Kategori arşivi: Yazarlar

Musibet ve nasihat… (5)

Geçen haftaki yazının ağırlık noktası Çerçeve Yasa hakkında Özgür Özel’in oy tercihi Yeni Partililerde kafaları karıştırdı; Özgür Özel’e umut bağlayan seçmende de hayal kırıklığı yarattı.  

Haklılık payı var tabii…

İktidarın süresini uzatmak ve bunun için de seçim sisteminde oynamaya kadar varabilecek anayasa değişikliği için 400 milletvekili üzerinde oy toplama projesine Özel’in teşne olması, iktidarın dümen suyuna girmesi tepki çekti.    

 Özel’in pragmatist bir yaklaşımla top yuvarladığı apaçık…

Basına yansıyan sözlerinden bir demet sunalım…

“Ben ‘adam yine kazandı’ diye bakmıyorum. Bir kazanan varsa ülke kazanıyordur…”                        

“Barışın önünde durmayacağız…”

“Milletvekillerinin tamamının evet oyu vermesinin, süreç konusunda ‘endişesi, hassasiyeti olan kişileri üzmek’ anlamına gelecekti… “                                                                                                                                                                

“Partili tüm milletvekillerinin hayır oyu vermesi halinde de, başka bir yere savrulacaktık…”

“Faydacı bir yerden bakmadık ama terörün bittiği bir noktada da buna karşı çıkmakla suçlanacaktık…”

“Yani sokaktaki tepkiyi ve endişeyi de dile getirdik. Ama diğer yandan Kürt meselesinin çözümü konusunda irademiz var. Sonuçta PKK silah bırakıyor. Silah bırakana mı karşı çıkacağız? O konudaki irademizi de net olarak ortaya koyduk…”

“Yeni Parti olarak yeni nesil bir iş yaptık…”

“Barış” meselesinden başlayalım: PKK ile Türkiye Cumhuriyeti arasında bir barıştan söz edilebilir mi, bunun ciddi bir çelişki yarattığını kavrayamayacak kadar DEM’in takiye siyasetine, propagandasına kendini kaptırmış olabilir mi Özel?

Elbette, hayır; Özel, özensiz bir yaklaşım sergiliyor, propagandanın aracı haline geldiğini, kullanıldığını umursamıyor çünkü siyasi hesap ağır basıyor.

“Terörün bitmesine karşı çıkmakla suçlanacaktık;  PKK silah bırakıyor, silah bırakana karşı mı çıkacağız; Kürt meselesinin çözümünde irademiz var “  ifadeleri de muğlak, ‘çevir kazı yanmasın’ türündendir.

Nedeni ne olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti’ne artık silah doğrultmayacağım diyen bir terör örgütüne, “yok karşı çıkıyorum terör eylemlerine devam et” demek akla sığar mı?   

Hakeza, 1984’te Eruh baskını ile terör eylemlerini başlatan PKK’nın silah bırakması yine tek taraflı bir irade değil midir; “aman sakın silah bırakma, karşı çıkıyorum” diyen biri izan sahibi olabilir mi?  

Hele şu ‘çaya çorbaya limon’, Kürt Siyasal Hareketi’nin yıllardır asıl amaç ve hedeflerini perdelemekte kullandığı Kürt meselesi kavramındaki istismarın farkında değil midir Özel?

SHP ve CHP’nin geçmiş yıllarda hazırladığı raporlardan bugüne çok şeyin değiştiği, travma anlatıları üzerinden meselenin çözüme kavuşamayacağı gözünden kaçmış olabilir mi?

Meselenin özünde Atatürk Cumhuriyeti’nin niteliklerini değiştirmek, Türk ve Kürt iki kurucu unsurlu, iki resmi dilli yeni bir ülke dizaynı, olmadı önce federasyon sonra bölünme hedefi ile hareket eden ayrılıkçı terör örgütü ve onun siyasi uzantısının hesaplarının yattığını çözümleyemeyecek kadar siyasi mülahazadan yoksun mudur Özgür Özel?  

Çerçeve Yasa oylamasında Yeni Parti’de 35 kabule karşı, 54 ret oyu da gösteriyor ki Özel’in çelişkili, idare-i maslahatçı açıklamalarına yol arkadaşlarının çoğu katılmamaktadır. 

Özel’e destek vererek imdadına yetişen İmamoğlu’nun Yeni Parti’deki belirleyici gücünde bir sarsılmadan bahsetmek ise acelesi bir çıkarım olur.

İmamoğlu’nun misyonu ve 2024 yerel seçim ittifakı gereği DEM’in siyasi hesaplarına,  ‘oy anam oy’   muhabbetine dayalı bir taviz ve hatta diyet bağımlılığından ise söz edilebilir.

Evet, özellikle iktidarın süresini uzatma projesinin ilk ayağında Özgür Özel sendelemiştir.  

Yeni Parti’nin “yeni nesil işi”, siyaseti, hayır oylarının çokluğu nedeniyle de laf-ü güzaf kalmıştır.

Özel’deki yalpalamaların içyüzüne Yeni Parti’yi etraflı ele alacağımız son bölümde gireceğiz.

Gelelim yazı dizisinin ana konusu CHP’deki yapısal sorunların doğurduğu marazaların siyasetin finansmanı kanavasından gösterdiklerine…

Siyasi partilerde ve genel olarak siyasette en çok sorgulanması gereken alan finans kaynaklarının oluşumu ve kullanımı olmalıdır. Çünkü siyasetin açık ve saydam bir yapıda olmaması toplumu haklı olarak güvensizliğe iter. Bu nedenle parti gelirlerinin önemli bir kısmını teşkil eden Hazine yardımlarının ve özel bağışların harcama dökümlerinin kamuoyuna açık hale getirilmesi, atılacak ilk adımdır.

Bilindiği gibi, siyasi partiler toplumun çeşitli katmanlarının ekonomik ve sosyal alanda taleplerini karşılayacak politikaları belirlemek ve hayata geçirmekle sorumludur. Bu genel tespit, onların ortaya çıkış nedenidir aynı zamanda.

