sessiz kalmak da eğitim sayesindedir.

Yapboz tahtasına dönüştürülen eğitim; sistem olmaktan çıkmış sistemsizlik sistemine geçilmiştir. Bugüne kadar yaptıklarına bakınca her bakan bir öncekinden daha fazla zarar verdi eğitime. Kuşkularımız var; bundan sonra gelecek olan alfabeyi kaldırır mı diye düşünmeden edemiyor insan.

Şimdi de takmış “kurtuluş savaşı” sözcüğünü kitaplardan çıkaracakmış. 2026-2027 döneminde ne olacağı konusunda da her gün bakanın demeçlerini izliyoruz.

İşin özü AKP ve son bakan zamanında eğitimde olumlu karar yoktur. Uygulamalardan mutlu olanlarda var elbette:

Bunlar; MESEM adı altında çocuk işçilerden gelir elde edenlerdir.

Bunlar; cemaat-tarikat iltisaklı dernek veya vakıfları ile okulları işgal edenlerdir.

Bunlar;öğretmeni en düşük ücretle sadece okul dönemlerinde çalıştıran özel eğitim kurumlarıdır.

Bunlar; her dönem katlanarak artan özel eğitim kurumlarının sahipleridir.

Bunlar; laik ve bilimsel eğitimi bu topraklardan atmak adına yüzlerce yıldır pusuda bekleyenlerdir.

Bunlar; din ve etnik ayrışmaları kışkırtarak toplumu bölenler ve sınıflar çatışmasının önünü kesenlerdir.

Bunlar; kökü dışarıda olup emperyalistler ve emrinde giden yerli işbirlikçileridir.

Dünyada bir değişim oluyor. Evet, bu değişimin motoru da her zamanki gibi eğitimdir. İktidar sorunları daha da derinleştirerek istenen yurttaşı yetiştirecektir. Tüm hazırlıklar bu yöndedir. Bu değişimi olumluya çevirmek ellerimizdedir.

O nedenle eğitim, siyasi iktidara ve muhalefet siyasetçilerine bırakılacak bir politika değildir. En önce veliler olmak üzere veli örgütleri, eğitimciler, sivil demokratik eğitim örgütleri ve öğrenciler bir olmalıdır. Ses güçlü çıkmalıdır. Yarınları kurtarmanın, toplumsal ilerlemenin ve köle, iyi tüketen kul olmamanın yolu budur.

YENİ BİR TÜZÜK, YENİ BİR PARTİ, YENİ BİR SAYFA MÜMKÜN..

Kartlar yeniden dağıtılıyor, Yeni bir parti kuruluyor… Sosyal demokrat bir parti için yeni bir sayfa açılıyor. Bu fırsat çok iyi kullanılmalı.. Yeni bir tüzük ve program hazırlanıyor ya da hazırlanacak.. Bu konuda Özgür Özel’in eli çok kuvvetli ve belirleyiciliği çok önemli… İsterse tek başına bir tüzük yapabilir ve buna kimse karşı çıkamaz.

***

Öyle bir tüzük olmalı ki kişileri bir yerlere taşıyan değil, bugüne kadar hep lafta kalan demokratik, katılımcı, şeffaf, tüm üyelerle yapılacak önseçimi mutlak bir kural olarak tartışmayı sonlandıran, blok listenin kelime olarak bile tüzükte yer almadığı, hazine yardımının büyük bölümünü parti içi eğitim için harcamaya zorlayan bir tüzük..

