Sevgili Abdullah BOSTANCI İpsala Tarım Fuarı’na konuk olmuş. Gördükleri ile mutlu olmuş. Eski Enez Festivallerini hatırlayarak duygulanmış. Enez Festivalleri devam ettirilemediği için serzenişte bulunuyor. Ama kime?
O belli olmuyor.
***
Öncelikle Enez Festivalleri ile bugün İpsala’da ve pek çok beldede yapılanlarla aradaki farkı şimdiki gençlere, Enez’i yönetenlere, yönetmeye talip olanlara iyi anlatmak lazım. Çünkü bugün adına festival denen organizasyonların aslında genişletilmiş, belediye bütçeleri zorlanarak yapılmış bedava konserlerden ibaret olduğunu ama aslında festivallerin bir kent halkı için bir seyir olmaktan öte başka özelliklerinin de olması gerektiğini bilmek lazım.
***
Enez festivalleri çok farklı örneklerdi. Her şeyden önce Belediye bütçesine yük olmadan yapılırdı. Kültür Bakanlığı’ndan alınan göstermelik katkılarla ve paralı konserlerle finanse edilen organizasyonlardı. Zamanının en değerli, en popüler sanatçılarının sahne aldığı konserler ücretli olur ve burada kazanılan paralarla diğer halka açık etkinlikler başarılabilirdi. Ben hala bugün gelinen beleşçiliği anlamakta güçlük çekiyorum. Enez’den İpsala’ya Elif Buse DOĞAN’ı izlemeye gidenler niçin girişte 1000 TL ödemezler ki…
***
Enez Festivalleri’nin asıl önemli farkı ise bu festivallerde Enez halkının tribünde seyirci değil, sahada görevli olmasıydı… Festival yaklaştıkça şehir öylesine coşkulu bir çalışma içerisinde olurdu ki bu coşkuyu sadece yerel halk, gençler ve kadınlar değil kaymakam, savcı, hakim ve bürokrat eşleri, tüm Enez öğretmenleri birlikte yaşarlardı ve sahada olurlardı. Konuklara verilen yemekte ilçenin İlköğretim Müdürünü, öğretmenlerini servise destek verirken görebilirdiniz. Yemek İ.Ü. Tesisleri’nde pişirilir ve sunulurdu. Menüdeki balık, Balıkçılık Kooperatifi’nden, etler de köylerin katkısı olarak köylerden gelirdi.
***
Kızlarımızın özgüvenli tavırları ile sundukları defile ilgi ile izlenir ve 2000 nüfuslu kasabamızdan güzellik yarışması için 10’dan fazla kızımız aday olurdu. Kazanana verilecek olan, gelinliğinden bileziğine kadar dopdolu ve özellikle Keşan esnafı tarafından zenginleştirilen çeyiz sandığı dillere destandı.
Çocuklarımızın resim sergileri, gençlerin masa tenisi yarışmaları ve köyler arası futbol turnuvası finali de festival sürecine dahil edilir halkın, gençlerin katılımı köylere kadar yaygınlaştırılırdı. Ödüller son gün Cumhuriyet Meydanı’nda dağıtılırdı.
Kadınlarımızın sandıklarından çıkarılarak sergilenen el işerinden oluşan sergi konukların gözlerini kamaştırırdı. Enezli gençlerin angarya sayılabilecek hiçbir işten kaçmayarak sahada yaptıkları düzenlemeler 3 gün boyunca hiç kesilmeden devam ederdi. Enez Meydanı ızgara mangalları ile mis gibi balık kokardı… Sabahlara kadar içilir, eğlenilir ama tüm ülkede kan gövdeyi götürürken festival süresince jandarmaya intikal eden tek olaya rastlanmazdı.
Daha anlatılacak pek çok şey var ama uzatmayalım… Örneğin trap yarışmaları, balıkçılar arası yarışmalar… Trakya’nın kalbi Enez’de atardı. Esnaf 3 günde kazandığını 12 ayda kazanamazdı.
***
1977 de sevgili ve (gerçekten) efsane Başkan Şevket Kurt’un formatı ve “Balık Festivali” adıyla bu süreç 1983 yılında sona erdi.. Enez festivalleri konusunda hiçbir fikri ve katılımı olmayan polis memurluğundan emekli Abdurrahman Altuğ Enez’e geldikten 2 ay sonra ANAP’tan aday gösterilip Belediye Başkanı olarak seçilince festival fiilen rafa kalktı. Neyse ki 1989’da da daha önce Şevket Kurt dönemindeki festivallere uzak durmuş ve katkı vermemiş olsa da Abdullah Bostancı Belediye Başkanı olunca eski formata yakın düzenlemelerle festivalleri sürdürdü. Ama zaman içinde halk tribünlere çıkarılmış, bazı yıllar yapılan, bazen ıskalanan BELEŞ konserlerden oluşan, belediye bütçelerini zorlayan festivalleri zaman içinde Enez halkının unutması sağlanmıştır.
***
İpsala Belediyesi’nin çeltik ve tarım fuarı Başkan Mehmet Kerman’ın başarısından ziyade İpsala Belediyesi’nin özellikle çeltik tarlaları kiralarından elde ettiği anormal gelirlerin verdiği cesaretle ilgilidir. Yani biraz da yağı bol bulanın kullanma yerleri ile ilgilidir. Festival İpsala için anlamsız ve manasızdır. Yerel esnaf bir miktar para kazansa da İpsala’ya hiçbir getirisi yoktur. Konserlere ödenen para esnafa pay edilse esnaf daha karlı çıkar.
