Kategori arşivi: Yazarlar

BİLİNSİN

Yıl 1941, Nazi işgali altındaki ATİNA’da, sokakta insanlar açlıktan ölüyordu!..
Ülkenin gençleri işgale karşı direnişte, elleri ile, tanklara, uçaklara karşı koymaya çalışıyordu!..
Tabi ki, bu durumda, uçakların ve tankların katliamına uğramak kaçınılmazdı!..
Tarım, tarlalar, ticaret durmuş ülkeyi kıtlık kaplamış, bir dilim ekmeğe muhtaç kalınmıştı!..
İnsanlar şehirlerin sokaklarında açlıktan ölüyordu!..
İşte komşumuz bu durumdayken, onların SESSİZ ÇIĞLIKLARINA, MÜSLÜMAN TÜRKLERDEN CEVAP GELDİ!..
Eski bir yük gemisine “KURTULUŞ” adı verildi.
Bu bir UMUT gemisiydi.
Kurtuluş, DEFALARCA Pire limanına yiyecek taşıdı. Her pire limanına yanaşması ile, taşıdığı binlerce tonluk gıdalarla, on binlerce KOMŞUNUN HAYATINI KURTARDI!..
Son seferinde, KURTULUŞ gemimiz, Marmara’ da çıkan bir fırtınada, gıda yüküyle battı.
Ama hikaye o batışla bitmedi.
Mürettebatın tümü sağ kurtuldu ve Türkiye TÜRK’E MAHSUS BİR İNSANİ YARDIMI BAŞKA GEMİLERLE SÜRDÜRMEYE DEVAM ETTİ!..
Bu Türk yardımının başında, kurtuluş savaşının başkomutanlarından, İSMET İNÖNÜ bulunuyordu!..
Çünkü o KOMŞU ÜLKE İLE savaşmadı, komşunun, şeytani sömürgeciler tarafından KANDIRILMIŞ ÇOCUKLARI İLE savaştığını çok iyi biliyordu!..
Ve yine, Müslüman Türk genleri, ÖNDERLERİNE diyordu ki,
“KOMŞUN AÇKEN SEN TOK YATAMAZSIN!..”
Var mı tarhte bir başka örneği?..
Bu gerçekler gibi daha neler var neler!..
Ama ne KOMŞU NESİLLER, ne de Türk nesiller bilmezler. Çünkü, o zaman şeytanla yatıp, şeytanla kalkan dünya güçleri, komşunun da bizim de, gelişmemize engel koyup, düşmanlaştırıp, sömüremezler!..
Yine de çıkar şeytanın uşakları derler ki:
“Türkler ezeli düşmanınımızdır” diye nesillerini kandırırlar.
Kanmayın be komşular, kanmayın, şeytanın uşaklarına!..
DÜŞMANLIĞA HİZMET, ŞEYTANA HİZMET!..

TÜM KOMŞU ÜLKELERDE DOSTLUĞA HİZMET EDEN, DÜŞÜNÜR, YAZAR, ÇİZERLERİN ÇIKIP, ÇOĞALMASI DİLEĞİMLE, HAŞÇA KALIN!..

Kuran’ı Kerim. Sure 8/Ayet 2, 3:
Müminler ancak Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını arttıran ve yalnız Rablerine dayanıp, güvenen kimselerdir.

Onlar, Allah’ın huzurunda olduklarını bilerek, razı olacağına göre yaşayan, namazı dosdoğru kılan ve Allah’ın rızk olarak verdiklerinden muhtaca harcayan kimselerdir.

SALAAT Fars’ça, NAMAZ diye tercüme edilmiş.
Namaz: Fars’ça da huzurda duruş demektir.
Doğrudur ama SALAAT’IN namazla birlikte dahası da vardır.
SALAAT: sadece namazda değil, HER AN, ALLAH’IN HUZURUNDA OLDUĞUMUZU BİLEREK, ALLAH YOLUNDA,
YANİ, İBADETTE, YANİ CÜMLEYE FAYDADA DAVRANMA BİLİNCİDİR. SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİN ÖRNEKLEDİĞİ GİBİ NAMAZ KILMAKTA BU YOLDA ÇOK ÖNEMLİDİR.

AKILCILIK MI KURNAZLIK MI?

