Kategori arşivi: Yazarlar

ENEZ: EN DERTLİ İLÇE!

Enez’de geçtiğimiz cuma önemli bir gelişme yaşandı.

Sultaniçe-Gülçavuş Sahili Çevre ve Dayanışma Yurttaş Platformu, göreve yeni başlayan Enez Kaymakamı Yunus Emre Fırat’ı ziyaret ederek bölgenin yıllardır çözülemeyen sorunlarını içeren kapsamlı bir dosyayı teslim etti.

Ardından da ilçe meydanında basın açıklaması yaparak taleplerini kamuoyuyla paylaştı.

Aslında ortada yeni bir sorun yok.

Sultaniçe-Gülçavuş sahil köylerinin sorunlarını Enez ile soyutlamamak lazım.

Enez’i bilen bilir…

Yaz aylarında nüfusu katlanan, Trakya’nın en önemli turizm merkezlerinden biri olmasına rağmen her yaz aynı sorunlarla gündeme gelen bir ilçedir.

Bozuk yollar, bitmeyen altyapı çalışmaları, çalışıp çalışmadığı sürekli tartışılan arıtma tesisi, sahil işgalleri, karavan ve çadır düzensizliği, yetersiz aydınlatma, otopark sıkıntısı, yüksek su ve çöp bedelleri…

Liste uzayıp gidiyor.

Üstelik bunların hiçbiri dün ortaya çıkmadı.

Kimisi yıllardır konuşuluyor, kimisi her yaz yeniden gündeme geliyor, kimisi ise artık kronikleşmiş durumda.

Platformun hazırladığı dosyaya bakınca dikkatimi çeken nokta, sadece sorunların sıralanmış olması değil.

Her başlığın yanında çözüm önerilerinin de bulunması.

Yani yalnızca “şikâyet ediyoruz” denilmiyor, “Şöyle yapılırsa çözülür” de deniliyor.

İşte bunun kıymetini bilmek gerekiyor.

Demokrasilerde vatandaşın görevi yalnızca seçimden seçime sandığa gitmek değildir.

Yaşadığı kentin sorunlarını dile getirmek, çözüm önermek ve yöneticilerle diyalog kurmak da bir yurttaşlık sorumluluğudur.

Enez’de yapılan tam da budur.

**

Elbette tek bir dosya teslim edilince yılların sorunları bir günde çözülmeyecek, bunu kimse beklemiyor.

Ancak vatandaşın beklediği başka bir şey var:

Dosyanın bir rafta unutulmaması, ilgili kurumlara gönderilmesi, her başlığın tek tek değerlendirilmesi…

Yapılabileceklerin planlanması, yapılamayacakların da gerekçesiyle anlatılması…

Çünkü vatandaş artık cevapsız kalmak istemiyor.

**

Yeni göreve başlayan her yönetici aynı zamanda yeni bir umut demektir.

Enez Kaymakamı Yunus Emre Fırat da görevine böyle bir beklentiyle başladı.

Platformun hazırladığı dosya belki de önündeki ilk önemli yol haritalarından biri olacak.

İlçenin gerçek ihtiyaçlarını sahadan dinlemek, vatandaşın taleplerini doğrudan öğrenmek ve ilgili kurumlarla çözüm üretmeye çalışmak, kamu yönetiminin en temel görevlerinden biridir.

Bu nedenle yapılan ziyareti sadece nezaket ziyareti olarak görmek doğru olmaz.

Bu ziyaret, aynı zamanda Enez’in geleceğine ilişkin ortak bir çağrıdır.

Enez, yalnızca yazlıkçıların birkaç ay gelip gittiği bir sahil kasabası değildir.

Burada yılın on iki ayı yaşayan insanlar var.

Esnaf var, balıkçı var, çiftçi var, emekli var, turizmden ekmek kazanmaya çalışan işletmeler var.

Sorunların çözülmesi sadece yaşam kalitesini artırmayacak; ilçenin ekonomisine, turizmine ve geleceğine de katkı sağlayacaktır.

Şimdi gözler doğal olarak ilgili kurumlarda.

Platform üzerine düşeni yaptı, sorunları yazdı, çözüm önerilerini sundu, sesini meydanda duyurdu.

Artık beklenti, bu sesin karşılıksız kalmamasıdır.

Çünkü Enez’in artık yeni dosyalardan çok, hayata geçirilen çözümlere ihtiyacı var.

Ve unutulmamalıdır ki, bir kentin gelişmesini sağlayan sadece yapılan yatırımlar değildir.

Vatandaşını dinleyen, sorunları görmezden gelmeyen ve çözüm üretme iradesi gösteren bir yönetim anlayışıdır.

Enez bunu fazlasıyla hak ediyor.

**

Bu satırları yazarken Sultaniçe-Gülçavuş Platformu’ndan değil, Enez sahilinde yazlığı bulunan bir dostumdan gelen bir fotoğraf dikkatimi çekti.

Tarih 13 Temmuz 2026, elindeki son su faturasını göndermiş.

Su kullanım bedeli 207 lira 96 kuruş, ödenmesi gereken toplam tutar ise tam 1.018 lira 2 kuruş.

Yani kullanılan suyun neredeyse beş katı…

Faturayı tek tek inceledim: Atık su bedeli, katı atık bedeli, ilaç bedeli, okuma bedeli, diğer ücretler…

Kullanılan su 208 lira, ödenecek tutar bin lirayı geçiyor.

