Kategori arşivi: Yazarlar

PARA, PARA, PARA!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından açıklanan verilere göre, Gayrisafi Yurt İçi Hasıla (GSYH), 2025 yılında bir önceki yıla göre yüzde 41,4 artarak 62 trilyon 288 milyar 195 milyon 804 bin liraya ulaştı.

Diğer yanda emekliler, emekçiler, üreticiler, esnaf…

Toplumun geniş kesimleri hayat pahalılığından yakınıyor.

Enflasyon, paranın satın alma gücünü ciddi biçimde eritmiş durumda.

Alım gücünün son yedi yılda yüzde 89 azaldığından söz ediliyor.

2026’nın sonuna doğru gidiyoruz.

Açlık sınırının altında kalan asgari ücretin, yalnızca dokuz ayda 6 bin 828 lira değer kaybettiği belirtiliyor.

Yani kâğıt üzerinde 28 bin lira olan asgari ücretin satın alma gücü, bu hesaplamaya göre 21 bin lira düzeylerine gerilemiş durumda.

Ne yaman ters orantı!

**

1989’un sonlarına doğru…

İlk kez Romanya’dayım.

Döviz bozdurmam gerekiyor.

Bir miktar dolar verdim, karşılığında abartısız, koca bir poşet dolusu ley aldım!

Adeta bir ton para!

Bozdur bozdur harca…

O günün görüntüsü hâlâ gözümün önünde.

**

Aradan yıllar geçti.

Bugün de para konuşuyoruz.

Ama bu kez başka bir nedenle…

Gazetemizde zaman zaman yer verdiğimiz, komşumuz Bulgaristan’ın sınır kapılarında ortaya çıkarılan para olayları dikkatinizi çekiyordur.

Beyan edilmemiş dövizler…

Sınır kapılarında yakalanan büyük miktarlar…

İstikamet çoğu kez Türkiye.

Paranın kaynağı ve hangi amaçla taşındığı ise olayın ayrıntılarına göre yanıt bekleyen sorular arasında.

Bulgar gümrük görevlileri, bu tür para taşımacılığını sınır kapılarında tespit ediyor.

Rakamlar da az buz değil!

**

Bulgaristan’daki nakit para beyan kuralları kapsamında, belirli tutarların üzerindeki paranın gümrük makamlarına bildirilmesi gerekiyor.

Üçüncü ülkelere giriş ve çıkışlarda 10 bin avro ve üzerindeki nakit para için beyan yükümlülüğü bulunuyor.

Bu nedenle Bulgaristan sınır kapılarında bu tür olaylarla sık sık karşılaşılıyor.

**

Ancak geçtiğimiz günlerde ortaya çıkan para trafiği, bu kez farklı bir yönüyle dikkat çekti.

Kapıkule’nin karşısındaki Kapitan Andreevo Sınır Kapısı’nda bir araçta, başka bir ülkeye götürülmek istenen 1 milyon Türk lirası…

Dereköy’ün karşısındaki sınır hattında ise bir minibüste tam 4 milyon Türk lirası!

Bulgar gümrük yetkilileri, her iki olayla ilgili görüntüleri de paylaştı.

Özellikle minibüsteki 4 milyon lira, kapladığı yerle insanın dikkatini çekiyor.

O görüntü beni bir anda 1989’daki Romanya’ya götürdü.

Dolarları bozdurunca elime tutuşturulan o koca poşet dolusu ley…

Para çoktu ama değeri neydi?

Bugün de başka bir soru var:

Milyonlarca lira, sınır kapılarında neden bu görüntülere konu oluyor?

Ve insan ister istemez, Türkiye’deki yatırım fonu skandalını da hatırlıyor.

**

Eylül 2026’da gündeme gelen yatırım fonu skandalında yaklaşık 455 bin yatırımcının mağdur olduğu belirtiliyor.

Krize konu olan fonların toplam büyüklüğünün de 800 milyar liranın üzerinde olduğu ifade ediliyor.

Rakamların büyüklüğünü anlamak için basit bir karşılaştırma yapalım.

Minibüste dört milyon lira…

Fon skandalında sekiz yüz milyar lira…

Arada tam 200 bin kat fark var!

Bir minibüse sığan milyonlar ile binlerce yatırımcının birikimlerinin söz konusu olduğu milyarlar…

Elbette bunlar farklı olaylar.

Aralarında doğrudan bir bağ kurmak mümkün değil.

Ama ikisi de insanın aklına aynı soruyu getiriyor:

Para nereden geliyor, nereye gidiyor ve hesabını kim veriyor?

**

İşin içinden çıkmak elbette kolay değil.

Ama paranın peşine düşmekten vazgeçmek de mümkün değil!

**

Paranın değerinin giderek sıfırlaşması, çok sıfırlı paraya olan aşkla galiba doğru orantılı! 