***

* Parti meclisi ile Milletvekili aday atamalarının bir kişi için sadece bir kez yapıldığı, sonraki dönemlerde o kişinin ön seçimle gelebiliyorsa ömür boyu seçilme hakkının olduğu,

*PM Üyelerinin kendilerini atayarak değil ancak ön seçimle tekrar seçilebilmeleri

*Eski milletvekillerinin bir daha milletvekili adayı olmamak koşulu ile İl Başkanlığına PM tarafından atanması,

* Genel Başkanlığın 10 yıl ile sınırlandırılması,

*Aday adaylarının en az bir yıl önce ortaya çıkarılması, seçime kadar eğitilmesi,

*Adaylık için ödenen paranın asgari ücret seviyesinde tutulması,

*Üye kabulünde ya da delege belirlenirken kişinin daha önce STK’larda, Meslek Odalarında, Kooperatiflerde, sendikalarda yönetici olarak aktif olarak çalışılmış olması, Üye ödentisinin düzenli ödenmesi, parti etkinliklerine katılmış olunması gibi özelliklerin aranması sosyal demokrat bir parti tüzüğüne yakışır, heyecan verici kurallar olabilir.

***

Abarttığımı düşünmeyin… İnönü SHP’sinde ve Karayalçın SHP’sinin tüzüğünde bunların çoğu vardı. O nedenle fırsat eşitliği vardı. Örneğin ben Enez’den mecburi uzaklaştırılmam sonrasında 1986 yılında Kuşadası’na gittikten 3 yıl sonra 1989 da ÖN SEÇİMLE İl Genel Meclisi Üyesi oldum… Bir süre sonra Kuşadası İlçe Başkanı oldum.. Geniş bir ailem yoktu, aşiretim yoktu, sokağa atılacak param yoktu.. Ama partili gençlerin ağırlığı vardı. Seçildim..

***

Özetle, sosyal demokrasi adına önümüzde çok büyük bir fırsat var. Ama böyle bir tüzüğe çomak sokmak isteyecek büyük bir kitle de var. Sn. Özgür Özel o nedenle bu tüzüğü etrafındaki yol arkadaşları ile değil, eski SHP tüzüklerinden de yararlanarak, Karayalçın gibi, Fikri Sağlar gibi bu konuda çok deneyimli parti büyüklerine fırsat vererek hazırlatmalıdır. Bu fırsat kaçmamalıdır. Böyle bir tüzük yapılırsa bu, Sn. özgür Özel’in en büyük başarısı olarak tarihe geçecek, ya da “Eski tas eski hamam” usulü ile dağ fare doğurmuş olacaktır..

***

Buradan özellikle eski milletvekillerine, eski Belediye Başkanlarına, duyarlı örgüt üyelerine sesleniyorum. Partinin ismi logosu önemli değil.. Önemli olan öncelikle çeşitli görevlere nasıl gelinip nasıl gidileceğidir. Tüzük kurallarıdır. Bu konuda Özgür Özel’e veya varabildiğiniz en üst noktalara buna benzer önerilerinizi taşıyınız.. Sahaya ininiz… Tarihin gidişine seyirci kalmayınız..

Musibet ve nasihat… (2)

“CHP’de yaşananların, yıllardır ciddiye alınmayan, ihmal edilen yapısal sorunların büyüyerek yarattığı tsunami dalgalarıdır” saptamamıza uygun bir haftayı geride bıraktık.

KK’nın parti içi iktidarını pekiştiren hamleleri peşi sıra geldi. Çok sayıda il ve ilçe başkanı görevden alındı. Geride kalanların da biat etmesi bekleniyor.

KK,  CHP’ye damgasını vurmak için’ tam yol’ ilerliyor. Oysa yargı yoluyla tekrar arkasını yasladığı genel başkanlık koltuğunda CHP’yi kurultaya götürecek adımları atacaktı.

Buna inananlar olmuştur illaki; fakat KK’ya yıllarca “dürüst insan” muamelesini reva görenler şimdi burnundan soluyor.

Halbuki CHP’deki yönetsel ve örgütsel sorunları, parti işleyişindeki yapısal arızaları bir nebze kendilerine dert etseydi aktif siyasete zaman ayırma fedakârlığı gösteren, ülke sorunlarının çözümü için siyaset ile hemhal Cumhuriyet Halk Partililer hüsrana uğramaz, hatta partilerinin karpuz gibi ikiye bölünmesini önleyebilirlerdi.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin demokratik/saydam/dürüst yönetilmemesini sorun görselerdi; genel merkezi ele geçirme, elde tutma odaklı parti içi iktidar mücadelelerinde taraf olmasalardı, belki de tüm bunlar yaşanmayacaktı. Ya da bu kadar kolay olmayacaktı.