Aziz Nesin insanımızın yüzde altmış oranında zekâ yoksulu olduğunu söylerdi. Bu iddia kimisince aşağılama sanılarak hakaret olarak algılandı. Kimisi ise kendisinin o yüzde altmışın içinde olmadığına sevinir halde bu söylemi kullandı ve maalesef kullanmaya devam ediyor.

Gerçekten yüzde altmış zekâ yoksulu muyuz? Hele de Atatürk “Türk milleti zekidir” demişken. Zekâ yoksulu olmak yerine akılcılık ve kurnazlık ikilisinde kurnazlık tercihini benimseyenler desek daha doğru değil mi acaba?

Bu tercihin sebeplerini araştıranlar var elbette. Yaşamın direksiyonunu akılcılık yoluna çevirmeyince ayakta kalabilmenin koşulu kurnazlık oluyor.Kurnazlık en az çabayla kişisel çıkarın en yararlısını kısa zaman içinde sağlayabilmektir. Gerçek bedelini ödemeden en çoğu elde etmeye çalışmaktır.Örneğin; ortak bir havuza bir bardak su dökmeyi büyük bir özveri gibi gösterip, kimseye çaktırmadan aynı havuzdan bir teneke suyu kendine aktarmaktır.

Pragmatizm denilen bu durum faydacılıktır. Yani bir düşüncenin, inancın veya teorinin doğruluğunu ve değerini sadece pratik sonuçlarına ve sağladığı faydaya göre değerlendiren felsefi bir akım. Maalesef geri kalmış veya demokratik gelişmeyi sağlayamamış toplumları yönetenler pragmatizmi çok iyi kullanırlar.

Derin konular. Bilimsel tartışmalara girmek beni aşar. Ama yaşadığımız olumsuzlukların, çıkmazların sebep ve sonuçlarını akılcılık ile değerlendirme zamanımız geldi geçiyor.

Yerleşik düzene gecikmeli geçen toplum olarak yüzlerce yıllık sanayi tesislerimiz olmadı,tamam. Bunun sonucu olarak da aklı, laikliği, bilimi, hukuku savunan burjuva sınıfı ve karşıtı emek sınıfı oluşmadı. Bu nedenle de aydınlanma kavgasının sebep ve sonuçlarını da yaşamadık.

Seçtiklerimizi de aynı mantık ile seçiyoruz. Ve bu durum hayal kırıklığı olsa da her seçimde aynen yaşanır? Yüz yıl önce mevzuat olarak verilen haklarımızı bile idareciler veriyormuş gibi sunarlar ve biz de teşekkür ederiz.

Ne olacak şimdi?

Akılcılığa dönüşün başladığı Osmanlı öncüleri ve Cumhuriyet döneminde yöneldiğimiz akılcılığı terk ettik. Popülist liderlerin hayal gücüne kurnazca taraf olduk ve geldik bugüne. Yine iki yol var. Ya kurnazlığı devam ettirerek pragmatist siyasetçilerin peşinde gitmeye devam edeceğiz. Ya da yaratıcı bir kimlik geliştirerek kendimizi mahkûm ettiğimiz o derin kölelikten kurtulup özgürleşeceğiz.

Ya içinde bulunduğumuz ‘ahval ve şerait’ durumundan kurtulma yolunu seçerek hep birlikte “Türk Milleti zekidir” sözünü dosta düşmana kanıtlayacağız. Ya da Kurtuluş Savaşı’nı yok sayan Eğitim Bakanı ve onun gibi siyasi akılların amaçlarını gerçekleştirmelerine hizmet edeceğiz.

Bugünlerde yaşananlara ben biraz da bu gözle bakıyorum. Yıllardır akılcılıktan ayrılıp kısa vadeli kişisel çıkarlar için peşine düştüğümüz pragmatist siyasiler, yeni bir oyun peşindeler. Bu kez bir defa da olsa akılcılığı seçelim.

Ben, alın teri dökenlerleyim. Ben, dağda, bayırda, tarlada, fabrikada, grevde olanlarla birlikteyim. Ben, bir anlık kazanım için kurnazlık yapmayıp geleceği kuracak olan akılcılıktan yanayım. Sağıma soluma önüme arkama baktım ki hepimiz aynı yola doğru yönelmekteyiz. Yaşadık ve gördük ki kısa vadeli kişisel çıkarlar geleceği yok ederek köleliği uzatıyor. Akılcılık ise kısa vadeli bedeller ödesek de uzun vadede geleceği aydınlatıyor.

