Kategori arşivi: Yazarlar

AÇIK SORUN

“Biz Müslüman’ız, Türk’üz” diyenlerin en büyük, birinci sorununa değinelim, biraz:
Kuran, niye Arapça indirilmiş?..
Dünyanın en muhtaç coğrafyası Arabistan olduğu için!..
Arabistan’dan tüm kâinata tercüme dilip, anlamak için okunup, yayılsın diye!..
Meselâ:
“Türk’e, veya Arap olmayan diğer ülkelere hiç, Arapça Kuran, Arapça, dua, Arapça ezan olur mu?..” diye bir soru soralım.
Bunun dosdoğru cevabı, birçoğu, akıl mantık emeği ile verilebilir. Ama biz daha da garanti ile, kimseye itiraz hakkı bırakmamak için, “Bu konuda Allah bizi nasıl uyarıyor acaba?” diye Kuran’a başvuralım?..
Tabi, kendi dilimizden, Türkçesini okuyup!..
(Tabi Kuran’ı anlamasak da Arapça indirildiği gibi dinlemek de şahanedir)
Kuran. Sure 41/ayet 44: (Özetle):
“Biz bu Kuran’ı, Araba, Arapça indirdik ki Araplar anlasınlar diye. Araba yabancı dilden Kuran olsaydı, anlamazlardı!..”
12/2: (Özet): Biz Kuran’ı manasını anlasınlar diye, Araplara Arapça indirdik. Yabancı dilden indirseydik manasını öğrenemezlerdi!..
Bu nurlu ayetleri, başka dillere sahip ülkelere göre uyarlayalım:
“Kuran’ı anlamak için kendi dilinizden okuyun, duayı anlamak için kendi dilinizden dua edin, ezanı anlamak için kendi dilinizden söyleyip, dinleyin!..” demek olmuyor mu?..
UNUTULMASIN, BÜTÜN DİLLER ALLAH’IN MİLLETLERE KUTSAL ÖĞRETİSİDİR. VE DE TERCÜME İLE MANA DEĞİŞMEZ!..
Akıl, mantık, şunu göstermez mi: “Ezan, ülke dilinden olmalı ki, anlaşılır olup, daha çocukken sağlam bir BİLİNÇLİ ŞUUR oluşsun!..”
Allah güzelliklerin yayılmasını zorlaştırmaz, kolaylaştırır. Rahmetinin, daha çok insana, daha kolay ve hızlı yayılması için, Allah KOLAYINI ZATEN VERMİŞTİR.
İnsanların, Allah’ın kitabını okurken, ezanı dinlerken, kendi ana dilinden dualarla, şuur kazanmalarını KİM İSTEMEZ?..
Dünyanın en büyük sorunu, bunun cevabında gizli!..

Ulu rabbimiz zaten asırlar önce yazmış, şeytan devrede, aklınız yok mu demiş!..

Kuran’ı Kerim. Sure 43/Ayet 32:
Muhakkak bu şeytanlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin hidayete erdirildiklerini sanırlar.
36/62: Böyle ikan o içinizden birçoğunuzu kandırdı, aklınız yok muydu?

ÇERNOBİL’İ BİZ YAŞADIK ÇOCUKLARIMIZ, TORUNLARIMIZ YAŞAMASIN

Büyük çoğunluğumuz 26 Nisan 1986 Çernobil Nükleer kazasını anımsarız. Bilim insanları zararın onlarca yıl etkili olacağını söylüyorlardı. Ülkemizde öncelik Karadeniz ve Marmara bölgelerinde etkili olan radyasyonu yok sayan zamanın bakanı ANAP’lı Cahit Aral basın önünde çay içerek zararlı olmadığını kanıtlama çalışıyordu. Oysa olması gereken o yılın ürünlerini devlet olarak alıp parasını üreticiye vermekti.

Evet, radyasyon hemen öldürmüyor atom bombası gibi ama zamana yayılarak ölümlere vesile oluyor. Öyle de oldu. O günden bugüne Çernobil kazasının etkisiyle kaç kişinin öldüğü bilinemedi. Kanser ölümlerinin artma nedenleri bilinemiyor. Kim bilir belki devlet kayıtlarında vardır.

Anında veya kısa zamanda öldürmeyen radyasyonun zararlarını arama motorundan herkes bulabilir.Çok yeri araştırmaya da gerek yok. Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile AFAD web sitelerini inceleyin yeter. Bu kadar kanıtlanmış bilgi ve deneyim varken nükleeri savunanları anlamıyorum. Sanırım uluslararası lobilerin etkisindeler. Bilim gelişti nükleer zararları önlenebiliyor diyenlere sormak gerek; son üç kaza nerelerde oldu? Nükleer konusunda gelişmiş ülkelerde.Yani 1979’da ABD Three Mile Island, 1986’da SSCB (Ukrayna) Çernobil ve 2011’de Japonya Fukushima.

