Kategori arşivi: Yazarlar

OY VERMEK  

“OY VERMEK” mi aman, bin kere düşünüp, öyle vermek gerek oyu, yoksa, bilinmez!..
Ey benim saf milletim!..
Oyunla, maaşını verip, işe aldığına, “DEVLET BÜYÜĞÜM” dersin.
Oyunu alıncaya kadar söylenen güzel sözlere kanar, NE YAPTIĞINA BAKMAZSIN!..
Pekiyi de o zaman, OYUNLA, maaşlı işe aldığın memuruna KENDİNİ, VATANINI, GELECEĞİNİ TESLİM ETMİŞ olmaz mısın?..

VOLTAİRE ne de güzel ifade etmiş, OY ve HALK DENETİMİNİN hakkını!..

VOLTAİRE:
Sıradan hırsız, paranızı, cüzdanınızı, bisikletinizi çalar…
POLİTİK HIRSIZ ise, geleceğinizi, hayallerinizi, bilginizi, sağlığınızı, gülümsemenizi, tarihinizi, inacınızı, biliminizi, eğitiminizi, ekonominizi, nesillerinizi, ÇALAR DA ÇALAR…
POLİTİK HIRSIZ ile SIRADAN HIRSIZ arasında ki fark:
SIRADAN HIRSIZ, sizi seçer,

POLİTİK HIRSIZI, siz seçersiniz!..

Anlayacağımız, HALK ÇOĞUNLUĞU organize olup, sivil toplum kuruluşlarıyla, eğer memurlarını ne pahasına olursa olsun, denetlemiyorlar, kandırıldıklarının farkına varmıyorlarsa ve ya “Banan ne” diyorlarsa, ÇİLE BÜLBÜLÜM ÇİLE türküsünü çok dinlerler…

Kuran’ı Kerim. Sure 4/Ayet 120:
Onlara söz verir ve onları ümitlendirir; halbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmadan başkası değildir.

Kış ve doğalgaz…

Doğruyu söylemem gerekirse, fiyatlar ne ara bu kadar yükseldi inanın bilmiyorum.

Yaz rehavetinden hatırlamıyorum belki de!

Bu yazımı hazırlarken baktım, elektrikle birlikte doğalgaza da en son 4 Nisan’da ve yüzde 25 oranında zam yapılmış.

Buna göre:

Kademe-1 (Normal Tüketim): Belirlenen aylık limitin altında kalan haneler, devlet sübvansiyonunun devam ettiği daha uygun fiyatlı tarifeden (vergiler dahil ortalama 17,88 TL/m³ liradan),

Kademe-2 (Limit Üstü Tüketim): Eğer o ay için ilinize tanımlanan tüketim sınırını 1 metreküp bile aşarsanız, sadece aşan kısım değil o ay ki tüm tüketiminiz yüksek fiyatlı tarifeden (vergiler dahil ortalama 26,73 TL/m³) hesaplanıyormuş.

Yapılan zamlar bahar ayına rastladığı ve ısınma amaçlı kullanım yapmadığımız için çok da anlamadık doğal olarak.

Ama ya şimdi?

Kış kapıda artık.

Muhtemelen önümüzdeki hafta ortasından itibaren hissetmeye başlayacağız.

Allah muhafaza, 2014-2015 kışındaki gibi zaman zaman günlük 10 m3’ün üzerinde doğalgaz kullanmak zorunda kalırsak ne yaparız?

Düşünmek bile istemiyorum şahsen.

Devletimize güvenmekten ve desteğini beklemekten başka yapacağımız bir şey yok maalesef.

İnşallah gereken yapılır.

BERABERİZ AMA…

Niye Allah ile beaber olmak şart?…
Çünkü Rabbimiz bize bildirmiş ya, “BEN SENİNLE BEABERİM” DİYE…
“SANA ŞAH DAMARINDAN DAHA YAKINIM” “SANA NEFESİMDEN RUH ÜFLEDİM” demiş ya!..
Neden bizimle beraber olmuş Rabbimiz?..
“BİZ DE ONUNLA BERABER OLALIM DİYE” değil mi!..
Sonsuz güç, kudret, nimet, rahmet, sevgi, şafkât sahibiyle birlikte olmak…” tan, bir insan için DAHA GÜZELİ VAR MIDIR?
“Bu insana, herbirimize ne büyük bir lütuftur?” DÜŞÜNÜR MÜYÜZ…?
O’nunla beraber olmayı hissedip, O’ nunla birlikte çevremize rahmet, nimet, bereket olalım diye..
Ama çoğunluk şeytanla birlikte olmayı, ihtirası, azgın egoları, yıkımı, bozumu, kendine ve çevresinde ki nimetlere zara vermeyi seçiyor, maalesef?..
Allah istese bir anda herşeyi düzeltir, bize ihtiyacı yok ki!..
Ama merhemet, şevkat, zerafet, bilim, sanat dan nasibimizi O’ndan alıp, halkedilenlere birlikte dağıtalım diye yaratmakla ne büyük bir lutufta bulunmuş bize!..
İNKÂRA DÜŞMEK NİYE?.. ZALİMLİK, ZORBALIK, KÖTÜLÜK, NİYE BE KARDEŞİM?..

