Kategori arşivi: Yazarlar

YİNE TARİH

Yine tarih, ama şeytanla yatıp, şeytanla kalkanların saklayıp, algıları tahrif edip, yazıp, kandırdıkları tarih değil!..
Rabbimizin aydınlatmaları ışığında gerçek tarihten bahsediyorum!..
Tarihi süreçlere bakıyorsunuz, Bir tarafta hep Türkler, diğer tarafta çoğunlukla batı DEVLETLERİ var!…
TÜRKLER VE HAÇLILAR HEP SAVAŞMIŞLAR!..
TÜRK DEVLETLERİNDEN BİRİSİ MEZHEPLERLE YOZLAŞINCA, Türkün Türkle SAVAŞLARI DA ÇOKTUR.
Şeytanın yeryüzü temsilcileri haçlı savaşlarını, “Türkler de, haçlılarda, GANİMET” için savaştılar” diye uydurup, İNSANLIĞIN ALGILARINI SAPTIRIRLAR. Yani, ibretliği engellemek, insanlığı kör edip, kendi çıkarlarına kullanmayı sürdürmektir amaçları!..
TÜRKLER VE HAÇLILAR, TARİH BOYUNCA, NEDEN KARŞI KARŞIYA?..
İSPATLI… İSPATLI…
HAÇLI HALKLARI:
Din simsarları ve derebeyleri kendilerine, babadan oğula geçen soyluluk atfetmişler; sömürülerini sürdürebilmek için, kutsal kitapları İncilin yarısını işlerine geldiği gibi yalan yazmışlardı!..
İSPATI: Bakın guguldan, kaç çeşit incil varmış?.
Haçlı derebeylerinin kendi aralarında da çıkar mücadeleleri vardı, bu yüzden, “Hakiki İncil dini” yerine her bir derebey, yarısı yalan kendi incil’ini yazıp, çıkarlarını devam ettirmek için, halkını kandırıyordu!..
Böylece, mezheplere bölünüp, şirke düşürülüp, Allah yolundan saptırılmış, soylu derebeyler ve din simsarları tarafından sömürülen, bir halk gerçeği ortadaydı!.
Kuran’ı halklarına yasaklamışlardı! Açık açık olmasa da, halâ da öyle değil mi?!..
Oysa % 100 ü doğru Kuran’da Hıristiyanlığın da Tevratın da aslını açıklamaktadır.
Okuyan öğrenir, ama okuyan mu var?..
Kanan kanana, kandıranlara!.. Ve de güya soylu, din simsarları ile derebeyler, haçlı orualarını niçin kurmuşlardır?..
BAŞKA HALKLARI DA İŞGAL EDİP, KÖLELEŞTİRİP, SÖMÜRMEK VE SÖMÜRÜLERİNE ENGEL OLANLARI ORTADAN KALDIRMAK İÇİNDİR, HAÇLILARIN SAVAŞLARI!..
Bu süreçlerin içine, ganimet talanını, sivil, köylü halka dininden, dilinden, ırkından ötürü, tecavüzleri, insanlık dışı zulmü, işkenceleri, yakıp, yıkmaları, katliamları da katabilirsiniz. HEPSİ İSPATLI İSPATLI…
BU SÜREÇLERDE TÜRK HALKI: Türk halkının önderleri, (Allah’ın, tahrifattan koruduğu,) Kutsal kitapları Kuran’ı Kerim’in emir ve öğretilerini yaşam düsturu almışlardır.
Kuran’da yazar: Köleleştirme, sömürme, kendinle eşitle, dost ol, kardeşçe yaşa, zulmetme, asla kötülük yapma, muhtaçlıkları gider, talana kalkma, başkalarının canını, malını, ırzını, namusunu, kendinin ki gibi koru; komşun açken tok yatma!..”
Rabbin emirlerini uygulayan bir halktır.
TARİHTE İSPATLI…İSPATLI..
İşte, TÜRK’LERİN SAVAŞLARI, tarih boyunca, şeytanları tarafından kandırılıp, şirke düşürülüp, yalan mezheplere bölünmüş, GÜYA SOYLULARI, DİN SİMSARLARI TARAFINDAN SÖMÜRÜLEN, halkaları kurtarmak içindir. HİÇ TALAN, ÇIKAR GÖZETMEDEN, CANINI FEDA EDEREK, “ALLAH’IN ZALİMLERE KARŞI SAVAŞMAYI!..” FARZ KILDIĞI İÇİN, “ŞEYTAN ORDULARINA KARŞI SAVAŞ!” EMRİNİN “HAK ERİDİR” TÜRKLER!
TARİHTE İSPATLI…

Mezheplerle yozlaşıncaya kadar, Türklerin savaş gerçeği hep böyleydi.