Elbette belediyelerin hizmetlerini sürdürebilmesi için çeşitli gelir kalemleri olabilir.

Ancak vatandaşın da “Bu kadar fark neden oluşuyor?” diye sorması en doğal hakkıdır.

Çünkü mesele yalnızca ödenecek para değildir.

Mesele, ödenen her kalemin anlaşılabilir, makul ve kamu vicdanını rahatlatacak şekilde açıklanabilmesidir.

Platformun hazırladığı dosyada yer alan yüksek su ücretleri eleştirisinin neden bu kadar güçlü karşılık bulduğunu işte bu fatura tek başına anlatıyor.

Matematikte havuz-su problemleri iyi kafa yorar.

Böyle su faturaları ise kafayı yedirecek cinsten!

GALA GÖLÜ’NÜ KURUTUP ÇELTİK TARLASI MI YAPSAK?

Enez’in gördüğü bir büyük zulüm de, kuralsız, kontrolsüz, disiplinsiz yapılan çeltik tarımıdır. Bu yörede ve özellikle Enez’de herkesin gözü önünde bir doğa katliamı yaşanmaktadır..

Özellikle bürokrasinin bakıp da görmezlikten gelen gözleri ile yaşanan bu katliam kendi ellerimizle yarattığımız ayrıcalıklı, dokunulmaz bir zümrenin egemenliği ile umursamaz bir cesaretle tüm feryatlara rağmen sürdürülmektedir. Bürokrasi de, siyaset de 40-50 çeltik üreticisinin ya da ağasının korkusuyla bu bereketli toprakların, Trakya’nın bu cennet köşesinin hunharca katledilmesine sessiz kalmakta, hatta devlet bu katliam sahiplerinin arkasında durmaktadır.

***

Hiç kimse bu yazıyı fırsat bilip bizim çeltik tarımına karşı olduğumuz savı ile sesini yükseltmesin… Bunun düşünülmesi bile aptallıktır. Ama özellikle biz Enezliler bu konuda feryat ediyorsak bu sese kulak vermek ve bu tarımın çevre sorunu yaratmaması için kuralları belirleyerek takipçisi olmak bu konuda yetkili tüm bürokrasinin aldığı maaşı hak etmesi ile sıkı sıkıya bağlantılıdır.

Kaldı ki bu tarım için genel ve özel olarak konulmuş kurallar vardır ve yeterlidir. Ama ne yazık ki bunu uygulayacak olanlar da, bunun takipçisi olması gereken siyasiler de uygulama sorumluluğu ve cesareti bulunmamaktadır.

Evet.. Sizi suçluyorum..

***

Yaklaşık 300 bin dönüm olan bu tarım alanının, gerekli nadaslama işleri yapılmadığından ve sorumsuzca anız yakma alışkanlıklarından, kimyasal kullanımının gittikçe artmasından ötürü 5-10 yıl sonra sazlıklara dönüşeceği uzmanların kesin görüşüdür. Sadece bu bile çeltik üreticilerine DUR demek için yeterlidir.

Yakılan anızlarla ne yazık ki Enez’in Kaz Dağları kadar zengin oksijenli havasını kirletmektedir. Ergene ile Çerkezköy’den kopup, kirlenip gelen zehirli sular Enez Lagün Gölleri’ne ve Enez sahillerine ulaşmaktadır. Enez’deki sivrisinek poulasyonu büyük ölçüde çeltik alanlarının ürünüdür. İpsala Ovası’nda yapılan bu tarım, Meriç Nehri’nden besleniyor olsa da Meriç Nehri’ne uzak bölgelerde ve özellikle Enez sahil şeridindeki köylerde veya Keşan’a yakın bölgelerde yer altı suları ile çeltik tarımının yapılması geleceğimize çok büyük bir ihanettir. Akıl almaz bir sorumsuzluktur.

***

1930’larda yapılan ve ancak 1950’lerde uygulanmaya başlayan Harza projesi, ovanın bataklıktan kurtarılması, tarıma elverişli alanların kazanılması amacıyla başlatılmıştır. Hedef ve planlama 200 bin dönüm arazi ile sınırlı iken açgözlülükle bu alan 600 bin dönüme kadar ulaşmıştır. Bu özellikle Gala Gölü sulak alanlarının gittikçe daraltılması ile hala sürdürülmektedir.

Nitekim Eski Milletvekili Sn. Rasim Çakır, bir sosyal medya paylaşımında “Gala Gölü’nün milli park yapılması tam bir faciadır. Çünkü milli park sınırları çizilirken Gala sulak alanının beşte ikisi çeltik ekim alanı yapılmış topraksız köylüye toprak vereceğiz derken fakire dağıtılan topraklar sonuçta ve zaman içinde tekrar patronların eline geçmiştir. Ferre Küpürü denilen araziyi de ormanlaştıracağız derken çeltik Ekim alanı yapılmıştır” diyerek Edirne bürokrasisi ve siyasetçilerinin aymazlığı ya da sorumsuzluğu ile ilgili çarpıcı bir örnek sunmuştur..

***

Nitekim bu akıl almaz yanlış tutum 11.04.2020 tarihli bir Cumhurbaşkanlığı kararı ile devam etmiş, 1630 hektar arazi daha Gala Gölü Milli Parkı içerisinden koparılarak yine birkaç zengin daha yaratmak amacıyla çeltik alanı olarak kullanıma açılmıştır. Milli Park yani RAMSAR Sözleşmesi’ne göre korunması gereken sulak alanların niteliği değiştirilmiş ve doğal yapıları yok edilmiştir..

