Kategori arşivi: Yazarlar

ERMEYDANI TAŞINMALI MI?

Yıllardır sürüyor bu tartışma; “Kırkpınar Er Meydanı’nın yeri değişmeli mi?” diye.

Geçtiğimiz cumartesi günü AKM’de Edirne Kent Konseyi 37.Olağan Genel Kurulu toplantısını bu konu üzerine yaptı; “Er Meydanı’nın Geleceği.”

Forum şeklinde gerçekleştirilen sunumda Ender Bilar, Namık Kemal Döleneken, Hüseyin Erkin ve Ayten Eren konuşmacı olarak katıldılar.

Ender Bilar yüz yıldır aynı yerde düzenlenen Kırkpınar şenliklerinin yerinin değiştirilmesinin hata olacağını belirtti konuşmasında.

Namık Kemal Döleneken Edirne’de olmak üzere alanın değiştirilebileceğini, UNESCO nezdinde de sorun teşkil etmeyeceğini öne sürdü.

Hüseyin Erkin Edirne dışına ekonomik getirisi üzerine alanın taşınabileceği yönündeki düşüncelerini ifade etti.

Ayten Eren Kırkpınar Er Meydanı’nın şu andaki yerinde olmasının Has Bahçe üzerinde olumsuz bir baskı oluşturduğunu, o bahçede olan Edirne Belediyesi’nin kiracısı durumunda olan işyerleri başta olmak üzere Kırkpınar Er Meydanı’nın da bu alandan kaldırılması gerektiği üzerinde ısrarla durdu konuşmasında.

Konuşmacıların ağırlıklı olarak düşünceleri Er Meydanı’nın şu andaki alandan taşınmasıydı sonuçta. Konuklar da forum sonrasında söz alarak düşüncelerini ilettiler, endişelerini de.

Er Meydanı, gerçekten de taşınmalı mı? Taşınacaksa nereye? Er Meydanı’nı taşımak ekonomik olarak mantıklı mı? Bu sorulara daha da eklemeler yapabiliriz.

Sarayiçi’nde Er Meydanı olarak kullanılan alan Cumhuriyet’in kuruluşundan 1990’a kadar ahşap, üzeri tahta kaplı, onların üzerine de Kırkpınar zamanlarında gölgelik olsun diye kesilen ağaç yapraklarıyla kapatılan derme çatma bir yapı halindeydi. Turgut Özal zamanında ne akla hizmetse resmen bir stadyum inşa  edildi Sarayiçi’ne. Betondan 25 bin kişilik bir stadyumdu bu. 1996 yılında hizmete girdi. Döneminde karşı çıkanlar, yanlış bir yatırım diye uyaranlar olduğu halde ısrarla yapıldı bu stadyum oraya.

Ve artık 30 yıl sonra “Er Meydanı taşınmalı” tartışması daha da büyüyerek devam ediyor, yakın bir yere üstelik, Sarayiçi’ne giderken sağ tarafta büyük alana.

Bu tartışmanın arka yüzünde kamunun devam eden devasa tarihi çalışmalarının da payı var.

Selimiye Camii’nin restorasyonu daha yeni bitti ve cami ibadete açıldı. Saray restorasyonu yıllardır devam ediyor. Büyük bir alan dahilinde yapılan çalışmaların Has Bahçe ve şu anda Er Meydanı olarak kullanılan Sarayiçi’ne de ulaşacağı bilgileri konuşuluyor.

Diğer taraftan Yanık Kışla’da büyük bir restorasyon çalışması başladı. Yıkılan tarihi hastane duvarının orada çalışma var ve Balon hangarında bu yıl başlayacak olan restorasyon ile “Türk Havacılık Tarih Müzesi”ne çevrileceği basına yansıdı.

Bunların yanında Edirne merkezde Saraçlar Caddesi’nde “Sokak Sağlıklaştırma Projesi” eski Edirne’nin tamamına, Kaleiçi’ne doğru yayılmaya devam ediyor.

Üstteki bu çalışmaların tamamını düşündüğümüzde “Tarih Turizmi” yönünden büyük bir çalışma içinde olduğu görülüyor Edirne’de. Her yeri adeta bir açık hava müzesi olan Edirne tarih turizminden hakkını fazlasıyla almak isteyen çeşitli çevreler var. Büyük turizm potansiyelinin Edirne’yi baştan çıkaracağını düşününler de.