BİLGİ SAHİBİ OLMADAN YAPILAN SİYASET BOŞ TENEKE SİYASETİDİR (2)

Ne yazık ki ülkemizde siyaset bu anlayışla yapılıyor. Bilgisiz, yani içi boş ama çıkardığı teneke gürültüsü ile siyaset yapanlar için bence tarifi kolay bir niteleme… Bu nitelemeye bazı eski siyasetçi arkadaşlarım alınganlık gösterdi. Elbette ki bir yerlere aday olup seçilen kişilerden bazıları bu betimlemeyi kendilerine uygun görmemiş olabilirler. Enez’e belki de benim duymadığım, görmediğim bir çarpıcı hizmet sunmuş da olabilirler. Ama ben duymadım görmedim. Bence o arkadaşlar ortaya çıkıp getirdikleri hizmetleri anlatıp bizleri aydınlatmalı ve beni ayıplamalıdırlar.

***

Enez’in 1984 den bu yana geldiği ya da gelemediği noktada sadece belediye hizmetlerini ele alırsak zaten fazla söze hacet kalmıyor. Örneğin 1984 de Enez’de tertemiz bir deniz ve kumsal vardı; şimdi yok… Yapılacak bir imar planı ile inci gibi, pırlanta gibi işlenecek bir sahil vardı; şimdi sadece ikinci yazlık konutlardan oluşan, yeşil alansız, otogarsız, pazar yeri, okul yeri, sağlık ocağı yeri vs. olmayan 35 bin kişilik bir beton yığını olan doğa katliamı var. Balıkçı barınağı ve liman oluşumu 1984’den önce… Enez Kalesi hala restorasyon bekliyor. Enez Keşen yolunun üçte biri bile bitmediği halde şimdiden ihtiyacı karşılayamayacağı anlaşıldı. 20 sene önce bir Yüksek Okul hayalimiz vardı.. Hayal olarak kaldı.

***

Olmayanları saymak yerine olanları sayacak olursak İstanbul Üniversitesi’nin o günkü koşullarda Enez’e gelmesine ön ayak olan Kadir Günay ile Belediye Başkanlığı sürecinde verdiği hizmetlerle hala gündemde olan, sonra gelen başkanların hepsinin toplamından daha fazla eser bırakan Şevket KURT o dönemde, o yoklukta Enez’de fark yaratmayı başardılar..

Sonrasında da tek hatırladığım Gala Gölü’nün Milli Park olması yönünde çaba sarf eden dönemin Kaymakamı Nevzat Sinan …

Başka…? Başkasını ben hatırlamıyorum..

***

Şimdi birileri sayın Bostancı’nın Kilittaş Fabrikası’nı bana hatırlatmaya çalışacak.. Hiçbir piyasa araştırılması yapılmadan, bir fizibilite çalışması olmadan İller Bankası akbabalarının gazına gelerek, şehrin göbeğine yapılan kilittaş fabrikası şimdilerde de bana karlı bir eser (miş) gibi anlatılacak.. Bostancı da, Günenç de hala bu tesisin karlı olduğunu iddia ediyorlarsa tartışmaya hazırım.. Bir tesis senenin 8-10 ayında hiç çalışmadan nasıl kar edebiliyor? Ben bilemiyorum.. Edebiliyorsa bu bir mucizedir.

***

Yine bu son 30-40 yıl içerisinde Enez’e yine İller Bankası eliyle atılan en büyük kazık Enez’in kanalizasyon ve arıtma tesisidir. Kentin ve sahilin değerini 10 misli artırması beklenen bu proje sonuçta Kentin değerini sıfırların altına düşürmüştür. Denizin temizliği tartışılır hale gelmiştir.Yanlış hesap edilen veya oldu / bitti’ye getirilerek yanlış yapılan eğim hesaplamaları ile bu gün Enez merkezinin Kanalizasyon atıkları arıtmaya ulaştırılamamakta ve ulaştırılamadığı için de Lagün Göllerine ve Meriç nehrine akıtılmaktadır.. Şehir içinde yer yer lağım taşkınları yaşanmaktadır.

