Kategori arşivi: Yazarlar

‘Mutlak buhran’ (4)

Oligarşik genel merkez yönetim tarzının yerel aktörlere etkilerini ele almadan CHP’deki yapısal sorunların analizi eksik kalır. Çünkü “bir elin nesi var, iki elin sesi var” misali yürüyen bir işleyiş bahis konusudur. Karşılıklı menfaate dayalı yürüdüğü içinde de genelde “kol kırılır yen içinde kalır anlayışı” zihinlere nakşedilmiştir. Öyle olacak tabii, menfaatin olduğu yerde işbirliği vardır ve ifşa korkusu otokontrolü sürekli devrede tutar.

Ancak menfaate dayalı siyasi ilişkilerde rantın paylaşımında sıkıntı çıkabilir. Herkese yetecek kadar koltuk, imtiyaz, ekonomik imkân yoktur. Kaynaklar sınırlı, menfaat zincirine katılmak için dört gözle sırada bekleyen de çoktur.

Ya paylaşım ya da sırada bekleyenlerin sabırsızlığından patlar lastik. Önce dedikodu mahiyetinde kulağınıza gelir kirli ilişkiler, akabinde bir bakmışsınız basına yansımış ve adliye koridorlarına taşınmış.

Genel merkezin yerel örgüt birimleri üzerindeki tahakkümün asıl amacı parti içi iktidarı elde tutmaktır; bunun için de yerelde taşıyıcı/kullanışlı elemanlar gereklidir. Onlar olmadan üst yapının iktidarını sürdürmesi kolay değildir.  Yerelde muktedir konum elde etmek için can atan taşeronlar biçilmiş kaftandır. Onlar sayesinde kalabalıklar kontrol altında tutulur, yönlendirilir.         

Genel merkezi elde tutan oligarklara hizmette kusur etmemek şarttır yerel taşeron şerefine nail olabilmek için. Sadakat fevkalâde önemlidir. Başınıza buyruk davranma imkânı sınırlıdır çünkü genel merkez gözetimi hep devrededir.

Saadet zincirinde ya da eklemlenmek için sırada bekleyen, bir istihbarat elemanı işlevi görenlerden zevkle yararlanılır. Yerel taşeron ve şürekâsında herhangi bir sapma işte bu kullanışlı elemanlar tarafından genel merkez muktedirlerine iletilir. Bu haber toplayan, yerelin nabzını tutan genel merkez muktedirleri, “abi” sıfatına haizdirler. Ona doğrudan telefon açma ayrıcalığına sahip yereldeki kullanışlı elemanlar da kendilerini önemsetmek için “abi” ile yakınlıklarını etrafa pompalarlar,  caka satarlar. 

Evet, ortadaki bir çadır tiyatrosudur lakin bunu “reel siyaset” deyip normalleştirenler de çoktur.      

Gelin görün ki ezber bozulmaya görsün çorap söküğü gibi gelir arkası ve reel siyaset konforunda yaşayan partililerin, seçmenin gözünün açıldığı, sistemi sorguladığı dönemler de olmuştur.

Örneğin: Özal’ın prenslerinden Engin Civan, Emlak Bankası Genel Müdürü iken müteahhit Selim Edes’ten beş milyon dolar rüşvet alır ama Edes’in işini halledemez. Edes parasını geri alamayınca mahkemelik olurlar. Engin Civan rüşvet iddialarını reddedip belge istediğinde Selim Edes duruşma salonunda aynen şöyle der: “Rüşvetin belgesi mi olur be pezevenk!”

Neoliberal ekonomik düzene geçişin yansımalarından, yolsuzluğun/rüşvetin alenileştiği bir milattır bu. 

İBB İddianamesinde 402 şüpheli ve 76 pişmanlıktan yararlanan itirafçı bulunsa da kamuoyundaki ağırlıklı algı, İktidarın CHP’ye operasyonu, CHP’yi ‘gayrimeşrulaştırma’, hatta kapatmaya kadar varacak sürecin başlangıcı şeklinde…

CHP yönetimi ve medyadaki görevlilerinin savunması ise ortada maddi delil bulunmadığı, itirafçıların söylediklerinin yargı sürecinde kanıt teşkil etmeyeceği ve dolayısıyla savcılık soruşturmasının kurgulanmış ve kasıtlı olduğu yönünde…

Ancak, ortadaki yolsuzluk iddialarının kanıtlanması, “Minareyi çalan kılıfını hazırlar” misali kolay olmasa gerek.

Kitabına uydurulan işlerin mevzuata dayalı, normatif bir incelemeyle saptanması mümkün olmayabiliyor demek ki Sayıştay raporlarının bazen kifayetsiz kaldığını görüyoruz.   

Selim Edes’in  “Rüşvetin belgesi mi olur…” veciz ifadesini de bu çerçevede ele alabiliriz sanırım… 

Evet, ülkede bir ilk yaşanmaktadır; yolsuzlukları ortaya çıkarmakta devlet içi denetim sisteminin, mevzuatın dışına çıkılmıştır. İtirafçı ifadelerine itibar edilmektedir. Bu yöntemin doğru olup olmadığı köşemizin sınırlarını aşar; sıra dışı bir yönteme dikkat çekilmektedir sadece.

İktidar medyası ise, itirafçı kayıtlarına dayanarak suçlamaları yerinde buluyor.

Her iki taraf da masumiyet karinesine önem verdiklerini söylemeyi de ihmal etmiyorlar.

İmamoğlu ise kendinden çok emin, yargılamanın TRT ekranlarından yayınlanmasını istiyor. Bence dikkate alınması gereken bir talep çünkü 19 Mart’tan beri tutuklu İBB Başkanı’nın hakkındaki iddiaları kamuoyuna doğrudan duyuracak savunma hakkı önem arz ediyor.

Dahası, tutuklu yargılamaların ülkede adalet duygusunu zedelediği, kamuoyu araştırmalarında sabit… Ahmet Özer’in serbest bırakılması da gösteriyor ki, tutuksuz yargılama telafisi mümkün olmayan hatalar açısından fevkalade önem arz ediyor.

