Kategori arşivi: Yazarlar

KAZANMAK MI?..

Dünyada, YARATAN’IN YOLUNA değil de, HIRS, İHTİRAS, SERVET, BİRİKTİRME EGOLARINA TAPINANLAR, yani şeytanla yatıp şeytanla kalkanlar, kendi aralarında plân yaptılar ve de NE YAZIK Kİ, amaçalarına ulaşmış görünüyorlar!..
PLÂNLARI NEYDİ?..
Dediler ki:
“Dünyada milyarlarca insan var, bunları bize çalışan köleler haline nasıl getirebiliriz?..”
“DÜNYANIN KÂRI BİZİ BEKLİYOR” dediler!..
VE DE:
“Onları, doğal yaşama sırt çevirtip, şehirlere akın ettireceğiz. Üretim araçlarımızın içinde çalışmayı özendireceğiz. “Kazandık, satın aldık” sanacaklar, ama aslında sahip oldukları araçlarla tasmalanıp, KÖLELERİMİZ OLUP, DURMADAN YİNE BİZE ÇALIŞIP, bize kazandıracaklar.

ARAÇLARA ADANMIŞ BİR ÖMRÜN NE DEĞERİ OLABİLİR Kİ?..

Kuran’ı Kerim. Sure 58/Ayet 19:
Şeytan onları etkisi altına aldı da, kendilerine Allah’ı anmayı unutturdu. İşte onlar şeytanın yoldaşlarıdır; iyi bilin ki şeytanın yoldaşları hep kayıptadır.

MAVİ BAYRAK

Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı’nca (FEE) 2026 Ulusal Mavi Bayrak Ödül Töreni, geçtiğimiz günlerde İzmir’in Foça ilçesinde gerçekleştirildi.

Haziran ayı ile birlikte deniz sezonu açılırken, dünyanın ender körfezlerinden biri olan Saros’un kıyılarına sahip Edirne ise yeni sezona yine mavi bayraksız plajlar ile giriyor.

Türkiye’nin Mavi Bayrak Haritası’na göre 21 il’de mavi bayraklı plaj bulunuyor.

Edirne ise Kastamonu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin ve Hatay  ile birlikte Mavi Bayrak dalgalanmayan iller arasında yer alıyor.

Buna ilişkin haberi geçen hafta Perşembe günü, “Mavi Bayrak yerine foseptik!” başlığı ile okurlarımızla paylaştık.

Bu arada Ulaş Demiray, bundan bir gün önce “Enez Mektubu” başlıklı köşesinde aynı konuya çok yakın bir yazı kaleme aldı: Enez’de kanalizasyon sorunu nasıl çözülür?

Ayrıca yine geçen hafta Cuma günü DSİ emekli Bölge Müdür Yardımcısı Hüseyin Erkin gazetemize yaptığı “Ergene” açıklamasında da  müzmin hale gelen nehirdeki kirliliğin havzaya telafisi mümkün olmayan zararlar verdiğini, Saros Körfezi’nin de korkulu rüyası haline geldiğini vurguladı.

**

Haziran geldi.

Deniz sezonu açıldı.

Türkiye’nin dört bir yanında Mavi Bayraklar göndere çekildi.

Turizm bölgeleri ödüllerle övündü.

Ülke, dünyanın en fazla Mavi Bayraklı plajına sahip üçüncü ülkesi olma başarısını bir kez daha kutladı.

Peki ya Edirne?

Yazıya girişte de altını çizdiğimiz gibi, Saros Körfezi gibi dünya ölçeğinde değere sahip bir doğal mirası bünyesinde barındıran Edirne…

**

Aslında mesele bayrak değil.

Mavi Bayrak bir sonuçtur.

Temiz suyun, düzgün altyapının, çalışan arıtmanın, çevre yönetiminin ve kamusal sorumluluğun sonucudur.

Biz ise yıllardır sonuca bakıp nedenleri konuşmuyoruz.

Enez’den gelen haberler ortada.

Bir yanda dereye karıştığı iddia edilen foseptikler…

Bir yanda yaz nüfusunu taşıyamayan arıtma tesisleri…

Bir yanda sahilde tuvalet ve duş eksikliği…

Bir yanda lagün göllerine ve Meriç Nehri’ne bırakıldığı öne sürülen atıklar…

Sonra da “Neden Mavi Bayrak alamıyoruz?” diye soruyoruz.

**

Asıl soru şu olmalı:

Mavi Bayrak’ın istediği şartların kaçını yerine getirebiliyoruz?

Çünkü denize akan her kirli su yalnızca çevre sorunu değildir.

Turizm sorunudur.