***
Sonuçta çeltik gelirleri İpsala’da kişilere beleş olarak günlerini gün etmeye yararken, yakında başlayacak olan “Çeltik Anızı Yakma Şenlikleri”nde de anız dumanları Enezlileri boğacaktır.
Hiç rahat durmayan Ortadoğu bu seferde sürpriz denilebilecek bir girişimle Suudi Arabistan’ın Mekke şehrinde Türkiye, S. Arabistan, Pakistan diplomatları bir araya gelerek üçlü bir ittifak yapıp NATO’vari bir birlik, savunma gücü oluşturdular.
Bu olay dünyada şaşkınlık yarattı. İran dahi buna pek sıcak bakmadı; ‘böyle bir şey olur mu’ dediler. Türkiye olarak hem NATO’da olup hem Ortadoğu blokunda niye olmasın? Atatürk’ün zamanında Türkiye hem Balkan paktında idi, hem de Ortadoğu’da Sadabat Paktın’da. Atatürk’ün prensibi — Yurtta sulh, cihanda sulh’tu — demek oluyor yeter ki iyi niyeti bozmayalım.
Batı toplumu konuya pek sıcak bakmıyor. Hatta NATO içinde ‘Türkiye’nin ne işi var NATO’da’ diyenler bile var. Türkiye Avrupa’da gelişmiş ülkelerde göze batan bir devlet, hatta İran ile bu kadar tarihi bağlarımız olmasına rağmen konuya pek sıcak bakmıyor. Tabi konu henüz pek yeni, amacı, politikası netleşmiş değil. Üçlü ittifak zayıf halde, ileride muhakkak başka Ortadoğu ülkeleri de katılacaktır. Mısır Ortadoğu’da kilit bir ülkedir. Mısır’sız savaş ve barış yapamazsın. Mısır’ın ittifaka katılması gerekir. Mısır bugünlerde İsrail ile arası açık değildir, ileride Mısır’da katılır. Sonra geriye İran ve Irak kalıyor, bakalım göreceğiz. İran, ABD ile savaş halinde, tam bir barış anlaşması yapılmamış, onunda katılması gerekir. Mümkün olur mu? Geriye Suriye kalıyor tabi küçük Arap devleri de var Lübnan’a, Ürdün gibi bakalım göreceğiz, zaman ne gösterecek.
Bu arada Rusya’nın, ABD’nin net bir fikir açıklaması yok. Konu yavaş yavaş yerine oturmaya başladı. 3 yılda bir sekretarya değişimi olacak. Yavaş yavaş iş rayına oturuyor. Daha başka uygulamalarda belirlenir. Bu kuruluş yalnız savunma amaçlı oluyor, saldırı amacı gütmüyor; tıpkı NATO gibi. NATO 1940 lı yılların sonunda kuruldu. NATO’da yılların yorgunluğu var, bir yenileşme yapamadı. Yorgun ve eskimiş bir hali var, inşallah bu kuruluş bunları giderir. Biran önce Mısır, İran, Irak’ta kuruluşa katılmalı, İsrail şımarığı haddini bilmeli.
Arap ülkeleri yıllarca Osmanlı tebası olmuş, pek gelişme sağlayamamışlarsa da Osmanlı’nın otoritesiyle huzur içinde yaşamışlardır. Osmanlı’dan sonra sömürge devri başlamış, Fransa Mısır’da iki yıl kalmış, sonra İngiltere 100 yıl sömürge devri başlamış; Mısırda ne varsa alıp götürmüşler ama Mısır’ı da, Mısır yapmışlar. İsrail’in kuruluşuna en fazla destek veren İngiltere’dir. İsrail’i şımartanda azdıranda Amerika’dır. Buna karşı bir çözüm şekli şimdilik üçlü Ortadoğu ittifakı oluyor. Henüz ismi dahi belirlenmemiş.
Arap ülkelerine ne kadar güvenebiliriz; Ürdün eski kralı Hüseyin’in büyük babası Şerif Hüseyin’in şöyle bir beyenatı var — Ben Şerif Hüseyin olarak veli nimetime ihanet ettim, beni İngilizler seni Kral yapacağız diye kandırdılar, İngilizlerle birlik olup Türk askerini arkadan vurduk, bu vebali şimdi çekiyorum, Türklere karşı mahcubum. –
Diğer Arap ülkeleri de aşağı yukarı aynı. İran derseniz ABD savaşında Türkiye’ye üç füze gönderdi, füzeler NATO tarafından havada imha edildi. Pakistan derseniz çok bilinen bir ülke değil zaten. Hindistan’la savaşacak ortamı var, inşallah bu toplum Türkiye’nin başını belaya sokmaz. Türkiye’de silah satarak epey pazar olurlar. Bir söz vardır son sözü tecrübe söyler. Bekleyelim bakalım ORTADOĞU — NATO su — ne olacak…
İnsanlara “KENDİNİ KANDIRMAK” gibi gelecek ama, ben gene de, “HACCA GİTMEK” konusunda düşündüğümü yazmak istiyorum. Ben “Hac’ca gitme farzını şöyle düşünüyorum. Tamam farz mı farz, ama düşününce, bütün dünya insanlarının, FİZİKİ YOLCULUKLA Hacca gitmesi mümkün gözüküyor mu sizce?.. Tamam seçim var, ama bu ne kadar mantıklı ve de adaletli?.. Bana göre, “Hacca gitmek” eylemi sadece fiziki değil de, ruhsal olarak gidemez miyiz?.. Hayal ile ruh gücünü kullan, Kâbe’ye gittiğini hayal et!. “RUHSAL OLARAK KÂBEDESİN” Fiziğinin gitmesi mi yoksa, ruhunun gitmesi mi daha makbuldür?.. Bence ruhsal olarak HAC’CA gitmek daha güzel. Çünkü istediğin zaman, Gönlünden geçirir, hayal eder GİDERSİN!. Yani, istediğimiz zaman, hacca gitmek ruhsal olarak mümkün, HAYAL ET YETER ORADASIN!.. Bak, gör, dularını anlayarak et, bir dakikayı bir saatmiş gibi yaşa, istediğin zaman geri dön. Ayrıca, FİZİK, ET, KEMİK YOLLARDA, RUH İPTAL, AYAKLARINLA GİTMİŞİN NE FAYDA!?..
