Kategori arşivi: Yazarlar

DARISI BİZE

Son asırlarda, medeni gelişmelerin, Avrupalı halkaların içinde daha çok yaşandığına şahit oluyoruz.
Çünkü Yarısı DOĞRU, yarısı sonradan YANLIŞ yazılmış kutsal kitap İncil’i ANLAMAK VE UYGULAMAK İÇİN OKUYORLAR!..
Evde, kafede, vapurda, otobüste, bir kitap nasıl okunursa, öyle okuyorlar!..
Bizimkiler de hala düşünüyorlar, HEPSİ DOĞRU TEK KİTAP, DUVARDA ASILI, “Aptes almadan okunur mu, acaba?” diye diye asırlar geçti, ya!..
Oralarda halkın birçoğu, doğa ve tabiat varlıklarını korumak için, maddi ve manevi güçlerini birleştirip, ÖRGÜTLENİYORLAR!..
Güçleri yettiğince, çeşitli kıtalarda soyu tükenmekte olan hayvan ve bitkileri kurtarmaya çabalıyorlar. Gorilleri, maymunları, aslanları vb.. bile gidip tedavi ediyorlar. Doğal yaşamın kurtuluşuna EĞİTİM olsun diye, HER YIL ONLARCA KİTAP YAZIYORLAR, DERGİLER, SANAT ETKİNLİKLERİ ÜRETİP HALKI BİLİNÇLENDİRİYORLAR.
Sayılarına gelince: Maddi ve manevi katkılar sağlayan milyonlarca üyeleri var!..
Tam da Rabbimizin, “Muhtaca yardıma, birleşerek koşun” emrine uyuyorlar, Allah onlardan razı olsun.
NEDEN, BİZDEN BÖYLE MİLYONLAR ÇIKMIYOR, ACABA?..

NE DİYEYİM, DARISI BİZİM BAŞIMIZA!..

Kuran’ı Kerim. Sure 3/ayet 3-4:
Ya Muhammet! Allah sana Kuran’ı, adlile kendisinden evvelki kitapları doğrulayıcı eder olduğu halde indirdi. Ve Kuran’ı indirmeden önce de insanlara hidayet olarak, Musa’ya Tevrat’ı, İsâ’ya İncil’i indirmişti. Hak ile batılı ayırt eden, diğer kitapları da indirdi. Onlar ki Allah’ın ayetlerine kâfir oldular. Şüphesiz onlara şiddetli bir azap vardır. Allah galiptir. Suçlunun hakkından gelen, mutlak güç sahibidir.

‘Mutlak buhran’  (3)

‘Mutlak Butlan’ davası, ıskartaya çıktı.

İradesi zedelendiği iddia edilen kurultay delegeleri, arka arkaya yapılan olağanüstü kurultaylarda yekvücut Özgür Özel’i tekrar seçerek mental açıdan sağlıklıyız mesajı verdiler.                                                      

Buna inandırıcı bakanların yanı sıra vaziyeti kurtardılar diyenler de var.

Neticede, ‘Mutlak Butlan’ davası, CHP’de kargaşa çıkarmak amaçlı bir iktidar hamlesi izlenimi bıraktı.

Ve fakat…

‘Mutlak buhran’ lök gibi ortada duruyor. CHP’deki yapısal sorunlar aşılmadan bu buhrandan çıkış yok. Çünkü kendini yeniden üretme kapasitesi yüksek bir sorunlar yumağı söz konusudur.

Gürsel Tekin, Berhan Şimşek ve benzerlerinin partiden ihraç edilmesi de gösteriyor ki genel merkezde sazı eline alan kendi türküsünü çığırmaktadır.

Gürsel Tekin iyot gibi açığa çıkmaktan duyduğu rahatsızlığı, Sabah gazetesi yazarı Tuğba Kalçık’a verdiği mülakatta bakın nasıl dillendirmiş…  

//Biz sadece hukuken üzerimize düşeni yaptık ve elimizi taşın altına soktuk. Ama buna rağmen sosyal medyada troller tarafından linç edildik. Hindistan’dan, Pakistan’dan troll orduları organize edilmiş. (…)CHP üyeliğimizi bir imza ile silemezsiniz. 40 yıllık emeğimiz, ideallerimiz var. Üstelik tüzüğe göre partiden ihraç edilmek için yolsuzluk, hırsızlık, yüz kızartıcı suç ya da vatana ihanet gibi gerekçeler gerekir. Ben bunların hiçbirini yapmadım. Ömrünü bu partiye adamış insanlar kapı önüne bırakılırken, yüzlerce CHP’linin tutuklanmasına neden olan itirafçılar partide tutuluyorsa ben bu duruma isyan ederim.//

AKP medyası için biçilmiş kaftan Gürsel Tekin gibiler, seslerini ancak böyle duyurabildikleri bahanesine sığınsalar da ihtiraslarında sınır tanımaz halleri yüzlerinden ve söylediklerinden okunuyor.

