Kategori arşivi: Yazarlar

YOZLUK

YOZLAŞMA- YOBAZLIK:
İkisi de aynı şey!..
Bir toplumun ÇOĞUNLUKLA, akıl dışı işlerine; Gerçek inanca, bilime, sanata sırt çevirmesine;
Eğitimi, sulandırmalarına;
Bilimi, sanatı kötüye kullanmasına;
Doğa ve tabiat valıklarını bozmalarına;
Doğal yaşama sırt çevirip, şehrin suniliğine kaçış;
Hayvanlara, ormanlara merhametsizliğe;
Torpil, rüşvet, lüks, israfı çok sevmelerine;
Emaneti ehil ellere vermemelerine;
İnsanlara, hayvanlara, ağaçlara, vicdan, merhametten yoksun oluşlarına;
Okumaya, öğrenmeye emek vermeyişlerine;
Küfrü, bedduayı çoğaltmalarına;
Adaletsizliği, haksız çıkarcılığı arttırmalarına;
“Adletsizliklere karşı, “Bana ne” umursamazlığına; Giyimden, baslenmeye, barınmaya karşı her işi, akıl dışı yapmalarına;
insanlık, inanç, bilim, sanat eğitimlerinin sığlığından;
Yalanı, dolanı, aldatmayı ÇOĞUNLUKLA pek sevmelerinden;
SAYGISIZLIK, SEVGİSİZLİK, ZALİMİK, EMPATİSİZLİK, DUYARSIZLIKLA;
O TOPLUMU, AHLAKEN ÇÖKMÜŞ, YOZLAŞMIŞ, YOBAZLAŞMIŞ görürsünüz!..
Dahası da var!..

*Görüp, bildiklerinizi siz de ilave edebilirsiniz…

Kuran’ı Kerim. Sure 16/Ayet 98, 99,100:
Kuran’ı okumak istediğin zaman, kovulmuş şeytanın vesvesesinden Allah’a sığın. Çünkü inananlara ve Rab’lerine dayananlara onun bir gücü yoktur. Onun gücü, sadece kendisini dost tutanlara ve Allah’a ortak koşanlaradır.

NİCE KIRKPINARLARA

Her yıl olduğu gibi bu yılda bir Kırkpınar daha atlattık. Değişen ne oldu; Pehlivanlar, Ağalar, Hakemler  ve Seyirciler. Bunların dışında değişen bir şey yok. Aynı anane, aynı  töre. Daha önceki yıllardaki gibi devam etti, öyle de olması lazım. Altı asırdan beri böyle devam etmiş.

Kırkpınar Türklerin Rumeli’ye girip zafer şenlikleri yaparken tutuştukları hırslı bir güreşte yenişemeyip fenalaşarak ölmesi ile gömüldükleri yerlerde kırk pınar oluşmuş, işte Kırkpınar ismini buradan alıyor.

Kırkpınar Dünyada Olimpiyatlardan sonra gelen en eski spor organizasyonudur. Bir çok eksiklikleri ile birlikte 665 yıldır devam etmektedir, inşallah sonsuza kadar devam eder. Devam eder ama bazı noksanlıkların giderilmesi gerekir. Bu noksanlıkla başta Sarayiçi’nin panayır havasından kurtulması gerekir. Bunun içinde Türk geleneğine sadık kalınarak bir proje yarışması açılmalıdır. Sarayiçi Edirne’nin eğlence yeri olmalıdır. Tabi sel konusunu da göz önüne alarak.

İkinci önemli konuda güreş sahasındaki seyirci sayısı. Bugünkü miktar 22000, bence bu miktar az, daha fazla seyirci olmalı. Bir duyum aldık; bu bir müjdedir Kırkpınar için 35000 kişilik bir stat yapılacakmış. Eğer böyle bir stat yapılırsa seyirci sayısı artar, çok güreş seyreden olur ve Edirne Belediyesi de kazanç sağlar. Bunun yeri de Sarayiçi olmalı, çünkü Edirne’de Kırkpınar Sarayiçi’nden doğmuştur. Hatta bu gün kullanılan güreş stadı kuzey ve batı cihetinden uzatılarak 35000 kişilik hale getirilirse masraf az olur. Evet bekliyoruz. Bir konu daha, Kırkpınar artık kabına sığmaz oldu, artık Kırkpınar dışa açılmalıdır. Türk’ten başka yabancı pehivanlar da kurallar öğretilmek şartıyla Kırkpınar’da güreşebilmelidir. Yani Kırkpınar beynelmilel olmalıdır, Olimpiyatlar gibi. Bunu bekliyoruz.