Ekonomi sorunudur.

Halk sağlığı sorunudur.

Ve geleceğe bırakılan bir faturadır.

Üstelik sorun yalnızca Enez’in kanalizasyonu da değildir.

**

Kırk yılı aşkın süredir Trakya’nın başına bela olan Ergene kirliliği hâlâ çözüm bekliyor.

Yıllardır hazırlanan raporlara, açıklanan eylem planlarına ve verilen sözlere rağmen nehir hâlâ kirli akıyor.

Bu kirliliğin Saros Körfezi için oluşturduğu risk uzmanlar tarafından tekrar tekrar dile getiriliyor.

**

İşin en düşündürücü yanı ise şu:

Türkiye’nin birçok ilinde Mavi Bayrak sayısı her yıl artarken Edirne hâlâ “olmayanlar” listesindeki yerini koruyor.

Üstelik Edirne’nin dezavantajı denize sahip olmaması değil; sahip olduğu kıyıların hak ettiği standartlara ulaştırılamaması.

Oysa elimizde sıradan bir sahil yok.

Saros Körfezi var.

Dünyanın gıpta ettiği doğal bir miras var.

Belki de artık “Bu yıl kaç turist geldi?” sorusundan önce “Bu yıl denizimize ne kadar sahip çıktık?” sorusunu sormanın zamanı gelmiştir.

Aslında mesele bir ödül kazanmak da değildir.

Mavi Bayrak alınmasa bile denizin temiz kalması gerekir.

Ancak Mavi Bayrak, bir kentin çevreye ne kadar özen gösterdiğinin uluslararası ölçekte tescillenmiş göstergesidir.

Edirne’nin açmazı da tam burada ortaya çıkıyor.

Çünkü bazı bayraklar direğe çekilerek kazanılmaz.

Önce vicdanlara çekilir.

Sonra sahillere…

Ve ancak ondan sonra göndere…

TABELAYA SAHİP ÇIKILARAK ATATÜRKÇÜ OLUNMAZ….

Mustafa Kemal “Benim iki büyük eserim vardır; biri Türkiye Cumhuriyeti diğeri Cumhuriyet Halk Partisi’dir” demiş ya; o nedenle kimisi kurnazlığından, kimisi de aptallığından bu söze istinaden Kııçdaroğlu’nun bir CHP hareketi değil bir ihanet kumpası olduğunu görmüyor, görmek istemiyor.

Atatürk bunu söylediğinde ülkede başka hiçbir legal siyasi parti yoktu. Bu O’nun Milli İradenin gerçekleşmesinde siyasi partilerin gerekliliğine olan inancının bir ifadesi idi. Nitekim M. Kemal’in CHP’nin yanında Komünist Parti ve Serbest Fırka gibi siyasal parti deneyimleri de olmuştu. Kendi sınırsız yetkilerini siyasi partiler kurarak onlarla paylaşmaya hazır bir önderi anlamak bugünkü aydın geçinenler için ebette kolay olmuyor.

***

1940’larda CHP’den ayrılarak Demokrat Parti’yi kuranlar, Atatürk CHP’sinin kadrolarıydı. Kurucuların başındaki Celal Bayar Atatürk döneminin son başbakanıydı. DP “Açık oy, gizli sayım” rezaleti nedeniyle 1946 da yeterli başarıyı sağlayamasa da 4 yıl sonra 1950’de mutlak bir çoğunlukla iktidara geldiler.. Yani “CHP’den ayrılıp parti kuranlar başarılı olamaz onun için ne pahasına olursa olsun CHP’den ayrılmayalım” saptaması harman yerinde kirpi arayanların sarıldıkları bir yalandır…

2000’li yılların başında Fazilet Partisi’nden ayrılarak AKP’yi kuranların bir buçuk yıl sonra iktidara gelmelerini kimse görmezden gelmemelidir. Değişim ve ayrılıklar, “İnce İnce” Muharrem İNCE’n yaptığı gibi kişisel hesaplarla olursa bazen tabana ihanet konusunda işe yarasalar da elbette bir yere varmaz. Bugün taban, butlana bulaşmış Kılıçdaroğlu CHP’sinin değil %99 u ile Özgür Özel’in yasal direnişinin arkasındadır. Bu güç gevezeliklerle heba edilmemelidir.

