Ben, garip yolcuyum bu âlemde; Ama, GARİBİ, Fakirlik, muhtaçlık zanneder, bu alem. Benim dünyamda ise, GARİPLİK, BİLGELİKTİR. Bunu, bu âlem anlamaz; Az kişi, “GARİBİM” der, bu âlemde. “GARİBİN” manasını bilerek, GURURLA… Bilmeyen de küçümser. Ve ya “GARİP” der, kibirle. “GARİP” ve “KİBİR”… Ne mutlu ki, ben bir GARİBİM, bu âlemde; İnşallah, ASIL ÂLEMİ anlatabilirim, Bu yalan âlem de, KİBİRLİLERE,
AMA ZOR…
Kuran’ı Kerim. Sure 2/Ayet 212: Dünya hayatı kâfirlere süslü göründü de, iman edenlerle eğleniyorlar. Halbuki inkârdan sakınan müminler, kıyamet gününde onların üstündedir. Allah dilediğine hesapsız rızk verir.
İLETİŞİMLE İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER başlıklı önceki yazılarımıza alıntılarla başladık; iletişim aracımız Türkçemizin yapısını genelde anlattık, bunu örneklerle somutlaştırdık. Bu yazımızda ise önce Türkçemizin kullanımındaki zorlukları belirlemeye çalışalım; sonra da Genel İletişim İlkeleri bulmaya çalışalım.
Ne yazık ki Türkçemizin yapısı çok karmaşık. ‘İstanbul Türkçesi’ diye bir dil uydurarak bu karmaşıklığı oluşturmuşuz. ‘Unsuru-i asli’ üretici halkımız buna uymuyor; örneğin İstanbul Türkçesindeki geleceğizi benimsemiyor, gelek diyor. Üretici halkımızın geleki yalnız daha basit değil, aynı zamanda genel kurala uygun (geldik-gelek). Tüm zaman, şahıs, olumsuzluk ve soru ekleriyle; kaynaştırma, yumuşama harfleriyle o denli karmaşık ki bunu genelde ve eksiksiz hiçbir dilbilgisi kitabında bulamayız; halkımızdan bunun kusursuz kullanımını bekleyemeyiz. (Açıklaması çok uzun olacağından, örnek bile vermiyoruz.) Cümle ögeleri yerine cümlecik kullanımını bile çok farklı şekillerde yapıyoruz. İsim cümlesi kullanımına basit bir örnek verelim: Söylediklerini anlamadım. Tartışmaktan vazgeçtim. Ne söylediğini bilmiyorum… Bu kullanımların açıklamasını dilbilgisi kitaplarında bulamayız. Sanki üretici halkımız kullanamasın, fark oluşsun diye seçkinlerimiz, böyle bir Türkçe yaratmış. Böylece aydınlarımızla halkımız arasındaki iletişim kopmuş…
Bilgilerimizi anlattık, derdimizi paylaştık; böylece Türkçemizle ilgili söyleyeceklerimizi bitirdik. Şimdi de, İletişim İlkeleri bulmaya çalışalım.
Önce karşımızdaki kişi veya grupla iletişim:
Karşımızdakileri iyi tartmalıyız. Örneğin karşımızdakiler “İskilipli Atıf Hoca şehit” diyorsa iletişim kurmaya kalkışmamalıyız. Karşımızdakinin değer yargıları genelde bizden farklı değil ama bilgi veya düşüncesini değiştirmeye hazır değilse yine onun bilgi veya düşüncesini değiştirmeye kalkışmamalıyız. Batının ‘Tez-Antitez-Sentez’ kuralındaki varsayım, her iki tarafın da tezini değiştirmeye hazır olması. Her iki taraf da haklı çıkmak, üstün gelmek değil, eğer yanılıyorsa yanlışını düzeltmek istiyor. Çifteler ve Yüksek Köy Enstitüsü müdürü Tonguç Baba daha ileri bir iletişim kuralı koyuyor: “Karşınızdaki iş görmemiş, iş başaramamış, sadece söylemiş veya yazmış biriyse iletişim kurmaya çabalamayın.”