Baştaki konuya dönecek olursak; Eğer Saray kazıları, Hasbahçe ve Sarayiçi birlikte düşünülüyorsa benim görüşüm de Er Meydanı’nın taşınması yönünde olacaktır.

O alana yapılan beton stadyum benim de içime hiç sinmediği gibi Edirne Sarayı, Hasbahçe ve Sarayiçi alanı üçgeninin Edirne’ye büyük değer katacağını düşünüyorum.

Yağmurlar, Taşkınlar ve Enez…

Tam da barajlar bile kurumaya başlamış Edirne’de gündem susuzluk iken, neredeyse hemen her gün yağan kuvvetli yağmurlar ve Bulgaristan’da baraj kapaklarının açılması sonucu nehirler, dereler taştı, barajlar da taşma noktasına geldi.

Ben bu yazımı hazırladığım dün sabah çok erken saatlerde Edirne Tunca Köprüsü de yaya ve araç trafiğine kapatılmıştı.

11 yıl önce yaşananlar bir daha yaşanıyor maalesef.

Belli ki çok fazla ders almamışız!

Allah daha büyük felaketlerden, zararlardan korusun.

Peki ya Enez’de durum nasıldı?

Geçen hafta başından itibaren Enez’de lodos fırtınalarıyla birlikte deniz bile taştı!

Hem de öyle bir taştı ki; denize 300-400 metre mesafe de ki bazı konutlar bir anda denize sıfır duruma geldiler!

Su içinde kalan konutlar oldu doğal olarak.

Sular yavaş yavaş çekildikçe de bazı konutlarda, bahçelerde ve yollardaki tahribatta gün yüzüne çıkmaya başladı yavaş yavaş.

Görüntülere bakılırsa, Enez Belediyesi’nin yapacağı çok fazla bir şey de yoktu bana göre.

Ama bundan sonra yapacağı çok iş var!

Yıllardır bozuk olmasına rağmen bir türlü el atılmayan, taşkınlarla birlikte daha da bozulan yolların ivedilikle tamir ve onarımları gerekiyor artık.

Malum, bahar aylarıyla birlikte yazlıkçılar birer birer gelecekler.

Üstelik kışın da sahilde yaşayanlar ve mağdur olanlar var.

Umarım bu yağışlar ve taşkınlar Enez Belediyesi’nin yapması gereken hizmetleri için mazeret teşkil etmez, tez vakitte bir şeyler yapılır da insanlar toz toprak çamur çukur içinde kalmazlar bu yıl.

Enez sahilinde mağduriyet yaşayanlara, zarar görenlere de geçmiş olsun dileklerimi iletiyor, Enez Belediyesi’ne de kolaylıklar diliyorum.

Yapılanların da, yapılmayanların da takipçisi olacağız kısmet olursa!

BİR PROJEDEN FAZLASI

Geçen yıl 7 Temmuz 2025’te bu köşede “Lavanta – Bal” başlığıyla Çallıdere’nin mor tarlalarından, meşe gölgelerinden ve kadın emeğinin sabrından söz etmiştim.

O gün yazdıklarım bir gözlemdi.

Bugün yazacaklarım bir sonuç.

Aradan henüz sekiz ay geçti.

Geçtiğimiz hafta “Çallıdere Balı’nda Dev Adım!” başlığıyla haberini yaptığımız gelişme, o gün meşe ağaçlarının gölgesinde dinlediğimiz hayalin vücut bulmuş hali aslında.

Trakya Kalkınma Ajansı desteğiyle, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı Sosyal Gelişmeyi Destekleme Programı kapsamında yaklaşık 5 milyon liralık bir projeyle Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi üretimde yeni bir sayfa açıyor.

Ama bu bir “hibe haberi” değil.

Bu, kırsalda kadın emeğinin ciddiye alınmasının haberi.

**

Geçen yıl ilkbaharda Çallıdere’nin en yüksek kesimlerinde lavanta tarlalarının kıyısında otururken Kooperatif Başkanı Gönül Danışman’ın anlattıkları hâlâ kulağımda.

Bal ormanları…

Yangın görmüş, vasfını yitirmiş alanların yeniden üretime kazandırılması…

Binlerce adaçayı, ıhlamur, lavanta, kekik, biberiye…

Ve bir cümle:

“Bal sadece bir ürün değil, bir ekosistem meselesi.”

Haklıydı.

Bugün açıklanan projede lavanta, adaçayı, biberiye ve kekik üretiminin modern tekniklerle geliştirilmesi; arıcılıkla entegre edilmesi; markalaşma ve sürdürülebilir gelir modeli oluşturulması hedefleniyor.