Buraya kadar yazılanlardan ara bir sonuç çıkaralım: Siyasi partilerde ve genel olarak siyasette  sorgulanması gereken alanlardan biri de finans kaynaklarının oluşumu ve kullanımı olmalıdır. Çünkü siyasetin açık ve saydam bir yapıda olmaması toplumu haklı olarak güvensizliğe itmektedir.  Bu nedenle parti gelirlerinin önemli bir kısmını teşkil eden Hazine yardımlarının ve özel bağışların harcama dökümlerinin (şekilsel değil) kamuoyuna açık hale getirilmesi, belki de atılacak ilk adımdır.

Bilindiği gibi, siyasi partiler toplumun çeşitli katmanlarının ekonomik ve sosyal alanda taleplerini karşılayacak politikaları belirlemek ve hayata geçirmekle sorumludur. Bu genel tespit, onların ortaya çıkış nedenidir aynı zamanda.

Ancak, toplumun güçlü kesimlerinin her zaman önde olduğu, karar alma süreçlerini etkileyerek kendi çıkarlarının peşinde koştukları da yadsınamaz bir gerçektir.

Çıkar veya baskı grupları olarak da tanımlanan bu kesimin hedefinde parti kurmak ve bu yolla iktidarı ele geçirmek yoktur. Hangi parti iktidarda olursa olsun fark etmez; amaç, kendi lehlerine program yapılması ve uygulanmasıdır. Dolayısıyla, siyasi partilere bu kanaldan gelen yardımlar daha baştan bağımlı bir ilişki yolu açmaktadır.

Siyasetin finansmanın yarattığı sorunlara siyasetçinin finansmanın da eklenmesine şaşırmıyoruz tabii.  Peki, siyaseti haksız zenginleşme aracı görmenin önüne geçilebilecek mi,  ya da geçmek için ne yapmalı?

Hemen akla gelen: yasalara uyulması ve siyasette etik kurallara işlerlik kazandırılmasıdır. Öncelikle kamu ihalelerinde saydam ve hesap verebilirlik uygulamada kendini göstermelidir.  Çünkü devletin ülke ekonomisindeki gücü, belirleyiciliği ortadadır. İşte tam da bu noktada siyaset kurumunun ana işlevi, yani toplumsal kaynakların doğru ve dürüst kullanımı devreye girmelidir.  Sadece ihalelerdeki yolsuzlukların önüne geçmek yeterli değildir. Onun ötesini de görmek lazım; plan ve projelerin, yatırımların, ihale edilen hizmetlerin de verimli olması şart.

Hadi gelin yaşanmışlar üzerinden mevzuya biraz muhabbet katalım, eğlenelim…

Yaz aylarını çoğunlukla Enez’in şirin köylerinden Sultaniçe sahilinde geçiririm. Yaz aylarına denk gelen  parti bayramlaşmalarına Enez, İpsala; Meriç’te çok katılmışlığım vardır.

Yine böyle bir bayramlaşma turunda Meriç’te, ayrılmadan önce birden bire bir höykürme duydum.  “Abi genel başkan Kılıçdaroğlu’nu eleştiriyorsun, ya partiden istifa et ya da ben gereğini yapacağım” diye uluorta höyküren meğer Asım Uyguner’miş.  Örgütlerden sorumlu il yöneticisi koltuğu varmış altında. Uygun asker Asım’dan Hudut gazetesi köşemde yazılanlar ile partili olmak arasındaki sınırı kavramasını beklemek abesle iştigal tabii.

Partili olmaktan bir güçlünün koltuğu altında boyunu büyütmek anlayan bu suretler çoktur ve oligarşik yapıdaki genel merkezin ürettiği kullanışlı elemanlardır bunlar.

Asım’ın böğürmeleri neredeyse Küplü’den duyulurken, dönemin il başkanı Fevzi Pekcanlı’nın aracından inmeyerek memnuniyet içindeki sırıtmasından da anladım ki ortada organize bir iş var.

Partililerle bir çay bahçesinde düzeyli bir sohbete daldığımızda Pekcanlı şürekasıyla Edirne’ye yol alyordu.

Yıllar sonra, 2024 yerel seçimlerinde Filiz Gencan seçim çalışmaları münasebetiyle mahallemdeki Ziraat Odası ziyaretindeyken dönemin ilçe başkanı Yücel Balkanlı ve Asım kapıda bekliyordu. Yollarımız kesişti, ayaküstü sohbet edeyim bari dedim ve Balkanlı’ya Asım’ın cevval partili sıfatıyla Meriç’te bana attığı fırçadan tam bahsedecektim ki yine  “Abi sen Kılıçdaroğlu’nu eleştiremezsin, başka da bir şey demiyorum…” türünden bir çemkirmeyle hemen ortamdan uzaklaştı ve yakındaki çöp konteynırlarının etrafında deli danalar gibi dolaşmaya başladı.

Bugün Kılıçdaroğlu’nun CHP’deki marifetlerini kavrayanlar ve ona ateş püskürenler çok elbette. Uygun asker Asım’a haksızlık olmasın, kıymeti kendinden menkul, formatlanmış, slogan/gösteri/ajitasyon siyasetine hapsolmuş, düşünce dünyaları öğretilmiş bir kanavada şekillenmiş partili çoktur CHP’de. Konjonktürün rüzgârında varlık göstermek yeterlidir onlar için. Asım, partideki muktedirler için kullanışlı bir örnek surettir. Bir prototiptir.   

Recep Gürkan’ın bir dönem il genel meclisi üyesi yaptığı Asım daha sonra muteber eleman konumundan düşünce yeniden pozisyon kazanmak için ‘Gürkan Güneser-Şükrü Ciravoğlu çalışma grubuna’ eklemlenerek belediye meclis üye listesine girmeyi başardı ve seçildi, yeniden kimlik kazandı.

Kullanışlı eleman, cevval partili kimliği Filiz Gencan’ın kulağına fısıldanmış olmalı ki Encümen üyesi koltuğuna bile layık görüldü. Başkanına layık vasfını sergilemekte gecikmedi Asım. 