Amacımız konuşarak veya yazarak topluma ulaşmak veya söylenen veya yazılandan yararlanmak ise iletişim ilkeleri aynı:
(1) AÇIKLIK İLKESİ: Yazılan veya söyleneni okuyan veya dinleyen anlayabilmeli. Kullanılan dil ve anlatım biçimi ortak olmalı. Kullanılan terimlere karşılık kavramlar ya aynı olmalı ya da tanımlanmalı…
(2) TUTARLILIK İLKESİ: Söylenen veya yazılan çelişki içermemeli. Yararlanan çelişkiye düşerse kusuru kendinde aramamalı.
(3) UYGUNLUK İLKESİ: Bulunulan bildiri hem yararlanana, hem zamana uygun olmalı.
(4) SOMUTLUK İLKESİ: Bildirinin somut bir amacı olmalı ve amaçlanan kişiler bildiriden yararlanabilmeli.
(5) YALINLIK İLKESİ: Anlatım eksiksiz ama aynı zamanda fazlasız olmalı; gereksiz açıklamalar içermemeli.
(6) AMAÇLILIK İLKESİ: Konuşan veya yazan kime, ne anlattığını bilmeli ve bunu daha başlangıçta belirtmeli. Dinleyen veya okuyan bunu neden yaptığını belirlememiş olmalı ve anlatılan amacına uygun değilse vazgeçmeli.
“YETİŞ!..” dersen, Hemen ordayım!.. “GEL!..” dersen, “Belki,” derim. İşte aramızdaki fark bu!.. “GEL” ile “YETİŞ” kadar açık. Ben yetişi, “ZORDAYIM,” bilirim. “GEL” ise CIZ-BIZ… O da olur, ama… Senin CIZ-BIZ, benden uzak. “YETİŞ!..” ise muhtaçlık,
O zaman vazifedir, oradayım.
Kuran’ı Kerim. Sure 13/Ayet 22:
Rablerinin hoşnutluğu uğrunda katlananlar, namazı dosdoğru kılanlar; kendilerine verdiğimiz rızktan gizli ve açık harcayanlar, kötülüğe iyilikle karşı gelenlerdir. İşte bunlar için, bu geçici dünyada iyi bir akıbet vardır.
Yukarda ki “NAMAZ” kavramı, Farsça bir tercümeden alınmıştır. Fars’ça da anlamı:”Huzurda duruş” tur. Arapça aslı, “SALÂT” tır.. Yalnızca bilinen namaz kılmaktan daha fazlasıdır. Şöyle yorumlayabiliriz: “Her an Allah’ın huzurunda olduğunun bilincinde, O’nun rızasına uygun en az hatayla yaşamak.” ( Günlük namazı da, imkân olduğunca, Peygamberimiz gibi kılarak) diyebilir miyiz?
Yıllardır sürüyor bu tartışma; “Kırkpınar Er Meydanı’nın yeri değişmeli mi?” diye.
Geçtiğimiz cumartesi günü AKM’de Edirne Kent Konseyi 37.Olağan Genel Kurulu toplantısını bu konu üzerine yaptı; “Er Meydanı’nın Geleceği.”
Forum şeklinde gerçekleştirilen sunumda Ender Bilar, Namık Kemal Döleneken, Hüseyin Erkin ve Ayten Eren konuşmacı olarak katıldılar.
Ender Bilar yüz yıldır aynı yerde düzenlenen Kırkpınar şenliklerinin yerinin değiştirilmesinin hata olacağını belirtti konuşmasında.
Namık Kemal Döleneken Edirne’de olmak üzere alanın değiştirilebileceğini, UNESCO nezdinde de sorun teşkil etmeyeceğini öne sürdü.
Hüseyin Erkin Edirne dışına ekonomik getirisi üzerine alanın taşınabileceği yönündeki düşüncelerini ifade etti.
Ayten Eren Kırkpınar Er Meydanı’nın şu andaki yerinde olmasının Has Bahçe üzerinde olumsuz bir baskı oluşturduğunu, o bahçede olan Edirne Belediyesi’nin kiracısı durumunda olan işyerleri başta olmak üzere Kırkpınar Er Meydanı’nın da bu alandan kaldırılması gerektiği üzerinde ısrarla durdu konuşmasında.
Konuşmacıların ağırlıklı olarak düşünceleri Er Meydanı’nın şu andaki alandan taşınmasıydı sonuçta. Konuklar da forum sonrasında söz alarak düşüncelerini ilettiler, endişelerini de.
