Türk’lerin tarihi düsturları, dayanakları, Kuran’ı Kerimin, “HAK ERİ” yoluydu!.. O yolda, “İnkarcı, köleci zalimlere karşı, mazlumları korumak için savaş farzdır” Yüce emrinin uygulanması idi!.. Dünyanın inkârcı, din ve politik simsarları, yalanlarla, zalimliklerle avuçlarının içine aldıkları halkları acımasızca, sömürüyorlardı!.. Müslüman Türkler ise hem kendilerini, hem de de başka halkların sömürülmelerine engel oluyorlardı. Bun yüzden de, sömürülen halkları haksız, zalim, şeytani çıkarcılardan, kurtarmak için SAVAŞAN TÜRKLERİ barbar ve düşman olarak tanıtırlar nesillerine!.. Halen de öyle, değil mi?.. Ne kötülük görmüşler bizden?.. Haçlı savaşları mı?.. Avrupa haçlı ordusu toplaşıp, Türkleri yok etmek için gelecekler, Türkler de boyun mu eğselerdi, yani?.. Allah’ın emri vardı, Kuran’da açıkça yazıyordu: “Sizi yurdunuzdan ve dininizden çıkaranlarla savaşın!.. Sakın düşman çok diye korkmayın!.. Hak yolunda olup, zalimlerle savaşın ki, Allah sizi galip kılsın” Hep te öyle oldu!. Onlar, sömürmek, köleleştirmek için saldırdı ve Türkler hep galip geldiler. Bu süreç asırlarca sürdü. Ne yazık ki, bu muhteşem asırlar; 1000 asır, 600 asır halkların, şeytan uşakları tarafından nasıl kandırıldıklarını Kuran’dan öğrenmelerine yetmedi, be kardeşim!.. Türklerin hoşgörüsü, adaleti ve de koruması altında ONCA ASIR, OKUYUP, nasıl da kandırıldıklarını öğrenmeye YETMEDİ!.. HÂLÂ DA… HÂLÂ DA…
Şimdi buna, “ YUH OLSUN!..” DENMEZ Mİ?..
Kuran’ı Kerim. Sure 4/Ayet 82: Hâlâ Kuran üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı.
Herhangi bir işte onlarca yıl çalışmış, primini ödemiş ve görevden ayrılmış insandır emekli. Ömrünün bu son devresinde hobileriyle, torunlarıyla zaman geçirmek, gezmek hedefidir. Durum bu iken yaşlılara saygıyı dilinden düşürmeyen iktidar emekliye açlık sınırının altında ücreti reva görüyor.
Ülkemizde 17 milyondan fazla emekli olduğu resmî açıklamalardan anlaşılıyor. Geçmişte bir toplantıda SGK emekli verilerini açıklamış ve çok olduğu görülünce cumhurbaşkanı “bu bir felaket” mealinde cümle kurmuştu. Eğer durum felaket ise bu felaketi emekliler yaratmadı. 2002 yılında 6-7 milyon dolayında olan emekli sayısı bugün 17 milyona gelmiş ve emekliye para bulunamıyor ise bunun sorumlusu iktidardır.
Nüfusları yakın olan ve iktidarın diliyle bizi kıskanan Almanya ile karşılaştırma yaparsak; orada her dört kişiden biri emekli imiş yani 21 milyon. Bir emekli ortalama 1.350 avro dolayında aylık alıyormuş.
Devlet plan demektir, geçmiş verilerle öngörüler yapıp önlemler almak ve yurttaşların mutlu geleceğini planlamaktır. Almanya bunu yapmış ki 2023 yılında emekli ödemesi 381 milyar euro iken prim geliri yaklaşık 380 milyar euro imiş. Yani denkliği sağlamış. Bizi kıskanan Almanya’da da emekli maaşı yetmiyor ama en azından bize göre açlık sınırının altında değil yoksulluk sınırı ile aynı. Çünkü Almanya’da yoksulluk sınırı 1350 euro ve maaş da o kadar.
Bizde açlık sınırı 30 bin, yoksulluk sınırı 98 bin lira dolayında. En düşük emekli maaşı ise 2026 yılı için 18.938 lira olarak belirlendi.Yani açlık sınırının da altında. Bunu hiç olmazsa açlık sınırına çıkarmak isteyen CHP Meclisi terk etmeme eylemi yapıyor ki çok anlamlı. Yerellerden de destek olmalı. Bunun yanında iktidar ne yaptı? Akla zarar!18.938 liraya 1.062 lira ekleyerek en düşük emekli maaşının 20.000 lira olmasını öneriyor. Bu öneri, yurttaş ile alay etmek ve hakarettir.
