En başta söyleyeyim, konumuz beton mikseri üzerine değil.
Ses ve müzik teknolojisindeki mikserlik üzerine de değil elbette!
İnsan ilişkilerinde mikserlik yapanlardan bahsetmek istedim biraz.
Olur olmaz bir şeyler ortaya atıp, ortalığı karıştıran, insanları birbirine düşüren, dedikodu yayan, fesatlık çıkaranlardan…
Tıpkı; mutfaktaki mikserle farklı malzemelerin birbirine katılarak bir karışım elde edilmesinde olduğu gibi, sosyal ilişkileri de karıştıranlardan, toplumun kafasını bulandıranlardan…
Bu gibilerden çok var maalesef.
İnternet çağı ile birlikte her geçen gün daha da artıyorlar maalesef.
İşi gücü gündemde kalmak ve ortalığı karıştırmak olan o kadar çok insan var ki.
Allah’tan çok düşünen, araştıran, sorgulayan bir toplumuz da bu gibilerin ortaya attıkları çok fazla karşılık bulmuyor artık.
İnsanlar artık neyin ne olduğunu, neyin hangi amaçla ortaya atıldığını çok iyi biliyor.
Sözün özü; her söylenene inanmamak lazım dostlar.
Kuyuya atılan taşları çıkarmak için uğraşmamak, söze de söyleyene de iyi bakmak gerek!
Duyduk ki, Erzurum Valiliği sokak hayvanlarını beslemeyi yasaklamış!.. Vay canına, insanlık tarihinde bir ilk… Bu da geldi başımıza; hem de bizim ülkemizde; hem de “Biz müslümanız” diyenlerin ülkesinde!.. Bizim ülkemizin yüz karası bu karar, NE HUKUKİ, NE DİNİ, NE DE İNSANİ olarak uygulanması mümkün değildir. Ama böyle insanlık dışı bir karara HALK ÇOĞUNLUĞUNUN TEPKİSİZLİĞİ, çoğunluğun NİYETİNİ AÇIĞA ÇIKARIYOR; BU YETER!.. Zaten sokaklarada ki kedi, köpekleri besleyenler bilirler, ÇOĞUNLUK KARŞI ÇIKIYOR, “BESLEME” diyerek TEHDİTLER SAVURUYORLAR!.. Şimdi, çoğunluğun isteği resmileşti. Bu nesil en sonunda, ADALETİ, MERHAMETİ, VİCDANI, İNSANLIĞI DA YASAKLADI!.. HALK ÇOĞUNLUĞUNA bakıyorsunuz, “TIK” yok. Belli ki bu kararı destekliyorlar. MERHAMETİ, VİCDANI, ADALETİ, İNSANLIĞI YASAKLAYAN ve DESTEKLEYENLER!.. Çok yakında, “ADALET, VİCDAN, MERHAMET, İNSANLIK” diye YALVARACAĞINIZ günleri mi istiyorsunuz?.. Mutlaka gelecek, bilesiniz!.. O zaman anlayacaksınız, onların BİR SAHİBİ olduğunu!… Ne zaman mı, bekleyin, biz de bekleyenlerdeniz!.. —————————————– Kuran’ı Kerim. Sure 45/Ayet 21: Yoksa kötülük işleyenler ölümlerinde ve sağlıklarında kendilerini, iyi ameller işleyen kimselerle bir mi tutacağımızı sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar. 18/59: İşte şu ülkeler, zulmettikleri zaman onları helak ettik. Onları helak etmek için de belli bir vakit tayin etmiştik.
M.S. 600-700’lü yıllarında yaşanmış, dönemin yönetimlerini anlatan bir Ortadoğu romanını okurken toplumun biat etmesi için yapılan işkenceleri, yoksulların yaşamını, kültür ve cehaletin toplumu nasıl esir aldığını bir kez daha anladım. Tek tanrılı din ve mezheplerin egemen olma mücadelesinde bölgede kötülüklerin, köleliklerin,sadakatın bedelinin neler olduğuna bir kez daha tanık oldum. Roman gerçek tarih bilgilerinden yola çıkarak kurgulanmış. (Rüzgâr Ateş Gibi Yakıyordu- Metin Aktaş- Fam Yayınları- 2014- Sayfa 50)
Roman; zamanın geleneği doğrultusunda hadım edilmiş bir kişinin öyküsü. O günün sosyal yapısında 8-16 yaş arasındaki çocukları toplamak, mektep-hastane işlevli yerde bu çocukları hadım etmek, hadımları buradan alıp pazarlamak gibi meslekler var. Hadım edilmenin dayanılmaz acılarını yaşayan kişi hadım kültürünün toplumsal sebebini de çözmüş.