Ancak, toplumun güçlü kesimlerinin her zaman önde olduğu, karar alma süreçlerini etkileyerek kendi çıkarlarının peşinde koştukları da yadsınamaz bir gerçektir.

Çıkar veya baskı grupları olarak da tanımlanan bu kesimin hedefinde parti kurmak ve bu yolla iktidarı ele geçirmek yoktur. Hangi parti iktidarda olursa olsun fark etmez; amaç, kendi lehlerine program yapılması ve uygulanmasıdır. Dolayısıyla, siyasi partilere bu kanaldan gelen yardımlar daha baştan bağımlı bir ilişki yolu açmaktadır. Üstelik, ülkemizde gelir dağılımı adaletsizliği dikkate alındığında, güçlülerin siyaset kurumu üzerindeki etkisinin içinden çıkılması zor bir döngü yarattığı kolayca görülür.

Batı ülkelerinde siyasi partilerin gelirlerinde üye aidatı önemli bir paya sahiptir. Ancak üye aidatlarına sadece gelir kapısı olarak bakılmaz. Parti içi demokrasi, parti işleyişinin tabana yayılması, üyenin söz sahibi olması ve aidiyet duygusu içinde görev anlayışının gelişmesi bakımından önemsenir. Örnek mi? İleri bir uygulama olarak Alman Sosyal Demokrat Partisi verilebilir. Bu partide üye aidatları üyenin kazancına göre saptanıyor. Makul seviyede olan üye aidatları için bile gelir farklılıklarını dikkate alan bir sistem kurmuş Alman sosyal demokratları.

Peki, siyasetin finanse ettiği kişi ve kuruluşları, çıkar odaklarını ne yapacağız? Ülkemizin en başlı sorunlarından biri bu değil midir? Siyaseti haksız zenginleşme aracı olarak gören zihniyetin önüne nasıl geçeceğiz?

İlk akla gelen,  yasalara uyulması ve siyasette etik kurallara işlerlik kazandırılması. 

Özellikle kamu ihalelerinde saydam ve hesap verebilirlik uygulamalarda kendini göstermelidir.

Çünkü devletin ülke ekonomisindeki gücü, belirleyiciliği ortadadır. İşte tam da bu noktada siyaset kurumunun ana işlevi, yani toplumsal kaynakların doğru ve dürüst kullanımı devreye girer.

Siyaset kurumunun sorumlu olduğu bu önemli alanda ülkemizde daha alınacak çok yol olduğunu biliyoruz. Her şeyden önce ciddi bir zihniyet dönüşümü gerekiyor. Mesela, sadece ihalelerdeki yolsuzlukların önüne geçmek yeterli değil. Onun ötesini de görmek lazım; plan ve projelerin, yatırımların, ihale edilen hizmetlerin de verimli olması şart.

Siyaseti kendisi için finans kaynağı olarak gören siyasiler bu ülkede cirit attığı sürece bu mümkün müdür?

Yerel yönetimlerde ortaya çıkan yolsuzluklar ise genelde imar rantları ve alınan hizmetlerde çeşitli usulsüzlükler olarak karşımıza çıkar. Evrakta sahtecilik, ihaleye fesat karıştırmak, irtikap, görevi kötüye kullanmak gibi suçları sıkça duyarız.

Yerel yönetimlerin saydam ve hesap verebilir bir şekilde yönetilmesi çok önemli.

Çünkü yerel yönetimlerdeki yolsuzluk, toplumun kılcal damarlarında yoz, kirli, karanlık ilişkilerin kanıksanmasına yol açar. Vurdumduymaz yurttaş davranışları sıkça karşımıza çıkar. Bu noktada, siyaset-mafya ilişkilerinin, çetelerin boy göstereceği zemin oluşmaya ve güçlenmeye başlıyor demektir. Dahası şudur: artık olağan karşılanan bir kent rantı söz konusudur ve giderek vazgeçilmez boyutlara ulaşmaktadır. Yasadışı bir varoluş ve her türden karanlık ilişki günlük yaşamın bir parçasıdır.  

Evet, kötü bir yerel yönetim sadece toplumsal dinamikleri köreltmekle, yozlaştırmakla kalmaz. Sonuçta, feodal ilişkilerin belirleyici olduğu bir yaşam kültürü kara bir bulut gibi kentin üzerine çöker, yaşam güvencesi sorgulanır hale gelir. 

Özgür Özel’in, İstanbul’u, Ankara’yı bile yönetecek kapasitede gördüğü, hatta İçişleri Bakanlığı’nı bile teslim edecek derecede güven duyduğu  lakin yolsuzluk soruşturması nedeniyle tutuklanan ve görevden uzaklaştırılan CHP’li Menderes Belediye Başkanı İlkay Çiçek’in kariyer hikayesi, siyasetin rant kapısı işlevine ibretlik bir örnektir.

Yılmaz Özdil’den dinleyelim…

https://hudutgazetesi.com/wp-content/uploads/2026/08/Yilmaz-Ozdil-◽-Bu-Menderes-Belediye-Baskani-olan-arkadas-aslinda-vasifsiz-eleman.-◽-Is-bulamadig.mp4

Ülkede siyasetin yaygın şekilde kariyer, çıkar, haksız zenginleşme, köşeyi dönme amaçlı yapıldığını fark etmeyenlerin bile gözlerini fal taşı gibi açacak mahiyettedir yaşananlar…  

Evet, İzmir-Menderes Belediye Başkanı İlkay Çiçek’in görevden uzaklaştırılmasının ardından yapılan başkanvekili seçimini AKP adayının kazanması: hem Yeni Parti adayına oy vermeyen CHP meclis üyelerinden ötürü KK’nın görevini yerine getirdiğini hem de çıkan arbedenin ülke siyasetinde yozluğu, çıkar ve rant ilişkisini yeterince göze sokmuyor mu?

