Elli yıl önce bu günlerde Adıyaman İli Kahta İlçesi Alidam Köyü’nde büyük bir heyecanla göreve başlamıştım. Bu ücra köyde en unutulmaz çalışmaları yapmamın sebebini öğretmen okulunda yetiştirilme biçimi ve toplumsal sorumluluklarımıza bağlıyorum. O günden beri eğitimin içindeyim. Okuduklarım ve edindiklerimden öğrendiğim; eğitim alanında da sosyal devletin ticarileşme ve dinselleşme alanında maalesef acayip ilerleme kaydettiğidir!
Birçok yazımda belirttiysem de özellikle 11.07.2024 günlü “Eğitimi Maarif Yapmak” başlıklı yazımda eğitimin maarif olarak sunulmasını eleştirmiştim. Çünkü biliyorum ki maarif sözcüğü sadece bir sözcük değişikliği değildir. Yüz yılı aşkın bir kinin gün yüzüne çıkarak zamanın kapitalist sistemine uyumlu hale getirilmesidir.
AKP devrinde her bakanın eylemini “devrim” diyerek sunduğu uygulamalarda; özgürleşme amaçlı eğitimi, itaat eden tebaa yetiştirme amacına evrildiğini gördük.
İktidardan beslenen birtakım gruplar demokratik ilişkiler adına bir araya gelerek bakanlığa akıl vermektedir. Bunlardan birisi de karma eğitime son verilmesi talebidir. Kuruluş yıllarında eğitime verilen önemi ve karma eğitime anlam veren girişimleri görürüz. Eğitim kongresinde kadın ve erkek öğretmenleri ayrı oturtan yetkiliye Mustafa Kemal’in söylediği anlamlı uyarıyı unutmamalıyız: “Kendinize mi yoksa saygıdeğer kadın arkadaşlara mı güvenmiyorsunuz?”
Bu bakış açısı sonrasında karma eğitim ülkede egemen olmuştur. Elbette bu geçiş sürecinde ve ihtiyaçlar gerektirdiğinde kadın ve erkek okulları da olmuştur. Ancak karma eğitimden taviz verilmemiştir.
Geçen günlerde Akit Gazetesi’nin sekiz sütun başlığı karma eğitime son verilmesi talebiydi. Bir kısım şeriat iltisaklı kurumun oluşturduğu raporu yayınlayan gazete karma eğitimi de kapsayan Tevhid-i Tedrisat Yasası’nın kaldırılmasını savunurken; “Asrın Yanlışından Dönülsün” başlığını kullandı. Bir grup güruhun bilimsel (!) çalışmasına göre; ‘tek cinsiyetli okulun insan fıtratına uygun olduğu’, ‘erkek öğrencilerin pratik ve somut deneyimlere’, ‘kız öğrencilerin ise duygusal ve sosyal etkileşimlere dayalı öğrendiği’ gibi akıl dışı cümleler ile karma, laik, bilim ve fen odaklı çağdaş eğitimi değersizleştirmeye çalıştı.
İktidar; “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” ile Osmanlı eğitim sisteminde maarif olarak anılan, daha sonra eğitim olarak kullanılan maarif sözcüğünün ideolojik değişimin sağlamaktadır. Amaç; kindar ve dindar bir kuşağı tek inançlı olarak öne çıkarmak ve sermayeye sunmaktır. Bu vesileyle eğitimi sözde sivil kurumlara açarak ‘Batı’ya demokratik görünmeye çalışıyor Laik devlette olmaması gereken inanç amaçlı, irtica odakları kurumlar ile bakanlığın yaptığı protokoller sayesinde 365 gün 24 saat okul bina ve idareleri bu kurumlara açıyor. Öte yandan köy okullarında köy düğün veya etkinliklerine yasaklayan kaymakamlar da var (Uzunköprü).
Kurtuluş Savaşı’nı yok sayarak milli mücadele diye küçümseyen bakan ve takipçileri bakanlık bütçesini Maarif Vakfı’na aktararak yandaşlarını da zenginleştirmekten çekinmemektedirler.
Oysa; eğitim çalışanları tüm yurttaşlar gibi her gün yoksullaşıyor. AKP; devrinde yoksullaşan onlarca milyon ailenin çocuklarına günde bir öğün yemek vermekten aciz. Hem de defalarca söz verilmesine, Meclise getirilmesine rağmen.
Değişik sebeplerle yıkılan okul binalarının yerine yenileri yapılamıyor. MESEM sistemi ile zor koşullarda çalışan ve maalesef ölen çocuk/genç/öğrencilere çare üretemeyen bakanlık holding olmuş tarikatların her gerici girişimine destek olmaktadır.
Anlaşılan o ki 2026-2027 eğitim öğretim yılı da eğitimi değersizleştirme, toplumu yoksullaştırıp buna itiraz edenleri de korkutma, yasaklama şeklinde geçecek. Ve bizler 3Y (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar) üzerinden iktidara gelip 24 yıl sonra aynı taleplerin çözümünü artık iktidardan beklemeyen halk olarak bu duruma kalıcı bir ‘yeter’ demeye çalışacağız. Bu da birlikte; yeni siyaset ve örgütlenme tarzı ile olacaktır.