Kuran’ı Kerim. Sure 10/Ayet 37:
Bu Kuran, kendisinden önceki kitapların doğrusunu açıklayandır. Şüphesiz alemlerin Rabbindendir.
8/39: Yeryüzünde bozgunculuk kalmayıncaya ve din tamamaen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın! Eğer vaz geçerlerse, muhakkak ki Allah, ne yaptıklarını görmektedir.

GAZETECİLİK SUÇ DEĞİLDİR

Basın meslek örgütleri, basın özgürlüğünü ve halkın haber alma hakkını savunmak için 24 Ekim Cumartesi günü birçok ilde eş zamanlı eylem ve kitlesel basın açıklamaları düzenledi.

Edirne’de de Güneydoğu Avrupa Gazeteciler Derneği’nin çağrısıyla geniş katılımlı bir basın açıklaması gerçekleştirildi.

Buluşmanın adresi, Uğur Mumcu’nun anıtıydı.

Gazetecilik uğruna bedel ödeyen bir ismin anıtında buluşmak, eylemin anlamını daha da güçlendiriyordu.

Ardından gazeteciler ve katılımcılar, “Gazetecilik Suç Değildir” pankartıyla Saraçlar Caddesi üzerinden Atatürk Anıtı’na yürüdü.

Burası da bir başka anlamlı duraktı.

Seslendiler…

Haykırdılar…

Ne mi dediler?

Açıklamayı Güneydoğu Avrupa Gazeteciler Derneği Başkanı Murat Savaş okudu:

**

“Bugün bu saatlerde Türkiye’nin çeşitli yerlerinde gazeteciler ve basın kuruluşları meydanlarda.

Biz de bugün Edirne’de burada meydandayız.

Peki gazetecileri meydanlara çıkmaya yönelten nedir?

Ülkemizde basına sansür ve gazetecilere baskı artık tahammül edilemez boyutlara ulaşmıştır.

Gazeteciler yaptıkları (hatta bazen yapmadıkları) haberler yüzünden gözaltına alınmakta ve tutuklanmaktadır.

Yolsuzluk, usulsüzlük haberlerini yapan yayın kuruluşları baskı altına alınıyor, hatta kayyım atanarak bir anlamda kapısına kilit vuruluyor.

Yasaların suç saydığı bir fiili işleyenler kim olursa olsun tabii ki takibata uğrasın, yargılansın, hak ettikleri cezayı alsın.

Buna kimsenin itirazı yok.

Ancak sırf gazetecilik yapıyor diye kimse gözaltına alınmasın, kimse tutuklanmasın, hiçbir yayın organı kapatılmasın.

Bütün bunları kınamak ve dur demek için gazeteciler bugün sokaklarda, meydanlarda.

Sözü fazla uzatmaya gerek yok!

Biz de buradan, Edirne’den şunun altını çiziyoruz:

Sadece gazetecilik yaptıkları için tutuklanan bütün meslektaşlarımız serbest bırakılsın, kayyım atanan basın yayın organları sahiplerine, kurucularına iade edilsin.

Çünkü gazetecilik suç değildir.”

**

Suç işleyen gazeteci olabilir…

Mesleğimiz suç değildir!

YALÇIN BİTİKLİ TEK BAŞINA KALMAMALI…

Bir yaz mevsimini geride bıraktık… Sonbahar da yarılandı. Enez’in yerel yöneticileri, kurumları, STK’ları, siyasileri, meslek Odaları olarak, toplanıp geçen sezonu değerlendirmek gibi bir geleneğimiz olmadığı için Enez’in gelecek yılları da “Saldım çayıra, mevlam kayıra…” mantığı ile Edirne’deki Vali’nin, bürokratın, siyasilerin insafına ve keyfine bırakıldı.

Enez’in özellikle Edirne için, hatta Trakya için önemini kavrayamayanlar, Enez’e bir çivi çakmaktan aciz olanlar sanırım görevlerini yapan insanların iç huzuru içerisinde, gönül rahatlığı ile mutlu, mesut yaşayabilmekteler…

Hayret…

***

Edirne’den bir dönem daha umudumuzu kessek bile Enezliler olarak çaresizliğe teslim olmamak gerekir. Anlatıldığına göre artık mülki sistemde sınıf atlayan bir ilçe olduk. Yani artık kaymakamsız kalmanın, ilçeyi sahipsiz bırakmanın olmayacağı bir döneme girdiğimiz söyleniyor.