Emeklilerin talepleri açık ve net. Geçmiş yıllarda adeta el konulan maaşlarını azıcık onarmak için seyyanen zammın güncellenerek verilmesi. Muayene ve ilaç katkı paylarının kaldırılması. Maaş zamlarının tüm emeklilere eşit oranda yansıtılması. Bayram ikramiyelerinin asgari ücret seviyesine çıkarılması. Emekli olacakların aylık bağlama oranlarının en az yüzde 70’e yükseltilmesi. İntibak yasasının güncellenmesi, hakların faiziyle ödenmesi. En düşük emekli maaşının asgari ücrete eşitlenmesi.
En önemlisi elbette örgütlenme yani sendika kurma hakkının sağlanması. Ki bu konuda Anayasa ve usulüne göre mecliste onaylanıp kabul edilmiş uluslararası mevzuatta örgütlenme hakkı vardır.1948 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ilgili kısmı şöyledir:
“Madde 20: (1)Herkes, barış içinde toplanma ve örgütlenme hakkına sahiptir. Madde 23:(4)Herkesin, çıkarını korumak için sendika kurma ya da sendikaya üye olma hakkı vardır.”
Kurulan sendikaların kapatılması Sendikalar Kanunu’nda kamu görevlilerine verilen hakkın emeklilerden bahsetmemesine dayandırılmaktadır. Bu geçersiz bir dayanaktır. Anayasa’da emeklilerin sendika kurmalarından söz edilmemiş olması bu hakkın açıkça yasaklandığı anlamını taşımaz. Çünkü yasa ile yasaklanmayan her şey olumlu değerlendirilir ve var olduğu kabul edilir. Ki 1990’lı yıllarda kamu sendikaları fiili olarak bu mantıkla kurulmuş ve 1999 yılında bu hak düzenlemişti. Bu nedenle bizlerin birlikte mücadeleyi büyültmesi şarttır. Büyümek içinde çeşit çeşit emekli sendikası yerine aynı amacı taşıyanların bir arada olması ve alanları doldurarak mücadeleyi arttırması gerekir.
İşin sonuna gelirsek ülkemizde para vardır. Olmayan adil dağılımdır. Dolar ve TL olarak birlikte bakalım; kişi başı gelirimizi Maliye Bakanı söyledi, 17.000 dolar (730 bin TL). Ortalama emekli maaşını iyimser olarak 580 dolar (25 bin TL) sayarak 12 ay olarak hesapladığımızda 7000 dolar (300 bin TL) gibi. O zaman kişi başı gelirimin 10 bin doları (430 bin TL) uçtu. Bir de aylığı 20.000 liradan az olan 4-5 milyon emeklinin halini düşünelim.
Emekliler kendileri göremeyecek bile olsa çocuklarının, torunlarının bu ülkede mutlu olmasını istiyor ise sen-ben tartışmasını bir kenara bırakmalıdır. Nasıl ki 1990’lı yıllarda kamu çalışanlarına sendika hakkı aldıysak bugün de emeklilerin sendika hakkını alacağız. Çalışırken güzel olan sokaklar emeklilikte de güzeldir.
NEFİS, FİZİK AYNI ŞEY, FİZİĞE TAKILMAK ALDATICIDIR, KARAÇALIYA TAKILMAK GİBİDİR. FİZİKTE ÖL, RUHUNLA YAŞA!.. RUHTAN GÖR, RUHUNLA DUY, RUHUNLA KONUŞ!. Nasıl mı?.. Gözünü fiziki hevesler bürümüşse,
“Bu, ruhta ne ya!..” denir.
Kuran’ı Kerim. Sure 32/Ayet 5: Allah işini gökten yere düzenler. Ruh yere inip çeşitli varlıklarda görünerek gelişir. Sonra sizin saydığınız yıllardan bin yıl kadar süren bir günde O’na çıkar. Yaratma adım adım gelişerek inkişaf eder, hayat çeşitli varlıklarda görünür, ruh olgunlaşır. Sonunda insanlara göre binlerce, milyonlarca yıl sayılan, ama Allah’a göre bir andan ibaret olan bir günde Allah’a yükselir.
Bilal Bey siyaset sahnesinde pek görünür oldu. Yaptığı açıklamalarla dikkat çekiyor.