OLMADI AMA OLACAK GİBİ

Tarihi süreçlere bakıyoruz, asırlar boyunca bir kaç senede bir toplanan talancı, tecavüzcü, yakıp, yıkıcı, köleci, katil BİRLEŞİK ORDULAR, şeytanlarının hipnozunda KAFALARI ÇEKE ÇEKE, Türkleri yok etmeye çıktılar yola!..
Türkler de ABDESTLİ, NAMAZLI, ALLAH ALLAH nidaları ile bu güçlü ordularla savaştı ve de HER SEFERİNDE ZALİMLERİ MAĞLUP ETTİLER.
Türk imparatorluğunun son zamanki mağlubiyetlerine gelince, MEZHEPLERLE İÇTEN ÇÜRÜME ile gelen, helak idi!..
Allah, Kuran zıttı; yani şeytan sapakları olan mezhepler türeyip, HALKI, ŞEYHÜLİSLAMI VE PADİŞAH YÖNETİMİNİ ELE GEÇİRİNCE, ALLAH’IN YAR VE YARDIMI BİTTİ, gerileme ve mağlubiyetler başladı.
Bu yozlaşma döneminin en büyük örneklerinden biri nedir dersek:
Padişahların halkına, “KULLARIM” demeye başlamalarıdır.
Oysa, Kuran’da, hadislerde, beş vakit ezanda Allah’ın emri bellidir.
“KULLUK EDİLECEK TEK ALLAH’TIR.”
Demek ki, artık halkta ve devlet de yozlaşmalar almış başını gitmiştir. (Firavun’ laşıp, hak yolundan çıkış) ve çöküş!..
Türk imparatorluğu 650 yıl iyi dayandı, içten ve dıştan onca düşmanlara rağmen!..
Keşke o, 650 yılda, Kuran anlamak ve uymak için okunsaydı; ezan Türkçe anlayarak dinlenseydi; namaz duaları anlayarak, şuurlan şuurlana okunsaydı!..
OLMADI, sonunda yıkım geldi.
OKUNUR İNŞALLAH…
OLUR DA, “YARATAN’DAN ÖTÜRÜ” DÜNYA KARDEŞLİĞİ HAKİM OLUP, SEVGİ ÇAĞI KURULUR İNŞALLAH.
Türk ataların, tarih boyu, bu kutsal çabaları için, “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” denmez mi şimdi?..

AVRUPA’DA NELER OLUYOR 

Avrupa dendi mi — Sözüm ona medeniyetin — beşiği ülkeler topluluğu. Fransa’da başlayan öğrenci gösterileri diğer ülkelere de yayılarak bir isyan halini aldı.

Hani büyük Avrupa dünyaya sözde ilham veren, örnek olan Avrupa. İlk isyan Fransa’da başladı. Lise öğrencilerinin isyanına öğrenci velileri de katıldı. Halkta destek verdi. Konu o kadar büyüdü ki bu karmaşaya çapulcu takımı da katılarak büyük lüks mağazaların vitrin camlarını kırarak, eşyaları yağmalamaya başladılar. Bu dört dörtlük bir isyandı. Nedeni sorulduğunda ‘hayat çok pahalandı, geçinemiyoruz, çalışsak da kazancımız yetmiyor, açız’ diye cevaplanıyor.

Hani medeni AVRUPA, İNSAN HAKLARINDA DÜNYAYA DERS VEREN Avrupa nerede? Bugünkü Avrupa köhnemiş, yorgun, ihtiyarlamış bitkin bir Avrupa. Bu hal yetmedi birde — AVRUPA BİRLİĞİ — ismi altında bir birlik oluşturup dünyaya çaka satarak hava atan, Arnavutluk gibi 3,5 milyonluk bir ülkeyi bünyesine alırken, 86 milyonluk Türkiye’yi yıllarca kapısında bekleten Avrupa bu mu! Hadi canım sende?

Bu isyan bu kadarla kalmıyor, İtalya’ya da sıçrıyor. İtalya’nın bazı şehirlerinde de halk tarafından sokak gösterileri, yağmalama olayları, yangınlar çıkarılıyor. İtalyanların istedikleri ne, ‘geçinemiyoruz, her gün her şey pahalanıyor, çok fazla işsizimiz var, gençlerimiz işsiz.’ Çare sokaklara dökülüp, ortalığı bir birine katmak mı?

Peki Arnavutluk’ta neler oluyor? Onların istediği ne, bugünkü devlet başkanını istemiyorlar. Peki, bunun için isyan mı çıkarmak lazım. Çaresi genel seçimlere kadar sabredersiniz, istemediğin kimseye oy vermezsin. İlle de isyan çıkarmak mı lazım?