İşte pespayeliğin videosu…

https://hudutgazetesi.com/wp-content/uploads/2026/08/AQMTfhIyPoWiwk5SolVOkWF0_YNuXRS-GkrDf7ByRo02s4t8wwszYWoLtuYvHqSqCuaJDOk5QuN_NRtS489AqKLFwz8Ft2sLC9tFj0qmI-4wcQ.mp4

Siyaset kurumunun vesayet altından kurtarılması, asli işlevinin geri kazandırılması, ülkenin bugünü ve geleceği açısından önemi, hatta bir beka sorunu teşkil ettiği yadsınabilir mi, değerli okur?

Önümüzdeki hafta bitiriyoruz.

SABAHA GELİRİM

Yataktan kalkmakta zorlanan annesini tuvalete götürüp soyarak duşun altına soktu. Oturduğu taburede sıcak suyun altında gözleri kapalı annesini şöyle bir seyrederek sabunu başından vücuduna doğru kaydırdı. İki yıl önce  arkadaşlarının yanındayken felç gelmiş, anında müdahale ile önemli bir hasar görmeden kurtulmuştu annesi. Ancak ev içinde zorunlu ihtiyaçları için kalkıyordu yatağından veya koltuğundan.

“Bende yaşlanıyorum, annem gibi olmam kaçınılmaz” diye içi sıkılarak duruladığı annesini kurulamaya başladı.

Önceden hazırladığı kahvaltısını yemesi için yardım etti annesine. Yavaş, az ama sağlıklı bir kahvaltıydı bu. Televizyonda belgeseli açtı, seviyordu annesi belgeselde doğayı, doğanın içinde yaşananları. Öğlene kadar kımıldamadan seyredecekti televizyonu nasılsa.

Hızlıca kahvaltı masasını toplayıp önceden giydiği bisiklet kıyafetleriyle kapıya yöneldi, elinde kaskı ve eldivenleriyle birlikte.

Apartmanın giriş kapısından çıkardığı bisikletin üzerine atladığı gibi saldı kendisini Edirne’nin yeni yerleşim bölgelerine doğru. Ardından tül perde arkasından merakla onu gözleyen komşusunun varlığını hissederek.

Öğretmendi annesi, ama ne öğretmen. Dominant mı dersin, dediği dedik mi ne dersen de. Çocukluğunu, ergenliğini zehir etmişti annesi. “Bir de eğitimli kadın olacak anam” diye söylendi içten içe.

İlk anılarını düşününce hüzünleniyordu hep. Babası trafik kazasında ölünce eve gelen komşuları, yakınları teselli etmeye çalışıyordu annelerini. Ondan sonraki yıllar üniversiteye kadar hep annesiyle birlikte geçti. Babasının eksikliğini her gün hissederek. Annesiyle her gün kavga gürültü eksik olmadı aralarında.

İlk öğrenimi boyunca annesinin baskısını hep hissetti. Erkek arkadaşı olmasına asla izin vermedi. Lise bitip de iyi puanla gitmek istediği üniversiteye de izin vermeyince dayısı girdi devreye. Bütün okul masraflarını üstlenerek, evlerinin bir odasını ona vererek, ablasıyla yıllarca konuşmamayı göze alarak  yeğenine sahip çıktı dayısı.

Üniversiteyi bitirdiği gibi iş buldu, kalacağı bir evde. İş yerindeki bir arkadaşıyla aynı evi paylaşmaya başladılar.

Çalıştıkça işinde uzmanlaştı, kurumun başında en üst seviyelere kadar yükseldi. İyi kazanıyordu, kendi evini aldı, arabasını da.

Yıllar geçiyor ama bir türlü erkek arkadaşı olmuyordu. Bütün tanışmaları, yakınmalaşmaları bir süre sonra anlamsızlaşıyor, uzaklaşıyordu partnerinden. Bütün bu yaşananlar çevresinde “soğuk kadın” ibaresinin üzerinde kalmasına neden oldu.

Orta yaşlara geldiğinde hareketsiz büro yaşamının vücudunda bıraktığı izleri, kiloları her iki yılda bir beden yükselterek yenilediği gardırobu şahitlik ediyordu. Artık buna bir son vermeli diye düşündüğü dönemlerde sıkışan trafikte solundan sessize ilerleyen bisikletliyi gördüğünde bu’mudur diye sordu kendi kendine.

O gün karar verdi, madem spor yapacaktı öyleyse bisikletle başlayacaktı. İlk bisikletiyle akşamları sitenin önünde turlamaya başladı. İlk günler dakikalarda başlayan denemeler birkaç ay sonra saate, saatlere uzamaya başlayınca önce bisikletini değiştirdi, sonra bisiklet kıyafetleri edindi kendisine.

İşine de bisikletle gidip gelmeye başladı sonraları. Her gün iki saate yakın pedallamanın getirdiği güzellikleri de yaşamaya başladı. Önce vücudu düzene girdi, fazla kilolarından kurtuldu ve makus talihi de bir bisikletli tarafından değişti.

Trafikte tanıştılar. Tedbirsizce çıktığı bir sabah aniden bastıran yağmur nedeniyle “geriye mi dönsem” diye düşünürken yanında biten bisikletlinin arka bagajından çıkardığı yağmurlukla her şey değişti hayatında.

Arkadaş oldular önceleri. Kısa bir süre sonra da sevgili. Yaşamı boyunca ilk defa bir erkeğe bu kadar ilgi duyduğunu hissetti. Tanışmalarından bir ay sonra artık aynı evi paylaşıyorlardı bisikletli müzisyenlik yapan sevdiği adamla birlikte.

En büyük ortak tutkuları bisikletti. Kurdukları hayaller bile bisiklet üzerineydi. Turlara çıktılar. Her yaz Türkiye’nin değişik bölgelerine. Çadırda, pansiyonlarda gecelediler, yorulduklarında sırt sırta verip dinlendiler. Rampalarda yanından bir an bile ayrılmayan arkadaşının elini omzunda, selesinde hissetmek ayrı bir mutluluk veriyordu.

Tek anlaşamadıkları nokta ikisinin de işkolik olmasıydı. İkisi de asla işlerinden, işlerinin verdiği sorumluluk anlarının paylaşılamayacağı duygusundan kurtulamadılar. Dönem dönem ayrı da yaşadılar. Uzun sürmeyen ayrılıklar oldu bunlar hep. Her ayrılığın sonunda mutlaka birisi diğerinin kapısını çaldı. Barıştılar, yine ayrıldılar, yine barıştılar.