***

Bürokrasimizin ve özellikle siyasetçilerimizin bilgisizliği ve ilgisizliği ile verilecek daha pek çok örnek var… Zaten siyasetçilerimiz gerçekten yeterli bilgiye sahip olsalar gelen Valileri de, bürokrasiyi de yönlendirebilirler… Bunu yapamıyorlarsa yapacakları iş Vali bey’in ardına takılıp, fotoğraflar çektirerek O’nun yaptığı hizmetlerden pay kapmaya çalışmaktan ibarettir..

Enez’de aktif iki dernek olarak yıllardır yaptığımız BİLGİLENDİRME çağrılarına yeterli karşılığı aldığımızı söylememiz mümkün değildir. Özellikle siyasetçiler – örneğin Edirne Milletvekilleri ve birkaç istisna hariç İl Genel Meclisi Başkan ve üyeleri – Enez’in gerçekleriyle yüzleşmekten korkmaktadırlar.

O nedenle bizler Enez’den sadece uzaktan gelen bu boş teneke sesleri ile sadece uykularımızı kaçırmaktayız.

BEYİN VAR DA

Bakıyorsunuz insanlık gidişatına, aynı beyin herkeste var da, çoğunluğu, “Omuz üstünde müthiş bir beyni olduğunu da, yüreğindeki ruhunu da keşfetmesi bu kadar zormu be kardeşim?..” dedirtiyor!..
Fiziki heveslere bakıyorsunuz, çoğu zararlı alışkanlıklar, kendini zehirleyen yiyecek, içecekler; içi boş, faydası olmayan vurdulu, kırdılı, yendim, perişan ettim övünme ve alkışlarıyla dolu ortalık!..
Bir de neymiş?..
”Spor” muş, oyun muş!..
İki kişiyi ringe çıkarıyorlar, birbirlerine acımasızca vuruyorlar, kaşlar, gözler patlatılıyor, kanlar saçılıyor, ama insanlar büyük bir zevk ve heyecanla, döveni ayakta alkışlıyorlar!..
Anlamıyorum arkadaş, benim beynim bunu bir türlü almıyor. Hele ruhum ne halde diye hiç sormayın, kelimelere sığmaz ki acısını ve insanların bu haline üzüntüsünü açıklasın!..
Biz bu dünyaya bu müthiş beynimizi ve eşsiz, sonsuz ruhumuzu eğitmek; boş, yararsız, zararlı işlerden sakınmak ve cümle alemin faydasına kullanmak için, İNSAN OLARAK geldiğimiz, ÇOK AÇIK DEĞİL Mİ?
Üç kuruşluk bitici ÇIKAR AGOLARI için, dünyayı bataklığa çevirmek niye?

BEYİNİ NEGATİF İŞLERİN EMRİNE VERMEK İNSANLIĞINI İNKÂR, OLMUYOR MU?

Kuran’ı Kerim. Sure 40/Ayet 58:
Körle gören bir olmaz. İnanan ve iyi işler yapanla, kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz!
40/52: O gün zalimlere, mazeretleri fayda vermez. Onlar için, lanet ve yurtların en kötüsü vardır.

DÜNYADA NE KAZANDIN

Rabbimiz, “Dünyada ne kazanırsan, ahrette de sana o verilecek!” diye bildirmiş.
Dünya da çok para, mal mülk istedik, çalıştık kazandık veye mirasla geldi, biriktirdik.
“Dünyada ben kazandım” dedik de, bir baktık, bir gün gibi geçmiş ömür. “Kazandım, benim!..” dediklerimizin hepsine bay bay… öte dünyaya gidiyoruz.
Demek ki, dünyada “HİÇ KAZANMIŞ” olmuyor muyuz bu durumda?..
Bu dünyanın maddi birikimlerinin hiç birini ahrete götüremiyoruz, hepsi, dünyada kalıyor.
O zaman niçin uğraşıp, durduk?..
Ahrete götürsekte orada hiç işe yaramıyorlar. O zaman niye bu dünya malı didişmeleri, kavgaları, silahlanmaları, düşmanlıkları?..
Gel de anla, gel de çık işin içinden çıkabilirsen!..
İşte ispatı: Hepimiz biliyoruz ki, dünyada mal, mülk, altın birikitiren, BOŞ ELLE AHRETE GİDECEK.
Aynı zaman da, dünyada biriktirilen fiziki değerlerin orada hiçbir kıymeti olmadığı için, AHRETTE ELLERİ BOŞ KALACAK.
Yani bir dünya ömrü boşuna yaşanmış olacak!..