Nerden çıktı bu nükleer yazısı diyenlere bilgi olsun ki Kırklareli İğneada ve Kıyıköy alanına nükleer güç santrali kurulması gündemde. Trakya’nın en güzel yerlerinden olan bu bölge İstanbul’un da dibinde.  İlgili resmî kurumlara sorduğumuzda yok öyle bir planlama deniyor. Ama bakanlar uluslararası dengelere göre tesis kurmak için değişik ülkeleri söyleyip duruyorlar. Yani önce pazarlıklar yapılıyor sonra mı planlanacak. Yoksa şark kurnazlığı ile müşteri mi kızıştırıyorlar?

Bu arada geçen aylarda aynı bölgeye RES yapma başvurusu yapan bir firmaya verilen yanıtta bu bölgenin Nükleer Güç Santralı olarak ayrıldığı ilk resmi bilgi olarak maalesef “ele geçirildi!”

Lüleburgaz Hamitabat doğal gaz santralinin bile bölgede bir-bir buçuk derece havayı ısıttığı ve kuraklığa neden olduğu söylenir iken nükleerin yayacağı ısıyı düşünelim. Eh zaten iklim krizi de dünyada varsa Trakya’ya değil kar yağmur damlası bile düşmez. Sonuçta yoğunlaşarak göğe çıkan su elbet düşer yeryüzüne ama normal yağış olarak değil, tufan olur ki bu sel demektir.

Bu arada nükleere karşı olamayız. Nükleer özelikle tıpta vazgeçilmezdir. Konumuz; enerji üretim tesisleridir. Birilerinin ısrarı ise kuşkulandırıyor insanı, sanki sadece enerji üretimi için değil. Çünkü bir nükleer santralin enerji üretimi bir rüzgâr gülünün (RES) dört katıymış. Çok pahalı olacak NES yerine çok daha ucuz RES yapmak elektrik üretimi için akılcı.

Biz bölge yaşayanları olarak gelecekteki tehlikeyi görerek bir şeyler yapmalıyız. Çünkü;

Nükleer ölüm demektir. Bölgede bir milyondan fazla ağaç kesilecektir.Milyonlarca litre suyu sürekli denizden çekerek sıcak olarak denize bırakacağından deniz canlıları zarar görecek ve adeta balık yetiştirme alanı olan bu alanda balık yetişmeyecektir. Tesise giden yolların yapılma aşamasında orman ve tarım alanları yok edilecektir. İstanbul mega kent yaşayanlarının hafta sonu nefes aldığı yer yok olacaktır. Elbette turizm bitecektir. Dünyada birkaç tane kalan Longoz (Su basar ormanı) Ormanları kuruyacaktır. Nükleer Güç Santrali’nde insan istihdam edilmeyecek aksine örnek sözleşmelerde de gördüğümüz gibi alana hiçbir T.C. vatandaşı giremeyecektir. Bugün dünya üzerindeki tüm nükleer santralleri kapatsak dahi bugüne kadar oluşan kirlilik yüz bin yıl sonra yok olacak nükleer atıkların idare edilmesi gerekmektedir.

Trakya’mız da zaten zordadır. Yanlış yerlere olduğu için itirazların yapıldığı termik, rüzgâr, jeotermal veya güneş enerji santralleri mantar gibi çoğalıyor. Bunların yanında taş, kömür, maden ocakları, plansız konut ve sanayi tesisleri bölgeye zarar veriyor.

Tüm bunlar yetmez gibi bir de Nükleer Enerji Santrali bölgenin ölüm ilanıdır. Öte yandan Trakya İstanbul, İstanbul Trakya demektir. İstanbul tüm Marmara çevresidir. İstanbul dünya kentidir. Dünyanın hiçbir yerine kurulmaması gereken nükleer santralini İstanbul’un dibine, Kırklareli cennetine kurmak akla zarardır.

Trakya için olması gereken; bölgenin enerji veya sanayi alanlarına değil tarımsal üretime açılması gerekir. Trakya’nın iktidara muhalif olan yerel idareleri bu konuyu bizden önce anlayıp somut bilgilerle bizleri aydınlatmalı ve kurumsal kararlar alarak iktidarın veya dünya emperyalist işgalcilerin planlarına dur demeleridir.

Bugün biz yurttaşlar yerel yönetimlerimiz (Belediye Başkanları, Belediye ve İl Genel Meclislerimiz ile birlikte biz sessiz durursak iş işten geçmiş olur.

NELER ÖĞRENİRİZ?..