2025’in son günlerinde ülkenin aydın sınıfına dair hezeyanını dillendirdi, şimdi de dindarların iyi insanlar olduğu yargısını toplumda güçlendirmenin zorunluluğundan bahsediyor, çağrıda bulunuyor.
Bilal Erdoğan’ın siyaset sahnesine bu hızlı girişi, öne çıkardığı ve tartışma yaratma potansiyeli yüksek konulara girmesi sadece ilgi uyandırmadı, bunu neden yaptığı merakını da beraberinde getirdi.
Babasının yerine geçme hazırlığının fragmanını izlediğimiz yönünde bir kanaat, mesela.
Kim bilir belki de Bilal Bey babasının 23 yıllık iktidarından kaynaklı sorunlar çerçevesinde bir özeleştiride bulunuyordur.
Mahdumun aydın sınıfına ilişkin hezeyanına odaklanalım önce…
Genç Memur-Sen tarafından yapılan “Türk Dünyası Akademisi Ödül Töreni” programında İlim Yayma Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı sıfatıyla konuşan Bilal Erdoğan, Türkiye’nin kültürel ve sosyolojik dönüşümüne/dinamiklerine dikkat çekmiş, düşüncelerini açıklamış.
Neler mi demiş?
Osmanlı’nın son döneminden günümüze Batı karşısında aşağılık kompleksine sahip bir zihniyetin etkisini yitirdiğini, o aydın sınıfının tasfiye olduğunu belirterek Allah’a hamdını/teşekkürünü bildirmiş.
Hamdü senalar olsun!
Ancak, toplumun saygı duyduğu, yerli ve milli bir aydın sınıfının ortaya henüz çıkmadığını, bir geçiş dönemi yaşandığını da belirtmiş Bilal Erdoğan ki kafasının oldukça karışıklığına delâlettir.
Yerli ve milli aydın?
Bu soruya cevap aramak aslında abesle iştigaldir çünkü aydın tanımlaması ile kökten çelişmektedir.
Bilal Erdoğan’ın rahatsızlık duyduğu Batı’ya öykünen ve hatta Batı’nın yönetimine girmekte can atan aydınların sadece Osmanlı’nın çöküş yıllarında değil, Cumhuriyet döneminde de varlığı sır değil.
Kadir Mısıroğlu’nun Kurtuluş Savaşı’na ilişkin olarak; “Beni tefe koyarlar ama keşke Yunan galip gelseydi. Ne hilafet yıkılırdı. Ne şeriat yıkılırdı. Ne medreseler lağvedilirdi. Ne hocalar asılırdı. Hiç biri olmazdı” sözleri belleklerde tazeliğini korumuyor sadece, kendisine teveccüh gösteren çevrelerde aydın kavramının ne denli istismar edildiğini, hatta içi boş yanını da gözler önüne seriyor.
Mustafa Kemal Atatürk’ün, Manda bir yana, en küçük bir bağımlılık ilişkisini bile onaylamadığı, “Türk ulusu ya kendi kendini kurtaracak ya da yok olacaktır” şiarı; Batı’yı uygarlık kapısı addeden fakat “Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Millî kültürümüzü, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız” hedefi, aslında Bilal Erdoğan’ın aradığı aydın tarifinin ta kendisidir.
Eğer bugün Atatürk’ün işaret ettiği uygarlık yolunda aksaklıklar varsa, ülke kalkınması ve gelişmesinde bir çevre ülke konumunun ötesine geçilememişse, bunun kapsamlı sebeplerine Bilal Erdoğan da bittabi vakıftır.
Sosyal medyada siyasi mülahazalarını takip ettiğim, yararlandığım arkadaşım Hüseyin Taşkan’ın konuya ilişkin bir değerlendirmesini köşemden de duyurmak isterim.
Bilal Bey’in aydın meselesine Hüseyin Taşkan’ın yaklaşımı şöyle…
//Aydın; hıyar mıdır, koyun mudur, İHA mıdır ki, yerli ve milli olsun. Aydın evrenseldir, ülkesi için endişe eder yüksek sesle düşüncelerini dile getirir. Aydın dediğin korkmadan herkesi eleştirebilir. Eleştirilmekten de çekinmez.
Sizin aydınınız kim diye sorsam, Hayrettin Karaman ve fesli Kadir’den başka sayacak birini bulamazsın. Geçmişten bu güne muhafazakâr aydınlardan Cemil Meriç, M. Âkif Ersoy ve Sezai Karakoç gibi aydınların, siyasal İslâmcılığınızla örtüşen bir tutumu olduğunu söyleyebilir misiniz?