Ne var ki yoğurdu üfleyerek yemek alışkanlığımızdan kurtulamıyoruz. Çünkü henüz buna dair yeni kaymakamımızdan, şimdilik böyle bir farklı davranış göremedik… Örneğin ondan Enez’in yaz dönemini değerlendirmek amaçlı böyle bir toplantı düzenlemesini bekleriz.

***

Edirne Enez’i görmezden gelse bile Enezlilerin kendi yağı ile kavrularak yapabilecekleri pek çok şey var. Şehir içi trafiğin düzenlenmesi, şehir içi ulaşımın sağlanması, cittaslow uygulamalarının başlatılması, sivrisinek mücadelesi, temizlik gibi pek çok konu için yerel düzeyde çözümler mümkün… Bunlardan birisi de Enez’de turizmin çeşitlendirilmesi…

Enez’de turizm potansiyelinin %80 ini kullanılmıyor. Edirne’de insanlar akıntıya kürek çekerek kürek yarışmaları yaparken Enez’deki kürek ve yelken, optimist, kano gibi diğer su sporları potansiyeli görmezden geliniyor. Traking, bisiklet, plaj voleybolu ve salon sporlarına yeterli ilgi gösterilmiyor emek verilmiyor.

***

Bazen tek bir kişinin çabası bile sahipsiz Enez’de fark yaratıyor. Örneğin bu ayın başında sevgili Yalçın Bitikli’nin her yıl “Tek Başına” düzenlediği ve bölge avcılarının ilgi gösterdiği Trap Atış Yyarışması çok küçük desteklerle Enez için çok önemli bir organizasyona dönüşebilir. Bu yıl ilçemizin önemli kuruluşu Eserler A.Ş.’nin ve özellikle de sevgili Cavit Eser kardeşimizin katkılarıyla bu konuda harika bir şölen yaşandı. Bu şölene 140 sporcu katıldı.

Çok önemli; ama yeterli mi? Bu etkinliğe uluslararası bir nitelik kazandırılamaz mı? 2-3 gün süreli olarak planlansa Enez esnafına kış günü nur yağar. Sahilde bile oteller açık kalır. Böyle bir organizasyona sadece İstanbul’daki Atıcılık Kulüpleri ilgi gösterse Enez’in bugünkü potansiyeli, kapasitesi yeterli olmaz…

***

Ne olmalı? Öncelikle Yalçın Bitikli tek başına kalmamalı… Edirne’de Enez için karar veren kimseler bu konuda bilgi sahibi olmalı, acı biber, tava ciğer, bando, mando festivallerine takılıp kalmadan bu konuda gerekli projeleri hazırlama ve uygulama gayreti içerisinde olmalı…

Edirne’de öyle birileri var mı? Şimdilik görünmüyor…

BİZE DE YUH OLSUN

Türklerin FETİH süreçlerinde, Şeytan’ın uşakları, asırlardır Türkleri halka ÖCÜ gibi tanıttılar.
Oysa, Türklerin savaşı sadece ŞEYTANİ, SALDIRGAN, SÖMÜRGECİ ordularına karşı olmuştur. TARİHTE İSPATLI, İSPATLI.
Oysa, meydan ve kale savaşlarında, kiliselere doluşup saklanan halk, Türk güçleri tarafından güvence altına alınmış, açlar doyurulmuş, hastalar tedevi edilmiş, evlerine, işlerine huzur içinde ulaştırılmışlardır.
TARİHTE İSPATLI, İSPATLI!..
Sömürgeciler ise, Müslüman Türk kadın, bebek, çoluk, çocuk svil, aciz halkı camilerde canice yaktıkları ispatlıdır. sayısız SİVİL, BEBEK, ÇOCUK, KADIN, YAŞLI cinayetleri vardır, ispatlıdır, BİLİNİR Mİ?..
Daha dün gibi, ANADOLU, KIRIM, AKDAMAR ADASI, KIBRIS, BOSNA katliamları… İspatlı, ispatlıdır belgelerle.
Ama Türklerin bu vahşetleri unutması affedilecek bir şey değildir!..
Hani, yazarlar, hani şairler, hani, filimler, diziler, ressamlar, heykeltraşlar, neden çıkmadılar ortaya?..
Neden unutuyor, nesillerimize de unutturuyoruz. Bu kendimize, nesillerimize yaptığımız korkunç bir haksızlıktır. UNUTUR, UNUTTURURSAK NESİLLERE, DÜNYADA BU TÜRK CİNAYETLERİ NASIL BİTECEK BAŞKA?..
Ayrıca, şeytani devletlerin entrikalarına KANANLARI DA, CANİ OLARAK KULLANILANLARI DA, TARİHİ GERÇEKLERLE EĞİTEREK KURTARABİLİRİZ.?..
Bu konuda bize de “YUH OLSUN!..”
Dedim ya, kendimizi de, başka ülkeleri de ŞEYTANLA YATIP, ŞAYTANLA KALKANLARIN SAPKIN AMAÇLARINA KURBAN GİTMEKTEN KURTARMAK, TÜRK’ÜN VAZİFESİDİR!..
(Öncelikle “Yaratan’dan ötürü,” yurdun, kutsalları olan, insan, hayvan, ağaçlarını, toprağını, havasını, suyunu korumak şartıyla, tabi ki…