O tek Kuran’ı, Yaratan’a sığınıp TÜRKÇE okuyunca, şeytan uşaklarının tek bir kelimesini bile asla bozamayacaklarını öğreniyoruz.
Kuran’dan önceki Tevrat ve İncil’in yarsının tahrifatla yalan yazıldığını öğreniyoruz.
Kuran’ı okuyunca, gerçek Müslümanlığın, gerçek İncilin, gerçek Tevrat’ın nasıl olduğunu öğreniyoruz.
Şeytanın birinci vazifesinin, Kuran’ı tahrif edemeyeceğine göre, Kuran’ı okutmamak, olduğu belli!..
Ve de başarmış da gözüküyor, hem de 14 asırdır. Bu gün insan oğlunun dünyadaki vahşet ve duyarsızlıklarına bakınca, şeytanın insanlığa Allah’ın nurlu yolunu öğreten kitabından habersiz bırakmış olduğunu izliyoruz!..
Hem “Biz Müslüman’ız” diyenlere, hem de tüm hak dinlerin hurafesiz gerçeklerini öğrenmesinler diye, KURAN’I KERİM’İ OKUTMAMAK ŞEYTANIN BİRİNCİ VAZİFESİ olduğunu öğreniyoruz.
Kuran öğretilerinden habersiz insanlık, “OKU!…”
İLK EMRİNİ ÖĞRENEMEZLER.
Yani, “KURANI OKU, GERÇEK İMANI ÖĞREN, BİLİME, SANATA ÇOK EMEK VER, ÜSTÜN BEYİN SENDE!..
“AKLINI, (insan, hayvan, bitki, doğa, tabiat) CÜMLE ÂLEMİN FAYDASINA ÇALIŞTIR!..
BİL Kİ YAPTIKLARIN GÖRÜLMEKTE VE HESABI SORULACAK!..” uyarılarını öğrenemezler.
Negatif uşaklar, Kuran öğretilerinin tam zıttı yol tutturdukları, (Bilime, sanata, gerçek inanca, sırt çevirmiş) birilerini topluca kandırırlar ve onların “GERÇEK İNANÇ, BİLİM, SANAT, AKIL, MANTIK= ŞUUR DIŞI” hallerini, gerçek Müslüman’lık mış gibi gösterip, insanları, Kuran’dan uzaklaştırırlar.
Kuran’ı okuyunca, Yaratan’ının, kusursuz olduğunu, “OL!” deyince yoktan yaratıp, olduran; her şeye gücü yeten, sınırları ve dengi olmayan bağışlayıcı, tek rızk verici, koruyucu, insanların her yaptığını görüp, bilen, hak edişini veren, sonsuz kudret olduğunu öğreniyoruz.
“Yaratan’ımız kendisini bize tanıtıyor.”
“Bunları bildim” diyemeyiz, sınırlarımızı aşar. Ancak inanabiliriz!..
İnanmak için de çevremizde, sonsuz SEPEPLER VAR!..
Unutmayalım, VARLIKTA, VARLIK VARDIR!..
VARLIKTAN YOKLUK ÇIKARMAK “KİME” MAHSUSTUR?..
Kuran’ı Kerim’i kendi dilinden anlayarak okumaya başlayınca, Yüce ALLAH’IN KENDİSİNİ MUHATAP ALIP, ONUNLA AYETLER VASITASI İLE KUNUŞTUĞUNU HİSSEDİYOR, İNSAN!..

NE MÜTHİŞ!..

Kuran’ı Kerim. Sure 35/Ayet 11:
Allah sizi bir topraktan, sonra da bir nufteden yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. O’nun izni ve ilmi olmaksızın hiçbir dişi gebe kalamaz ve doğuramaz. Kendisine ömür verilenin ömrünün uzatılması, ömründen eksiltilmesi muhakkak ki bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu Allah’a kolaydır.
34/49: De ki: Hak geldi; artık batıl ne bir şeyi başlatabilir ne de geri getirebilir!
34/ 50: De ki: “Eğer saparsam kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer yolu bulursam, bu da Rabbimin bana vahyi sayesindedir. Şüphesiz O işitendir, yakındır.
34/51: Onları korkularından dehşet ve hayrete kapıldıkları ve hiçbirinin asla kurtulamayıp, yakın bir yerde yakalanacakları zaman görmeliydin!

AÇIK HAVA

Ticaret Lisesi’nin ilk sınıfındayız. Dersimiz Edebiyat, öğretmenimiz Hamdi Epçeli.

En arka sırada tek başıma oturuyorum. Cebimde beş kuruş yok, dört kardeşiz, hepimiz öğrenci. Baba devlet memuru, iki işte birden çalışıyor, yine de yetişemiyor bizim masraflarımıza.

Evde tasarruf başlayınca ilk darbeyi benim bir simitlik cep harçlığım yiyor.

En sevdiğim derstir oysa edebiyat. Ama son derse vermişler elden ne gelir, karnım zil çalıyor bir türlü derse veremiyorum kendimi. Gözüm dışarıda kantinin önünde tostunu evire çevire yiyenlerde.