***

12 Eylül sonrası CHP tabanını temsilen 3 ayrı parti ortaya çıktı. 1983 seçimlerinde Halkçı Parti (galiba %30 oy alarak ) ana muhalefet partisi oldu. Daha sonra cumhuriyetçi ve sosyal demokrat tabanın SODEP (Sonra SHP) ve Ecevit’in DSP’si ile ikiye bölündüğü yıllar yaşandı.. Yapılan seçimlerde DSP başarılı olamayınca Ecevit istifa etti ama yine ANAP’ın (Özal’ın) hazine yardımı garantisi vermesi ile yani kumpası ile tekrar genel başkan oldu. Bir süre sonra ANAP’ın gayretleri ile CHP adı altında yeni bir oluşum daha ortaya çıktı.. O süreçte yerel seçimlere bu üç sol görünümlü parti ayrı ayrı adaylarla seçime katıldı. Böylece Ankara GÖKÇEK’e ve İstanbul Tayyip Erdoğan’a AKP’ye ikram edilmiş oldu. Yani CHP tabelası işe yaramadı.

***

Kısacası Sosyal demokrat hareket ne zaman güçlenip alternatif olmaya kalksa sağ parti liderlerinin kumpasları ile olay yeniden şekillendiriliyor ve bu hareket kontrol altına alınıyor. Tüm bu kumpasların ana fikri de ”Aman CHP’den ayrılmayalım. Atatürk’e ihanet etmiş olmayalım” gibi mantıksız ama duygusal inancın hakim olmasını sağlamaktı.. Egemenler, Demokrat Parti hareketi hariç her kumpasta başarı sağlayıp CHP’yi ne idüğü belirsiz bir hale getirdiler.. 3 kurultay üst üste yenilgisini sağlayarak “Siyasi mefta” diye düşündüğümüz Baykal’ı da “CHP’yi yeniden kurun” diyerek kuyudan çıkarttılar. Kuyudan çıkanlar Partiyi TEK ADAM anlayışıyla, iktidarı hedeflemeden, ana muhalefet partisi olarak, dev parti merkezinden, bir elleri yağda, bir elleri balda olarak yönetilen ülkenin en büyük holdingi haline getirdiler. Sevigen’ler, Yarkadaş’lar, Tekinler, Öztraklar, Kılıçdaroğlu, Muharrem ince gibileri o dönemin Baykal Okulu mezunlarıdır.

***

SONUÇ : Yeni bir parti için acele edilmese de geç de kalınmamalı ve bu % 1,5’luk yeni CHP, muhatap kabul edilerek daha fazla şereflendirilmemelidir. Herkes artık yeni bir parti ya da oluşuma hazır olmalıdır. Çünkü it ürüse de kervan yürüyecektir..

Bu ayrılık CHP’den bir kopuş değil CHP’nin bağırsaklarını temizleme açısından artık kaçınılmaz bir bir görevdir, hayırlı bir sondur.

ÇOĞUNLUK RAĞBETİ

Bakıyoruz, dünya çoğunluğu sapakları tercih etmekte. Emperyalizm de bunlardan en semirmiş, güçlenmiş olanı!..
Emperyalizm nasıl bir yoldur?.. Dünya insanlığına, dünya doğası ve tabiat valıklarına, KÂR, TALAN gözüyle bakan bir anlayışın yönetimidir. Maddi zenginliği ve fiziki gücü elde etmek için, her türlü, hileye, yıkıma, fitne ve fesada başvurmaktan çekinmez.
Dünyada, cümle HALK EDİLMİŞLERİN yaşam haklarını, hiçe sayarlar hatta soylarını süratle katletmekten çekinmezler!..
Dünya doğası, tabiat varlıkları, insanlar, onlar için sömürülüp, kâr edilecek ARAÇLARDAN ibarettir. Daha büyük araba, daha fazla ev, eşya, servet, heves ve egolarının peşindeki çoğunluk için çok zor gözüküyor, değil mi?..
HEVESLER, DOLARI BOYNUNA DOLAYINCA YANDIN!..

TERCİH VE CÜMLE ALEME VERİLEN ZARARLARIN KAÇINILMAZ SONUÇLARI BİZDE!.. Rabbimiz Kuran’da onlarca ayet de açık açık bildirmiş, çocuk okusa anlar!..

Kuran’ı Kerim. Sure 11/Ayet 15:
Kim dünya keyfini, ziynet ve debdebesini isterse, onlara dünyada amellerini tamamen veririz. Onlar burada noksan görmezler.
11/16: Bunlar o kimselerdir ki, Ahrette kendilerine ateşten başka bir şey yoktur. Yaptıkları ameller boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmış oldukları şeyler boştur.

BİRAZ RAHATLARIZ

Gün doğuyor sabah oluyor, gün batıyor akşam oluyor; buna ‘yaşam süreci’ deniyor. Bu arada dünyaya gelenler, dünyadan gidenler, ne yapabilirsin hiç bir şey. Bu bir tabiat olayı. Tabiat olaylarına karşı konulamaz, çünkü dünyanın düzeni böyle.