Bunlar yoksa, Allah’ın koruması da, zaferi de yok, MURDARLIK içinde sömürülmek var!..)

Kuran’ı Kerim. Sure 11/Ayet 116:
Sizden önceki asırlarda, yeryüzünde bozgunculuktan alıkoyacak faziletli kimseler bulunsaydı ya! Fakat onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz az bir kısmı müstesna, zulmedenler ise, kendilerine verilen refahın peşine düştüler. Zaten günahkâr idiler.
11/117: Halkı iyi olduğu halde Rabbin, haksızlıkla ülkeleri helak etmez.

KİRLİLİK

Kirlilik nedir, ortamın temiz olmaktan uzak olmasıdır. Ortamı kirli yapan nedir başta insanlar, hayvanlar ve tabiat. Kirliliğin aksi temizliktir. Peki bu nasıl olaçak insanların temiz yaşamaları ile. Sağlığın birinci kuralı temizliktir. İnsan ne kadar temiz olursa o kadar sağlıklı olur.
Madem temizlik bizden başlıyor, kirlilikten uzak olmak içinde yıkanmayı ihmal etmemeliyiz. Yalnız yıkanmak yeterli değil, temiz giyinmekte gerekir. En önemlisi de sağlıklı gıda almak. Öneriler iyide bunların hepsi masrafa paraya dayanır, mesele burda zaten. Sağlıklı olmanın bir koşuluda ortam temizliği.
Ortam temizliği, kirliliği önlemenin birinci şartı ortamı temiz tutmak. Peki nasıl olacak bu; atıklarımızı oraya, buraya atmamak, belirli yerlere atmak, örneğin çöp kutularına, çöp torbalarına, çöp bunkerlerine atmak. Yollarımızı kirleten onlara küçük çöpler diyelim sigara izmariti, kibrit çöpleri, sigara kutuları, kağıt parçaları, ortamı temiz tutmak için çöp kutularına atılmalı. İsviçre’nin şehir yolları böyle temiz oluyor.
Birde kolay yok olmayan atıklar var. Bunlar başta plastikler, camlar, metal malzemeler, katı yakıtların atıkları kül, curuflar, inşaat atıkları, bilhassa plastik ve camlar kolay yok edilmiyen atıklar oluyor. Bunlar için ne yapılabilinir; cam, metal, kağıt gibi malzemeler tekrar ayrıştırılarak, tekrar kullanılmak üzere değerlendirebilinir. Böyle de oluyor zaten. Peki diğer atıklar başımıza bela olurlar, yanabilen atıkları yakarak kül haline getirebiliriz, hatta bazı katkılar ile sunni gübrede yapabiliriz. Fakat yanmıyan atıklar için çare ne çare yok. Yanabilen atıkları yaktığın zamanda havayı kirletmiş oluruz.
Edirne’de de çöp istasyonu kuruldu, çöpler oraya atılıyor. İstasyona birde metan gazı ile çalışan elektrik üreten jenaratör kondu, elektrik üretiyor. Çöpler durduğu yerde metan gazı üretiyor, akıllıca uygulama. Bugün ne durumdadır bilemem? Peki ama çöpler her gün istasyona yığılıyor, o yığınlar nasıl yok edilecek, yakmak düşünçesi varsada yakarken havayı kirletecek. Çevreciler buna karşı çıkıyor. Çare ne, İstanbul’da Hekimbaşı çöplüğü var, o kadar geniş bir alanki oraya bir kasaba kurulur, nasıl yok edilecek?
Biz insanların ortamı kirlettiği alanda sanayi ülkelerinin atıkları, zararlı gazlar, nehirlere akıtılan zehirli sıvılar, örneğin Ergene deresi bunların temizliği nasıl olacak?
Yıllarca böyle dünyada havayı kirletenlerin başında Çin, sonra da Amerika geliyor. Türkiye ise ortamın çok altında. Havayı kirletenlerin başında akaryakıtla çalışan otolar, jet uçakları, buna benzer araçlar. Bu duruma çare olarakta elektrikli otolar üretiliyor. Peki havanın kirlenmesine çare ne, çaresi foto sentez olayı. Ağaçlar akşamları karbondioksidi oksijene çeviriyor, acaba bu yeterli oluyormu? Bizler ne yaparsak yapalım ortamı temiz tutalım. Bunun aksi KİRLİLİK . . .