Ben öyle tost yiyenleri seyredip iç geçirirken başımda Hamdi hocamız ne zaman gelmiş de beni seyretmekte haberim yok. Fark edince şaşkınlıkla toparlanıyorum, sınıfta gülüşmeler. Aç karnıma mı yanayım, hocaya yakalandığıma mı diye düşünürken bir de gülüşmelere canım sıkılmasına gerek kalmadan Hamdi hocam hızır gibi yetişiyor imdadıma;

“Evladım senin biraz temiz hava almaya ihtiyacın var sanırım, hadi doğru dışarı, ders bitmeden girme içeri.”

Canıma minnet zaten, son ders vuruyorum kendimi Kıyık’ta evimize, anamın özenle yaptığı kara mercimeğe kaşık sallamaya. Sınıftakiler “feilatün, mefailün, feilün” diye uğraşa dursunlar.

40 yıl sonra.

Hamdi Epçeli hocamızla Gülçavuş sahilinde birlikte yürüyüşteyiz. Eski günlerden açılıyor. Soruyorum hocama;

-Hocam neden attın beni sınıftan?

Gülüyor; “Pek yapmam öyle şeyler ben ama, anlamışım demek açık havaya çıkmak istediğini ve çok acıktığını. Hem bak yine açık havadayız dimi ama, seversin sen açık havayı çocukluğundan beri.”

Gülüyorum; “Hocam akşam oldu yine acıktım ben, sen beni kovmadan uzayayım ben eve doğru” diyorum.

Gülüşüyoruz hocamla o aşağı evine, ben yukarı evime.

Hamdi Epçeli hocamla Edirne Ticaret Lisesi Mezunları buluşmasında beraberdik geçtiğimiz Kasım ayının son haftasında. Konumuz öğrenciliğimiz yılları ve gelecek yaz Gülçavuş sahilinin hayalleri üzerineydi.

Enez’de sorun çok!

Çalışmaları yıllardır devam eden Keşan-Enez kara yolu, devlet hastanesine ve devamında yeni yerleşimden Toki evlerine kadar uzanan imarlı bölgeden geçen ana yolda hala yaya kaldırımlarının yapılmamış olması, bu nedenle de yayaların birçok noktada ana yolda yürümek zorunda kalmaları, bunun da tehlike yaratması gibi o kadar çok sorun var ki…


Gerek Belediyenin ve gerekse diğer bazı kurumların hizmette yetersiz kalmasından şikayetçi olanların sayısı da az değil Enez’de.


Enez sahiline doğalgaz gelmesine ve belki de sadece sahilde binin üzerinde konutta doğalgaz kullanılmasına rağmen kış aylarında kalan yazlıkçıların sayısı yok denecek kadar az.


Mevcut olan ve sadece adı ‘hastane’ olan sağlık ünitesinde de acil müdahale gerektiren branşlarda uzman hekim bulunmamasından dolayı, orta yaşlı ve yaşlı pek çok vatandaş kış aylarında Enez sahilinde kalmıyor.


Ani rahatsızlık geçiren hastaların en yakın Keşan Devlet Hastanesine naklinden başka Enez’de yapılacak çok fazla bir şey yok maalesef.


Ayrıca malum, sahilde ki yolların çoğu çamur çukur içinde.


Sık sık su ve ani elektrik kesintileri yaşanıyor, bazen günlerce susuz kalınıyor.


Hal böyle olunca da; yazlıkçıların çoğu, hiç değilse kış aylarında çile çekmek ve sorunlarla yaşamak istemiyor haklı olarak!

JEOTERMALE NİÇİN “HAYIR” DİYORUZ ?

Keşan Kent Konseyi’nin basına yansıyan çalışmalarını ilgi ile izliyorum.. Özellikle sahada uyguladıkları doğa ve çevre konusundaki eylemleri dikkat çekici… Başka ne gibi çalışmaları var bilemiyorum. Sanırım etkinlikleri sadece çevre ile sınırlı değildir.
Kent Konseyi, Kent Meclisi gibi kurumlar, ismini aldıkları kentte bir halk meclisi gibi, düzenli aralıklarla toplanıp, o kente ait her konuda çözümler üretmesi gereken oluşumlardır. O açıdan bakıldığında Keşan’ın eğitim, sağlık, trafik, temizlik, ulaşım, OSB gibi ana konularında da çalışmaları ve çözüm önerileri olduğunu düşünüyorum.


Meşrebim gereği çalışmaları sosyal demokrat bir gözle katılımcı ve şeffaf bir anlayışla irdeliyor katkı veren herkesi en baştan kutluyorum. Ama bazı konuları da sormadan, anlamadan da edemiyorum.
Örneğin bazı köylerde “jeotermal istemiyoruz” diyerek, ya da RES projelerine karşı çıkarak başlatılan eylemlerin gerekçelerinin kamuoyuna bilimsel ölçütlerle, yarar ve zararları ile anlatılması gerekir diye düşünüyorum.


