Kategori arşivi: Yazarlar

DÜN BAYRAMDI!

Dün bayramdı. Birkaç günlüğüne edinilen umut ve sevincin acısı bayram sonrası ceplerimizi ve yarına olan umudumuzu sarsmaya devam ediyor. Daha kötüsü var deyip de şükür etmek daha beter duruma devam etmektir. Önemli olan bizlerin sessizliği sayesinde haksız kazanç elde edenleri sorgulamak. Çünkü onlar çaldıkça, adalet sağlanmadıkça bizlerin mutluluğu olmuyor ve olmayacak.

Dün bayramdı. Eşiyle birlikte Ankara’dan anne-babasını ziyarete giden gazeteci İsmail Arı bayram günü babasının gözü önünde jandarma tarafından alınıp Ankara’ya getirildi. Bayram sonrası da tutuklandı. İsmail Arı doğru ve gerçek haberleri, yalanlanamayan haberleri yaptı. Haberleri o kadar gerçekti ki muhatapları kendilerini savunmadılar, savunamadılar. O nedenle de tutukluyorlar, susturmaya çalışıyorlar.

Dün bayramdı ve İsmail Arı “gel” deseler gelecek iken ve avukatının durumu söylemesi üzerine bayram günü yola çıkıp ifade verecekti. Bayram günü gözaltına alındı. Çünkü çok kızmıştı birileri. Devlete sızarak hibe, yardım, protokol gibi nakit aktarım yapan iktidar dostu dernek, vakıf veya şirketleri ortaya çıkarmıştı. Yunus Emre Vakfı’ndaki 630 milyon TL’lik yolsuzluk bunlardan sadece birisiydi.

Dün bayramdı. İsmail Arı “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan tutuklandı. Oysa İsmail’in haberi sonrasında yetkili makamlar gazeteciyi yalanlayarak doğru bilgiyi verebilirdi. Ama doğru bilgi İsmail’in yazdıklarıydı. Bu nedenle İsmail gibi gerçek gazeteciler sayesinde bizler Kızılay eski başkanının Maraş depremi sırasında Kızılay çadırı ve gıda sattığını, yaşanan skandalları öğrendik. Bunun üzerine görevden alınan eski başkanın kızının kullandığı aracın çarpması sonucu hayatını kaybeden 17 yaşındaki gencin ailesinin adalet mücadelesini de İsmail yazdı.

Dün bayramdı.İnançlı insanların arınma günüydü. Dini söylemlerle halkın içinde dolaşan ama beynine dolanmış örümcek ağı ahlaksızlığı iç dünyalarından atamayan iktidar destekçisi vakıfların çocuklarımızın geleceğine ektikleri kötülük tohumlarını ortaya çıkaran İsmail tutuklandı. Çünkü İstanbul’da şeriat iltisaklı ve iktidar yanlısı bir vakfın sorumlusunun dört yaşındaki kızını istismara maruz bıraktığını ve devamında hukuki süreçleri İsmail duyurmuştu kamuoyuna. Ve dört yaşındaki kız çocuğunu karanlık gelecekten kurtarmıştı.

Dün bayramdı. İsmail Arı suç örgütlerini ve tarikatları yazdığı için tutuklandı. Örneğin Bora Kaplan suç örgütü davasını yazmıştı. Veya Fetullahçıların devletten arındırılması ile kamuda boşalan yerleri hızla dolduran ve ülkenin en kitlesel cemaatine dönüşen Menzil’in çalışmalarını, para kaynaklarını ve siyasi ilişkilerini yazmıştı.

Dün bayramdı. İsmail Arı Maraş depremi sonrasında mağdur olan ailelerin adalet mücadelesini yazdığı için tutuklandı.

Dün bayramdı. Gazeteciler Sendikasının bilgisine göre son 6 yılda 3.480 gazeteci yargılanmış, 420 gazeteci gözaltına alınmış, 145 gazeteci tutuklanmış ve an olarak da 15 gazeteci içeride bu güzelim ülkede.

Dün bayramdı. İsmail Arı’nın ne ilk ne de son örnek olmayacağını hepimiz biliyoruz. Biliyoruz çünkü yalanın, sahtekarlığın, aymazlığın, hırsızlığın, kamudan zenginleşmenin, dini inançları kullanarak sermayelerine sermaye katanların azınlık egemenliğine gidiyoruz. İktidar bu kirlenmişliğin önünü açıp pay alanları desteklediğinde yapacağı tek çıkış yolu kalıyor; suçlamak ve içeri almak.

Dün bayramdı.Gözaltına alınmadım, tutuklanmadım diyerek sevinilecek gün değil. Yeni gözaltı ve tutuklamaların önüne geçmenin, sıranın bize gelmesini önlemenin tek çaresi hepimizin her haksızlık karşısında birleşerek itirazlarımızı yapmaktır. Korkup susmamaktır. Susmamalıyız çünkü biz çoğunluğuz ama bunun farkında değiliz.

Dün bayramdı.Biz yine boşuna bekledik iyi niyetli söz ve dileklerin gerçeğe dönüş müjdesini görmeyi. Yurttaş olarak hepimizin anayasal görevi olan idareleri denetleme, sorgulama ve doğru bilgiye ulaşma olanağı verdiği için İsmail ve diğer gerçek gazetecileri ödüllendireceği yerde gözaltına alıp tutukladı İsmail.

İktidarlar tutuklayarak, hapse atarak kazandıklarını sanabilirler. Ama insanlık tarihinde gerçeklerden koparak iktidarını daim kılan yoktur.

Muhteşem bir malumatfuruş: İ. Ortaylı

Ortaylı’nın vefatı sosyal medyada ciddi bir tartışma yarattı. Kamusal görünürlüğü fazla şahsiyetlerde sıkça karşımıza çıkar bu fakat Ortaylı’nınki bir başkaydı. Kendisine övgü düzmekte birbiriyle yarışanların, hayranlarının sosyal medyadaki paylaşımları sınır tanımadı. 