Avrupa’da en sağlam devlet Almanya ile İngiltere kalıyor. Daha sağlamını ararsan İsviçre var. Diğer Avrupa Devletlerine bakarsak şimdilik onlar uykuda. Zaten Avrupa’yı Avrupa yapan ne, sömürge politikası. Avrupa sömürgelerini kaybedince bu hallere düştü. Bugün ekonomide Avrupa’nın karşısına Amerika, Çin, Rusya, Hindistan, Japonya gibi devletler çıkıyor. Avrupalı alışmış hazıra konmaya. İşte bu isyanın esas nedeni Avrupa’nın eski Avrupa olmaması. 1968’de Paris’te öğrenci olayları başladı. Bu olaylar bütün dünyaya yayıldı, dünya ikiye bölündü; sağcılar-solcular. Bu akımdan Türkiye’de etkilendi, gençlik ikiye bölündü; sağcılar-solcular. Her gün çatışma, her gün yürüyüşler, her gün ölüm. Türkiye’deki amaç sağ-sol olayları gençliğin heyecanını kullanıp Türkiye’yi parçalamaktı.

Bugün dünyada her ülkede aynı sorun var; oda geçim sıkıntısı. Her ülke bugün aynı sorunu yaşıyor. Şimdi dikkat edilecek konu bu isyanın başka ülkelere de sıçraması.

Bir olay oluyor, olay durduğu yerde kalmıyor, art düşünceli insanlar onu diğer taraflara çekip kullanıyorlar. Bu konuda en büyük rolü de gençlik ve basın oynuyor. Böyle olay bir yerde moda halini alıyor, başka ülkelere de sıçrıyor. Örneğin 1968 Paris öğrenci olayları gibi dünyanın bir çok yerinde uygulandı. Bakalım bu Paris olayı Türkiye’yi de etkiler mi?  

Bence bu olaylar Türkiye’yi etkilememeli. Çünkü işi sıkı tutan iktidar var, göreceğiz. AVRUPA, NELER OLUYOR…

EDİRNE İL BAŞKANI SEÇİMİ VE GELECEĞİN TURNUSOL KAĞIDI…

Edirne Yeni Parti İl Başkanı’nı belirledi. Tüm üyelerin katılımı ile yapılan ön seçimde yaklaşık 5000 üye oy kullanarak Sayın Yücel Balkanlı’yı bu görev için uygun gördü. Başlatılan bu demokratik atılım sürecinde tüm üyelerin katılımı ile yapılan bu seçim gerçekten çok güzel ve önemli bir aşama…

Yeterli mi? Elbette hayır…

***

Madem ki artık bu sorumluluğu üyeler üstlenecek; öyleyse parti üyelerinin de belirgin nitelikleri olmalı. Örneğin 2 yıl aday üyelik süresi geçmeden böyle bir seçimde oy kullanılamamalı. Parti eğitim sürecini başarıyla tamamlamış olmalı… Üyelik ödentisini düzenli olarak ödemiş olmalı, en az bir STK’da veya bir meslek Odası’nda, sendikada üye olmalı vs… Elbette zaman içerisinde bunlar da olabilmeli. Zaman içerisinde BLOK Liste kepazeliği de tüzükten çıkarılırsa parti içi kavgaların önlenmesi için çok önemli bir eşik aşılmış olur.

***

Siyaset hobi olarak yapılmaz. Meslek olarak kabulü de hoş değilse de “Hadi biraz da siyaset yapalım” diyerek siyaset yapılmaz. Siyaset 100 M yarışması değil uzun soluklu bir maraton gibi değerlendirilmelidir. Sabır ister, sonuna kadar mücadele ister dayanıklılık ister… Örneğin üyelerle yapılan ve kaybeden bir aday iseniz seçimden sonra delegelerle yapılan il kongresine herkesten önce gidip katılmak ve size oy verenlere “Yıkılmadık, ayaktayız” mesajını vermek çok önemlidir.

Ne yazık ki bu olmamış…

***

Siyaset aynı zamanda bir ekip işidir. Ekip bir ideoloji birlikteliğinden oluşmalıdır. Yani arkanızı bir veya birkaç belediye Başkanı’na dayayarak değil, ideoloji birlikteliğini sağladığınız kitlelerle bir yere varmak gerekir. Örneğin Baykal öncesi sosyal demokrat hareket içerisinde sol kanat diye nitelendirdiğimiz bir grupla Baykal’ın başını çektiği ulusalcı, laikçi, askeri vesayetten rahatsız olmayan bir sağ kanat, seçimlerde yarışan taraflar olmuşlardır. Bu parti programları için çok üretken bir rekabet olduğu gibi daha onurlu ve bağımsız bir yöntemdir.