“Kendini kandırmak” gibi gelir insanlara, ama ruhsal gücümüz boşına verilmedi ki bize, kullanalım diye verildi, hem sınırları da yok!..
Kuran’ı Kerim. Sure 3/ayet 114: Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanırlar; iyiliği emreder, kötülükten men ederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardır.
Mali detayları öğrenmek için; internetten Edirne Enez Belediyesi 2024 Yılı Sayıştay Düzenlilik Denetim Raporuna bakabilirsiniz. (https://www.sayistay.gov.tr/reports/WmQmWPyoAV-edirne-enez-belediyesi)
Neden 2025, 2026 değil de 2024 raporu derseniz, Sayıştay Başkanlığı denetim raporu en son 2025 yılı Ekim ayında ve 2024 yılı için açıklanmış da ondan.
Yani 2025 yılı denetim raporu henüz yayımlanmamış.
Muhtemelen Ekim ayında bu da paylaşılacaktır.
Bakın, 2024 yılına ait raporda hangi eksik ve hatalara dikkat çekilmiş.
Özet olarak aldım sadece.
İşte başlıklar;
1. Ruhsatsız ve Ruhsat Eklerine Aykırı Yapılar ile Mücadelede İmar Mevzuatında Yer Alan Yaptırımların Etkin Bir Şekilde Uygulanmaması.
2. Kira Alacaklarının Önemli Bir Kısmının Takip ve Tahsilatının Yapılmaması. 3. Mevzuatta Belirtilen Borçlanma Limitinin Aşılması.
4. Belediyenin Toplam Personel Gideri Oranının Yasal Sınırın Üzerinde Olması. 5. Parasal Limitler Dâhilinde Yapılan Mal ve Hizmet Alımları ile Yapım İşlerinde, Bütçeye Konulan Ödeneğin %10’unun Kamu İhale Kurulunun Uygun Görüşü Alınmadan Aşılması.
6. Tahakkuk Eden Alacakların Tahsilinde Yasal Düzenlemelere Uyulmaması
7. Taksi Plakalarının Süresiz Olarak Verilmesi.
8. Taşınır Mal Yönetim Süreçlerinin Etkili İşletilmemesi.
9. İçme Suyu Temin ve Dağıtım Sistemlerindeki Su Kayıp-Kaçak Oranının Hesaplanamaması.
10. İşçilerin Yıllık Fazla Çalışma Saati Sınırının Aşılması
11. İşçilerin Birikmiş Yıllık Ücretli İzinlerinin Kanuna Uygun Olarak Kullandırılmasına İlişkin Tedbirlerin Alınmaması.
İşte böyle değerli okurlar.
Gördüğünüz gibi durum çok da hoş değil o tarihte.
Dilerim, bundan sonraki denetim raporları çok daha güzel çıkar.
Allah tarafından korunan ve tahrifatlardan Kuran’ a göre arınmış, Tüm hak dinlerin özeti olabilecek bir ayeti yazalım: —————- Kuran’ı Kerim. Sure 3/ayet 114:
Onlar, Allah’a ve ahiret gününe inanır; iyiliği emreder, kötülükten men ederler; hayırlı işlere koşuşurlar. İşte bunlar iyi insanlardır.
Yukarda ki nurlu ayet de din kavramının aslı, Kutsal kitap kavramının aslı, dindar insanın aslı, müslümanlığın, Heristiyan’lığın aslı, Museviliğin aslı, açıkça özet olarak verilmiştir. İBADET, Namaz, hac, oruç, zekat, kelimeyi şehadetden ibaret sanmak ne kadar yanlış!.. Hani, dünya hırslarından arınıp, geçici dünyada, ahirete yakışır, “ Cümleye, insan, hayvan, ağaç, doğa ya” faydaları üretme, İBADETLİ”yaşam tarzı?.. Hani, Eğitim le, iyilikleri emretmek, kötülük yapanları men etmek; eğitimle veya savaşarak, İBADETİ?!. Hani, sonu yok ki, HAYIRLI İŞLERE KOŞUŞMAK, İBADETİ?.. Bunlara, beyin, emek, gayret verme, camiden eve, evden camiye, arada hacca, horuca kalkmakla yetin, sonra da “Ben müslümanım” de hiç oluyor muymuş?.. İşte ayet açıkça ortada, “Biz müslümanız” diyenler nerede pekiyi?.. Hem “Müslümanım” deyeceksin, hem de geri kalacaksın, hiç olur mu?..