AVRUPA MI   

Ellerinde yarısı yalanlarla tahrif edilmiş, “İncil” işte diye” kandırılmış evlatlarını Anadoluya, çoluk, çocuk, yaşlı, bebek demeden, katletmeye, yakıp, yıkmaya GÖNDERDİLER!..
Sonra da, Türklerin asaleti, kahramanlıkları karşısında mağlup olup, kös kös geri dönünce, “Türkler bizim evlatları öldürdü, bunlar çok barbarlar” deyip, Türkleri tarih boyunca düşman belleyen, AVRUPA GAFLETİ!..
Ama bilmezler, Türkler, şeytan orduları bile olsalar, düşmanın savaşma yeteneği kalmayınca, onlara bir korüdor açar, gözetim altında, evlerine geri dönmelerini sağlarlardı.
İsteseler bir kişiyi bile sağ bırakmazlardı.
Türklerin zoru, kimseleri yakıp, yıkıp, bebek, kadın demeden, katletmek değildi!..
Böylesine zalimlik, TÜRKLERİN ASALETİNE YAKIŞMAZDI. Çünkü Allah’ın emri belliydi. “SAVAŞTA SAKIN AŞIRIYA KAÇMAYIN, ESİRLERE, ÇARESİZ KALMIŞLARA, SAKIN ZULMETMEYİN” di bu emir!..
Şeytan uşaklarının yazdığı tarih kitaplarından, tarih öğrenmeye kalkarsanız, bunları öğrenemezsiniz!..
VE AVRUPA’NIN, ŞEYTANLARININ HİPNOZUNDA Kİ KANDIRILMIŞLARI, HEP CİNAYET İÇİN SALDIRDILAR. ASIRLARCA, VE DE HALÂ DA, HALÂ DA…
ANADOLU’DA VE BALKANLARDA, KIRIM’DA, KAFKASLAR’DA, KIBRIS’DA, BOSNA’DA, GİRİT’DE, KIRIM’DA, ORTADOĞUDA YÜZLERCE KEZ, YALAN HİPNOZLARLA KANDIRILMIŞ ORDULARI İLE SALDIRMAYA, ÇOLUK, ÇOCUK DEMEDEN DEVAM EDİYORLAR!..
Yine de Türkler barbar, Türkler kötü, ÖYLE Mİ?..
KIBRIS’ DA sivil, çoluk, çocuk, bebek, Türk’lere yapılan katliamı bile tanımıyor dünya!..
Fotoğraflara, kendi itiraflarına, toplu mezarlara rağmen…
Bir de, Türk, sivil masumların katliamını durduran, Mehmetçiği suçlu gösteriyorlar!..
Ama Alllah biliyor!..
Bilinsin ki, bu yalan, geçici, bitici dünya son bulacak…

BU DÜNYANIN, ŞEYTAN UŞAKLARININ GERÇEK YÜZLERİ, HESAP VEREMEYECEKLER!.. ÇIKARCI SÖMÜRGECİ DEVLET ve DİN SİMSARLARININ ELİNDE Kİ AVRUPA KANDIRILMIŞLARI, diğer dünya ülkeleri, ARTIK BİR UYANSA DA, SEVGİ ÇAĞI GELSE NE GÜZEL OLUR!..

Kuran’ı Kerim. Sure 5/Ayet 79, 80, 81, 82:
Onlar, işledikleri kötülüklerden, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür.
Onlardan çoğunu, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için hazırladıkları ne kötüdür. Allah onlara gazap etmiştir ve azap içinde devamlı kalıcıdırlar.
Eğer onlar, Allah’a, Peygamber’e ve ona indirlielene iman etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır.
İnsanlar içinden, iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak, Yahudi’ lerden ve şirk koşanlardan bulacaksın. Onlar içinde iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da, “Biz Hıristiyanız” diyenlerden bulacaksın. Çünkü onlar içinde, büyüklük taslamayan, keşişler ve rahipler vardır.