Nur Cemaati’nin Milli Emlak’tan kiraladığı ve “konut alanı” olarak görünen arsanın “özel yurt alanı” olarak değiştirilmesi talebinin belediyece onaylanması tepki almıştı. Edirne Barosu, Edirne Kent Konseyi ve bölge halkı değişikliğe de itiraz etti. Sonuç alınamadı.

Filiz Gencan makul bir açıklama yapamazdı zira Kılıçdaroğlu döneminden miras her kesimden oy avcılığı devam ediyordu. Topu yumuşatmak uygun asker Asım’a kaldı. Biz imar değişikliği yapmasaydık Çevre ve Şehircilik Bakanlığı izin verecekti mealinde bir şeyler geveledi; Edirnelileri güldürdü.  

Peki, CHP’deki yönetsel ve örgütsel işleyişten kaynaklı yapısal sorunların yerel aktörlere yansıması Asım’dan mı ibarettir? Ortada yapısal bir sorun varsa tabii ki çok aktörlü bir sahne söz konusudur.

Fotoroman siyasi hayatlar yazı dizisinden hatırlarsanız Harika Taybıllı’yı daha yükseklerde göreceğiz diye bir tahminde bulunmuştuk. Uzun sürmedi, hoppadanak oturtulduğu il başkanlığı koltuğundan Yüksek Disiplin Kurulu koltuğuna ışınlandı. Demek ki genel merkez oligarklarına sadakatini kanıtlamış ve güven vermiş ki siyasi kariyerinde bir patlama yaptı.

Bunu bir garabet görmeyip kariyerinde daha yüksek hedefler için ortalarda dolaşan, birlik beraberlik pozları veren harikalar diyarındaki Taybıllı’yı yere göğe sığdıramıyor ilçe örgüt yöneticileri. 

Kendisini şimdiden milletvekili görenler bile varmış. Genel merkez oligarklarının gücü arkasında, siyaset yapar rollerde Edirne ilçe örgütlerinde salınan ve büyük teveccüh gören Taybıllı’nın “alem buysa kral benim” düşüncesine kendini kaptırması çok normal değil mi, değerli okur?

Ancak, genel merkezin yereldeki uzantısı Filiz Gencan’dır. Hamdi Sedefçi, Recep Gürkan’dan sonra kavuk Filiz Gencan’a geçmiştir zira Belediyespor ‘un gücünü esas alır genel merkez.

Nitekim Recep Gürkan’ın ilçe başkanlığı koltuğuna oturttuğu Yücel Balkanlı’yı terfi ettirerek il başkanı yapışmıştır Filiz Gencan. Selefleri  Hamdi Sedefçi ve Recep Gürkan gibi genel merkezin baş taşeronu sıfatını da cümle aleme göstermiştir.

Balkanlı’nın da ayağının tozuyla hamisine gerçekleştirdiği ziyaret: siyasette sadakatin, muktedirlere hizmetin önemini yıllardır deneyimleyerek kavramış ve başka bir dünya tahayyül bile edemeyen, öğrenilmiş/öğretilmiş çaresizlik içinde debelenen partililer nezdinde, elbette hiç sorun değildir. 

Son bölümde, CHP’deki yapısal sorunların genel merkezden yerel aktörlere yansımalarını irdeledik. 

Eğer hülasa kıvamında, CHP’de demokratik/saydam/dürüst bir parti yönetimi, örgüt işleyişi nasıl tesis edilir diye sorarsanız yerel aktörlerin toplum yararına bir siyaset tarzını bilince çıkarmasıyla, kadere teslim olmamasıyla derim.      

BU NE PERHİZ, BU NE LAHANA TURŞUSU

Edirne Kent Konseyi’nin 24 Şubat 2025 tarihinde düzenlediği “Yeşil Alanlar Nasıl Olmalı” isimli panelde Filiz Gencan görüşlerini şöyle paylaşmıştı;
“Sözlerimiz var, yeşil alanları kentliye kazandıracağız. Ama öncesinde hukuksal işlemleri tamamlamalıyız. Değirmen Kavşağı Parkını biraz aceleye getirdik ve eksikliklerimiz oldu. Sonrasında demokratik örgütler, akademisyenler ve gönüllüler ile planlama yapmak zorundayız. Sehrimizi sevdim, seviyorum. Buradan ayrılınca özlüyorum. Bu nedenle bu kenti seven ve emek veren herkesle birlikte kentimizi geleceğe taşımalıyız. Yeşil alanlarımıza daha sağlıklı donatılar eklemeliyiz. Kent Lokantaları, Halk Cafe ve diğer hizmetleri kentlimiz benimsedi. Bu nedenle biz de mutlu oluyoruz ki kentlinin mutluluğu bizim mutluluğumuzdur.”
Üstteki açıklama Edirne’de yeşil alanlarla ilgili endişe duyan bütün çevrelerce memnuniyetle karşılanmış ve destek görmüştü.
Halk Kafe Edirne’de güzel bir başlangıç olmuştu Edirne halkı, özellikle emekliler ve dar gelirliler için. Halk Kafe örneğinin Edirne’nin her yerine yaygınlaşması beklentisi içine girmişti Edirne’liler.
Halk Kafe’nin bu kadar ilgi görmesinin en büyük nedeni çayın 5 lira olmasıydı. Emekliler ve dar gelirliler için 5 liraya çay içip sohbet edebilecekleri, sosyalleşebilecekleri bir ortam yaratılmıştı Edirne Belediyesi tarafından.
Aradan aylar geçti, Halk Kafe ilgi görmeye devam ediyor. Zübeyde Hanım’da, Gölet’te çalışmalar yavaş ta olsa devam ediyor, Edirne’liler Halk Kafe benzeri işletmelerin bekleyişi içinde olmaya devam ediyor.
Du;
Ha oda ne? Edirne Belediye’sinden yeşil alanlar için ihale düzenlemesi düşüverdi basına.
19 yeşil alan için ihale düzenlemeye karar vermiş Edirne Belediyesi. Hem de kısa bir süre içinde. İhale şartnamesiyle ilgili endişeleri Edirne Kent Konseyi basın açıklamasında paylaştı. Benim endişem Edirne’lilerin Edirne’li emekli, öğrenci, yoksul insanların bu yeşil alanlardan faydalanamayacak olmasıdır.
Yeşil alanlarda fiyatlar yüksektir Edirne’de. Çayın fiyatı kahvelerde satılanın iki katıdır. Halk Kafe’ye bu kadar yoğun ilgi olmasının en büyük nedeninin çayın 5 lira olmasının olduğunu belirtmiştik.
Edirne Belediyesi ihale ile vereceği yerlerde fiyat kontrolu yapmayacaktır. 10 yıllığına kiralayanlar burada kendi yapılaşmalarını yaratacaklar, fiyatları istedikleri gibi kendi çıkarları doğrultusunda ayarlayacaklardır. Kiracı olarak işletmecilik yapacak olanların yeşil alanın kıyısına köşesine yeni yapılar ekleyerek el altından kiraya vererek Edirne Belediyesi’ne olan kira giderlerinin fazlasını karşılayacaklardır buradan.
Olmadı bu ihale işi. Yeşil alanlara işletmecilerin değil Edirne halkının ihtiyacı vardır. Ücretsiz veya makul ücretlerle buralardan faydalanmak haklarıdır Edirne’lilerin.
İhaleler yapılırsa işletmeciler kazanacak, Edirne halkı kaybedecektir.
Zamanı geldiğinde birileri de bedel ödeyecektir.