Bir başka konuda Sarayiçi yılda bir Kırkpınar’da, birde Kakava şenliklerinde kullanılmaktadır. Bu kadar masraf sadece iki konu için mi? Niye okçuluk, pinpon müsabakaları, Karakucak güreşleri Sarayiçi’nde yapılmıyor. Hatta yeni stat yapılırsa bu günkü statta tadil edilerek açık hava yüzme havuzu olarak kullanılmasın?

Kırkpınar bu konularla yeterli olmuyor, birde fuar meselesi var. Bu konuda ele alınıp işlenmeye başlanmalıdır. Fuar nereye yapılmalıdır? Fuar E 5 yol güzergahında olmalıdır, Sarayiçi’ne yakın taraflarda olursa iyi olur. Bugüne kadar Sarayiçi’ne Kanuni köprüsüne varmadan yapılan basit bir sergi yeriydi, fuar sergi stantlarının, peyzaj uygulamalarının, eğlence düzenlemelerinin, çay bahçelerinin, söyleşi toplantılarının, çiçek üretim yerinin olduğu en azından 300 — 400 dönümlük sahası olan bir yer olmalıdır, böyle bir fuarı bekliyoruz.

Peki ama onu istiyoruz, bunu bekliyoruz, nasıl olacak bu! Bu konuların takipçisi, eleştiricisi olmak için bir kuruluş olmalı. Sy Vali Nusret Miroğlu zamanında böyle bir kuruluş vardı, bir yıllık faaliyetinden sonra lavedildi. Şimdi Belediye nezdinde böyle bir kuruluş gerekli bunu bekliyoruz.

 Bu yıl Kırkpınar’ın 665. yılını kutladık, NİCE KIRKPINARLARA…

DÜNYA ÇIKARI MI    

“Dünya çıkarı” dediğim, en az tüketerek, en sağlıklı ve huzurlu yaşamak ve artanı da MUHTAÇ CANLARA HARCAMAYA EMEK VERMEK yerine; “DÜNYA ÇIKARI”dediğim servet, mal, mülk biriktirmek, lüks ve israfa dayalı, yalancı, dolancı, torpilli, TALANCI tüketimdir. Ve de, Cenneti kazanma aşkıyla yapılan gösterişlerdir. “Ahret çıkarı” olmaz, çünkü dünyada “ÇIKAR,” ahret yolunu tıkar. “AHRET KAZANCI” ise, en az tüketerek, en az şeye ihtiyaç duyarak, sade, sakin, israfsız, en sağlıklı, hakkaniyeti korumak için savaşarak, mazlumun yardımcısı, zalimin korkusu olup, Allah’ın vazifelisi bilinciyle, CAN FEDA yaşamak!..
Dünya çıkarını dünyada mı istersin?..
AHRETTE ÇIKAR YOKKİ, ahrette de yapasın!.. Bu dünyada çıkarını istersen, belki alırsın, ama o çıkar da DÜNYADA KALIR; AHRETTE ELİN BOŞ MU KALSIN?..
Varlıkta veya azlıkta, muhtaç, insan, hayvan, bitki, ağaç, canlara yaptığın faydanın karşılığını, bu dünyada bekleme ki, ahrette nasibin olsun.
Yaratan bu dünyada geçim elini boş bırakmaz. Yeterki sen RUHTAN YAPASIN; ÇIKAR BEKLEMEDEN YAPASIN. Yani KARŞILIK BEKLEMEDEN yapasın. MUHTACIN DERDİNİ GÖRÜP, İÇİNİN CIZZ ETMESİ; ÇARE OLUP, SEVİNDİRİP, SEVİNMEK; “OH” O RAHAT, BEN RAHAT DEMEK İÇİN YAPABİLMEK…
İLÂHİ KURAN’IN,
İLÂHİ DİNLERİN,
DÜNYAYA GELİŞİMİZİN,
İLÂHİ DÜNYA SINAVININ,
İLÂHİ SEVGİNİN SIRRI BU İŞTE!..

(Kuran’da ve de Tevrat’ın, İncil’in asıl kısımlarında da, Zebur’da da bunlar yazılıdır.)