Bahsettiği 40 yıllık emeğin, “ömrümü partiye adadım” ajitasyonunun ciddiye alınacak, değer verilecek bir yanı yok tabii. Etinden/sütünden/tırnağından yararlanan, möhim şahsiyet rollerinde CHP’de yıllarca salınan Gürsel Tekin, muktedir dönemlerinin geride kalmasından rahatsız. Bir hiç olduğunun gözler önüne serilmesinden duyduğu sıkıntıyı dışa vuruyor aslında

Kılıçdaroğlu dönemi oligarklarından Tekin’in en çarpıcı laf salatası ise halen ideallerden bahsetmesidir. Gülünçtür zira 40 yıl boyunca CHP’deki varlığı sadece ve sadece benmerkezci tutum ve davranışlar temelindedir. Siyaset kavramının içini dolduracak hiçbir nitelikli çalışması yoktur.                               Konjonktüre yaslanan,  gösteri siyasetine abanan ve dolayısıyla çekim merkezi yaratmanın peşinde rüzgârda sürüklenen kuru bir yaprak gibi oradan oraya savrulmuştur.  Çarşafa taktığı CHP rozeti, kullanışlı eleman özelliği hafızalara kazınmıştır.

Gürsel Tekin yetiştirmesi Barış Yarkadaş da abisi gibi CHP’deki oligarşik yapının doğurduğu marazaları, akçeli işleri ifşa etmekte kendiyle yarışıyor. TGRT’de dillendirdiklerini neden daha önce duymadık diyenler yerden göğe kadar haklıdır. CHP’de belirleyici konumda iken sesin çıkmayacak, ıskartaya çıkarılınca çemkireceksin. Önce ortada bir siyasi ahlak sorunu olduğunu kafalarına sokmaları gerekiyor bu muhteremlerin. Nafile bir beklentidir tabii…

Ancak haklı bir yanları da yok değil. Partiden ihraç edilmeleri asla tasvip görmemeli.

Şimdi partiye hâkim İmamoğlu oligarşisinin ihraç işlemleri, “korkunun ecele faydası yok” deyişini anımsatıyor çünkü İmamoğlu düzeni taşıyıcı muktedirlerinin ihraçları da farklı değil. Onlar da parti içi iktidar için kurgulanmış kongrelerden geldiler, hâkimiyet sağladıktan sonra rakip gördüklerini tasfiye ediyorlar. Bu da CHP’deki, yıllardır dile getirdiğimiz, ‘yapısal sorun’ saptamamızı doğrulamıyor mu, değerli okur?

Hatırlatmakta fayda var: CHP’nin iktidar yolunda büyük bir engeldir yapısal sorunlar; demokratik/saydam/dürüst bir parti yönetim yoksunluğu…          

Hadi somut bir örnek, Barış Yarkadaş’ın Facebook sayfasından gelsin…

//CHP Aydın eski Milletvekili Prof. Dr. Metin Lütfü Baydar, CHP’nin emir ve talimatla karar alan sözde Yüksek Disiplin Kurulu’nun hukuksuz ihraç kararını Ankara 1. Asliye Hukuk Mahkemesi’nden durdurdu. Hepimiz döneceğiz partimize… Bugüne kadar AK Parti’nin hukuksuzluklarına boyun eğmedik; sözde Yüksek Disiplin Kurulu’nun hukuksuzluklarına da boyun eğmeyeceğiz …//

Yarkadaş’ın hezeyan içinde fakat yapı bozukluğunu yansıtan sözleri yabana atılacak cinsten değil. Elbette Yarkadaş’ın da içinde yer aldığı Kılıçdaroğlu dönemi de farklı değildi; bu da Yarkadaş’ın yaman çelişkisidir.

 ‘Proje Kemal’i anmadan olmaz elbet, baş müsebbiplerdendir  zira…

2010’da genel başkanlık koltuğuna oturtulduğunda, CHP’nin yapısal sorunlarını çözeceğini vaat etmişti Kılıçdaroğlu. Ben de, “hadi hayırlısı” demiştim.

Ancak gereğini yapmadığı gibi, antidemokratik yönetim tarzına güzelce yaslanarak CHP’yi işine geldiği şekilde yönetti.

Daha Aralık 2012’de partisinin örgüt yapısını sağlıksız ve kötü bulduğunu ifade etmişti.                                 Yani, konuya vakıftı Kemal Bey.

Peki, yönetsel ve örgütsel sorunlara ilişkin kılını kıpırdatmayıp hangi bahaneye sığındı daha sonra?

 “Seçimlerden partideki yapısal sorunları çözmeye vakit bulamadık” diyerek.

Bu gerekçe Kemal Bey’in inandırıcılıktan uzak, partilileri ‘salak’ yerine koyan yaklaşımını yeterince ortaya sermiyor mu, değerli okur?

Kılıçdaroğlu’nun lagara lugara yaptığını fark etmem çok gecikmedi; 26.4.2014’te “CHP kimin partisi?” başlıklı yazım, özeleştiride bulunduğum tarihtir.

Şunları demişim: // Kılıçdaroğlu CHP’nin başına ‘getirilince’, ülke siyaseti adına umutlananlardan biri de bendim. Ancak, Kılıçdaroğlu’nun ilk dönem girişimlerini analiz ederken kendisine gereğinden fazla kredi açmış olduğumu şimdi daha iyi anlıyorum. Özellikle CHP’de siyaset yapan okurlarda yersiz bir umut yaratmışsam affımı dilerim.                                                                                                                                                     Elbette ihtiyatlı yaklaştım Kılıçdaroğlu’nun demokratik siyaset temelinde dile getirdiği, hatta vaat ettiği değişim/dönüşüm hamlelerine. Fakat ülke demokrasisi açısından heyecanlanmamak da elde değildi. Çünkü her ne kadar CHP’yi ilgilendiren demokratikleşme hamleleri söz konusu olsa da, dolaylı olarak ülkemizin siyasi kültürünü etkileyecek bir kapsamdaydı ‘Kılıçdaroğlu vaatleri’.//

Bu köşede Kemal Bey’i ifşa eden çokça yazıya tanıksınız. Eleştiri de aldım. Kılıçdaroğlu siyasi madrabazlıklarını ortaya döktüğüm için kızanlar şimdi İmamoğlu düzenine methiye düzüyor. Sosyal medya sayfalarında profil resimlerini İmamoğlu yapanlar hiç de az değil.