***

Bu gün Gala Gölü’nün kurutularak çeltik tarlası olarak düzenlenmesi hayalleri kuran, bürokrat ve siyaset erbabının olduğunu tahmin etmek çok da absürd bir iddia değildir. Nitekim Hatay / Amik Gölü böyle bir zeka ürünü olarak DSİ tarafından kurutularak tarıma açılmıştır. DSİ’nin önünü göremeyen uygulamaları ile Gala Gölü de harika bir çeltik alanı olabilir.

SONRAKİ YAZI: Bu sorun çözülebilir mi?

NATO

NATO politik ve askeri bir topluluktur. İkinci Dünya Savaşı’nı bitirmek için Amerikan devleti nezdinde İngiltere,  Rusya, Fransa birleşik bir güç oluşturarak Almanya’ya yüklendiler, savaşı batı cephesinde bitirdiler. Savaş bitene kadar bu devletler arasında hiçbir anlaşmazlık çıkmadı, savaş bittikten sonra dünyada bloklaşma başladı.

Sağ taraf kapitalist düzen,  sol taraf sosyalist düzen, yani Amerikan taraftarlığı – Rusya taraftarlığı. Bunlardan başka birde tarafsızlar vardı. Yani Dünya üçe bölünüyordu ama en göze batan sağ ve soldu.  Bloklaşma ile birlikte propagandaya, sen-ben konusuna dayanan Amerika ve Rusya arasında soğuk harp başladı.  Amerika, İngiltere, Fransa birleşerek kırklı yılların sonunda NATO isimli bir örgüt kurdular. Anlamı Kuzey Atlantik Paktı. Birçok Avrupa devleti bu örgütte yer aldı. Bu örgütün fonksiyonu, Rus saldırısına karşı NATO ülkelerini korumak içindi. Türkiye’de örgüte girmek istedi. Türkiye’ye — bizler İkinci Dünya Savaşı’nda iken siz karşıdan baktınız– dediler ve NATO’ya Türkiye’yi almadılar.  1950 yılında Kuzey  Kore, Güney Kore’ye saldırdı. Güney  Kore de Amerikan desteği ile savaşıyordu. Bir çok devlet Güney Kore’ye destek veriyordu. Bunların içinde Türkiye’de vardı. O savaşta şehitler verdik. İki yıl sonra savaş durdu. Nihayet Türkiye’nin NATO’ya girişi sağlandı. Slogan şuydu —  Türkiye NATO’suz, NATO Türkiye’siz olamaz –

Türkiye NATO’ya girmekle iyi mi yaptı, iyi yaptı. Rus baskısından kurtuldu, Rusya bizden Kars’ı,  Ardahan’ı istiyordu. Türkiye’de cevap verdi, — kimseye toprak borcumuz yoktur —   

O gün,  bu gün Türkiye NATO üyesidir, yıl 1953. Türkiye NATO’ya girmekle iyimi yaptı, iyi yaptı. Ülkemizin askeri masraflarından kurtulduk, o gün çağ dışı bir ordumuz vardı, hala süvari birlikleri, süngü savaşı ile zafer kazanacağımızı sanıyorduk. NATO’lu olduktan sonra ordumuz NATO standartlarına göre eğitim gördü ve donatıldı. Türkiye’ye verilen teçhizat İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma hurdaya çıkmış gereçlerdi ama Rus baskısından ve askeri masraflardan kurtulmuştuk.  

Dünya değişim üzerine döner, yalnız moda değil askerlikte öyledir. Askeri taktikler, stratejiler, lojistik. Ukrayna, İran savaşında bu değişim bunu ispatlamıştır. Elbette bu konuları konuşmak tartışmak, fikir birliğine varmak gerekir, onun içinde NATO örgütü üyeleri arasında toplantı düzenler. Bu yılkı toplantı Ankara’da yapıldı, ev sahibi Türkiye idi. Toplantıya NATO üyesi 34 üst düzey devlet adamı katıldı. Tabi bunlar tek başına değildi, sekreterleri, yardımcıları hatta hanımları ile epey kalabalık oluşturuyorlardı. Bunların otel, konaklama, ikram gelirleri toplantı nedeni ile gazeteci ordusu da Ankara’da boş otel bırakmadı. Ankara bir diplomat turizmi yaşadı, iyi bir gelir elde etti.

Bu kazanç yalnız ekonomik mi oldu, politik açıdan dünya ortamında çok büyük etki yaptı. Hele Amerikan Devlet Başkanı Trump, Sy Cumhurbaşkanımızla kurduğu samimiyet dünyada yankı yarattı. NATO üyelerine yapılan rezervasyon Türk misafirperverliğinin en iyi örneği idi. Bunlar diplomatik yatırımlardır, inşallah faydasını görürüz.

NATO Türkiye için yararlı mıdır, evet yararlıdır. Bunun böyle olduğu ABD – İran savaşında anlaşılmıştır. İran tarafından Türkiye’ye atılan iki füze NATO tarafından havada imha edilmiştir, NATO yararlıdır. NATO Rus baskısı için kurulmuştur. Yani komünist düzen için artık dünyada Kuzey Kore hariç komünist devlet kalmadı ama Rusya Ukrayna’ya saldırdı, İsrail  Gazze’de katliam yaptı,  anarşi, terör devam ediyor. 1990’lü yıllarda Sırbistan Bosna Hersek’i darmadağan etti. Bu olaylar devam ettikçe NATO gereklidir . . .