Kuran’ı Kerim. Sure 2/Ayet 261:
Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu; her başağında yüz dane olmak üzere, yedi başak veren bir danenin durumu gibidir. Allah dilediğine kat kat verir. Allah geniştir, bilendir.
2/262: Onlar ki mallarını Allah yolunda harcarlar, sonra harcadıklarını başa kakmazlar, eziyet vermezler. Onların Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur, onlar mahzun da olmazlar.
67/2: Hanginizin daha güzel amelde bulunacağını sınamak için, ölümü ve hayatı yaratan, O’dur. Ve O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.

Zirveden Sonra

Büyük zirveye(!?) NATO’ya üye olmayan Avustralya, Azerbaycan, Bahreyn, Japonya, Kuveyt, Yeni Zelanda, Bahreyn, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) katıldı. Şimdi, Nasrettin Hocanın fıkrası misali durduğumuz yer Dünya’nın merkezidir görüşüyle bakılırsa pek de bu görüşü doğrulayan bir katılım çeşitliliği olmadığı rahatlıkla görülür. Zira Avustralya niree Azerbaycan niree, BAE nire? Bir başka deyişle Dünyanın dört bir yanından devlet ve hükümet başkanları yahut onların temsilcileri geldi bu zirveye.

Katılımın coğrafi genişliği ve çeşitliliği NATO’nun alan dışılık yaklaşımını oldukça genişlettiğinin bir işareti. Varşova Paktı yıkılınca NATO’nun dağılacağına dair görüşler, alan dışılık yaklaşımı ile boşa çıkmıştı. Bunun en somut örnekleri Kosova ve Bosna’da görüldü. Bu yaklaşımın aynı zamanda küresel çapta karşılık gördüğü de artık belirginleşmiş bir durumda.

Bu şartlar altında Arap Yarımadası devletlerine ayrı bir yer ayırmak gerekiyor. Örneğin Katar; ABD ve İngiltere’nin çok ama çok önemli bir müttefiki. Uzun yıllar İngiltere’nin askeri ve ticari himayesi altında varlığını sürdürdü. Yani bağımsız bir devlet değildi ta ki 1971 yılına kadar. Katar bu bağlılığını halen İngiltere Kraliyeti himayesinde gerçekleştirilen Royal Ascot at yarışlarında şeyhlerinin melon şapka ve frakla arz-ı endam eylemesi ile gösterir. Yani sınırları içinde başka, sınırları dışında başka. Benzeri bir davranış biçimi Suudlar için de geçerlidir ama konumuz o değil.

Diğer Arap Yarımadası devletleri için de bu bağlılık durumu Katar’ınkinden farklı değil. Dolayısıyla Arap Yarımadası devletlerinin NATO ve özellikle ABD’ye olan taahhütleri bölgesel güvenlik için ödevlerini tam anlamıyla yaptıklarını gösteriyor. Bu yüzden de NATO üyesi olmadan NATO zirvesine katıldılar.

NATO’nun “eski Avrupa” devletlerini oluşturan müttefikleri ise tüm muhalif söylemlerine rağmen ittifakın şartlarına uyum sağlama konusunda gayet istekli bir tutumdalar. Yani burada mesele kim nerede koşu yaptı, hangi lider nasıl giyindiden ziyade taahhütler nasıl yerine getirildi konusu. Son görüşmeler de göstermektedir ki; bu taahhütler yerine getirilirken fazla bir sorun yaşanmıyor. Tüm“bizimle değilsin” içerikli kılık kıyafet eleştirilerini ise uluslararası politikada dedikodu nedir kısmına bırakalım, benim alanım değil bu konular.

Sonuç olarak; NATO üyesi devletler, askeri harcama ve kapasitelerini genişletme taahhüdü etrafında birleşti. Bunun yanı sıra NATO harici devletler de ittifaka “seçkin katkı sağlama” taahhütlerini yerine getireceklerini binlerce kilometre öteden gelerek gösterdiler. Yani NATO kapasitesini genişleterek ABD’nin yönlendiriciliğinde yoluna devam ediyor. Diğer üyeler de mevzii hususlarda, belli sınırlar dahilinde, kendine yardım ilkesi çerçevesinde çıkarlarını koruma ve güç kapasitelerini artırma arayışına devam ediyor. Mesele bundan ibaret… Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