Diyorsun ya, “toplumun saygı duyduğu, itibar ettiği aydın yetiştirmeliyiz.” Yok kardeşim sizin bahçede aydın yetişmez. Sizin bahçe çorak, sizin bahçeniz toksitli, sizin bahçenizin gübresi kin, nefret içerikli…
Oysa, gözleriniz kör olmasaydı, ayrışmayı iktidar aparatı olarak kullanmasaydınız, geçmişte ve şimdi ne kadar çok aydınımız olduğunu görürdünüz.
Namık Kemal’den Ziya Paşa’ya, Şinasi’den Ahmet Cevdet Paşaya ve Mehmet Âkif Ersoy’a bildin mi bu aydınları. Bu aydınlar Osmanlı’nın çöküş döneminde ortaya çıktı.
Cumhuriyetin ilk yıllarında; Ziya Gökalp, Yakup Kadri Karaosmanoğlu sonrasında ise Nazım Hikmet”ten Sabahattin Ali’ye, Azîz Nesin’den Doğan Avcıoğlu’na, Zülfü Livaneli’den Uğur Mumcu’ya daha pek çok aydın yetişti bu topraklarda…
Ancak, çeyrek asır iktidardasınız insan bir tane bile aydın yetiştiremez mi be kardeşim!//
Meselenin hülasası…
Aydın olmak aklın izinde yürümektir, yani usa, akla dayalı yol almaktır ve kuşkusuz evrenseldir, eleştirel düşünceye sahip olabilmektir. Aydın tarifini yerlilik ve millilik ile sınırlarsanız organik aydınlar, dalkavuklar üretirsiniz.
Bilal Erdoğan’ın beyanda bulunduğu bir diğer çetrefil konu ise, kendisini toplumda ‘dindar olan insan iyidir’ yargısını güçlendirmek zorunda hissetmesi.
Türkiye Gençlik STK’ları Platformu’nun 5’inci Olağan Genel Kurulu’nda konuşan Bilal Erdoğan’ın şu saptamaları ilgiyi hak ediyor…
//Biz Müslümanca duruş savunuyoruz. Birilerine şirin gözükmenin peşinde de asla olmayacağız. Hem herkese hitap edeceğiz. Hem kendi kimliğimize hitap edeceğiz.
Yeniden bu toplumda ‘Dindar olan insan iyidir’ yargısını güçlendirmek zorundayız. Müslümanlar olarak bizim dinimizi doğru temsil etmemizin yolu, bu toplumda iyiliklerin kaynağının yine Müslüman insanlardan geldiğini, yine dindar insanlardan geldiğini muhakkak ve kesin şekilde yerleştirmekten geçtiğini düşünüyorum.//
Bilal Bey’i bu düşüncelere sevk eden nedenin bir kayıpla ilgisi olduğu hemen anlaşılıyor.
Yanı sıra bu kaybın nereden kaynaklandığı sorusunu da önümüze getiriyor.
Hele AKP’nin ‘dindar ve kindar nesil’ yetiştirme projesi akla gelince sorunun kapsamı da genişliyor.
Kendini, ‘bizim mahalle’ dediği muhafazakâr, mütedeyyin insanların meskûn olduğu mahalle mensubu gören Karar gazetesi yazarı Yusuf Ziya Cömert’in, Bilal Erdoğan’ın arayışını analiz eden yazısındaki şu saptamaları, aydınlatıcı buluruz.
//Toplumda ‘Dindar olan insan iyidir’ yargısı ne zaman güçlüydü?
Ne zaman zayıfladı?
Mesela, dindar olduğunu söyleyen insanlar iktidara geldikten sonra zayıflamış olabilir mi?
“İyiliklerin kaynağının Müslümanlardan geldiği algısının toplumda kesin şekilde yerleştirilmesi gerekiyor.”
Bu ‘yargı’dan veya ‘algı’dan mı müştekiyiz yoksa ‘olgu’dan mı?
‘İyiliklerin kaynağının Müslümanlardan geldiği algısı’nı kendimizi değiştirerek mi, ıslah ederek mi yerleştireceğiz.
Artık yolsuzluk yapmayarak, ehliyete liyakate önem vererek, yetim hakkı yemeyerek, insanlara adaletle, merhametle muamele ederek…
Yoksa toplumu yaptıklarımızın adalete, liyakate, ehliyete, hakkaniyete uygun olduğuna ikna ederek mi?