Yukarda ki, nurlu ayet de ki gibi Müslümanlığa hizmet edip, ibadet et de bak bakalım, neler neler, ne mucizeler VERİLİR, ŞAŞAR KALIRIZ!..
Kuran’ı Kerim. Sure 31/Ayet 8, 9: Şüphesiz iman edip de güzel davranışlarda bulunanlar için, içinde devamlı kalacakları ve nimetleri bol cennetler vardır. Bu Allah’ın verdiği gerçek sözdür. O, mutlak güç ve hikmet sahibidir.
Öldürmenin ceza olmadığı tek durum zamanı öldürmektir. Tatillerde boş durursak zamanı katletmiş oluruz. Malum, tatiller boş zamanın çok olduğu günlerdir. Boş zamandan ne anladığımız da önemli. Evet, tatil demek dinlenmektir. Ama dinleneceğim diye de tüm gün zamanı boş geçirmemek gerekir.
Ben de her yıl tatil yapan şanslı bir emekliyim. Bugün emekli olanlar veya yarınlarda olacaklar düşünemiyor belki ama bizim emekli olduğumuz zamanlarda emekli ikramiyesi ile bir yazlık alabiliyorduk. İşte eşim de çeyrek asır önce, AKP iktidarının hemen öncesinde emekli parası ile bir yazlık almıştı.
Sitemiz, emekli ve torun sitesi gibi. Sessiz, sakin, denizi soğuk, kumsalı temiz. Çevresi sit alanı ve bugün itibariyle çevresinde yapılanma olmayacak bir durumda. İstanbul’a 400, Edirne’ye 275 km uzaklıkta. Trakya kökenli kurucular zamanla hisselerini sattığından İstanbul’da yaşayan ortaklar ağırlıkta. Kökenleri ise ülkenin her kentinden.
Emekliler ağırlıkta dedim. İşleri de torun bakmak. Herkesin birbirini tanıdığı ve sadece mal sahipleri ve konuklarının yaşadığı bir yer olduğundan güvenli. Site giriş çıkışı şifreli telefon ile oluyor. Çocukların özgür yaşam alanı bir site diyebiliriz.
Burasını aldığımızdan beri yazları dört gözle beklerim. Servet zamanı olmak illaki mal mülk ve para demek değildir. Zaman da bir servettir. Kentte, günlük yaşamın hengamesinde bir şekilde zamanı tüketiyoruz. Ya tatiller? Ben, tatil günleri yaklaştıkça zaman servetimi fark ediyorum. Kalma planına göre aldığım kitaplar zamanı değerlendirme araçlarım oluyor.
AKP devrine denk gelen son 24 yıldır yaşadığımız bu yerde her yıl fark ettiğim önemli durumlardan birisi yoksulluğun arttığıdır. Ayrıca bireysel yaşamın öne çıktığı ve dostlukların azalmaya dönüştüğü de görülüyor. Belki sadece benim ilgimi çeken bir durum da kitap okuyanlar ve siteye gelen gazete sayısı çok azaldı. 40-50 gazeteden bu yıl beşe düşmüş.
Ben tatili günlük yaşam rutininde koparak başkalarının yaşamından dersler çıkarmak için uğraş vermek olarak anlıyorum. Bu arada beden gibi düşünceler de yenilenmeli diye düşünüyorum.
Yoksullaşınca en başta terk ettiğimiz kitap, gazete almaktan vazgeçmek oluyor. Yani yeni kitap alacak durumumuz yok denebilir. Bu konuda zamanı gelmişken öneri yapayım. Ben son yıllarda ‘yaz kitaplarımı’ TAKSAV’dan alıyorum. Ücretsiz olarak istediğin kitabı alabiliyorsun. Okuyunca geri getiriyorsun. Herkes TAKSAV’ın bu anlamlı ve güzel hizmetinden yararlanabilir. Cumartesi Pazarı yanındaki Halk Eğitim Merkezi de yenilenerek açıldı. Ayşekadın’daki zaten biliniyor. Diyeceğim kitap pahalı, alamıyoruz ve okuyamıyoruz mazereti herkes için geçersizdir. Ki kentimizde kitap kafeler moda oluyor gibi, sevindirici.
Gelelim yazlık yaşamına. Burada deniz, ev ve kantin dediğimiz rüzgârlı bir alanda ‘zaman servetini’ tüketiyoruz. Ve elbette sosyalleşmek adına(!) oyun oynamak da iyi geliyor. Büyük çoğunluğu emekli olan sitede taş dizmek (okey oyunu) ve tavla en çok oynanan. Ayrıca telefonların oyun kartlarının uçmasına engel olma görevi olan maça kızı oyunu serveti tüketme biçimi oluyor.
Doğanın her insana eşit şekilde sunduğu zaman; sürekli tüketilen ve geri kazanımı olmayan bir durum. Hani aynı suyla iki kez yıkanılmaz denir ya zaman da öyle. Çok boldur, biriktirme olmaz. Ne yaptın ettin, ‘o an’ geçer gider. İşte o zamanı olumlu yaşamak geleceğe açılan olumlu bir kapı olabiliyor.