CHP’yi devraldığı bu bozuk düzene yaslanarak yıllarca yöneten Kılıçdaroğlu’nu göklere çıkaran partililerin, iyi bir süreç analizi yaparak yanıldıklarını kavramaları, İmamoğlu düzenine de- ‘iktidara yürüyoruz’ gazına kendilerini kaptırmadan- ihtiyatla yaklaşmaları, önceliği CHP’nin demokratik/saydam/dürüst yönetilmesine vermeleri, cendereden çıkış için fevkalâde gereklidir.

Peki,  bu mümkün mü?

Zor görünüyor çünkü siyaseti toplum yararına bir faaliyet değil, bireysel çıkarlar için yapanlar çoktur CHP’de ve kervanın yıllardır garipsenmeden yürümesinde itici güçtürler.

Belediyeler geçim kapısıdır. Partide kim yerel muktedir ise onun ayakçısı olarak hizmet vermekte kusur etmezler; üstüne üstlük “gerçek partili olmak budur” işte demekten de geri durmazlar.

Küçük büyük fark etmez hepsi aynı geminin miçolarıdır, menfaat siyaseti zincirini oluşturan bu kifayetsiz muhterisler, CHP’yi vasata mahkûm etmektedirler.

Söyle söyle ipe diz türünden ifadelerden, sebep-sonuç ilişkisinden yoksun, halkın zaten yaşadığı sorunları terennüm eden parti muktedirlerinden çok etkilenirler; “it ürür kervan yürür” değişine hayat veren işte  bunlardır.

Siyaset kavramının ne ifade ettiğiyle zaten hiç ilgilenmezler; sabun köpüğü halkla ilişkiler, sosyal medyada görünürlük, poz vermek yeterlidir partili olmak için. Mamafih bir koltuğa/ranta dayalı klik oluşumları siyasi faaliyetlerinin ‘göbeğini ‘oluşturur.

Hülasa, siyaseti bir geçim kapısı ya da güç elde etme köprüsü yapan, yoz siyasetin toplumda kanıksanmasına sebep bu suretlerin cirit attığı bataklığı kurutmaktır meselenin özü.

Bu da himayeci/yanaşmacı/kayırmacı siyaset tarzına set çekmekle, demokratik/saydam/dürüst bir yönetim anlayışını mümkün kılmakla olabilir ancak.

Sonraki bölümde, oligarşik genel merkez yönetim tarzının yerel aktörlere etkilerini ele alacağız.

Yazı tamamlanmak üzereyken 402 şüpheli, 76 pişmanlıktan yararlanan itirafçı kapsamlı 3900 sayfalık iddianame açıklandı. İmamoğlu’na 2352 yıla kadar hapis isteniyor. CHP’nin kapatılmasına dair bir talep de var.

Şimdilik şu kadarını belirtelim: ülke siyaseti açısından birçok sonuca gebe yeni bir süreçteyiz.