Kitaplardan “Kurtuluş Savaşı” tamlamasını kaldırıp yerine “Millî Mücadele” yazdırarak veya serbest bıraktığı giyim-kuşamı yeniden önlükle tek tip yaparak yine ve yeni yeni devrimler(!) yapan Bakanlık ve ardıllarına yazımın ilk cümlesinde anımsattığım cümleyi bir kez daha yazıyorum; “Ancak şu bilinmelidir ki, kökleri sağlam temellerle atılmış olan cumhuriyet ve aydınlanma amacından kopmak isteyenlerin sonu hüsran olmuştur, şimdi de aynı olacaktır. İnsanlığın ve Cumhuriyetimizin kazanımı ‘eğitim’, ‘maarif’ olmayacaktır.”
Gazeteci Mustafa Balbay, CHP’nin kapatılması yönünde bir açıklama yaptı diye linç ediliyor. Pek çoğu duygusal tepkilerle, kimileri de siyasi ortamın kaynayan kazanın ateşine birkaç odun atabilme gayreti ile Balbay’a veryansın ediyorlar… Balbay haklı mı? Hayır… Çünkü Atatürk’ün kurduğu CHP zaten 1980’de kapatıldı. 1980 sonrası SODEP, HP ve DSP; CHP tabanının mirasını paylaşma gayreti içerisinde CHP görünümlü tavırlarıyla ayrı ayrı çizgide siyasi yaşamlarını sürdürdüler.
***
SODEP ve HP zaman içerisinde birleşerek SHP’yi kurdular. Ecevit’lerin “DSP; CHP’nin devamıdır” şeklinde bir iddiada bulunduklarını da hiç hatırlamıyorum. Aksine eski CHP’yi dışlayarak önemli bir farklılık yaratabileceklerini sandılar.
1990 lı yılarda yeniden açılmasına izin verilen CHP düştüğü kuyudan iktidar gayretleri ile çıkarılan Baykal’a teslim edilerek bir kez daha kabuk değiştirdi. Sürecin gerektirdiği noktada sosyal demokrat bir çizgide yürümekte olan SHP kapatılarak CHP tabelası altında, askeri vesayetin gölgesinde, bir holding zihniyeti ve keyfi ile ‘Tek Adam’la yönetilen deve mi, kuş mu olduğu anlaşılamayan bir parti oluşturuldu.
Atatürk’ün kurduğu parti bu muydu?
***
CHP’nin Baykal’a teslimi ile kuvay-ı milliyenin yarattığı CHP’nin kapanması tümüyle gerçekleşmiş oldu. Yeni bir CHP oluşturuldu. Nitekim ben 2002’de bu YENİ CHP’den istifa ederken yazdığım mektupta CHP’yi kendi dünyamda zaten kapatmışım… Pek çok aydın insanın düşünüp de söyleyemediğini ben yazılı olarak ortaya koymuş ve CHP’den bu mektupla istifa etmişim, demişim ki;
“…….. Artık, hiç kimse bu partinin hala Büyük Atatürk’ün partisi olduğunu da iddia etmemelidir. Bu parti, artık, özgür düşünceyi, bağımsızlığı, halka olan sevgiyi, parti ahlakını özümseyemeyen (ve zaten bu kavramları anlamaktan da uzak), kul yaradılışlı 545 kişinin ( Baykal’ı yeniden göreve getiren Kurultay delegeleri U.D) yönettiği bir partidir.
Atatürk’ün partisini Meclise sokmakta aciz kalan ve sonra da suçu halka yüklemekten sıkılmayan yeteneksiz yöneticileri bağrına basıp, alkışlayan, onları tekrar kahramanlar gibi karşılayıp göreve getirmekten hiç utanmayan sorumsuzların partisidir. Bundan böyle, hiç kimse, böyle bir utanca Atatürk’ü de ortak etmeye cesaret etmemelidir.” (Yıl 2002)
***
CHP’nin kapatılmasına elbette razı gelemeyiz. Gelmemeliydik… Ama CHP’nin tarihsel sürecini tamamlayıp aktif siyaset arenasından çıkarılmasını, Atatürk sevgi ve saygısının sadece kendi tekelinde olduğu ayrımcılığını kullanarak ayakta kalmaya çalışmasına, böyle elden ele dolaştırılıp ziyan edilmesine engel olunmasını sağlayabilseydik. Butlan kararlarıyla çakallara, kurda, kuşa yem etmeseydik…
Hatta zamanında keşke 6 oku da tartışabilecek kadar yürekli olabilseydik… Mustafa Kemal partiyi kurduğunda henüz 6 okla ifade edilen umdeler yoktu…
Çok yanlış var, insanlığın içine daldığı, maalesef. Ama yine de UMUT tan şaşmayalım. Elimizden geldiği kadar, doğru bilinen yanlışlara karşı, elimizden geldiği kadar mücadele edeciğiz ancak UMUTSUZLUĞA kapılmadan.. Çünkü Allah’tan umut kesilmez. O, herkesin ne yaptığını görüp, biliyor. Haklıyı, haksızı sınavla ayırıyor. Zamanını yalnızca kendisi bilir ki, HAK’KI mutlaka yerine getirir. Zalimleri mağlup edip, müminlere yeni bir başlangıç verir. Nuh’ tan beri hep yobazlaşan toplumların helakiyle bu günlere geldiğimizi unutmayalım. Yeter ki, HAK YOLUNDA, yani İYİLİK DE OLALIM.
Ne güzel ifade etmiş MEVLÂNA ATAMIZ, ruhuna rahmet, Allah ondan razı olsun.
Bir gün gelir, “AÇMAZ,”dediğin ÇİÇEKLER AÇAR… “GİTMEZ,” dediğin DERTLER, GİDER… “BİTMEZ,” dediğin ZAMAN GEÇER… Hayat öyle bir sır ki, Önce ŞÜKÜR, sonra SABIR, Sonra da İNANMAK gerekir.