Er Meydanı, gerçekten de taşınmalı mı? Taşınacaksa nereye? Er Meydanı’nı taşımak ekonomik olarak mantıklı mı? Bu sorulara daha da eklemeler yapabiliriz.
Sarayiçi’nde Er Meydanı olarak kullanılan alan Cumhuriyet’in kuruluşundan 1990’a kadar ahşap, üzeri tahta kaplı, onların üzerine de Kırkpınar zamanlarında gölgelik olsun diye kesilen ağaç yapraklarıyla kapatılan derme çatma bir yapı halindeydi. Turgut Özal zamanında ne akla hizmetse resmen bir stadyum inşa edildi Sarayiçi’ne. Betondan 25 bin kişilik bir stadyumdu bu. 1996 yılında hizmete girdi. Döneminde karşı çıkanlar, yanlış bir yatırım diye uyaranlar olduğu halde ısrarla yapıldı bu stadyum oraya.
Ve artık 30 yıl sonra “Er Meydanı taşınmalı” tartışması daha da büyüyerek devam ediyor, yakın bir yere üstelik, Sarayiçi’ne giderken sağ tarafta büyük alana.
Bu tartışmanın arka yüzünde kamunun devam eden devasa tarihi çalışmalarının da payı var.
Selimiye Camii’nin restorasyonu daha yeni bitti ve cami ibadete açıldı. Saray restorasyonu yıllardır devam ediyor. Büyük bir alan dahilinde yapılan çalışmaların Has Bahçe ve şu anda Er Meydanı olarak kullanılan Sarayiçi’ne de ulaşacağı bilgileri konuşuluyor.
Diğer taraftan Yanık Kışla’da büyük bir restorasyon çalışması başladı. Yıkılan tarihi hastane duvarının orada çalışma var ve Balon hangarında bu yıl başlayacak olan restorasyon ile “Türk Havacılık Tarih Müzesi”ne çevrileceği basına yansıdı.
Bunların yanında Edirne merkezde Saraçlar Caddesi’nde “Sokak Sağlıklaştırma Projesi” eski Edirne’nin tamamına, Kaleiçi’ne doğru yayılmaya devam ediyor.
Üstteki bu çalışmaların tamamını düşündüğümüzde “Tarih Turizmi” yönünden büyük bir çalışma içinde olduğu görülüyor Edirne’de. Her yeri adeta bir açık hava müzesi olan Edirne tarih turizminden hakkını fazlasıyla almak isteyen çeşitli çevreler var. Büyük turizm potansiyelinin Edirne’yi baştan çıkaracağını düşününler de.
Baştaki konuya dönecek olursak; Eğer Saray kazıları, Hasbahçe ve Sarayiçi birlikte düşünülüyorsa benim görüşüm de Er Meydanı’nın taşınması yönünde olacaktır.
O alana yapılan beton stadyum benim de içime hiç sinmediği gibi Edirne Sarayı, Hasbahçe ve Sarayiçi alanı üçgeninin Edirne’ye büyük değer katacağını düşünüyorum.
Tam da barajlar bile kurumaya başlamış Edirne’de gündem susuzluk iken, neredeyse hemen her gün yağan kuvvetli yağmurlar ve Bulgaristan’da baraj kapaklarının açılması sonucu nehirler, dereler taştı, barajlar da taşma noktasına geldi.
Ben bu yazımı hazırladığım dün sabah çok erken saatlerde Edirne Tunca Köprüsü de yaya ve araç trafiğine kapatılmıştı.
11 yıl önce yaşananlar bir daha yaşanıyor maalesef.
Belli ki çok fazla ders almamışız!
Allah daha büyük felaketlerden, zararlardan korusun.
Peki ya Enez’de durum nasıldı?
Geçen hafta başından itibaren Enez’de lodos fırtınalarıyla birlikte deniz bile taştı!
Hem de öyle bir taştı ki; denize 300-400 metre mesafe de ki bazı konutlar bir anda denize sıfır duruma geldiler!
Su içinde kalan konutlar oldu doğal olarak.
Sular yavaş yavaş çekildikçe de bazı konutlarda, bahçelerde ve yollardaki tahribatta gün yüzüne çıkmaya başladı yavaş yavaş.
Görüntülere bakılırsa, Enez Belediyesi’nin yapacağı çok fazla bir şey de yoktu bana göre.
Ama bundan sonra yapacağı çok iş var!