Cümleye nimet için çalışsana, şu bitici ömürde!.. BİLİRSİN, DÜNYA ÖMRÜ GEÇİCİ, AMA ASIL DÜNYA SONSUZ!.. İŞTE O SONSUZA RABBİNİN SEVENİ OLARAK GİTSENE!..

Allah korkusu: Kötülük yapmaktan Allah’tan kork… Çükü O, yaptığını görüyor.

AİLE YILI

Toplumun en küçük sosyal örgütlenmesidir aile. Aile bireyleri genellikle biyolojik yakınlık ve menfaatler bütününü de sağlar. Aynı düşünce veya ilkeler etrafında bulunduğumuzu ifade etmek için de “biz bir aileyiz” diyen siyaset veya kurum temsilcileri olmaktadır.

Ailede veya ülkede nüfusun fazlalığını bir güç olarak gören anlayışlar, inanan olmasa da maalesef vardır. Bunun için de bazı yetkililer konuşmuş olmak adına bu cehaletlerini yayarlar. Toplum olmak ile kalabalık olmanın farkını bilmeyen bu zatlar aileyi yıkılmaz kale, kutsal alan olarak görürler. Oysa biz sevgiyi, şiddeti, açlığı veya tokluğu, paylaşımı, özgürlüğü, demokratik ilişkileri ve her şeyi ailede öğreniriz.

Okullar bilinmeyeni öğreterek günlük yaşamımızda uygulamamızı sağlar. Geçmişte aile bireylerinin birbirine bağlılığı veya ailenin önemi doğal bir bilgi idi. Bizim veya önceki kuşağın okul anılarında “aile” konusu birkaç cümlede anımsatılır kalırdı.

Özellikle 1980 sonrası başlayan süreçte coğrafyamızda kalıcı değişiklikler oldu. Daha öncesinden gelen uygulamaların devamında baskı ve korku ile nitelikli ve doğal olan her şey yozlaştırıldı. Değerler yok edildi ve 2000 yılı sonrasında da Ortadoğu için yazılan AKP’li toplum projesiyle bu günlere geldik.

Bu süreçte tüm değerlerimiz yozlaştı. Hepimiz iyi insan olmayı sözde amaçlar iken makbul tüketici durumuna geldik. Değerlerin olumsuz anlamda değişmesinden aile de üzerine düşeni aldı. Ki doğal ve insani değerleri yok eden iktidar sonra bu değerleri, kendi inanmış tüketici idealini de içine katarak; “bilimsel olanı inkâr ve diğerlerine de kâr” gözüyle bakmamızı sağlayan bir değerler eğitimini öğretmeye başladı.

Bu yeni düzen elbette her şey gibi aileyi de olumsuz etkiledi. Bu olumsuzluğu görmememizi sağlamak için de başarısız iktidarlar her yıla bir ad vererek önemsediklerine vurgu yaptılar. Örneğin en son 2024 emekli yılıydı ve sonucu gördük. Yıllarca çalışanlar emekli olunca ev, araç veya gezmek gibi zenginlikleri yaşamayı hayal ederken bugün onuru için kendini vurmayı çare gören aile bireylerine, bunalmış insana dönüştük.

2025 yılı da Aile Yılıydı, bilen var mı?İktidara yıl yetmemiş olmalı ki; 2026-2035 dönemi “Aile ve Nüfus 10 Yılı” olarak ilan edildi. İyi de; ailenin kutsalı, ayakları altında cenneti bulunduran ana ne durumda? 2022’de 334, 2023’te 315, 2024’te 394 ve Aile Yılı olan 2025’te 391 ve 2026 yılının ilk altı ayında 262 ana; ailenin kutsalı öldürüldü.

Evladını okula gönderirken bir dilim ekmek ve beş zeytin koymakta zorlanan aile şimdi de her okul çıkış saatinde güvensiz okullardan evladının sağ salim dönmesini bekler oldu.