MEVLÂNA
Kuran’ı Kerim. Sure 32/Ayet 26: Halen yurtlarında gezip dolaşırken, kendilerinden önceki nice nesilleri helak edişimiz onları doğru yola sevk etmedi mi? Bunlarda elbette dersler bardır. Halâ kulak vermezler mi?
Teknolojideki gelişmeler yaşamın her alanını etkiliyor. Teknoloji zemininde filizlenip hızla büyüyen enstrümanlar neden-sonuç ilişkisini silikleştirerek algoritmaların hâkimiyetinde insanı ve toplumu yeniden biçimlendiriyor.
Teknolojinin yarattığı dinamiklerden sosyal medyanın siyasal iletişimde araç teşkil etmesi bu duruma iyi bir örnektir mesela.
Bireysel ya da kolektif ses duyurmada, siyasal, kültürel taleplerin ifade edilmesinde sosyal medya, etkin bir mecra…
Günümüz koşullarında internet ve sosyal ağlar interaktif/örgün bir iletişim imkânı sunmakta; siyasal katılım dinamiği ve süreçlerini etkilemektedir.
Gelişen teknolojiye koşut çeşitlenen iletişim araçları, geleneksel medyanın tek yönlü işlevini değiştirerek interaktif/ karşılıklı bir iletişim ve etkileşim alanı yaratmıştır.
Geleneksel medyada bilgi bireye ve topluma tek taraflı yansırken yeni iletişim araçları üzerinden bilginin işlenebilen, yayılan, aktifleştirilen bir metaya dönüştüğünü de görüyoruz.
Kabaca sosyoekonomik dinamiklere, düşünce ve çıkar çeşitliliğine dayalı bireyler arasındaki çatışma ve mücadeleyi tarif eden siyasal alanda, teknolojik gelişmelerin sonuçlarından sosyal medyanın birey/toplum üzerindeki etkisine bağlı yeni dinamikleri, metalaşan bilginin yarattığı türbülansı da gözden kaçırmamak lazım.
Toplumsal katmanların kendi çıkarlarına odaklı siyasal iktidarı ele geçirme mücadelesi yerine toplumun genel yararını gözeten siyaset anlayışı bu türbülanstan olumsuz etkilense de teknolojik imkânlar sayesinde birey siyasi gelişmelerden haberdar olmakta ve siyasete ilgisi artmaktadır.
Çağımız sermaye sisteminin tasarımlarından atomize toplum, yalnızlaşan/sinik/apolitik birey, sosyal medya sayesinde çeşitli kaynaklardan bilgiye ulaşma olanağı bulmaktadır.
Bu da, sinik/apolitik bireyin bilgi paylaşımı, fotoğraf/yorum/değerlendirme üzerinden kendini ifade etmesine, kamusal/siyasal alanda aktifleşmesine imkân oluşturmaktadır.
Geçmişten farklı bir siyasal katılımdır bu. Yani, seçimden seçime oy verilen bir toplumsal düzenin yerini, siyaset sahnesinde fikir ve eylemle sürekli sesini duyurabilen, talep açan yurttaşların kamusal alanda aktifleştiği bir siyasal zemin almıştır.
Siyasi elitlerin/muktedirlerin hegemonyasındaki siyasal yapıda dinleyen konumdaki yurttaşlar sosyal medya sayesinde özgürleşmiştir bir bakıma. Bireyin siyasal karar alma süreçlerinde eleştirel tutum ve davranışları, itirazları ana akım medyadaki filtrelenebilirken sosyal medyadaki platformlar üzerinden anında kitleselleşmekte ve bir nevi örgütlenme sağlamaktadır.
Haliyle yönetici elitlerin etrafındaki sistemsel koruma duvarları da alçalmıştır. Vatandaş yeri geldiğinde sosyal medya üzerinden “kral çıplak” diyerek itirazını dillendirebilmektedir.
Eleştirilerin dozunda kantarın topuzunun kaçma halleri sosyal medyanın yapısından kaynaklıdır ve önlenmesi dijitalleşen kapitalist düzende ancak platformların yasaklanması ile mümkündür ki zahiri de olsa “serbestiyet mahlaslı” sermaye sisteminin işine hiç gelmez.
Çünkü madalyonun öbür yüzünde sosyal medyanın sistemin efendilerince çok yönlü kullanımı vardır. Kitle psikolojisine dayalı birey ve toplumun yönlendirilmesi, biçimlendirilmesi mesela…
Platformların sunduğu iletişim zemini, sanal örgütlenme, aslında bireyin aktifleştirilerek pasifleştirilmesidir.
Silikon vadisinin hamisi, ilk finansman (anamal) sağlayıcısı ABD’nin o meşum CIA’sı değil midir yahu?
Buna rağmen madalyonun öbür yüzünden bakmak, siyasal katılımın artmasında, siyasi kültürün, demokrasinin gelişmesinde dijitalleşmenin sunduğu fırsatları, sermaye sisteminin doğurduğu birbiriyle çelişik dinamikleri daha iyi bir dünya için değerlendirmek, insanoğluna yakışandır değil mi?
Evet, teknolojideki gelişmelere koşut yaygınlaşan sosyal medya kullanımı siyasal iletişim ve katılımı artırmıştır. Ancak, ülkemizde siyasetinin demokratikleşmesine henüz yeterince katkı sağladığı söylenemez. Siyasi partilerde merkeziyetçi, oligarşik yönetim tarzı hâkimiyetini sürdürmektedir.