“Bu okulda öğrendim ki insanları hadım etmekteki amaç sadece onları soyluların cinsel arzuları için hazırlamak değil, hadım etmenin önemli bir işlevi daha vardı. Efendi, kölelerini hadım etmekle onun kendisiyle doğuştan eşit olan yaradılışına müdahale ederek onu aşağılıyor, doğuştan var olan bu eşitliği bozarak kendi üstünlüğünü ispatlamaya çalışıyordu.
Erkeklerin erkeklik organını keserek onu hadımlaştırarak bir kadın gibi kullanmanın arkasındaki asıl amaç onu iktidarsız yaparak efendisiyle aynı haklara sahip olmadığını ona, topluma kabul ettirmektir. Efendilerin üstünlüklerini bize kabul ettirmeleri için bize bu dayanılmaz acıları yaşatmalarına gerek yoktu. Zaten toplumun ahlaki yapısında, kültüründe, sosyal adaletinde bu eşitsizlik özümsenmiş, yaradılıştan var olan bir şeymiş gibi kabul edilmişti. Efendiler, soylular bununla yetinmeyerek kendilerinden aşağı olarak gördükleri kölelerin sadece kendilerine hizmet etmeleriyle yetinmeyerek onların bedenleriyle oynayarak, onları yarı insan şekline sokuyorlardı. O zalim soyluların küçücük çocukları hadım etmelerinin arkasındaki bu düşünceleri dayanılmaz acılar yaşayarak öğrendiğimde soylulara olan düşmanlığım, kinim, nefretim arttı.”
Hadım bedensel bir ceza ve bugün hiçbir inanç ve kültürde kalmadı. Ama dün bedene yapılan bu işkence ve zoraki beden değişiklikleri bugün beyinlerde ve sosyal alanda devam ediyor dersek yanılmayız.
Bedensel olarak hadım; bir erkek canlının cinsel fonksiyonlarını ve üreme yeteneğini cerrahi yollarla ya da kimyasal ilaçlarla kalıcı veya geçici olarak devre dışı bırakmak demektir. Bu durum uzmanların izniyle hayvanlarda var. Bugün toplumu hadım etmek güncel. Romandan anladığımız üzere, hadım edilen kişinin yüzlerce yıl önce gördüğü,hadımın sosyal etkileri bugün yaşanmaktadır.
Bireylerin ve dolayısıyla toplumun üretkenliğini, eleştirel düşünme yeteneğini, iradesini, yaratıcılığını ve dinamizmini baskı, sansür, korku ve benzeri yollarla köreltmek, etkisiz ve pasif hale getirmek anlamına gelir. Hem de tepki çeken bedensel değişim yaşanmadan. Toplumun düşünen, sorgulayan, sanat ve bilim üreten kesimlerinin sesinin kesilmesi, bireylerin risk alma ve yenilik yapma potansiyelinin yok edilmesidir bugün hadım. Hak arama bilincinin, itiraz etme kültürünün ve toplumsal reflekslerin baskı rejimleri ya da sistemli politikalarla zayıflatılmasıdır.Bireylerin sadece kendilerine sunulanı yaşayan, itaat eden, sorgulamayan ve tepki veremeyen kısır bir yapıya bürünmesidir toplumsal hadım.Toplumsal hadım; iktidarların arzuladığı toplumsal düzene uyum sağlamayan, sorgulayan, sorguladığını dile getiren akademisyen, sanatçı, gazeteci ve aydın kesimin baskı altına alınmasıdır.
Hadım edilmiş bir toplum yaratmanın en bilinen yolu korku ve baskı yanında eğitim sistemidir. Bizi ilgilendirmiyor denerek taraf olmadığımız, sessizce izlediğimiz eğitim sistemi aslında toplumsal hadım aracıdır. Eğitim; gerçek amacı olan, yaratıcı ve sorgulayıcı bireyler yetiştirmek yerine, otoriteye ve sisteme koşulsuz itaat eden, tek tip düşünen nesiller üretmek üzere tasarlanır.
Bugün yaşanan tam da budur. Toplumu,‘ne yaparsanız yapın hiçbir şey değişmeyecek’ algısına inandırmaya çalışmaktır. Bu yolda basın-yayın organları toplumsal hadım için kullanılmaktadır. Kitle iletişim araçları,popüler kültür üreterek, toplumu derin sosyo-ekonomik sorunlardan uzaklaştırmak için kullanılır. Toplum; yüzeysel eğlenceler, magazin ve tüketim çılgınlığı ile meşgul edilerek düşünsel olarak hadım edilir.