Kent Konseyi, tavrını bu konuları çevre üniversiteleri ile bilimsel diğer kuruluşlarla yapacağı çalışmalar sonucunda belirlemelidir.
Örneğin; Yapılmak istenen JES projesi nedir, ne kadar alanı kaplamaktadır? Bu alan şu anda hangi amaçla kullanılmaktadır? Mülkiyeti kime aittir? Projenin amacı nedir? Hamamcılık mı, seracılık mı, sadece elektrik üretip çevreye zarar verme ihtimali olan bir tesis mi? Tarım arazisini ne ölçüde etkileyecektir? Ekonomiye, istihdama katkısı olacak mıdır?
Bunları öğrenip anlamadan “İSTEMEZÜK”çü bir anlayışla ortaya çıkılırsa bunun adı populizmdir.


Trakya’nın en verimli topraklarının gelişi güzel kullanılarak elden çıkarılmasına, tarım arazilerinin verimli kullanılmamasına karşı olduğumuz gibi, emek/ yoğun tarım yerine, bu 500 bin dönüm arazinin sadece parmak sayısı kadar çeltik ağasının keyfine bırakılmasına da karşıyız..
Köylülerimiz JES sıkıntısını atlattıktan sonra eğer burada da çeltik üretmekten başka bir alternatif düşünmüyorlarsa bu anlayış da en az JES kadar zararlıdır.


Hamzadere adında bir proje yapıldı. Orada da görüleceği gibi bu ovada getirisi çok daha fazla olan alternatif tarım imkanlarının olabileceği vurgulandı.. Ama egemenler, yani eski yeni valiler, siyasetçiler, çeltik patronları, milletvekilleri, il tarım bürokrasisi bu projeyi sadece sulama ve hatta sadece çeltik sulaması olarak gördü. Halbuki sosyal yönden de öneriler getirilen bir proje idi. Lafta kaldı..


Sonuçta Trakya’nın ciddiye alınacak bir tarım planlaması da, haritası da politikası da yok.. Dolayısıyla Keşen Kent Konseyi’nin de yok..
Çeltik üretimi üzerine oturtulmuş, toprağı öldüren, Gala Gölü’nü zehirleyen, Meriç Nehri sularının yetmediği yerlerde yer altı sularını da acımasızca tüketen, anız yangınları ile oksijeni bitiren, havayı kirleten, trafiği engelleyen, ucuz üretilemediği gibi üreticinin ucuz ithal edilen ve hatta daha kaliteli pirinçten şikayetçi olmadığı kendiliğinden oluşmuş ilkel bir tarım politikası ile bir yere varılamayacağını görmeliyiz. Sonrasında neye karşı olup neye karşı olmadığımızı öncelikle ticaret ve diğer meslek odalarıyla, STK’larla, bilim insanlarıyla Kent Konseyleri’nde tartışarak belirlemeliyiz..


Söz konusu Jeotermal proje alanında belki de ülkenin en önemli sıcak su rezervleri bulunuyor. Bunu anlamadan, öğrenmeden doğru bir karar verebilir miyiz?

ULUS PAZARI!

Edirne Belediyesi, geçen hafta Tarihi Belediye Binası yanında hizmete girecek olan Müzik Müzesi ile binlerce yıllık müzikal mirası sanatseverlerle buluşturmaya hazırlandığını duyurdu.

Koleksiyoner Zeki Bülent Ağcabay’ın uzun yıllar boyunca dünyanın dört bir yanından biriktirdiği nadide enstrümanların bu müzede hayat bulacağı belirtildi.

Müzenin Asya, Afrika, Avrupa, Anadolu ve Uzak Doğu gibi geniş bir coğrafyanın seslerini tek bir çatı altında toplayarak ziyaretçilerini evrensel bir yolculuğa çıkaracağının altı çizildi.

Açılış tarihi henüz açıklanmadı.

Ama anlaşılan o ki Edirne, çok yakında dünyayı dinleyecek.

Şimdiden hayırlı olsun.

**

Müzik Müzesi kulaklarda hoş bir seda yaratırken, aynı hafta kent bu kez yüksek sesle ama bozuk çalmaya başladı.

Ulus Pazarı!

**

Edirne Belediyesi’nin “yönetmeliğe aykırı durumlar” gerekçesiyle kapatmak istediği Ulus Pazarı için pazar yönetiminin başvurduğu mahkeme, kasım ayında yürütmeyi durdurma kararı verdi.

Pazar, kapatma kararının durdurulmasıyla yeniden açıldı; ancak mahkemenin verdiği 30 günlük geçici yürütmeyi durdurma süresi de doldu.