Tatillerde zaman servetini tüketirken olumlu kazanım elde etmenin bir yolu da yeni insanlarla tanışmaktır. Bizim yaşadığımız yerde İstanbullu çok olsa da köklerinden kopmamış her bölgeden insan var. Burayı tercih etmemizin bir sebebiydi bu durum. Türkiye ve Avrupa’nın birçok ülkesi hakkında bilgi sahibi de olabiliyorsun burada buluştuğunda. Hem de birebir sosyal durumlar görebiliyorsun.
Zaman servetimizi tüketirken olumluluk üretmenin en iyi yolu kitap okumak, gezmek ve dost edinmektir diyebilirim. Öte yandan çevreyi inceleyerek, irdeleyerek geleceğe uzanan yolda umut üretmek de iyidir. Bir sırrı da paylaşayım ki; edindiğim izlenim Yeni Parti’nin geleceğin umudu olduğu ve ilk seçimde kazanacağıdır.
“Sokak kedisi, sokak köpeği, sokak çocuğu derler. Bunlar, çoğunluğun ağız gevelemeleri!.. Aslında, toplumun acımasızca sokağa mahkûm ettiği masum canlılar vardır!.. Oysa Yaratan’ımız “Muhtaç bir cana sahip çıkıp onları kendinizle eşit şartlarda bakıp, koruyun” diye Kuran’da emrediyor. O masumları bakmaya üşenip, emek vermeyen insanların, Kuran’dan habersiz, inkârcı bencillikleri, İNANÇTAN, BİLİMDEN, VİCDANDAN, MERHAMETTEN, İNSANLIKTAN YOKSUN, BAHANELERİ vardır!.. Allah isteseydi, o masumları biz insanlara muhtaç etmezdi. Neden etti?.. Kimin kalbinin hasta olduğunu sınamak için olduğu açık değil mi?..
Dünya keyfini put yapacaksın, lezzet ve şehvet içinde TALANDA yaşayacaksın; muhtacı görmemezlikten gelip, faydaya “Zahmet” demek doğru olur mu?..
Kuran’ı Kerim. Sure 5/Ayet 32:
Bir canı öldüren, bütün canlıları öldürmüş sayılır!
Yukarda ki nurlu ayetin ışığında bir yorum: Bir canı sokakta açlığa, susuzluğa terk edenler, tüm canlıları açlığa, susuzluğa terk etmiş sayılır!..
Yeni Parti’nin doğuşu bir mecburiyetten kaynaklanmıştır.
Özgür Özel ve kadrosunun CHP içinde kalması mümkün değildi; çünkü kullanışlı eleman ‘proje Kemal’in elinde CHP dumura uğramıştır, bir oyuncaktır artık.
Özel’in siyaseti sokağa taşıması, toplumsal muhalefeti diri tutan, iktidarı zorlayan hamleleri, önceden tasarlanmış senaryonun devreye sokulmasıyla örselendi. Yeni Parti’nin kurulması işte bu nedenle kaçınılmazdı, aksi CHP’yi esir alan siyaset mühendisliğine yol vermek olurdu.
Yıllardır bu iktidardan mustarip, Özgür Özel liderliğinde çapı giderek genişleyen toplumsal muhalefetin nihayet bir iktidar değişikliği yaratacağını hisseden, umutlanan seçmen, ‘kımıl zararlısı Kemal’in tekrar tahta oturtulmasıyla oynanan oyunu gördü.
Kemal efendi ve saz arkadaşlarının, yereldeki kuklalarının sosyal medyada alay konusu yapılması da bundandır.
CHP’nin başındaki ‘cunta’, ağızıyla kuş tutsa kendini kabul ettirecek bir alan yaratamayacaktır. Yıllardır partililerine, seçmene ‘aptal’ muamelesi yapan Kılıçdaroğlu, nefret objesine dönüşmüştür.
İktidar değişikliği beklentisindeki seçmen, Kemal efendiye yıllarca gösterdiği tahammülün bedelini de ödemektedir bir bakıma. Bu musibetten ders çıkarıldığı, Yeni Parti’nin hızla örgütlenmesinden ve kamuoyu araştırmalarından anlaşılıyor.
Özel’in “Yeni Parti’yi millet kurdu” saptaması isabetli değil tabii;ancak II. Kemal eliyle CHP’ye çökülmesine tepkili, bu iktidarın düşmesini ülke geleceği açısından şart gören seçmen kitlesi, Yeni Parti etrafında toplanmıştır.
Yeni Parti, CHP içinde şekillenmiş, İmamoğlu ekseninde bir ekibin mecburiyetten kurduğu bir partidir, milletin kurduğu bir parti değildir. Ülke siyasetinde böyle bir örnek de yoktur. Millet adına kurulduğu söylenen kadro partileri çoktur.
Özgür Özel’in Yeni Parti’de demokratik/saydam/dürüst bir parti yönetimi bağlamında dile getirdiği il ve ilçe başkanlarını, genel başkanı üye seçecek tasarrufu, CHP’de yıllardır dillendirilen üye talebidir ancak hiç karşılık bulmamıştır. Tüm genel başkanlar oligarşik yönetim tarzına zevkle yaslanmıştır.
Keza, parti harcamalarının hesabını üyeye veren bir yönetim de görülmedi CHP’de bugüne kadar. Özgür Özel’in bağışa dayalı parti gelirlerinin harcama dökümlerinin açıklanacağını belirtmesi, ülke siyasetinde bir ilerlemedir kuşkusuz. Hazine yardımları vatandaşın vergilerinden sağlanan konforlu bir finansmandır siyasi partilerde. Ancak hesabı verilmeyen harcamalar, o lüks ithal araçlar da vatandaşın tepkisini çekmektedir.
