Kategori arşivi: Yazarlar

KONUKLARINIZIN SESİ 386

            İLETİŞİMLE İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER e alıntılarla giriş yaptık. Şimdi gelelim bizim öğrenebildiklerimize, düşünebildiklerimize.

             İletişim aracımız, Türkçemiz, en az 15 yıllık, çok aşamalar geçirmiş, çok değişikliğe uğramış bir dil. Bugün kullandığımıza Arapça da, Farsça da, Batı dilleri de karışmış. Öyle ki bugün hepimizin kullandığı birçok sözcük Arapça-Farsça kökenli. Bu belki iletişimi pek etkilemiyor. Ama bazı aydınlarımızın doğu veya batı dillerinden alıntılar yapması, acaba anlaşılmamak amacıyla mı diye düşünüyoruz. Bizim tek amacımız ise bilgi paylaşmak. Bu nedenle, (1) çoğunluğun kullandığı sözcükleri seviyoruz; (2) yeni bir şeyler söylemeye çalışıyoruz; (3) bu nedenle bazen sıkıcı olmaktan da kaçınıyoruz. Bu yazımızda da dillerin genel yapısını anlatmaya çalışacağız.

              (1) Her şeyi adlandırmışız. Bu adların dilbilgisindeki adı isim. Özel isimlerde olduğu gibi tek tek, cins isimlerde olduğu gibi birbirine benzer bulup birçok şeyi. İletişimde ilk zorluk cins isimlerde çıkıyor. Basit bir örnek: Domates yeniş biçimine göre sebze, bitki yapısındaki yerine göre meyve. Yenge isminin karşılığı ise çok daha belirsiz. Babamızı,oğlumuzu ayrı tutarak erkek akrabalarımızın eşi deyiveriyoruz. Pazardaki esnaf içinse yenge saygı sözcüğü. Bilimdeyse her isim için uzun tanımlamalar yapmamız gerek. Yalnız somut şeyleri değil, soyut kavramları da adlandırıyoruz. İletişimde asıl belirsizlik soyut isimlerde. Örneğin bilgi deyince birçok soru hatırımıza geliyor. Anlamadan ezberlediğimiz bir dua bilgi mi? Bilgileri somut bilgi-soyut bilgi diye ayırabilir miyiz? Bilginin yararı bilgiyi edinen için mi, toplum için mi olmalı? Bu soruların yanıtlarında uzlaşamazsak iletişim sağlayamayız. Örneğin ilke, örneğin inanç, örneğin ruh… Bunları tanımlamak bir yana, açıklayabiliyor muyuz? Bu tanımlama veya açıklamalarda uyuşmazsak iletişim sağlayabilir miyiz?

                 (2) Her şey değişiyor. Üstelik türlü türlü. Bu değişimlerin dilbilgisindeki adı fiil. Tek bir değişime karşılık özel bir fiilimiz yok. Bu nedenle isimlerdeki tüm belirsizlikler fiillerde de var. Yemeğin pişmesi, insanın üşümesi… gibi bazı filler daha somut, kolay anlaşılabilir. Bilmek, öğrenmek, anlamak… gibi bazı fiillerse soyut, iletişim sağlamamız için sorgulamamız gerek.

                (3) Değişen nitelik kazanıyor. Bu niteliklerin yeşeren yeşil, kızaran kırmızı, bilgi edinen bilgili… oluyor. Bu niteliklerin dilbilgisindeki adı sıfat. Yine bazı sıfatlar daha somut, kolay anlaşılır; bazı sıfatlar daha soyut. Belirsizlikler de aynı. Ne iyi, ne kötü uzun uzun irdelenmesi gerek.

                (4) Fiillerle, isimlerle adlandırdığımız şeylerin değişimini, sıfatlarla niteliğini belirliyoruz. Ama biz değişimleri de nitelemek istiyoruz, hatta sıfatları da. Bunu zarflarla yapıyoruz. Zarflar, fiil veya sıfat zarfları diyebiliriz.

                  Bu dört sözcük iletişimin ana ögeleri, tüm belirsizlikleriyle. (Zamir benzerlik gereksinmeden kullandığımız bazı genel isimler. Ayrıca iletişimde önemi ikincil bazı yardımcı sözcüklerimiz de var.)