Sürenin dolmasının ardından Edirne Belediyesi yeniden harekete geçti.

Belediye Başkanı Filiz Gencan, 9 Ocak günü yaptığı açıklamada, pazarın son kez açıldığını ve geçen Cuma’dan itibaren artık açılmayacağını söyledi.

**

Bir grup çarşı ve pazar esnafı, Edirne Belediyesi önünde düzenledikleri basın açıklamasıyla kararın Edirne için ne denli önemli olduğuna dikkat çekmeye çalıştı.

Aynı endişeleri Balta Otel’in sahibi, Türkiye Otelciler Birliği Edirne Temsilcisi Gökhan Balta da dile getirdi.

Yani belediye baltayı taşa vuruyor.

Üstelik bu taş, herkesin ayağına dolanacak cinsten.

Şöyle ki:

Ulus Pazarı kapatıldığında Saraçlar Caddesi ve çarşı esnafı ciddi müşteri kaybına uğrayacak; birçok küçük işletme ayakta kalmakta zorlanacak.

Şehir merkezindeki otellerin doluluk oranları düşecek, turizm gelirleri azalacak.

Kafeler, lokantalar, yeme–içme işletmeleri ve ulaşım sektörü doğrudan ekonomik daralma yaşayacak.

Yerli ve yabancı turistlerin Edirne’ye gelme motivasyonu azalacak; şehrin tanıtımına ve marka değerine zarar verilecek.

Şehir merkezinde yaşayan binlerce vatandaşın gidebileceği ulaşılabilir bir pazar alanı kalmayacak.

Kısacası Ulus Pazarı kapanırsa, zincirleme bir sessizlik başlayacak.

Kasalar susacak, sokaklar tenhalaşacak, şehir eksik çalacak.

**

Nitekim 22 yıllık Ulus Pazarı’nda geçen Cuma günü in cin top oynadı.

Ulus adeta hokus pokus!

Gelişmelerden bihaber yerlisi–yabancısı, alışveriş için geldiği pazarın kapısından şaşkınlıkla döndü.

**

Ulus Pazarı’nın kapatılmasına ilişkin kamuoyunda en çok bilinen husus, Edirne Belediyesi’nin borçlarına karşılık alanın SGK’ya devri.

Peki, en az bilinen ne?

Pek çok insanla konuştum.

Alanın Sayıştay raporlarında neden ve nasıl yer aldığı konusu.

Bu önemli ayrıntıdan neredeyse herkes bihaber.

Bu tablo, belediyenin bu başlığı kamuoyuyla yeterince paylaşmadığını düşündürüyor.

İşte tam da bu yüzden balta taşa vuruluyor.

Bozuk ses buradan yükseliyor.

**

Müzik Müzesi’nde elbette zurna da olacak…

Kırkpınar ile özdeşleşmiş davul ile birlikte baş köşede yerini alacak.

İşte şimdi gelelim o zurnanın zırt dediği yere:

Edirne’ye kesinlikle Cuma Pazarı gerekiyor.

Üstelik acele…

Çünkü bu şehir bozuk çalmayı hak etmiyor.

ÇAĞRIYA UYSALAR

Dünyanın Hıristiyan ve Yahudi halklarına gelince, “ORALARDA Kİ DİN ALİMLERİ Kuran'ı okusalar, İncil ve Tevrat'ın tahrif edilmiş yerlerini ayıklasalar ne güzel olur!..

Kuran’ı Kerim ayetlerinin mucizevi bir şekilde, her konuya, har zaman dair, açıklama getirip, yol gösterdiğini okuyup, halklarına da öğretseler keşke!…
Hatta Kuran’ı, yok saydırmaya çalışıyorlar gibi, maalesef!..
Kendileri okuyup, öğrenseler bile, Kuran gerçekliğini, halkalarından neden gizlerler acaba!..
Din adına uydurulmuş hurafeleri ortaya çıkıp, saygınlıklarını yitireceklerinden korktukları için mi acaba?..
Bence Kuran ile kitaplarının sağlamasını yapıp, açıkladıkları zaman, Allah’ın koruması ve yardımı ile, saygınlıkları daha da artacaktır!..
Halbuki, “Kuran’a göre İncil de ve Tevrat da tahrifatlar (hurafeler) var, bunları Kuran’a göre düzeltebiliriz!..” diye halklarını bilgilendirmeleri gerekir. Yazık ediyorlar, hem kendilerine hem de ülkelerine!..
Kendilerine yine “Hıristiyan’ız” desinler, kelimelere sığmaz ki zaten!..
Nasıl olsa, hurafelerden ayıklanınca, hepsi tek Allah’ın yolu!..
Oysa yüce Rabbimiz, TÜM DİNLERİN GERÇEĞİNİ, KURAN İLE TEK KİTAPTA BİRLEŞTÜRMİŞTİR.
Bu ne büyük bir nimettir, düşünülür mü?..
Tüm dünya insanlığı, çıkarcılıkta düşmanlıklar yerine, FAYDALARDA DOSTLUK KURSALAR, SEVGİ ÇAĞI BAŞLAMAZ MI?..
Kuran ışığına göre, Müslümanlık’da, Hıristiyan’lık da, Musevilik’de, hurafelerden ayıklansa….
İnsanlık, aydınlığı, ferahı, adaleti, huzuru, dünya kardeşliğini, barışı, bereket ve bolluğu hak etse ne güzel olur!..
Ve Kuran, HAK DİNLERİN hepsinin aslını bildirir!..