Yıllardır bozuk olmasına rağmen bir türlü el atılmayan, taşkınlarla birlikte daha da bozulan yolların ivedilikle tamir ve onarımları gerekiyor artık.
Malum, bahar aylarıyla birlikte yazlıkçılar birer birer gelecekler.
Üstelik kışın da sahilde yaşayanlar ve mağdur olanlar var.
Umarım bu yağışlar ve taşkınlar Enez Belediyesi’nin yapması gereken hizmetleri için mazeret teşkil etmez, tez vakitte bir şeyler yapılır da insanlar toz toprak çamur çukur içinde kalmazlar bu yıl.
Enez sahilinde mağduriyet yaşayanlara, zarar görenlere de geçmiş olsun dileklerimi iletiyor, Enez Belediyesi’ne de kolaylıklar diliyorum.
Yapılanların da, yapılmayanların da takipçisi olacağız kısmet olursa!
Geçen yıl 7 Temmuz 2025’te bu köşede “Lavanta – Bal” başlığıyla Çallıdere’nin mor tarlalarından, meşe gölgelerinden ve kadın emeğinin sabrından söz etmiştim.
O gün yazdıklarım bir gözlemdi.
Bugün yazacaklarım bir sonuç.
Aradan henüz sekiz ay geçti.
Geçtiğimiz hafta “Çallıdere Balı’nda Dev Adım!” başlığıyla haberini yaptığımız gelişme, o gün meşe ağaçlarının gölgesinde dinlediğimiz hayalin vücut bulmuş hali aslında.
Trakya Kalkınma Ajansı desteğiyle, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Sosyal Gelişmeyi Destekleme Programı kapsamında yaklaşık 5 milyon liralık bir projeyle Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi üretimde yeni bir sayfa açıyor.
Ama bu bir “hibe haberi” değil.
Bu, kırsalda kadın emeğinin ciddiye alınmasının haberi.
**
Geçen yıl ilkbaharda Çallıdere’nin en yüksek kesimlerinde lavanta tarlalarının kıyısında otururken Kooperatif Başkanı Gönül Danışman’ın anlattıkları hâlâ kulağımda.
Bal ormanları…
Yangın görmüş, vasfını yitirmiş alanların yeniden üretime kazandırılması…
Binlerce adaçayı, ıhlamur, lavanta, kekik, biberiye…
Ve bir cümle:
“Bal sadece bir ürün değil, bir ekosistem meselesi.”
Haklıydı.
Bugün açıklanan projede lavanta, adaçayı, biberiye ve kekik üretiminin modern tekniklerle geliştirilmesi; arıcılıkla entegre edilmesi; markalaşma ve sürdürülebilir gelir modeli oluşturulması hedefleniyor.
Yani mesele daha çok bal üretmek değil.
Daha akıllı, daha planlı, daha katma değerli üretmek.
**
Geçen yıl yazımda kendi kendime sormuştum:
“Bu heyecan sürdürülebilir mi?”
Cevap sekiz ayda geldi.
2023’te dünya çapında bir bal yarışmasının ön elemesini kazanmış bir üretimden söz ediyoruz.
Ürünler İstanbul Havalimanı’nda satılıyor.
İSTOÇ üzerinden yurtdışına gidiyor.
Mısır Çarşısı’nda etiketleri var.
Ama asıl mesele pazar değil.
Asıl mesele şu:
Kırsalda kadınlar artık sadece üretmiyor.
Model kuruyor.
**
Edirne’nin yıllardır konuştuğu bir gerçek var:
Genç nüfus gidiyor, köyler boşalıyor, üretim azalıyor…
Peki tersini mümkün kılan örnekler yok mu?
Çallıdere bunun küçük ama güçlü bir cevabı olabilir.
Çünkü burada üç başlık bir araya geliyor:
Bilim: Akademik destek, analizler, laboratuvar çalışmaları.
Doğa: Bal ormanları, aromatik bitkiler, sınır hattının zengin florası.
Kadın emeği: Israr, sabır ve organizasyon becerisi.
**
Dev adım denilen şey para miktarı değil.
Dev adım, 2021’de atılan küçük bir imzanın bugün kurumsal bir yapıya dönüşmesi.
Ve belki de en önemlisi şu:
Bu hikâye bir hibe dosyasının satır aralarında kalacak türden değil.