ŞEYTANİ HİPZOLARDA

Tarihi süreçleri, Allah’ı ve de O’nun nurlu Kitabını hiç hesaba katmadan güya öğretilmesi, insanlığı kandırıp, sığlaştırıp, asıl gerçekliği saklayıp, hipnozlamış ve felaketlere boğmuştur!..
Oysa, insanlığın yapması gereken, o nurlu Kuran’ı okuyup, dosdoğru tarihi süreçleri insanlığa inançlı bilimle, gerçekleri ispat ederek açıklamalıydılar. Ama çıkmadı çıkmadı çıkmadı….
Oysa Atatürk, çıksın diye, Kuran’ı Türkçeye tercüme ettirip, Diyanet Vakfını, Fakültesini bile kurdurmuştu!..
Kuran’ı Kerim’in mucizelerinden biri de, her zamana dair olayların iç yüzünü bize temelden açıklayıcı olmasıdır. Allah, bizi şeytana karşı asla zayıf ve çaresiz bırakmamıştır.
Meselâ:
İstanbul’un fethinin asıl gerçekliği nedir:
Doğu Romanın şehri olan Konsataniye, kral ve din simsarları, HAKSIZ VE SEFİL, SÖMÜRÜ ÇIKARLARI İÇİN İNCİL’İN YARISINI YALAN YAZMIŞLARDI.
Roma halkı, yarısı yalan incil ile ŞİRKE DÜŞÜRÜLMÜŞTÜ.
Yani, şeytan uşaklarının baş tacı edildiği, onlara köle olan, şaytana tapar hale getirilmiş bir halk vardı!..
İşte Türkler, tüm şeytani yalanları bir bir açıklayan, İncil’i de, Tevrat’ı da yalanlardan temizleyecek Kuran’ı Kerim’i o halka getirmek, sömürülmekten korumak, şeytanın hipnozondan kurtarmak için savaştı, yendi ve de Konstantiye’yi feth etti!..
Tabi ki, Allah’ın izni, yardımı ve zaferi ile fethettiler. İstanbulun fathinden sonra geçen 600 yıllık sürece bakıyoruz, Ne “Müslümanız,” ne “Hristiyan’ız,” ne “Musevi’yiz” diyenler, Kuran’ı gereği gibi okumamışlar ki, yukarda ki gibi Kuran gerçekliğinde değil de, HALÂ ŞEYTANIN HİPNOZUNDA YORUMLUYORLAR, İNANCI VE TARİHİ OLAYLARI!..
YUH OLSUN ŞU İNSANLIĞA BE, 600 YILDIR, KURAN’I HAKKIYLA OKUYUP, OLANI, GİDENİ, İLÂHİ GERÇEKLİKTE İNSANLIĞA AÇIKLAYAMAMIŞLAR!..
Şeytanın hipnozunda devam, halâ da…

Rabbimiz, aşağıda ki gibi bir çok ayet de açıkça bildiri ki:

Kuran’ı Kerim. Sure 9/Ayet 31:
Yahudi ve Hristiyan’lar Allah’ı bırakıp, Rahiplerini ve peygamberlerini Rab edindiler.
Allah’a ortak koştular.
5/48: Önceki kitapları doğrulayıcı olarak, Muhammet’ e de Kuran’ı Kerim’i indirdik.

2/ Ayet 251: Allah’ın izni ve yardımıyla kâfirleri yendiler. Davut, Calût’u öldürdü. Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah’ın insanların bir kısmını, diğerleriyle def etmesi olmasaydı, yeryüzü, muhakak fesada uğrardı. Lâkin, Allah alemlere lütuf ve kerem sahibidir.

Yukardaki nurlu ayet de “DAVUT” yerine “FATİH’İ KOYUN” Anlayın, fetih olayını!..

8/14: İşte bu yenilgi, size Allah’ın azabıdır.
8/13: Kim, Allah ve Resulüne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır.
8/ 39: Fitne ortadan kalkıncaya, din tek Allah’ın oluncaya kadar savaşın!
8/17: Savaşta onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü.
17/16: Zalim ülkeleri helâk ederiz.
14/45: Bir yorumuyla: “Yurtlarında zalimlik, hile, şirke düştüştükleri için, onları sizin ellerinizle helâk edip, yurtlarını size verdik. Allah şimdi sizin ne yapacağınıza bakar!

ABD’nin İsrail İle İmtihanı

Türkiye’de popüler yorumda genel olarak ABD ile İsrail ilişkisi sarsılmaz bir birliktelik olarak yorumlanır. Bunun nedenin bu şekilde yorumlamanın televizyon programlarının reytinglerinde ve sosyal medya beğenilerinde olumlu sonuçlar doğurması olduğunu değerlendiriyorum.

Üstelik buna gizli dini örgütler, kült yapılanmalar gibi bazı süslemeler de ekleyerek sonuçta İsrail’in ABD’ni yönettiği gibi bir sonuca varma imkanı ortaya çıkan anlatılar da tuz biber ekmektedir.