İYİMSERLİK OLMAK

İyimserlik nedir, bir çok sıkıntılı zamanlarda biraz olsun rahatlamak için yaşamı toz pembe görüp, boş verip, gelecek günler daha iyi olacak diye düşünmektir.
Sahi gelecek günler iyi olacak mı, hiç bir garantisi yok ama bunalıma girip daha kötü hallere düşmektense buda bir teselli halidir. Hoşgörü bir yerde centilmenlik halidir. Bu duruma şükredip ‘beterin de beteri vardır’ diyerek teselli bulmaktır. Hakikaten bugünün dünyasında çok üzücü olaylar olmaktadır. Gazze, Ukrayna olayları, bombalar altında ölen, sakat kalan, bir lokma yiyeceğe ihtiyaç duyan, bunu bulamayıp açlıktan ölen insanlar varken eğer sen bunların dışında isen buna şükretmelisin.
Delikanlı liseyi bitirmiş, üniversite sınavlarına girmiş ama kazanamamış, yahutta istediği fakülteye girememiş, ne yapacak elden fazla bir şey gelmez. Bu hallere bende düştüm, yapılacak olan her doğan güneş yeni bir gündür deyip teselli bulup tekrar üniversite sınavlarına hazırlanmak, yapacak fazla bir şey yok.
Başka bir konu, tarımla uğraşıyorsun, o yıl havalar aşırı sıcaklar yüzünden kurak gitti, elde ettiğin mahsul ettiğin masrafı kurtarmıyor, zarardasın. ‘Keşke ürünümü sigorta ettirseydim’ desen ne fayda, olan olmuştur, elden ne gelir, fazla bir şey yapamazsın. Yapacağın başka çareler aramak.
Örneğin başka mahsuller denemek, tarlanın bir kısmına meyve ağaçları dikmek, az az meyvecilikte yapmak, hatta az az çiçekçiliğe yönelmek. Trakya’nın bir köyü var lale soğanları yetiştiriyorlar, çeşitli alternatifler düşünmek, çare bir değil çok çareler var ama en uygununu bulmak. Bir yolda başkalarını izlemek, onlar neler yapıyor, en iyi çarede Edirne’ye bir tarım okulu kurmak. En iyisi de sonradan ağlamamak için iyi düşünmek.
Rahmetli Süleyman Demirel’in şöyle bir sözü vardır — Demokrasilerde çare tükenmez —
Öyle olaylar var ki; neticesi senin elinde değil. Örneğin tabiat şartları, ne yaparsan yap az biraz belki. Tabiata karşı koyamazsın, tabiat senden üstündür, seni her zaman mat eder, çaresiz kalırsın. Belki baraj, set yapmakla biraz olsun sel felaketini önlesen de deprem için fazla bir şey yapamazsın. Sağlam binalar yapsan da belki bir derece hasarı önlesen de deprem olacaksa olacak, bunu önleyemezsin. Ama ne zaman olacak bu şimdilik bilinmiyor, olacağı kabul edeceksin. Bu da yaşamın bir kuralı. En iyisi iyimser olmak.
Oğlunuz futbol delisi, fırsat buldukça oda oynuyor, futbol oynayıp da takım tutmamak olur mu? Tuttuğu takım gol yemiş yenilmiş, üzüntüden kahroluyor. Üzülecek ne var bunda? Futbolcuların çok kullandığı bir söz vardır — Top yuvarlaktır belli olmaz — Hakikaten öyledir, bu maçta kaybetmişsen başka maçta kazanabilirsin, üzülmeye değmez. Biraz olayı sineye çekip boş ver demelisin. Yani iyimser olmak.
Genç adam üniversiteyi bitirmiş, askerliğini de yapmış, geriye ne kalıyor arayıp iş bulmak. Köşe bucak iş ara, çalmadık kapı bırakma ama yaptığı tahsille ilgili bir iş bulamıyor, üzüntüden kahroluyor, sıkıntıdan patlayacak hale geliyor. Her doğan güneş yeni bir gündür deyip, teselli bulup tekrar tekrar iş aramak, yılmadan moralini bozmadan iyimser olup iş aramak. Bunlarda hayatın bir cilvesidir işte.
Hayat dediğin ne, üzüntü ve sevinç yani biraz kül, biraz duman, hayat dediğin işte bu. Dünyaya gelmişiz yaşamaya, ne kadar az üzülürsek o kadar sağlıklı oluruz. Duvarı nem yıkar, insanı gam yıkar. Üzüntüyü bırak, yaşamaya bak, yani hayatı biraz toz pembe görmek İYİMSER OLMAK…

OLMAK MI?..

İnsanın olgunlaşması, öyle sebze ve meyveler gibi değil, SONU YOK!..
“Sonsuz olgunlaşma hakkı” veya “Sonsuz, medeni gelişme hakkı” NE MÜTHİŞ BİR İLÂHİ LÜTUFTUR, DÜŞÜNÜR MÜYÜZ?..
İNSANİ OLGUNLAŞMANIN MAYASI, SEVGİDİR!..
SEVGİNİN OLDUĞU YER MEDENİDİR!..
Eğer yüreğinde varsa SEVGİ, SEVGİNİN ZAHMETİ OLUR MU HİÇ?..
Bakmak zahmetli demezsin kucaklarsın kedini, köpeğini, çocuklarını onların karşılıksız sevgi aşılamaları ile büyütür, yılanın, farenin, kuşun yaşam haklarına saygı duyarsın, “Onlarda benim gibi can sahibi, Yaratan’ımın benim gibi vazifeli kulları” dersin!..
Birileri, istedikleri kadar medeni araçları üretmeyi başarsınlar, eğer, başka ülke halklarını kendilerinden daha küçük, aciz görüp, onları fitne, fesat ile, eğitimlerini, sağlıklarını bozma, yalan, silah ve savaş ile zayıflatıp, köle edip sömürmek, sevgisizliğin, yani medeniyetsizliğin dibidir!..
Dünyanın en gelişmiş ülkeleri ile, geri kalmış ülkeleri arasında ki bu ilişki, dünyanın en önemli sorunudur!..
Dünya da ki, tüm kötülüklerin kaynağında, “Yaratan’dan ötürü, yaratılana SEVGİ DUYMAK, FAYDA ETMEK” yerine, MADDİ ÇIKARCILIĞA TAPINMAK yatar.
İleri ülkeler, maddi ÇIKARCI, geri ülkeler de, MADDİ ÇIKARCI OLMA GAYRETİNDELER maalesef. İşte işlerin karıştığı yer, tam burası. Yani, kan, gözyaşı ve savaşların temelinde, inanç zafiyeti, Yaratan’ını ve kendi insanlığını inkâr EDEN ŞEYTANIN UŞAKLARINA KANMAK veya MEYDANI ONLARA BIRAKMAK YATAR!.. MEYDANI ŞEYTANA BIRAKAN, ŞEYTANLA BİRLİKTE, MEYDAN DA YANAR! DÜNYADA, ÖRNEKLERİNE ŞAHİT OLDUĞUMUZ GİBİ!..

Kuran’ı Kerim. Sure 14/Ayet 34:
Muhtaç olduğunuz ve istediğiniz şeylerin hepsini size verdi. Eğer, “Allah’ın verdiği nimetleri sayalım” derseniz, saymaya gücünüz yetmez. Hakikaten insan, çok zalim, çok nankördür.
14/28: Görmüyor musun onları ki, Allah’ın verdiği nimetlere şükür yerine küfrü tercih ettiler. Ve kavimlerini helak yurduna soktular.