Yıllarca sürdü bu düzensiz yaşamları. Düzenli olan tutkuyla bağlandıkları işlerinden başlarını kaldırdıkları anda yine birlikte oldular, tatillere, gezmelere bisikletleriyle çıktılar.

Mevsimler sonbaharı gösterdiğinde beyazlaşan saçları yalanlamıyordu takvimlere düşen 50’lerin sonlarındaki yaşları. Sağlıklıydılar yine, daha seyrek görüşüyorlar ama aralarındaki saygı eksik olmuyordu. Sadece kendisi gibi tek çocuk olan arkadaşı artık felç olan babasını bakmak için bir şehir daha uzakta yaşıyordu.

Bir süre sonra kendi annesine de felç gelip de “aynı kaderi mi paylaşacağız yoksa” diyerek apar topar Edirne’nin yolunu tutmasının üzerinden iki yıl geçmişti bile.

Aralarındaki mesafe daha da çok artmıştı. Telefonda, sosyal medyada görüşüyorlar, sohbet ediyorlardı artık. Ama yetmiyordu işte. Yakınında olmak, onunla daha çok zaman geçirmek, kokusunu hissetmek istiyordu onun. O da aynı duyguları sık sık ifade ediyordu kendisine.

Beklediği o mesaj bir gece önce gelmişti. “Geçici olarak bir akrabamızı bırakacağım babamın yanına, iki gün sonra sabaha geliyorum sana” Sevinmişti, aylardır görüşmüyorlardı.

Yeni yerleşim bölgesinden Bosna köyü üzerinden geçip Karaağaç’a doğru keyifle pedallarken onu ve mesajını düşündü yeniden. “Karaağaç’ın içinde şöyle bir turlayayım, sonra dönerim annemin yanına” diye düşünürken birden karşısına çıkan evin duvarındaki yazıyı görünce gülümsedi. Telefonu çıkararak fotoğrafı whtasaptan atıverdi sevdiği adama. Yanıt anında geldi; “Geleyim ben de her şey olur, merak etme sen…”

Mesajı okuduğunda gülümsemesinin kıkırdamaya vardığını hissedince yeniden asıldı pedallara Edirne’ye doğru.

Enez tatil yeri mi?

İtiraf etmeliyim ki; hata yapmamak adına biraz da yapay zekadan yararlandım bu yazımı hazırlarken.

Bir çoğumuz tatil yeri ile eğlence yerini karıştırıyoruz.

Yapay zeka; günlük hayatın stresinden kaçıp dinlenmek, doğayla buluşmak veya konaklamak amacıyla gidilen genel bölgeleri veya tesisleri kapsayan yerleri tatil yeri olarak,  müzik, dans, oyun ve sosyal etkinlikler yoluyla vakit geçirmek ve neşelenmek için kurulan yerleri de eğlence yeri olarak tanımlamış, özelliklerini de şöyle sıralamış:

Tatil Yeri Özellikleri;

-Dinlenme ve yenilenme odaklıdır.

-Otel, tatil köyü, kamp alanı veya sahil kasabası gibi alanları içerir.

-Uzun süreli konaklama ve sakinlik sağlar.

-Doğa, deniz veya kültür gezileriyle ilgilidir.

Eğlence Yeri Özellikleri;

-Aktivite, müzik ve sosyal hareketlilik odaklıdır.

-Disko, bar, lunapark, gece kulübü veya konser alanı gibi noktalardır.

-Kısa süreli ve anlık keyif sağlar.

-Günün her saatinden ziyade genellikle akşam ve gece saatlerinde aktiftir.

**

Bütün bu değerlendirmeler ışığında baktığımda; ben Enez’i hem tatil yeri, hem de eğlence yeri olarak görüyorum şahsen.

Hatta eğlence sektörünün günbegün arttığını da gözlemliyorum.

Bu da genç nüfus adına sevindirici elbette.

Ama ya daha fazla sakinliğe ve dinlenmeye ihtiyacı olanlar için?

Onu da varın siz değerlendirin gayrı!

ŞÜKRÜN SORUMLULUĞU

Tamam, iyi gününe şükür denir de, kötü güne ne denir?..
“İyi” gün de, “Kötü” gün de Allah’tan değil mi?..
“Allah rahmetten başkasını yaratmadım” diye bildirmiş ya!..
O zaman verilen iyi günümüze de şükür, kötü günümüze de “Şükür, sebebi, dersi var, nerde hata yapıyoruz?” demek gerekmez mi?..
Rabbimiz, en değerli olarak yarattığı eseri insanın kötülüğünü ister mi?..
Demek ki, kötülükler de sol duyumuzu geliştirip, bizi, belâlara karşı uyarıyor!..
Ama dersini alana tabi ki.
Kafatasının içinde beyni olana!..
Dersi almayana geçmiş olsun!..

Anlamak zor gibi, ama çok basit aslında.

Kuran’ı Kerim. Sure 21/ayet 35:
Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtahan olarak, kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hapiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.
7/130: And olsun ki, biz Firavuna uyanları, düşünüp, ibret alsınlar diye tuttuk, senelerce mahsul kıtlığı ve kuraklıkla kıvrandırdık.

Japonlar neden Edirne’ye gelmiyor?

Edirne Japonya’da…

Hudut Gazetesi, 12 Ağustos Çarşamba günü bu manşetle okurlarıyla buluştu…

**

Bazen bir fotoğraf, yüzlerce tanıtım broşüründen daha fazlasını anlatır.

Hele o fotoğraf, Edirne’den binlerce kilometre uzakta, Japonya’nın başkenti Tokyo’da sergileniyorsa…

Dumlupınar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Çizgi Film ve Animasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hami Onur Bingöl’ün “Edirne-2” isimli fotoğraf sergisinin 14-27 Ağustos tarihleri arasında Tokyo’da sanatseverlerle buluşması, doğrusu beni oldukça heyecanlandırdı.

Çünkü bu sergi, sadece bir fotoğraf sergisi değil.