Öte yandan bir hadım aracı da bireyselliğin kışkırtılmadır. Ortak dayanışma bağları zayıflatılır. Herkesin sadece kendi çıkarını düşündüğü bir sistemde, toplumsal bir refleks veya ortak bir karşı duruş örgütlenemez hale gelir. Bunun sonucunda sendikalar, dernekler, vakıflar ve barolar gibi bağımsız sivil toplum kuruluşları baskılanır, yetkileri tırpanlanır veya otoriteye bağımlı örgütlenmeler oluşturulur. Böylece toplumun sesini duyurabileceği meşru kanallar tıkanmış olur.
Geçmişte yaşanan bedensel hadım bir kişiye acı verirken toplumsal hadım hepimizin bugün ve yarınını acılara gömüyor. Amantümümüz hadım olmadan çare bulalım ki çare belli.
Geçtiğimiz günlerde “YAZLIK KONUTLARDAN HER YIL BEŞBİN TL EK VERGİ ALINSIN…” başlıklı bir yazı yazdım. Olumlu/olumsuz pek çok tepki aldım. Elbette “Ulaş Demiray böyle düşünüyor” diye yarın maliyecisi, belediyecisi yazlıkçıların kapısına dayanacak değil… Bitip tükenen Saros Sahilleri için ne yapmak gerektiğini düşünmek, öneriler getirmek, cesaretle adımlar atmak duyarlı her aydının görevi olmalı… O yazının asıl amacı buydu… Devletin, Belediyelerin bu konuda yapması gereken pek çok şey var; ama özellikle bu sahillerde yaşayan, nimetinden yararlananların da oturup devleti belediyeyi beklemekten başka düşünecekleri, yapabilecekleri halk insiyatifleri olmalı… ** Enez örneğinden yola çıkarsak; ne yazık ki Enez Belediyesi sahil sitelerinde yaşayanların sorunlarının çözümü konusunda yetersiz… Buna beceriksizlik, tembellik, başarısızlık gibi nitelemeler getirseniz bile olay sadece Belediyeyi ya da Devleti suçlayarak geçiştirilemiyor… Gereğinden fazla su, çöp, ilaç parası ödediklerini öne sürenler bu paralarla sahilin sorunlarının çözülebileceğini düşünüyorlar. Halbuki bu paralar bir hizmet karşılığı alınan ve o hizmetin devamını sağlamak için kullanılan – hatta yetersiz- paralar… Bu paralardan artan olsa bile bununla kumsalı temizlemek için birkaç araç alınması, özellikle yeterli acil sağlık hizmetlerinin sahile taşınması, hizmetlerin kalitesinin artırılması, yedi gün 24 saat şehir içi ulaşımın sağlanması, yolların, meydanların daha kaliteli ve zevkli döşenmesi, denizde bir ya da birkaç cankurtaran sürat motoru bulunması, sahilde hem gençler, hem de emekliler için ayrı ayrı, ucuz tarifeli mekanlar, parklar oluşturulması, Yaz okulları açılması, çocuk oyun parkları kültür, sanat merkezleri yapılması bisiklet ve koşu yollarının düzenlenmesi vs. ne yazık ki belediyelerin de, devletin de öncelikleri değil… ** Bir hesap yapalım… Enez’de 45 bin kişi oldukları düşünülen yazlıkçılar ikametlerini Enez’e alırlarsa Belediye kasasına iller bankasından kişi başına yılda 3-4 bin TL, toplamda 180 Milyon TL para girmesi gerekir. Halbuki şimdi Sahilde ikameti olan 700 kişi sayesinde giren hazine yardımı toplamda yaklaşık 3 Milyon TL… Aradaki farkı lütfen değerlendirin. 700 kişinin ödediği 3 Milyon TL ile, 180 bin TL ‘yi ödemeyen 45 bin kişiye hizmetin mantığı, adaleti var mı?
Sahilde villası olanın konut başına ayda 500 ya da ortalama kişi başına ayda 100 TL verecek gücü mü yok? Elbette var. Ama sanırım asıl kaygı bu ek ödeme doğrudan belediyeye yapılırsa beklenen amaca hizmet eder mi, etmez mi? Bence de etmez. Belediyeye giren para, genel hizmetlerde, aşırı personel istihdamında, önlenemeyen israf kalemlerinde erir gider. Ama Sahil Sitelerinden oluşan, belediyenin de ortak olacağı Sahil Sakinleri’nin kuracağı ve yöneteceği bir Vakıfla(*) bu paranın tamamı Sahil Sakinlerine hizmet olarak geri dönebilir. Enez Sahilleri 4-5 yıl içerisinde akıl almaz hizmetlerle bambaşka bir çehreye kavuşur. Konutlar hızla değer kazanır. Yaz/kış oturanlar artar. İkametini alıp da oturanlar arttıkça hazine yardımı da artar.