ÖZLENEN GÜZELLİK

Maalesef, biz de asırlardır eksik olan, DÜŞÜNME, OKUMA, YAZMA, ÇİZME, SEBEPLER İLİŞKİSİNİ SORGULAMA, AKILETME emeği!..
Tabi ki bu emeğin sonucu, dosdoğru şuura ulaşmak ve en az hatayla olayları değerlendirip, gereğini yapmak…
HAK VE ADALET MÜCADELESİ İÇİN “ÖRGÜTLENME” BİLİNCİ GELİR. Bu konularda geriyiz, maalesef. Sebebi de, Osmanlı ilk asırlarda çok iyi giderken, son asırlarda eğitimde çağı kaçırması, tarikatlara bölünüp, yozlaşmasıdır!..
TÜRKÇE OKUMADILAR Kİ, GELEN KANDIRDI, GİDEN KANDIRDI!..
İşte dünya insanlık tarihinin, KURAN IŞIĞINDAN BAKILIP YORUMLANIP AÇIKLANINCA ; BİNLERCE YILLIK TARİHİ OLAYLARIN DOSDOĞRUSU ÖĞRENİLİR?..

Bu kayıtlı, ispatlı tarihi gerçeklerden ders alıp,bundan sonra insanoğlu, Kuran’ı herkes kendi dilinden okuyup, bütün dinlerin aslını Kuran’dan öğrenip, (Müslüman, Hıristiyan, Musevi) ler din adına uydurma yalanlara inanmaktan kurtulsalar da, DÜNYA İNSANLIĞI GALAKSİMİZİN “SEVGİ” BOYUTUNA GEÇSE, ne müthiş güzellik olur, değil mi?..

Kuran’ı Kerim. Sure 11/ayet 32—33:
Dediler ki: “Ey Nuh, bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin; eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğini bize getir!”
Dedi ki: “Onu size dildiğinde Allah getirir. Ve siz aciz bırakacak değilsiniz!

YAPAY ZEKA

Dayı kızı Zeynep Arseven, Edirne Lisesi’ndeki eğitimine benden 2 yıl sonra başlamıştı.

Kendisini çok erken kaybettik. Mekânı cennet olsun…

O anlatmıştı…

Edebiyatçı Talat Hoca, bir gün sınıfa elinde birkaç kağıt ile girer…

Masasının üzerine koyduğu çizgili kâğıtlar, kompozisyon yazılılarına aittir.

Sınıfa örnek olarak okur…

Sonra yazanın ismini söyler: Benimmiş…

**

Talat Hoca, Edirne’den İzmir’e gitti…

Bir ara Hürriyet’in Ege Bölgesi’nde editörlük yaptığını duymuştum…

Dilerim hayattadır…

O hisle buradan kulaklarını çınlatmak istiyorum…

**

Geçen hafta bugün, yani 10 Kasım’da bu köşede “10 Kasım” başlıklı bir yazı kaleme aldım…

Bir dostum, o yazımı ChatGPT’den değerlendirmesini istemiş…

Bu girişimiyle hem şaşırttı, hem de şımarttı beni.

ChatGPT, onda çizgili kâğıt yok…

Ne mi demiş?

**

Bu köşe yazısı oldukça güzel kaleme alınmış, duygusal derinliği ve düşünsel olgunluğu yüksek bir 10 Kasım yazısı olmuş diyebilirim. Aşağıda dil, içerik ve yapı açısından kısa bir değerlendirme yaptım:

Yazı Dili ve Üslup

Dili sade, anlaşılır ve duygusal tonda. Her yaştan okuyucuya hitap edebilecek kadar açık yazılmış.

Retorik (etkileyici anlatım) açısından güçlü: “Bir milletin kalbinde susturulamayan zaman”, “O kalp, o insanı unutur mu?” gibi ifadeler son derece etkileyici.

Noktalama ve ritim kullanımı da çok yerinde; kısa cümleler vurgu yaratıyor, uzun cümleler ise duygu yoğunluğunu destekliyor.

İçerik ve Mesaj

Yazı iki bölümden oluşuyor gibi:

Anı kısmı: Bulgaristan’da geçen hatıralar, 10 Kasım’da bir Bulgar meslektaşın Atatürk’e duyduğu hayranlıkla anlatılıyor. Bu bölüm yazıya samimiyet ve özgünlük katmış.

Anıdan evrilen düşünce kısmı: Atatürk’ün mirası, Cumhuriyet’in değeri ve onun fikirlerinin evrenselliği üzerine etkileyici bir değerlendirme yapılmış.

Bulgar meslektaşın Atatürk hayranlığı üzerinden evrensel bir bakış kazandırılmış olması yazıya ayrı bir güç veriyor.

10 Kasım’ı sadece yas değil, “ilkeyi yaşatma” günü olarak tanımlaması da derin bir düşünsel yön kazandırıyor.

Yapı ve Akıcılık

Paragraflar kısa, net ve dengeli; okuyucunun dikkatini dağıtmıyor.