Aile ve Nüfus On Yılı; anneyi ve çocuğu koruyamayan, aileyi yoksullaştıran bir ortamda olmaz. Aile; komşusu ve sokağı ile mahallesi ile ailedir. Aile; sokağındaki parkı, can dostları kedi ve köpekler ile ailedir. Kırsalda ahırındaki büyükbaş, ağılındaki küçük baş ve kümesi ile ailedir. Gitmesek de gelmesek de yediklerimizin içtiklerimizin buralarda üretildiğini bilmek ile aile olunur. Kırsal ile ilişkisi ol(a)mayan, sokağındaki kedi ve köpekleri toplanıp tellerle çevrili “doğal yaşam alanı!” na yığılan canları sokağında göremedikçe aile eksik kalır.  Çünkü aile evin dört duvarı değildir.

Ailenin güçlü olması amaçlanmış ve önemli. Ama önce ailenin neden zayıfladığını tespitte ortaklaşmamız gerekmez mi? Ailenin güçlü olması; aileden sorumlu iktidar yakınlarının kamu parasına, halkın alın terine veya doğal varlıklarımıza el koyması, fonlanması ve hesap vermemesi midir? Kredi kartında para kalmadığı için üç beş sebzeyi maalesef gizlice alırken yakalanan babayı kelepçeleyip emniyete sürüklemek midir aileye destek olmak?

Haneye, aileye yapılan şafak baskını(!) anında ailenin özeline ait görüntüleri kamuoyu ile paylaşmak mıdır aileyi korumak? Kreş, okul öncesi kurum veya yoksullaştırılan ailenin okula giden evladına veremediği harçlığı veya gıdayı sağlamaya çalışan yerel yönetimleri baskı altına almak mı aileyi korumak? Yoksa muhalif yerel yönetime verilmeyen bu yetkiyi yandaş, tarikatlar ile iltisaklı kurumlar üzerinden sağlamak, yurttaşı kendine biat eder duruma getirmek midir? Burada korunan yandaş mıdır aile midir, sorgulamak gerekir.

Oysa her şey var yasalarda. Anayasamızın 41. Maddesi ve 6284 sayılı ‘Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’da da kamunun yapacağı önleyici ve koruyucu tedbirler ve yapılacaklar yazılmıştır.

Yasalarda yazılanlar yapılmadığından dolayı bu iktidar döneminde; aileyi de bireylerini de mafeden; fuhuş %800, cinsel taciz %450, çocuk cinsel istismarı %400, uyuşturucu %700, adam öldürme %260 arttı.

Bu olumsuz durumu yaratanların 2025 Aile Yılı’nda ne yaptığını irdelemek gerekir. Ama 2026-2035 arasındaki on yılda daha neler yapılacağını ise ilk seçimler belirleyecek.

SEÇİM

Alamanya’da bir eyalette seçim yapıldı. Çoğunlukla kazanan parti, “Göçmenleri istemiyoruz, ülkemizide cami, yani Müslüman istemiyoruz, göndereceğiz” diyerek oyların çoğunluğunu almış bulunuyor. Müslümanlardan ne kötülük görmüşler ki?..
Diğer taraftan muhalefet parti başkanın göçmenler konusunda ki seçim söylemleri şöyleydi:
“Göçmenler giderse, fabrikalarımız durur, dükkanların çoğu kapanır, tüm alt yapı çalışmaları durur, çöplerimiz toplanmaz olur, iflas ederiz!..”
Yani bir anlamda diyor ki:
“Göçmenlere, EN AZ ÜCRETLE, bizim en aşağı, zor işlerimizi yaptırıyoruz; onları kovmak çıkarımıza gelmez…”
DİKKAT edersek, HEP ÇIKAR, HEP ÇIKAR!..
İNSANLIK İFLAS…
Bu sömürgecilik çıkarcılığı, asırlardan beri olduğu gibi, bu AVRUPA’NIN GENLERİNE İŞLEMİŞ, her fırsatta SÖMÜRGECİLER, maalesef!..
Keşke yaratan’ın kitabı Kuran’ı Kerim’i okuyup öğrenseydiler bunu:
“Bu dünya, ülkemiz, BİZİM DEĞİLDİR, YARATAN’IN’DIR. Sadece, bu coğrafyada, hayra mı, hayırsızlığa mı hizmet edeceğimizin sınavındayız. Ve de tüm insan, hayvan, ağaç, bitki, Rabbin eşit ümmetidir.”
Bu gerçeğe göre, “Dürüstçe yaşayanları, “Benden değil, ben üstünüm” deyip, ülkesinden kovmak, ne anlama geliyor, acaba?..
YİNE DİKKAT ederseniz, seçim söylemlerinde, milyonlarca göçmenin madur olacağı, ocakların yıkılacağı, işsiz, belki de aç susuz kalacakları, ÇOĞUNLUĞUN UMURUNDA DEĞİL!..
Ülkenin en zor, kirli, meşakkatli işlerini EN UCUZA göçmenlere yaptırdıkları da umurlarında değil!..
Bu ülke çoğunluğunun hak ediş akıbetini mutlaka izleyeceğiz!..
İşte TÜRKLER BİNLERCE YILDIR, onlarca devlet kurmuşken, hiçbir topluma, “Siz bizden değilsiniz,” dememiş hep Allah’ın emri üzere, kendisiyle eşit kul, vatandaş görmüştür, BİLİNE!.. sırf bu yüzden, “Ne mutlu Türk’üm diyene…” denmez mi şimdi?..
Başka milletlerde örneği yok ki.
Anlayacağımız, aklını kullananların çoğunlukta olduğu, “Medeni” denilen bir ülkede bile, İNSANLIĞIN ÖLMEKTE OLDUĞUNU İZLİYORUZ!..