Siyasi partilere katılımın genelde çıkara dayalı tarif edilmesi, “görünen köy kılavuz istemez” sözünü hatırlatmaktadır. Ülkemizde siyasetin ister koltuk ister akçeli işler için deyin genelde çıkar odaklı yapıldığı yadsınamaz bir gerçek değil mi, değerli okur?
CHP’de Yeni Parti’ye geçişler nedeniyle boşalan parti yönetim koltuklarının kapı aralığında bekleyen ıskarta siyasi figürlerce iştiyakla ve iştahla doldurulması da bunun göstergesi değil mi?
Butlan Kemal ve şürekâsının CHP genel merkezine konuşlanır konuşlanmaz parti içi iktidarı pekiştirmek üzere başlattığı tasfiyeler, merkez yönetime seçilmeden gelmenin ayıbını örtmek için Atatürk’e sığınarak ettikleri büyük laflar, kuşkusuz altını yıllardır çizdiğimiz yönetsel/örgütsel sorunlardan kaynaklanmaktadır. Siyasetin toplumsal kalkınma ve gelişme için değil bireysel çıkarlar için yapıldığını gözümüze sokmaktadır.
CHP’yi yıllardır örseleyerek iktidarın değirmenine su taşımaktan öte bir işlevi, siyasi başarısı görülmemiş KK tasallutundan rahatsızlık duymayan Cumhuriyet Halk Partililerin siyasi mülahaza yeteneğini kaybettiğini söylemek yanlış bir çıkarım olur. Muhteris bir siyasi kimlikten söz etmek daha doğrudur. CHP’de bunlar çok boldur. Bir kısmının Yeni Parti’ye geçtiğini belirtelim tabii…
Kemal efendinin: toplumsal muhalefetin adresi, iktidara yürüyen, halkın umudu, tutunacak dal görülen CHP’nin bölünmesine yol açan siyaset mühendisliğinin taşeronu yapılmasını içine sindiren ve bunu normal karşılayan CHP’lilerin siyasal aklından şüphe etmek de yanlıştır. Aklın önüne geçen ihtirastan bahsetmek, daha uygun düşer.
CHP genel merkezine konuşlandırılan, siyasi kukla yakıştırmasına mazhar figürlerin yereldeki uzantıları patates baskı suretlerdir. CHP Edirne İl Başkanlığı koltuğuna oturtulan Özlem Becan, KK düzeninin bir çıktısı, bir prototip olarak buna bir örnektir mesela… Kendini Edirne’de kabul ettirmek için çabalayan Becan’ın sosyal medyada aldığı eleştiriler işinin zor olduğuna işaret ediyor.
Özlem Becan’ın içselleştirmesi gereken öncelikli husus, ilk düğmesi yanlış iliklenen gömleğin diğer düğmeleri üzerinden kendini haklı çıkaracak açıklamaların karşılıksız kalacağıdır. Ağzınla kuş tutsa Edirne’de ‘proje Kemal’in CHP’nin başına getiriliş sebebini, kendisine yüklenen görevi makul gösterecek bir açıklama yapamaz. Sadece belagat ve hamasete abanan laflar eder, tirat atar.
Yazının giriş bölümünde etraflı yer verdiğimiz günümüz siyasetinde sosyal medyanın işlevi ve etkisine vakıf Özlem Becan’ın Face’deki sayfası üzerinden halkla ilişkiler babında oturtulduğu koltuğun önemini ve yapacaklarını anlatan laflarının rağbet görmediğini fark ettim geçenlerde.
Ben de bir değerlendirmede bulunayım, minik bir katkım olsun istedim. Rahatsızlık verdiğimi muhaberatın devamını getiremeyerek önceden uyardığı gibi sayfasına erişimimi engellediğinde hemen kavradım. Pek mahcup oldum.
Olabilir, kifayet edilemeyen sosyal medya muhabbetlerinde sayfa engeli konforlu bir çaredir. Ancak, siyasal iletişim, PİAR için sosyal medyayı kullanıyorsanız dikenine de katlanacaksınız.
CHP’nin koskoca Edirne İl Başkanı, sosyal medyayı siyasi propaganda aracı gibi kullanırken bumerang etkisini göz önünde bulundurmayı ihmal etmemeli. Hatta bundan yararlanmalı; toplum içindeki karşılığını test etmekte, siyasi analizlere veri toplamakta iletişim zemini addetmelidir.
Dolayısıyla, siyaset yapmanın sadece ortalarda salınmak anlamına gelmediğini, diğer bir ifadeyle, sıkılacak el, sıvanmadık omuz, öpülmedik yanak kalmayana kadar ortalarda dolaşmanın her ne kadar halk dalkavukluğunda köklü bir yeri olsa da sabun köpüğü bir siyasal iletişim yanına dikkat çekmek istedim. Sözlerimin çarpan etkisi yaratması için özen gösterdiğimi de belirtmeliyim.
Eğer bu tutuma bir neden ararsak: bu köşenin naturasından kaynaklı ülke siyasetinin demokratikleşme meselesine ve bunun için de bilhassa CHP’nin demokratik/saydam/dürüst yönetilmesini ön şart gören anlayışa verilen önem, değerdir. Sosyal medya iletişim olanaklarıdır.
KK’nın CHP’ye çökmesi, ‘arınma’ gibi kendiyle çelişen abuk sabuk ifadeleri halka reva görmesi: yıllardır aklımızla alay edilmesinin ötesine geçilerek artık hakaret mertebesinde bir aşağılama değil midir? ‘Proje Kemal’in merkez/yerel yönetim payandaları, yancılar,‘Matruşkalar’ da bu hakaretin ortağı sayılmazlar mı?