Edirne’nin tarihini, kültürünü, mimarisini ve kent belleğini Japonya’ya taşıyan önemli bir tanıtım fırsatı.

Üstelik sergi, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, T.C. Tokyo Büyükelçiliği ve Tokyo Kültür ve Tanıtma Müşavirliği’nin destekleriyle gerçekleştiriliyor.

40 fotoğraftan oluşan “Edirne-2”, Prof. Dr. Bingöl’ün objektifinden Edirne’nin farklı yüzlerini Japon sanatseverlerle buluşturuyor.

**

Buraya kadar her şey güzel.

Ama asıl mesele bundan sonra başlıyor.

Prof. Dr. Bingöl ile yaptığım görüşmede kendisi, Japonların Türkiye’de en az gittikleri bölgelerden birinin Trakya olduğunu söyledi.

Bu bilgi beni düşündürdü.

Çünkü Japon turistlerin önemli bir özelliği, yalnızca deniz, kum ve güneş peşinde olmamaları.

Onların kültür turizmine ilgi gösterdiklerini özellikle vurguluyor Bingöl.

Peki o zaman…

Japonlar neden Edirne’ye gelmiyor?

İşte asıl soru bu.

**

Çünkü Edirne’nin Japon turistin aradığı kültürel miras açısından eksiği yok.

Hatta fazlası var.

Edirne, Osmanlı İmparatorluğu’nun ikinci başkenti.

Bin 585’ten fazla tescilli tarihi yapıya sahip.

Avrupa’da metrekareye düşen tescilli tarihi eser sayısı bakımından İtalya’nın Floransa kentinin ardından ikinci sırada olduğu ifade ediliyor.

Selimiye Camii başta olmak üzere camileri, köprüleri, saray kalıntıları, çarşıları, hanları, hamamları, müzeleri, Karaağaç’ı ve daha nice tarihi değeriyle Edirne, adeta açık hava müzesi.

Üstelik bütün bunlar yalnızca geçmişten kalan taş yapılar değil.

Edirne’nin her sokağında, her meydanında, her tarihi yapısında bir hikâye var.

Tam da kültür turizmi için…

Tam da Japon turistin ilgisini çekebilecek türden.

O halde sorun Edirne’nin sahip olduklarında değil.

Galiba sorun, sahip olduklarımızı dünyaya ne kadar anlatabildiğimizde.

**

40 yılı aşan gazetecilik hayatımda Edirne’de Japon turist sayısının dikkate değer bir düzeye ulaştığını söylemek zor.

Oysa Japonya’da Edirne’yi anlatmak için bugün önemli bir fırsat yakalanmış durumda.

Prof. Dr. Hami Onur Bingöl, objektifini Edirne’ye çevirmiş ve ortaya çıkan 40 fotoğrafı Tokyo’ya taşımış.

Üstelik bunu yalnızca bir sanat çalışması olarak değil, Haziran ayında yaşamını yitiren, Edirne’nin Süloğlu ilçesine bağlı Keramettin Köyü’nden Bellek Kitapevi’nin sahibi Mustafa Karaca’nın anısına ithaf ederek yapmış.

Bu ayrıntı da bana ayrıca anlamlı geliyor.

Çünkü Edirne yalnızca tarihi yapılardan oluşmuyor.

Edirne aynı zamanda bir bellek.

İnsanlarıyla, hikâyeleriyle, gelenekleriyle, sokaklarıyla ve yaşanmışlıklarıyla bir kent belleği.

“Edirne-2” sergisi de bu belleğin Tokyo’da görünür hale gelmesini sağlıyor.

Şimdi bize düşen ise bu fırsatı kaçırmamak.

Bir fotoğraf sanatçısının objektifiyle Tokyo’ya taşınan Edirne’yi, bu kez Japon turistlerin valizlerine koyup Edirne’ye getirebilmek…

Bunun yolu da yalnızca “Edirne’nin tarihi çok zengin” demekten geçmiyor.

Edirne’nin hangi değerlerinin Japon turist için ilgi çekici olduğunu anlatmak, Japonya’da tanıtım yapmak, kültür turizmine yönelik özel rotalar oluşturmak ve bu çalışmaları süreklilik kazandırmak gerekiyor.

Belki de Tokyo’daki bu sergi, bunun için güzel bir başlangıç olabilir.

Çünkü bazen bir kentin turizmde önünü açan şey, büyük projelerden önce küçük ama doğru bir adım olabiliyor.

UMDUĞUMUZU BULAMADIK

Yaz geldi geçiyor, sıkıntı devam ediyor. Yani geçim sıkıntısı. Yaz geldi ama sebze-meyve fiyatlarında  aman aman bir ucuzlama görülmüyor, sıkıntı da devam ediyor.

Bütün umudumuz yaz mevsimindeydi. Tarla sebzeleri yetişir, bolluk olunca ucuzlukta olur diyorduk ama hiçte öyle olmadı.

Bu yıl meyve geçen yıla göre daha bol görünüyor. Her hafta kiraz, kayısı, üzüm alabiliyorum. Geçen sene aynı bolluk yoktu. Bu yaz en pahalı ürün limon kilosu 150 Tl sı, ne oldu anlayamadık. Fakir yiyeceği olan patatesin fiyatı birden 40 TL sını buldu. Soğanda ondan geri kalmadı, fiyatı 50 TL sı oldu. Üzüm, kavun, karpuz da 100 TL aşağı değil. Yaz sebzesi olan patlıcan, salatalık, domates 40 TL sına satılıyor. Siyah erik 100 TL sının altında. Bu gidişe ucuzluk oldu diyemeyiz, bu fiyatlar asgari ücretliyi hele kalabalık aileleri zorlar. Allah yardımcıları olsun.