Pekiyi ahret de neler önemliymiş, yalnızca Rabbin kitabı Kuran’da yazıyor. Dünyada, “Yatan’dan Ötürü, tüm yaratılanlara saygı, sevgi, vicdan ile yapılan hayırlı emek ve maddiyat harcamalı işler,” ahretin muhteşem güzelliğine giriş vizesi olacak!..

Kuran’ı Kerim. Sure 8/Ayet 28:
Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtahan sebebidir ve büyük mükâfat Allah katındadır.
2/107: Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyeti ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.

PLANLAR

Gülçavuş/Sultaniçe’nin sakin sahillerinde bu yıl huzursuzluk hakim.

Arıtma sorunlu dereye akan foseptik, limanın kapatılması sorunları başta olmak üzere sahilde yaşayanlarla kamuyu temsil edenleri karşı karşıya getirmeye yetti.

Sessizce ilerleyen ve hakkında halkın ayrıntılı bilgisinin olmadığı üç konu daha var ortada.

Birincisi İMAR PLANLARI;

Planların kamuca özel bir üniversiteye yaptırıldığını duyuyoruz. Planları yapanlar masa başında haritalarla, uydu görüntüleriyle çizerek, bozarak, düzerek yapacaklar bu planları.

İmar bekleyen bir çok kesim var. Arsa alıp uzun yıllardır kendisine küçük bir yazlık konut yapmayı bekleyenler olduğu gibi rant için bekleyenler, onlarca dönüm yer kapatıp daha da büyük rant peşinde koşanların da olduğu düşüncesi hakim bu konuda düşüncesi ve bilgisi olanlar tarafından.

Rivayet odur ki; “Birileri ilin en büyük idarecine çıkarak “biz imar istiyoruz” demişler. İdareci de onlara “önce alt yapı işini çözün ondan sonra imar gelir” fikrini iletmişler. Ve her şey ondan sonra başlamış Gülçavuş/Sultaniçe sahilinde.

Gelelim ikinci konuya. ORMANLARIN DURUMU;

Geçtiğimiz yıl ağustos ayında ormanlarımız, ciğerlerimiz yandı. Büyükevren’den başlayan yangın sahile, oradan dereye kadar dayandı. Bölgedeki ormanların tamamına yakını çıra gibi yandı, bir gece de yok oldu.

Ardından bölgede bir tartışma başladı. Binlerce yıl köyün merasında olan tüylü meşeler bu tür yangınlara karşı büyük direnç gösteriyor, böyle toplu yangınlara izin vermiyor, ama çam ormanları çıra gibi birkaç saat içinde tamamen yok olana kadar yangın sönmüyor, söndürülemiyor.

Oluşan baskılar sonucunda muhtarlar ortak dilekçe verirler kamu kurumlarına. “Çam ormanı değil, meşe ormanı istiyoruz” şeklinde.

Geçtiğimiz günlerde Edirne Milletvekili Sayın Fatma Aksal’ın bölge ziyaretinde konuyu anımsatarak sordum; “Ne olacak yanan ormanların durumu?” diye.

Aldığım yanıt; “Muhtarlarımızın yazılı baş vuruları var kurumlara. Konuya gerekli hassasiyeti gösteriyoruz.”

Ardından Orman Genel Müdürlüğü Edirne, Keşan ve Enez şubelerini aradım. Sonunda aldığım yanıt:

 “Önce temizleme çalışmaları yapılacak, sonrasını bilmiyoruz”

Sonuncusu RÜZGAR ENERJİ SANTRALLERİ, yani halkın deyimiyle Rüzgar Gülleri.

Bölgede bir çok yerde bu santraller için ölçüm direkleri dikildi, yıllardır izleniyor. Enerjide oluşan yüksek rant nedeniyle mera, tarla, göçmen kuşlar demeden bölgeye çöküyor RES’ler. Bölgede yaşayan köylülerin artık kabusu olmaya başlamış durumda. Nereye, ne kadar dikileceği belirsiz, meraların durumu da.