İnsanoğlu dünyaya gelir, diğer canlılar gibi yaşamak için. Yaşam nedir; biraz sevinç, biraz keder. Bunları bazen biz yaratırız, bazen de elimizde olmayan tesadüfler. Hayat çizgimiz yalnız bize bağlı değildir, aklımızda olmayan nedenlerle de çizilir. Bunlar iç ve dış politika, savaşlar, tabiat olayları daha bir çok nedenler. Bunların bazen üstesinden geliriz, bazen de gerçeği kabul ederiz. Boşuna dememişler — Duvarı nem yıkar, insanı gam yıkar — Yani üzüntü uzun yaşamak istiyorsak mümkün olduğu kadar gamdan uzak olmalıyız. Nasıl olacak bu?

Dert biter mi, biri bitse diğeri başlar. Birde müşterek dertlerimiz vardır, bu dertlerin en önemlisi geçim sıkıntısı. Gider gelirden fazla olduğunda geçim sıkıntısı başlar. Bu sorun çoğunluğumuzun derdidir. Çare, geliri arttırmak, ürünü çoğaltmak, paramızın değerini yükseltmek. Bu sorun tuzu kuru olanlar için problem değildir ama orta tabaka ve alt tabaka için en büyük sorundur. Hal çaresi, en iyi çare paramızın değerini yükseltmek. Bu kolay bir konu değil, nasıl olacak?

Dünyada tek devlet biz değiliz, başkaları da var. Bir bölgede olan olaylar diğer devletleri de etkiliyor. Dünya piyasası diye bir şey var. Ekonominin en etkili unsuru bu piyasada olanlar herkesi etkiliyor. Ekonomide arz-talep diye bir sistem var, ürün ne kadar az olursa fiyatı pahalı olur, ne kadar bol olursa fiyatı düşük olur. İşte bizi zorlayan budur. Sanayide üretim bolluğu imalata bağlıdır, tarımda ürün bolluğu hava şartlarına bağlıdır. Boşuna dememişler, çiftçilik dünyanın en büyük kumarıdır. Bu kış devresinde sebze 120 TL sından aşağı olmadı. Kışı atlattık, pahalı sera ürünlerinden kurtulduk, artık yaza giriyoruz, tarla ürünü sebzeler yetişiyor, fiyatlar normale dönmeye başladı. Domates, biber, patlıcan ucuzluyor, meyvelerde öyle. Geçen sene bol kiraz yiyemedik, bu sene kiraz bol, kayısı 50 TL sına indi. Bakalım üzüm, kavun, karpuz nasıl olacak. Tarla ürünleri buğday, mısır, diğerleri nasıl olacak. İyi yağmurlar yağdı, kış yüzü pek görmedik. Hayırlı olur inşallah.

Hayat pahalılığının bir ifadesi de aylık ve yıllık enflasyon rakamı oluyor. Mayıs ayı aylık enflasyonu 1,7, yıllık enflasyon 33,2. Aylıkta sevindirici bir rakam. Haziran, Temmuz, Ağustos ayları bolluk ayları, bakalım enflasyon ne olacak? Enflasyona sebep birazda hükümetin güttüğü politika; enflasyon kadar ücretlere zam yapmak. Ne kadar zam yaparsan fiyatlar o kadar artıyor, bu da enflasyonu doğuruyor. Bütün mesele fiyatları dizginlemek, nasıl olacak bu. Halkın elzem gıda ürünlerine narh uygulamak. Nasıl ekmeğe narh uygulanıyor, bazı ürünlere kontrollü fiyat uygulamak. Bırakın oto fiyatları, ev fiyatları, beş yıldızlı otel fiyatları serbest olsun ama halkın elzem gıda, kiralar kontrollü olsun yani kontrollü bir serbest ekonomi uygulayalım. Artık kış bitti, yaz mevsimine giriyoruz. Tarla ürünleri yetişecek, lezzetsiz sera ürünlerinden kurtulacağız. Bolluk olur inşallah, fiyatlarda düşer, bizde BİRAZ RAHATLARIZ…