***

Edirne seçimlerinde adaylar arasında böyle bir farklılık ortaya çıkmadı. Ama bu yarış Belediye Başkanlarının güdümünden çıkarılmak isteniyorsa artık bu kanatların liderleri ortaya çıkmalı ve sosyal demokrasi nedir, ulusalcılık nedir üyelere ve kamuoyuna bu farklılık anlatılmalıdır. Cumhuriyet ve Atatürk hepimizin, hatta bu ülkenin, milletin vaz geçemeyeceği değerlerdir. Bu kavramların ardına sığınarak siyaset yapmak sığlıktır. Çaresizliktir…

***

Umarım seçilen Başkan ve İl Yönetim Kurulu üyeleri kısa bir süre sonra yapılacak genel seçimlerde istifa ederek MV adayı olmaya kalkmazlar… Bu yıllardır yapılan en büyük yanlışlardan biridir. İl Başkanlığı MV için sıçrama tahtası olmamalıdır.

SON SÖZ : Edirne Belediyesi’nin DSİ’ye ait ya da bitişiğindeki bir arazinin bir Vakfa tahsisi ya da satılması konusu nedir? Bu yanlıştan dönülmüş müdür? Bu konuda Edirne Belediye Başkanı’nın desteği ile seçildiği bilinen Sn. Balkanlı ve İl Yönetiminin tavrı nedir? Ne olmalıdır?

Yeni İl Yönetiminin bu konuda aldığı ya da alamadığı tavır gelecek için önemli bir turnusol kağıdıdır… Örgüt mü Belediyeyi, Belediye Başkanı mı örgütü denetliyor bunu bu vesile ile öğreneceğiz.

AVRUPA MI

Ellerinde yarısı yalanlarla tahrif edilmiş, “İncil” işte diye” kandırlmış evlatlarını Anadoluya, çoluk, çocuk, yaşlı, bebek demeden, katletmeye, yakıp, yıkmaya GÖNDERDİLER!..
Sonra da, Türklerin asaleti, kahramanlıkları karşısında mağlup olup, kös kös geri dönünce, “Türkler bizim evlatları öldürdü, bunlar çok barbarlar” deyip, Türkleri tarih boyunca düşman belleyen, AVRUPA GAFLETİ!..
Ama bilmezler, Türkler, şeytan orduları bile olsalar, düşmanın savaşma yeteneği kalmayınca, onlara bir korüdor açar, gözetim altında, evlerine geri dönmelerini sağlarlardı.
İsteseler bir kişiyi bile sağ bırakmazlardı.
Türklerin zoru, kimseleri yakıp, yıkıp, bebek, kadın demeden, katletmek değildi!..
Böylesine zalimlik, TÜRKLERİN ASALETİNE YAKIŞMAZDI. Çünkü Allah’ın emri belliydi.
“SAVAŞTA SAKIN AŞIRIYA KAÇMAYIN, ESİRLERE, ÇARESİZ KALMIŞLARA, SAKIN ZULMETMEYİN” di bu emir!..
Şeytan uşaklarının yazdığı tarih kitaplarından, tarih öğrenmeye kalkarsanız, bunları öğrenemezsiniz!..
VE AVRUPA’NIN, ŞEYTANLARININ HİPNOZUNDA Kİ KANDIRILMIŞLARI, HEP CİNAYET İÇİN SALDIRDILAR. ASIRLARCA, VE DE HALÂ DA, HALÂ DA…
ANADOLU’DA VE BALKANLARDA, KIRIM’DA, KAFKASLAR’DA, KIBRIS’DA, BOSNA’DA, GİRİT’DE, KIRIM’DA, ORTADOĞUDA YÜZLERCE KEZ, YALAN HİPNOZLARLA KANDIRILMIŞ ORDULARI İLE SALDIRMAYA, ÇOLUK, ÇOCUK DEMEDEN DEVAM EDİYORLAR!..
Yine de Türkler barbar, Türkler kötü, ÖYLE Mİ?.. KIBRIS’ DA sivil, çoluk, çocuk, bebek, Türk’lere yapılan katliamı bile tanımıyor dünya!..
Fotoğraflara, kendi itiraflarına, toplu mezarlara rağmen…
Bir de, Türk, sivil masumların katliamını durduran, Mehmetçiği suçlu gösteriyorlar!..
Ama Alllah biliyor!..
Bilinsin ki, bu yalan, geçici, bitici dünya son bulacak…
BU DÜNYANIN, ŞEYTAN UŞAKLARININ GERÇEK YÜZLERİ, HESAP VEREMEYECEKLER!..

ÇIKARCI SÖMÜRGECİ DEVLET ve DİN SİMSARLARININ ELİNDE Kİ AVRUPA KANDIRILMIŞLARI, diğer dünya ülkeleri, ARTIK BİR UYANSA DA, SEVGİ ÇAĞI GELSE NE GÜZEL OLUR!..