CHP genel başkanı iken vatandaşın parasıyla sağlanan finansmanın harcama dökümlerini önemsemeyen, kullandığı o lüks araçları makul gören Özel’in zihniyet değişikliği dikkat çekiyor tabii.
Milletin arkasında kalmak yerine önderlik edecek bir siyasi parti formasyonu Yeni Parti’de vücut bulacak mı zaman içinde göreceğiz.
Ancak Özel’in yeni yönetim anlayışının sözde değil özde kalması, Yeni Parti’nin geleceğinde mihenk taşıdır. Parti içi demokrasiden anlaşılan il ve ilçe başkanlarının, genel başkanın tüm üyelerin katılımıyla seçilmesi ise, yeterli değildir. Parti Meclisi, milletvekilleri, belediye başkanları nasıl belirlenecek?
Parti içi demokrasinin kapsamı geniştir: lider ve dar kadrosunun yönetim kademelerine, temsil görevlerine seçtiği yandaşlar, uzmanlar, akademisyenler, sivil/asker bürokratlar, seçkinler düzeni değil, üye ve parti organlarının partide oluşacak düzene dair karar alma süreçlerine katılması, parti içi demokrasidir.
“Aşağıdan yukarıya” doğru işleyen, merkez yönetime kadar tüm kademe seçimlerinde parti üyelerinin özgür irade ile belirleyici etkisinin görünür olduğu bir yönetim modeli, parti içi demokrasidir.
Özgür Özel genel başkan seçildikten sonra gerçekleştirilen “Değişim Kurultayı” verilen sözleri yerine getirmedi, merkez yönetimi eline geçirenin düdüğünü öttürdüğü oligarşik sisteme devam edildi. Dolayısıyla Özel’in geçmişten ders çıkararak özü sözü bir genel başkan niteliği sergilemesi gerekiyor. Önseçim kesin olacak deyip çark etmenin güven sorunu yarattığını hiç unutmamalıdır.
Nitekim 2024 yerel seçimlerinde belirlenen belediye başkanlarının, meclis üyelerinin siyasi davranışlarındaki tutarsızlık da ortadadır.
Bunun temel sebebi ne pahasına olursa olsun seçim kazanmak anlayışına dayandırılabilir fakat yine de aday seçiminde özen gerektiğini yaşananlar göstermektedir.
CHP’nin oylarını artırmak için değişmesi, toplumun tümüne hitap etmesi, geçmişiyle hesaplaşması gerektiği, Kemal efendiyi proje taşıyıcısı yapan tasarımcıların laf salatasıydı. CHP’yi kullanılmak üzere formatlayan güç odaklarının iktidar değişikliği beklentisindeki seçmene kulağa hoş gelen ama boş sözleriydi bunlar.
CHP’nin siyaset felsefesini, temsil ettiği değerleri önemsizleştiren, PİAR siyasetine abanan parti yönetim tarzının sonuç getirmediği, Kemal efendinin seçim yenilgilerinden besbelli değil mi?
‘Proje Kemal’ İmamoğlu ekibi tarafından diskalifiye edilince siyaseti konforlu koltuklardan sokağa taşıyan Özgür Özel’e halkın bel bağlaması, umut arayışı da bunun sonucu değil mi?
Evet, iktidar değişikliğine odaklı vatandaşlar ‘proje Kemal’ ile oyalandıklarını, aldatıldıklarını geç de olsa fark ettiler; umutlarını yok eden, yeniden koltuğa oturtulan II. Kemal ise infial yarattı haliyle.
“Ben dededen CHP’liyim” diyenlerin bile istifa ederek hızla Yeni Parti’ye geçmeleri, bu ölçüde bir zemin değişikliği, ülke siyasi tarihinde yerini almıştır.
Gerçek bir “yeter söz milletin” çıkışıdır.
İktidar değişikliğine yetip yetmeyeceğini toplumsal talepler, sandık sonuçları gösterecek şüphesiz. Ancak sürecin yarattığı dinamikler siyasetin toplum yararına yapılması gerektiğine kuvvetli bir vurgudur ki bu da önümüze ‘vesayet siyaseti’ meselesini getirmektedir.
Seçilmişlerin, sivil iradenin, halkın temsilcilerinin: sivil/asker bürokratlar, yargı yoluyla denetlenmesini, vesayet altına alınmasını ifade eden ‘vesayet siyaseti’, neoliberal ekonomi politikalar zemininde yeniden biçimlenen sermaye sisteminin ağırlığını koyduğu bir kavramdır artık.
Deniz Baykal’ın bir kaset operasyonu ile koltuktan düşürülmesi, önceden formatlanmış Kemal efendinin devreye sokulması, sermaye sistemi içindeki güç odaklarının bir tasarıdır. Muhalefetin de kontrol altında tutulması gerektiğini, yapısı icabı iyi bilir ‘sistem’.
Muhteşem II. Kemal’in bir vazifeli konumu bu köşede ta 2014’te ifşa edildi. İlerleyen yıllarda da çeşitli açılardan işledik bu konuyu. Şimdi apar topar Yeni Parti’ye geçen kökten CHP’lilerdeki uyanışın siyasetinin özgürleşmesine, halk için yapılmasına basamak oluşturması ülkenin hayrınadır kuşkusuz.