Yani biz doğruyuz, siz yanlış algılamışsınız mı?
Düştüğümüz yerden kalkacak mıyız? Yoksa düşmedik, ayakta mıyız?
Özeleştiriye çok ihtiyacımız var, ama müsait miyiz?//
Evet, Yusuf Ziya Cömert, Bilal Erdoğan’a ders niteliğinde cevap vermiş.
İlaveten söylemek gerekirse: din ekseninde şekillenmesi istenen bir toplum yapısı AKP’nin tüm zorlamalarına rağmen sonuç getirmedi, üstelik ters tepti.
Babasının yerine geçme hazırlığını çağrıştıran, görece özeleştiri de barındıran Bilal Bey açıklamaları, mahallesindeki oyları tahkim etmekte bile yeterli olmayabilir.
Yanı sıra, Necmeddin ismiyle müsemma dini yıldız addeden bir anlayışın ülke yönetiminde sorunlu yanlarını hesaba katmanın siyasi ısınma turlarına derinlik kazandıracağını da göz önünde bulundurmalıdır Bilal Bey!
İLETİŞİMLE İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER de derlemek istiyoruz.
Toplumuzu genelde ele aldığımızda ekonomik sorunlarımız, toplumsal sorunlarımız öncelikli. Ama bunları en sona bırakıp “sağlık” ve “eğitim-öğretim” den sonra “iletişim”i tartışmak istedik.
İletişim, yani derdimizi anlatmak, bilgilerimizi paylaşmak, birbirimizi anlamakta da sorunlarımız yok mu? Uğur Mumcu bunu, “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi oluyoruz.” diye açıklamış. Acaba sorun daha mı derin? “Biz öğrenmeden mi bilgi sahibi oluyoruz.”
Sorgulamalarımızdaki üç ana terim “bilgi, fikir, öğrenme.” Ayrıca acaba “terim” yerine “kavram” mı demeliydik. Şimdi beş olan kavramlarımızın hepsi iletişimle ilgili değil mi?
Biliyorsunuz tüm irdelemelerimize “başkaları ne demiş?” le başlıyoruz. Bundan önce bilgisayarda sorumuzu (İngilizce) soruyor ve çıkan kaynakları kullanıyorduk. Bu tek yanlı bilgi edinmeydi. Sonra yapay zekâ “Gemini” yi bulduk. (Ücretsiz “hızlı” olanını.) Bu bize daha uygun geldi. “Gemini de hata yapabilir.” diye alt notu var. “Tez+antitez sentez” e açığım diyor ve sizin düzeltmelerinizi benimsiyor, bilgi aktarımını buna göre değiştiriyor. Biz de sormaya başladık.
İletişim ne?
Yanıtı (bizim özetlememizle),
“Duygu, düşünce veya bilgilerin başlarına aktarılması, ortak bir anlayış oluşturma süreci.”
(2) “İletişimin başarılı olması için; (a) ortak dil (aynı terimler), (b) netlik, (c) etkin dinleme, (d) uygun kanal gerekli.”
İkinci sorumuz Terim-kavram ilişkisi?
Yanıtı,
“(1) Kavram, dış dünyadaki nesneler, olaylar ve bunlar arasındaki bağıntılarla ilgili zihnimizdeki tasarımlar.
(2) Terim, bunların dille ifade edilişi.” Gemini bir de tablo veriyor.
Üçüncü sorumuz, Tanımın tanımı?
Yanıtı, “Tanım, bir nesne, olay veya bağıntıyı içlemi ve ayrımıyla belirleme.”
Tanımda tamlık, (1) ne’lik (öz), (2) ayrım (fark), (3) sınırlandırma (kaplamını netleştirip dışta kalanları ayırma) ile. İyi bir tanım; tam, açık, olumlu (ne olmadığı değil, ne olduğu) olmalı.
Gemini iletişimin genel amacını da söylüyor: Ortak bir dünya inşası.
Bu bilgilenme bize yetti. Bizim belirlemelerimiz izleyen yazılarımızda.
Geçtiğimiz yıl sıcak ve kurak bir şekilde sona erdi.
Edirne’nin kullanma suyunu sağlayan en önemli kaynak olan Kayalı Barajı’nın yaz sonu hali içler acısıydı.
Ve su kesintileriyle karşılaştık sonbahar aylarında. Edirneliler olarak uzun yıllar boyunca yaşamadığımız, alışık olmadığımız durumlardı su sıkıntıları.