BUNLAR YOKTU

Şimdiki nesiller eskiyi bilmezler, “Böyle gelmiş böyle gidiyor” sanırlar. Yüz yıl, 60, 70 yıl öncesine kadar böyle hastalıklar binde bir olurdu. Şimdi, ölen ölene; sebepleri de besbelli!..
Ateş düştüğü yeri yakıyor, ama yüzmilyonda bir iki, istisnalardan başka kimsenin umurunda değil!..
Kanserin ne adı bilinirdi, ne de kanserden öleni görürdük!..
YÜZ YILDIR, SÜT TOZU, KISIR TOHUMLAR, KİMYASAL TARIM, TRANS YAĞLAR, RAFİNE TUZ, TİTANLI BEYAZ ŞEKER, BEYAZ EKMEK, TÜKETİMİ İLE BAŞLAYAN SAĞLIK ŞİMDİ NE DURUMDA ACABA?..
TÜRKİYE’ DE HER YIL ARTARAK, GEÇEN YIL KANSERDEN ÖLENLERİN SAYISI: 75.OOO İLE 80.000 KİŞİ ARASINDA…
Seksen tane 1000 kişi!..
Kanserden ölenlerin oranı, % 16. Türkiye dünyada ilk sırada!..
HER YIL ARTA ARTA!..
TÜRKİYE’ DE KALP VE DAMAR HASTALIKLARINDAN ÖLENLERİN, ARTA ARTA, SON YILLIK SAYISI: Toplam ölümlerin % 36′ sı.
Yaklaşık, 180. OOO kişi ÖLÜYOR.
180 TANE, BİN KİŞİ, HER GÜN ARTA ARTA…
Dünyada ilklerde!..
TÜRKİYE’ DE, TAM 12 MİLYON DİABET HASTASI VAR. DÜNYADA İLK SIRADA!..
TÜRKİYE’DE, DİABET HASTALIĞINDAN, HER GÜN… HER GÜN… HER GÜN… 87 KİŞİ ÖLÜYOR. YILDA, 32. OOO KİŞİ… 32 tane, 1000 KİŞİ ÖLÜYOR!..
HER GÜN ARTA ARTA!..
TÜRKİYE DE OBOZİTE, DÜNYADA İLK SIRADA. YETİŞKİNLERİN % 57’Sİ OBEZ!..
Oboziteden ölenlerin sayısı, her organın iflasından olduğu için, kesin bulunamıyor.
HER GÜN ARTA ARTA!..
Türkiye’de terafik ve iş kazalarından sakat kalanları ve ölenlerin sayısı da dudak uçuklatır!…
DÜNYADA İLK SIRALARDA…
HER YIL MİLYONLAR ÖLÜYOR, BİZİM MİLLET İSE, HALÂ ÜÇÜNCÜ DÜNYA SAVAŞININ NE ZAMAN ÇIKACAĞINI MERAK EDİYOR!..
SAVAŞLARIN HALÂ KILIÇ KALKANLA YAPILACAĞINI SANIYOR!..
NE DİYELİM, ALLAH BEYİN VERMİŞ, AMA…

BEYİN OMUZ ALTINDA KİRADA OLUNCA, OLAN TABLO BU!..

Kuran’ı Kerim. Sure 47/ayet 28:
Bu halin sebebi şudur ki: Onlar Allah’ın hışmına bais olacak şeye tabi oldular. Allah’ı hoşnud edecek şeyi istemediler. Bundan dolayı Allah onların amellerini beyhude kılmıştır.

HAHAHAHAİHİHİHİHİ

Bazıları gülmeye ceza verse de gülmek yakışır insana. Gülmek birçok şekilde ve kişiye, zamana göre değişse de güzeldir. Gülme araçlarından en önemlisi ise komedidir. Komedi, temel amacı izleyiciyi veya okuyucuyu eğlendirmek, güldürmek ve genellikle güldürürken düşündürmek olan bir sanat ve edebiyat türüdür. İnsan doğasının kusurlarını, günlük yaşamın absürtlüklerini ve toplumsal aksaklıkları abartılı ve mizahi bir dille ele alır.

İlk olarak Eski Yunan döneminde bağ bozumu tanrısı olan Dionysos için yapılan törenlerde ortaya çıkmış. Bu törenlerde komos isimli eğlence alayları yapılmaktaymış. Farklı kılıklarda insanlar flüt çalan birinin arkasından çeşitli taşkınlıklar yaparak sokaklarda dolaşmaktaymış.