İşte bu planlar, bu cennet bölgenin geleceğini belirleyecek.

Cennette mi yaşamaya devam mı edeceğiz, yoksa cehenneme mi dönecek yaşamımız göreceğiz.

Yazı ortaladık bile!

Aylar, yıllar ne de çabuk geçiyor.

Temmuz ayının ortasına geliverdik anlamadan.

Büyüklerimiz bunu söylerken biz kendi havamızdaydık, umurumuzda bile değildi doğrusu!

Ama ya şimdi?

Dertlenen, hayıflanan bizler olduk bu defa.

Yaşlandıkça, yaş aldıkça zamanın ne de çabuk geçtiğini, ömrümüzün ne kadar hızlı tükendiğini hisseder olduk.

İşte bu nedenledir ki; şu kısacık hayatta kimseyi kırmamak lazım bence.

Boşuna denmemiş; ‘hayat dediğin bir ezan, bir sela’ diye.

Doğduğumuzda; kulaklarımıza okunan ezan ve kamet, hayata gözlerimizi yumduğumuzda da; arkamızdan okunan sela sesleri…

Ezanla başlayan, sela ile biten kısacık bir hayat vesselam!

Biliyorum pek çok okurum, bu da nereden çıktı diyecektir bu yazım için.

Hayatın çok kısa olduğunu, dünya malının dünyada kaldığını hatırlatmak istedim o kadar!

Herkesin sağlıklı ve mutlu uzun bir ömrü olsun inşallah.

KİM KAZANIR

Bazen yabancı dilden müzik dinleriz. Böylece, farklı bir milletin, bilmediğimiz bir kültür güzelliğinin ahengini yaşarız.
Sözlerinin Yazarı, Yüce Yaratan’ımız olan Kutsal kitabımızı, indiği dil olan Arapça okunmasını dinlemek de, muhteşemdir.
O kitap ayetlerinin Arapça okunuşunu, kelime ve cümle dizgisinin ahengi olağanüstüdür. Adeta tercüme etmeden, her yüreği fetheder.
ÇÜNKÜ ONUN YAZARI ALLAH’TIR!..
Normal Arapça cümle dizgisi yanında yavan kalır!..
İNSANLAR OKUYUP, ANLASINLAR, UYGULASINLAR diye inmiş, emirler kitabını anlamak için okumak, anlatmak için söylemek, söyleneni anlamak için dinlemek, ŞART değil mi?..
Diğer yandan, ANLAMADIĞI BİR DİLDEN, anlamadan okumak, anlamadan söylemek, anlaşılmayan, söyleneni dinlemenin KİME NE FAYDASI VAR?.
Hem Yaratan’ımız, “Hayırsız işlerden uzak durun!” diye emretmiş ya!..
Eğer, herbir kişi kendisi anlayarak okusaydı, o mubarek kitabı, öğrenilirdi mutlaka…
Çocuk okusaydı anlardı, “Anlamamanın, anlaşılmayanın KİME ne HAYRI var, KİME ne kazandırır?..” olduğunu!..
Bir tek, “ŞEYTANA KAZANDIRIR” Allah’ın ve de aklın “Sakın yapma!” dediğini yapmak. Pekiyi de, şeytan ne kazanır?..

“ATEŞİNE ATACAĞI BİRİNİ KAZANIR!..”

Kuran’ı Kerim. Sure 21/Ayet 50:
İşte bu indirdiğimiz, hayırlı bir öğüttür. Şimdi onu inkâr mı ediyorsunuz?

BEN YİNE MUHABİRİM

1978 yılında başladığım gazetecilik serüveninde önümden birçok unvan geçti.

Muhabir…

Şef…

Genel Yayın Yönetmeni…

Şimdi yeniden muhabir oldum.

İnsan, yarım asır sonra başladığı yere döner mi?

Demek ki dönüyormuş…

**

Dayımın kızı rahmetli Zeynep Arseven, Edirne Lisesi’nde benden iki dönem sonra okuyordu.

Yıllar önce bana anlattığı bir anısını hiç unutmadım.

Edebiyat öğretmeni Talat Hocamız, bir gün derste örnek olarak iki kompozisyon okumuş.

Ardından da;

“Bunları yıllar önce Bülent Ayan yazmıştı” demiş.