İttifaklara Eklenen İttifaklar

Kuruldukça kuruluyor maşallah… Şimdi de bölgesel güvenliğin temini için Bedir ittifakı kuruldu. Kurucuları; Türkiye, Pakistan, Katar ve Endonezya… Daha önceden de malum Mekke ittifakı kurulmuştu.

Bölgesel barışın ve güvenliği temini önemli bir mesele elbette… Bunun temin edilmesi de bu yolda çaba sarf edilmesi de takdire şayan. Peki herkes barış ve güvenlik deyince ortak bir paydada bulaşabilecek mi?

Pek çok ittifak ilişkisi ortak değer ve anlayış üzerinden gerçekleşir. Buna ek olarak alt sistemik yapı sistemik yapının çabaları ve girişimleri ile bir arada tutulur.

Şimdi bu hususu biraz açmak lazım…

ABD burada adı geçen devletlerin önemli bir kısmı ile hem askeri hem de ekonomik ilişki içinde. Bu ilişki adı geçen devletlerin medyalarında bir dostluk birlikteliği olarak yansıtılmaya çalışılırken aslında uluslararası politikanın temel argümanı olan güç kavramı çevresinde dönüyor bu ilişki.

Aslında bu devletler arasında Türkiye Cumhuriyeti Devleti diğerleri ile kıyaslanamayacak biçimde özgün ve dayanak sahibi politikalar üretme kapasitesine halen sahip. Zira II. Dünya Savaşı öncesi döneme dayandırabileceğimiz bir devlet kapasitesine sahibiz. Yani içinde bulunduğumuz sistemik yapının oluştuğu II. Dünya Savaşı öncesinden başlayan bir güç kapasitesi inşası var Türkiye Cumhuriyeti’nin. Öncelikli olarak İstiklal Savaşı ile bağımsızlığını beyan ve kabul ettirmiş bir devlet. Buna ek olarak II. Dünya Savaşı yıllarında tarafsızlığını korumuş bir devlet. Sonrası dönemde de milli çıkarları gerektiğinde ABD ile başta Kıbrıs Barış Harekâtı ve terörle mücadele operasyonları gibi faaliyetlerde karşı karşıya gelebilmiş bir devlet. Elbette bu durum mutlak bir ilişkisizlik hali ortaya koymuyor. Zaten şu anda Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti bile bir ilişkisizlik hali ortaya koyma durumunda değil. Ancak Türkiye Cumhuriyeti yukarıda anılan devletlerle kıyaslanmayacak seviyede bir bağımsız güç kapasitesi uygulama imkanına sahip.

Ancak diğer devletlerin önemli bir kısmının Batı Yarıküre sömürgeciliğine maruz kaldığını belirtmek bile onların bağımız seviyede güç kapasitesi uygulama imkanını gösteriyor. İşte bu çıkış noktası bile ittifak ilişkisi içindeki devletlerin ortak değerler bakımından bir ihtilafa düştüğünde bu ittifakların ciddi sorunlarla karşılaşabileceğini gösterir.

Buna ek olarak ittifakların ortak tehdit karşısında ortak hareket etme gibi bir yaklaşımları vardır. Zaten ittifak oluşumunun ve sürdürülmesinin temel mantığı da budur. ABD’nin Türkiye ile olan bir ihtilafında bahsi geçen ittifakların diğer üyelerinin tutum ve davranışları nasıl gerçekleşecektir. Bu da başka bir kaygı noktasını oluşturmaktadır. Umuyorum bu yapılar oluşturulurken bu türlü konuların imkânsız olmadığı da dikkate alınmıştır. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.

Edirne için önemli bir gün!

Yeni inşa edilen Edirne İl Halk Kütüphanesi bugün  açılıyor.

Edirne’de kültür hayatına büyük bir renk katacak olan bu kütüphaneyi çok önemsiyorum şahsen.

Bu kentte yaşayan bir vatandaş olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ve emeği geçen herkese teşekkür ediyorum.

2352 m²’lik bir zemin üzerine inşa edilen, bodrum ve zemin katla birlikte 5 katlı kütüphanenin toplam kapalı alanı da yaklaşık 8.500 m2.

İçerisinde; atölyeler, konferans salonu, kafeterya, çocuk okuma salonu, çocuk sineması, çocuk oyun alanları, yetişkin odası, işitme ve görme engellilere ait salonlar, süreli yayın salonları, bireysel çalışma alanları, bilgisayar salonları, taşınabilir bilgisayar ve çalışma salonları, idari ve yönetim bölümlerinin bulunacağı mükemmel bir yatırım olan İl Halk Kütüphanesi, Kültür ve Turizm Bakanının da katılacağı bir programla bugün 12.00’de açılacak.