Bu pahalılığa sebep ne; ürünlerin yeteri bollukta olmaması. Yaz geldi diye sevinirken sıcakların aşırı olması, ürün girdileri gübre, mazot, sulama masraflarının yüksek olması üreticiyi bol ürün yetiştirmekten vazgeçiriyor. Sonuç ürün kıtlığı ve pahalılık. Bahçıvanlık, meyvecilik uğraş isteyen konudur. Bugün yaşadığımız dünyada bu işlerle uğraşanlar uğraşlı işlerden kaçıyor, kolay ürün yetiştirmeyi tercih ediyorlar. Nisan ayında gündöndüyü ek, biçim Eylül, Ekim ayında. Ürünü altı ayda yetiştir kazanç elde et. Diğer tarla ürünleri de aşağı yukarı öyle. Hep zahmetten kaçınmak, kolay para kazanmak istiyoruz.

Eskiden kırklı, ellili yıllarda meyvecilik, sebzecilik, bostan, et ürünleri konusunda İstanbul’u Edirne beslerdi. Şimdi bu ortamı göremiyoruz. Bu konular uğraş ister. Bugünün insanı uğraştan kaçıyor, her şeyin kolayını arıyor. Bütün amaç en kısa zamanda çok kazanayım, kolay zengin olayım. Her hafta Karaağaçlı sebzeciler ürettikleri taze fasulyeleri kamyonlara yükler, dört beş kamyon sıra halinde o ürünleri İstanbul haline götürürdü, b gün bu manzarayı göremiyoruz. Yetişen ürün pazar tezgahını dolduracak kadar, ürün kıt olunca fiyatı da pahalı oluyor.

Bu pahalılığa nasıl çare bulunur? Her konunun hal çaresi eğitimdir. Tarımın eğitimi ,de tarım okullarında yapılır. Köy Enstitüleri kapanmasa idi bugün başka bir çiftçi olurdu. Osmanlı zamanında Edirne’de Tarım Okulu varmış, ona Ziraat Mektebi derlermiş. Bugün her vilayetimizde İmam Hatip Okulu var. İmam Hatip Okulu kadar Tarım Okulu olmalı. Çünkü Türkiye bir tarım ülkesidir. Türkiye topraktan kurtulamaz, toprağa mahkumdur. Gıda ürünleri topraktan yetişir, ucuzluğu toprağı işlemeye bağlıdır.

Bugünün insanı uğraşmayı sevmiyor, aybaşı gelince maaş alayım düşüncesinde yahut ticareti tercih ediyor. Toprak uğraş ister, uğraşmazsan UMDUĞUMUZU BULAMAYIZ…

SÜRECİN İÇİNDE OLUP BİLİP DE DERHAL AÇIKLAMAYAN GÖREVLİLER AHLAK YOKSUNUDUR

Baran Yazgan’ın başına gelenler için ona çemkirmenin bence hiç anlamı yok. Bu konuda hassas olup da gerçekten bir tepki göstermek isteniyorsa bu kişileri tepeden inme modellerle memleketin başına TEMSİLCİ diye getirmekte ön ayak olanların önerenlerin, hiç tanımadığı halde PM’de pazarlık usulü oy verenlerin açığa çıkarılması ve teşhir edilmeleri gerekir.. Hatta yetmez ; parti ile ilişkilerinin kesilmesi gerekir..

Ben şimdi buradan sıradan bir vatandaş olarak talep ediyorum; Bu kişileri beni temsil edecek diye kim önerdi? Bunun Edirne ayağı, Genel Merkez ayağı derhal açıklanmalıdır.. Bu konuda gerçekten rahatsız olanlar varsa benimle birlikte hep beraber bu işin kökenine inilmesini ve bu utanmazların açıklanmasını istemelerini bekliyorum.

Mesele Baran, Maran değil… Mesele Sosyal demokrat bir hareketin çürümüşlüğünün, kokuşmuşluğunun en önemli göstergesidir ve muhtemelen bu kokuşmuşlar Yeni Parti içinde yine MV pazarlaması yapmanın hazırlıkları içerisindedirler. Bunlar ayıklanmadan ARINMA tamamlanmış olamaz..

Yeni Parti’nin İl ve İlçe Kurucularına sesleniyorum..

Bu ahlaksızlar genel merkez kayıtlarında bellidir.

BARAN’ı, EDİZ’i TBMM’ye taşıyan pazarcılar kimler? AÇIKLANSIN.. Teşhir edilsin..

Takipçi olmayan da, bilip de açıklamayan da ahlak yoksunudur.. Halk düşmanıdır.. Bu rezilliğin tekrarına, unutulmasına izin verilemez..

Fazla “Kararlı Fırtına”nız Var Mı?

Bir, aralık ayı, 2015 yılında… Bölgeyle yakinen ilgilendiğim için gözümü açar açmaz ilgili haberleri tarıyorum… Bir baktım ki; Orta Doğu’yu hatta bırakın Orta Doğu’yu Dünya’yı yeniden güç açısından kurgulayacak bir olay gerçekleşmiş…

Suudi Arabistan Veliaht Prensi Salman sahnede, ardında pek çok devletin bayrakları… Açıklamayı yapıyor; “Kurduğumuz koalisyon teröre karşı faaliyetler gerçekleştirecektir.”

Veliaht Prensin bu açıklamasının üzerinden seneler geçti hatta tam olarak söyleyeyim 11 yıl geçti. Bu işlere meraklı olanlar küçük bir araştırma ile Prensin o an sahnede dururken arkasında hangi devletlerin bayrakları olduğunu kolaylıkla görebilirler.

Peki ne oldu bu koalisyon? Hatırlatayım… O dönem güzide basınımız da bir hayli tantana koparmıştı… Hiçbir sonuç elde edilemedi. Hatta, sahnede bayrağı bulunan bazı devletler koalisyona üye olmadıklarına dair açıklamalar yaptılar. Şimdi bütün bu durum dikkate alındığında aslında bir koalisyondan ziyade bir niyet ve istek beyanının açıklanması olarak görmeliydik 2015’teki terör karşıtı koalisyonu. Üstelik niyetin temelde Riyad kaynaklı olduğu ve isteklerin de yerine getirilemediği bir koalisyon.

Bu koalisyonun ilanından aylar önce de Suudi Arabistan, Yemen’deki Husi gruplara yönelik olarak “Kararlı Fırtına Operasyonu” adıyla saldırılar başlatmıştı. Bu da destek açıklamalarıyla birlikte geldi gündeme. Bir müddet sonra insani krizi ortaya çıkaran bir durum hasıl olduğu için ABD bile Suudilere durmaları yönünde telkinlerde bulundu. Netice operasyon sona erdirildi, Husilerin varlığı devam etti.