O gün çok duygulanmıştım.

Bugün de aynı duyguyu hissediyorum.

Hem Talat Hocamızı, hem de Zeynep’i rahmet ve özlemle anıyorum.

**

Edirne Lisesi’nde Fen Bölümü öğrencisiydim.

Nasıl olduysa…

Hayat beni edebiyatın ve gazeteciliğin tam ortasına getirdi.

1978 yılında rahmetli babam Raşit Ayan’ın çıkardığı Trakya Ekspres Gazetesi’nde muhabir olarak çalışmaya başladım.

Bir gün matbaaya iki kişi geldi.

“Bülent Ayan hanginiz?” diye sordular.

Sorular sordular…

Notlar aldılar…

Sonra sessizce ayrıldılar.

Bir hafta sonra TRT’den teklif geldi.

Meğer o iki kişi beni değerlendirmeye gelmiş.

Daha sonra öğrendim ki, dönemin TRT Edirne Muhabiri, eski belediye başkanlarımızdan Ali Rıza Ataktürk beni önermiş.

Babamı da…

Rıza Amca’yı da…

Bugün bir kez daha rahmetle anıyorum.

**

TRT’nin ardından Milliyet Gazetesi geldi.

Sonra yıllar birbirini kovaladı.

Milliyet’in Edirne Bürosu kuruldu.

Şef oldum.

Ama hiçbir zaman masaya çakılıp kalmadım.

Yine sahadaydım.

Yine haber peşindeydim.

Trakya’nın dört bir yanı…

Bulgaristan…

Yunanistan…

Romanya…

Kosova…

Balkanlar…

Haber neredeyse ben de oradaydım.

Zaman zaman yolumuz Almanya’ya, Polonya’ya kadar uzandı.

2000 yılında Milliyet’ten ayrıldım.

NTV’de…

Akşam Gazetesi’nde…

Çorlu’da Avrupa Yakası Gazetesi’nde…

Lüleburgaz’da Görünüm Gazetesi’nde görev yaptım.

Genel yayın Yönetmeni olarak yaklaşık 16 yıldır da Hudut Gazetesi çatısı altındayım.

**

Geçtiğimiz günlerde Basın İlan Kurumu’nun denetimi vardı.

Yönetmelikte yapılan değişiklik nedeniyle gazetelerin kadroları yeniden düzenlenmiş.

Hudut Gazetesi’nin sahibi Gönül Uyanıktır aradı.

Durumu anlattı.

Gazetemizin 5 kişiden oluşması gereken asgari kadrosunda Genel Yayın Yönetmeni diye bir unvan bulunmuyormuş.

1 Sorumlu Yazı İşleri Müdürü, 1 Sayfa Sekreteri ve 3 Muhabir…

“Kurallar neyi gerektiriyorsa onu yapalım.” dedim.

Yeni sözleşmeyi imzaladım.

Artık resmen muhabirim.

**

Doğrusu hiç gocunmadım.

Çünkü gazetecilikte en değerli unvanın muhabirlik olduğuna hep inandım.

Haberi bulan…

Sokağı dinleyen…

İnsanların sevincine de derdine de tanıklık eden kişi muhabirdir.

Gazeteciliğin kalbi orada atar.

Demek ki yarım asır sonra başladığım yere dönmüşüm.

İyi ki de dönmüşüm.

Çünkü insanın gerçek unvanı, kartvizitinde yazan değil; ömrü boyunca yapmaktan vazgeçmediği iştir.

Ben yine muhabir olarak meslekte başa döndüm…

Bir de yaşça başa dönebilsek…

BİLGİ SAHİBİ OLMADAN SİYASET BOŞ TENEKE SİYASETİDİR (1)

11 Temmuz Cumartesi günü Sn. Hüseyin ERKİN’den Enez’de çok yararlı bir sunum izledik. Enez’de yaşadığımız pek çok olumsuzlukların hepimiz farkında olsak da bunların nedenlerini ve çözümlerini bilmediğimiz gibi öğrenmeye de galiba hiç niyetimiz yok. Umutsuzluğumuzun, çaresizliğimizin en önemli noktası da burası… Bu çok yararlı toplantıyı sadece 15 -16 kişinin izlemesi bu konudaki vurdum/duymazlığımızın en güzel göstergesi… Evinin önündeki iki çukur için feryat edip Belediyeye çemkirenlerden hiç kimsenin umursamadığı ve katılmadığı bu toplantıda neyse ki CHP İlçe Başkanı Hüseyin Çavuşoğlu, İYİ P. İlçe Başkanı Tuncay Taşkın ve MHP İlçe temsilcisi Adnan Çatalbasan’ın katılımını ben umut verici bir gelişme olarak nitelendirdim.