Kuran’ı Kerim. Sure 5/Ayet 79, 80, 81, 82:
Onlar, işledikleri kötülüklerden, birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür.
Onlardan çoğunu, inkâr edenlerle dostluk ettiklerini görürsün. Nefislerinin onlar için hazırladıkları ne kötüdür. Allah onlara gazap etmiştir ve azap içinde devamlı kalıcıdırlar.
Eğer onlar, Allah’a, Peygamber’e ve ona indirlielene iman etmiş olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır.
İnsanlar içinden, iman edenlere düşmanlık bakımından en şiddetli olarak, Yahudi’ lerden ve şirk koşanlardan bulacaksın. Onlar içinde iman edenlere sevgi bakımından en yakın olarak da, “Biz Hıristiyanız” diyenlerden bulacaksın. Çünkü onlar içinde, büyüklük taslamayan, keşişler ve rahipler vardır.

Çıkarımda Bulunabilmek

Rahmetlik Doğan Özlem ve Cemal Yıldırım hocalar buluş bağlamı diye bir kavramdan bahsederler. Buluş bağlamı özetle pek çok insanın kafasına ağaçtan elma düşmüştür ancak bunu yer çekimi kanunu ile ilişkilendirebilmek Newton tarafından gerçekleştirilmiştir. Pek çok insan suda bir şeyler yüzdürmüştür ancak bunu suyun kaldırma kuvveti ile ilişkilendirebilmek Arşimet tarafından gerçekleştirilmiştir.

Buluş bağlamı bu aralar “büyük resmi gör yeğen” ekipleri tarafından tarumar ediliyor. Buluş bağlamı gibi bilimsel bir devrime yol açabilecek olan bir kavram çay simit sohbetlerine kahve köşelerinde “büyük resmi gör yeğen” nidalarıyla meze ediliyor. Çay simit dedim de aklıma geldi umarım bu ikiliyi bir arada tutabilme “lüksü” halen geniş kitlelerin elindedir. Yoksa o lüks de mi savaşın (hangi savaş bilmiyoruz) etkilerinin ekonomiye yansıması soruncunda bitti… Neyse gelelim konuya…

Geçen hafta da ele aldım ittifak üzerine ittifak kuruluyor maşallah. Ancak sistemik seviyede uluslararası politikanın dinamikleri ve kuralları ihlal ve ihmal edilerek sonuç hep şu çıkamayan 3. Dünya Savaşı’na bağlanıyor. Elbette bu hiç çıkamayan 3. Dünya Savaşı uluslararası politika dinamiklerini okuyabilen yani düşük seviyeli de olsa buluş bağlamı kavramına yaklaşan her zihin için olmayacak bir durum. Zira güç arayışında devletler önünde sonunda dengede buluşur. Bu cümleyi büyük harflerle yazsam daha mı fazla dikkat çekerdi bilmiyorum. Gerçi okuma meraklısı bir millet olmadığımız için pek de önemi yok hangi harflerle yazdığımın.

Şu anda ABD, bölgedeki müttefikleri ile İran’ı çevreleme ve kısıtlama politikası yürütüyor. Aslında bu çevreleme ve kısıtlama politikası ABD için çok da yeni bir politika değil. Aslında bu durum II. Dünya savaşından beri devam edegelen bir hadise. Son dönemde SSCB ile uygulanmadığı için acaba ABD bu politikayı başka alanlarda uyguluyor mudur diye soran sayısı o kadar az ki; konu dönüp dolaşıp büyük resim ve 3. Dünya Savaşı çıkacak sığlığında kilitleniyor.

Aslında olan şey; ABD müttefiklerinin alt sistemik seviyede kendi politik çıkarlarını da gözetmek kaydıyla temelde müttefik olma görevini yerine getirmesidir. Yani ABD’nin İran’ın nükleer silah sahibi olma ve mümkünse rejimi değiştirme hedefi.

Dikkat edilecek olursa ABD başkanı Trump hem Mekke hem de Bedir ittifakı üyesi devlet ve hükümet başkanları ile sürekli görüşme halinde. Bu mesaj bombardımanı sırasında talepler de medya önünde sıralanıyor. ABD’nin Suriye meselesinde de yaklaşımı da bu yönde olmuştu. O tarihte de 3. Dünya Savaşı’na yönelik çeşitli iddialar ortaya atılıyorken aslında ABD’nin yapmak istediğinin bölgesel müttefikleri eli ile konuyu çok da askeri faaliyet yürütmeden sonuçlandırma girişimi olduğunu belirtmiştim. Herhalde Suriye olayı için artık bunun gerçekliğini tartışmamıza bile gerek yok.

İşte şimdi aynısı İran için gerçekleşiyor. Atılan o füzeleri savaş zannetmek de sanıyorum savaşın ne olduğunu bilmemekle ilgili. Biraz askerlik mesleği ile ilgi okuma yapılırsa savaş nedir o da öğrenilir elbette. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

Aynı model saç traşı gibi!

Neredeyse hepimiz birer grafiker, sosyal medya içerik üreticisi olduk son yıllarda.

Yapay zeka ve bazı uygulamalar sayesinde maalesef böyle.