Komedi günlük yaşamdan esinlenerek yazılmaktadır.Karakterler de genellikle halktan insanlardır.Bu tür komediler insanları eğlendiriyor olsa da derinliğinde düşündürme, kendimizle alay ederek dersler çıkarma ön plandadır. Etliye sütlüye karışmayan komediler de vardır. Egemenin tepkisini çekmek yerine basit sarhoş esprileri, cahil görünümlü insan komedileri, şive yorumları, giyim ve cinsellik şakaları gibi komediler komedi yapılamayan zamanlarda öne çıkar.

Komedyen Ricky Gervais’n dediği gibi;“Komedi rahatsız edici olma hakkına sahiptir ve hatta çoğu zaman öyle olmalıdır. Sözler insanları incitmez insanlar ancak sözlere kendi verdikleri anlamla incinir.” Kısacası sorun, komediyi yapanda değil izleyendedir.

Bazı konuşmaları ba(ğ)zı insanlar sevmez ve ‘inancıma’ veya ‘kimliğime’ dil uzatıldı diyerek yasaklamayı savunur. İhbar ederler ve susturmaya çalışırlar. Maalesef sanatın fıtratında olan ceza alma komedide daha fazladır. Çünkü komedi aslında bir isyandır. Sosyal iklime göre değişse de egemen olanın fıtratımda cezalandırmak vardır. Kim adına? Toplum adına!

Son 45 yılın komedyenlerine baktığımızda, 1980 Kenan Evren darbesi öncesinden gelen Metin-Zeki veya Levent Kırca, Ferhan Şensoy politik hiciv olarak milyonlar tarafından her gün izlenmekte. AKP’nin başkanlık sistemi döneminde ise politik komedi yapan yok gibi. Cem Yılmaz, Ata Demirer, Yılmaz Erdoğan, Hasan Can Kaya, Tolga Çevik, Şahan Gökbakar (Recep İvedik) ilk akla gelenler. Son yıllarda öne çıkanlar. Yaptıkları basit gülmeceler, cinsellik muhabbetleri, skeç türü söz göndermeleri ile sınırlı. Bunun nedeni elbette sanatçının yetmezliği değil idarecilerin yetmezliği.

Komediyi seven bir toplumuz. Komedyen içi kan ağlayarak düğmeye iğne-iplik geçirir gibi sözcük ve mimik seçerken biz güleriz haklı olarak. O gülmeler bizi rahatsız etse de yasaklanmasını isteyemeyiz. Herkesin kimliği de inancı da kitabı da tercihleri de kendisini bağlar. Hepimizin bir uç siniri vardır belki. Ama bu başkalarının hayatını kısıtlamakla olmaz, olmamalıdır. Kim ne yaparsa yapsın Deniz’in dediği gibi ‘neşemizi çalamayacaklar’. Kadınlar ve çocuklar başta olmak üzere gülmemize yasak getirenler de bilmelidir ki; bizim neşemiz; Nasrettin Hocalardan Neyzen Tevifiklere, Sadri Alışıklardan Ferhan Şensoylara gider ki o ünlü gülüşüyle Adile Naşit’in ahahahahihihihilerindedir.

Deniz Göktaş adlı komedyenin ‘Ölü Deniz’ adlı bir gösterisi nedeniyle tutuklanması herkes gibi beni de üzdü ama gülmeyi unutan bizlerin de gülme umudunu tazeledi. Komediyi drama çevirmekte mahir idarecilerimiz dört yıldır değişik yerlerde oynayan ve sosyal medyada milyonlarca kez izlenen oyunu nedeniyle tutuklandı. Tanrılar komedyen bedel istemiş olmalı ki Deniz seçildi. Oysa Deniz yurt dışında idi. Geldi. İfade için emniyete gidecek iken hava alanında polisler aldı ve kayıtlara ‘yakalandı’ diye geçildi. Suçu kendi ifadesiyle; ‘kasten adam güldürmek!’

Bu tutuklamanın arkasındaki güç ve güçlünün hiçlik içinde olduğu bir hinlik var. Bizi güldürenlerin de tez gülebilmesini diliyorum.

SERGİ Mİ?..