Kayalı barajının bu sıkıntılı halleri sonrasında Süloğlu barajına yöneldi gözler. Ve isale hattı yeniden yapılmaya başlandı.
Geçtiğimiz hafta yoğun yağmurlar yüzümüzü güldürdü. Sadece Edirne’nin değil, Trakya’nın ve bütün ülkemizin.
Edirneliler de büyük bir sevinç ve mutlulukla karşıladılar yoğun yağmurları. Yağışlarla birlikte barajlarda yükselen su oranları su sıkıntılarını yaşayan Edirnelileri yakından ilgilendiriyor sonuçta.
Ve tarımla yakından ilgisi olanları da sevindirdi yağmurlar. Edirne’de yaşayıp da köylerle ilgisi olmayan insan yok gibidir zaten. Kimimizin eşi dostu, akrabaları yaşamakta köylerde az da olsa.
Edirne Belediyesi Su Kanalizasyon Müdürü arkadaşım Ayhan Özer’le yaptığımız yazılı görüşmede hafta içinde yoğun yağmurlar sonrasında Kayalı’ya 4.5 milyon, Süloğlu’na 2 milyon metreküp su geldiğini keyifli bir ifadeyle belirtti.
Yoğun yağmurlar devam ederken sosyal medyadan coşan, adeta nehirlere dönen derelerin görüntüleri geldi arka arkaya.
Kayalı Barajı’nı besleyen Istrancalar’daki derelerin nehirlere dönüş görüntülerini Devletliağaç’tan sosyal medyada Ali Rıza Başkurt dostum paylaşmış “Koca nehir yine coştu, Kayalı barajının gözü aydın” diyerek.
Yine Vaysal köyünde yeğenim Fuat Koten, Değirmen Deresi’nin adeta bir nehre dönmüş çılgınlar gibi akarken görüntüsünü paylaşmış sosyal medyada. Ne sevindim, duygulandım görüntüleri görünce.
Çocukluğumu yaşadığım Vaysal köyünde Değirmendere’nin yazın en sıcak günlerinde bile yaklaşık iki metre genişliğinde bir karış yüksekliğinde gürül gürül tertemiz boncuk gibi akan suyu halen anılarımdadır.
Doğanın nimeti olarak hızla barajlarımızın kapasitelerinin yükselmesini sağladı son yağmurlar.
2026 yılını büyük bir ölçüde susuz geçirmeyeceğimiz belli oldu son yağmurlardan sonra.
Son günlerde bazı bölgelerde ki çöp konteynerlerinin yanına bırakılan malzemeler konuşuluyor Edirne’de.
Satın alınan eski binalarda yapılan tadilat ve tamiratlar nedeniyle klozetlerden tutun, inşaat pisliklerine, eski mobilyalara kadar ne varsa görüyoruz.
Sorumlusu da o çöp konteynerlerinin etrafındaki siteler oluyor, en çok buralarda oturanlar eleştiriliyor doğal olarak!
Halbuki bilhassa gece yarısından sonra, sabah 4- 5 sularında taaa 2-3 km ötede ikamet edenlerden bazıları özel araçları ile başka semtlerdeki konteynerlerin etrafına bırakıp kaçıyorlar.
Kamyonetle getirip bırakanlar bile var!
Bazıları çuvallarda, bazıları poşetlerde, bazıları da öylece etrafa atılıp saçılıyor.
Demem o ki; çöp konteynerlerinin yanlarına bırakılan atıkların çoğunun o mahalle ve sokakta yaşayanlarla bir ilgisi yok gördüğüm kadarıyla.
Bugün yazmak istedim çünkü; uzaktan yakından ilgisi olmayanlar günah keçisi oluyor maalesef.
Keşke Belediye Zabıtaları ara sıra gece denetimlerine çıksalar da görseler neyin ne olduğunu!