Bunlar hayatımıza girince tasarım yapmak, logolar, ambalajlar, afişler, dijital medya görselleri ve kurumsal kimlik hazırlamak çok kolay artık.

Peki ya sadece bunlar mı?

Tabii ki de hayır.

Kodlama, görsel ve ses tasarımı da yapabiliyoruz mesela.

Hatta sesimizden birkaç kuble yükleyip de mükemmel bir ses sanatçısı olmamız bile mümkün.

Onlarca uygulama var şükürler olsun!

Yeter ki yapmak isteyelim.

Ancak kendimizden de bir şeyler katarak yapmaya çalışalım.

Çünkü; sosyal medyada servis edilen haber, duyuru vs. görsellere bakıyorum da birçoğu aynı model saç traşı, bir örnek kıyafet gibi sanki.

Aynı programdan çıkmışlar belli ki.

Fazla sırıtıyorlar uyarmış olayım!

103 YIL SONRA CUMHURİYET

Hepimizin söylediği gibi Cumhuriyet; egemenliğin millete ait olduğu, yönetenlerin belli süreler için seçimle göreve geldiği, kişilerin “tebaa” yerine eşit haklara sahip “yurttaş” statüsü kazandığı demokratik bir yönetim biçimidir.En önemlisi de “kimsesizlerin kimsesidir”.

Cumhuriyetin kurtuluş ve kuruluş iradesi Mustafa Kemal Atatürk ile özdeşleşmiştir. Kurtuluşta birlikte olan kesimler sonrasında her toplumda olduğu gibi kendi çıkarları veya ideallerine göre ayrışmışlardır.Cumhuriyet sınıflarüstü olmaya özen göstermiş,çok partili parlamenter sistem içinde yurttaş kimliği kazandırmayı hedeflemiş olsa da bunun zaman alacağını herkes bilir.

Ve öyle de olmuş, Cumhuriyet sonrası üç kesim öne çıkmıştır. Birinciler; güçlerini kullanarak zenginleşip hayatlarını devam ettirmek isteyenler. İkinciler; ekonominin kurallarını kullanarak servetlerine servet katmak isteyenler. Üçüncüler ise; içinde hiçbir servet hırsı olmayıp ülkesini ve toplumu çağdaş ülkeler seviyesine çıkartma mücadelesinin yeni başladığını düşünerek aynı irade ve emek ile çalışmak isteyenler.

Bu sıralamada bir ve ikinciler tarihsel duruşa göre burjuva sınıfını oluşturmak amacı ile çıkar ortaklığında uzlaşırken diğer idealist kesimi elbette aydınlar ve yoksullar oluşturuyordu.

Benzeri saflaşmalar her toplumda yaşanmıştır.İmparatorlukların yok olduğu, cumhuriyet ve demokrasi süreçlerinin geliştiği dönemdir. Bugün burjuva demokrasilerinin geliştiği tüm toplumlar bu aşamalardan geçmiştir.

Avrupa’da 1800’li yılları anlatan edebiyatçıların da ortak konusudur bu gelişme. Gogol; ‘Ölü Canlar’da Rusya’yı, Thomas Mann; ‘Buddenbrook’ta Almanya’yı, BolesławPrus; ‘Oyuncak Bebek’te Polonya’daki süreci anlatır.Topraklarımızda da imparatorluktan cumhuriyete geçiş sürecinde bu konuları anlatan birçok yazar vardır. Okuduklarım arasında ilk aklıma gelenler; Halit Ziya Uşaklıgil (Aşk-ı Memnu), Peyamı Safa (Fatih Harbiye), Yusuf Atılgan (Aylak Adam), Erol Toy (İmparator), Oğuz Atay (Tutunamayanlar), Demir Özlü; (Bir Küçük burjuvanın Gençlik Yılları) ve saire.

Cumhuriyet kurulurken tek parti olmasını bugün gözüyle eleştirmek kolaydır. Ancak günün koşullarını, binlerce yılın inanca dayalı anlayışı ve yüzlerce yılın imparatorluk sürecini iyi irdelemek ve sonrasında eleştirmek gerekir.

Cumhuriyet, coğrafyamızda bulunan farklılıkların ortaklığında olmuş ve sorunlar yara olarak ertelenmişti. Çünkü önce ülke ve yurttaş olmalıydı. Toplum, yaparak yaşayarak demokrasiyi geliştirecekti. Çok partili düzen için 1930 yılında Serbest Cumhuriyet Fırkası (SCF) kuruldu. İlkeleri; Cumhuriyet Halk Fırkası ile aynı olsa da eylemleri öyle olmadı.