Bu hayallerin gerçek olmasının önündeki en büyük engel şimdilik Site Başkanları olarak görünüyor. 180 civarındaki site başkanından bu konuları konuşmak için çağırdığımız toplantılara, şimdiye kadar katılan başkan sayısı 20-25 i geçmedi. Bu işi zoraki yaptıkları belli oluyor. Yarın bir vakıf kurulursa site muhasebe işleri bu Vakıf tarafından topluca ve daha çağdaş usullerle tutulacak, her siteye ayrı ayrı başkan ve hizmetli yerine hizmetler ve hizmetliler birleştirilecek. Site başkanlarının uğraştıkları pek çok hizmet daha profesyonel usullerle ve profesyonel kişilerle yerine getirilecek. Vakıf Genel Kurulu’nda konut sayısı ölçeğinde sitelerden temsilci olacak. Evet… Ayda kişi başı 100 TL ya da hane başına ayda sadece 500 TL ödeyerek kazanılabileceklere en başından karşı çıkmak kendinize haksızlıktır… Hiç yoksa bir kere düşünmek iyi olur derim ben… (*) Vakıf hizmet amaçlı, kar dağıtmayan bir şirket gibidir.
“İNSANOĞLU” olmak başka, “İNSAN EVALDI” olmak başka!.. “İnsanoğlu” Dünyanın maddiyat, eşya, güç egolarına bağımlı, beynini omuz altı yemelere, yatmalara kiraya vermiş, saygıdan, sevgiden nasip almamış, ÇIKARI için kutsallarına karşı hainlik yapan İNSAN ÇOĞUNLUĞU!.. “İNSAN EVLÂDI” TAM ZITTI!.. Tüm yaratılanları, “Yaratan’dan ötürü” kutsal emanet bilir ve sever, sayar, doyurur, sular, bakar, korur… Dervişe sormuşlar, “NE ANLADIN DÜNYADAN?..” Dervişte cevap verir: “Ölülerin sevgiyle anıldığı, Yaşayanların sevgisizlikten öldüğü, Bir dünyaya şahit oldum; Ölülerin toprağına çiçek diktiler,
Yaşayanların bahçesini talan ettiler!..
Kuran’ı Kerim. Sure 11/Ayet 115: Sabırlı ol, çünkü Allah güzel iş yapanların mükâfatını zayi etmez. 11/117: Halkı iyi olduğu halde Rabbin, haksızlıkla memleketleri helak etmez.
Beklenen bir sondu. Yaşlı ve organ yetmezliği anamı ve evlatlarını hastaneye bağlı bir hale getirmişti.
Ölmeyi bekler, ister haller vardı anamızın son günlerde.
Her ölüm iz, izler bırakırmış. Hele ölen ana olunca.
Hayat işte yeter ki sıralı olsun diyelim.
Gelen, arayan, yazan bütün dostlar acımıza ortak olanlara da selam olsun.
Edirne Devlet Hastanesi’nin Dahiliye Yan Dal Bölümü’nde başta doktorumuz Yasin Eryılmaz, hemşirelerimiz, temizlik görevlilerimiz, bölümün bütün çalışanları, diyaliz bölümünün güler yüzlü doktorları ve hemşirelerine;
Hepsine müteşekkiriz.
Zorlu sürecimizde bizlere her anımızda yardımcı oldular, destek verdiler, acımızı, sıkıntılarımızı atlatmak için emek verdiler.
Memleketimizin sağlık emekçileri iyi ki varsınız.
5.5 yaşındaki torunum soracak şimdi;
“Dede büyük annem neden öldü, insanlar niçin ölür?”
Anlatmaya çalışacağım. İnsanoğlu, doğar, yaşar ve ölür.
Unutulmayan bu arada yaşadığı dönemde yaptıkları, topluma yararlı olup olmadığı.