OKUYAN ÖĞRENİR, ÇOK KOLAY!..

Kuran’ı Kerim. Sure 2/Ayet 41,42:

Yanınızda ki Kitabı musaddak olmak üzere inzal ettiğim Kitaba iman edin; onu tanımayanların ilki olmayın; ayetlerimi az pahayla alıp, satmayın, ancak benden sakının!

Yukarda ki nurlu ayetin bir yorumu da: (Tevrat ve İncil’den sonra verdiğim son kitap olan Kuran’ı Kerim’ ile açıkladığım ayetlere iman edin. Ayetlerimi dünya menfaatlerine değişmeyin, gizlemeyin. Başka hiçbir şeyden değil yalnızca Rabbinizden sakının.) şeklinde de olabilir mi?..

ÜCRETLER ve FİYATLAR

Her emeğin bir bedeli vardır; o da ücrettir. Ücret emeğin değeri kadar mıdır değil midir ayrı bir konudur ama ne olursa olsun emeğin karşılığı ücrettir. Bir emek karşılığı alınan parada helaldir. Ücret yeterli olur veya olmaz bu ayrı bir konudur.
Ücret niye ödenir; emeğimize karşılık geçimimizi sağlamak için. Bugünkü insanların en büyük sorunu aldığımız ücret az geliyor, geçinemiyoruz, herkesin ağlaşması budur. Bir yerde bu ağlaşanlara hak vermek gerekir. İhtiyacımız olan ürünlerin fiyatları durduğu yerde durmuyor, her gün zam üstüne zam yapılarak ücretler bu fiyatlara yetmez oluyor.
İktidardaki AKP hükümeti –Ben vatandaşımı enflasyona ezdirmeyeceğim– diyerek ücretlere enflasyon kadar zam yapıyor. Ürünler zengin olma hırsı ile tekrar zamlanıyor, işte sana pahalılık, işte sana geçim sıkıntısı. Bunun yanlış bir politika olduğunu sağır sultan anladı AKP anlayamadı. Halbuki ürünlere yapılacak zamları kontrol altına almak gerekir.
Hiç olmaz ise halkın en elzem gıda maddelerine NARH uygulanmalı, belki o zaman zamlar biraz frenlenir, halkta rahat eder. Halkın elzem gıda ürünleri nelerdir örneğin, birinci derecede ekmek zaten ekmeğe narh uygulanıyor. Yemeklik yağ, baklagiller, sebzeler, meyveler, salça, temizlik malzemeleri, deterjanlar, bir yerde şekerleme, süt ürünleri, bunlara benzer ürünler. Eğer biz zamları kontrol altına almaz isek enflasyonu da önleyemeyiz. Bugünkü iktidarın uyguladığı liberal Amerikan benzeri bu ekonomiyi Türkiye ekonomisi kaldıramaz. Türkiye’nin ekonomik gücü buna uygun değildir. Bizim ekonomimiz zayıf ve kırılgandır, Amerikan ekonomisi gibi güçlü değildir. İktidarın en büyük hatası enflasyon kadar ücretlere zam yapmasıdır, bu da piyasaya bol para giriyor ve bol parada enflasyonu yükseltiyor, daha ne bekliyorsunuz?
Piyasadaki bol para yalnız enflasyonu körüklemekle kalmıyor bir çok zengin magandaları da yaratıyor. –Parasınla değil mi , sana ne — misali, bol para ücretler arasındaki dengeyi bozuyor. En düşük memur maaşı 59 bin, asgari ücret 28 bin, hemşire 69 bin, profesör 131 bin, uzman doktor 150 bin Lira, yıl başından sonra maaş alacak olan en düşük işçi emeklisi de 20 bin TL alacak. Ücretler arasında denge yok, katlamalı dengesizlik var. Böyle bir durum halkı isyana götürür. Nedir bu anormallik, böyle buna sebep enflasyon kadar ücretlere zam yanlış bir uygulamadır. En iyisi zamları kontrol altına almaktır. Bu uygulama zengini zengin eden bir uygulamadır.
AKP hükümeti çok güzel işler yapmıştır ama ekonomik konuda bilhassa ücretlerde başarısızdır bir dengeyi sağlayamamıştır. Ücret makası gittikçe açılmaktadır, bu da halk arasında huzursuzluğa neden olmaktadır. Her ürün pahalılanmıştır, bilhassa kalabalık aileler geçim sıkıntısı çekmektedir. Bunu önlemenin yolu para basıp piyasayı paraya boğmak değil, zamları kontrol altına almaktır.
Bugünün en güncel konusu emekli maaşı en az asgari ücret kadar olmalı. Peki ama asgari ücret gayret sarf ederek elde ediliyor, emekli maaşı da oturduğun yerde para alıyorsun, bu durum adaletsizlik olmaz mı? En az emekli maaşı 20 bin TL olmuştur. Ekonomi denilen konu paraya dayanır, parada öyle bir nesnedir ki kullanmasını bilirsen seni vezir yapar, kullanmasını bilmez isen seni rezil yapar. Onun için Yahudi milleti parayı çok iyi anlamıştır. Ücret makası açılmamalı, dengede olmalı.
Denge ÜCRETLER ve FİYATLAR…