Şöyle bir geçmişe bakıyorum da, otuz yıllık hocalığımda, bir taraftan da 30 dan fazla resim, heykel, seramik form sanatı sergileri açmışım!..
Har bir sergide, yepyeni fikirlerle, 40-50 eserden oluşmuş özgün, renk, biçim ve anlatım dili olarak, insanlık tarhinde eşi benzeri olmayan, herbiri, “BİRİCİK” ifade, “SANAT ESERİ”nden bahsediyorum, zanaat eseri değil!..
Ben bu yüzlerce eseri, onlarca sergi ile insanlara neden gösterdim?..
Öyle ya 30 yıldır her yıl, emek verip ürettiğim eserleri niçin sergileyip insanları topladım?..
İnsanlar eserlere bakıp ne gördü?.. Ben insanların bakıpta görmelerine şahit oldum mu?..
Eğitim, eğitim, eğitim de nasıl eğitim?..
Bir de bunu açıklayan olsa, bari!..
“Ne tecrübe ettim onca sanat eseri üretip, sergiyle insanlara göstermekle?..”diye soruyorum kendime!..
Cevabım:
Otuz yılda otuz hata yaptığımla yüzleşiyorum, maalesef!..
Kimseyi suçlamak, kınamak değil maksadım. Asırlardır, eğitim noksanlığı var ortada..
Ne sanat, ne de sanat bilinci eğitimi öğreten çıkmamış; zaten okuma özürlülük de var!..
Sanat süs sayılıyor. Sanat eğitimi fakültesi kuruluyor, ilk adı “MEKTEBİ NEFİSİYE.” Sonradan, GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ koymuşlar adını!..
Yani “ŞAHANE SÜSLER EĞİTİMİ” deniyor!..
Sanat güzel, iç açıcı, ortamı süsleyici olmalıymış!..
Güzel sanat mış?..
Yani, DRAMA, TRAJEDİ DİYE BİR ŞEY YOKMUŞ HAYATIN İÇİNDE ANLATILACAK!..
Halâ bu abukluğu düzelten çıkmıyor, ya!.. Sadece “SANAT FAKÜLTESİ” demek, yetmiyor, illâ ŞİŞİRİP ABARTIP, ÇARPITACAKLAR, algıları.
Demem o ki, onca sanat eseri sergiledim, “BAKMASINI BİLMEYENLERE, GÖRMESİNİ ÖĞRETEMEYECEĞİMİ ANLADIM!..
Yazık oldu, otuz yıllık emeklerime.
İnsanlar sanıyor ki: Yetenekli birisi, şan, şöhret ve servet kazanmak için yapar sanat eserini. “RUHTAN BAKANA, İNSANLIK ŞUURU KAZANDIRMAK İÇİN ÜRETİLİR SANAT ESERİ!..” demezler.

“Ah keşke bu eserleri yapabilen ben olsaydım da, namım, şanım duyulsaydı, dönseydim köşeleri” deyip, izlerler. “RUHTAN GÖREYİM DE, İNSANLIK ŞUURUM ARTSIN” demek akıllara gelmez.

Kuran’ı Kerim. Sure 40/Ayet 54:
Aklı selim sahiplerine bir yol gösterici, bir öğüttür.
40/58: Körle gören bir olmaz. İnanan ve iyi iler yapanlarla kötülük yapan bir olmaz.
Ne kadar az düşünüyorsunuz!

 KONUKLARINIZIN SESİ 396

             Amacımız, ekonomiyle ilgili bazı genel bilgiler oluşturmak ve bu bilgileri paylaşmaktı. Kendimize göre bir planlama yaptık ve iki yazı yazdık. Birincide, başkalarının ekonomiyi nasıl ele aldıklarını özetlemiş ve bunun bize örnek oluşturmadığını söylemişiz. İkincide, “en çok konuşulan, en çok tartışılan konuları tek tek ele almaya” karar vermişiz ve ilk konu olarak ‘enflasyon’u seçmişiz. Ama biz bilgimizi ne kapitalistlerle, ne de “Enflasyon gibi araçlardan ben nasıl yararlanırım?” diyenlerle paylaşmak istemiyoruz. Biz, üreten veya dün üretmiş olanlarla dertleşmek istiyoruz; bugün onlar bizi okumasalar da. “Süte maya çalamıyorsak, göle maya çalalım” diyoruz. Bu nedenle, bu açıklamalarımıza devam edelim ama bu koşullarda bireysel ekonomik durumunu düzeltebilenlerden örnekler bulup ekleyelim dedik. Bu yazımızda önce ‘enflasyon’u bitirelim.