Edirnelilerin buluşma noktası olsun.

İlk buluşmayı da bugün yapalım.

TARİHİ DÜSTUR

TAHRİFATLI HAÇLI MÜTTEFİKLERİ, TARİH BOYU VE DE HALÂ… niçin doğuya karşı asırlardır savaşıp durdu?..
Bu haçlı ordularını, neden müslüman Türkler, savaşarak, her seferinde mağlup ederek engel oldular?..
Avrupa’lı halkların ellerinde, din ve kıral simsarların yarısını kendi çıkarlarına göre yazdıkları İncil vardı. Bu kitabın tahrif edilmiş kısımları ile halklarını köle olarak kullanıyorlardı.
Başka halklara karşı savaşmak için de KANDIRILMIŞ ŞEYTAN ORDULARI kurabiliyorlardı.
İncili’in yalan kısmında, iki de bir Türk’leri tehdit ettikleri bir HAÇLI, (Avrupa birleşik orduları) DÜSDURU YAZILIYDI.
Koskoca onlarca Avrupa ülkelerinin, birleşik ordularından bahsediyorum!..
Güçlü ve kalabalık idiler. Kendilerine güvenleri çoktu. Pervazsız, cüretkâr, talancı, köleci, sömürgeciydiler!..
HALÂ DA ÖYLE DEĞİL Mİ?..
Bu haçlılar, ikide bir Türkleri elçileri ile cüretkârca şöyle tehdit ediyorlardı!..
“EĞER BİZE HİZMET ETMEZSENİZ, AVRUPA ORDULARI TOPLANIR, ÜSTÜNÜZE GELİRİZ!..
ERKEKLERİNİZİ KILIÇTAN GEÇİRİRİZ; KADINLARINIZ ESİRİMİZ, ÇOCUKLARINIZ KÖLEMİZ OLUR!..”

(Birleşik Avrupa Orduları adına, Elçisi…)

İşte asırlar boyunca birkaç sene de bir, onlarca haçlı tecavüzlerine karşı, onlarca Avrupa ülkesine karşı, bu zalimliğe karşı savaştı…
BİZİM MÜSLÜMAN TÜRK ATALAR. Allah onlardan razı olsun. Avrupa halklarının şeytanlarının hipnozundan kurtulup, aymaları dileğimle…
Şimdi talancı devletler çok güçlü, biz ise , mezhep sapakları ve sokak hayvalarının acıklı durumlarına bakınca, biz çoğunlukla KORUNMAYI HAK EDİŞTE DEĞİLİZ, gözüküyor, maalesef!..
Yakında, İçerden ve dışardan, Allah’ı hesaba katmayanların akıbeti belli olacak, mutlaka!..

“Sömüren de, sömürülmeye boyun eğip, savaşmayıp, “Bana ne” diyen, zalimler, Allah’ın gazabına hazır olsunlar!..” der Rabbimiz.

Kuran’ı Kerim. Sure 9/Ayet 10:
Bir mümin hakkında ne yemin tanırlar ne de anlaşma. Çünkü onlar saldırgandırlar.
9/12: Eğer anlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün önderlerine karşı savaşın! Çünkü onlar yeminleri olmayanlardır. Umulur ki küfre son verirler.

KENDİNİ VE KENTİNİ ÖRGÜTLEMEK

İnsan olarak örgütlenmenin geçmiş deneyimlerine bakınca ilk çağlarda kendini savunma amaçlı bir araya gelme, örgütlenme bugün de olmazsa olmazımızdır.Örgütlenmek ihtiyaçtır ancak örgütlenmenin ne için yapıldığı ve neye hizmet ettiği önemlidir. İktidarlar örgütlenme özgürlüğü sözü verirler ama iktidar olunca muhalefeti bölmek adına ve kendilerine hizmet edebilecek örgütlenmeler, kurumlar yaratırlar.

Server Tanilli Hocamızdan dinlemiştim. Her çağda olduğu gibi dünya egemenleri tarafından adlandırılan yeni dünyanın olmazsa olmazı örgütlenmeleri ayırmak gerek. Hocamıza göre; iktidar, inanç, siyaset, sermaye, etnik yapı gibi güçlerden bağımsız olan ve kendi içinde şeffaf, demokratik seçim var ise STK değil DKÖ (Demokratik Kitle Örgütü) olur.