HORTUM DA…

İcatların bol olduğu bu yüzyılda, öyle bir tabloya geldi ki insanlık, “Vay canına!..” dedirtiyor.
Bu yüzyılın sonunda, ancak fark edebildik ki, “Serbest dolaşma hakkını ve gösterişe dayalı, ihtiyaçtan çok fazla harcayıp, mal, mülk edinmeyi “ÖZGÜRLÜK” sanmışız!..
Aslında, “Gösteriş heveslerine dayalı, ihyaçtan fazla, aşırı mal mülk edinip kullanmak,” “Şeytanın yeryüzü temsilcilerinin, tasmasını boynumuza seve seve takmak mış!..”
Gerçekten de, ihtiyaçtan fazlası, yani lüks tüketim, sömürgecilerin HORTUMU olmuyor mu?..
Gece, gündüz çalış, Lüks arabanın, evin, yazlığın, giysinin, eşyanın, vs..bedelini, gün be gün, ay be ay öde, de öde!..
Pek iyi de bu, gösterişe dayalı, aşırı israfa ödenen paralar nereye gidiyor?..
Lüks üretim şirketlerinin kasalarına doluyor.
Çevremize bir bakalım, günümüz insanlarının bir çoğu, boyunlarında, gösterişe dayalı, “TASMALI HORTUMLARLA” gece gücüz çalışıp, birilerinin kasalarınını doldurmakla harcanmaktalar!..
Ve de, harcama güçleriyle, kendilerini özgür sanırlar!..
Dünya.. dünya… AKIL, MANTIK, İNANÇLI BİLİM DEVREDE OLMAYINCA, HEVESLERİN TASMASINDA Kİ KÖLELERİ SÖMÜREN, HORTUMCULARIN dünyası!..

Zorla değil ki, “Sen nasıl istersen!..”

Kuran’ı Kerim. Sure 15/ayet 36,37,38,39,40:
İblis dedi ki: “Yâ Rab! Kabirlerinden kalkacakları güne kadar bana mühlet ver. *Allah buyurdu ki, “Sen mühlet veirlenlerdensin” *Allah katında bilinen vakte kadar…”
*İblis dedi ki: “Ya Rab! Beni azgın kıldığın hakkı için ben de onlara yeryüzünde fenalığı hoş göstereceğim, hepsini de azdıracağım. Ancak içlerinden ihlasa sahip müminle müstesna.”

Şöyle Topluca Bir Bakalım

Tüm şu aşırı heyecanlı 3. Dünya Savaşı çıkacak laflarını bir kenara koyunca geriye bir şey kalıyor; o da güç dengesi. Bazen hayretle yahu bu temel kavramı bilmeyip de bu hususlarda konuşan olabilir mi diye izlediğimi de itiraf etmek istiyorum.

Suriye olayı, ardından İsrail’in saldırıları ve İran meselesi birlikte okunduğunda meşhur komplo teoristleri için de mümbit bir arazi oluşmuş durumda. Açıklama basit; birileri düğmeye bastı. Sonuç olarak bu çevre için açıklama oldukça basit; bir yerde silahlar mı patlıyor hemen bahsedin 3. Dünya Savaşı çıkacak. Önermenizi böylece oluşturdunuz. Peki ya izahat? Yahu sorulur mu o daha kolay; birileri düğmeye bastı. Bu minvalde açıklamalar bu alanın bilimsel faaliyetiyle uğraşan her birey için hicap duyulması gereken bir durumu ortaya koyuyor.

Gelin şöyle topluca bir bakalım… Önce Suriye olayı… Suriye’de Esad Rejimi iktidardayken Rusya Federasyonu ve İran İslam Cumhuriyeti’nin çok önemli bir güç kapasitesi vardı bölgede. Bu ifadeyi şöyle netleştireyim; olayların henüz erken bir döneminde 2012’de dönemin ABD Devlet Sekreteri Clinton, Suriye’ye etki edebilecek seviyede bir diplomatik ilişkilerinin olmadığını bu etki girişimlerini bölgesel müttefikleri aracılığıyla gerçekleştirdiklerini ifade etmişti ABC News’a.

Bu ifadeden bir yıl sonra 2013’ün Mayıs ayında Esad’ın devrileceğini ancak bu durumun ABD ve bölgedeki müttefiklerinin desteklediği muhalif grupların organizasyonu ile gerçekleşeceğini belirtmiştim. Muhalifler Esad rejimini yıprattı, Rusya Federasyonu Ukrayna cephesine yoğunlaşmak zorunda kalınca Suriye desteğini eskisi gibi gerçekleştiremedi, İran’ın takati anlatıldığı seviyede olmadığı gibi Rusya Federasyonu ile de ihtilaflar söz konusuydu ve muhalifler Esad’ı devirdi. Bu muhaliflerin içinden ABD ile en uzak olan ise iktidara oturdu. Peki sonra ne oldu? O da ABD ile masaya oturdu… Neden çünkü geniş askeri kapasite ile desteklenen geniş ekonomik kapasite uluslararası politikanın sistemik seviyesinde yönlendiricidir. Yani düğmeler yok, kapasite var.