Cumhuriyet güneşinde yok olacaklarını anlayanlar, çıkarları bozulanlar SCF’na tam destek oldu. Tekerine çomak sokulan para babaları, ağalık sistemini devam ettirenler ve yasak ile yeraltına inmiş tarikat, tekke ve zaviye şeyhleri partiyi doldurdu. Savaştan yeni çıkmış ve 1929 dünya ekonomik krizinin yaşandığı ve bu nedenle de toplumsal kalkınmanın henüz yetersiz kalmasından dolayı yoksulluğu süren insanların da desteğini aldılar. Kısa bir süre sonra kapanan SCF denemesi sonrasında birçok yeni siyasiparti kuruldu ve nihayet 1946 da yanlışlarla dolu da olsa çok partili seçimler yapıldı.

Ancak tarihsel ayrışma doğal olarak hiç bitmedi ve geldik bugüne. Cumhuriyet ne durumda?

Hukuk; inanç ve çıkar kantarıyla tartılıyorsa,

Cumhuriyetin olmazsa olmazı laiklik kabulü ile kaldırılan cemaat, tarikat, tekke ve zaviyeler zamanın ruhuna göre dernek, vakıf adı altında devletten beslenip toplumu örgütlüyorsa,

Kış günlerinde sıcak bir yerde karnını doyursun diye bile-isteye suç işleyen (cumhurbaşkanına hakaret en garantili) yurttaşlarımız varsa,

Üreterek kazanmayı öğrenmesi amaçlanan toplumdan sadece müşteri olup harcamayı öğrenen toplum olduysak,

Seçmenlere; “Bana oy ver, yatırımı al” diyen siyasi yetkililer ülkeyi yönetiyorsa,

Yerel idarecilere; “Ya hapse gir ya iktidar partisine geç” dayatılıyorsa,

Cumhuriyetin yokluk yıllarında kurulan tesislerden elde kalmış bir şey yoksa,

Toplumun üretenleri, emekçileri yoksulluk içindeyken ve devletin gelirleri yağmadaysa,

Üreten kazanamıyorken yöneten ve yandaşları devlet kasasına üşüşmüşse,

Diplomalılar işsiz ve gençlerin büyük çoğunluğu yurtdışından medet umuyorsa,

Emekçiler yeterli ücreti alamıyor, emekliler sefalet içindeyse ve örgütlenme engelleniyorsa,

Her alanda geleceğe dair planlama yerine günlük yandaş çıkarlarının planları geçerliyse,

Kadınlar öldürülüyor, işkenceye maruz kalıyor, çocuk ve kadın tacizleri artıyorsa,

Daha yüzlerce olumsuzluk yazılabiliyorsa…

Cumhuriyet amacına ulaşamamış, yetersiz kalmıştır veya ülke yanlış yönetilmiştir diyebiliriz. Bu tespitten sonra eksiklerimizi görerek “yeniden Cumhuriyet” diyerek yolumuzu çizmeliyiz. Bazılarının ‘Türkiye Yüzyılı’, ‘Yeni Cumhuriyet’ olarak tanımladığı gelecek sürecinin doğru rotaya geçmesi için 103 yıl öncesi ilkelerini iyi anlamak ve örgütlü yurttaş olmak zorundayız.

Bugün Cumhuriyeti savunacak ve çağdaş amacına ulaştıracak olanlar kulluktan yurttaşlığa geçenler olacaktır. O nedenle de haybeye konuşup heybesini dolduranları iyi tanıyarak Cumhuriyet Bayramımızı kutlamalıyız.

KENDİLERİNE ETTİLER

Şehrin birkaç kilometre çıkışında, ağaçlardan gözükmeyen, 50 kadar villadan oluşmuş bir site var. Korulukta, bahçelik nizam içinde, şehrin debdebesinden uzak, sakin, gölgelik şahane bir barınma sunuyor, insanlara!..
İşte böyle bir sitenin bekçisini yıllardır tanırdım. Geçen gün yine karşılaşıp, selamlaştık.
Durup bana anlattı!..
Site yönetimi değişmiş, bu yeni yöneticiler bekçiye demşiler ki,
“Ya köpeğini bizim siteden atacaksın, ya da biz seni işten atacağız, ona göre!..”
Bekçi diyor ki:
“Ya, ben bu köpeği, yavruluktan buldum, baktım, bana on senedir yoldaşlık ediyor, siteyi benimle birlikte gezerek kolaçan ediyor, yanımdan hiç ayrılmıyor, bizim evin çocuğu oldu. Ben onu nasıl açlığa susuzluğa, ölüme atarım be kardeşim, on yıldır ne size ne başkalarına bir kötülüğü dokunmadı ki, neden böyle söylüyorsunuz?..” dedim.
“O köpeği, bu sitede istemiyoruz, o kadar!..” dediler.
Ben de, köpeğimi alıp, o sitenin bekçiliğinden ayrılmak zorunda kaldım. Benim canımı, yavrumu, evladımı sokağa atacakmışım ha, Allah korusun” dedi.
Yani, anlayacağımız, site yönetimi, köpeğini sokağa atmayan bekçiyi işten atmışlar.
Bu ne demek?..
Eğer bekçiyi ve köpeğini koruyup, işten atılmasına engel olmadıysalar, o sitenin hane çoğunluğunun bu olaya razı gelmesi demektir.
Neticede, hane çoğunluğu isteği ile, bekçi ve de istenmeyen köpeği, siteden atılmış oldu!..
Şimdi bu site kendileriyle gurur duyuyor olabilir, ama yakında bilecekler, bekçi ve köpeğini mi ATMIŞLAR, yoksa, HANE HANE KANDİLERİNİ Mİ SOKAĞA ATMIŞLAR?..
MASUM KÖPEĞE Mİ YAZIK ETMİŞLER, YOKSA KENDİLERİNE Mİ YAZIK ETMİŞLER, ÇOK YAKINDA BİLECEKLER… ama iş işten geçmiş olacak!..
O köpek’ i kim yarattı?..
Tabi ki Allah.
Yarattığı nimeti, korusun, doyursun, sevsin, kucaklasın diye kime emanet etti.
Tabiki insana!..
İnsan inkâr etti ve reddetti, tercih dünyada onun, ama sonrası var!..
Unutmayalım, Kuran’ı Kerim her ana, zamana ve olaya dair gerçeği açıklar!..