Sayfasında yazdıklarımdan rahatsız CHP Edirne İl Başkanı Özlem Becan’ın cevabı aynen şöyle:
//Nurhan Işıkseren Sizinkisi nasıl bir pişkinlik seviyesi? Yok salınmak, yok orta oyuncusu… Siz kimsiniz ve bu cesareti kendinizde nasıl buluyorsunuz? Yaşınızdan, başınızdan etrafınızdan damı utanmıyorsunuz? Ne yapmışız biz utanacak ya da yüzümüze tükürülecek? 6 ayda bir gömlek değiştirir gibi parti mi değiştirmişiz? Parti parti mi gezmişiz? Hırsızlık mı yapmışız? Ahlaksızlık mı yapmışız? Ömrümüzü, gençliğimizi verip mücadele ettiğimiz partimizin kapısını açık tutmak, Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün iki büyük eserimden biri dediği Cumhuriyet Halk Partisi’ne sahip çıkmak utanılacak bir şey mi?
Bir Cumhuriyet kadını olarak, beni ilçe başkanı yapmış, belediye başkanı yapmış, nice onur ve gurur yaşatmış bu partinin üyesinin, delegesinin, seçmenin, gönüllüsünün en önemlisi Cumhuriyet Halk Partisi’nin her gün gelip kapısını açsam, hakkını ödeyemem. Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanlığı makamında oturan kişilerdir ben kişilere göre değil ilkelere göre siyaset yaparım.
Cumhuriyet Halk Partisi, ilkeleriyle, altı okuyla, Mustafa Kemal devrimlerinin vücut bulmuş ve kurucusu Mustafa Kemal Atatürk olan partidir. Kişiler gelip geçicidir bizim ebedi liderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’tür. Sizinle aramızda “Ahlak” konusunda kalın bir çizgi var. Lütfen siz diğer tarafta kalınız. Acınası bir durum görmek istiyorsanız da aynaya bakınız. Son olarak sayfamda olmanızı ve yorum yapmanızı istemiyorum.//
Cevaba cevap ve muhaberatın devamı haftaya…
CHP’nin kuruluşunun 103’ncü yılı da kutlu olsun bu arada!
Ekonomiyle ilgili bazı genel bilgileri bu ikinci yazımızla bitireceğiz. Çünkü toplumumuzun büyük çoğunluğunun ekonomisi, “Nasıl geçiniriz?” le sınırlı. Bu sınırın biraz üzerindekiler de genelde bu tür genel bilgilerle pek ilgilenmiyor. Sınırın çok üzerinde olanların veya buna çabalayanların ekonomisi ise, “Nasıl daha zengin oluruz?” Bu nedenle yazılarımızı birkaç okurumuza ve kendimize yazdığımızı biliyoruz.
Bir ülke için ekonominin en önemli göstergesi ne? Gayri safi milli hasıla (GSMH) deniyor. Vatandaş için ise kişi başına GSMH. Bunlar ne?
GSMH, bir ülke vatandaşlarının verilen bir yıl için ürettikleri toplam mal ve hizmetlerin belli bir para birimi karşılığındaki değeri. Yani GSMH’de, Abudabi’de çalışan vatandaşımızın hizmeti de, ABD’deki vatandaşımızın kazancı da olmalı. (Ayrıntılı bilgi örneğin wikipedia’da.)
GSMH beğenilmezse gösterge, Gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYİH) ve kişi başına GSYİH.
GSYİH, bir ülke içinde belli bir zaman diliminde (genellikle bir yıl veya üç ay) üretilen tüm nihai mal ve hizmetlerin toplam piyasa değeri. GSYİH’da yabancıların ülkemizdeki üretimleri dâhil.
(GSMH ve GSYİH nın farklı kavramlar yardımıyla tanımlanmasına takılmadan) düşünelim:
Ülkemizde yatırıma niyetlenen bir kapitalist için GSMH da, GSYİH da bir gösterge olabilir ama bizim için bu iki gösterge veya bunların kişi başınası (yani nüfusumuza bölümü ne anlam içeriyor? (1) Yurt dışında çalışan veya yatırım yapan yakınımız değilse üretimi bizi ilgilendirmez. (2) Ülkemizde yatırım yapan yabancının bize çalışma olanağı sağlamasının veya teknoloji getirmesinin arkasında emeğimizden pay alma var. (Burada internetten Çin’in en büyük korkusu-Elif Kaya videosunu izleminizi öneririz.) (3) GSMH veya GSİY nın kişi başına hesabında paylaşımdaki eşitsizlik yok sayılıyor. Sonuç GSMH da, GSYİH da, bunların kişi başınası da bize bir şey göstermiyor. Toplumların çoğunluğunu ilgilendiren gösterge ne? Ülkede üretilen mal ve hizmetlerin kişilere dağılım grafiği veya basitçe bu mal ve hizmetlerden en az pay alan yüzde onun aldığı pay toplamının en çok pay alan yüzde onun aldığı pay toplamına oranı.
Ekonomiyle ilgili yazımızı, ülkemizdeki ekonomik gelişimi genelde anlatarak bitirelim.