Ortaylı’nın “cahil/yarı cahil” etiketiyle aşağıladığı kümeden gelen methiyeler, ismiyle müsemma köşemizi haliyle tahrik etti ki bu yazıya sebeptir.

Elbette önce İlber Ortaylı’nın tarihçiliğinden başlamak gerekiyor.

Kendisi gibi muhafazakâr-mukaddesatçı Taha Akyol’un, Ortaylı’nın akademik çalışmalarını değerlendirdiği Karar gazetesi köşesinden yararlanalım (https://www.karar.com/yazarlar/taha-akyol/tarihciligimizde-ilber-ortayli-1607236)…

//…“mukayeseli tarih” alanında gerçek bir bilim otoritesidir. Öyle ya, tarihe hem Osmanlı arşivlerinden, hem Petersburg, Londra, Paris, Berlin, Kahire arşivlerinden bakmak başka oluyor. Ortaylı’nın doçentlik tezi olan Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu’nu yazmak için Osmanlı arşivlerinden başka Bonn, Londra ve Washington arşivlerinde çalışmış, bu dillerde geniş bir kaynak taraması yapmış olması tipik bir örnektir. Benim gözümde Ortaylı’nın en mühim eserlerinden biri, beş yüz küsur sayfalık Osmanlı İmparatorluğunda İktisadi ve Sosyal Değişim adlı kitabıdır.Kaynaklarına baktığımızda Osmanlı arşivlerinden başka İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça kaynaklar da görürüz. 

Onun içindir ki, Ortaylı, ister popüler, ister resmi ideolojik olsun, bütün şablonlara hapsolmadan, olaylara birçok pencereden bakabilen büyük bir tarihçimizdir.

‘Ortaylı tarihçiliği’ni üç açıdan değerlendirmek mümkün…

– Arşiv çalışması ve araştırma… Bu işin araştırmacılık tarafı, bilim yönü…

– İkincisi ‘mukayeseli tarih’ perspektifi… Karşılaştırmalı tarih… Hamasetin ve ideolojinin boğduğu zihinlerimizde mutlaka ‘karşılaştırmalı tarih’ penceresi açmak lazım.

Ve Ortaylı’nın bence şah-eseri: İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı adlı bu kitabı, 1983’te yayınlandığından bu yana defalarca baskı yaptı. Osmanlı modernleşmesini, bunun iç ve dış faktörlerini anlamak için kesinlikle ‘anahtar kitap’ değerinde bir eserdir. Sadece verdiği bilgiler bakımından değil, bilhassa metodu ve getirdiği yorum (tefekkür) bakımından…

Tarihi zemin olarak Tanzimat’ın yer aldığı tarih kesiti şöyledir: Sanayileşen Avrupa, Osmanlı azınlıklarında uyanan milliyetçilik, Babıali’nin yani modern bürokrasinin hakimiyeti, merkeziyetçi reformlar, hukukun ve eğitimin laikleşmesi ve “reformcuların çıkmazı” gibi hayati önemdeki konular… Şöyle anlatır:

“19. Yüzyıl ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük kısmında demiryolu ve karayolu şebekesi yoktu. Bu Akdeniz imparatorluğunda deniz ulaşımı da büyük ölçüde yabancı kumpanyaların elindeydi. Ülkenin büyük kısmı otarşik bir üretim sistemi içindeydi veya ticaret bazı bölgelerin kendi arasında kalmıştı…”

Osmanlı modernleşmesi, böylesine zayıf, durgun, parçalı bir zeminde, ilkel bir ekonomik yapıda devleti reforme etme çabasıydı.

“Osmanlılar yeni çağın iktisadi, ticari uygarlığına adım atamamanın bedelini ödüyorlardı… Tanzimatın çaresiz devlet adamlarını sorumsuzlar ve gafiller olarak nitelemek mümkün değildir.”

Oysa solda Doğan Avcıoğlu, sağda Necip Fazıl, “tarihçilik” denilemeyecek yazı ve kitaplarında Tanzimat’ı emperyalizmin bir oyunu, bir yabancılaşma gibi gösterdiler.

Ortaylı, Tanzimat’ın önündeki “kaht-ı rical” yani yetişmiş adam kıtlığı, ekonomik zeminin çürüklüğü ve milliyetçilikler çağında çok-uluslu imparatorluğu devam ettirmenin aşılmaz zorluklarını da anlatır.//

Taha Akyol’un Ortaylı abartısına şaşıracak değiliz zira fikri paralellik mevcuttur…                           

Nitekim bunu satır aralarına Akyol’un serpiştirdiklerinde de görüyoruz. Örneğin Doğan Avcıoğiu ve Necip Fazıl “tarihçilik” denilmeyecek yazı ve kitaplarında Tanzimat’ı emperyalizmin bir oyunu, bir yabancılaşma gibi göstermelerini yanlış bulmaktadır. 

Sorunu Ortaylı’nın tezlerine yaslanarak “kaht-ı rical” yani yetişmiş adam kıtlığı, ekonomik zeminin çürüklüğü ve milliyetçilikler çağında çok-uluslu imparatorluğu devam ettirmenin aşılmaz zorluklarına bağlamaktadır.

Necip Fazıl’ın muhafazakâr kimliğinden dolayı emperyalizm okuması ile Doğan Avcıoğlu’nunki arasında tabii ki fark vardır. Ancak ikisinin emperyalizm hakkında yazdıklarını “tarihçilik” zemininde görmemek, Akyol’un Ortaylı “tarihçiliği”ne meftun halinin bariz bir yansımasıdır; çünkü sebep-sonuç ilişkisinden, maddi temelden yoksun çıkarımlardır.

Örneğin Balta Limanı Anlaşması ile Tanzimat’a giden yolun taşlarının nasıl döşendiğini görmezden gelmek, ya tarafgir bir tutumdur ya da popüler tarih yazımının cazibesine kapılmaktır.