Medeni eğitimi halka yaymak öyle kolay değil; uzun yıllar çok çok kişinin emeği gerekiyor!.. Bazı kavramları hakkıyla algılayıp uygulamayı, sade insanların çoğu başaramaz ve yanlış anlarlar, yanlış uygularlar!.. Birçok kavramı, bilim sahiplerinin araştırıp, pratik örneklerle, sanatkârca açıklanması (En etkili olarak, aile ve yakın çevrede, ve de, dünyada söz, davranış, okul, tiyatro, film, yazı, çizi) ile halkın eğitilmesiyle olur!.. Meselâ: Dünyada “ŞÜKÜR” kavramının çoğunlukla yanlış anlaşılıp, uygulandığını görüyoruz. “ŞÜKÜR:” Asla tembelin, kalpazanın, beyin iptallinin, cahilin, korkağın, kullandığı gibi, ACİZLERİN SIĞINDIĞI bir BAHANE değildir!.. Bir örnek verelim: ŞÜKÜR: (Bir yorumla)-Toprağı, bellersin, gübrelersin, gülü ekersin, sular, budarsın!.. Sonra, açan gülü seyrederken, koklarken, “YARATAN’DAN ÖTÜRÜ” ŞÜKREDERSİN. Yani, AKIL, EMEK İŞLETMEK BİZDEN, NASİP ALLAH’TAN!.. Bütünsel düşünürsek, o gülü seyretmek, koklamak için, Allah, ne mucizeleri, tam zamanında, tam kararında bir araya getirdi, biz de akıl ettik, emek verdik ve o güzelliği yaşadık, ŞÜKÜR, RABBİMİZE. Hepsi verilince olur!.. Hepsi O’ndan bize!.. Bizde sadece tercih ve emek düşüyor!.. Tabi, tercih de, emek de O’nun nasibi!.. Yani, hepsi ondan, Şükür!.. Bir başka örnek: Bazen, düşersin, zorlanırsın, yara alırsın, bir kuru ekmeğe mecbur kalırsın, ama, “Halâ hayat devam ediyor, ölmedim, ŞÜKÜR,” der, mücadeleye devam etmek için, DÜŞTÜĞÜN YERE DE, “O KURU EKMEĞE DE ŞÜKREDERSİN!..” Hayatın zorluklarının da Allah’tan olduğunu , yargılanma, sınanma olduğunu bilir, pes etmez, yoldan çıkmazsın!.. ŞÜKÜR, ASLA, ACİZLERİN SIĞINACAKLARI BİR BAHANE DEĞİLDİR!.. “ŞÜKÜR,” Yaratan’ın bizi pişirmesi, güçlendirmesi, daha çetin zorlukların da üstesinden gelmemizin eğitimi olduğu bilincidir. ZORLUKLAR KARŞISINDA, PES ETMEMENİN PANZEHİRİ OLDUĞU KADAR, GÜZELİKLERİ ÜRETMENİN DE İLAHİ BİLİNCİDİR!.. ŞÜKRÜN ÖZÜNDE, ALLAH’A TAM TESLİMİYET, POZİTİF AKIL, İNANÇ, DİLEMEK, BİLİM VE EMEK VARDIR!.
HAMD SADECE ALLAH’ADIR, HEPSİ O’NDAN, ŞÜKÜR.
Kuran’ı Kerim. Sure 4/ayet 82: Halâ Kur’an hakkında gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda bir çok tutarsızlık bulurlardı.
Bir başkaldırının, bir itirazın, bir hak arayışının yıldönümü.
Türkiye’ye özgü…
Yerli ve milli…
**
Ama gel gör ki, her 10 Ocak’ta olduğu gibi bu 10 Ocak’ta da çalışan gazetecilerin önemli bir bölümü aslında çalışamıyor.
İşsizler.
Türkiye’de gazetecilerin işsizlik oranı yüzde 30’lar seviyesinde.
Üniversitelerin gazetecilik bölümlerinden mezun olan gençler, diplomalarını duvara asıp başka işlere yönelmek zorunda kalıyor.
10 Ocak’ın gazetecilere sağladığı haklar ise kâğıt üzerinde duruyor.
Uygulamada yok.
**
Medya patronları için krizlerin faturası değişmiyor:
Gazeteci işten çıkarılıyor, kıdem tazminatı ödenmiyor, yerine “daha ucuza razı” biri bulunuyor.
Gazetecileri bekleyen sıkıntılar yalnızca ekonomik değil.
**
Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi…
2002’de 100’üncü sıradaydık.
2005’te 98’e çıkmıştık.
Bugün?
180 ülke arasında 158’inci sıradayız.
**
10 Ocak, 1961’de gazeteciler için önce “bayram” ilan edilmişti.
1971’de ise baskılar artınca adı değişti:
Çalışan Gazeteciler Günü.
Aradan 64 yıl geçti.
Bugün geldiğimiz noktada sansür, işsizlik, düşük ücret, sosyal güvencesizlik, sendikasızlık, gözaltılar ve tutuklamalar gazeteciliğin gündelik rutini hâline geldi.