Kurtuluş savaşımızı kazanarak küçük ama bağımsız bir ülke kurduk. Bu başarıda uluslar arası ekonomik ve politik yapı da önemli bir etken (1914~1918 birinci dünya savaşı ve 1917 Ekim devrimi.)) Böylece önemli bir ekonomik gelişme de sağladık. (İlk on yılda mal ve hizmetlerin kişilere dağılım grafiğindeki değişim önemli bir çalışma olurdu.) Türkiye ilk dünya ülkesi ve dünyanın birçok ülkesi için örnek oluşturdu. Emperyalist ülkeler için de önemli bir tehdit. Hemen saldırıya geçtiler, yönetimlerimizi etkilediler. (İkili antlaşmalar…) Adım adım bugünkü ekonomik ve politik yapımıza geldik.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında yayınını sürdüren Edirne Postası gazetesi 12 Eylül 1930 tarihli sayısında manşetten vermiş haberi; “Karaağaçın Kurtuluşu”
Edirne’de kurtuluş savaşından hemen sonra sınır Meriç nehridir. Karaağaç’ta Yunanistan tarafında kalmıştır. Türkiye’nin Meriç’in öbür kıyısında ayak basacak yeri yoktur.
Savaş yüzünden iki ülke de bitmiş durumdadır. Savaşın kazananı olmaz derler, her iki ülkede de halklar perişan durumdadır.
Lozan Anlaşması yapılmış Meriç Nehri iki ülke arasında sınır olarak kabul edilmiştir. Fakat savaşın kaybedeni Yunanistan’dan Türkiye’nin savaş tazminatı talebi vardır. Yok olan ekonomisiyle Yunanistan’ın ise bir kuruş ödemeye gücü yoktur. Çözüm olarak Karaağaç ortaya konur. Yunanistan Karaağaç’ı savaş tazminatı olarak Türkiye’ye verir.
Karaağaç sınırı bugünkü haliyle yeniden çizilir ve Türk askerleri 15 Eylül 1923 tarihinde yani Edirne’nin kurtuluşundan 294 gün sonra Karaağaç’a girer ve Karaağaç Türkiye sınırları içine katılmış olur.
Karağaç ve Göç yılları. Foto Anonim.
Yetkililer Karaağaç’a girdikten sonra şaşkına dönerler. Karaağaç’ta binalar tamamen soyulmuş gibidir. Hiç birinde çatı, kiremit, kapı ve pencere yoktur. Bütün binaların üzerinden işe yarayacak bütün malzemeler sökülmüş ve Yunanistan’da sonradan Orestiada ismini alacak olan Kum Çiftliği’ne trenle taşınmıştır.
Kum Çiftliği’nde yeni bir Karaağaç yaratılmaktadır. Bütün bunlara Edirne’nin “Yıkıcılar”ı da dahil olur. O yıllarda iki ülkede de adeta çivi bile üretilememektedir. Savaşın yok ettiği ekonomileri, biten genç erkek nüfus, yoksulluk, kıtlık her yerde hüküm sürmektedir. O yüzden inşaatlardan çıkan malzemeler tekrar, tekrar itinayla kullanılmaktadır.
Yıkıcılık mesleğini yaratmış olan Yahudiler Edirne’de eski, tarihi ayakta durmakta zorlanan bütün yapıların yıkım işini yapmakta, çıkan malzemeleri itinayla istifledikten sonra ihtiyacı olanlara, Karağaç’ın imarına özellikle de trenle Yunanistan’a Orestiada’ya göndermektedirler. Küçülen, savaşlar, göçlerle nüfusu iyice azalan Edirne’de ihtiyaç fazlası binalar tamir edilmek yerine yıkılarak içinden çıkan malzemeler bir şekilde ekonomik değere dönüşmektedir.
Savaş tazminatı olarak alınan Karaağaç’ın imarı ve Orestiada işte böyle yaratılmış olur.
O dönemleri tarihsel belgelerle gün yüzüne çıkarabilecek uzman tarihçilere ve bu tarihçileri bir araya getirebilecek bir panel zamanı geldi artık.
Kendi kendime, yine düşüncelere daldım. Diyorum ki: “Bir gün, belki, bu gün, belki yarın, emanet olduğu besbelli olan, son nefesimi de verip, gideceksin de har şey bitecek mi?..” Tabi bunun cevabını ben nerden bileyim. Allah’ıma şükür ki, bu konuda bilgi verilmiş. “Dünyanın, karşılaştırıldığımız sınavlarla ruhsal gelişim yeri olduğu; ölünce asıl dünyaya asıl canımız olan, ruhumuzla döneceğimizi; dünyada iken ne kazanıp, ne kaybettiğimizi orada net olarak öğreneceğimizi Rabbimiz bize bildirmiş. İnsanlık tarihine bakıyorum: İnsanlığa faydalar üreten insanlar var. Bu güzel insanlar, öyle faydalar üretmişler ki, öldükten sonra bile kıyamete kadar, CÜMLE ALEM, o faydadan muhtaçlıklara çare buluyor. Bu durum da, ÖLSEK DE, dünyada ki muhtaçlar eserlerimizden istifade ederken, AHİRETTE BİLE sevap hanemiz dolmaya devam ediyor!.. Mesela: Bir köpeği doyurdun, sevdin, tedavi ettirdin, yavularına da sahip çıktın. O canın soyu devam etti… Bir ağaç diktin; bilimsel, sanatsal bir eser ürettin; Güzel, yerinde söz söyledin; hayırlı evlat eğittin, hatta verecek hiçbir şeyin yoktu da birine gülümsedin… gibi!.. Ey Allah’ım ne büyüksün!.. Biz insanlara, faydaya emek verene “sonsuz sevap kazanma hakkı” vermişsin de, çevreye bıkınca, NE KADAR FARKINDAYIZ ACABA?.. diye sormaktan alamıyorum kendimi!.. Tarihte, dünyadayken, İNSANLARA, HAYVANLARA, AĞAÇLARA, DOĞAYA kötülük yapanları da görüyoruz. Düşünebiliyor musunuz, “Öldüm” dedikten sonra bile o kötülükler yeryüzünü etkilediği için, SÜREGİDEN KÖTÜLÜKLERİN GÜNAHLARI AHRETTE DE ONLARA YAZILIYOR!..