O yüzden hep diyorum ki, Kuran temelli, “İNANÇLI BİLİM” olmazsa, ülkelerin HELAK edilişleri bitmez!..

Kuran’ı Kerim. Sure 18/Ayet 59:
İşte şu ülkeler, ne zaman zulmettilerse, biz onları helak ettik. Onları helak etmek için de bir vakit tayin etmiştik.

YENİ PARTİ’DE ESKİ TAS, ESKİ HAMAM” OLMAMALI…

YENİ PARTİ’de tüm ülkede İlçe Yönetimleri tüm üyelerin katılımı ve oyları ile belirlendi. Şimdi gözler yapılacak İl kongrelerinde… Bu defa tüm il genelindeki üyeler oy kullanarak İl Başkan ve yönetimlerini belirleyecek; daha sonra il Delegeleri bu kararı onaylamak için toplanacak. Çünkü Siyasi Partiler Yasası delegenin iradesini zorunlu kılıyor…

***

Bu şekilde seçilecek İl Başkanı elbette Belediye Başkanları’nın keyfine ve takdirine göre seçilmekten büyük ölçüde arındırılmış olacak… Büyük ölçüde diyorum ama hala bu konuda örgütün direksiyonunu elinde tutmak isteyecek Belediye Başkanlarının varlığını da hissediyorum. Nitekim Edirne siyasetini yakından izleyenlerin görüşüne göre Edirne Belediye Başkanı Filiz Gencan’ın bu yöndeki tavırları tepki görüyor…

***

Biraz alışılmışın ötesinde “Tepeden inme” de olsa Edirne’de Belediye Başkan Adayı olarak gösterilen ve seçilen GENCAN’ın çalışmalarını elbette benim yakından izleme imkanım yok… Zaman zaman görüştüğümüz Edirneli dostlardan, yerel basından edindiğim izlenime göre Edirneliler Başkandan oldukça memnunlar. Yeni Parti’de siyasete devam kararı, Vali ile uyumlu çalışması, basını iyi kullanması, geçmiş dönemin yarattığı mafyatik kaygı ve ortamlardan uzak görünmesi olumlu bulunuyor… Edirne için ne gibi projeler üretip, uyguluyor; bu konuda ahkam kesmek bana düşmez. Önündeki 3 yılı verimli kullanır Edirne’de fark yaratırsa tekrar seçilmesi hiç kimseyi şaşırtmaz…

***

Yani demem odur ki Sn. GENCAN’ın tekrar seçilme kaygısı olmamalıdır. O nedenle bu parti içi seçim sürecinde olabildiğince tarafsız davranarak örgütteki eski pazarlık ve güdümlü örgüt özentileri travmalarını yaşatmamalıdır. Ne var ki bu aşamada Enez’e kadar gelen duyumlar bu yönde değildir. Sayın Gencan’ın mevcut İl Başkanı’nı desteklediği ve özellikle Belediye işçisi olan parti üyelerini bu yönde etkilediği söylentileri yalanlanmaya muhtaçtır. Şimdiki İl Başkanın olası yenilgisi GENCAN’ı yıpratır.