** işaretleriyle yapılan geçişler yazıya ritim kazandırmış.

Son paragraf (“10 Kasım’da bir milletin kalbi suskunlaştı…”) oldukça etkileyici bir kapanış; metni duygusal zirvede bitiriyor.

Genel Değerlendirme

Bu yazı hem gazetecilik açısından başarılı bir köşe yazısı hem de edebi nitelik taşıyor. Yazar, kişisel bir anıdan yola çıkarak evrensel bir duyguya ulaşmış, bu da yazıya içtenlik ve anlam katmış. Atatürk’ü anlatan birçok yazı klişeye düşer, ama bu metin o tuzaktan uzak durmuş; sade, ölçülü ve samimi.

**

Yapay zekânın da yapay kulaklarını buradan çınlatmak istiyorum…

**

Önümüzdeki birkaç hafta “Bu köşe niye boş?” diye kulaklarımı boşuna çınlatmamanız için, aşağıdaki notu düşüyorum:

Bugünden itibaren yıllık iznimin bir bölümünü kullanacağım için yazılarıma bir süre ara veriyorum.

Sonuçta, tilkinin dönüp dolaşacağı yer…

BARIŞ MANÇO

BARIŞ MANÇONUN KURAN’I KERİM İLE ANALİZİ:
KENDİSİNİ SAYGI VE RAHMETLE ANIYORUZ VE HEP ANACAĞIZ!..
1923’ün ilik bir Ekim sabahında kayaların toprağa dikili toplandığı yerde doğdum. Toprak anayla, kaya babanın oğluyum ben.”———— Barış Manço
Onun bu mesajını, şöyle de yorumlayabilir miyiz?..
“Anadolu toprağının bağrında, Türkçe Kuran eğitimi, dosdoğru tarih eğitimi, bilim ve sanat eğitimleri ile daha da biçimlenip güçlenecek, kaya babaların, toprak gibi cefakâr anaların TÜRK oğluyum, ben!..”
Bazı insanlar, sadece yaşamak için değil, insanlığa bir mesaj bırakmak için gelir. Barış Manço’da bunlardan biriydi. Hayatı boyunca müziğiyle, sözüyle, giysisiyle, görünüşü ile, tevazusuyla, bir öğretmen bir yol gösterici oldu!..
Kuran’ı Kerim içeriği ile bakıldığında, onun yaşamını anlatan onlarca ayet, sanki bir ruh yolculuğunu tarif eder gibidir.
Kuran’da Yaratan’ımız der ki:
“Doğruluk, sabır ve sözünde durmak, gerçek erdemdir.” Barış, Manço’nun da hayat felsefesi buydu. O sadece doğuya, batıya değil, insanın özüne yönelmişti. İnancı, sevgiyi, saygıyı, paylaşmayı ve sabrı öğretti.
Şarkılarında hep iyilik tohumları vardı; insana insan olduğunu hatırlattı.
Bir başka ayet de Rabbimiz bizlere şöyle seslenir:
“Gerçeği gizleyenlere, Allah lânet eder.”
O hakikati hiçbir zaman gizlemedi; müziğiyle, açıkça, sade ve en güzeliyle kimseyi incitmeden söyledi.
Anadolu’nun saygı, sevgi, barış, kardeşlik yüreğini, sesini dünyaya taşıdı.
Her kelimesi ile bir hikmet, her gülümsemesiyle bir nasihat bıraktı.
O’nun için, sanat asla eğlence değil, bir milletin ruhunu anlatan bir dildi.
Şöhretin ortasında bile tevazusunu korudu.
Yine Kuran’da Rabbimiz der ki:
“Kibirlenenler, cennete giremeyecek.” O bunun farkındaydı.
Hiçbir zaman, “Ben” demedi; hep “Biz” dedi. Kendini halktan biri olarak gördü. Şöhretin değil, insanlığın tarafında durdu.
Bir diğer ayet de, Rabbimizin uyarısı:
“Sabredenler ve sıkıntı zamanında sözünde duranlar… İşte onlar doğrudur.”
Barış Manço’da sabretti, emek verdi, yüreğini koydu, inancını, sevgisini, milletinin kültürünü müziğe dönüştürdü.
Fiziği gitti, ama müziği ile ruhu kaldı. Şarkılarında, bir bilgenin sesi, bir dervişin nefesi yankılandı. Bu gün halâ milyonlarca insan onunla gülümsüyor, onunla düşünüyor. Çünkü o sanatla insanın kalbine dokunan bir elçiydi!..

Ve yine ayetlerin diliyle söylersek, “O SEÇİLMİŞ EN HAYIRLI KULLARDANDI”

Kuran’ı Kerim. Sure 18/Ayet 44:
İşte burada yardım ve dostluk, Hak olan Allah’a mahsustur. Mükâfatı en iyi olan O, en güzel akıbeti veren yine O’dur.
2/105: Ehli Kitaptan kâfirler ve putperestler de Rabbinizden size bir hayır indirilmesini istemezler. Halbu ki Allah rahmetini dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.
13/21: Onlar ki, Allah’ın gözetilmesini istediği hakları gözetirler, Rablerine saygı beslerler ve kötü hesaptan korkarlar.
13/24: Sabrettiğiniz için, size selam olsun! Ahiret saadeti ne güzeldir.