Suriye’nin dönüşümü ve Battı İttifakına yakınlaşması Rusya Federasyonu ve İran İslam Cumhuriyeti için bir kırılma noktası oldu. Zira Rusya Federasyonu bir yandan Ukrayna işgali ile önemli bir seviyede insan ve ekonomik kaynak kaybıyla uğraşırken öte yandan da Akdeniz’deki stratejik varlığını tehlikeye soktu. Fatura İran İslam Cumhuriyeti için daha yüksekti…

Zira bizim medyamızda sarsılmaz ittifak gibi anlatılan Rusya Federasyonu, İran İslam Cumhuriyeti ve Suriye Arap Cumhuriyeti ittifakı pamuk ipliğine bağlıydı ve bunu defaatle aktardım. Bu ittifak içinde Rusya Federasyonu ve İran İslam Cumhuriyeti arasında mühim gerginlik noktaları vardı. İşte bu durum yıllarca ambargolarla ekonomisi zayıflamış ve toplumsal zafiyet altında olan İran İslam Cumhuriyeti için güç sanrısının politize edilebilme alanının yani Suriye’nin imkan alanı dışına çıkmasıyla daha belirginleşti.

Bu süreçte zayıflayan İran’a kısıtlı saldırılar düzenlendi. Elbette bu kısıtlı saldırılar kısıtlı saldırı, ABD başkanlarının Kongre onayı olmadan askeri gücü hangi seviyede ne süre ile kullanabileceği gibi temel parametreler dikkate alınmadan değerlendirildiği için 3. Dünya Savaşı çıkacak zannedilen bir halde sunuldu. Elbette 3. Dünya Savaşı değil güç dengesinin ABD ve müttefikleri lehinde konfigürasyonuydu. Bu konfigürasyonun ABD ve müttefiklerinin lehinde oluşabilmesi için de kısıtlı güç kullanımı uluslararası politikada her daim rastlanan bir husustur. Bir başka deyişle çatapat tabancası patlasa 3. Dünya Savaşı çıkacak diyenler analizi doğru yap(a)mamaktadır.

Neticede Suriye’nin ABD liderliğinde devam eden uluslararası ekonomi politik kuralların uygulayıcısı olarak dönüşmesi ABD ve müttefiklerinin çeşitli gerilimler ve tartışmalar gerçekleşse dahi Rusya Federasyonu ve İran İslam Cumhuriyeti’nin kısıtlanması Çin Halk Cumhuriyeti’nin ise ABD ile yarışmacı işbirliği seviyesinin iş birliği kısmının artışı ile devam ettiği açıktır. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

VAR AMA…

15 asırdır, insanlığın ortak kutsal kitabında yazıyor, “Kölelik, yasaktır” diye. 
Ancak kölecilerin ve de hatta kölelerin bile bu İLÂHİ EMRE uymadıkları görülüyor!..
Asırlardır besbellidir, dünyanın İNKÂRCI, sömürgecilerin niyetleri!
İnsanları, hayvanları, bitkileri, doğayı, suları, toprağı, havayı sömürerek mahvetmek ve kasalarına altın istiflemek!..
Ayrıca zararlı alışkanlıklar da bir çeşit köleliktir. Pekiyi de sömürenler hatalı da SÖMÜRÜLENLER HATASIZ MI?..
Sömüren bir, sömürülen milyonlar!..
Bu milyonların akılları nereye takılı kalmış acaba?..
Çok çok, mazlum coğrafyaları saymazsak, bence asıl sorun sömürülmeye razı olanlarda!..
Mübareklerin, sömürenlerin de, kölelerin de, pozitif beyinden, dosdoğru inançtan, dünyadan, tarihi gerçeklerden haberleri yok mu?..
Var ama işlerine mi gelmiyor!..
Ne günlere geldik ya!..
“Köleliğe hayır!..” desek, önce köleler kızar bize!..
Allah beyin vermiş, kitaplarla peygamberler vermiş, bilim, sanatla da vermiş de vermiş!..
Bu gerçeklere rağmen, SÖMÜREN DE, SÖMÜRÜLEN DE AYNI KEFEDEDİR BİLİNE!..
Kendilerine verilen mühlet nereye kadar acaba?..

HERKES GÖRÜR, MUTLAKA!..

Kuran’ı Kerim. Sure 11/Ayet 111:
Şüphesiz, Rabbin onların amellerinin karşılığını tam olarak verecektir. Çünkü Rabbin onların yapmakta olduklarından haberdardır.