Fırat’ın Batısı Var Da Doğusu Yok Mu?

Şimdi bir eviniz olduğunu hayal edin. Ha bu ekonomik koşullarda elbette hayal ama hayal de parayla değil ya siz edin!

Bu evinizde birisi var ve birlikte yaşıyorsunuz. Bir müddet sonra bu kişiye diyorsunuz ki; bu evin benim bulunduğum odasına geçmeyeceksin. Bu şahsı evden çıkarmış olur musunuz? Cevap vereyim hayır!

İşte bu basit anlatım bile Fırat’ın batısı söylemlerinde bu “Fırat’ın doğusu yok mudur?” sorusunu ister istemez sorduruyor insana…

Mesele şu; Suriye Arap Cumhuriyeti bağımsız ve devlet otoritesini tesis etmiş bir devlet midir? Maalesef bu soruya evet cevabı verebilmek bu şartlar altında pek mümkün değil.

Bölücü terör örgütünün Suriye uzantısının Suriye Arap Cumhuriyeti Silahlı Kuvvetleri’ne dahil olması (entegrasyon falan diyorlar) nasıl bir sonuç doğuracaktır. Bir görüşe göre sorun burada çözülecek.

Ben bu yaklaşıma oldukça mesafeliyim. Zira Fırat’ın Batısı var elbette Fırat’ın Doğusu da var. Üstelik bu doğu Irak’ın kuzeyindeki de facto yapı ile de oldukça yakın halde. Bu doğu Fırat’ın Batısından çok daha geniş bir alanı kapsıyor ve bu Doğu el Ömer petrol sahasını da barındırıyor.

Şimdi petrol demişken… Hep söylüyorum uluslararası ekonomi politik diye deve dişi gibi bir alan var. ABD’nin ekonomik hakimiyetinin devletler üzerinde uygulanması desek çok da yanlış olmaz. Gelişmeleri dikkate aldığımızda Suriye ekonomi politik açıdan bir aktör haline geldiğinden beri Suudi Arabistan, İsrail gibi ABD’nin oldukça önemli müttefikleri ile ilişki tesis etti. Son ilişkiyi yani İsrail-Suriye ilişkisinin ABD himayesinde nasıl gerçekleştiğini geçen hafta bu köşede ele almıştım.

Bunun ilki yani Suriye-Suudi Arabistan ilişkisi de sonuncusunun da kapısını aralamıştı. Üstelik Suriye-Suudi Arabistan ilişkisi Şara’nın Trump’la görüşme fırsatını doğurmuştu. Zaten bu fırsat da Şara’nın uluslararası ekonomi politik temelli bir politika ekseninde yer alması sonucunu ortaya çıkardı.

Peki, Suriye’nin kuzeyinde konuşlu terör örgütü uzantısının ABD ile ilişkisi yok mu? Elbette var. Bu ilişki gergin ve dalgalı bir seyir izliyor ama bu ilişki var. Üstelik bu ilişki terör örgütü uzantısının Fırat’ın Doğusuna çekilmesi durumunda daha mutedil dalgalı bir seyir de izleyebilir. Dolayısıyla ilişkinin daha iyiye gitme ihtimali de var.

Trump Suriye’den asker çekme peşinde diye ABD’nin Suriye’deki stratejik çıkarları ortadan kalkmadı. Her iki unsur da yani hem Şara hem de terör örgütünün Suriye uzantısı ABD ile ilişki halindeyken ve İsrail açık bir şekilde Dürzilerle birlikte terör örgütü uzantısına destek vereceğini ilan etmişken buna ek olarak ABD, Suriye ve İsrail hükümeti temsilcilerini bir masaya oturtup anlaştırmışken Fırat’ın doğusu olmaz olur mu hiç? Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.