Biz Türklere çok kızdı bu dünya… Din simsarları ve siyaset ittifakında, kandırılıp sömürülen halkları özgürlüklerine kavuşturmak için savaşan Türklere çok kızdı dünya!.. Yarısı çıkarlarına göre yazılıp, tahrif edilmiş İncil ile mezheplere bölünmüşlükle sömürülenlere adaletle HÜR GELİŞME KORUMASI getiren Türklere çok kızdı dünya!.. TARİH BOYUNCA, canını kanını feda ederek, halkları özgürlüklerine kavuşturan Türk’lere çok kızdı İKİ YÜZLÜ DÜNYA GÜÇLERİ!.. En az 6 yüz yıl, hür ve adalet içinde yaşarken, Kuran ellerindeyken, okumadılar, dört Kitabın aslını yazan Kuran’ı anlamak için okumadılar. Tevrat ve İncilin tahrif edilmiş kısmını düzeltmediler. Türk koruması altında ki refaha daldılar, GELİŞMEYE EMEK VERMEDİLER. Sonra da, “Bizi Türkler geri bıraktı” diye uydurup, Türklere çok kızdılar!.. Şeytanla yatıp, şeytanla kalkan DÜNYANIN KÖLECİ GÜÇLERİ, KIBRISTA SİLAHLI ÇETE ORDULARI kurdular. Erkekler köyleri terk etmişken, köydeki, masum, BEBEK, ÇOLUK, ÇOCUK, KADIN, YAŞLI SİVİL MASUMLARI, sırf “Müslüman Türk” diye Köy köy, Öldürdüler, TOPLU MEZARLARA GÖMDİLER. Dünyanın gözü önünde, ispatlı ispatlı!.. Masum çoluk, çocuk, bebek, yaşlı, sırf “Müslüman Türk” diyerek, DÜNYANIN GÖZÜ ÖNÜNDE… HUNHARCA, CANAVARCA, MASUM ÇOLUK, ÇOCUK, KADIN, TÜRK BEBEKLERDİ ÖLDÜRÜLENLER!.. DÜNYANIN GÖZÜ ÖNÜNDE HEM DE.. Kalleş dünya YİNE TÜRKLERE ÇOK KIZDI!.. Türkler, Kıbrıs’ta köy köy, yapılan kelimeler sığmayacak insanlık suçlarına seyirci kalmadı, “MEHMETÇİK GİTTİ KIBRISA, BEBEK, ÇOLUK, ÇOCUK, KADINLARIN KÖY KÖY, TARANDIĞI KIYIMLARI DURDURDU!.. “NİYE GİTTİNİZ, NİYE TÜRK MASUMLARININ KATLİNİ ÖNLEDİNİZ” diye… İKİ YÜZLÜ KALLEŞ DÜNYA, YİNE TÜRKLERE ÇOK KIZDI!.. TÜRKLER TANINMADI, KATİLLER TANINDI; TÜRKLERE AMBARGO UYGULANDI, AB’ye ALINMADI, BASKILARA, ŞANTAJLARA UĞRATILDI!.. Şimdilik öyle olsun bakalım!.. Medyadan duyuyoruz, Şeytani sömürgecilerin silahlandırıp eğittiği, şeytanın kahraman askerleri, “Ey Türkler, yine sizi öldürmeye geleceğimiz günler için, hazırız” diye marşlar söyleyrek askeri talimler yapıyorlarmış!.. Sorsan, “Türklerin ne kötülüğünü gördünüz?..” diye… KOMŞU HALKA SORSAK!.. YOK Kİ!.. Kandırılanlara sorsak, ispatsız YALANLAR… Kandırılıp yakılmak bu kadar kolay mı olmalı?..
“Şeytana hizmet edenler, eninde sonunda, hüsrana uğrayacaklardır” Bu benim değil, Allah’ın kesin sözüdür, biline!..
Kuran’ı Kerim. Sure 43/Ayet 37: Şüphesiz ki bu şeytanalar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar. 18/53: İşte şu ülkeler, zulmettikleri zaman onları helak ettik. Onları helak etmek için belli bir zaman tayin etmiştik.
Edirne İl Genel Meclisi’nde okunan Enez Gala ve lagün gölleri ile ilgili bir rapor yerel basında yer aldı… İyi niyetle Enez’in bir sorununa gösterilen ilgi olarak değerlendirdiğimizde elbette Enezliler olarak teşekkür etmemiz gerekir.
Ama raporun içeriği konusunda değerlendirme yapmak gerekirse bu raporu Enez’de bir lise öğrencisinin daha kapsamlı, etkileyici olarak sorunları ve somut önerileri içeren bir şekilde yazabileceğini düşünmeden geçemedim.