Ülkemiz ve kentimizdeki sivil örgütlenmelere baktığımızda çevre, ekoloji, hak, cinsiyet, inanç, spor gibi her alanda dernek, kulüp, vakıf, kooperatif, oda, meclis şeklinde değişik örgütlenmeler vardır. Bu alanlar olmasına rağmen katılım eksikliği gerçeği ile yüz yüzeyiz. Bunun sebeplerinden en önemlisi birkaç kişinin ego üstünlüğü olabilir.Diğer gerekçesi de seçme ve seçilmede özgür olamadığımızdır belki. Örgüt üyesi olarak düşünce farklılıklarımız konusunda tartışarak doğruyu bulmak ve demokratik olgunluk göstermek yerine örgütlere girmiyor ya da birkaç farklı düşünceden sonra ayrılıyor ve dahası karalamalar yapıyoruz. Oysa örgütlenme ile belki de kalıplaşmış düşüncemizi yenileyebiliriz. DKÖ’nde farklı düşünce, çözüm yolu yoksa zaten örgüt olmaz.

Kentimizde de her alanda örgütlenmeler mevcuttur. Örgütlenmedeki genel sorunlar burada da vardır. Bugün “kent sakini” olanların “kent sahibi” olma hakkını elde etme adına örgütler, doğayı koruma alanında ekoloji örgütler ve değişik alanlarda hak temelli örgütlenmeler öne çıkmaktadır.

Genelde katılım eksikliği, birkaç özverili insanın omuzlarında olması ve ayrılıkların oluşması sonucunda yetersiz gibi görülse de yine de demokratik direnç merkezileridir. Bu direnç aynı zamanda devlet denen otoritesinin de sorgulanmasına olanak tanımalıdır. Çünkü; daha iyi bir toplum ve daha güzel bir ülke ancak sorgulandığında yaratılır.

Çağımızın örgütlenme çağı olduğu öngörüsü ile liberal bir anlayış olarak önerilen kent örgütlenmesi modelinin adı Kent Konseyleridir. Merkezi ve yerel iktidarlardan oluşan kent yönetimlerini eleştiren bakışla gerektiğinde destekleyen, gerektiğinde denetleyen bir oluşumdur. Kent yönetimlerinde üçüncü güçtür. Merkezi ve yerel yönetimlerin hiyerarşik durumu sonucunda amir-memur sıkılganlığı ve siyasi bakışlar nedeniyle gerçek ortaya konamayabiliyor iken Kent Konseylerinde bağımsız ve hiçbir çıkar gütmeden gerçekten kenti adına düşünceler ortaya çıkarabilmeyi amaçlar.

Kent Konseyi katılımcıları kentin tüm sorunlarına çare arayanlardan oluşur. Bu ilgi ve sorun çözme odakları bir araya gelerek çalışma grupları veya meclisler oluşturarak kentin merkezi ve yerel kurumlarını sorgulayabilir. Öneriler sunabilir. Yanlış kararlarda bilim ve hukuk güçlülüğünü hissettirirse çözümü kentin lehine değiştirebilir.

Kentler hepimizin mekanıdır ve mekân her şeydir.Çünkü mekân fiziksel bir boşluk ya da binalar bütünü değildir. Toplumsal yaşamın, kültürün, ekonominin ve insan ilişkilerinin üretildiği ana sahnedir. Mekân, şehir içindeki yaşam kalitemizi, aidiyet duygumuzu ve kimliğimizi doğrudan şekillendirir. 

Mekân geçmişi şimdiye bağlar ve geleceğin kentine gebedir. Bu gebelik sonucunda kente dair olumlu doğum istiyor isek kentin sakinliği tanımından çıkıp kentin sahibi olmamız gerekir. Biz olmazsak güç merkezlerinin kazanç alanı olur ki mekânın neye gebe olduğunu bilemeyiz. O yüzden mekân asla kendi başına bırakılmaz, sürekli kontrol edilmelidir. Biz bu mekânda kendimizi ve kentimizi örgütlemek zorundayız.

Bugün kentlerin sel, deprem, hava kirliliği, işsizlik, korku, yozlaşma gibi olumsuz durumlara gelmiş olması geçmişte kentlerin sahibi olamadığımızdandır. Oysa her zaman kentleri savunanlar oldu bugün gibi ama çoğunluğun sessizliği de gerçektir. Bugün de aynı değil mi?

İki seçenek var; kendimizi ve kentimizi örgütlü kılmak. Birbirine benzeyenlerin, aynı amaca koşanların birlikteliğini sağlamak. Hiçbir örgütlenmede yoksak da acilen kurulu örgütlere katılarak kendimizi sorgulamak ve örgütlenmek şarttır.