Bu ve buna benzer “Yavrunu, evinden, siteden at!..” diyenlerin durumunu Rabbimiz bizlere nasıl açıklıyor, bir bakalım?…

Kuran’ı Kerim. Sure 15/Ayet 3:
Onları bırakıver de yesinler, lezzet ve şehvetle geçinsinler, emelleri onları avutsun dursun. Onlar yakında akıbet hallerini bileceklerdir.

YENİ KÜTÜPHANE

10 yaşımdan beri kütüphane üyeliğim devam ediyor.

52 yıl önce sınıfın kitaplığındaki bütün kitapları iki ayda okuyunca öğretmenim Beyhan Doğruay beni Selimiye Çocuk Kütüphanesi’ne üye olmaya yönlendirmişti.

İlk günümde Selimiye Çamisi’nin ek binasının dik kıvrım merdivenlerini çıkarken hissetmiştim o yoğun kitap kokusunu; halen her kütüphaneye gidişimde o kokuyu hisseder, mutlu olurum.

Ortaokul ve lise dönemlerimde artarak sürdü kitap okuma sevgisi. Lise yıllarımda Ayşekadın’da dönemin İl Halk Kütüphanesi’nde okuduğum Türk ve Dünya Klasikleri yaşamıma yön verdi diyebilirim.

Tembellik hakkının olduğunu, insanın gelecekle ilgili yolunu çizebileceğini, yaşamına yön verebileceğini yine bu yıllarda kütüphaneden aldığım kitapları okurken öğrendim, yaşamımda uyguladım da bunları.

Kıyık’ta Buçuktepe Mezarlığı’nın hemen altındaki o çam ağaçlarının altında okumaların keyfini halen özlemle anarım.

İlerleyen yıllarda Cumartesi pazarı yanına yapılan kütüphaneden çalışma yaşamım el verdiğince faydalanmaya çalıştım. Hele emeklilik dönemlerimde burası adeta ikinci adresim oldu. Deprem riski nedeniyle burası yıkılınca tekrar Ayşekadın’daki eski binasına taşındı kütüphanemiz, ben ve kitap severlerin takibinde.

Birkaç yıl içinde verilen söz yerine getirildi ve yıkılan kütüphane binası yerine yenisi yapıldı. Aylarca uzaktan izlemiş ve hep merak etmiştim, nasıl bir kütüphane olacak diye.

Geçtiğimiz cuma günü büyük bir törenle açıldı. Davetliydim gittim, davetli olmasam da giderdim ya neyse.

Devasa bir yer olmuş yeni kütüphanemiz. 5 katlı, altında otoparkı, her katında ayrı özellikleri, birimleri olan bir kültür sarayı. Edirne’de yaşayanlar için ne büyük bir şans.

O öğrencilerin tıkış tıkış hallerine üzülürdüm geçen yıllarda. Kimisi ders çalışır, kimisi okur, kimisi geleceği için kariyerine çalışır, ama yoğunluktan yer bulamayıp geri dönenler bile olurdu.

Şu anda bin kişiden fazla insan aynı anda hizmet alabilecek. 160 binin üzerinde kaynak okurlarını bekliyor. Kafeteryası, yemekhanesi bile düşünülmüş.

Kütüphane binasını uzaktan gören 5 yaşındaki torunum Tuna Demiray bile merak etmiş, kızım götürmüş gezdirmiş Yeni Kütüphane’yi Paşa’mıza. Buluştuğumuzda dinlerim artık kütüphane izlenimlerini.

Edirne. Tarihi bir kent. Üniversitesi de var. Böyle bir hizmeti hak ediyordu, düşünenlere, emek verenlere, gerçekleşmesi için çalışanlara selam olsun.