                İletişim amacıyla bildirilerde bulunurken isim cümlesiyle bağıntılar kurarken, fiil cümlesiyle değişim, sıfat cümlesiyle nitelik bildirirken; (1) sözcüklerde değişim yapıyor, (2) sözcükleri grupluyor, (3) grupları belirli kurallara göre diziyoruz. Basit cümleler kuruyoruz. Ama bununla da yetinmiyor, isim yerine isim cümleciği, sıfat yerine sıfat cümleciği, zarf yerine zarf cümleciği kurarak bileşik cümle kuruyor, bildirimizi zenginleştiriyor, karmaşıklaştırıyoruz.

                Genel bazı bir şeyler anlattık, örneklerle somutlaştırmayı bir sonraki yazımıza bırakalım.

                                                                                                                                    Sağlıcakla,

ÇELTİK TARIMININ GETİRİSİ KADAR GÖTÜRÜSÜ DE VAR…

Keşan Medya Gazetesi İmtiyaz Sahibi Sayın Mustafa BEZBAŞ Medya Keşan’da yayınlanan paylaşımında çeltik üreticisinin haklı sıkıntılarından söz etmiş…

Enez kamuoyu ve Sivil Toplum Kuruluşları olarak bizler de çeltik tarımının özellikle Enez’de yarattığı doğa ve çevre ile ilgili sorunlar nedeniyle bu konuya ilgimizi zaman zaman sözlü ve yazılı olarak dile getirmiştik. Bu açıklamalarımızda çeltik üretimine karşı olmadığımızı, ancak bu tarımın SÜRDÜRÜLEBİLİR kurallarının oluşturularak çevreye zarar vermeden yapılması gerektiğini vurgulamıştık.

***

Çeltik, İpsala ve Edirne Ovası taban suyunun yüksekliği ve Meriç Nehri’nden kolayca suyun temin edilebilmesi gibi gerekçelerle tartışmasız yörenin en önemli ve en kazançlı tarım ürünüdür. Ama tarım, sadece üreticinin daha çok kazanması için yapılmaz. Getirisi maddi açıdan ne olursa olsun doğa /çevre ve insan sağlığı açısından götürüsünün ne olduğu da çok önemlidir.

Örneğin “Getirisi daha çoktur” diyerek kenevir ve haşhaş gibi uyuşturucu ham maddesi olan ürünlerin tarımına izin verilebilir mi? Bunun gibi yasal olsa da çevreye önemli zararlar veren ürünlerin tarımında da kısıtlayıcı önlemler mutlaka gereklidir.

***

Kısaca söz etmek gerekirse kuralsız, denetimsiz, nadasa bırakılmadan, aralıksız yapılan çeltik tarımı nedeniyle bu ovanın çölleşeceği konusunda zaten çok önemli kaygılar yaygındır. Olayın bu yönü, bu satırların yazarının haddini aşsa da hunharca tüm ovada, harman sonrası başlatılan ANIZ YAKMA nedeni ile toprağa, börtü böceğe, mikro organizmaya verilen zarar ilk mektep çocuklarının bile gözlemleyebileceği bir gerçektir.

Bunun yanı sıra rüzgarlar sayesinde Enez’e kadar gelen anız dumanları ile insanlar göz göre göre zehirlenmektedir. Yine bu anız yakma sürecinde, bu dumanlarla, artık oldukça işlevsel hale gelen İpsala- Enez Yolunda trafik engellenmekte ve hatta kazalara neden olmaktadır.

***

Bunun dışında ziraat ilaçları ve gübrelemenin yarattığı olumsuz sonuçlarının en anlamlı göstergesi Gala Gölü’ndeki üretim çeşitliliğinin azalmasıdır. Bugün artık kızılkanat, çapuka, kerevit, turna, yayın hatta yılan balığı gibi Enez’le özdeşleşmiş balık çeşitleri kaybolmuştur ya da çok azalmıştır. Gala Gölü’ndeki su ürünleri üretimi bu yörede tarımın çeşitliliğinin hemen hemen tek alternatifidir. Ne var ki Gala Gölü havzası yani Milli Park alanı çeşitli bahanelerle daraltılmakta ve yeni çeltik alanları yaratılmaktadır.

Yıllardır Enez’in bir adım öteye gidemeyişinin en önemli nedeni olan sivrisinek, çeltik tarlalarının doğal üretimidir. Çeltik alanlarının daraltılması gerekirken aksine devlet eliyle genişletilmesi bu olumsuzlukları daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedir.

***

Çeltik üretimi artık emek / yoğun bir tarım seçeneği değildir. Sanayileşmiştir. Sermaye sınıfının seçeneği haline gelmiştir. Eline kazma kürek almadan tarlasının başında bile bulunmadan, güney doğu ağaları gibi büyük şehirlerde oturup harman zamanı bir biçer/döverle, bir ya da birkaç işçi ile süreci yürütenlere çiftçi diyebilmek abartılıdır.