***
Rapor kimlere danışılarak, kimlerle görüşülerek hazırlanmış; bunu bilmiyorum… Muhtemelen bürokrasiden alınan ya da kulaktan dolma bilgilerle, sorunların zaten gözle görünür olanlarını ortaya koyan, muhtemelen yapay zeka katkısı ile hazırlanmış bu raporu ciddiye almak bence İl Genel Meclisi’nin tüzel kişiliğine üretkenliğine, çözüm amaçlı olması gereken işlevselliğine saygısızlıktır. Ayaküstü ve usulen hazırlanan böylesi raporlarla bir yere varılacağını düşünmenin ciddiye alınması mümkün değildir.
Ama yine de akıl edip konuyu gündeme getirenlere teşekkür ederiz.
***
Konu çok önemlidir. Tarım Bakanlığı’nı, DSİ teşkilatını, İçişleri Bakanlığı’nı, çevre üniversitelerini, bilim adamlarını, yerel halkı ilgilendiren bu konuda rapor hazırlamak için bu kurum ve kuruluşların bir araya gelmelerini sağlamak gerekir.
Raporda iddia edildiği gibi “Hassas sulak alan ekosistemini ve kuş göç yollarını korumak amacıyla yasa dışı avcılık, kaçak yapılaşma, çevre kirliliği ve usulsüz balıkçılık faaliyetlerine yönelik sıkı ve sürekli denetimler uygulanmaktadır” diyerek ilgilileri aklamak İl Genel Meclisi’nin görevi olmamalıdır.
Eğer gerçekçi ve çözüm odaklı bir rapor hazırlanacaksa her şeyden önce kuralsız, kontrolsüz yapılan çeltik tarımının göllere verdiği zararın önlenmesi gerekmektedir. Ama tüm yetkililer gibi, bazı çevreci kuruluşlar gibi, yerel basınımız gibi, siyasilerimiz, milletvekillerimiz gibi, çeltiğe ve çeltik patronlarına DUR diyebilmek İl Genel Meclisi’mizin de cesaret limitini aşmış görünmektedir.
***
Enez İl Genel Meclis Üyemiz Sn. Şenol Kılıç bu konuda beni aradığında da söyledim. Kendisi de bunu toplantıda dile getirmiş… Acil olan konu göllerin derinleştirilmesi değil, dolmaya devam etmesinin önlenmesi ve göllerin DSİ’nin “Taşkın Koruma Projeleri” çerçevesinde deşarj kanalı olarak kullanılmasından vaz geçilmesidir.
Özellikle Ayana Deresi’nin taşkın sularının, alüvyonlarının göllere ulaşmasının engellenmesidir. Bunu yapmadan göllerde derinleştirme hayalleri kurmanın gerçekçi bir yanı yoktur. DSİ derhal bu konuda kapaklı bir menfez oluşturarak göllerin alüvyonlarla her geçen gün biraz daha dolmasını önlemenin gereğini yapmalıdır. Acil olan budur… Gerisi orta ve uzun vadede düşünülmelidir.
***
Göllerin temizlenmesi, bu konudaki SİT faktörleri ile ilgili raporlar, göllerin daha verimli kullanılması, balıklandırılması, üretilen balıkların işlenerek katma değerinin artırılması, Milli Park sınırlarının gitgide daraltılarak çeltik alanlarına dönüştürülmesi, Hamzadere Projesi ile Gala Gölü’nün doğal su ile beslenme sorunlarının artması gibi pek çok sorun ve Enez’in diğer sorunlarının görüşülmesi için aylar önce İl Genel Meclisi’mize yazılı bir çağrı yaptık. Enez’e davet ettik. “Enezle ilgili hiçbir şey bilmiyorsunuz” dedik. Ne var ki Sn. Başkan Çiğdem Gegeoğlu’ndan olumlu/olumsuz bir yanıt bile alamadık.
Belli ki Gegeoğlu’nun gündeminde Enez diye bir konu yok. O’nun sadece Edirne Valisi ile fotoğraflarda görünmekle nereye varacağını, varmak istediğini kestirmek güç…
***
Her şeye rağmen bu raporu önemsiyorum. Ancak yeterli bulmuyorum. Bu vesile ile daha güzel, daha kapsamlı, çözüm odaklı bir çalışma sürecine katkı verebilmek için İl Genel Meclisi’mizin hiç yoksa bir komisyon kurarak DSİ yetkilileri ile birlikte gelerek sorunların “Yerelden ve Yerinden” çözümü için Enez’de bir çalışma başlatmasını bekliyorum. Enez’in aktif iki derneği olarak onları Enez’e beklediğimizi yineliyorum.
Bu yazıyı geçen hafta Pazartesi günü için kaleme almıştım…
Ne var ki, bilgisayarım arıza yapınca ben kalakaldım, köşe de boş!.