Yetişmiş adam kıtlığı, ekonomik zeminin çürüklüğü, milliyetçilikler çağında çok-uluslu imparatorlukları devam ettirmenin aşılmaz zorlukları, tarihin o dönemindeki toplumsal devinimden ari ele almak, bilimsellikten de uzaktır.

Ortaylı iyi bir tarih araştırmacısı, anlatıcısı olabilir fakat altını çizdiğimiz hususlar açısından tarih felsefesinden uzak düştüğü de açıktır. Akyol da tabii…

Marksistleri Markizler diyerek asgarileştirmekten keyif alan Ortaylı’nın, akademik çalışmalarının tarih felsefesinden yoksun, tarihte olan biteni kaleme alan, kendince okumalarda/çıkarımlarda bulunan tarihçiliği sıradandır aslında. 

 “Suya sabuna dokunmadan” tarihçiliktir.

Marks’ın tarih yazımını idealist yaklaşımlar yerine maddi üretim ilişkilerine dayalı, “tarihsel materyalizm” zemininde ele alması, tarih felsefesinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Tarihi, üretim araçları ve sınıfsal temelde irdeler, toplumsal değişimlerin esas nedenini ekonomik yapı (alt yapı) bağlamında görür Marks.

Hikmeti sorgulanamaz kamusal bir figür muamelesi gören Ortaylı’nın iktidar ilişkilerinde mahir tutum davranışları da dikkat çekicidir.

2019 yerel seçimlerinde AKP İBB başkan adayı Binali Yıldırım’a verdiği katkı, Boğaziçi Üniversitesi’ne gelen Nureddin Yıldız’ı protesto eden ve tutuklanan öğrencilere destek eylemi gerçekleştiren Galatasaray Üniversitesi öğrencilerini susturmaya çalışması, “suya sabuna dokunmayan” tarihçiliği gibi iktidar- organik akademisyen ilişkisindeki yerini gösterir.  

Yaşamında bilimsel disiplin olarak tarihi popüler kılan Ortaylı’nın kendini ve kitaplarını iyi pazarladığı ve hikmeti sorgulanamaz kamusal bir figür mertebesine ulaştığı da bir gerçek. 

Örneğin, 9 dil bildiği sürekli öne çıkarılır. Taha Akyol da bu lüzumsuz ezbere takılmış.

Oysa Ortaylı, Almanca, İngilizce, Rusça, Fransça, İtalyanca ve Farsça bildiğini, Latinceyi az bildiğini, biraz Arapça bildiğini, İbranice’yle de uğraştığını söylemiştir.

Toplumumuzda: bilgiye ulaşma zahmetine pek katlanmadan böylesi meddahlar üzerinden bir şeyler öğrenmek, birkaç kitabını okuyunca da yılların boşluğunu kapattığını sanmak, bulunduğu ortamlarda edindiği bilgi kırıntıları ortaya dökerek itibar aramak yaygındır ve bildik insani zafiyetlerin yansımasıdır. Onlardan objektif ve derinlikli bir değerlendirme beklemek abesle iştigaldir.

Ortaylı bir prototiptir, çok var onlardan. Hiçbir güç odağıyla sorun yaşamayan, kitleleri aşağılamayı bir maharet sanan, üstelik “aydın” kategorisinde görülüp saygı duyulan başka kamusal figürler de var elbet. Mesela Celal Şengör de iyi bir malumatfuruştur. Bu aydın müsveddeleri sadece ülkemizde yok; çağımızın bir marazasıdır.

Düşündürücü olan, bu insanların yüceltilmesi, aşağıladıkları kitlelerce sorgulanamaz bulunması.

İlber Ortaylı videolarından örneklerle bitirelim yazıyı…

Kemalizm hakkında bakın neler diyor Ortaylı…

Hem de Fetullah Gülen’i defalarca ziyaret eden bir Kemalist…

Futbola ilgisi de vardı, Arda’ya sahip çıkın diyor…

Harem, padişahların genelevi değildir açıklaması da oldukça öğretici…

Üniversite öğrencilerini koruma kollama hassasiyeti de takdiri hak ediyor…

Vatan coğrafyasını kurtarmak için zeytin alanı tavsiyesi de ilginç…

Evet, renkli bir simaydı Ortaylı; iz bırakmıştır.

Allah taksiratını affetsin!

KONUKLARINIZIN SESİ 390

              ‘Ekonomiyle ilgili bazı genel bilgiler’ yazmaya niyetlenmiştim, karşı komşunun ilkokul üçüncü sınıfa giden oğlu geldi. “Erdal dede, ödevimi sizde yapabilir miyim?” diye sordu. Uygar’ı çok severim. Tek çocuk; buna karşın hiç şımarık değil. Anne, baba da Uygar’a doğru davranıyor: Gittiği ‘Başka okul mümkün’ okulunun kurulmasında anne öncülük etmiş. Evde de Uygar’a hem özgürlük tanınıyor, hem sınırlar belirli. Uygar da özel bir çocuk olarak büyüyor. Sözünü hiç sakınmıyor ama yanlışı açıklanırsa kabul ediyor. Uygar’ın YouTube kanalı bile var. Bunu hiç yardımsız yapay zekâya danışarak kendi kurmuş. Aramız iyi, bana da YouTube kanalı nasıl açılır anlatmıştı.

            Neyse, Uygar divana yerleşti, kucağına sert bir altlık verdim. Ödevini açtı.

            -Yardım istiyor musun? diye sordum.

            -Yok, kolay. Kendim yaparım diye yanıtladı. Ben de kendi çalışmama döndüm. Yan yanayız; bir yandan da Uygar’ın yanıtlarını izliyorum. Sorular şöyle: Birbirleriyle ilişkili dört kavram veriliyor ve bu dört kavramın çağrıştırdığı beşinci bir kavram isteniyor. Bir soru şöyle,

            Uygar’ın yanıtı ne? İşkence.