Kılıçdaroğlu’nu ekarte eden İmamoğlu’nun da bir proje ürünü iddiasını duymuşluğunuz vardır. İBB seçim başarısından sonra, 2019’da bu köşede yayınlanan “İmamoğlu bir proje midir” başlığı altında yedi bölümlük bir ‘pehlivan tefrikası ’ arşivdedir.
İlk bölümden bir alıntıyla İmamoğlu’nun cevabını verelim…
//”Evet, ben bir projeyim, Türkiye Cumhuriyeti’nin, Atatürk Cumhuriyeti’nin bir projesiyim.”
24 Haziran 2019 akşamı Beylikdüzü konuşmasında İmamoğlu ilaveten şunları da söyledi:
“Biz bu şehirde demokrasi inşa edeceğiz, adaleti inşa edeceğiz. Size söz veriyorum, geleceği inşa edeceğiz. Milli değerlerine her daim sahip çıkan, vatanın bölünmez bütünlüğünü her yerde savunan ama yanı sıra her yerde tam bağımsız Türkiye diyen, biz aynı zamanda gelecek için fikri hür, vicdanı hür nesiller yetiştireceğiz. Size söz veriyoruz, ne sizi aldatacağız ne de aldanacağız. Siyaseti, ahlakla buluşturacağız…”
Genel siyasete de atıf bu sözler açıktır ki, AKP iktidarına son verme hedefini dillendirmektedir.
Elbette ayrıntıda, “… her yerde tam bağımsız Türkiye… Siyaseti ahlakla buluşturacağız…” sözlerinin nasıl hayata geçeceğini de bilmek gerekiyor.
İmamoğlu, seçim zaferinin verdiği heyecanla sarf ettiği bu sözlerin karşılığını vermek için neler yapacak göreceğiz. Not etmiş olalım. İmamoğlu’na göre proje nedir anladık da; bu proje kendisine mi aittir, yani durumdan vazife çıkararak siyasi çalışmalarının çerçevesini kendisi mi çizmektedir, yoksa projenin uygulayıcı aktörlerinden midir, üstlendiği rolü beceriyle oynayan siyasi bir aktör müdür? Senaristler, proje müellifleri arasında yer almakta mıdır İmamoğlu, yoksa nitelikleri sebebiyle seçilmiş bir proje taşıyıcısı mıdır? Bu sorulara cevap aramak lazım; ancak sanılmasın ki İmamoğlu’nu önemsizleştiren, sıradanlaştıran bir bakış açısıyla bu satırlar kaleme alınmıştır.
Aksine, İmamoğlu nitelikleri ve çalışkanlığı ile kendini kanıtlamış ve büyük bir başarıya imza atarak kitlelerin sevgisini kazanmış, umut yaratmış bir siyasetçidir.
Bu da kendisinden beklentileri öylesine yukarı taşımıştır ki, her zaman dikkatle takip edilecek ve sınanacaktır. İmamoğlu’nun “yeni siyaset” anlayışı bağlamında toplumsal duyarlılık yaratma çabasının, yani kamu kaynaklarının hesap verilebilir harcanması noktasında bilinçli bir toplumun gerekliliğine işaret ettiğinin de farkındayız.//
Bu saptamalar 2019’dan; İmamoğlu’na 2026 penceresinden baktığımızda çok farklı şeyler görüyoruz değil mi, değerli okur?
İmamoğlu’na isnat edilen suçların hakikati yansıtıp yansıtmadığı yargılama sonunda ortaya çıkacaktır. Tutuksuz yargılanmaması, iktidarın önünde engel teşkil ettiği yönündeki iddiaları güçlendirmektedir. Sadece İmamoğlu değil birçok CHP’li belediye başkanının tutuklanması ve yanı sıra AKP’ye geçenler, hem arızalı bir iktidar –muhalefet ilişkisine hem de siyasetin finansmanı meselesine ışık tutmaktadır.
Yeni Parti’ye umut bağlayanlar bilmelidirler ki siyasetin demokratikleşmesi, güç odaklarının vesayetine set çekebilen, katılımcı/saydam/dürüst işleyen bir siyaset kurumu, ülkenin kalkınması ve gelişmesinde önkoşuldur.
‘Proje Kemal’ ve pozisyon/koltuk peşinde şürekâsının siyaset anlayışından ders çıkaracaklar, öncelikle Yeni Partililerdir.
Eski partilerini ellerinden alan siyasi operasyona olanak tanıyan parti yönetim tarzındaki yapısal sorunların yeni partilerinde aşılması gerektiğini göz önünde bulundurmalıdırlar.
“Bir musibet bin nasihatten iyidir” sözüne uygun düşen II. Kemal’in marifetleri alay konusudur, yönetimindeki CHP’nin de içi boşalmıştır. “Atatürk’ün koltuğu, Cumhuriyeti kuran parti gevelemelerinin toplumda karşılığı kalmadığı ayan beyan ortadadır.
Umut görülen Yeni Parti ise büyük bir yük altındadır. Güç odaklarının değil halkın çıkarlarını önceleyen bir siyasi kimlik için partililer ve seçmen parti politikaları ve işleyişinde ağırlığını hissettirmelidir.