Kısmet bugüneymiş…
**
Enez ilçesine bağlı Çandır ve Şehitler köyleri sınırları içerisinde yapılması planlanan “Bentonit Ocağı Kapasite Artışı, Cevher Hazırlama ile Kırma-Eleme Tesisi, Öğütme Tesisi, Paketleme Tesisi ve Revizyonu” projesine ilişkin başlatılan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreci kapsamında, geçen 24 Eylül Perşembe günü Şehitler Köyü’nde halkın bilgilendirilmesi toplantısı yapıldı.
Toplantıya ilgili kamu kurumları, yatırımcı ve ÇED firması temsilcilerinin yanı sıra bölge halkı, köy muhtarları ve Keşan Kent Konseyi temsilcileri katıldı.
Toplantıda bölge halkı, projeye yönelik itirazlarını yetkililere iletti.
Topraklarının, su kaynaklarının, tarımsal üretimin, ormanlık alanların ve köy yaşamının korunmasını isteyen bölge halkı, taleplerini doğrudan yetkililere bir kez daha aktardı.
Hazırladıkları 153 itiraz dilekçesi, Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği İl Müdürlüğü temsilcilerine teslim edildi…
Dilekçede, projenin yerleşim yerlerine 50 metre yakınında olduğu belirtilerek ÇED sürecinin sonlandırılması ve proje hakkında “ÇED Olumsuz” kararı verilmesi talep edildi.
Keşan Kent Konseyi de projenin yalnızca bir maden yatırımı olarak değil; bölgenin tarımı, doğal varlıkları, su kaynakları ve köylerdeki yaşamın geleceği üzerindeki etkileriyle birlikte bütüncül olarak değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.
**
Söz konusu projeye vatandaşlar itirazlarını sürdürürken konu, tam bir hafta sonra Edirne İl Genel Meclisi gündemine geldi…
Bu kez itirazlar yerel meclisten yükseldi.
YENİ Parti Enez İl Genel Meclis Üyesi Salih Akar, köylülerin ÇED sürecinin iptaline ilişkin itiraz dilekçelerini meclis üyeleriyle paylaştı.
Akar, projenin hayata geçirilmesi hâlinde bölgenin ekolojik, tarımsal ve sosyal dengesinde telafisi imkânsız zararlar doğacağı yönündeki kaygılarını aktardı.
YENİ Parti Enez İl Genel Meclis Üyesi Şenol Kılıç da projeye tepki göstermekten geri kalmadı…
Bu kadar zorlamanın anlamı olmadığını belirtirken belki de gelinen noktadaki en can alıcı soruyu şöyle yöneltti:
“Dört köyü başka yere mi taşıyacağız?”
**
Türkiye’nin verimli topraklarına sahip Trakya Bölgesi; yoğun sanayileşme, tarımsal faaliyetler ve iklim krizi nedeniyle Ergene Nehri kirliliği, yeraltı sularının tükenmesi ve hava kirliliği gibi ciddi çevre sorunlarıyla karşı karşıya bulunuyor.
Trakya Platformu, Trakya Kent Konseyleri Birliği, Trakya Belediyeler Birliği ve çevre-ekoloji alanında faaliyet gösteren demokratik sivil toplum örgütleri, yıllardır bölgede yaşanan olumsuzluklara karşı mücadelelerini sürdürüyor.
Ziya Gökerküçük hocamız, kaya gazı gündeme gelince Hudut Gazetesi’nde yayımlanan “Kaya Başa, Kaya Gazı Yaşama Düşmeden” başlıklı yazılarından birinde bu durumu en kısa şekilde şöyle özetledi:
“Taş-maden ocakları, uygun olmayan yerlere yapılan rüzgâr elektrik santralleri, orman, mera ve tarım arazilerinin kent ve sanayileşmeye kurban edilmesi, suyun plansız kullanımı gibi tehlikelerden sonra nükleer tesis kararına karşı mücadele ederken şimdi de kaya gazı çıkarma hamlesi geldi iktidardan.”
Buradaki en can alıcı ayrıntı:
“Uygun olmayan yerlere…”
Zaten itirazların tepe noktası da özellikle bu ayrıntı…
Bir de “ÇED gerekli değildir” kararları…
Nihayetinde muhtarı, çiftçisi, bölge insanı, çevrecisi uğraşıp dursun…
**
Enez ilçesi, Edirne merkeze yaklaşık 180 kilometre uzaklıkta…
Şimdi Edirne’ye hemen hemen aynı uzaklıktaki bir başka yere gidelim…
Ne var ki sınır ötesi!