            -Öğretmene gösterecek misin?

            -Tabii.

            ‘Eğitim ve öğretim’le ilgili çok yazı yazmıştık. Uygar, tüm yazdıklarımızı bu sözcükle özetleyivermişti: İşkence…

             Sitemizde ilk ve ortaokula giden 18 çocuğumuz var. Her bayram, üzerinde isimleri yazılı renkli zarflar hazırlıyor ve içlerine bayram harçlıklarını koyuyor; ayrıca kendimiz simit, acıbadem kurabiyesi, … pişirip onları da renkli paketler içinde veriyoruz. Bayramda başka bir yere gitmeyenler gruplar halinde geliyorlar. Beşinci sınıfa giden Eda, üçüncü sınıfa giden kardeşi Baturalp ve ikinci sınıfa giden Zeynep Ada birlikte geldi. Söz arasında onlara Uygar’ın çağrışımını anlattım. Baturalp ayağa kalktı, bilgisayar masamın yanına geldi.

            -Bir kâğıdın var mı? İnternetten öğrendim. O yaz, yanına biraz aralıklı bir sonraki harfi yaz. Altına K ve bir sonrakini; onun altına U ve sonrakini; el alta da L ve bir sonrakini. Araya da ok koy ve oku.

            -Sonra Eda geldi; kalemi kâğıdı aldı. O da internetten öğrenmiş.

            –Okula giderken erken kalkıyoruz. Erken kalkınca uykusuz kalıyoruz. Uykusuz kalınca dersleri anlayamıyoruz. Dersleri anlayamayınca sınavlardan kalıyoruz. Sınavlardan kalınca annemiz kızar. Annemiz kızınca depresyona gireriz. Depresyona girince açlık grevi yaparız. Açlık grevi yapınca hastanelik oluruz. Sonuç aynı.

          Çocuklarımız acılarını mizahlaştırıyor. Bizim yetişkin usulü yazdıklarımız da farklı değil:

           Eskiden öğrenim-eğitim-erdirim vardı. Toplumcu bireyler amaçlayan erdirim de, çevresine saygılı bireyler amaçlayan eğitim de, bilgili bireyler amaçlayan öğrenim de unutuldu. Şimdi ‘Dindar ve kindar’ bireyler yetiştiriyoruz.

                                                                                                                                 Sağlıcakla, 

NESİLLERE YAZIK

“KÖPEK” derler, neye “KÖPEK” dediklerini bilmeden. O muhteşem masumları, taşlamayı, hoştlamayı öğrenmişler çünkü!..
Kimlerden mi öğrenmişler, “Bunları da Allah yarattı ve bizim bereketimize verdi.” demeyi akıl edemeyenlerden, tabi ki!..
“Yaratan’dan Ötürü,” demeyi, akıl edememişler; kutsal kitaplarını okuyup, onların bizim faydamıza zimmetli olduğunu öğrenememişler.
“KÖPEK” derler, neye “KÖPEK” dediklerini akıl edip bilmeden!..
BİZİ, HİÇ KİMSENİN SEVEMEYECEĞİ KADAR SEVEN, “KÖPEK” VAR İKEN,
NEDEN, HAYATI TEK BAŞINA YAŞAMAK İSTEYELİM Kİ?..
SİZİ, HİÇ KİMSENİN ÖZLEYEMEYECEĞİ KADAR HASRETLE BEKLEYECEK,
SİZ, EVE GELMEDEN BEŞ- ON DAKİKA ÖNCEDEN, HİSSEDİP, KAPIYA KOŞUP, ÖLESİYE ÖZLEMLE KARŞILAYACAK,
SİZİ, HİÇ BİR ÇIKAR VE KOŞULSUZ, SADECE SİZ OLDUĞUNUZ İÇİN, SİZİ ÖLESİYE SEVECEK BAŞKA BİRİNİ ASLA BULAMAYACAĞINIZ İÇİN…
EVDE YANIBAŞINIZDAYKEN BİLE, ELİNİZİN KOKUSUNA, SESİNİZE, VARLIĞINIZA HASRET, BAŞKA SADIK DOST BULAMAYACAĞINIZ İÇİN…

“ BİZİ SEVMEYE, KUCAKLAMAYA HASRET, KÖPEK, KEDİ” VARKEN, NEDEN YALNIZ YAŞAMAYI SEÇELİM Kİ?..

Kuran’ı Kerim. Sure 23/Ayet 21:
Hayvanlarda sizin alacağınız dersler vardır. Onların karınlarından size içiririz. Onlarda sizin için birçok faydalar daha vardır; etlerinden de yersiniz.

BAHARLA KARIŞIK

Istranca’ların eteklerine uzanan bir günlük bisiklet gezisi yaptık geçtiğimiz günlerde  kardeşim Recep ile birlikte.

Sabah 10.00 çıktığımız gezide Büyükdöllük üzerinden Çömlekakpınar, Hanlıyenice, Küçünlü, Hacılar, Kalkansöğüt, Vaysal, Süleymandanışment, Sarıdanışment, Taşlımüsellim, Kavaklı, Ortakçı ve Karayusuf köyleri üzerinden gerçekleştirdiğimiz gezimizi akşam hava kararırken evlerimize dönerek sonlandırdık.

Açık, hafif rüzgarlı olsa da ilerleyen saatlere doğru ısınan havanın keyfiyle asıldık pedallara. Rampalarda hafif elektrikli desteği ile güç kattık kaslarımıza. Manzaraların güzellikleri, canlanan doğanın görüntüleri ve kokusunu duyumsadık 9 saatlik yolculuğumuz boyunca. Doğayı katledenleri de gözlemleyerek.