SAROS İMAR VE RANT

Edirne İl Genel Meclisi 2025 yılının Kasım ayı toplantısında İmar ve Bayındırlık Komisyonu tarafından bir rapor yayınlandı.

Rapora göre Saros’da Karaincirli, Vakıf, Büyükevren, Sultaniçe ve Gülçavuş köylerinde devam eden imar planlarının yavaş yürümesi nedeniyle bölgede yaşayan vatandaşların mağdur olduğundan söz ediliyor. Raporda ayrıca alt yapının geliştirilemediği, kanalizasyon ve atık sistemlerinin eksik kaldığından, vatandaşın mülkiyet ve inşaat izinlerinde sürekli engellerle karşılaşıldığı da belirtildi. Bu süreçte de taşkın sınırları ve hidrolojik etüt raporlarının onay beklemesi nedeniyle imar planı süreci fiilen durması nedeniyle DSİ suçlanıyordu.

30 yıldır Saros’da yaşayan bir sakin olarak bizim de söyleyeceklerimiz var sayın İl Genel Meclisi üyelerine ve imar rantını bekleyenlere.

İlk sözümüz DSİ için. Bence haklıdır Edirne DSİ yetkilileri. Birkaç yıl önce Gülçavuş/Sultaniçe arasından geçen derenin taşması nedeniyle Gülçavuş sahilinde bir çok yazlığı sular basmış, maddi zarar oluşmuş, Sultaniçe köyünde yaşayan bir vatandaşın ölümüne neden olmuştu o sel. Halen yeni villalar yapılıyor dere yatağına yakın yerlere, ne akla hizmetse.

İmar bekleyenlerin olduğu doğrudur. Kendilerine yazlık bir konut yapmak isteyen arsa sahibi vatandaşların olduğu gibi imar rantından beslenmeyi bekleyen büyük araziler kapatmış kişilerin olduğu da ortaya çıkacaktır yeni imar planları açıklandığında. Hele yaz sezonu boyunca durmak bilmeyen, inşaata devam eden ancak halkın protesto gösterileriyle engellediği müteahhitleri de hesaba katarsak. İmar planları çıkmadan bölge ısınmaya başladı bile, imar planları çıktıktan sonra bölgenin cehenneme döneceği gün gibi ortada.

Raporun sonlarında “yerel halkın katılımı ilkelerinin mutlaka gözetilmesi” deniyor. Orada yaşayan halkın bu imar planlarından şimdiye kadar haberi olmadığı gibi hiçbir kurum, kişi ya da yetkili bölgede yaşayan vatandaşların fikrini sormadı bu güne kadar.

Raporun bitiminde “Enez kıyıları yalnızca yapılaşma alanı değil, gelecek kuşaklara bırakılacak ortak bir doğal mirastır” deniyor. Katılıyorum da; İmara açarak mı doğal mirasa sahip çıkacağını düşünüyor acaba sayın İl Genel Meclisi üyeleri? Her yeri betona çevirerek, Ege ve Akdeniz’e benzeterek mi gelecek kuşaklara ortak doğal miras bırakılacak?

İmar ve beton sevicilik. Ülkemizin son 25 yıldır ne hale geldiğine bakalım betonlar yüzünden. Uzaklara değil, aşağılara uzanalım Ege ve Akdeniz’de adım atacak, nefes alacak yer kalmadı.

Artık gözü Saros’a mı dikti beton seviciler, imar rantı peşinde koşanlar?

Saros bakir bir bölge, küresel ısınma nedeniyle eskiden 3 ay ile sınırlı olan yaz sezonu uzamaya da başladı. Ege’de Akdeniz’de yer kalmadı nasılsa, Saros’u da oralara benzetelim diye düşünenler de bu imar planlarının çıkmasını bekliyor olmasın.

Alt yapının yapılamadığından söz ediyor rapor. Gülçavuş/Sultaniçe köylerinde vatandaşlardan para toplanarak Özel İdare’nin uzaktan kontrolü ile Enez Köylere Hizmet Birliği’ne yaptırılan maliyetin büyük çoğunluğunun Özel İdare tarafından karşılandığı, alt yapı çalışmaları yapılırken denetimin yapılmadığı ve başladığında büyük sorunlarla çalışmaya başlayan alt yapı çalışmaları yapıldı. Ben de sisteme girerek ödeme yapan vatandaşlardan birisiyim. Neymiş; alt yapı çalışmaları için ille de imar planları gerekmiyormuş, yeter ki niyet olsun. Bu arada yollarla ilgili de bir şeyler ekleyelim. Bölgede yaşayan vatandaşların ceplerinden yaptırdıkları ara yollar alt yapı çalışmaları döneminde pert oldu ve şu anda bölgeye yazlıklarına giden vatandaşlar çamurdan sokaklara giremiyorlar.

İmar gelmeden de oluyormuş demek ki alt yapı çalışmaları. Vatandaş bastırdı parayı alt yapı gelmiş oldu.

Geçtiğimiz yaz Büyükevren/Gülçavuş arasındaki ormanların büyük bir bölümü yandı kül oldu bir gece içinde.

Bu yanan ormanların akibeti hakkında da umarız devletimizin yetkilileri çıkıp bir açıklama yaparlar. Bölgede yaşayan vatandaşlar orman olarak kalmasını istiyorlar.

İmar planları hazırlanırken yanan ormanlar yanlışlıkla karışmasın araya, endişemiz o yönde de.