CHP’nin üye/örgüt/program partisi temelinde işlemesi gerektiği, sosyal demokrat parti kimliğinden ötürüdür fakat hiç ciddiye alınmamış, sözde kalmıştır.

Konforlu particiliğin, ideolojik tartışmaların cazibesinde harcanan zamanının, boşa geçen yılların faturası ağır çıktı.

Olan biteni doğrudan iktidar ile ilişkilendirmek ise, bariz bir kolaycılıktır, bahanedir.                        

CHP’nin bu duruma düşmesinde parti yönetim anlayışı, örgüt işleyişi kaynaklı yapısal sorunlar ağır basar. Yukarıdan aşağıya, aşağıdan yukarıya siyasi rant, çıkar odaklı partili tutum ve davranışlarının bedelidir karşımızdaki tablo.

Başta Atatürk’ün koltuğunda oturmanın sorumluluğundan büyük bir onurla bahseden hayattaki tüm genel başkanlar olmak üzere bu bedelin hakikaten farkında mı Cumhuriyet Halk Partililer?  

Tarihsel misyonundan rahatsız kesimlerin, “CHP zihniyeti” gevelemeleri üzerinden Cumhuriyet’in değerleri ile hesaplaşmayı iş edinenlerin muradına erdiğini, kıs kıs güldüğünü görüyor gibisiniz değil mi?

Cumhuriyet’in temel taşlarını döşeyen, laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletinin, modern Türkiye’nin örgütlü taşıyıcısı 103 yıllık bir çınardır CHP. İslami ideolojiye dayalı yönetim anlayışına -ki bu otoriter zihin dünyasının devlet ve toplum yönetimindeki sonuçları ortadadır- karşı özgürlükçü, ilerici, seküler kimlikte bir partidir.

Öyle bazı aklı evvellerin, bağnaz toplum kesitinin bilinçli karamalarının aksine ülkede demokrasiye geçişi sağlayan partidir CHP. Sadece çok partili sisteme geçildi diyerek bunu küçümseyen/çarpıtan muhafazakâr dünya görüşünün sözde aydınları bilmeliler ki demokrasi bir kültürdür; benimsenmesi, içselleştirilmesi, geliştirilmesi emek ve mücadele ister.

Kuşkusuz Cumhuriyet’in temel taşları döşenirken, devrim sürecinde ‘otoriter’ uygulamalar vardır. Nihayetinde feodal düzene, saltanata son verilmiş, insan yapımı hukuk devreye sokulmuştur. Devrimler sancılı olur!

Bunu içine sindiremeyen, İslami ideolojiye dayalı muhafazakâr mahalle mensuplarını etkilemek, diri tutmak ve oylarını tahkim etmek için çabalayanların, CHP’nin kuruluş yıllarını temcit pilavı gibi önümüze getiren oksimoron açıklamalarına aşinayız.

Hatırlayalım: Demokrat Parti’nin ülkeye demokrasi getirdiğini de savunuyordu bu kesim. Uygulamaların hiç de öyle olmadığı hafızalardadır.

Dahası, DP’nin 1960 yılında kurduğu Tahkikat Komisyonu, CHP’yi siyaset dışına itmeyi, hatta kapatmayı hedefliyordu. 27 Mayıs 1960 darbesi nedeniyle buna fırsat bulamadı.                                     

CHP’nin ilk yıllarını “tek adam’ rejimi yaftasıyla eleştiren Demokrat Parti ardılları, 2017’de ihdas ettikleri yeni rejimle ülkede demokrasiyi nereye getirdiklerini yaşayarak görüyoruz.

1960’daki Tahkikat Komisyonu ile yapılamayan, şimdi yargı yoluyla gerçekleşmiştir.

Belirttiğimiz gibi, Cumhuriyet Halk Partisi demokratik/saydam/dürüst yönetilseydi tüm bunlar bu kadar kolay olmazdı.