Doğa yağan yağmurlarla birlikte canlanmış. Göletler dolu, tarlalar halen yaş, buğday ve kanola tarlalarında verimli görüntü umut veriyor. Ovadaki ağaçlar çiçek açmaya, Istranca eteklerindekiler tomurcuklanmaya başlamış. Hele Vaysal göletinde verdiğimiz molada yerde açan çiçeklerin arasında yaptığımız meyveli, cevizli pikniğe doyamadık.

Kahveler kapalı bir çok köyde. Açık olanlarda ise tek tük yaşlı köylüler. Kahveciler ve bakkallar da yaşlı, bazı köylerde kahvecilik yapacak köylü kalmayınca dışarıdan ithal kahveci getirenler bile var.

Köylerde yaşlanan nüfus, üretim çeşitliliğinin azalması, evlerin bahçelerinin boş kalması azalan ve yaşlanan nüfusa bağlıyor köylerde yaşayan yaşlılar.

Yollar bisiklet için genelde fena değil. Sadece Kalkansöğüt’ten sonra taş ocakları bölgesinde ağır tonajlı kamyonlar nedeniyle her yıl defalarca bozulan, yapılan yollara serilen vahşi mıcır ve yol malzemeleri nedeniyle değil bisikletliler, normal motorlu araçlar için bile işkence haline dönmüş oradaki yollar. Alabildiğine süratli geçen, kaldırdığı toz nedeniyle çevresindeki tarlaları, meraları, ormanları bile zehirleyen taş ocakları Istranca’ların baş belası olmaya devam ediyor.

Geçtiğimiz cumartesi günü 21 Mart Ormancılık Haftası etkinliği başladı. Yetkililerimiz şimdi çıkacaklar Türkiye’nin muhtemelen ormancılık alanında nasıl ilerlediğini, ağaç dikimi konusunda en ileride olanın ülkemiz olduğunu belirteceklerdir. Önerim Istranca’lara çevirmeleri yönlerini. Gelsinler yapılan tahribatları görsünler. Ormanların nasıl katledildiğini, vahşi madenciliğin Istanca’ları ne hale getirdiğini görsünler ve ondan sonra ormanlar, ormancılık alanında konuşsunlar.

Yakışmıyor o taş ocakları Istranca’lara. Bulgaristan bizden daha küçük olan Istranca’ları koruma altına alıp, gözü gibi bakarken bizim çok daha büyük bir bölgeye yayılmış Istranca’larımızı sadece taş, maden ve RES’ler için adeta talan etmemiz de bize yakışmıyor.

Bir günlük gezi Istranca’ların eteklerine yayılan. Bir tarafı cennet, diğer tarafta cenneti cehenneme çevirmeye kararlı memleketimin aciz yöneticileri ve doymak bilmeyen maden sahipleri.

RAMAZANDA “LALE DEVRİ”Nİ YAŞADIK..

Ramazan da, bayram da geldi geçti. Arabistan kökenli olsa da ülkemizin de kültürü olarak benimsediğimiz, kurallarını yerine getirmesek de itiraz etmediğimiz, kabullendiğimiz, saygı gösterdiğimiz bir süreç hakkında yazı yazmak bugüne kadar hiç aklıma gelmemişti. Ama bu yıl yaşanan ramazan ve bayramda, şatafat ve uygulamalarla “Artık bitti” sandığımız eski ayrıştırıcı dil yeniden gündeme getirilince sessiz kalamadım.

***

Bir Eğitim Bakanı olmaktan çok bir “Diyanet Görevlisi” modunda tebliğler göndererek okullardan başlayarak topluma yön vereceğini sanan Bakan ve ona uyumlu olarak devreye giren diğer kamu kuruluşları, siyasi partiler ve diğerleri, bu ramazan ayında “Lale Devri” zihniyetini 300 yıl sonra tekrar ülkemize taşımayı başardılar…

Okullar süslendi, öğrencilere iftar sofraları kuruldu, Karagöz Hacivatlı, orta oyunlu, semazenli, kimin ya da hangi devlet veya kamu bütçelerinden ödendiği henüz açıklanmayan şaşaalı iftar sofralarıyla İslam’ın ne kadar büyük, Müslümanların ne kadar zengin olduğu bu iftar sofraları ile kanıtlanmaya çalışıldı…

Gerçi bir ay oyunca amirler iftar sofralarına, memurlar da amirlerinin peşinde bu sofralarda boy göstermek için koşmaktan devlet işleri ve siyaset beklemeye alındı ama şükür ki itibarımız dimdik ayakta kaldı.

Emekliler bu bayramda torunlarına bir harçlık verememenin utancını yaşıyorlardı ama “İtibardan tasarruf olmaz” diyen anlayış “Müslümanlık” dendiğinde şatafatı, israfı, gösterişi, şekilciliği “İslam’ın itibarı” olarak öne çıkarıyordu..

***

300 yıl önce Lale Devri’nde sadece payitahtta, halktan kopmuş çok küçük bir zümre muhtemelen ramazanları böyle kutluyor olabilir.

Ama İslam coğrafyasında ve ülkemizde, Anadolu’da ramazanlarda ne Hacivat ne orta oyunu, ne semazenler yoktu. Ramazan davulu, pide, ailecek yapılan iftarlar sahurlar, geleneksel sosyal yardımlaşmalardan oluşan ramazanlar vardı… Büyüklerden alınan harçlıklar ile gidilen atlıkarıncalar çocuklar için bayramdı. Küsler barışırdı. Hasretler giderilirdi. Ayrıştırıcı değil, Hristiyanlarla, Musevilerle, Ermenilerle birlikte yaşanan bütünleştirici bir süreçti Ramazan ve bayramlar…