Öyle ya; kimsenin bilmediğini bilebilmek kimsenin tespit edemediğini tespit edebilmek neticede büyük bir maharet. Bu maharete ne denli sahip olduğunu göstermek de elbette gösterinin olağanüstü bir şekilde cilalayan bir durum.

Peki; bu anlatı sahipleri İsrail tanınma sürecinde ABD idaresinde nasıl bir tartışma ve bölünmüşlük hali olduğunu araştırmayı düşündüler mi?

Yıllar önce bu hususta bir araştırma yaparken İsrail’i tanıyan ABD Başkanı Truman ile ABD Devlet Sekreteri Marshall ve ekibi arasında çok ciddi bir görüş ayrılığı olduğunu görmüştüm. Bu görüş ayrılığı stratejik gerekçelerden kaynaklanıyordu. Bir yanda İsrail tanınmadığı takdirde SSCB’nin ABD’den önce İsrail’ tanıma riski, öte taraftan da bu yolla İsrail üzerinde etki sahibi olunma imkanının ortadan kaldırılması Truman’ı endişeye sevk ederken Devlet Sekreteri Marshall da Arap devletlerinin desteğinin kaybedilmesi ve ABD’nin bölgeye yönelik çıkarlarının zedelenmesi hususunda endişelere sahipti.

Şimdi uluslararası politikaya meraklı kişiler televizyonlarda ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’ın İsrail hakkındaki zehir zemberek sözlerini izleyerek muhtemelen “ilk defa gördükleri için ilk defa olduğunu düşündükleri” bu krizi Trump’ın sabrı taştı. Trump adamı ne yapar biliyor musunuz? Trump’ın kafasının tasını attırmayın, sonuçlarını açıklarsam kanınız donar gibi ifadelerle yorumlayacaklardır.

Ha bu arada küçük bir tavsiye; uluslararası politika devletlerin çıkar ilişkisi ve çıkarlarının artırılması üzerine kuruludur. Yani ölümüne kankayız diye bir yaklaşımdan ziyade en çok ortak noktası bulunan devletlerde bile zaman zaman çıkar çatışması yaşanır. Eğer uluslararası politika analizi kişiler üzerinden yapılmaya kalkılırsa bu özellik görülmeyeceği gibi analizi yapan şahsın ilk kez gördüğü şey de tüm analiz düzeyinde ilk kez gerçekleşiyormuş gibi bir düşünce ortaya çıkar. Asıl sorunlu olan kısmı da budur. Üstelik bu sorunlu bakış açısına geniş bir medya desteği sağlanınca da artık bir pandemiye dönüşür bu iş…

Şu anda ABD ile İsrail arasında yaşanan kriz de ilişkileri üst seviyede yakın olan iki devletin çıkarlarının çatışması olarak zuhur etmektedir. Elbette Trump ile birlikte bir söylem abartısı ve gösterisi yaşanan ABD yönetiminde “kovboy filmi dublajlı” açıklamaları görmek mümkündür. Ancak bu açıklamalar netice olarak ABD’nin çıkarlarının sürdürülmesi ve korunması hususunda atılacak diplomatik adımlar olarak zuhur edecektir. Bu da zaman içinde ilişkinin diğer tarafında duran İsrail devletinde yönetimin değişmesi yahut ABD’nin istek ve standartlarına uyması şeklinde ortaya çıkacaktır. Bu da ABD ile İsrail arasında gerçekleşen ilk kriz olmadığı gibi son kriz de olmayacaktır. Haftaya görüşmek üzere memleketimin güzel insanları…

BİLİNSİN

Yıl 1941, Nazi işgali altındaki ATİNA’da, sokakta insanlar açlıktan ölüyordu!..
Ülkenin gençleri işgale karşı direnişte, elleri ile, tanklara, uçaklara karşı koymaya çalışıyordu!..
Tabi ki, bu durumda, uçakların ve tankların katliamına uğramak kaçınılmazdı!..
Tarım, tarlalar, ticaret durmuş ülkeyi kıtlık kaplamış, bir dilim ekmeğe muhtaç kalınmıştı!..
İnsanlar şehirlerin sokaklarında açlıktan ölüyordu!..
İşte komşumuz bu durumdayken, onların SESSİZ ÇIĞLIKLARINA, MÜSLÜMAN TÜRKLERDEN CEVAP GELDİ!..
Eski bir yük gemisine “KURTULUŞ” adı verildi.
Bu bir UMUT gemisiydi.
Kurtuluş, DEFALARCA Pire limanına yiyecek taşıdı. Her pire limanına yanaşması ile, taşıdığı binlerce tonluk gıdalarla, on binlerce KOMŞUNUN HAYATINI KURTARDI!..
Son seferinde, KURTULUŞ gemimiz, Marmara’ da çıkan bir fırtınada, gıda yüküyle battı.
Ama hikaye o batışla bitmedi.
Mürettebatın tümü sağ kurtuldu ve Türkiye TÜRK’E MAHSUS BİR İNSANİ YARDIMI BAŞKA GEMİLERLE SÜRDÜRMEYE DEVAM ETTİ!..
Bu Türk yardımının başında, kurtuluş savaşının başkomutanlarından, İSMET İNÖNÜ bulunuyordu!..
Çünkü o KOMŞU ÜLKE İLE savaşmadı, komşunun, şeytani sömürgeciler tarafından KANDIRILMIŞ ÇOCUKLARI İLE savaştığını çok iyi biliyordu!..
Ve yine, Müslüman Türk genleri, ÖNDERLERİNE diyordu ki,
“KOMŞUN AÇKEN SEN TOK YATAMAZSIN!..”
Var mı tarhte bir başka örneği?..
Bu gerçekler gibi daha neler var neler!..
Ama ne KOMŞU NESİLLER, ne de Türk nesiller bilmezler. Çünkü, o zaman şeytanla yatıp, şeytanla kalkan dünya güçleri, komşunun da bizim de, gelişmemize engel koyup, düşmanlaştırıp, sömüremezler!..
Yine de çıkar şeytanın uşakları derler ki:
“Türkler ezeli düşmanınımızdır” diye nesillerini kandırırlar.
Kanmayın be komşular, kanmayın, şeytanın uşaklarına!..
DÜŞMANLIĞA HİZMET, ŞEYTANA HİZMET!..