“KÖTÜLÜK, ZARAR, ZALİMLİK, KATİLLİK” NE KORKUNÇ BİR TERCİH, DEĞİL Mİ?..
Kuran’ı Kerim. Sure 5/Ayet 62: Onlardan birçoğunu günah, düşmanlık ve haram yemede yarıştıklarını görürsün. Yaptıkları ne kötüdür.
Edirne İl Genel Meclisi Turizm Komisyonu tarafından hazırlanan ve geçen haftaki oturumda sunulan raporda, dünyanın kendi kendini temizleyebilen sayılı su kaynaklarından biri olarak gösterilen Saros Körfezi’nde Mavi Bayraklı plaj bulunmadığına dikkat çekildi…
Saros’ta “Mavi Bayrak” konusuna hem bu köşede hem de Hudut Gazetesi olarak daha önce dikkat çekmeye çalışmıştık.
Komisyon Başkanı Salih Akar, söz konusu raporu aktarırken, Saros Körfezi gibi eşsiz bir kıyıya sahipken hâlâ bir tane bile Mavi Bayraklı plajın olmamasının düşündürücü olduğunu, bunun turizm potansiyelinin yeterince değerlendirilemediğini gösterdiğini söyledi…
Akar’a göre Saros’un hak ettiği değere kavuşması için artık somut adımların atılması gerekiyor…
**
Peki, Mavi Bayrak için ne gerekiyor?
Mavi Bayrak Programı, kâr amacı gütmeyen uluslararası bir sivil toplum örgütü olan Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı tarafından yürütülüyor.
Programdaki kriterler; yüzme suyu kalitesi, çevre yönetimi, çevre eğitimi ve can güvenliği konularında yüksek standartlara ulaşmayı hedefliyor.
Bu kriterler, yerel yönetimler ve plaj işletmeleri için zorunlu ve tavsiye niteliğindeki ilkeler olmak üzere iki grupta sınıflandırılıyor.
Ancak kriterlerin büyük bölümü zorunlu…
Yani bir plajın Mavi Bayrak ödülü alabilmesi için bunlara uyması gerekiyor.
Örneğin; deniz suyu analiz sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılması, plajın temiz tutulması, yeterli sayıda çöp kutusu ve atık konteynırı bulunması, geri dönüştürülebilir atıkların ayrı toplanması, tuvalet ve lavabo gibi sıhhi olanakların yeterli ve temiz olması gerekiyor.
Sanayi ve kanalizasyon atıklarının plaj alanını etkilememesi de zorunlu kriterler arasında…
Bunların yanı sıra kamu güvenliği için gerekli önlemlerin alınması, ilkyardım malzemelerinin bulundurulması, olası kirlilik ve diğer risklere karşı acil durum planlarının hazırlanması da isteniyor.
Yani, Mavi Bayrak kırtasiyeci ya da marketten alınmıyor.
Bu kriterler için bir hayli terlemek gerekiyor…
**
Aynı toplantıda Enez İl Genel Meclis Üyesi Şenol Kılıç’ın değindiği husus da çok ilginç.
Önceleri İstanbul Üniversitesi tesisleri ile Erikli’de Mavi Bayrak olduğunu söylüyor.
İki Mavi Bayrak varken şimdi elde var sıfır!
Bu konuda küçük bir hesap yapalım:
İki ileri, bir geri gidilse bile Saros’ta bugün bir hayli Mavi Bayrak dalgalanabileceği ortaya çıkıyor.
Doğru hesap ise iki ileri gitmişken iki geri gelindiğini gösteriyor.
Dedik ya; sıfır!
**
Mavi Bayrak kriterleri ortada…
Bölgedeki çevre kirliliği de gözler önünde…
En taze örnek:
Hani o geçmişte Mavi Bayrak dikili olduğu söylenen Erikli’de var ya;
Daha bir kaç gün önce Çevre ve Güç Birliği Derneği önderliğinde “İz Bırak, Çöp Bırakma” sloganıyla dernek üyeleri ve çevre dostları buluşarak sahil temizliği yaptı!
Köpek ve kedi sorunun çözümü mü: Allah onları bizim bereketimize verdi, TEK ÇÖZÜM O BEREKETLERİ SAHİPLENMEK, Evinde, bahçende ailene katmak, KENDİNLE EŞİTLEMEK, başka çözüm yok!.. Tercih herkeste!.. Bu yazımı, 1910 dan sonra, Kedi ve köpeklerin, topluca açlıktan, susuzluktan öldürülmeleri sonucu, Sivri adanın, “Hayırsız ada” diye anılmasıyla başlayan, İstanbul’da, Balkanlarda, Kafkasya da, güney coğrafyalarda, yaşanan felaketlerin nedenini DÜŞÜNELİM… Ve de de, 2026 yılında masum canlarımız hakkında ki, İTLAF KARARINDAN sonra yaşanacak olanların İBRETLİĞİNİ ÇOK YAKINDA SEYREYLEYİP, İNKÂRI FARK EDİP, ANLAYIP, AYNI HATALARA DÜŞMESİNLER diye yazdım. “Ben sevmek, sahiplenmek zorunda değilim” tercihi kullarda. Siz bilirsiniz, dünyası burası. Ama sonrası var!..