            Diseflasyon: Enflasyon oranının düşmesi. Sermayeye çalışan yönetimler disenflasyonu amaçlayabilir ama bunu emekçinin refahını arttırmak için değil, sermaye sahiplerinin dış alım-satımını kolaylaştırmak için yapar. Çünkü emekçinin refahı ücret artırımıyla daha kolay sağlanabilir.

            Reflasyon: Diseflasyonun karşıtı. Para basarak veya vergileri düşürerek düşen enflasyonu geri çevirip eski durumuna getirmek. Amaç yine sermayeye hizmet.

            Stagflasyon: Aynı anda hem enflasyonun hızla yükselmesi, hem de işsizliğin artması. Yani sermaye için çabalayan yönetimin ekonomiyi yönetemez duruma düşmesi.

            Deflasyon: Enflasyon oranının negatif olması. Yani fiyatların genelde düşmesi. Üretim, talebin üstünde olduğu zaman olabilir. Bizde söz konusu değil.

             Özet: Kapitalizm, çelişkisiz olamaz. Bu nedenle bu çelişkilerin gizlenmesi ve patlamaya dönüşmesinin önlenmesi için türlü araçlar gerekli.

             Tüm bu ekonomik kargaşalık kapitalizmin ürünü. Biz de bu nedenle kapitalizme karşıyız. Ama kapitalizme karşı savaşı hayalcilik görüyoruz. Ne halkımız böyle bir savaşa hazır; ne de aydınlarımız böyle bir savaşı örgütleyip, yönetmeye. Yapabileceğimiz, bu koşullarda bireysel kurtuluşu becerebilen emekçilerden örnekler bulup, bunların savaşını sunmak.

            Mehmet’i bize PTT’den kargo getirdiğinde tanıdık. Sonra sitemizde mobilya da yıkadı, araba da. Yaşamı özetle şöyle:

            Mehmet, Ağrı doğumlu. Babası duvar ve sıva ustası. Mehmet üç yaşındayken Antalya’ya gelmişler. Mehmet onüç yaşından beri hep çalışmış; aileye katkı için. Plajlarda, halı sahalarda. Evleri uzak olduğundan oralarda yattığı olmuş. Bu arada liseyi bitirmiş, üniversite sınavını kazanmış, beden eğitimi öğretmeni olmuş; çalışmaya hep devam etmiş, onaltı yıl da amatör takımlarda futbol oynamış…

            Mezuniyetten bir yıl sonra evlenmiş. Değişik işlerde çalışmaya devam: Tramvay duraklarında iki yıl, biraz İngilizce de bildiğinden Türkiye’ye okuma amacıyla gelen öğrencilere rehberlik bir yıl (ücreti Euroyla yani yüksek ama yirmidört saat görev, yirmidört saat ev.) Bu düzenini bozduğundan bırakmış. PTT kargoda dağıtıcı olmuş.

           Babası inşaat ustalığında oldukça iyi para kazanmış; iki amcasının önerisiyle bu parayla bir arsa alımında ortak olmuş. Böylece amcalar üçer daire sahibi olmuş, babası açıkta kalmış. Annesi de kanser olunca ve tedavi masrafları artınca Mehmet koltuk yıkama makinesi alıp bu tür ek işlere de girişmiş. Annesi ölünce çok yorucu bu ek işleri bırakmış.

            Evlilikten sonra sekiz yıl aynı evde kiracıymış; sonra altı ev daha değiştirmek zorunda kalmış.

             Şimdi Mehmet otuzyedi yaşında. Onbir yaşında bir kızı, yedi yaşında bir oğlu var. Babası ve kız kardeşiyle aynı apartmanda kiracı. Babasının yirmibin lira emekli maaşı var, ev kirası onaltıbin lira. Kendisi sabit işe geçmiş, aylık otuzaltıbin lira alıyor. Bir sitede bakım görevi yapıyor ve oradan da onikibin lira alıyor. Ev kirası onsekizbin lira…

           İşte başarılı halk ekonomisi bu!

                                                                                                                            Sağlıcakla,                

ÇINARIN GÖLGESİNDE

Saraçlar Caddesi’nde sabah saatleri. Doğan güneş arkada, binaların gölgeleri sol tarafta, sıcaklığını hissettirmiyor daha.

Bankanın biraz ilerisinde çınar ağacının altına oturmuş dört emekli tatlı tatlı sohbet ediyorlar. Çınar ağacı bile sanki dallarını eğmiş onların hoş sohbetlerini dinliyor gibi. Serinliğiyle onları kollamak ister gibi de geldi bana.