TÜM KOMŞU ÜLKELERDE DOSTLUĞA HİZMET EDEN, DÜŞÜNÜR, YAZAR, ÇİZERLERİN ÇIKIP, ÇOĞALMASI DİLEĞİMLE, HAŞÇA KALIN!..

Kuran’ı Kerim. Sure 8/Ayet 2, 3:
Müminler ancak Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın ayetleri okunduğunda imanlarını arttıran ve yalnız Rablerine dayanıp, güvenen kimselerdir.

Onlar, Allah’ın huzurunda olduklarını bilerek, razı olacağına göre yaşayan, namazı dosdoğru kılan ve Allah’ın rızk olarak verdiklerinden muhtaca harcayan kimselerdir.

SALAAT Fars’ça, NAMAZ diye tercüme edilmiş.
Namaz: Fars’ça da huzurda duruş demektir.
Doğrudur ama SALAAT’IN namazla birlikte dahası da vardır.
SALAAT: sadece namazda değil, HER AN, ALLAH’IN HUZURUNDA OLDUĞUMUZU BİLEREK, ALLAH YOLUNDA,
YANİ, İBADETTE, YANİ CÜMLEYE FAYDADA DAVRANMA BİLİNCİDİR. SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZİN ÖRNEKLEDİĞİ GİBİ NAMAZ KILMAKTA BU YOLDA ÇOK ÖNEMLİDİR.

AKILCILIK MI KURNAZLIK MI?

Aziz Nesin insanımızın yüzde altmış oranında zekâ yoksulu olduğunu söylerdi. Bu iddia kimisince aşağılama sanılarak hakaret olarak algılandı. Kimisi ise kendisinin o yüzde altmışın içinde olmadığına sevinir halde bu söylemi kullandı ve maalesef kullanmaya devam ediyor.

Gerçekten yüzde altmış zekâ yoksulu muyuz? Hele de Atatürk “Türk milleti zekidir” demişken. Zekâ yoksulu olmak yerine akılcılık ve kurnazlık ikilisinde kurnazlık tercihini benimseyenler desek daha doğru değil mi acaba?

Bu tercihin sebeplerini araştıranlar var elbette. Yaşamın direksiyonunu akılcılık yoluna çevirmeyince ayakta kalabilmenin koşulu kurnazlık oluyor.Kurnazlık en az çabayla kişisel çıkarın en yararlısını kısa zaman içinde sağlayabilmektir. Gerçek bedelini ödemeden en çoğu elde etmeye çalışmaktır.Örneğin; ortak bir havuza bir bardak su dökmeyi büyük bir özveri gibi gösterip, kimseye çaktırmadan aynı havuzdan bir teneke suyu kendine aktarmaktır.

Pragmatizm denilen bu durum faydacılıktır. Yani bir düşüncenin, inancın veya teorinin doğruluğunu ve değerini sadece pratik sonuçlarına ve sağladığı faydaya göre değerlendiren felsefi bir akım. Maalesef geri kalmış veya demokratik gelişmeyi sağlayamamış toplumları yönetenler pragmatizmi çok iyi kullanırlar.

Derin konular. Bilimsel tartışmalara girmek beni aşar. Ama yaşadığımız olumsuzlukların, çıkmazların sebep ve sonuçlarını akılcılık ile değerlendirme zamanımız geldi geçiyor.

Yerleşik düzene gecikmeli geçen toplum olarak yüzlerce yıllık sanayi tesislerimiz olmadı,tamam. Bunun sonucu olarak da aklı, laikliği, bilimi, hukuku savunan burjuva sınıfı ve karşıtı emek sınıfı oluşmadı. Bu nedenle de aydınlanma kavgasının sebep ve sonuçlarını da yaşamadık.

Seçtiklerimizi de aynı mantık ile seçiyoruz. Ve bu durum hayal kırıklığı olsa da her seçimde aynen yaşanır? Yüz yıl önce mevzuat olarak verilen haklarımızı bile idareciler veriyormuş gibi sunarlar ve biz de teşekkür ederiz.

Ne olacak şimdi?

Akılcılığa dönüşün başladığı Osmanlı öncüleri ve Cumhuriyet döneminde yöneldiğimiz akılcılığı terk ettik. Popülist liderlerin hayal gücüne kurnazca taraf olduk ve geldik bugüne. Yine iki yol var. Ya kurnazlığı devam ettirerek pragmatist siyasetçilerin peşinde gitmeye devam edeceğiz. Ya da yaratıcı bir kimlik geliştirerek kendimizi mahkûm ettiğimiz o derin kölelikten kurtulup özgürleşeceğiz.