***

Özellikle devlete ve belediyelere ait tarım alanlarının kullanımı öncelikle ve pazarlıkla yörede kurulan kooperatiflere verilmelidir. Bu kooperatifler eliyle, devlet sübvansiyonu da kullanılarak daha sağlıklı, münavebeli disiplinli tarım yapılabilir. Çeltik tarımı o zaman emek yoğun bir seçenek halinde tüm Edirne Köylüsünün ortak sorunu haline gelebilir..

***

Hem üreticilerin hem de bu tarımın kurallarının yarattığı sorunların oturulup tartışılması kaçınılmazdır. Bugün yer altı suları kullanılarak yapılan çeltik ziraatini savunabilecek aklı başında hiç kimse yoktur. Çeltik Komisyonları işlevini yitirmiştir. İpsala pirincinin “Dünyada Birinci”liği söz konusu falan değildir.

Meriç ve Ergene suları ile yapılan tarımda üretilen çeltiğin halk sağlığı açısından da tartışılması gerekmektedir. Yani tartışılacak konu çoktur.

***

Çeltik tarımından tümüyle vaz geçilmesini düşünmek elbette mümkün değildir. Çünkü Meriç Ovası’nın başka alternatifi yoktur. Ama alınacak önlemlerle hem üretimin artırılması, hem emeğin karşılığının alınması, hem toprağın, çevrenin, Gala’nın korunması ile SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR TARIM mümkündür.

***

Çevreciler ve Ziraat Odaları’nın müşterek ya da ayrı ayrı bu konuların tartışılıp kuralların yeniden oluşturabileceği toplantılara keşke Sayın BEZBAŞ ve Medya Keşan Gazetesi öncülük etse, bu konuda artık bilim adamları devreye girse… Sadece çok bağıranın haklı kabul edildiği anlayış bilimsel bir yöne çevrilebilse… Beklentimiz budur…

İSTER MİSİN?..

*Gökten üzerine SEVGİ YAĞMASINI ister misin?..
Şarıl şarıl yağıyor ya işte!..
*Ağaçlardan, SEVGİ TOPLAMAK ister misin?..
Vitaminli tatları topluyorsun ya işte!..
*Topraktan SEVGİ FIŞKIRMASINI ister misin?..
Var ya tohumun, ek, sula fışkırsın!..
*Kana kana, SEVGİ İÇMEK ister misin?..
İçiyorsun ya, topraktan kaynıyor ya suyun!..
*Doya doya, SEVGİYLE BESLENMEK ister misin?
Güneş, toprak, su, hava, hayvanlar, ağaçlar, otlar hepsi hizmetinde!..
*Ayaklarının altına, SEVGİ SERİLMESİNİ ister misin?
Toprak, çimenler, çiçekler, serilmiş ya!..
İSTEMEYİ HAYAL BİLE EDEMEYECEĞİN SEVGİ, VERİLMİŞ YA, PEŞİN PEŞİN!

LÂYIK YAŞAMAK, ÇOK MU ZOR?..

Kuran’ı Kerim. Sure 16/Ayet 52:
Göklerde ve yerde ne varsa, O’nundur; din yalnız O’nundur. O halde Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz?
16/53: Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O’na yalvarırsınız.

EMEKLİLİK Mİ?

“Ne emekliliği be, emekli maaşıyla geçinilir mi” diye sinirli sinirli söylendi karısının sözlerine.

“Sen emekli oldun da çok şakıttın sanki! Yirmi bin yeni olacak maaşın. Dua et anam kızanlarımıza baktı çalıştın biraz fabrikada ucundam emekli olabildin, o da senin masraflarına bile yetmiyor baksana.”

Askerden sonra devlet dairesine girmiş, anasının ısrarıyla görücü usulü evlenmişti. İlk kızanlarından sonra yetmemeye başlayan memur maaşı nedeniyle karısını fabrikaya işe koşmuştu. Arada ikinci çocukları olmasına karşın anacığı kızanlara bakmaya devam etmiş karısı da tazminatlı ilk çıkışını aldığında “yeter artık” diyerek işi bırakmıştı.

Okula giden iki çocukla karısının aldığı tazminat iki yılda erimiş, ardından karısının emekliliği gelmiş kıt kanaat geçinmişler, kızanlarını okutup harç, borç ikisini de evlendirmişlerdi.