Diğer bir ifadeyle, oligarşik yönetim tarzını benimseyen, genel merkez odaklı, parti içi iktidarı önceleyen muktedirlerin, kifayetli/kifayetsiz muhterislerin, aymazların topunun yol açtığı bir süreç yaşanmaktadır.

Evet, maşa ‘proje Kemal’ ve şürekâsının yönetiminde CHP artık bir tabela partisidir.

Cumhuriyet’in değerleriyle hesaplaşma içindekilerin rövanşist duygularının ne denli tatmin edildiğinin de farkındayız değil mi?

Hiç şüpheniz olmasın, süreçte sermaye sisteminin görevli tasarımcılarının da rolü var ve oldukça etkilidirler. Bu kısma ilerde etraflı değineceğiz.

Yalnız kim ne derse desin CHP içinden vurulmuştur ve bunda yapısal sorunları “şimdi zamanı değil” diyerek öteleyen, aslında bireysel siyasi hedefleri/çıkarları önde tutan yukarıdan aşağı, aşağıdan yukarı ister kifayetli ister kifayetsiz tüm muhterislerin payı büyüktür.

Cumhuriyet Halk Partisi’nden 281 eski milletvekilinin ‘mutlak butlan’ yönetimi nedeniyle CHP’den istifa ederek Yeni Parti’yi desteklemeleri anlaşılır bir adımdır. Ülkenin içinde bulunduğu çok katmanlı krizde, dönemeçte mecburen yöneldikleri bu arayış, gayet doğaldır.

KK’nın borazanlarından Gürsel Tekin ve Müslim Sarı’nın 50 civarı il başkanının görevden alındığı günlerde “partiyi bölmeyelim” çağrısı yapacak kadar hem alaycı hem us dışı tavrı, “parti içinde kalarak mücadele edelim” daveti yani altını ısrarla çizdiğimiz CHP’nin yönetiliş biçiminden kaynaklı ironi, elbette 281 eski milletvekilinin de gözüne çarpacaktı.

İçlerinde birkaç istisna vardır belki ama çoğu CHP’deki sorunlu yönetim anlayışını önemsemeyip “böyle gelmiş böyle gider” umursamazlığında siyasi hedeflerini gerçekleştirme peşinde koşmuşlardır.

Kimi Deniz Baykal kimi KK sayesinde milletvekili koltuğu kapmış, genel başkanın gözünden düşmemek ve ikinci, üçüncü… kez seçilmek için türlü taklalar atarak pozisyon kollamışlardır. 

Müstafi eski 281 milletvekili…

//CHP’nin 38’inci kurultayı için alınan ‘mutlak butlan’ kararına “Cumhuriyeti, parlamenter yaşamı ve demokrasiyi kuran 103 yıllık kurucu Partimizin iradesini ve demokratik süreçleri ayaklar altına alan, Cumhuriyet’in temel değerlerinden uzaklaştıran ve CHP’yi kişisel iktidar aracı haline getiren bir karardır” (…) “Cumhuriyet Halk Partisinin laiklik, demokrasi, hukuk devleti ve sosyal devlet gibi Cumhuriyet’in temel değerlerinin en önemli taşıyıcısı olduğuna inanan bizler, bu değerlerin mevcut yapı altında savunulmasının olanaksız hale geldiğine üzüntüyle tanıklık ediyoruz. Bu nedenle ortaya çıkan meşruiyet krizinin bir parçası olmayacağız”// diyerek anlaşılır bir durum raporu da verdiler.