Yavaşça yaklaşıyorum yanlarına selamlıyorum;

“Merabayın gençler, nasılsınız?”

İlgiyle süzüyorlar beni “gençler” dedim ya gülümseyerek selamımı alıyorlar. Bakıyorum tanıdık biri var aralarında;

“Vaayyy Koçero agam da buradaymış.”

Koçera agamla (lakabıdır kendisinin) hastane önünde tanışmıştık, kontrol için gelmiş hastaneye, tanış olmuş hikayesini dinlemiştim. Uzun yıllar Mensucat Santral fabrikasında usta başı olarak çalışmış, fotoğrafını çekerek Halil Bezmen’e göndermiştim.

“Koçera agam Halil Bezmen’den de selam var sana, bak telefondan göstereyim, mutlu olmuş mesajına” diyorum.

Sohbetimiz ilerliyor. Soldaki ağabeyimiz sigortadan emekliymiş, uzun yıllar inşaat işlerinde çalışmış. Yılların ağır işlerinin izleri var sanki yüzünde. Kim bilir kimlerin evlerini yaptı gençlik yıllarında.

Koçero agamın diğer yanındaki ağbimiz de meğer tanıdıkmış, uzun yıllar camcılık yapmış Eski İstanbul caddesinde. Kırılan kalpleri onarabilmişmidir bilemem ama dükkanına gelen bütün müşterilerin kırılan camlarını yenileriyle değiştirmiş çalışma hayatı boyunca.

En sağdaki ağabeyimiz marangozluk yapmış ömrü boyunca. Ahşap ile geçen bir ömrü olmuş. Severek yapmış işini, sorduğum eski marangozlardan hepsini yakından tanıyor. He eski Edirne nedir ki, boydan boya iki kilometre, bütün Edirne birbirini tanıyormuş onun gençliğinde.

Sormadım onlara “emekli maaşçıklarınız yetiyor mu?” diye.

Sormadım onlara “yengeler hayatta mı, yoksa tek başınıza mı yaşıyorsunuz.?”

Sormadım onlara “kızanlarınız var mı, sizinle ilgileniyorlar mı?” diye.

Neden bozayım ki keyiflerini böyle sorular sorarak diye düşündüm ve hepsini tek tek selamlayarak “sağlıcakla kalasınız” diyerek ayrıldım yanlarından.

El sallayarak uğurladılar beni gençler.

İnsan bindiği dalı keser mi?

Uzun süredir Enez’de kaldığım için haklı olarak pek çok okur ve arkadaşım Yunan adalarına feribot seferlerinin akıbetini soruyor.

Son olarak Yunanistan’da Dedeağaç’ta bile aldım aynı soruyu.

Çanakkale’den yolcu getiren bir tur otobüsünün kaptanı “Enez-Taşoz adası seferleri ne zaman başlayacak?” diye sormuştu.

Aslında 9 Haziran’daki yazımda paylaşmıştım düşüncelerimi.

Hatırlatmak gerekirse; tek başımıza bizim istememizin bir şey ifade etmeyeceğine, Yunanistan’ın da bunu istemesi gerektiğine, olsa bile uzun süre devam etmeyeceğine dair düşüncelerimi yazmıştım.

Daha önce de dediğim gibi keşke yanılmış olsam!

Dedeağaç’ta bir alışveriş merkezinde karşılaştığım o tur otobüsünün şoförüyle de bu düşünce ve kaygılarımı paylaştıktan sonra, Enez’den başlayacak feribot seferlerini neden bu kadar çok istediklerini sorunca, aldığım cevap düşüncelerimde ne kadar haklı olduğumu da ortaya çıkardı maalesef.

Kaptan şoför dedi ki; “Ağabey, biz bugünkü rotada Çanakkale’den Taşoz’a Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe ve Kavala güzergahından 6-6.5 saatte gidiyoruz. Enez’den feribot seferleri başladığında Çanakkale’den Taşoz’a en fazla 3-3.5 saatte gitmiş olacağız”

Yani Çanakkale’den hatta güney Ege’den gelecek olan tur otobüsleri şimdiden Dedeağaç, Gümülcine, İskeçe ve Kavala’ya uğramadan direkt olarak Enez üzerinden Taşoz’a gitmenin hesabı içindeler.

Böyle olunca da insan ister istemez yazı başlığındaki gibi soruyor elbette!