Geçtiğimiz günlerde Bülent Arınç bu dönemde insanların dinden (İslamiyet’ten) niçin ve nasıl uzaklaştığını açık seçik dile getirdi. Gerçekten AKP ile geçen bu 23 yılda ülkemizde İslamiyet önceleri özellikle başörtüsü/türban tartışmaları ile bir yükseliş dönemi yaşamıştı. Sonrasında sadece türbanın İslami bir değer olarak yeterli olmadığı, asıl değerlerin toplumsal ahlak olduğu ve AKP’ yönetiminin bu değerlerden hızla uzaklaştığı görüldükçe Sayın Arınç’ın kaygılarının hiç de küçümsenmeyecek boyutlarda olduğunu gören gözler görüyor… Üstelik iktidardakiler de görüyor..
***
Özellikle Milli Eğitim Bakanı Yusuf Bey’in kendi dünyasında şekillendirdiği laiklik anlayışı çerçevesinde okullarda gündeme getirdiği yeni çıkışlarla varmak istediği eğitim düzeni aklı başında tüm Müslümanları da rahatsız ediyor. Ya da etmeli…
Bu kafa ile bu ülkede Müslüman sayısının bir kişi bile artması mümkün değildir. Bu olsa olsa bilimsel eğitimin biraz daha geriye itilmesi ve bir neslin daha heba edilmesinden başka bir işe yaramaz.
Güncel örneklerle anlatmak gerekirse; okullarda çocuklara içme suyunu bile veremezken, tuvaletlerine tuvalet kağıdı, sabun, havlu peçete koyamazken, sınıflarını ısıtamazken, – örneğin Enez’de- okul asansörlerini çalıştıramazken, lise seviyesine gelmiş öğrencilerin bile okuma/yazması yeterli değilken, okullarda kitap okuma yüzdesi – öğretmenler dahil – %2 seviyesindeyken, zamanında alınmış kano gibi, seramik fırını gibi, bisiklet gibi eğitim malzemeleri depolarda çürümeye bırakılmışken, eğitim sistemi içerisinde istihdama dönük pek çok yapılacak iş varken okullarda ramazan karşılaşması için yönlendirmeler yapmak popülizmdir. Üst makamlara ve bağlı olduğunuz cemaatlere mesaj vermektir. Başka hiçbir işe yaramaz. Hele Trakya’da hiç alkış almaz.
***
Bakan bey, bu girişimi ile şimdi, ramazanı, teravih namazını, kandil gecelerini ve İslamiyet karşıtları ile önceki zamanlarda yapılmış tartışmaları diyanet makamını, cemaatleri tekrar gündeme getiriyor. Bu tartışmalara girildikçe de İslamiyet kan kaybediyor.
Hele ülkemizdeki ekonomik, sosyal çöküşünün, hırsızlıkların, israfın, kayırmacılığın, fuhuşun, uyuşturucunun, yasadışı kumarın, üretmeden görgüsüzce zenginleşenlerin, tacizlerin, kadın cinayetlerinin pik yaptığı, uyuşturucu baronlarının ülkemizi mesken tuttuğu, yani ülkemizin İslami değerlerinden hızla uzaklaştığı bir dönemde okullarda ramazana “Hoş geldin” demek Milli Eğitimin görevi değildir. Bu “Cambaza bak, cambaza” aldatmacasının okullardaki versiyonudur.
***
Ramazan ayı, inanmış Müslümanların kutsal olarak kabul ettikleri Müslüman olmasalar da hatta dinsiz olsalar da bu ülkede yaşayan tüm insanların saygı duydukları hatta geleneklerini, iftarlarını, pidesini, davullarını, bayramlarını kardeşçe paylaştıkları ve bundan da hiç gocunmadıkları bir aydır. O nedenle kaynaşmak, birlikte yaşama kültürünü pekiştirmek varken huzura çomak sokmayın. Yeni tartışmalar açmayın. Kutuplaştırmalar yaratmayın..
Ya da kendi çocuklarınızı yabancı ülkelerde veya ramazan ayını “Welcome Ramazan” yazarak karşılayan özel okullarda okutmayın. Dürüst olun, samimi olun…
Medeniyet deyince, lüks ve doğanın katledilmesi pahasına, israflı üretim ve tüketimi; modayı, kat kat oto yolları, atom bombasını, zehirli tarımı, lüks otomobilleri, üretmeden ranttan geçinmelerin yaygınlaşmasını, dikine binaların 35 inci katında oturmaları, köyüne, doğasına, hayvanlarına sırt çevirmeleri, MEDENİ GELİŞME OLARAK GÖRMÜYORUM!..