Akşamları MasterChef seyrediyoruz. Neden? Magazine ilgi duymuyoruz. Magazin programlarında sunulan, bizim benimseyemediğimiz, ayrı bir dünya. Dizi izleyemiyoruz. Bize diziler, hiç özlemeyeceğimiz yaşamları yansıtıyor gibi geliyor. Haberlere dayanamıyoruz. Tırnak içine alınarak, altı çizilerek anlatılanlar ya yalan, ya da topluma ihanetin değişik şekillerde anlatımı veya örneklenmesi. Olumlu yaşam savaşı örnekleri belgeseller ise çok az.
MasterChef seyrediyoruz. Çünkü üretim var. Çoğu gençlerimizin, bazı yetişkinlerimizin becerileri, çabaları, yarışmaları bize mutluluk veriyor. Bazı gençlerimiz yüzlerinin değişik yerlerine küpeler, boyunlarında, kollarında, bacaklarında dövmeler taşısa da, saçlarını, sakallarını genel dışı şekillere soksa da, bazı kızlarımız türbanı bile yeterince farklı bulmasalar da…
MasterChef’te aranan, yaratıcılık, şef tabakları. Çünkü MasterChef burjuva yönetimindeki toplumlardan alınma. Burada lezzetten vazgeçilmese de, farklılık, karmaşıklık, zenginlik, gösteriş bekleniyor. Bugün ne denli burjuvalaşma çabasında olursa olsun, bulaşıkçılıkla başlamasının sonucu olsa gerek. Mehmet şef bunu şöyle açıklıyor: “Bir ustanın, yani az sayıda yemeği en lezzetli şekilde yapanların düzeyine ulaşmalıyız. Ama biz şefler tüm dünya yemeklerini pişirebilmeliyiz.” Bu sözlerin bizim terimimizle anlatımı: Ustalar, çevresinde topluma en lezzetli yemekleri sunar. Biz şefler ise burjuvanın son bulmayan isteklerine cevap verebilmeliyiz. Bu nedenle çok şey bilmeliyiz. En pahalı ürünleri tanımalı ve kullanabilmeliyiz. En zor teknikleri uygulayabilmeliyiz. Kullandıkları terimlerin çoğunluğunun Türkçe olmaması da bunun bir göstergesi. Üstelik bu terimlerin bazılarının Türkçe karşılıkları var ve bazı terimleri düzgün söyleyemiyorlar.
Biz de görüyoruz: MasterChef’te birçok sataşma, çatışma… Senaryo gereği, canlı olmadığı için bazı sunu ve değerlendirmelerin bile düzenlenmesi olası. Özetle, MasterChef de bir eğlence programı, bir tiyatro. Ama nasıl olursa olsun, MasterChef’te yarışma var, çabalama var, üretim var…
Son olarak ekleyelim, tabii spor programları olunca, Anadolu İnsanı, Ailenin Yeni Üyesi… gibi toplumumuzun mücadelelerini veya diğer toplumların insanlarının yaşamlarını, yaşam mücadelelerini veya yarışmalarını sunan programlar olunca bunları seçiyoruz. Müzik dinletisi veya seyri de MasterChef’in önünde.
Kafatasının içinde beyin varsa, şeytanın tuzağını anlamak çok kolay!.. Bir de beyin omuzaltı işlere kiraya verilmişse, ateşe götüren apaçık tuzakları anlamak nafile!.. ŞERİAT: Türkçesi, “ALLAH’IN SUYA GİDEN YOLU” demek. Su: bereket demek. DİN ŞERİATI: “YARATAN’IN KURTULUŞA GÖTÜREN BEREKETLİ YOLU” demek. Şeriat’ı TEK ALLAH getirebilir Ve de GETİRMİŞTİR zaten. Tevratın, İncilin, Kuran’da ki aslı ile, asla tahrif edilemeyecek olan Kuran’ı Kerim ve Peygamberimizin Kuran’a uygun HADİSLERİ OLARAK, ALLAH ŞERİATI İLE İNSANLIĞI BEREKETE GÖTÜRECEK YOLU VERMİŞTİR. Kuran’ı Herkes, KENDİSİ, KENDİ DİLİNDEN ANLAMAK İÇİN OKURSA ÖĞRENİR. Uygulamak veya uygulamamak hakkı Allah tarafından verilmiş bir haktır. Kimse zorlayamaz. Şeriatı getirme yetkisi tek Allah da ise ve de Kitaplarla, hadislerle getirmişse, “Şeriatı biz getireceğiz” diyenler, Allah’a ŞİRK koşanlar olmuyor mu?.. O zaman, “KİM” ler kendilerini DİN DENETLEYİCİSİ YERİNE KOYAR, anlayın artık ya!.. O zaman, HAŞAA, “Biz şeriatı getireceğiz,” “Allah’ın yolunu biz getireceğiz” “KİM” der, düşünür müyüz?..
Bu konuda Rabbimiz bizi nasıl bilgilendirmiş, bakalım!..
Kuran’ı Kerim. Sure 58/ayet 19- 20: Şeytan onları etkisi altına aldı da, kendilerine Allah’ı anmayı unutturdu. İşte onlar şeytanın yandaşlarıdır. İyi bilin ki şeytanın yandaşları hep kaybederler. Allah’a ve Peygamberine düşman olanlar, işte onlar aşağıların aşağısındadır. 32/4: Allah arşın her zerresine hakimdir. O’ndan başka ne bir dost ne de şefaatçınız vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?