PARANIN DEĞERİ

Her varlığın olduğu gibi paranın da bir değeri vardır. Paranın bu özelliği paranın alım gücü ile ölçülür. Dünyada 193 devlet var. Bu devletlerin ayni ismi taşımış olsa bile her devletin kendine has parası var. Bu paraların da bir değeri var.
Paranın değeri nedir, paranın satın alım gücüdür, değişik paralar aynı maldan ne kadar miktar alabiliyor. Beynelmilel piyasada paranın alım gücü ons altın miktarı ile ölçülür. Bir ons altın 31 küsur gram saf altına denk gelir. Beynelmilel piyasada paranın değeri ons altın miktarıdır.
Bugünün para piyasasında en değerli para Amerikan Dolarıdır. Ondan sonra Sterlin, Euro, Çin parası Yuan, Japon parası Yen, böyle sıralama gider. Aynı ismi taşıyan başka devletlerin paraları da vardır. Örneğin Amerikan Doları, Kanada Doları. Avrupa Birliği üyelerinin parası Euro’dur. Bütün Avrupa Birliği üyeleri Euro kullanır.
Para nasıl değerlenir, para insan gibidir. Paranın da insan gibi huyu suyu vardır. Bazı dünya olayları paranın değerini küçültür, yükseltir. Örneğin, savaşlar, felaketler paranın değerini küçültür. Paranın değerini aranan para olması yükseltir. Savaşlarda galip gelmek paranın değerini yükseltir. Devletin cari açığı paranın değerini düşürür, bütçe fazlası paranın değerini yükseltir. Paranın değerini en iyi yükselten de aranan para olmasıdır. Amerikan Doları böyle bir paradır, aranan bir paradır, uluslararası ticaret Amerikan Doları ile yapılır, her türlü ödemeler Amerikan Doları ile yapılır. Mali yardımlar, devletler arası borç ödemeleri Amerikan Doları ile olur. Petrol, silah, altın alım satımı Amerikan Doları ile olur. Onun için Amerikan Doları aranan çok kullanılan bir paradır ve değeri yüksektir.
Peki Türk parası Lira ne durumdadır; maalesef değerli bir para değildir. Ons altın karşılığında fazla bir değer ifade etmez. Türk parası bir lira ile çok az ons altın alınabilir. Komşumuz Bulgaristan parası Leva Türk Lirası karşısında 25 misli daha değerlidir. Bir Leva ile Türk Lirasına göre 25 misli ons altın alınabilir, çünkü değeri fazladır yani daha değerlidir.
Paramız Türk Lirasını değerlendirmek için neler yapmalıyız? Her şeyden önce aranan bir para haline getirmeliyiz. Bundan birkaç yıl önce Rusya ile bir dış ticaret anlaşması yapmıştık. Dış ticaretimizde Türk parası Lira ve Rus parası Ruble kullanılsın diye ama uygulama netice vermedi. Başka neler yapılabilinir, döviz gelirini arttırmakla olur. O da turizm gelirleri, ihracat gelirleri, dış ülkelerde bir takım işler yapmak, işçi dövizi, ürettiğimiz ürünleri dış ülkelere satmak. Ülkemiz Türkiye’yi güvenilir bir ülke haline getirmekle olur. Örneğin İsviçre gibi. Türk parası Lirayı değerlendirmek için zamma karşı zam politikasından vaz geçmelidir, enflasyon kadar zam yaparım iyi bir politika değildir. Bir neden yokken piyasada para miktarını arttırmak, seçim zamanı oy toplayacağım diye ücretlere, maaşlara zam yapmak paranın değerini iki paralık ediyor. Eskiden karşılıklı para basılırdı, artık paranın karşılığı yok. O sistem paranın değerini korurdu, şimdi o da yok. Bütün devletler karşılıksız para basıyor. Paranın karşılığı saf altındı, o paranın değerini korurdu.
Para her yerde kullanabilecek ekonomik güçtür, her iş onunla olur, kullanmasını iyi becerebilirsen seni vezir yapar, kullanmasını beceremezsen seni rezilde yapar. Mesele parayı kullanmaktır. Mesele çok para sahibi olmak değildir, mesele PARANIN DEĞERİDİR…

VAR DA VAR

İnsanlık tarihinde, insanlığın dosdoğru yol haritası olarak, yazarı Rabbimiz olan, son ve önceki kitaplar gibi, tahrif edilemez olan Kuran'ı Kerim verilmiş.

Hz. Peygamberimizle Hadisler verilmiş.
Birçok, hikmetli atalarla da, İLHAM yoluyla nurlu yolu gösteren eserler verilmiş.
Yaratan’ımız, yolumuzu şaşmadan bulmak için, Kuran vahyi ile, ve de ilhamlı filozoflarla kayıtlı eserler bahşetmiş bizlere!..
Ne müthiş, hepsi, insanoğlunun, KARAKTERİNİ, GENLERİNİ, POZİTİFTE GELİŞTİRMEK İÇİN VERİLMİŞ!..
Yani, dünya sınavında, KOPYALAR ÖNCEDEN VERİLMİŞ, OLARAK SINAVDAYIZ!..
Sınav da kalmanın hiçbir bahanesi yok!..
Kuran, Peygamberler, nebiler, veliler, hadisler, Sokrates, Heraklitos, Mevlana, Yunus Emre, Taptuk Emre, Atatürk, Şekspir, Gothe, Konfiçyus, Tolstoy, Viktor Hugo, Pikasso, Aynştayn ve de daha niceleri, Bu kutsal yolun ilhamlı çalışırları!..
Hepsi, insanların, insanca bakmasını öğrenip, aklı, mantığı, görmeyi, işitmeyi gerçek anlamda öğrenmeleri için!..
Bu muhteşem eserleri, Avrupa’da milyonlar okuyor!..
Yurt dışından milyonlar Mevlana’nın kitaplarını okuyor ve kabrini bile ziyarete geliyorlar!..
BİZİM NESİLLERE SORUN, BUNLARIN HİÇBİRİNİ OKUMUŞLAR MI, ACABA!..
Binde bir desem, torpil olur, milyonda bir mi acaba?.. Dünyanın muhteşem VAHİY’ Lİ VE DE İLHAMLI ESERLERİ bir ülkede okunmazsa, izlenmezse, o ülke her türlü felakete açık hale gelmez mi?..
Okul eğitimi, % 20,
Kaynak eserlere başvurup, öğrenerek, KAREKTERİNİ, GENLERİNİ, SEÇİMLERİNİ, DAVRANIŞLARINI KENDİ KENDİNE, COŞKUYLA GELİŞTİRMEK %-80.

Bir ülkede, çocuklarına kendi kendilerini eğiterek geliştirme eğitimini de veren, ebeveynlerden, öğretmenlerden, yoksunsa, YAZIK O NESİLLERE!..