365 GÜN ÇEVRE

Bir çevre günü daha geçti. Birçok yerde anlamlı toplantılar yapıldığı gibi anlamsız, iş olsun babında etkinlikler de yapıldı. Ben Edirne Kent Konseyi Yürütme Kurulu’ndan arkadaşlarla Çerkezköy’de idik. İklim Krizi teması ile yapılan TKKB toplantısına katıldık. Haberi yerel gazetelerden okumuşsunuzdur.

Çevre Günü “Senede Bir Gün” değil 365 gündür. Çevreyi, doğayı koruma her an, her davranışımızda, yaşamımızda, kültürümüzde olması gereken bir hal ve gidiş durumudur.

Dünyamızın geleceğine dair korkularımız, kuşkularımız varsa da umutlu olmamızı sağlayan kararlar ve örgütlenmeler de var. Vaysal Köyü’nü duymayan kalmadı. Su ve orman kaynağı olan bu yöreye onlarca yıldır saldıran sermaye, arkasına aldığı idareciler ile taş ve maden ocakları peşindeler. Sanırım üç kez yapılan girişimleri her seferinde halkın ve hukukun duvarından döndü. Önceki gün bir kez daha aynı akıbete uğrayan şirket bakalım devamında ne yapacak?

Keşan’dan da olumlu iki haber geldi. Karayolları 1. Bölge Müdürlüğü’nün Karlıköy’de açmak istediği taş ocağına verilen “ÇED Gerekli Değildir” kararını Edirne İdare Mahkemesi iptal etti.

DSİ 11. Bölge Müdürlüğü projesinde de taş ocağının kapasite artışına halkın büyük tepkisi ve Çanakkale Orman Bölge Müdürlüğü projenin orman varlığına vereceği zararları görerek projeye “uygun görüş” vermemesi sonucunda bu proje de iptal edildi.

Merkeze bağlı Karayusuf Köyü’nde de özel bir şirket tarafından yapılması planlanan Güneş Enerji Santrali (GES) ve Elektrik Depolama Tesisi (EDT) Projesi de itirazlar sonunda Bakanlıkça iptal edildi.

Benzeri yüzlerce durum sayabiliriz. Sahi kamu adına görev yapan kurumlar neden var? Akbelen’de simge olan yaşlı insanların görsellerinde sorduğu gibi; “Kimdir Devlet?”

Mahkeme süreçlerinde bilirkişi heyetinin yaptığı incelemeler, bölge ekosistemine verilecek zararın “geri dönüşü mümkün olmayan” boyutta olduğunu bilimsel olarak tescil ediyor. Kamu adına görev yapanlar da bunu biliyor.

Bir şirket iş yapma talebini Valiliğe verdiğinde; eldeki mevzuatlar, kamu yararı ve doğaya verdiği zarar düşünülerek işverenin talebi reddedilse olmaz mı? Olması gereken; toplum çıkarını savunacağını vaat ederek oy alan siyasetçiler ve yurttaşların vergisinden maaş alan kamu görevlileri etkili güçlerin değil de kamunun yanında dursalar olmaz mı? Çünkü biliyoruz ki idareciler kamuyu ve doğa çıkarını kılavuz edinmekle yükümlüdürler.

Çerkezköy’de de gördük; Kıyıköy sahiline nükleer niye düşünülür ki? Bu karar gerçekleşirse sadece Trakya değil, İstanbul ve tüm Marmara Bölgesi ve de ülke olarak karşı olmak gerektiğinde birleştik. Bizim dışımızda Bulgaristan ve Romanya başta olmak üzere Karadeniz ülkelerinin de Bükreş Anlaşması gereğince itiraz edebilecekleri bir durum. Tüm bunlardan sonra Trakya’da nükleer santral gündemden düşmeli akla göre. Ama!

Mevzuatlara, akla, bilime, hukuka ve doğaya aykırı bu tür girişimler iklim krizinin sebebi değil mi? Biz insanlığın, özellikle sermayenin yarattığı bu krizi sürdürülebilir duruma getirmek ve doğayı kendi normal değişimine bırakmak için yapılması gerekenler belli.Pazartesi günü Bülent Ayan’ın örneklediği gibi önemli olan doğaya bakış açısı. Istrancalar’ın bizim tarafı ile Bulgaristan tarafı neden farklı? Çünkü bakış açılarımız uymuyor. Onlar doğayı ve canları, biz sermayeyi düşünüyoruz. Arnavutluk halkını duydunuz mu? Bir adayı yüklü meblağ ile turizm adası olması için Trump’un oğluna vermek istiyor hükümet. Halk sokaklarda ve satış istemiyor.