Nihayet ilk arabalarına kavuştular kızanları baş göz edince. İkinci el, yirmi yaşındaydı arabaları, bankadan kredi çekerek. Borcu daha yeni bitmişti bozuldu arabaları. Yeni motor yaptırdılar ve ilk uzun tatillerine çıktılar.

Üç haftalık bir geziyle Türkiye’nin yedi bölgesinde teker eskittiler. Öğretmen evlerinde, kamu kurumlarında, pansiyonlarda konaklayarak gezdiler. Gezi bittiğinde kredi kartlarının limitleri de bitmişti. Altı ay kredi kartı borçlarını ödediler. Ama mutluydular, yıllarca erteledikleri dileklerini gerçek olmuştu sonunda ya.

Sevmişlerdi gezmeyi. Her yıl bir taraflara gezi planları yapmaya başladı yaşlı karı koca. “Bir ay tatil yaparız gerekirse on bir ay borçları öderiz, canımızdan önemli mi?” diyerek hayaller kurarken bir yıl sonranın hayallerini kurmaya başladılar. Kim bilir belki Avrupa’ya bile turlara giderlerdi, neden olmasın ki?

Bir sonraki tatili ertelemek zorunda kaldılar. Ne de olsa bir torunları olmuştu ve çok mutluydular. “Bir sene nedir? “Kırk yıl bekledik bir sene mi daha bekleyemeceğiz” diye düşünerek sevgiyle sarıldılar torunlarına, bakımını da üstlendiler. Artık çalışmayan gelinleri nedeniyle çocuklarının daralan bütçelerine yardım için torunun bezleri, mutfaktı derken kendi bütçeleri başladı daralmaya.

Ardından diğer oğullarından da bir torun geldi senesi dolmadan. İlk toruna bakarken diğer toruna bakmamak olur mu diyerek iki torun birden bakmaya başladı babaanne. Dede de mesailerden kalan cumartesi pazarları torunlarıyla geçirmeye başladı. Ardından birer torun daha, oldu mu dört torun.

Ne bütçe kaldı ne de zaman tatil yapmaya. Emekli olsa bir türlü olmasa bir türlü. Seyyanen 2023 yılında aldıkları zam sonrasında maaşları biraz nefes aldırmıştı. Oysa şimdi karısının emekli maaşı, kendi zamlı maaşıyla bile zor çıkartıyorlardı ay sonunu.

Karısıyla birlikte kurdukları bir hayal vardı gençlik yıllarında. Çocukları evlendikten sonra kendisi de emekli olacak, Edirne’deki evlerini satarak Enez’de veya Ege’de bir yazlık alarak bütün yılı orada geçireceklerdi.

Bütün hayallere veda ettikleri gibi artık arabalarını bile sitenin garajından çıkarmaya ne zamanları, ne de bütçeleri yetmez olmuştu.

“Gel de emekli ol şimdi” diye tekrar söylendiğini duymadı karısı. Emekli olsa maaşının yarısını bile alamayacaktı sonuçta. Bunları düşünürken açık televizyonda spikerin üniversite hocalarının emeklilik yaş sınırının 67’den 72’ye yükseltildiğini duyunca dikkat kesildi.

“Memurların da yükseltirler mi acaba?”diye düşündü. 62 yaşına gelmişti bile. Ne kalmıştı burada zorla emekli edileceği 65 yaşına. Düşündükçe uykuları kaçıyordu. “O kanun bi çıksın çalışırım ben de 72 yaşına kadar, hem de o partiye oy vermezsem…” diyerek hayaller kurmaya başladı.

Bir orada bir burada siyaset!

Siyaseti; belli bir görüşü, bilgi donanımı olan ve memlekete hizmet için yapanlara tek bir lâfım yok.

Olamaz da zaten.

Ne var ki; bir orada, bir burada olanları da görüyoruz.

Hem de yıllardır konuştuklarını, atıp tuttuklarını, ideolojilerini unutarak dolaşanları…

Ya sonra?

Sanki 40 yıldır o partidelermiş gibi uyum sağlayanlar da oluyor, sağlayamayanlar da doğal olarak.

Bazıları için ideoloji ve particilik, takım taraftarlığı kadar dahi önemli değil anladığım kadarıyla,

Oysa sporlar da bile taraftarlığını değiştirenleri göremezsiniz.

Görseniz de denizde bir damla kadar ancak!

Ama ya siyasette öyle mi?

Şöyle bir yad edelim, geçmiş fotoğrafları karıştıralım da, bir bakalım bazılarına…

Neredeeen nereye öyle değil mi?