***

Milli Eğitim Bakanı bu çıkışlarının elbette İslam’a hiç bir yararının olmayacağını biliyor. Amacı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha başkan olabilmesi için ellerindeki “Biz daha Müslüman’ız” argümanını devlet eliyle kullanarak laiklik ve karşıtlık tartışmasını başlatmak… “Çocuklarımızın Kuranı öğrenmesi sizi niye rahatsız ediyor?” diyen Recep Tayyip Erdoğan ve bu zihniyettekilere kısaca söylemek gerekirse çocuklara Kur’anı ezberletmek öğretmek değildir. Hele bu iş Milli Eğitimin işi hiç değildir. Diyanetin gerekenden çok fazla Kur’an kursları varken bırakın mekteplerde çocuklar çağdaş ve bilimsel konularda eğitilsinler…

Örneğin Enez’de lise aşamasında okuma yazma bilmeyen çocuklar var.. Edirne Müzesi’ni Beyazıd Külliyesi’ni görmeyen öğretmenler öğrenciler var. Ülkede öğretmen ve öğrenciler ölçeğinde kitap okuma yüzdesi % 10’u geçmez. Okullarda kitap okuma grupları, okuma toplulukları kurun… Çocuklara okumayı, araştırmayı öğretin. Sonuçta okumayı öğrenen Kur’anı da okur.

***

Bu yazdıklarımdan CHP de umarım yararlanır. İftar sofrası yarıştırarak değil yoksulun sofrasını zenginleştirmenin yollarını bularak, yeni modeller üreterek ramazana, bayrama doğru ve güzel anlamlar kazandırın. Çoğu oruç tutmadığı halde bu gösterişli, abartılı sofralara katılanlarla düzenlenen bu sofralarla Müslüman kitlelere mesaj verdiğinizi düşünmeyin. Sonuçta verdiğiniz mesajda, adalet yok, tevazu yok, samimiyet yok..

***

Girin halkın arasına.. Sorun bakalım bu iftar sofraları bu şatafat, bu israf için, bu gösteriş için ne düşünüyorlar? Ağızlarını bozmamaya gayret ederek neler söylüyorlar?

BİLGİ YETERSİZLİĞİ

Arkadaş diyor ki:
“Ben Allah’a inanıyorum, ama dinlere inanmıyorum” Hoppala!..
Arkadaş neden böyle diyor acaba diye düşündüm. Bir zamanlar ben de Kuran’ı okuyup öğrenmeden önce, “Biz dindarız” diyenlerin akıldan, bilimden uzak, gerici, yobaz hallerine bakıp ben de “Eğer dindarlık, AKLINI DEVRE DIŞI BIRAKIP, anlamadan Kuran okumaksa, anlamadan dua etmekse, anlamadan ezan dinlemekse, insanlık, hayvan, bitki alemine fayda üretmek için çabe içinde olmuyorsa; camiden eve, evden camiye, bir cüppe, bir sakal, yerlerde kirlere sürünen örtünmelerle, sıkma başlarla olanları görünce, ben bunların inandığı gibi bir dine inanmıyorum” dediğimi hatırladım.
Kuran’ın Türkçe’sini okuduktan sonra, tezimde haklı olduğumu anladım. Çünkü Allah, daha ilk emrinde, “OKU!..” diye emrediyordu!..
“YANİ AKLINI KULLAN, BİLİM YAP!..” DEMEKTİ BU AÇIKÇA.
Sonra, onlarca ayet de “AKLINI KULLAN, İNSANLARA, HAYVANLARA, BİTKİLERE, DOĞAYA FAYDALI OLMA YOLUNDA BİLİM VE SANATLA GELİŞMEK İÇİN ÇABALA. HAYIR YOLUNDA, ÇABANA VERECEK OLAN BENİM” diye bildiriyordu!..
Şükür ben, Yaratan’ın hak dinini araştırıp dosdoğrusunu Rabbimin nurlu kitabından öğrendim, ALLAH’A DA, NURLU DİNİNE DE İNANCIM TAM OLDU!..

Arkadaş da Kuran’ı okuyup, hak DİNE inanır ve UYGULAR inşallah.

Kuran’ı Kerim. Sure 5/Ayet 3:
Ölü, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan; boğularak veya vurularak veya yukarıdan yuvarlanarak veya başka bir hayvan tarafından süsülerek veya parçalanarak, daha canı üzerindeyken, boğazlanmadan evvel ölen hayvan ile; dikli taşlar üzerine boğazlananlar ve fal okları ile kısmetinizi aramak haram kılınmıştır. Bu hususlar, iteat dairesinden çıkmak demektir. Bu gün kâfir olanlar dininizden ümitlerini kestiler; artık onlardan korkmayın, benden korkun. Ben bugün, dininizi ikmal ettim, üzerinize rahmetimi tamamladım. Sizin için en uygun din olarak islâmı verdim. Her kim ölmemek için günaha meyletmeksizin bunları yiyebilir. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
3/Ayet 191: Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken, Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler. Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın, seni huşu ile sıkça anarız; bizi cehennem azabından koru!

ORDUEVİ

Orduevi binası depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle yıkıldı.

Şimdi yerinde yeller esiyor.

Söz konusu bina, yaklaşık yarım asır önce “ben yaptım oldu” anlayışıyla kentin en müstesna yerlerinden birine inşa edildi.

Bunun için 1914 yılına kadar Küçük Zabit Okulu, ardından 1968’e kadar da Kurtuluş İlkokulu olarak eğitim veren tarihi binaya yazık oldu!

Binlerce öğrenci yetiştiren bu köklü okul o günden bu yana Sarıcapaşa Mahallesi’nde hizmet veriyor.

**

Peki, yıkılan Orduevi binasının yeri nasıl düzenlenecek?

Vali Yunus Sezer, bir buluşmada gazetecilere halka açık bir tesis olacağını, bir bölümünün otopark olarak düzenlenebileceğini söyledi.

Henüz net bir şey yok.

Buna ilişkin farklı görüşler ileri sürülüyor.

Örneğin, Zafer Partisi Edirne İl Başkanı Serkan Konak, yıkılan orduevinin yerine, kentin tarihî ve kültürel kimliğini yansıtan bir hafıza alanı oluşturulması, merkezinde de Talat Paşa heykelinin yer alması önerisinde bulundu…

Konu, Edirne Kent Konseyi Genel Kurulu’nda gündeme alındı.