Bunların hepsi, insan fıtratına aykırı bir yaşam tarzı getiriyor. İnsanı ruhunu törpüleyen, fiziki köleliğin konfor zokası hepsi!.. İnsanlar, doğal bereketler içinde, şükürlü, sade, sakin, vitaminli, oksijenli, hayvanlı, ağaçlı, meltemli, hatta yamalı, ama sevgi, saygı içinde huzurlu, sağlıklı yaşamaları “ASIL MEDENİ YAŞAM” OLMAZ MI?.. (Cehaleti terk etmiş, köy yaşamını kastediyorum.) Modern, SÜSLÜ DAYATMALAR, eğitimden tutun da, YAŞAM TARZI OLARAK, HER ANIMIZI SUNİLEŞTİRİP, ZORLAŞTIRIMIYOR MU?.. İnsanın yaratılış gayesine zıt olan suni, modern tasmalar, ruhsal gelişimi yok etmiyor mu?.. Ruhsallık iptal, sadece fiziki yaşamın suniliğinde, insanı robotlaştırmıyor mu?.. Üretim ve tüketim güçlerinin tasmasında, özgürlük yitirilmiş olmuyor mu?.. Bu, “SAĞMAM, KÜRÜMEM, ELİMİ NASIRLANDIRMAM, ALNIMI TERLETMEM!..” diye, KÖYÜN DOĞASINI TERK EDİP, ŞEHİRLERDE TOPLAŞAN, MODERN gidişin, NEGATİF YAŞAM TARZI OLDUĞU BESBELLİ, DEĞİL Mİ?..
(Kara cahil, şükürsüz, beyin iptal, köy yaşamından kurtularak, ama…)
Kuran’ı Kerim. Sure 47/Ayet 9: Bunun sebebi, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah’ta onların amellerini boşa çıkarmıştır. 15/81: Biz onlara mucizelerimizi vermiştik; fakat onlardan yüz çevirmişlerdi. 36/60, 61, 62: “Ey Âdemoğulları, ben size and vermedim mi: “Şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır; bana tapın, doğru yol budur!” diye. Böyle iken: Yamin ederim ki o, içinizden çoğunuzu aldattı, aklınız yok muydu?
Gülüşlerinin içindeki sevinç melodilerini seninle kim paylaşıyor? Acıyan kalbinin kederli sesini kim işitiyor? Gece olup karanlığın göğün üstüne düştüğü gibi, Senin üstüne düşen hüzünleri kim hissediyor? Acıktığında karnının gurultusunu kim duyuyor? Gözyaşlarını içine akıttığında onları kim görüyor? Derin düşüncelerin içinde yolunu bulamadığında, Duyguların tarafından demir parmaklıklar ardına hapsedildiğinde Seni orada kim buluyor? Bazı anlar oluyor ki: Kendini ancak kendin bulabiliyor, Kendini ancak kendin duyabiliyor, Kendini ancak kendin tanıyabiliyorsun. Kaybolduğun karanlığı yalnız sen aydınlatabilirsin.
Derdine ancak sen derman olabilirsin.
Kuran’ı Kerim. Sure 32/Ayet 4: Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah’tır. O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçimiz vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız? 18/7: Biz, yeryüzünde ki her şeyi ona ziynet kıldık ki insanların hangisi Salih amelde bulunacak, deneyelim diye!
Oruç ayının başladığı bugünlerde inancı olduğunu söyleyen ve her yerde, her zaman inanç övgüsü ile inanç örgütlerini öne sürerek toplumda inanç örgüsükuran iktidarın olduğu ülkemizde çocuklar yatağa aç girebiliyor. Bu durumu yapay zekaya sorsak sanırım iktidarı öven bir cümlecik kurmaz.
Önce şunu bilelim, biliyoruz da ezberleyelim artık; yurttaşların yoksul olması kader değil, iktidarın uyguladığı ekonomi politikası tercihidir. Bu tercihe karşı mücadele etmek her yoksul bırakılmış yurttaşın görevi olmalıdır ki yanlıştan dönüldün, yeni yoksullar olmasın.