İkisi arasında aylar olan, Suudi Arabistan liderliğinde ortaya çıkan ve saman alevi gibi sönen iki girişim…

Sene oldu 2025, İsrail’in insanlık dışı saldırıları karşısında varlık gösterme çabası sergileyen Husiler yeniden sahne aldı ve Dünya’nın önemli su yollarından biri olan Babülmendep’te gemileri tehdit etmeye başladı. Bu da aslında kadim bir Husi geleneği olarak tanımlanmalı. Zira Husiler’in de yaptıkları kabul edilebilir düzeyde eylemler değil. Tabii adına savaş denmeye çalışılan ABD-İran çatışmasının ve bölgenin “şımarık çocuğu İsrail”in attığı adımlar da bu faaliyetleri tetikliyor.

Bu şartlar altında Suudi Arabistan ve Pakistan, bir karşılıklı savunma ve iş birliği anlaşması imzaladı. Bu ikili anlaşmanın nasıl sonuçlar doğurduğu tartışmalı. Zira Birleşmiş Milletler Şartı’nın 51. Maddesi’ne istinaden yapılacak bir operasyon için meşru zeminin oluşması gerekiyor. Bu iki devletin hangi devletin karasularından nasıl bir müdahale gerçekleştireceği ise tam bir muamma olarak yaklaşık bir yıldır duruyor. Bu noktada Suudi Arabistan ve Pakistan ile ABD’nin moda tabirle yüksek seviyeli ilişkileri olduğunu da unutmayalım lütfen.

Müdahale edilir, edilmez, edilirse etkisi ne olur tartışmasının üzerinden bir yıl geçti geçmedi bizim basın şenlendi. Zira anlaşmaya biz de taraf olduk. Anlaşma Pakistan’ın isteği seviyesinde olmasa da “biraz” genişledi. Bu genişlikte bile anlaşmanın taraflarının kimseye hasım olmadığı, her devletin bu anlaşmaya katılabileceği konusunda ifadeler kesin bir kararlılıkla dile getirildi.

Siz yazının yukarıdaki satırlarına doğru gidin ben de on bir yıl öncesine gideyim; sonucu olmayan heyecanla ortaya konmuş bir koalisyon girişimi göreceksiniz. İşte tam olarak bu noktada anlaşmanın imzalanmasından üç dört gün sonra Suudi Arabistan’ın Cezan bölgesinde Aramco (Suudi Arabistan’ın ABD ortaklığına uzun dönem sahne olmuş petrol şirketi) tesislerine Husi saldırısı düzenlendiği haberleri düştü medyaya… Dün de Pakistanlıların bir gemi saldırısında öldükleri haberleri…

Peki soralım şimdi soruyu; hani NATO’nun 5. Maddesi gibi bir anlayışa sahipti ya 2025’te ikili güvenlik iş birliği anlaşması olarak ortaya çıkan ve yakın zamanda ülkemizin de katıldığı koalisyon. Bu şartlar altında ne türlü bir karşılık verildi? Henüz karşılık yok. Bir başka bakış açısıyla Allah korusun bizim uğrayacağımız bir saldırı durumunda da bu mutlak sessizliğin süreceğini öngörmek için dahi olmaya gerek yok. Zira Suudi Arabistan’ın askeri operasyon kapasitesi hayli düşük seviyede. Pakistan da ABD ile İran arasında arabuluculukla meşgul. Hayli hatırı sayılır askeri kapasiteye sahip Mısır ise sayın Cumhurbaşkanı’nın davetine rağmen koalisyona katılım hususunda bir tepki göstermedi. Kulisler Suudi Arabistan’ın Mısır’ı istemediği görüşleri ile sallanıyor.

Suudi Arabistan koalisyon ve operasyon girişimlerinin önceki örneklerine de bakılacak olursa bu girişim için olağanüstü seviyede yorumlar yapmakla sıkı tutunun 3. Dünya Savaşı çıkacak şeklinde uluslararası politikanın temel argümanlarını görmezden gelen yorumlar yapmak arasında pek bir fark varmış gibi görünmüyor. Dolayısıyla Ziya Paşa’yı hatırlayalım; ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz, şahsın görünür rütbe-i aklı eserinde. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

ÖĞRENMEK KOLAYDI

Asırlar boyu dünya gerçekliğinde neler oluyor, bir türlü öğrenemedi be kardeşim bu insanoğlu!..
Yüz yıl oldu, sevgili ATAMIZ, DÜNYADA Kİ İNSANLIĞIN GERÇEKLİĞİNİ AÇIK AÇIK YAZAN KURAN’I TÜRKÇEYE TERCÜME ETTİRDİ.
Millet okusuyup öğrensinler de, Osmanlı, Selçuklu ve birçok devletleri batıran tarikat ve din adına uydurulmuş yalanlara kanmasınlar diye!..
Hatta yetmedi bir de, Diyanet vakfını, ilahiyat fakültesini kurdu, insanlara Allah’ın gerçekliğini açıklasınlar, dosdoğru dinlerini öğrenip, öğretsinler diye!..
Tabi şeytanla yatıp, şeytanla kalkanlar boş dururlar mı, tam da buralara saldırdılar ve millet yine karanlıklarda!
KEŞKE KENDİLERİ OKUSALAR?..
KEŞKE DOSDOĞRUSU ÖĞRETİLSE!..
“Ülkesinin, dinini, dilini, tarhini, doğa ve tabiat varlıklarını bozulmaktan korumayanları Allah ta korumaz.” diye bildirilmiş ya!..
Çünkü korunmayı hak etmezler de ondan!..
Keşke bunları Kuran’dan okuyup öğrenselerdi.
Öğreten de olmuyor deyiver, neden acaba?!..
SÖMÜRENLER, SÖMÜRÜYE GÖZ YUMAN, DOĞA VE TABAİAT VARLIKLARINI KORUMAYAN, LÜKSE,İSRAFA, TORPİLE, RÜŞVETE DADANAN TOPLUMLAR GÜN YÜZÜ GÖREBİLİRLER Mİ?..
Dünyada ülkelerin başlarına neler GETİRİLİYOR, nedenlerinin farkında mı çoğunluk?..
Kuran okunsa öğrenilir de…
AKILDAN, KİTABINDAN, BİLİMDEN BEYHABER….