Ve ömrümüz yeterse; yıllar sonra bir daha bakalım o gün neler neler göreceğiz acaba?

* * *

Tam da siyasetten bahseden bu yazımı hazırlarken, üzücü bir haber aldım Pazar günü akşam saatlerinde.

Demokratik Sol Parti den 2 dönem Edirne Milletvekilliği yapmış olan Erdal Kesebir’in vefat ettiğini öğrendim.

DSP de ‘Çile Çiçekleri’ hareketinin öncülüğünü yapmış fakat bu mücadelesini parti içinde sürdürmüş dürüst bir siyasetçiydi Sayın Kesebir.

İyi bir eğitimci, iyi de bir hukukçuydu aynı zamanda.

Allah rahmet eylesin.

Nur içinde yatsın, mekanı Cennet olsun inşallah.

KUMA GÖMMEYELİM

Ya, KUŞKUCULUĞUN HAKKINI VEREREK, AKILCI, MANTIKLI, SORGULAYICI, SABIRLA, KENDİMİZİ KORUYARAK YAŞAYACAĞIZ, ya da, KAFAYI KUMA GÖMÜP, ZALİM, ÇIKARCILARA YEM OLACAĞIZ, BAŞKA YOL YOK!..
İnanç zafiyetinin sonuçları öylesine kötüdür ki insanoğlu daha bunun farkında bile değil, ne yazık ki!..
Düşünsenize, “Nasılsa bir gören yok!..” deyip, kafasından neler neler geçirenler vardır.
Ve bunların ÇIKAR HEDEFİ OLURSAK, BİZE NELER NELER YAPMAZLAR Kİ!..
Bir de bu tipler bir toplumda çoğunluktaysa, “Yandı keten helva!..”
Her karşında gördüğünü, hatta yüzüne gülücükler atanı insan sanma!.. İnancın, sana “Şeytanın ağababasının, insandan olabileceğini!..” söylüyor ya, dikkatli ol!..
Bilim de derki geçmiş örneklerin tecrübesiyle:
“Karşındakinin ne düşündüğünü bilemezsin, yüzüne güle güle, “Canım, arkadaşım, aşkım!..” diye diye, başına ne çoraplar örebileceğini bilemezsin!”
Ya, bizim etimizle, kemiğimizle, duygularımızla zevkle oynayıp, sömürüp içimizi boşaltmayı düşünüyorsa?..
Sabredip, EĞRİSİNİ, DOĞRUSUNU TARTMAYI BİLMEYİP, MASKELERİN CAZİBESİNE KAPILIP, tanımadan güvenen, çoğunlukla kaybeder!
“SEVİYORUM SENİ” DİYENLER TARAFINDAN, KAYBEDENLER Mİ?.. ÇOOK!..

O SEVİMLİ, MAS MASUM KUZULARI DA ÇOK SEVERLER AMA…

Kuran’ı Kerim. Sure 43/Ayet 36:
Her kim esirgeyen Tanrıyı anmaya karşı körlük gösterirse, biz ona yoldaş olmak üzere bir şeytan katarız. 43/37: Muhakkak ki bu şeytanlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar da doğru yolda olduklarını sanırlar.
43/38: Nihayet o, yoldaşı ile beraber huzurumuza gelince, yoldaşına, “Keşke aramız gün doğusu ile gün batışı kadar uzak olsaydı! Sen ne kötü yoldaşmışsın!” diyecek.

BİR ŞİİR – MİLYONLARCA EMEKLİ

Ahmet Yürük, eğitimci, Atatürkçü Düşünce Derneği Edirne Şubesi Yönetim Kurulu önceki dönem başkanı.

Emeklilere sefalet ücretinin TBMM Genel Kurulu’nda görüşüldüğü geçen hafta WhatsApp üzerinden bir şiir gönderdi.

Altında, “Ahmet Kasap, Tayakadın Köyü, Mahalli Sanatçı” yazıyor.

Hemen arkasından telefon etti, şiiri yayınlamamı rica etti…

İşte o şiir:

**

Hayvan gücü ile tarım yaptı  / Çok zor idi, o canlının zaptı  / Ne olursa olsun, çalışmak şarttı  / Zor şartlarda sevgi saygı vardı

Elli, altmışlı idi yıllar  / Orak ile biçilirdi buğday  / Dinlenme süresi çok dardı  / Yaşam zor da olsa huzur vardı

Büyüklerimiz derdi, ‘Çalış, durma’ / Orak böceği gibi çalma zurna / Felek vurmuş bir de sen vurma  / Çalış ki, namerde muhtaç olma

Çalıştık, çalıştık, ödedik primi / Keyif yapamadık, ölü müyüz, diri mi? / Çok söylendi duymadık önerileri  / Bulamadık hakkımızı verecek kişileri!