ATAMIZ UYARMIŞTI

Atamız ile izlenecek yolun mucize bilgisi, açıkça bizlere verilmişken, 1947. YILLARINDA, ülkeyi yönetenlerin çoğunluğu, tabi, halkın çoğunluğunun desteği ile…
(Bilsin, bilmesin, kandırılsın veya onaylasın fark etmez, HER BİREYİN UYANIK OLMASI ŞART!..)
Kutsal kitabımızın, “SAKIN TAĞUT’ UN GÜCÜNE TAPIP DA, ALLAH’I BIRAKIP ONUN PEŞİNE TAKILMAYIN!..”
UYARISINA, İKAZINA RAĞMEN, ALLAH’IN, TEK KORUYUCU, YAR VE YARDIMCI, TEK NESİP EDENİ BIRAKIP; BİLİMDE, ZENGİNLİKTE, EKONOMİDE, ASKERİ GÜÇ DE, SİLAH, İCAT GÜCÜNDE, EKONOMİ, PARA GÜCÜNDE ÇOK BÜYÜKLER DİYE, TAĞUT’ A YANİ “ALLAH’I BIRAKIP, DÜNYEVİ GÜÇLERE SAHİP ÜLKELERE TAPTILAR, ALLAH’I BIRAKIP, ONLARI KORUYUCU, YAR VE YARDIMCILARI GÖRDÜLER!..
HEM DE BU DEVLET GÜÇLERİNİN DÜNYADA, SÖMÜRGELERİNİN OLDUĞUNU GÖRE, GÖRE…..
NASIL DA MİLYONLARCA MASUMU ZALİMCE SÖMÜRMEK İÇİN, GÖZLERİNİ KIRPMADAN KATLETİKLERİNİ BİLE BİLE!..
Ne oldu sonra, tarih boyunca, Allah yerine, TAĞUT GÜÇLERİNE yalvaranların halleri ne oluyorsa, ÜÇ ASIRDAN BERİ onlar oldu ve de oluyor!..
Çünkü, TAĞUT’LARA KÖLE LAZIM!.. BİLEMEM AMA…
Köle olmayı kendine yedirene, Allah ne yapsın?..

Oysa atamız, “Ya hürriyet, ya da ölüm!..” demişti.

Kuran’ı Kerim. Sure/Ayet:
Kanunlara uyup, vergisini vereni, İslam dinine girmesi için, zorlamak ve onlara cebretmek yoktur. İman ile küfür, kesin olarak meydana çıkmıştır. Artık kim, Tağut gibi azgınlığa ve sapkınlığa sevk edenleri tanımayıp da Allah’a iman ederse, o muhakkak ki, kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur. Allah hakkıyla işitici ve bilicidir. 9/26: Sonra Allah, Resulünün ve müminlerin üzerine rahmetini indirdi. Görmediğiniz ordular indirdi de, küfredenleri azaplandırdı. İşte bu, kâfirlerin cezasıdır!

10 KASIM

Doğu Bloku 1989’da çökmeden önce, kapalı kutu komşu ülke Bulgaristan’a iki kez gitmiştim.

İlki, 1970’li yılların başında, Edirne Lisesi’nden sınıf arkadaşım İhsan ile Almanya’ya giderken.

Ancak sağa, sola sapmak yasak, sadece transit geçiş…

İkincisi ise 1981 yılında…

Pehlivanköy – Edirne – Svilengrad demiryolu hattı 1971 yılında tamamlanmıştı.

Bulgaristan Devlet Demiryolları Teşkilatı, hattın devreye girmesinin 10. yıldönümü dolayısıyla, bugünkü kumarhane kenti Svilengrad’da bir resepsiyon düzenledi.

Ona katıldım; ne var ki o gün de sağa, sola sapmak yasaktı.

1989’a gelince her şey değişti…

Artık bir ayağımız orada, onların da bizde…

**

Bir 10 Kasım günü orada, bir Bulgar meslektaşımın yanındaydım.

Bana çalışma masasının arkasındaki boş duvarı gösterdi.

Bizdeki Atatürk fotoğraflarına gıptayla baktığını söyledi.

Kendilerinde bu boşluğu kimsenin dolduramamasının üzüntüsünü yaşıyordu.

Atatürk hayranı bir Bulgar…

**

Bugün 10 Kasım…

Bir milletin kalbinde susturulamayan zaman.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anmak, aslında sadece bir geçmişi hatırlamak değildir.

Bir duruşu, bir inancı, bir çağrıyı yeniden duyumsamaktır.

87 yıl önce bedenen aramızdan ayrılan bir liderin, hâlâ bir çocuğun aklında, bir gencin hayalinde, bir kadının cesaretinde, bir bilim insanının arayışında yaşamasıdır.

Tıpkı o Bulgar meslektaşımda gördüğüm gibi, bugün dünyanın neresine giderseniz gidin, “Atatürk” dendiğinde bir ülkenin bağımsızlık mücadelesi, bir halkın yeniden var oluşu, bir çağın değişimi akla gelir.

Çünkü o sadece Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu değil; insanlığa aklın, bilimin, eşitliğin, özgürlüğün yolunu göstermiş bir öncüdür.

**

Düşünün: Yoksul, yorgun bir imparatorluğun küllerinden çağdaş bir cumhuriyet doğuyor.

Kadınlar seçme hakkı kazanıyor, okullar açılıyor, fabrikalar kuruluyor, köylerde bile umut yeşeriyor.