Şu açıklama da dikkat çekici: //Parti içi demokrasiyi ve tüm üyelerin katılımıyla yapılacak önseçimi esas alan Yeni Parti’nin siyasal anlayışının inşasına katkı sunmak amacıyla yeni oluşuma destek veriyoruz.//

Gayet güzel de KK, kaset operasyonuyla genel başkanlık koltuğuna oturtulduktan bir yıl sonra yapılan önseçimi, örgüt yapısı kötü/bozuk diyerek bir daha hiç hatırlamadı! Müstafiler arasında olan olmayan birçok milletvekili de ses çıkarmadı. Tekrar seçilmek için KK’nın ceketine yapışmakta birbirleriyle yarıştılar. Kemal efendinin bir proje olduğunu görmezden gelip hamaset siyasetine abanarak mühim şahsiyet rolü oynamaktan geri durmadılar. CHP’deki muktedirler locasından düşmemek için KK’ya güzelleme yapmayı içlerine sindirdiler.

Evet, CHP’nin bu duruma düşmesinde rolleri büyüktür zira imtiyaz sahibi konumlarını sürdürmek için idareimaslahatı tercih etmişlerdir. Dolayısıyla yeni ufuklara yelken açarken özeleştiri, pusula niteliğindeki geçmişin muhasebesi altın değerindedir. 

Müstafilerin -geçmişteki hatalarından ders çıkararak- Yeni Parti’yi desteklemeleri konjonktürle örtüşmektedir,  önemlidir;  toplumsal muhalefetin diri tutulmasına, umut yaratılmasına katkıdır.

Mevzu kapsamlı; Neşet Ertaş’ı saygı ve sevgiyle anarak bitirelim bu bölümü…

TARİHTEN BİR SAYFA

Yüz yıl önce bir gezeteye şöyle bir beyanat verildi!..
Bu, bir ülkenin istihbarat örgütünün toplantı kayıtlarında belirlenip, yürürlüğe girdiğinin açıklanmasıydı.
Siyasetçi, LİYOD GEORGE diyordu ki:

“Türkler bir devlet kurdu. Bir asker Türkleri diriltti. Ancak KUTSAL AMACIMIZDAN vaz geçemeyiz. Türkleri islamla yıkacağız. Bu İngiliz istihbaratının birinci görevidir.”

İSLÂM demek:
“Allah’ın medeniyet yolunda yaşamak” demek. Pekiyi de , o zaman islamla yıkmaları mümkün değil ki,. Çünkü islamla ancak gelişilir!..
O zaman demek ki, adına “İslam” diyecekler ama, Kuran’da ki gerçek “İslamla” hiç alâkası olmayan, tam zıttı yalanlarla bir islam uyduracaklar.
Kuran’ı anlamadan okutacaklar, anlamadan dua edip, anlamadıkları dualarla namaz kılıp,anlamadan ezan dinleyip islamla ŞUURLANMALARI ENGELLENECEK!.. ve de Türkleri Allah yolundan alıkoyup, mezheplerle şeytan yoluna sokarak, varlıklarını bitireceğiz!..”
DEMEK İSTİYOR DEĞİL Mİ GORGE.
Tamam, Dünyanın şeytanla yatıp şeytanla kalkan güçleri, insanları Allah yolundan saptırıp, şeytan yoluna sokmak için, DAİMA DEVREDEDİR.
Pekiyi de, bu kadar açık aldatılmaya müsait olmak da ne demek oluyor?..
Bunun da cavabını vermiş bize Rabbimiz.
Kuran’ı Kerim. Sure 22/Ayet 53:
Allah şeytanın böyle yapmasına müsaade eder ki, kalplerinde hastalık olanlar ve kalpleri katılaşanlar için, şeytanın kattığı şeyi bir deneme vesilesi yapsın. O zalimler Hak’tan uzak bir sapkınlık içindedirler.

İŞTE YÜZYILLIK SINANMANIN, ÇOĞUNLUK BLANÇOSU BU KADAR AÇIKÇA ORTADADIR!

Kuran’ı Kerim. Sure 34/Ayet 20, 21:
Andolsun iblis onlar kakkında ki tahminini doğru çıkardı. İnanan bir zümrenin dışında çoğu ona uydular. Halbu ki, şeytanın onlar üzerine hiçbir gücü yoktu. Ancak ahirete inananı, şüphe içinde kalandan ayırdedip, bilelim diye, ona bu fırsatı verdik. Rabbin gerçekten her şeyi koruyandır.