**

77 yaşındaki Ahmet Kasap’ın şiirini okuyunca, TBMM’de tartışılan 20 bin lira bir anda kâğıt üzerindeki bir rakam olmaktan çıkıyor.

Yerine; orakla biçilen buğdaylar, hayvan gücüyle sürülen tarlalar, dinlenmeye bile vakit bulamayan zaman tüneli geliyor.

Elli, altmışlı yıllar…

Ne traktör var, ne konfor.

Ama şiirin dediği gibi “zor da olsa bir huzur hissi” var.

Çünkü o kuşak, çalışmanın sadece geçim değil, bir onur meselesi olduğuna inanıyordu.

“Çalış ki namerde muhtaç olma” öğüdü boşuna söylenmedi.

Çalıştılar da.

Hem de durmadan.

Prim ödediler, alın teri döktüler, ses çıkarmadılar.

Ve sonra?

**

“Çalıştık, çalıştık, ödedik primi.

Keyif yapamadık, ölü müyüz, diri mi?”

**

Emekli maaşı tartışmaları yapılırken sıkça “bütçe disiplini”, “denge”, “imkânlar” gibi kelimeler duyduk.

AK Parti ve MHP’nin oylarıyla en düşük emekli maaşı 20 bin lira olarak belirlendi.

Kâğıt üzerinde yuvarlak, hesap tablolarında makul, açıklamalarda “imkânlar dâhilinde”.

Ama hayat dediğiniz şey, tablolarla yaşamıyor.

Hayat, mutfakta yaşıyor.

Markette, pazarda, eczane sırasında yaşanıyor.

**

Şiirin son dizesi ise aslında herkesin içinden geçen cümle:

“Bulamadık hakkımızı verecek kişileri!”

**

Belki de sorun tam burada.

Orakla biçilen yıllar, bugün cetvelle ölçülüyor.

Cetvel ölçüyor ama vicdan tartmıyor.

Emek, kalemle hesaplanıyor.

Ve ortaya çıkan rakam, ne geçmişi telafi ediyor ne de bugünü yaşanır kılıyor.

**

Ahmet Kasap’ın şiiri bir edebiyat gösterisi değil

Süslü cümleler kurmuyor.

Zaten buna da gerek yok.

Çünkü bazen bir köylünün son dizesi, Meclis kürsüsünden yapılan uzun konuşmalardan daha çok şey anlatıyor.

**

Doğru söze ne denir…

Onca çalışmadan, onca yıldan sonra…

Harbiden… Bulamadık hakkımızı vereni!