Kent Konseyi’nin otopark önerisine hiç de sıcak bakmadığını anlıyoruz.

Başkan Özer Demir, binanın yıkılmasının sadece bulunduğu parselin değil o bölgenin tarihi dokuya uygun, kentlileri de sürece katarak, Tarih Kenti Edirne’ye yakışır şekilde planlanması için fırsat olduğunu söyledi.

**

Edirne’nin bazı yerleri vardır; yanından geçersiniz ama aslında içinden tarih geçer, siz fark etmezsiniz.

Mesela, Tophane Bayırı…

Bugün bir yokuş, bir mahalle, belki çoğumuz için sadece bir yol.

Ama bir zamanlar bu şehirde demir erirdi, top dökülürdü.

Sadece metal değil, imparatorluğun gücü şekil alırdı o ateşin içinde.

İstanbul’un fethine giden topların nefesi, bu şehrin bağrından çıkardı.

Şimdi o bayırdan çıkan ne?

En fazla bir egzoz dumanı.

Biraz aşağı inin, işte tam orası Orduevi binası…

**

Tophane Bayırı, Edirne’nin en eski yerleşim ve askeri üretim alanlarından biri olarak biliniyor.

Osmanlı döneminde “top dökümhanelerinin bulunduğu alan” olarak öne çıkıyor.

Özellikle Edirneli Fatih Sultan Mehmet döneminde, İstanbul’un fethinde kullanılan şahi topların  döküldüğü yerlerden biri olarak anılıyor.

Bu nedenle sadece bir coğrafi nokta değil, aynı zamanda Osmanlı askeri sanayisinin kritik merkezlerinden biri kabul ediliyor.

İşte, günümüzde yapılan “İstanbul’un Fethi Edirne’den Başlar”  temsili yürüyüş ve etkinlikler de bu tarihsel hafızayı canlı tutmaya yönelik olarak öne çıkıyor.

**

Fatih Sultan Mehmet’in at üzerinde fethe gidişini tasvir eden heykel ve Şahi topları, düzenleme çalışmaları kapsamında Ekim 2021’de Selimiye Cami meydanından kaldırıldı..

Şimdi bir depoda bekletiliyor.

Tophane Bayırı, Orduevi kesiminden başlayarak Kıyık’a doğru uzuyor.

Kent Konseyi’nin de altını çizdiği gibi Orduevi binasının yıkıldığı alanın boşalması Tarih Kenti Edirne’ye yakışır şekilde planlanması için fırsat.

Yüzü İstanbul’a dönük Fatih, atı ve topları ile bu alanda konuşlansa…

Hemşehrileriyle aynı yerde buluşsa…

Tophane Bayırı’ndan başlayan temsili yürüyüş burada noktalansa…

Nokta!

.

BİR YALNIZ ADAM

Hayat bu ne olacağımız belli olmaz. Varız, bir anda yokta olabiliriz. İşte var olmakla, yok olmak arasındaki sürece ömür deniyor. Ömründe kademeleri var, bebeklik devri, çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık devri; ondan sonrası son.
İnsan denilen beşer, bir yaşa gelene kadar toplum içinde yaşar. Zaten insan denilen mahluk kurallara göre yaşayan, sosyal, medenileşmiş bir hayvan değil midir? Toplumun en küçüğü ailedir, sonra öğrencilik, askerlik, iş hayatı, evlilik, toplum içinde yaşamak devam eder.
Zaman geçtikçe insanın yaşamında değişimler olur. İş hayatı gereği bilmediği, tanımadığı yerlere gider, oradaki toplumlarla dostluk kurmaya çalışır. Onun için hiç değişmeyen toplum ailesidir. O değişmez. Eski yaşadığı yerdeki arkadaşlar unutulur, her biri kazel olmuş sonbahar yaprakları gibi bir tarafa dağılmıştır. Yavaş yavaş onlar unutulur. Sadece onlar mı; komşular, mahalle bakkalı, her gün gazete aldığı bayi, daha birçokları. Yaş ilerledikçe arkadaş çevresi de azalır, zamanla ailesi de azalmıştır. Yaş 65’i geçti mi yaşlılık başlar, selam verende pek olmaz. Çoluk çocukta ekmek peşindedir, artık yalnızlık başlamıştır.
Eğer kaderde ana, baba, hısım, akraba, kardeş yok ise geriye ne kalıyor BİR YALNIZ ADAM olmak.
Yalnızlık iyi bir şey midir? İyi tarafı da vardır, kötü tarafı da. İyi tarafı, yalnız olduğun zaman kendine aitsindir, karışanın olmaz, istediğin gibi tasarrufunu kullanabilirsin, istediğin gibi giyinebilirsin, hesap veren kimsen yoktur, istediğin yere gidebilirsin kimseden izin almazsın, kimseye hesap vermezsin Allahtan başka. Peki yalnızlığın körü tarafı ne? Yalnızsındır işte, iki laf edecek kafa dengi insan bulamazsın, sağlık sorunu olduğunda yardım edecek kimsen yok ise çok kötü ele güne muhtaç kalırsın, bir kaza anında Allah yardımcın olsun. İki laf etmek için kahvehane köşelerinde vakit geçirirsin, gençlerin yanına yaklaşsan onlarla diyalog kuramazsın, tek dostun kitaplar ve günlük gazeteler olur. Zor olaydır yalnızlık.
Bazı ülkelerde yaşlılar için lokaller, kahvehaneler varmış. Bakarsın bizde de olur. Kafa dengi kimseler oralarda vardır, fırsat bulursan eski yaşadığın yerlere gidersin, oranın şimdiki sakinlerine eski arkadaşlarını sorarsın, tanıyan çok az kimse çıkar — Ha o mu derler bu dünyayı terk edeli çok oldu — Bu da senin için az da olsa bir yıkımdır, tanıdık kimse zor çıkar. Çocukluğundaki eski yapıları ararsın bulamazsın, yerine beton yığını apartmanlar kurulmuştur, bu da yalnızlığın bir başka türlüsü olur. Tabi yine yalnızlık hissi hayat böyle işte.
Benim gibi ömrünü müzmin bekar olarak geçirmişsen, keşke evlense idim hiç olmaz ise geride kalan bir fidanım var dersin, buda bir teselli olur.
Böyle işte, hayat böyle. Yalnız insan nasıl oyalanır, eğer kaldığın ev bahçeli ise büyük bir şans, en iyi oyalanma konusu toprakla uğraşmaktır. Bundan başkası kitaplar seni en iyi oyalayacak şey. Okursun, okursun günün birinde ona da bıkarsın, elinden geliyorsa birazda yeteneğin varsa resim yap, çok iyi oyalama konusudur. Ağaç maketler yap oda olur, yok hiç bir şey yapmadan küp gibi oturmak seni kanser olmaya götürür, sonrası ölümdür. Allah bizlere bu canı vermişse, bizler onu son ana kadar güzelce kullanmalıyız, bu bizim Allaha olan can borcumuzdur. Kaderde var ise oda olur, olan ne, BİR YALNIZ ADAM olmak . . .
Sayın okurlar Ramazan bayramınız kutlu olsun.