Yanlış politikalara karşı mücadele etmek suç değildir, korkmaya gerek yok. Asıl suç; evrensel yasalarda, anayasa ve diğer yasa maddelerinde de olduğu gibi iktidarın, yurttaşın yoksul kalmasına neden olmasıdır.
Bu gerçeği gördükten sonra, diyebiliriz ki yoksul insan olmaz, yoksul bırakılmış insan vardır. Hiç kimsenin yoksul olmadığı gün gelene kadar da yoksullara yardım etmek insanlık görevidir. Çünkü bu süreçte yoksul bırakılmışlara pozitif ayrım uygulamak gerekir.
Ülkemizde yoksul bırakılmış yurttaşların çocuklarına iktidar bir ara bir öğün yemek vermişti ama bu kısa sürdü. Sonrasında muhalefet partileri bu yemeğin devamını isteyen yasa önerisi verdiler ama AKP-MHP oyları ile reddedildi.
Yerel yönetimler devreye girdi ve yıllardır ellerinden geldiğince okul çocuklarından bir kesimine öğlenleri yemek sağlamaya çalışıyorlar. Hem de birçok yerde valiliklerin engellemelerine rağmen. Haberlerden duydum; İstanbul Valiliği bağış kampanyası başlatmış ve okul çocuklarına bir öğün yemek verecekmiş. Daha sonra bir genelge yayınlandı, her ilde Kızılay öncülüğünde yemek verilecekmiş. Sanırım bu da Kızılay’a gelen bağışlardan karşılanacak.
Görüyoruz ki yoksul bırakılan yurttaşlarımızın çocuklarına bütçeden bir öğün yemek sağlanamıyor. Emekliye, yoksula, kamu çalışanına, köylü üreticiye ve diğer toplum kesimlerine yeteri kadar ayrılmayan bütçe; faize, yandaş iş insanına, yandaş basın yayın kurumlarına, örtülü ödenek alıcılarına ve hiyerarşide yukarılarda olan kesime aktarılabiliyor.
Bu nedenle muhalefet yerel yönetimlerinin kent yoksullarına değişik adlar altında yaşam kolaylığı sağlaması anlamlı ve önemlidir. Kentimizde de ‘Edirne Okul Yemeği Koalisyonu’ önerisi ve takibi ile geçen yıl deneme olarak başlatılan ve bu yıl da okullar açıldığından beri devam eden ‘her gün bir öğün yemek’ çalışması devam ediyor.
Buraya gelen yemeğin de pişeceği tesisin açılması çok anlamlı v e önemlidir. Sayın Başkan da açılışta buna değindi; “Zor günlerden geçiyoruz. Emeklilerimizin, yaşlılarımızın, gençlerimizin, şehrin her kademesindeki her bir hemşehrimizin bu zor günlerde yanında olmak, onlara destek olmak bizler için çok önemli. O yüzden kent lokantası var. O yüzden halk kasap var. O yüzden sosyal tesisimiz var. Ve o yüzden bunların en sağlam altyapı temeli olan Mutfak Edirne’miz var”.
AKP 2002 yılında önceki yanlışları düzeltmek ve 3Y’yi (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar) bitirmek vaadiyle iktidara geldi. Bugün durumu görüyoruz.Yoksulluktan çocuklar aç yatıyor, başta Kızılay olmak üzere yolsuzluğun girmediği devlet dairesi kalmadı ve çocuklar aç demenin de dahil olduğu siyasi olan her cümle yasaklanıyor.
Önceki gün öğrendik ki Milli Eğitim Müdürlüğü Ramazan ayı boyunca her gün bir okulda iftar yemeği verecekmiş. Bunu küçümsemiyorum ama ayıplıyorum. Tüm okullarda ay boyunca olması gerekir. Ki devamında da yoksul bırakılmış çocuklarımıza bir öğün yemek vermelidir.
Bu durumda öncelikle çocuklarımıza bir öğün yemek verenlere destek olup toplumda -uzun süreçte de olsa- yoksulluğu yaratan/üreten kapitalizme karşı mücadele etmeli, edenlerle birlik olmalıyız. Çözüm sosyalizme giden yolda, bugünün gerçekliğinde ‘insan’ vicdanını harekete geçiren herkesle birlikte mücadele etmektir.
Çok değil beyaaa! Bir öğün yemek yahu’! Onu da mı bulamıyor iktidarımız?