İRAN

İran ülkemizin doğusunda, Fars kökenine dayanan eski bir devlet. Nüfusu Türkiye kadar, alanı Türkiye’den biraz büyük. Etnik yapı olarak çoğunluk Fars kökenli ise de %25 Azeri Türkü, % 6 Kürtler, Ermeniler, Çerkez, Gürcü, Laz, diğer ırklar var. Deniz bağlantısı Basra körfezi, komşuları Türkiye, Rusya, Azerbaycan, Gürcistan. Ekonomisi petrol ülkesi, tarım sanayi varsa da dünya çapında değil tabi, birazda turizm.
İran 1979 yılına kadar Şahlık ile idare edildi. Bir yerde monarşi yani Krallık. İran kurulduğu günden beri Mollalar denilen radikal bir gurubun etkisinde idi. Onlar Şahlığı devirip, düzeni değiştirip yeni bir düzen kurup iktidarı ele geçirmek için anarşi yaratıyorlardı. Bunu ,da Avrupa devletleri destekliyordu. Şah bu baskılara dayanamadı ve ülkesi İran’ı terk etti. Bu boşluğu mollalar doldurdu ve İslam Cumhuriyeti isimli bir devler kurdular, başına da HÜMEYNİ isimli bir lider getirdiler.
Düzen kurulmuştu, Mollalar radikal uygulamalara başladılar. Erkeklerin çoğu sarıklı sakallı, kadınlar kara çarşaflı, başları örtük, mayo giymek, alkol, dekolte kıyafet yasak. Şah yanlılarını ya ülkeden kaçırttılar ya öldürdüler. Irak’la on yıllık bir savaşa giriştiler.
Şah Rıza Pehlevi aydın bir insandı. Avrupa’da okumuş, güzel girişimleri vardı fakat İran’ın kaynağını yiyen yaşayan Şah yanlıları idi. Halk bu durumdan memnun değildi. Bir kurtuluş arıyordu, bunu fırsat bilen Mollalar bu olanağı kendi lehlerine çevirdiler. Avrupa’nın da desteği ile iktidarı ele geçirip kendi düzenlerini kurdular. Batı niye bu desteği verdi, İran dünyanın en kritik yakıt ham maddesi olan petrol ülkesiydi. ABD yardımcı oldu, amaç İran petrollerinde söz sahibi olmak, çünkü dünya petrol üzerine dönüyordu.
Şah çok güzel yatırımlar, girişimler yaptı. Mollalar 45 yıldır iktidardalar bir yere bir çivi çakmadılar. Varsa yoksa atom bombası maddesi olan — Uranyumu — zenginleştirmek için uğraşıp durdular. Niye, zenginleştirilmiş uranyumdan atom bombası yapılıyor, amaç atom bombası yapıp Ortadoğuda hegemonya kurmak, söz sahibi olmak için.
Halk bu düzenden ve kıyafet uygulamalarından memnun değildi. Bu durumu protesto etmek için hafif yoğunlukta sokak gösterileri yapıyor, hatta bir üniversitede genç bir kız öğrenci bütün giysilerini çıkararak üzerinde bir külot ve sütyenle ile durumu protesto etti. Bu gösteri ve protestolar gittikçe yoğunlaştı, sokaklarda silahlı çatışmaya kadar vardı. Bugüne kadar ölenlerin sayısının 2 binin üstünde olduğu söyleniyor.
Sormak gerekmez mi; İRAN NEREYE GİDİYOR?
Gidiş iyi bir gidiş değil, bu gidiş mollaların sonumu acaba! Bu durumda Mollalar ne yapmalı, en kısa zamanda erken seçime gitmeli, netice Mollaları istemiyoruz olur. Peki ABD bu duruma ne yapıyor, konuyu izliyor, oda mollaları istemiyor. Uranyumun zenginleştirilmesine karşı çıkıyor. İran nükleer güç sahibi olmasın istiyor. Daha önce yapılan askeri müdahaleleri az buluyor, tekrar bombalamayı ima ediyor. Şimdilik ABD beklemeyi tercih ediyor, bakalım ne olacak?
Bu durumda Mollalar ne yapmalı, Mollaların yapacağı bir erken seçim olmalı, yaparlar mı acaba, hiç sanmıyorum, netice hayır çıkar.
Dünya bu durumdan çok rahatsız, oyun petrol üzerine oynanıyor. Bir de uranyumun zenginleştirilmesi var. Egemen devletler kendilerinden başka devlette atom bombası olmasını istemez. Farah Dibanın oğlu Rıza Pehlevi ellerini boşuna ovuşturmasın. Şahlık artık geri gelmez, çünkü kral Faruk’un dediği gibi — Dünyada iki Kral kalacaktır, biri İngiltere Tahtında, diğeri iskambil kağıtlarında –
Mollalar gidecek yeni düzen kurulacak oda yeni İRAN…

YAMA

Yırtığını diktin,
Yamadın!..
Bitti mi?..

Hani, YA ŞÜKÜR?..

*Bu gün çok mu az yazıldı?..
Hayır, bu gün, anlayacağa, ansiklopedi yazıldı!..

*O “YAMA,” nın, insanlığın, hayvanların, ormanların, havanın, suyun, toprağın saflığını, temizliğini, sağlığını koruyan bir nimet olduğunu çoğunluk, keşke bilseydi!..

Kuran’ı Kerim. Sure 11/ayet 15-16:
Kim dünya dirliğini, onun ziynet ve debdebesini isterse onlara dünyada amellerini tamamıyla veririz. Onlar burada noksan görmezler.
Bunlar o kimselerdir ki, ahret de kendilerine ateşten başka bir şey yoktur. Yaptıkları ameller boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmış oldukları şeyler boştur.

Seni Yeneceğim Grönland!

Hani bazı Yeşilçam filmlerinde vardır esas oğlan bağırır “Seni yeneceğim İstanbul” diye… Birden nedense o geldi aklıma.