Ya içinde bulunduğumuz ‘ahval ve şerait’ durumundan kurtulma yolunu seçerek hep birlikte “Türk Milleti zekidir” sözünü dosta düşmana kanıtlayacağız. Ya da Kurtuluş Savaşı’nı yok sayan Eğitim Bakanı ve onun gibi siyasi akılların amaçlarını gerçekleştirmelerine hizmet edeceğiz.

Bugünlerde yaşananlara ben biraz da bu gözle bakıyorum. Yıllardır akılcılıktan ayrılıp kısa vadeli kişisel çıkarlar için peşine düştüğümüz pragmatist siyasiler, yeni bir oyun peşindeler. Bu kez bir defa da olsa akılcılığı seçelim.

Ben, alın teri dökenlerleyim. Ben, dağda, bayırda, tarlada, fabrikada, grevde olanlarla birlikteyim. Ben, bir anlık kazanım için kurnazlık yapmayıp geleceği kuracak olan akılcılıktan yanayım. Sağıma soluma önüme arkama baktım ki hepimiz aynı yola doğru yönelmekteyiz. Yaşadık ve gördük ki kısa vadeli kişisel çıkarlar geleceği yok ederek köleliği uzatıyor. Akılcılık ise kısa vadeli bedeller ödesek de uzun vadede geleceği aydınlatıyor.

BİLGİ SAHİBİ OLMADAN YAPILAN SİYASET BOŞ TENEKE SİYASETİDİR (2)

Ne yazık ki ülkemizde siyaset bu anlayışla yapılıyor. Bilgisiz, yani içi boş ama çıkardığı teneke gürültüsü ile siyaset yapanlar için bence tarifi kolay bir niteleme… Bu nitelemeye bazı eski siyasetçi arkadaşlarım alınganlık gösterdi. Elbette ki bir yerlere aday olup seçilen kişilerden bazıları bu betimlemeyi kendilerine uygun görmemiş olabilirler. Enez’e belki de benim duymadığım, görmediğim bir çarpıcı hizmet sunmuş da olabilirler. Ama ben duymadım görmedim. Bence o arkadaşlar ortaya çıkıp getirdikleri hizmetleri anlatıp bizleri aydınlatmalı ve beni ayıplamalıdırlar.

***

Enez’in 1984 den bu yana geldiği ya da gelemediği noktada sadece belediye hizmetlerini ele alırsak zaten fazla söze hacet kalmıyor. Örneğin 1984 de Enez’de tertemiz bir deniz ve kumsal vardı; şimdi yok… Yapılacak bir imar planı ile inci gibi, pırlanta gibi işlenecek bir sahil vardı; şimdi sadece ikinci yazlık konutlardan oluşan, yeşil alansız, otogarsız, pazar yeri, okul yeri, sağlık ocağı yeri vs. olmayan 35 bin kişilik bir beton yığını olan doğa katliamı var. Balıkçı barınağı ve liman oluşumu 1984’den önce… Enez Kalesi hala restorasyon bekliyor. Enez Keşen yolunun üçte biri bile bitmediği halde şimdiden ihtiyacı karşılayamayacağı anlaşıldı. 20 sene önce bir Yüksek Okul hayalimiz vardı.. Hayal olarak kaldı.

***

Olmayanları saymak yerine olanları sayacak olursak İstanbul Üniversitesi’nin o günkü koşullarda Enez’e gelmesine ön ayak olan Kadir Günay ile Belediye Başkanlığı sürecinde verdiği hizmetlerle hala gündemde olan, sonra gelen başkanların hepsinin toplamından daha fazla eser bırakan Şevket KURT o dönemde, o yoklukta Enez’de fark yaratmayı başardılar..

Sonrasında da tek hatırladığım Gala Gölü’nün Milli Park olması yönünde çaba sarf eden dönemin Kaymakamı Nevzat Sinan …

Başka…? Başkasını ben hatırlamıyorum..

***

Şimdi birileri sayın Bostancı’nın Kilittaş Fabrikası’nı bana hatırlatmaya çalışacak.. Hiçbir piyasa araştırılması yapılmadan, bir fizibilite çalışması olmadan İller Bankası akbabalarının gazına gelerek, şehrin göbeğine yapılan kilittaş fabrikası şimdilerde de bana karlı bir eser (miş) gibi anlatılacak.. Bostancı da, Günenç de hala bu tesisin karlı olduğunu iddia ediyorlarsa tartışmaya hazırım.. Bir tesis senenin 8-10 ayında hiç çalışmadan nasıl kar edebiliyor? Ben bilemiyorum.. Edebiliyorsa bu bir mucizedir.

***

Yine bu son 30-40 yıl içerisinde Enez’e yine İller Bankası eliyle atılan en büyük kazık Enez’in kanalizasyon ve arıtma tesisidir. Kentin ve sahilin değerini 10 misli artırması beklenen bu proje sonuçta Kentin değerini sıfırların altına düşürmüştür. Denizin temizliği tartışılır hale gelmiştir.Yanlış hesap edilen veya oldu / bitti’ye getirilerek yanlış yapılan eğim hesaplamaları ile bu gün Enez merkezinin Kanalizasyon atıkları arıtmaya ulaştırılamamakta ve ulaştırılamadığı için de Lagün Göllerine ve Meriç nehrine akıtılmaktadır.. Şehir içinde yer yer lağım taşkınları yaşanmaktadır.