Birilerinin doğayı ve insanı sömüren, geleceği tehdit eden ve iklim krizine neden olan girişimlerine karşı hepimiz Kent Konseyi veya ilgili örgütler içinde mücadele etmeliyiz. Ana kirletici iktidar destekli sermaye olsa da zararı hepimiz görüyoruz.

Çerkezköy’de Edirne Kent Konseyi Başkanı Özer Demir, kente ve doğaya yapılan müdahalelere karşı kentimizde neler yaptığımızı detaylı olarak anlattı. Gördük ki en akli etkinlikleri, hukuki mücadeleleri EKK yapıyor. Övünmek değil ama gerçeği de bilmek gerekiyor.

Bir çevre günü daha geçti. Bir yıl sonraki çevre gününe kadar yani 364 gününüz çevre, ekoloji ve doğayı koruyan yurttaş olma mücadelesi ile dolsun…

DÜNYA VAADİ

“Dünyaya niçin geldik?..” sorusunu kendimize sormak, aklımıza gelse de acaba cevabını doğru mu düşünürüz; çoğunlukla kurulu hayat düzenine uydurulup, yaşar gideriz. Ama o muhteşem biricik ömrümüzü ne kadar doğru yaşarız acaba?..
Kuran’da her sorumun temel cevanı bulduğumu hatırladım.
Hemen Rabbim bu konuda bizi nasıl bilgilendirmiş, diye ayetlere baş vurdum!..
Yazarı, Yüce Yaratan’ımız olan, Kuran’ı Kerim ayetleri şöyle bir geldi, geçti gözümün önünden.
“Tabi ki, bu sorunun da cevabı verilmiş, şükür” diye, içimden bir “OH!..” çektim.
Şöyle, daha kolay ve etkili anlaşılır bir yorumla anlatayım:
Rabbimiz, Kuran’da,
“Sana hiçbir zaman, gül bahçesinde keyif yapmanı vaadetmedim!”
“Hiçbir zaman dünyada kusursuz bir adalet vaadetmedim!”
“ Hiçbir zaman, huzur ya da mutluluk da vaadetmedim.”
“Sana ancak, dünyada, fayda, hak ve adalet uğrunda SAVAŞMA seçim özgürlüğünde, zafere kavuşmanda, yar ve yardımcı olabilirim!”
“Dünya da sana sunduğum tek gerçeklik, NEGATİFLİKLERE KARŞI, POZİTİFLİKLE MÜCADELE ETMEN, BİRLİKTE SAVAŞMAMIZ!..
Kuran’da ki bir çok ayeti böyle, özetle yorumlayıp sundum. Çünkü, Allah şeytanı yaratmış; şeytan insanları perişan, rezil edip, sonlarını getireceğine dair Allah’a söz vermiş!..
Şeytanla sınandığımız, şeytanın daima açığımız kolladığı, gevşeklik gösterildiğinde, şaşar beşer, inanç zafiyeti içine olan insanı, kolayca ayartıp, kandıracağı bildirilip, uyarılmışız!..
ŞEYTANIN AYARTMALARINA KANAN ÇOĞUNLUĞUN DÜNYASINDA GEL DE KEYİF YAP HİÇ OLUR MU?..
Hak, adalet, özgürlükler, masumluklar çoğunlukla ezilirken, kötülüklerle, zalimlerle, eğitimle, inanaçla, bilimle, sanatla, gerekirse silahla, DÜNYADA SAVAŞMAKTAN BAŞKA YOL VAR MI?..
Dünya tüm canlıların “YAŞAM SAVAŞI” verdiği yer değil mi?..

O zaman, dünyada olma sebebimize göre, masumlar için savaşıp, ahret de vazifemizi yapmış olarak buluşmak var!.. (Herkes elinden geldiğince)

Kuran’ı Kerim. Sure 8/Ayet 38, 39:
O küfür edenlere de ki: “Şirkten vazgeçerlerse, geçmiş günahlarını bağışlarız. Yok yine, küfre, şirke dönerlerse, muhakkak, kendilerinden önceki ümmetler hakkında tatbik edilen, ilâhi kanun, bunlar hakkında da tatbik edilecektir.
Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar, onlarla savaşın! Eğer vaz geçerlerse Allah yaptıklarını görmektedir.

Eğer islamdan yüz çevirir de vazgeçmezlerse, bilin ki Allah, Mevlânızdır. O, ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcıdır.

Bir yorumla da…..
FİTNE: Cümle alemin kötülüğüne dair her davranış.
İSLAM: “Allah için” Cümle alemin faydasına çalışan, inançlı kişi.
ALLAH’IN DİNİ: Cümle aleme, fayda için, çıkarsız, “Allah için” mücadele yolu.