**

Daha önce de yazmıştım; Parti içi geçimsizliklerin en önemli nedenlerinden biri, Belediye Başkanları’nın örgütün direksiyonunu elinde bulundurma hevesidir. O nedenle Belediye kazanımlı yerlerde uydu ve kişiliksiz yönetimler oluşur. Ya da İl Başkanlığı Milletvekilliğine bir sıçrama tahtası olarak görülür. Bence İl başkanları artık başka makama aday olmayacağına dair taahhüt veren eski milletvekili, eski belediye Başkanı, eski İl başkanı gibi DENENMİŞ ve DENEYİMLİ kişiler arasından seçilmeli ya da hatta atanmalıdır.

“Pazarlık usulü” ile İl başkanı olunmaz. İl Başkanı ildeki tüm örgüte, Belediyelere parti içi kurallar içerisinde yön verebilecek bir kişilik olmalıdır. Seçime beş kala istifa edip “Ben aday olmaya gidiyorum” dememelidir. Yani hele önümüzdeki seçimlere yaklaşırken İl Başkan ve yönetimleri Belediye başkanlarından daha önemli bir yerde olmalıdır.

Yoksa gerisi “Eski tas, eski hamam”dır.

ALACA KARANLIK

Alaca karanlık zamanları hep sevmişimdir.
Akşamüzeri olanı hep hüzünlendirse de okuma zamanlarıdır akşamların alaca karanlığı. Edirne İl Halk Kütüphanesi’nden gündüz alınan ödünç kitaplarımla buluşma zamanlarıdır akşamların alaca karanlığı. Yeni hayatları tanıma, okuma ile yazma arasındaki ince çizgide gidip geldiğim anlara tanıktır akşam alaca karanlıkları.
Bazen de çilingir soframda kadehim ve ben arasındaki sohbetlerin tanıklığıdır alaca karanlıklar. Geçmişin sorgulanması, günün yorgunluğunun giderildiği, yaz dönemlerinde tatil keyfinin sürüldüğü zamanlardır akşam alaca karanlıkları.
Gecelere de, hüzünlere de, hesaplaşmalara da gebedir akşamın alaca karanlıkları. Uyku tutmaz olur bazen geceleri, bitmeyen geceyi, geceleri sonlandıracak tek çare de yine bir alaca karanlık, oda sabahın alaca karanlığıdır.


Umutla, sabırla, hüzünle beklenir o sabahın alaca karanlığı geceyi bitirimeyenlerce. Hele bir hastane köşesindeyseniz, hastanız da varsa bitmez bir türlü o gece. Sadece düşünceleri için parmaklıkların arkasında bir yakınınız varsa düşünürsünüz onu, o sizleri, hesap gününün geleceğini, kısa çöpün uzun çöpten hakkını alacağı günleri, umutla sabırla. Hep beklersiniz sabahı, sabahın alaca karanlığını.
O yüzden sabahın alaca karanlığını daha çok severim akşamlarınkine göre.
Umut vardır, hayata yeniden başlamak, mücadele etme isteği vardır sabahın alacak karanlığında. Doğacak olan güneşin hayata yeniden başlamanın müjdecisidir.
Hayat gibidir alaca karanlıklar. İlki biten bir günü, geceyi, karanlığı, üzüntüleri, acıları, diğeri yeniden başlamayı, hayatı yeniden kurmayı, kalkıp yola çıkmayı, pes etmemeyi simgeler gibidir.
Sabahın alaca karanlığında tek başına bindiğim bisikletimle Edirne’nin sessizliği içinde süzülerek yol aldığımda mutlu olduğumu, umudumu ve mücadele azmimi kaybetmediğimi de hissederim. Ülkemi, insanlarını, yakınlarımı, dostlarımı sevdiğimi duyumsayarak keyifle asılırım pedallara, “Yaşamak güzel şey be kardeşim” diye geçer aklımdan.
Bir gazete, sabah çayı, kahvecinin sataşmaları, birazdan gelecek olan çocukluk arkadaşlarım ile yapılacak sohbetler.
Severim alaca karanlıkları, ama sabahları daha da çok.

BİR KERMESİN ARDINDAN…ENEZ’DE TURİZM….

Enez’in iki aktif Derneği olarak, 4 Ekim’de düzenlediğimiz kermes umduğumuzun ötesinde çok büyük ilgi gördü. Dedeağaç ve çevresindeki 5 Dernekten 3 otobüsle gelen yaklaşık 150 Yunanistan vatandaşı kermese renk kattı…

Pek çoğu mübadele öncesi ahalinin torunları olan konuklar görmek istedikleri Enez Kalesi, Ayasofya Camii, Has Yunus Bey Türbesi’ni gezdikten sonra kermese katılarak alış/veriş yaptılar. Süreç içinde müziğin birleştirici gücü ile samimiyet arttı, konukların müzikle uyumlu danslarıyla gün unutulmaz anlara tanık oldu.