Daha neler, neler…

Ve tüm bunların arkasında, “En büyük eserim Cumhuriyet’tir” diyen bir insanın vizyonu yer alıyor.

**

Bugün, 10 Kasım 2025’te, 87 yıl sonra bile hâlâ milyonlarca insan gözleri dolarak saygı duruşuna geçiyorsa, bu yalnızca bir alışkanlık değil; bir minnettarlık yemini.

Çünkü biliyoruz ki zaman geçse de bazı insanlar ölmez.

Atatürk de öyle biri…

Her 10 Kasım’da gözlerimiz yaşarır ama o, bir kez daha dirilir düşüncemizde, vicdanımızda, Cumhuriyet’in her nefesinde.

O’na borcumuz, yas tutmak değil; ilkesini yaşatmaktır.

O’nun en çok güvendiği bizler, “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür” nesiller oldukça, saat dokuzu beş geçe zaman gerçekten durmayacak.

Sadece, bir ulusun kalbinde aynı anda çarpacak.

**

10 Kasım’da bir milletin kalbi suskunlaştı.

Ama o kalp, Cumhuriyet’in kalbi hiç durmadı.

O kalp, o insanı unutur mu?

BEKLENEN

TÜRK AĞACININ KÖKLERİ, BİNLERCE YILLIK TARİHİ SÜREÇLERİN, HAK YOLUNDA Kİ ŞEHİTLERİN KANLARIYLA SULANMIŞTIR!..
ONU, İSTER İÇERDEN İSTER DIŞARDAN HİÇBİR HAİN GÜÇ ASLA KURUTAMAZ!..
BU KÖKLER ÜZERİNDE Kİ, İHANET DALLARI BİR GÜN GELİR, MUTLAKA KURUR, KIRLIR, DÖKÜLÜR!..
VE DE “HAK ERİ” TÜRK’ÜN KÖKLERİNDEN BESLENEN, ŞEHİTLİK FİDANLIĞINDAN, YENİ FİLİZLER YEŞERİR, İNŞALLAH!.
DÜNYA “HAK” İLE, “HAİNİN” AYRIM YERİDİR!..
“HAK,” ZAMANINI BEKLER!.. HER AN HER ŞEY OLABİLİR!..
Bakın, Kuran’a, Tevrat’a, İncil’e?..

Bu gün bizler, Nuh ile birlikte kurtarılan, ÇOK, ÇOK AZINLIK kişiden üreyen nesiller değil miyiz?..!..

Kuran’ı Kerim. Sure 54/Ayet 40:
Celalim hakkı için biz, Kuran’ı düşünmek için kolay kıldık. Fakat düşünen mi var?
15/4: Biz hiçbir memleketi, bilinen bir zamanı olmaksızın helâk etmedik.
15/3: Onları bırakıver de yesinler, içsinler, lezzet ve şehvetle geçinsinler; amelleri onları avutsun dursun. Onlar yakında akıbet hallerini bileceklerdir.

İNSANSIZLAŞMA

Biz, Müslüman’ız,” Biz, “Hıristiyan’ız,” Biz “Musevi’yiz” diyenler,
Tüm dinlerin dosdoğrusunu yazan, TAHRİF EDİLEMEYECEK OLAN, Kuran’dan yeterince istifade ettiler mi?..
İstifade etmiş olsalar, simsarlar tarafından nasıl da kandırıldıklarını öğrenirlerdi!..
Ve de, Dünya insanlığı, bütün dinlerin gerçekliğinde, sevgi, saygı ve kardeşlik çağını kurmuş olurlardı!..
Rabbimiz de, muhteşem nimetlerle bizi desteklerdi. Ne müthiş gelişmeler verilirdi dostça birbirine kenetlenmiş ülkelere, Allah bilir.
Yoksa dünya hala, YAZARI ALLAH OLAN, BİRİCİK KİTABI anlamak, olanı gideni öğrenmek için okunmadığından, din simsarlarının, köleci, sömürgecilerin tahakkümünde, inim inim inliyor olur muydu?..
Bu gün dünya ülkeleri, vergilerinin büyük bölümünü, refah ve huzurları için harcayacakları yerde, “DÜŞMANLIK, SÖMÜRÜ ADINA, DAHA DA ÖLÜMCÜL SİLAHLARA SAHİP OLMAYA HARCIYOR!..” ise..
Bu gidişin anlamı nedir?..

Dünyada bilimin artmasıyla, bolluk ve refah içinde yaşanacak bir yer olması gerekirken, bunca varlık içinde, SÖMÜRÜ, KAN, GÖZYAŞI, ZULÜM VE KATLİAMLAR şimdiye kadar hiç olmadığı şekilde, NEDEN, İNSANSIZLAŞMIŞ, DURUMDA?..

Kuran’ı Kerim. Sure 21/Ayet 66—67: İbrahim dedi ki: “Siz Tanrı’yı bırakarak kendinize hiçbir fayda veya zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz?
Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Halâ akıllanmayacak mısınız?” dedi.

ŞİKAYET VAR!

Toplumu yönetenler sadece yakın çevresini dinler ise hem başarısız olurlar hem de demokratik yaşamın önünü tıkarlar. O nedenle son yıllarda seçim vaatlerine şikâyet masası, beyaz masa gibi adlarla kentlinin sorun ve önerilerini dinleme ve çözüm üretme amaçlı bölümleri ekleme sözleri veriliyor.