İMAM BAŞ’TA AMA ÜLKE ARŞ’TA OLMADI

GİRİŞ:

Daha önceleri saymadım bile. Ama 15 yıl önce (21.10.2010) yazdığım yazıyı ilgilenenler veya yetkiler. Veya her zamanki gibi önemsenmemiş, bu kadarı olmaz denip geçilmiş.İktidar,planına sadık kalarak ağırdan, çaktırmadan, tepkilere bakarak planını uyguladığı için sevinmekte. Ya muhalifler? Cumhuriyet kurulduğundan beri geleceği gören bilimsel siyaset öngörülerini hiç mi görmedik?

GELİŞME:

15 yıl önce yazdığım “İmam Başa, Ülke Arş’a” yazımda öngördüklerim bugün oldu ve ben Başımdaki İmam’ıma sığınarak Arş’tan yazıyorum!

Olay neymiş 15 yıl önce? Üç okulun Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi’ne Müftülük görevlisi imamlar girmeye başlamış. Bugün yaşadıklarımızı görünce o günden bugüne çok hızlı yol almış birileri. O günden bugüne erdiğimiz zaman diliminde;

O yıllarda iftar sofraları bu kadar yoktu. Kamuda çalışanlar veya emekçiler amirlerinin ya da patronlarının arkasında camilere doluşmuyordu. Cemaat, tarikat bağlantılı dernek, vakıf, hareket türü örgütlenmeler kentin ticaret veya sokaklarında egemen olamamıştı. En önde gideni FETÖ örgütlenmesi idi ve her resmi kuruma günün gazetesi Zaman dağıtılıyordu.

Kamu kurumlarına güven vardı. Eğitim ve sağlık bütçeleri bugüne göre daha iyiydi. Sadece FETÖ’cü çetenin sözünün geçtiği kamu kurumları ve yargı mensupları vardı. Eğitimde 4-6 yaştan başlayarak her kademede tekli inanç bu kadar aleni dayatılmıyordu. Eğitim ilkelerine aykırı ÇEDES projesi başlamamıştı. (ÇEDES; Cumhuriyetin yüzüncü yılında imzalanan protokol;öğrencilere manevi, ahlaki ve kültürel değerlerin ‘manevi danışmanlar’(imam, vaiz vb.) aracılığıyla okul içi/dışı faaliyetlerle aktarıldığı bir değerler eğitimi). MESEM henüz bu adı almamıştı ve güvenceli kurallarda çırak yetiştiriyordu. Sanayi işyerlerinde kazanç sağlama hedefi yoktu.(MESEM: Meslek liselerindeki öğrencilere pratik eğitim amaçlı program.)

O yıllarda bu kadar yoksulluk da yoktu. Çocuklar okullarda aç kalmıyordu. Emekliler bayramlarda torunlarına hediye alabiliyor, harçlık verebiliyordu. İşsizlik özellikle genç diplomalı işsizlik oranları korkunç derecede büyümemişti. Marketlerin çöp olarak ayırdığı meyve-sebzeleri almak için kuyruklar oluşmuyordu.

O yıllardan bu yıla baktığımızda; inancımız ve sadakatimiz artarken yoksulluğumuz, yoksunluğumuz, yasaklarımız ve aç çocuk sayımız sürekli arttı. Okullar ve resmî kurumlar laikliğe inat inançların gösteri yeri oldu.

SONUÇ:

Sonuç ortada. Her gün hızlanarak geleceğin karanlığına gidiyoruz. İmamın başta ülkenin arşta olma rotasının yanlışlığı görülmüştür. Bir görülen de biz olmazsak bu düzen bizi güldürmez.

ÇARE:

15 yıl önceki yazımda çare de vardı:‘Cumhuriyet, laiklik, sosyal devlet, vb. bu coğrafyada yoktur, egemenler bizi kandırmak için kitaplara bunları yazıyorlar ama kendi bildiklerini yapıyorlar. Çözüm; sınıfımızı bilip, sınıflı toplumlarda olması gereken sınıflar arası çatışma ile çağdaşlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesini vermektir.’

Her inananın kendince mutlu yaşadığı ve hiç kimsenin yoksullukla kul edilmediği bayramlar dilerim. Ve ayrıca dün anımsadığımız, 110 yıl öncesinin ‘Çanakkale Geçilmez’ gerçeğini iyi anladığımız bayramlarımız olsun. Çünkü bu anlam bağımsızlık ilkesidir ki laiklik ilkesi gibidir. Anlamsızlaştığında biz insan değil sadece canlı sayılırız.