Maalesef…
**
1990’lı yılların başında Edirne Gazeteciler Derneği Başkanlığı’nı, 2000’li yılların başında Güneydoğu Avrupa Gazeteciler Derneği Kurucu Başkanlığı’nı yürütürken, hemen her 10 Ocak’ta bu sorunları yazdım.
Cümleler neredeyse aynı kaldı.
Değişen ne oldu?
Sadece rakamlar…
Ve belki biraz da yorgunluk.
**
Bu 10 Ocak’ta da meslek örgütlerinin açıklamaları yine aynıydı.
“Yeni 10 Ocaklara ihtiyaç var” denildi.
Edirne’de meslektaşlarımız Saraçlar Caddesi’nde bir araya geldi.
Söylenenler tanıdıktı.
Bir cümle özellikle akılda kaldı:
“Türk basını bugünü bayram olarak kutlar ama bizim bayramımız yok.”
Biz de Hudut’ta ertesi gün manşete taşıdık:
“Bayram gelmiş neyime!”
Başka ne denir?
**
Yukarıdaki satırlar geçen yıl bu köşede kaleme alındı.
“Aradan 64 yıl geçti” demiştim.
Şimdi üzerine bir yıl daha, oldu 65!
Ne değişti?
Yok.
Sadece sabır biraz daha azaldı.
Gazetecinin umudu biraz daha törpülendi.
O yüzden hâlâ aynı sorular.
Çalışan gazetecilerin hâli ortada!
Bana “mutlu gazeteci”nin resmini yapabilir misin, Abidin?
Günümüzde Kemal Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek elbette mümkün, hatta gerekli… Bunu anlayabiliyorum. Ama bunu yapmaya Muharrem İnce’nin zerre kadar hakkı yok.
Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde kurduğu parti ile, AKP medyasından gördüğü ayrıcalıklarla, CHP’ye, hem de sadece CHP’ye acımasızca saldıran, ”Yapma Muharrem etme Muharrem “ diye dil dökmemize, yalvarmamıza rağmen yarışın son düzlüğüne kadar en hırçın şekilde bu ihanet tavrını sürdüren İNCE Efendi’nin Kılıçdaroğlu’na tek bir kelime bile söylemeye hakkı da yok, yüzü de yok.
Ama utanmıyor söylüyor, suçluyor. Aklınca Kılıçdaroğlu’na saldırarak kendini aklamaya çalışıyor.
***
2023 CB seçimini Recep Tayyip Erdoğan kazanmadı. Meral Akşener ve Muharrem İnce’nin akıl almaz, işbirlikçi tavırları nedeniyle Kılıçdaroğlu seçimi kaybetti. 2-3 puanla kaybedilen bu seçimde sizce “Muharrem İnce’nin 2-3 puanlık bir katkısı yoktur” diyebilmek mümkün mü? Bu ihanetin sorumlusu sizce Muharrem değil de, masaya bir oturup bir kalkan sonra yine oturan, böylelikle partisini %15’lerden %9’a gerileten Akşener değil de kimdir?
Balık hafızalı olmayalım. Hatırlayalım, unutmayalım..
***
Geçen gün Muharrem İnce’yi en önde eski Genel Başkanlarla yan yana oturup Kurultayı izlerken gördüm. Daha sonra onu Edirne Mitingi sırasında CHP otobüsü üzerinde de görmüşler.. Hangi sıfatla onu oraya kimin ve niçin layık gördüğünü anlayan birisi varsa bana da anlatsın.
CHP’de itibar görmek için yanlış yapmak, CHP’yi bölmek ve onun kazanmasına engel olmak amacıyla parti kurup CHP’nin karşısına mı geçmek gerekli?
Daha sonra bir özeleştiri bile yapmadan CHP tabanından bir özür bile dilemeden “Sütten çıkmış ak kaşık” tavrı ile tekrar elini kolunu sallayarak partiye alkışlarla üye olmak ve protokolün en önünde konuk edilmek İNCE’ye itibar kazandırsa da CHP’yi ucuzlatıyor.
***
İnce, ilk seçimlerde de CHP’den, seçilebileceği bir yerden millet vekili adayı da olacaktır. Biraz palazlansın parti içinde daha parıltılı yerlere de talip olacaktır. Gelebilecektir. Ben şaşırmam…
Ama önerim; yapanın yaptığı yanına kar kalanlardan bir CHP yaratılmasına izin verilmemelidir.