Geçen gün bir kamu yetkilisi ile sohbet ederken ‘kentte martılar fazla, buna çare bulunsun’ diye Cimer’den gelen bir şikâyete yanıt yazdığını söyledi. Elbette her şikâyetin anlamı olur ama bu kadarına gerek var mı ki diye de kendime sordum. Malum, yurttaş her türlü şikâyet hakkına sahiptir. Kamu görevlileri de her şikâyete yanıt vermekle mükelleftir.

Birkaç gündür sosyal medyada kentimize dair şikayetleri incelemeye çalıştım. Kente gelecek kişiler kente dair bilgileri toplarken şikâyet yazılarını da görmektedir. Bu nedenle bunları azaltmanın yolları bulunmalıdır. Elbette bilgi eksikliği olan, öfke ile yazılan ve siyasi körlükle art niyetli şikâyet yazıları da var. Ancak bilgi eşliğinde art niyetsiz ve siyasi çıkar beklemeden öneri ve çözüm odaklı her türlü şikâyetin ciddiye alınması gerekir. Kirli bilgileri engellemenin yolu doğru bilgiyi yaymaktır.

Kentimize ait şikâyet konuları çok farklı olsa da temel şikâyet konuları ulaşım, sokak hayvanları, sosyal tesislere (Meriç, Protokol Evi, Bel-kafeler, yeşil alanlar, vb.) dair. Son aylarda su konulu şikayetler artmış durumda ve yazları da sineklere dair şikayetler var. Şikayetlerde araçlara, yere, hayvanlara ait genel bilgiler var ve zaman bile yazılmış. Her konuda görülen bu şikayetler nasıl değerlendiriliyor bilemiyorum. Bunları eleştiri, uyarı, öneri olarak almak gerekir. Bu şikâyet veya memnuniyet yazıları zenginlik sayılarak değerlendirilmeli ve izleyerek çözüm üretilmelidir.

Teknik olarak mümkün ise şikayetlere dair yapılan işlem yanıt olarak verilmeli. Sorun doğru ve çözüldü ise kişiye teşekkür edilmelidir. Bu da şikâyetin altında görülebilmelidir. Bu yanıt kurumun kişilere değer verdiğinin göstergesidir. Ki belediyede sadece bu işi yapan yetkili bir ekip olamaz mı? Şikâyet edilen kentler sıralamasında önlerde olmak kentimize ayıp oluyor.

Şikâyet demişken ben de kentte yaşayan biri olarak toplumda duyduğum bilgilere dayanarak duyarlı bir kentli olmaya çalışıyorum. Su sıkıntısından etkilenmediğim için sadece izledim. Aslında bugün yaşadığımız su sorunu İsmail Demiray’ın Cumhuriyet dönemi yerel gazetelerinden aktardığı Salı günlü yazısında da dediği gibi cumhuriyet ile yaşıt.

2008 yılında zamane başkanı içme suyunu özele devretmek istediğinde kentliler olarak mücadele etmiştik. O süreçte ‘Su Sorunu ve Öneriler’ adlı kitapçık hazırlanmıştı. Orada da yazılmıştı. Onu da bırakalım geçmiş dönem yerel ve genel idareler elbirliği ile kente su sağlayan yerleri ve kent içi dağıtımına dair büyük laflar etmişlerdi. ‘60 yıllık asbestli borular kaldırılıyor, çeşmeden su içeceğiz’, ‘50 yıl kentimizin suyu garantiye alındı’ türü demeçler internet arama motorlarında duruyor. Bugün olmaması gereken su kaynak ve dağıtım sorunu ne yazık ki geçmişin ‘laf’ları sayesinde karşımızda. Sayın Başkan su sorunu başladığında belediye, DSİ ve gönüllü uzmanlardan oluşan bir ekip oluştursa idi çok kısa sürede sorunu bitirebilirdi. Anladığımız olmamış ve personeli ile çözmeye kalkmış.

DSİ Bölge Müdürlüğü’nde 40 yıl görev yapan ve Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi’nin bile arayarak kentlerindeki sorunun çözümüne dair önerilerini dinlediği Sayın Osman Candeğer belediyemiz tarafından aranmamış. Maddi bir çıkar gözetmeksizin Trakya Platformu ekibi olarak bildiklerini ve deneyimlerini her yerde, herkese karşı söyleyen Osman Candeğer ile görüşülmemesi sorun çözmeye eksik başlanmış demektir. Umarım Sayın başkanın mücadelesi tez sona erer ve olumlu sonuçlanır.

Elbette bu konuda söz söyleyecek başkaları da var. Cumartesi günü Yerel Tarih Grubu konuşmacısı Hüseyin Erkin örneğin. Mutlaka daha başkaları da vardır. Yöneticilerin korkmadan çözüm için ortak akla başvurması, danışması, işini kolaylaştırır. Kendine değil kentine hizmet etmek isteyen kişiler kentte demokrasinin gelişmesine de böylece katkı sunar.

Şikayetleri değerlendirme, çözümleme masası ve sorunları ortak akıl ile çözme önerileri yanında bugüne dair bir önerim var: Bu akşam AKM Salonundaki ‘Onların Çağı’ adlı oyunu da öneririm. Saat 20.00’de Ankara Ekin Tiyatrosu’nun oyunu geçmişten bugüne örneklerle dolu bir kara mizah. Bertolt Brecht’in “Bay Keuner’in Öyküleri” nden hareketle özgün olarak tasarlanmış bir acıklı komedi.

Bilet bulamadı iseniz kapıda bulabilirsiniz…