Bulgaristan…
**
Razgrad Valisi, Loznitsa Belediye Meclisi’nin rüzgâr türbinlerinin inşasıyla ilgili dört kararını yeniden görüşülmek üzere geri gönderiyor.
Tespit edilen ihlaller arasında muhtar ve muhtar vekillerinin dinlenmemesi de yer alıyor.
Buna göre, muhtar İvan kesin dinlenmeli.
Zira, Yerel Yönetim ve Yerel İdare Kanunu’na göre muhtar ve muhtar vekillerinin, ilgili yerleşim birimleri için önemli olan konular görüşülürken söz sahibi olmaları gerekiyor.
Fidanlık diye Karaağaç yolunda, Söğütlük ormanının karşısında, fidan ve meyve yetiştirmek üzere Tarım Bakanlığına bağlı tarımsal bir devlet işletmesi vardı.
Yıl 1949, ilk okulu yeni bitirmiştim, yaz tatillerini boşa geçirmek istemiyordum. İdealim Sanat Okuluna gitmekti. Biraz harçlık için fidanlıktan iş istedim, ‘olur’ dediler. Ertesi gün işe başladım. Yaptığım iş meyve toplamak. Meyve toplamak çoluk çocuk işidir, büyüklerin ücretleri pahalıdır ve ağaçlara tırmanamazlar, çocuklar daha verimlidir.
Üç aydan fazla çalışmam oldu, sonrası okul tabi. Çalıştığım zamanlarda fidanlık düzgün verimli bir işletmeydi, epey insan çalışırdı, öğle yemeği verilirdi. Çeşitli üretim birimleri vardı; meyvecilik, fidancılık, bağcılık, pancar yetiştirmek, bazen aşçılık kursu açarlardı. Narenciye hariç bütün meyveler yetişirdi. Yetişen meyveler her hafta iki kamyona yüklenir, İstanbul haline satışa götürülürdü. Erikler fırında kurutulur, kuru erik olarak satılırdı. Edirne halkıda bundan istifade eder fidanlıktan meyveler alır, ihtiyacını karşılar. İlkbaharda da fidan alır, bağına bahçesine ekerdi. O zamanlar Edirne bağlık bir şehirdi, çök güzel üzümler yetişirdi.
Yıllar geçe dursun altmışlı, yetmişli yıllara kadar iyi kötü bu böyle devam etti. Yıllar geçtikçe tabiat düşkünü insanlar azalmaya başladı, işletme eski ihtişamını kaybetti.
Peki Fidanlık bugün ne durumda? Artık meyvecilik, fidancılık hiç yok. Sözde bu arazi araştırma arazisi olmuş, ne araştırılır bilemem. Karaağaç yol boyunca lavanta çiçeği ekiliyor. Böyle bir faaliyet ne kazandırır bilemem. Bugünkü halini sorarsanız kala kala demirden yapılmış mavi boyalı kapısından başka bir şey yok. Böyle mi olmalı idi. Elbette hayır.
Fidanlığın arazisi çok güzel bir Tarım Okulu olur. Edirne’mizde her çeşit okul var, yöremiz tarım içerikli olmasına rağmen bir Tarım Okulumuz yok.
Osmanlı zamanında böyle bir okul varmış — Ziraat Mektebi – derlermiş. Yatılı kısmı da varmış. Artık devrimiz değişti, TEKNOLOJİ ÇAĞINI yaşıyoruz. Babadan, dededen kalma usullerle tarım yapamayız. Suni gübreler, fenni tohumlar kullanılıyor. Bunların kullanımını bilmek gerekir. Bunun yeri de okuldur. İşte eski Fidanlık arazisi bu konu için en iyi alandır. Bir an önce böyle bir Tarım Okulu kurulmalıdır. Bu bir ihtiyaçtır. Sayın Valimizden bu konuyu ele almasını bekliyoruz…
Bundan otuz yıl önce Karaağaç taze, kuru fasulye üretim sahası idi, mevsimi geldiğinde üç beş kamyon taze fasulye İstanbul haline satışa götürülürdü. Şimdi artık yok böyle bir şey. Bahçıvanlara sorduğumuzda cevap girdiler, işçi yevmiyesi çok pahalı, kurtarmıyor. Peki Çanakkale’den her hafta sebze, meyve Edirne pazarına gelip satılıyor. Çanakkale’yi nasıl kurtarıyor?
Uzun lafın kısası tembelleştik. Yapılacak olan uyuşukluktan kurtulup yeni alternatifler arayıp, bulup elmas gibi arazi gerekirse kiraya verilmeli, heba olmamalı yani, FİDANLIK…