***

Kermeste ürettikleri lezzetleri ev ve el işlerini yaklaşık 20-25 masada pazarlayan çoğunluğu kadın Enezli üreticiler de belki de ilk kez avro ile alışveriş yapmanın deneyimini kazandılar.

İddia ile söylüyorum ki bu kermes Enez’in turizme yönlenmesi açısından çok önemli ve kusursuz sayılabilecek bir adımdı. Enez Kaymakamının yüreklendirmesi, İlçe Emniyet Müdürü’nün destekleyici tavrı, Enez Belediyesi’nin çok önemli katkıları ile önemli bir mesafe alındı.

Yenice Muhtarı Ruşen Yazıcıoğlu’nun kermese yeterince masa ve sandalye desteği sağlaması, Belediye Başkan yardımcısı Hüseyin Çakaloğu, zabıta memuru Gökhan Varnalı ile Belediye temizlik işçilerinin Pazar günü olmasına rağmen sabahın en erken saatlerinde sahada olması Enez’de çok uzun zamandır görmediğimiz iş birliği ve dayanışmanın çok güzel bir örneği idi. Kendilerine ve katkı veren, emekleriyle katılan, gelip görerek destek veren herkese teşekkür ederiz.

***

Umutlandık… Ama Enez’de, turizmin, ne kadar çalışkan olurlarsa olsunlar iki derneğin gayreti ile gidebileceği, varabileceği yer bellidir…

Enez’de ne yazık ki bazı büyük fırsatlar kaçırılmıştır. Örneğin Kale içindeki Ayasofya Kilisesi’nin cami olarak ibadete açılması yerine; bir müze olarak değerlendirilmesinin çok doğru olduğunu inkar edebilecek Enez’de birkaç fanatikten başka artık kimse yoktur…

Halbuki böyle bir müzenin geliri ile zaman içinde pek çok cami yapmak mümkün olabilirdi. Ne var ki bu dev tarihi anıt özellikle kış günlerinde 4-5 kişilik cemaate hizmet vermek adına devlete gelir getirici değil bir masraf kapısı konumundadır. Kilise değil, ama bir müze olarak aslına uygun düzenlenmemesi Enez turizminin kaçırdığı en büyük fırsattır.

***

Turizm açısından limanın yıllardır aktif hale getirilememesinin kaybettirdiklerinin hesabını yapmak güçtür. “Bu yaz olacak?” beklentileri yine sonuçsuz kalmıştır.

Bu konu gelip giden valilerin, kaymakamların işi değildir. Bu iş tam kadro seçilerek tekrar gelmekle övünen Keşan Ticaret ve Sanayi Odası’nın, Enez asıllı Keşanlı sermaye sahiplerinin ve özellikle iktidar milletvekillerinin ufku, yeteneği, vizyonu, birikimi, iş bitiriciliği ile çok yakından ilgilidir. Kaldı ki Trakya’nın Ege denizine açılan tek limanının işlevsizliği sadece Enez’in, hatta Edirne’nin sorunu değildir.

***

Enez’i yöneten kamu görevlileri, yerel yöneticileri, çevre üniversitelerinden uzmanlar Enez’i bir masaya yatırıp nasıl bir turizm hedeflemek gerektiğini, bu konuda nasıl bir yol izleneceğini bilimsel olarak projelendirmelidirler. Çünkü Enez’in sahip olduğu turizm nimetleri ve çeşitliliği lafta kalmamalı ve Enez’e değer kazandırmaya bir yerden başlanmalıdır.

Bunun yanı sıra; Yerel yöneticiler de yasaları uygularken insiyatiflerini turizmden yana koymalıdırlar. Örneğin Enez Gençlik Parkı’na bira içilmesi için ruhsat verilmemesinin nedeni Kuran Kursu’na yakın olması olmamalıdır. Bu uygulama yasaya da aykırıdır. (*) Kuran kursu örgün eğitimin bir unsuru değildir. Turizm olacaksa içki de olacaktır. Bunu içimize sindirmek zorundayız. Eğer parka bu ruhsat verilseydi bugün işletmeciler en az bir aylık nafakalarını çıkarmış olurlardı.

***

Sonuç olarak bugünkü kermes belki bu yönde yapılması gerekenler için bir başlangıç olur. Örneğin şehir içi genel tuvaletlerimiz kesinlikle turizm iddiamızla bağdaşır nitelikte değildir. Yabancıları alaturka tuvalete mecbur bırakmamalıyız. Tuvalet temizliği bir kültür ve eğitim işidir. Burada görev yapacak olan çalışanlara -örneğin- OPET Tuvaletleri gösterilmeli ve hatta o tuvaletlerde bir süre görev yapmaları sağlanmalıdır.