***

Konu özetle sadece “SU” idi. 3 saat SU konuştuk tartıştık. 1950’li yıllar ve hatta daha öncesinden başlayan HARZA Projesi nedir, bunu öğrendik. Tarımı kurtarırken balıkçılığın nasıl tüketildiğini anladık.. Çeltik tarımının ve Ergene Nehri’nin tüm olumsuzluklarının Enez’i nasıl etkilediğini ve en büyük zararı Enez’in gördüğünün farkına vardık.. Enez’in ne kadar sahipsiz, ne kadar devletin nazarında önemsiz, eski / yeni siyasetçilerimizin ne kadar yararsız ve başarısız olduklarına ne kadar bilgisiz olduklarına şahit olduk.

Üzüldük.

***

Çaresiz değiliz… Ya da çaresini bulmalı bu yeryüzü cennetini hak ettiği yerlere taşımalıyız. Enez’in kaderini; gelip de Enez’i görmeden giden valilerin, kuradan çıkıp birkaç ay sonra başka bir ilçeye atanan kaymakamların gayretine bırakamayız. Onlardan elbette yararlanmalıyız ama onları bir kurtarıcı olarak görmemeli, bizi fark etmelerini beklememeli ve kendi söküğümüzü kendimiz dikebilmeliyiz..

***

Öncelikle siyasetin halkla birlikte yapılmasına inanan siyasetçiler ve o siyasetçilere inanan, bir toplum yaratmalıyız.. Belediye Başkanı Özkan Günenç’in geçen hafta sürpriz katılımıyla yapılan Sahil Sakinleri toplantısı bu konuda ümit verici bir başlangıç olsun.. Bizim tonton halkımız devlet büyükleri ile muhatap olmayı pek sever. Sonraki sahil toplantısına katılacağı düşünülen Başkan’la sorunları ve çözüm yolarını birebir tartışmayı önemserler. Böylece bu kitlesel toplantılara halkın ilgisi artar, beşe katlanır… Bu buluşmalarda yeni insanlar yeni ve ilginç öneriler ortaya çıkar.

Geçtiğimiz SU Toplantısı’na keşke yeni Kaymakamımız da katılabilseydi. Hem kendisi için hem de onun katılımıyla aratacak ilgi ile toplantının yararı çok değişecekti.

***

Kısacası öncelikle kasaba önderlerinin bu toplantılara bizzat katılarak halkın ilgisi ve katılımın artırılması ile siyasetin cehaletin, çeyrek altın hesaplarının, kasabanın her kişisi ile poz verip resim çektirerek populist kurnazlıklarla yapılmasının önemli ölçüde önüne geçilebileceğini anlamalıyız.

Enez’de siyaseti örgütlenerek, bilgilenerek, projeler üreterek, kaynak yaratarak, mücadele biçimimizi gözden geçirip yenileyerek bir yerlere taşıyabiliriz.. Bizler parti siyasetinin Enez’deki tetikçileri, papağanları değil sesini, sorunlarını Ankara’ya kadar duyurabilen, bilgili, güçlü, kişilikli insanları olabilmeliyiz.

***

Şarap ve çeyrek altın hesaplarıyla değil Enez’in ve torunlarının gelecek hesapları ile oy kullanmayı NAMUS sayan bir seçmen kitlesi yetiştirmeliyiz. Bilgi sahibi olmadan siyasetçi hatta sıradan insan bile olunamayacağını kafamıza sokmalıyız. Özellikle Sahildeki 29 bin civarındaki çok nitelikli, deneyimli ama duyarsız kitlenin bu ülkede ne işe yaradıklarını sorgulamalıyız.. Klavye başında kahramanlık yaptığını sanan, bir öneri getirmeden, elini cebine atmadan sorunların çözülmesini bekleyenleri uyarmalıyız.

(DEVAM EDECEK)