***

Bürokrasimizin ve özellikle siyasetçilerimizin bilgisizliği ve ilgisizliği ile verilecek daha pek çok örnek var… Zaten siyasetçilerimiz gerçekten yeterli bilgiye sahip olsalar gelen Valileri de, bürokrasiyi de yönlendirebilirler… Bunu yapamıyorlarsa yapacakları iş Vali bey’in ardına takılıp, fotoğraflar çektirerek O’nun yaptığı hizmetlerden pay kapmaya çalışmaktan ibarettir..

Enez’de aktif iki dernek olarak yıllardır yaptığımız BİLGİLENDİRME çağrılarına yeterli karşılığı aldığımızı söylememiz mümkün değildir. Özellikle siyasetçiler – örneğin Edirne Milletvekilleri ve birkaç istisna hariç İl Genel Meclisi Başkan ve üyeleri – Enez’in gerçekleriyle yüzleşmekten korkmaktadırlar.

O nedenle bizler Enez’den sadece uzaktan gelen bu boş teneke sesleri ile sadece uykularımızı kaçırmaktayız.

BEYİN VAR DA

Bakıyorsunuz insanlık gidişatına, aynı beyin herkeste var da, çoğunluğu, “Omuz üstünde müthiş bir beyni olduğunu da, yüreğindeki ruhunu da keşfetmesi bu kadar zormu be kardeşim?..” dedirtiyor!..
Fiziki heveslere bakıyorsunuz, çoğu zararlı alışkanlıklar, kendini zehirleyen yiyecek, içecekler; içi boş, faydası olmayan vurdulu, kırdılı, yendim, perişan ettim övünme ve alkışlarıyla dolu ortalık!..
Bir de neymiş?..
”Spor” muş, oyun muş!..
İki kişiyi ringe çıkarıyorlar, birbirlerine acımasızca vuruyorlar, kaşlar, gözler patlatılıyor, kanlar saçılıyor, ama insanlar büyük bir zevk ve heyecanla, döveni ayakta alkışlıyorlar!..
Anlamıyorum arkadaş, benim beynim bunu bir türlü almıyor. Hele ruhum ne halde diye hiç sormayın, kelimelere sığmaz ki acısını ve insanların bu haline üzüntüsünü açıklasın!..
Biz bu dünyaya bu müthiş beynimizi ve eşsiz, sonsuz ruhumuzu eğitmek; boş, yararsız, zararlı işlerden sakınmak ve cümle alemin faydasına kullanmak için, İNSAN OLARAK geldiğimiz, ÇOK AÇIK DEĞİL Mİ?
Üç kuruşluk bitici ÇIKAR AGOLARI için, dünyayı bataklığa çevirmek niye?

BEYİNİ NEGATİF İŞLERİN EMRİNE VERMEK İNSANLIĞINI İNKÂR, OLMUYOR MU?

Kuran’ı Kerim. Sure 40/Ayet 58:
Körle gören bir olmaz. İnanan ve iyi işler yapanla, kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz!
40/52: O gün zalimlere, mazeretleri fayda vermez. Onlar için, lanet ve yurtların en kötüsü vardır.

DÜNYADA NE KAZANDIN

Rabbimiz, “Dünyada ne kazanırsan, ahrette de sana o verilecek!” diye bildirmiş.
Dünya da çok para, mal mülk istedik, çalıştık kazandık veye mirasla geldi, biriktirdik.
“Dünyada ben kazandım” dedik de, bir baktık, bir gün gibi geçmiş ömür. “Kazandım, benim!..” dediklerimizin hepsine bay bay… öte dünyaya gidiyoruz.
Demek ki, dünyada “HİÇ KAZANMIŞ” olmuyor muyuz bu durumda?..
Bu dünyanın maddi birikimlerinin hiç birini ahrete götüremiyoruz, hepsi, dünyada kalıyor.
O zaman niçin uğraşıp, durduk?..
Ahrete götürsekte orada hiç işe yaramıyorlar. O zaman niye bu dünya malı didişmeleri, kavgaları, silahlanmaları, düşmanlıkları?..
Gel de anla, gel de çık işin içinden çıkabilirsen!..
İşte ispatı: Hepimiz biliyoruz ki, dünyada mal, mülk, altın birikitiren, BOŞ ELLE AHRETE GİDECEK.
Aynı zaman da, dünyada biriktirilen fiziki değerlerin orada hiçbir kıymeti olmadığı için, AHRETTE ELLERİ BOŞ KALACAK.
Yani bir dünya ömrü boşuna yaşanmış olacak!..

Pekiyi ahret de neler önemliymiş, yalnızca Rabbin kitabı Kuran’da yazıyor. Dünyada, “Yatan’dan Ötürü, tüm yaratılanlara saygı, sevgi, vicdan ile yapılan hayırlı emek ve maddiyat harcamalı işler,” ahretin muhteşem güzelliğine giriş vizesi olacak!..

Kuran’ı Kerim. Sure 8/Ayet 28:
Biliniz ki, mallarınız ve çocuklarınız birer imtahan sebebidir ve büyük mükâfat Allah katındadır.
2/107: Bilmez misin, göklerin ve yerin mülkiyeti ve hükümranlığı yalnızca Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.