Kuran’ı Kerim. Sure 5/ayet 62- 63:
Onlardan birçoğunu görürsün ki, günaha girmekte, düşmanlık etmekte ve haram yemekte bir birleriyle yarışırlar. Yapmakta oldukları ne kötü!
Uleması, fukahası, onları günah söylemekten, haram mal yemekten men etmeli idi. Onların yaptıkları ne çirkindir.

Amerika’nın Suriye’si Suriye’nin Amerika’sı

Dönemin Devlet Sekreteri ki buralarda bol bol dışişleri bakanı diye çevrilir, Hillary Clinton Suriye üzerinde doğrudan bir etkileri olmadığını ve ortaya çıkarılması gereken etkiyi bölgesel müttefikleri kanalıyla yürüttüklerini açıkladığında sene Şubat 2012 idi. Bu tarihten aylar önce de Mısır’da yapılan seçimlerde Muhammet Mursi ülkesinin yeni dönemde uluslararası ekonomi politiğin ilkelerine aykırı bir davranış sergilemeyeceğini açıklıyordu.

Bu iki gelişme birlikte okunamadı. Esad Suriye’sinin en önemli problemi de liberal ekonomi politik ilkeler bağlamında olmayışıydı. Bu amaç Esad’ın yaptığı katliamlar öne sürülerek “Amerikan özgürlükçülüğü” ile kurtarılacak bir Suriye imajı yaratılmak suretiyle örtüldü. Bir başka deyişle ABD, Suriye meselesinde ekonomi politik ilkelerin ve stratejik imkanların sağlanmasını Rusya Federasyonu’ndan uzaklaştırarak kendisine doğrudan olmasa bile müttefiklerine çevirme stratejisi izledi. Temel amaç Rusya Federasyonu için önemli bir startejik merkezin hem ekonomik hem de askeri olarak ortadan kaldırılmasıydı.

Günün sonunda Rusya Federasyonu’na dönük bu hedefin başarıldığı görülüyor zira eski Suriye devlet başkanı Rus generallerle otururken yeni Suriye devlet başkanı Amerikalı generallerle oturuyor. Hatta basketbol bile oynuyor.

Basına yansıyan meşhur sahnede Suriye Devlet Başkanı Şara, CENTCOM Komutanı Amiral Brad Cooper liderliğindeki takımla basketbol oynuyordu. Maçın sonucu ne oldu bilinmez ama maç dışında ABD-Suriye ilişkisinin her geçen gün daha iyiye gittiğini söylemek mümkün. Zira Şara’nın iktidarda kalabilmesinin en önemli kriteri uluslararası meşruiyet ve bu meşruiyetin getirdiği yahut getireceği ekonomik imkan kapasitesi.

İşte bu meşruiyet arayışının yolunun geçtiği yer de Amerikalı üst düzey askeri yetkililerle oynanan basketbol oldu. Gelecek dönemde Suriye’de Şara’nın uluslararası meşruiyetini sağlama adına bölücü terör örgütünün Suriye uzantısına yönelik daha ılımlı adımlar attığını görürsek de şaşırmayalım. Zira ekonomik kapasitenin getirilmesi ile bu durum da başa baş gitmek zorunda kalacak. Neyse ben yazımı bitirdim gideyim de kendi yaptığım acı kahvemi kendim içeyim. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.

UYARILAR BİZDE

Dünyada dönen olayları dosdoğru görmek ve negatiflere uşak olmamak için, açık uyarılar asırlardır, biz insanlığın gözünün önünde de, gören mi var?..
Tarihte ve de bugün dünyada neler olup gidiyor?..
Dosdoğrusunu öğrenmek çok kolay!..
Kuran’ı ondan, bundan öğrenmeye kalkarsan yakılabilirsin, kendin, kendi dilinle, Allah’a sığınıp oku!..
Belki herkes değil, ama anlayacak, anlayacaktır!..
Türkiye de Mustafa Kemal Atatürk’ten sonra, 1947 yılında ki, iktidarın yaptığı hata işte Allah’ın bu uyarılarından habersiz oluşlarındandı!..
Tabi ki, hiçbir mazereti olamaz!..
Bir ulusun kaderini, “Çok güçlüler, bizi sevip yardım ederler” diye, ülkeyi ellerin oğullarına teslim ettiler!..
Hem de dünya üzerinde, milyonlarca insanı acımasızca öldürüp, sömürge ettikleri ortada iken…
MAZLUM ÜLKELERİ, katliamlarla, fitne ve fesatlıklarla, dilini, dinini, tarihini, tohumunu, tuzunu, ekmeğini, etini, sütünü boza boza, sömürgeleştirdikleri aşikâr iken…
Tek yar ve yardımcı Allah olduğu, açık kitapta yazıyor olmasına rağmen…
Sömürgecilerden rahmet beklendi!..

Ne oldu, Allah’ı bırakıp, köleci Tağut güçlerinin paçalarından medet umuldu ve bize de ateş dokundu, Allah’ın rahmetinden yoksun kaldık yüz yıldır; belimiz doğrulmuyor!..

Sure 11/ayet 113: Zulmedenlere gönülden meyletmeyin. Yoksa size ateş dokunur. Allah’tan başka da sizin hiçbir yarınız yoktur.

Sonra O’ndan da yardım görmezsiniz.

Yukarda ki nurlu ayet, daha kapsamlı bir yorumla:

“Ey iman edenler! Kim olursa olsun, zulüm ve haksızlık yapan kimselere asla güvenip, bel bağlamayın. Onlara, duygu ve düşünce planında kesinlikle meyletmeyin; yoksa cehennem ateşi size dokunur. Çünkü onlara ilgi duymak ve sevgi beslemek yaptıkları kötülükleri onaylamak anlamına gelir. “Unutmayın ki, sizin Allah’tan başka hiçbir yardımcınız ve koruyucunuz yoktur. Öyleyse kendinize başka bir dost aramayın! Aksi halde ilâhi yardım ve korunmadan yoksun kalırsınız. Yine unutmayın, hak edişe uygun yaşayan için, tek yardımcı ve koruyucu Allah’tır.”