“Bir söyleyen olsaydı” denmesin huzurda!..
Kuran’ı Kerim. Sure 16/Ayet 26: Ondan öncekiler de hile yapmışlardı. Sonunda Allah’da onların binalarını temellerinden söktü, üstlerinde ki tavan da tepelerine çöktü. Bu azap onlara, farkedemedikleri bir yerden gelmişti.
İpsalalı bir gazeteci arkadaşımız İpsala Çeltik Festivali ve Tarım Fuarı’nın Belediye bütçesi ile değil stand gelirleri ile yapıldığını söylüyor. Gerçekten stand gelirleriyle bu etkinlikler düzenlenmişse elbette ayakta alkışlamak lazım. Bu konuda kendisinden daha geniş bilgi istedim; Kaç stand vardı? Standların ortalama kiralama gelirleri ne kadardı? Eğer bunu bilebilirsek daha gerçekçi yorumlar yapabiliriz. Ama stand gelirleri fuar alanının giderlerine bile yetmez diye düşünüyorum… Kaldı ki ben festival harcamalarının Belediye bütçesinden yapılmasına yasal bir engel olduğunu da düşünmüyorum.
***
Ben geçtiğimiz günlerdeki bir yazımda eski Enez Festivalleri ile günümüzün popülist konserlerinin farklılığını anlatmaya çalıştım. Festivallerin o yöreye özgü bir amacı olmalı… Gelen konuklar o yörenin kültürü ile tanışmalı… Halk tribünde seyirci değil sahada belirleyici olmalı… Örneğin KEŞKEK Festivali… Köy halkı yöresel giysilerle onlarca ocakta keşke döverek gelen konukları ağırlıyor ve muhtemelen para da kazanıyorlar. Yöresel başka lezzetlerini de ortaya koyuyorlar. Şalvar geceleri Trakya’ya özgü bir gelenek olarak kutlanıyor ve büyük ilgi görüyor. Brezilya’da Samba Festivalleri’nde samba dansçıları yarışıyor. Yani halk seyirci değil sahada oyuncu…
***
İpsala bir tarım kasabası… O nedenle bir tarım fuarı İpsala’ya yakışabilir… Ama fuarlarda gece konserlerinin anlamsızlığını görmek gerekir. Fuarın müşterisi başka, konserlerin müşterisi başkadır. Konserlere gelenlerin fuarı görmek gibi bir çaba ve niyet içinde olduklarının sanmıyorum. Fuar da sadece bir sergi alanı değildir. İçeriği, son teknolojileri tanıtım çabalarıyla, uzman kişilerin katılımıyla, söyleşilerle, uygulamalı gösterimlerle doldurulmalıdır.
***
İpsala, İpsalalılar için elbette çok önemlidir. Ancak İpsala’nın bir turizm kenti olmadığı ve olamayacağı gerçeğini de kabul etmek gerekir. İpsala Belediyesi o nedenle böyle popülist ve gereksiz etkinlikler yerine kendi halkının kültür ve yaşam kalitesini artırmanın yollarını aramalıdır. Çocuklara, gençlere, kadınlara, işsizlere, esnafa, emeklilere ve orada size emanet olan Yüksek Okul Öğrencilerine dönük yıl boyunca süren programlar uygulamalıdır. Örneğin bir Belediye Tiyatro Grubu, bandosu, korosu, bir sanat galerisi, bir anfi tiyatrosu vs. İpsala’ya yakışandır. Kısacası İpsala senede 3 gün değil dört mevsim yaşanabilir bir kent olma yolunda çaba sarfetmelidir..
Sevgili Mehmet Karagöz’ün döneminde “Her ay İpsala’ya bir tiyatro grubu geliyordu” diye hatırlıyorum.
***
Sonuç olarak yapılan İpsala festivalinin çeltiğe, çeltikçiye, İlçe halkına, ilçeyi tanıtmaya, sosyal yaşama katkısını abartmamak gerekir. Halkın eğlenmesi elbette çok önemlidir. Ama İpsala Belediyesi’nin tüm Trakya’yı eğlendirmek gibi bir görevi yoktur. Kendi halkı için senenin üç gününde değil her ay bir konserle bu görevini yıl boyunca yapabilir.
***
İpsala belediye Başkanı hiper aktif bir kişilik… Ama İpsala’nın ihtiyaçları konusunda kafası karışık. Bir termal hevesi vardı. Sonlandırabildi mi? Bilmiyorum… Şimdilerde de bir kanal çalışması var. Ne işe yarayacağını, kente nasıl bir özellik katacağını anlamakta güçlük çekiyorum. Daha fazla sivri sinek üretmek içinse onu bilmem….
İpsala bir Sakin Şehir, yani (CITTASLOW Kenti ) olabilir. Sayın Kerman bunu ciddiyetle düşünmelidir.
***
Buradan festivalde plaketle ödüllendirilen genç gazeteci kardeşlerime de bir öğüdüm var. Ben 1961 den beri; ama özellikle son 50 yıldır yerel basın dünyasının içindeyim. Gazeteci sayılırım. O nedenle siz gazeteci kardeşlerime hatırlatmak isterim ki gazeteci, biraz mesafeli, biraz kuşkucu, biraz muhalif olmak zorundadır. Hakan ALTUN’u konserinden çok İpsala Yerel yönetiminin çeltik tarlası kira gelirlerinin nasıl ve nereler kullanıldığı, bu festivallerin bir işe yarayıp yaramadığı haber olmalıdır.
Nitekim şimdi bir de Havsa’da Kobra Murat haber olmuş.