BEYNİNİ OMUZ ALTINA KİRAYA VERİNCE İŞLER BURALARA VARMAZ MI?..

Kuran’ı Kerim. Sure 29/Ayet 35:
Andolsun ki biz, aklını kullanacak bir ülke için orada ibret nişanesi bırakmışızdır.
29/34: Biz şüphesiz, bu memleket halkının üzerine yoldan çıkmalarına karşılık gökten bir azap indireceğiz.

MANKURT, OBLOMOV, KÖRLEŞME

Orta Asya efsanelerinde geçen, belleğini yitirmiş, öz benliğini ve kimliğini kaybetmiş, kendine verilen komutları sorgulamadan körü körüne yerine getiren bilinçsiz kölelere mankurt denir. Eski bir işkence yöntemidir. Esir alınan kişilerin saçları kazınır, kafalarına ıslak deve derisi gerilerek bağlanır ve güneş altında bırakılır. Kuruyup gerilen deri insanın kafasını mengene gibi sıkarak büyük acı verir ve kişinin hafızasını yitirmesine yol açar.

Cengiz Aytmatov’un unutulmaz eserlerinden‘Gün Olur Asra Bedel’ romanında anlatılan Nayman Ana Efsanesi’nde oğlu mankurt yapılan bir ananın hikayesi anlatılır. Ülkeyi işgal eden bir kavim esir aldığı kişileri ya satarmış ya da mankurt yaparmış. Nayman Ana’nın oğlu da esir düşmüş. Ana, oğlunu aramak için yollara düşmüş ve bulmuş da. Ona kim olduğunu anımsatmaya çalışmış günlerce. Mankurt oğlunun efendileri fark etmiş Nayman Ana’yı ve emir vermişler oğluna; öldür. Nayman Ana yine kendini anlatmak, oğlunu caydırmak için gelmişken mankurt oğlu saklandığı yerden çıkmış ve annesini kalbinden vurmuş.

Günümüzdeki anlamına gelirsek; kendi değerlerine yabancılaşma, köklerini, kültürünü ve toplumsal değerlerini unutan başka güçlerin ve ideolojilerin çıkarları doğrultusunda kendi halkına ve de ailesine bile yabancılaşan, ihanet eden kişiler için mecazi olarak kullanılır. Sürü psikolojisi, düşünme yetisini yitirmiş, otoriteye ve kitleleri yönlendiren iradeye hiçbir şeyi sorgulamadan boyun eğen insanın durumunu ifade eder.

İnsanlık tarihi derslerle doludur. Çağın yazarları, aydınları bu bilgileri bizlere anlatırlar ama ders çıkarıyor muyuz? Bugün mankurtlaştırma yoktur diyebilir miyiz? Sadece deve derisi işkencesi yoktur ama toplumu tümden mankurtlaştırma istediği hiç bitmedi.

Dünün mankurtları bugün hiçbir işkenceye maruz kalmadan Oblomov olarak karşımıza çıkmaktadır.İvan Gonçarov’un Oblomov romanı buna örnektir. Soylu bir aileden gelen Oblomov’un aşırı tembelliği, eylemsizliği ve hayatı sürekli ertelemesi mankurtlaştığının kanıtıdır. Romanın yazıldığı çağda Rus aristokrasisinin çöküşünü anlatan roman bugün tüm insanlığın çöküşünü de simgelemektedir. Dün işkence ile mankurt olan insan bugün bilim ve fennin kolaylaştırıcılığında düşünceyi körleştirmektedir.

Bugünün dünyasına baktığımızda yerelimizde, ülkemizde ve dünyada özgürleşme adına mücadele edenler vardır. Bunlar mankurt veya Oblomov olmayanlardır.

İçinde yaşadığımız dünyada egemenliği elinde tutan kapitalizm görünürde fiziki hiçbir işkence yapmadan hepimizi mankurt veya Dblomov yapma derdinde. Özgürleşmeyi, doğaya uygun yaşamayı engellemek adına her türlü çalışmayı yapmaktadır.

Yine kitaptan örneklersek; Nobel ödüllü yazar Jose Saramago’nun “Körlük” eseri uygun düşer. Trafikte beklerken aniden görme yetisini kaybeden bir adamda başlayan ve beyaz bir süt denizini andıran gizemli bir salgının tüm kente yayılmasını, bu kaos ortamında uygarlığın ve ahlaki değerlerin çöküşüdür körleşme.

Kıssadan hisseye bakınca insan denen canlı, kendi geleceğini kurgularken egemen olma kavgasını da yaşar. Bu kavgada maalesef az olan egemen; çok olan insanlığa yön verir. Çünkü yasama, yürütme, yargı ve basın-yayını elinde tutan egemen; süslü cümlelerle, demokrasi sözcükleriyle acı vermeden mankurt veya Oblomov olmamızı sağlayabilmektedir.

Çözüm; “Dörtnala gelip uzak Asya’dan, Anadolu’ya bir kısrak başı gibi uzanan ve bir halıya benzeyen bu memleket bizim…”diyen Nazım Hikmet’i anlayabilmektir.

Egemenlerin etkisinden kurtulup mankurt veya Oblomov olmadan, körleşme etkisine girmeden, yurttaş olarak sadece kendi gücümüzle örgütlenerek kapitalizmin egemenliğinden kurtulup insanlaşma adına mücadele edebilmemizdir. Nayman Ana’nın yaptığı gibi, güneş gökten alaz alaz od yağdırsa da tepede kor ateşli bir maltız gibi toprağı kızgın tandır haline getirse de insanlık mücadelesini sürdürmektir. Bu mücadeleyi geleceğe aktarabilmektir. Bu kavga insanlık kavgasıdır. Ki insan var olduğu sürece devam edecektir.