***

Turistik olmayı amaçlayan bir kentte pazar günü iş yerleri açık olmalıdır. Kale Caddesi araç trafiğine kapanmalı ve özellikle yaz boyunca bu cadde sadece yayaya açık bir turistik pazar olarak kullanılmalıdır. Sahil ile şehir merkezi arasında yıl boyunca yeterli bir şehir içi ulaşım sistemi çalıştırılmalıdır. Hatta yaz aylarında bu ulaşım gecenin geç saatlerine kadar sürdürülmelidir. Sahil siteleri yaz, kış yaşanabilir hale getirilmelidir.

Kısacası Enez’in önemini kavradığını düşünen herkes geleceğin turistik Enez’i için elini taşın altına koymalıdır.

—-

(*) Kuran kursları, içkili lokanta veya tekel bayisi gibi alkollü içki satışı yapılan mekanların açılmasına yasal bir engel teşkil etmemektedir. Türkiye’deki alkol mevzuatına göre (4250 sayılı Kanun ve ilgili Tarım ve Orman Bakanlığı yönetmelikleri), alkollü içki satışı yapılan yerler ile örgün eğitim kurumları, dershaneler, öğrenci yurtları ve ibadethaneler arasında en az 100 metre mesafe bulunması zorunludur.

Kuran Kursları ÖRGÜN EĞİTİM Sistemine dahil değildir…

DER Mİ DER

Bakıyoruz, ortalığa çıkan birileri sarık takıp, cüppe giyip diyor ki:
“Kuran’ı okursanız siz anlayamazsınız, bizlere sorun, öğrenin!..”
Der mi der.
Dilin kemiği yok ki!..
Ve kalabalıkları toplar anlatır, “Kuran’ı okursanız siz asla anlayamazsınız; biz, Kuran, hadis, fıkıh alimiyiz, din bizden sorulur, size anlatırız!..” derler.
Ve yine derler ki, bu muhteremeler: “Bilim şeytan yoludur…” DİYORLAR MI?..
DİYORLAR…
Herkes duyuyor.
Ben böyle söyleyenlere önceleri çok kızardım, ama şimdi o kadar çok kızmıyorum.
Neden mi?..
Çünkü, dünya geçici sınav yeri, dersleri geçip, ahirete diploma almak gerek!..
Kalbi ve beyni hasta olanlar işte böyle AYRILIYOR!..
Onların söylediklerine kimler kanar?..
Kafatasının içinde BEYİN OLMAYANLAR, ya da, KALBİ HASTA olanlar!..
“Beyni olmayanlar, kalpleri hasta olanlar,” ne demek:..
Duyduğunu, gördüğünü, söylediğini, yaptığını, “Yaratan beni izliyor, sınavdayım, eğriyi, doğruyu hak ve adaletle ayırıyor ve uyguluyor muyum, uygulatıyor muyum?..
DEMEZLER… “SAPKIN DA OLSA, YALNIZ BENİM EGOM, BENİM ÇIKARIM, her şeyden önemlidir” DERLER!..
“Yani, bilim, yapma, Kuran okuma, vs…” diyenlere itibar eden milyonları izliyoruz, maalesef.
Bu ne demek?..
ALLAH’IN İNSANLARA RAHMETİ OLAN, Tavrat ve İncil’in aslının, Zebur’un ve de HEPSİNİN TOPLAMI KURAN’IN HAKKINI: Peygamberlerin, velilerin, nebilerin, inançlı bilimcilerin AÇIKLADIKLARI HAKKI, HİÇE SAYMAK DEMEKTİR.
Yani, “ALLAH’A TAPMAK yerine, KENDİ İŞİNE GELENLERİ PUTLAŞTIRMAK” demektir.
“Bilim, şeytan yolu” derler!.. Şimdiki nesiller bilmezler. Çok yakın bir tarihte, CÜZZAM, TİFO, TÜFÜS, KABAKULAK, ÇİÇEK, KIZAMIK, VEREM gibi hastalıklardan, doğan çocukların üçünden, ikisi ölüyordu!..
Bilim insanları çok araştırıp, çalışıp, bu hastalıkları nerdeyse tarihe gömdüler. Allah onlardan razı olsun!..
“Bilim evlatlarımız olmasaydı halimiz nice olurdu?..”
Şükür, bilimle çalışmamıza çareler veren Rabbimize” demezler…
Bu kadar açık olmasına rağmen, “Bilim şeytan yolu olur mu” demezler. MİLYONLAR, inanır bu söze…
Ve de Kuran’ı okuyup, TEK HAK DİNİ öğrenmeye emek vermezler, bölük bölük, SAPAKLARA, yani, mezheplere ayrılırlar.