Ne güzeldi Yeşilçam filmleri, imkansızlıklar içinde bilimkurgu bile denenmiş. Bazen sevgili eşim Sevim’le konuşuruz rahmetlik Ayhan Işık’ın, Cüneyt Arkın’ın, Eşref Kolçak’ın Amerikan jönlerinden nesi eksik diye…  Sohbet elbette bütçeye gelir. Paraları eksikti…

İşte maalesef şu anda ortalığı basan o köpürtme bordo bereli film ve dizileri bir yandan sert erkek “ponçik” kız ilişkili mafya dizi ve filmleri bir yandan sinema sanatı lambur lumbur yuvarlanıyor. Yeşilçam da bir sokak adı olarak kaldı. Elbette para önemini korumaya devam ediyor. Hele ki küresel ekonominin başat aktörüyseniz ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurduğunuz yeni dünya düzeninde ekonomi denen oyunun kurallarını da siz koyduysanız durum daha da farklılaşır. Maalesef ABD’den bahsediyorum.

Tıpkı sinema sektöründe olduğu gibi diğer alanlarda da hem ekonomik kaynaklarının genişliğinden hem de 1945 sonrası kurulan yeni dünya düzeninde ekonomi denen oyunun kurallarını koyan devlet olunca yönlendirici kapasitesi de yüksek oluyor.

Bu girişi şunun için yaptım; bazı yorumlarda görüyorum Trump, Grönland’ı işgal edecek deyip ardından da emperyalizm falan anlatılıyor. Ne yapacak Trump Grönland’ı işgal ederek? Kar ekip buz mu biçecek? Unutmayın emperyalizmin temel şartı emperyalin kontrol altına aldığı coğrafyadaki kaynakları insan da dahil olmak üzere kendi ekonomik kapasitesini geliştirmek için kullanmasıdır. Son emperyal Britanya Krallığı bunu böyle yaptı 19. yüzyılda. ABD’nin yaptığı ise sistemik seviyede etki sahibi bir birim olarak rakip olmaya çalışan bir başka sistemik birim olan Rusya Federasyonu’nun kısıtlanmaya çalışılması. Nasıl mı? İzah edeyim…

Bu köşeyi takip edenler bilir taa Reagan döneminden beri yükün paylaşılması politikası bağlamında NATO üyesi devletlerin Gayrisafi Yurtiçi Hasılalaının %2’si kadar askeri harcama yapması beklenir. Bunun gerekçesi de yükün çoğunluğunun ABD’nin omuzlarına binmemesidir. Adı üzerinde yükün paylaşımı…

Şimdi biliyorsunuz zamanında sarf edilen iddialı ifadelere rağmen Finlandiya 4 Nisan 2023 ve İsveç 7 Mart 2024’te NATO üyesi oldular. Haritayı gözünüzde canlandırırsanız Rusya Federasyonu’nun Batı sınır hattı boyunca NATO üyesi devletlerle çevrili olduğu görülür. İşte buna uluslararası politikada çevreleme deniyor. Bunu Waltz bol bol açıkladı… Okursanız öğrenirsiniz… Şimdi gülümseyenler olur çevreleme ile Waltz ne alaka diye Waltz’un kendisini okuyun anlarsınız.

Neyse NATO’ya her yeni katılım dolaylı yoldan ABD için ekonomik bir yük. Eh bir yandan da Avrupa Birliği ABD ilişkileri açısından bakıldığında ne seninle ne sensiz durumu da yaşanıyor ama oyunda kural koyucu ABD olduğu için fazla da ses çıkarılamıyor.

Farkındaysanız Trump da gümrük tarifesi kartını oynuyor. Gümrük tarifeleri Trump’ın istediği politikalar uygulanmaya başladığında düşüyor, işler ters giderse yükseliyor. Aslında Trump gürültücü bir adam ve ABD başkanlığı açısından alışılagelmiş bir karakter değil.

Bir not olarak şunu da belirteyim bu sene ABD’de ara seçim zamanı ve rahatının bozulma ihtimali çok yüksek. Ancak her şeye rağmen ABD’nin devlet olarak gücünü reklam kokan hareketlerle de olsa müttefikleri üzerinde gösteriyor.

Pek çok bilimsel sunum ve benzeri çalışmamda dile getirdiğim gibi Obama dönemini barış güvercini olarak görenler için küçük bir uyarı. Evet, Obama döneminde askeri harcamalar nispeten kısıtlanmıştı ancak örtülü operasyonlar ve özel kuvvet birimlerine harcanan para, istihbarat birimlerine harcanan para muazzam bir seviyede artmıştı. Yani Obama bağır çağır dolaşmadan işleri hallederken Trump ise seni yeneceğim İstanbul diyerek nara atan jöne benziyor. Umuyoruz filmin sonunda heybesini toplayıp da köyüne dönmek zorunda kalmaz. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.