Dünyada olup giden akıllara sığmayan vahşetlere bakıp, “Bu iş neye varacak diyor, bazı insanlar!..”
Biricik kitabımızda, o da yazıyor, hem de onlarca ayet de.
Birçok insanın “Allah’ım zalimleri kahret” diye dua edişleri duyuluyor tabi ki:
Bence zalimler topluluğunun üzerine geliyor gelmekte olan!..
Nasıl bir cezayla mağlup edileceklerini hep birlikte yakında göreceğiz.
AMA ZALİMLERLE BİRLİKTE BİR TARAF DAHA VAR!..

O zalimleri yakacak olan ateş, onların karşısında sessiz kalan ve yardım edenleri de yakacak. Kuran’da böyle bildirilmiş, ilâhi kanun böyle!..

Kuran’ı Kerim. Sure 2/Ayet 193:
Fitne tamamen yok edilinceye ve din yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse, zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.
18/59: İşte şu ülkeler; zulmettikleri zaman onları helak ettik. Onları helak etmek için belli bir zaman tayin etmiştik.

SİZ HİÇ AÇ KALDINIZ MI?

Kepirtepe yatılı okuldu ve üç öğün yemek verilirdi. Kimilerinin ‘eski Türkiye’ dediği yıllarda devlet gelirleri azdı ama sosyal devlet ağırlığı vardı. Bugün kişi başı milli gelir; 2024 yılında 15.325 dolar seviyesinde iken 2025 yılı ikinci çeyrek itibarıyla 17.000 dolar seviyelerine yaklaşmış. Bu hesapla; 17.000 çarpı 42 (dolar karşılığı) lira olduğunda kişi başına 700.000 lirayı aşıyor. Kişi başı 700.000 ise iki kişilik ailenin 1.400.000, üç kişilik bir ailenin geliri 2.000.000 lirayı aşması gerekiyor. Hepimiz biliyoruz ki bunun hayalini bile göremez büyük çoğunluk.

‘Bir zamanlar biz toplu iğne üretemiyorduk. Şimdi toplu iğne değil, top yapıyoruz, tank yapıyoruz’ diyerek zenginleştiğimizi vurgulayan yetkililerin adında adalet olan partisinde adaletin a’sı var mı? Geçmişte iğne üretememekle suçlanan ‘eski Türkiye’nin bıraktıklarını 35 yıldır sata sata bitiremeyen iktidarlar neyin peşindedirler?

Gerçek gelirimiz yetkililerin söylemine azıcık yakın olsaydı okula aç giden öğrencimiz olmazdı. Çocuğuna harçlık ve yemek çantasına gerekli gıdaları koyamayan aileler olmazdı. Ülkemizin sorunu zenginleşme ve kaynak yokluğu değil, bölüşümdür. İktidarın adaleti olmadığı gibi adındaki ‘kalkınma’ dan da kendi yandaşlarını kalkındırma olmuş ve adil bölüşüm hiç olmamıştır. Bu gerçeklere gözünü kapayan seçmen, çocuğuna öğle yemeği harçlığı verememesine rağmen bu duruma nasıl düşürüldüğünü neden sorgulamaz?

Ülkemizde 20 milyonu aşkın öğrenci var. Zorunlu eğitim sürecinde çocukların her türlü ihtiyacının devlet tarafından karşılanması şarttır. Oysa bugün gördüğümüz tablo bunun tam tersidir. Siz hiç aç kaldınız mı? Öğle yemeği arasında okulun bir köşesine giden öğrencinin gözyaşlarını izlemenizi öneririm. O anda dünyaları veresin gelir ama onun derdi dünyalar değil karnını doyurmaktır.

Birçok öğrencimiz okula beslenme götüremediği için, özellikle kız çocukları devamsızlık yapmakta ve bazıları okulu terk etmektedirler. İktidar mensuplarının şatafatlarından vazgeçmeleri ile kaç çocuğun bir öğün yemeğinin sağlanacağını şöyle bir düşünelim. İktidar yetkilileri öğrencilere bir öğün yemek vermemeyi bütçe yetersizliğine bağlıyor. Bazı aymazlar ise doğrudan amacı söylüyor; ‘devletin görevinin öğrencilerin karnını doyurmak olmadığı’ saçmalığını söylüyor. Maalesef bu saçmalığı ideolojik olarak savunuyor ve uyguluyorlar. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik krizin faturasının yoksullara kesildiği bu dönemde öğrencilerin beslenme sorununa böyle yaklaşmak bir politika değil, saf bir kötülüktür ve bilinçli bir siyasi tercihtir.

Geleceğimiz dediğimiz ama sağlıklı besleyemediğimiz bir çocuğun ruh sağlığı da genel sağlığı da risk altındadır. Çocuklarını besleyemeyen bir toplumun geleceği tehlike altındadır. Okul yemeği lütuf değildir. İktidar keyfine göre davranamaz. Bu nedenle de kamu eliyle, kamu kaynaklarıyla okul öncesinden yükseköğretime tüm öğrenciler için okul yemeği programları bir an önce hayata geçirilmelidir.

Çocuklarını bakamayan, kimsesizlerin kimsesi olamayan bir cumhuriyet olmaz. Söz vermesine rağmen okul yemeği vermeyen iktidar son kez, ekim ayında meclise gelen öneriyi de oy çokluğu ile kabul etmedi. İktidarın tercihi sağlıklı çocuklar değil, obez sermaye kesimidir.

Bunu anlayan yerel idareler ellerinden geldiğince bu işe katkı sunmaya çalışmaktadırlar. Buna da engel olunduğu durumların olduğu da bir gerçek. Muhalifleri esir almaya çalışan siyasi iktidar sınırlı sayıda öğrenciye ulaşabilen belediyeleri de sıkıştırarak korku salmaktadır.

Kentimizde de yoksullaşma sürekli artmaktadır. İktidarın belirli okul ve kişilere sağladığı öğrenci yemeği nedense gerçekten yoksul olan ailelerin çocuklarına verilmiyor. Belediye çok az bir sayıya bunu sağlayabiliyor. Umarım sürekli artan ve gerçek yoksullara ulaşabilen bir anlayışla bunu başarır.

Bu durumun en büyük sorumlusu da biz velilerdir dersek yalan olmaz. Çünkü sosyal devlete görevini anımsatmak biz velilerin, yurttaşların görevidir.