İşte Allah, kalpleri, beyinleri hasta olanları böyle ayırt edip, gönderir, ama nereye?…

Kuran’ı Kerim. Sure 4/Ayet 26:

Allah size hükümlerini açıklamak ister. Ve de sizden evvelkilerin yolunda hidayet etmek, günahlarınızı bağışlamak istiyor. Allah tövbe edenleri bilici ve hikmetini açıklayıcıdır.

Bilim ile çalışma yolu:
Bilmediklerimizin hikmetini, Allah’ın bize vermesi yolu!..

ALPULLU ŞEKER FABRİKASI


Şeker tatlı lezzette bir gıda maddesi. Soğuk iklimlerin olduğu yerlerde şeker pancarından, sıcak iklimlerin olduğu yerlerde de şeker kamışından elde edilir. Bundan başka sütten, üzüm suyundan tatlandırıcı adı altında şeker elde edilir.
Türkiye’de şekerin tarihçesi; ilk şeker fabrikası 1924 yılında Kütahya’da kurulur. 1926 yılında da Alpullu şeker fabrikası kurulur. Daha sonra Turhal, Eskişehir fabrikaları, bu böylece devam eder. Peki bunlar yokken Türkiye şeker ihtiyacını nasıl karşılıyordu? Rusya’dan kelle şekeri ismiyle şeker gelir, halk bunu moloz taşı gibi alır, evinde keserle, havan eli ile kırarak ufaklar tatlılarda, kahve, çay pişirmede tatlı yapmakta kullanılırdı. Bugünkü toz şeker, küp şeker yoktu. Bunlar Türkiye’de şeker fabrikaları kurulduktan sonra meydana çıktı.
Konumuz Alpullu Şeker fabrikası idi, derinlere daldık. Şeker, tatlı yapımında en birinci malzeme. Gerçi balda tatlı ama ben duymadım balla baklava yapılsın. Şekerin yeri başka.
Alpullu Şeker Fabrikasını kuranlar Almanlar. Bizim arkadaşın babası kuruluşunda bulunmuş. Baba oğul muhabbetinde oğul babasına sorarmış, ‘baba işler nasıl yürüyordu’, babası da ‘Almanlar fabrikanın orta yerine büyük masalar kurdular, fabrikanın planlarını masaların üzerine serdiler, planlara göre aralarında tartışırlardı. Macarlar montaj işlerini yürütürdü. Bulgar işçiler duvar örerdi. Peki biz Türkler ne yapardık, bizde onlara harç taşırdık.’ Ve fabrika kurulur üretim başlar.
Fabrika çelik karkas üzerine kurulmuştur, buhar türbinli güç santralli 80 metre yüksekliğinde tuğladan yapılmış bacası, lojmanları, bir de pancar tohumu üretecek SARIMSAKLI isimli çiftliği vardır.
Peki şeker nasıl oluyor? Topraktan çıkarılan pancarlar öküz arabaları ile, daha sonraları kamyon, traktörlerle tren istasyonlarındaki pancar vagonlarına taşınır, oradan da şeker fabrikasına. Pancarlar basınçlı suyla vagondan boşaltılır, kanal akıntısı ile fabrika içine girer, melaz kısmında melaza dönüştürülür, kaynatılır. Artık şeker oluşmuştur. Açık kahve renklidir. Kireçli suyla ağartılır toz şeker. Küp şeker haline getirilir, satışa hazırdır.
Trakyalı olup da Alpullu Şeker Fabrikasında hatırası olmayan yok gibidir. Peki bu fabrika yok gibidir, peki ne olmuştur? Fabrikanın çok eski olduğu, verimsiz olduğu düşüncesi ile satışa sunulmuş ve 150 Milyon Liraya bir özel sektör firmasına satılmıştır. Tabi Sarımsaklı çiftliği ile. Peki ne olmuş satılmışsa, o gün bu gün fabrika çalışmamaktadır, yani Trakya’da pancarcılık ÖLMÜŞTÜR.
Trakya tarla tarımında yalnız buğdaya ve gündöndüye kalmıştır, meyvecilik zaten yok, sebzecilik dersan oda kendinw kadar, sormak gerekmez mi ‘BU YANLIŞ POLİTİKALARLA NEREYE GİDİYORUZ ?’ Ve ALPULLU ŞEKER FAFRİKASI . . .