Yani mesele daha çok bal üretmek değil.

Daha akıllı, daha planlı, daha katma değerli üretmek.

**

Geçen yıl yazımda kendi kendime sormuştum:

“Bu heyecan sürdürülebilir mi?”

Cevap sekiz ayda geldi.

2023’te dünya çapında bir bal yarışmasının ön elemesini kazanmış bir üretimden söz ediyoruz.

Ürünler İstanbul Havalimanı’nda satılıyor.

İSTOÇ üzerinden yurtdışına gidiyor.

Mısır Çarşısı’nda etiketleri var.

Ama asıl mesele pazar değil.

Asıl mesele şu:

Kırsalda kadınlar artık sadece üretmiyor.

Model kuruyor.

**

Edirne’nin yıllardır konuştuğu bir gerçek var:

Genç nüfus gidiyor, köyler boşalıyor, üretim azalıyor…

Peki tersini mümkün kılan örnekler yok mu?

Çallıdere bunun küçük ama güçlü bir cevabı olabilir.

Çünkü burada üç başlık bir araya geliyor:

Bilim: Akademik destek, analizler, laboratuvar çalışmaları.

Doğa: Bal ormanları, aromatik bitkiler, sınır hattının zengin florası.

Kadın emeği: Israr, sabır ve organizasyon becerisi.

**

Dev adım denilen şey para miktarı değil.

Dev adım, 2021’de atılan küçük bir imzanın bugün kurumsal bir yapıya dönüşmesi.

Ve belki de en önemlisi şu:

Bu hikâye bir hibe dosyasının satır aralarında kalacak türden değil.

Bu, bir projeden fazlası!

WELCOME THE RAMAZAN…

Geçtiğimiz günlerde Bülent Arınç bu dönemde insanların dinden (İslamiyet’ten) niçin ve nasıl uzaklaştığını açık seçik dile getirdi. Gerçekten AKP ile geçen bu 23 yılda ülkemizde İslamiyet önceleri özellikle başörtüsü/türban tartışmaları ile bir yükseliş dönemi yaşamıştı. Sonrasında sadece türbanın İslami bir değer olarak yeterli olmadığı, asıl değerlerin toplumsal ahlak olduğu ve AKP’ yönetiminin bu değerlerden hızla uzaklaştığı görüldükçe Sayın Arınç’ın kaygılarının hiç de küçümsenmeyecek boyutlarda olduğunu gören gözler görüyor… Üstelik iktidardakiler de görüyor..

***

Özellikle Milli Eğitim Bakanı Yusuf Bey’in kendi dünyasında şekillendirdiği laiklik anlayışı çerçevesinde okullarda gündeme getirdiği yeni çıkışlarla varmak istediği eğitim düzeni aklı başında tüm Müslümanları da rahatsız ediyor. Ya da etmeli…

Bu kafa ile bu ülkede Müslüman sayısının bir kişi bile artması mümkün değildir. Bu olsa olsa bilimsel eğitimin biraz daha geriye itilmesi ve bir neslin daha heba edilmesinden başka bir işe yaramaz.

Güncel örneklerle anlatmak gerekirse; okullarda çocuklara içme suyunu bile veremezken, tuvaletlerine tuvalet kağıdı, sabun, havlu peçete koyamazken, sınıflarını ısıtamazken, – örneğin Enez’de- okul asansörlerini çalıştıramazken, lise seviyesine gelmiş öğrencilerin bile okuma/yazması yeterli değilken, okullarda kitap okuma yüzdesi – öğretmenler dahil – %2 seviyesindeyken, zamanında alınmış kano gibi, seramik fırını gibi, bisiklet gibi eğitim malzemeleri depolarda çürümeye bırakılmışken, eğitim sistemi içerisinde istihdama dönük pek çok yapılacak iş varken okullarda ramazan karşılaşması için yönlendirmeler yapmak popülizmdir. Üst makamlara ve bağlı olduğunuz cemaatlere mesaj vermektir. Başka hiçbir işe yaramaz. Hele Trakya’da hiç alkış almaz.

***

Bakan bey, bu girişimi ile şimdi, ramazanı, teravih namazını, kandil gecelerini ve İslamiyet karşıtları ile önceki zamanlarda yapılmış tartışmaları diyanet makamını, cemaatleri tekrar gündeme getiriyor. Bu tartışmalara girildikçe de İslamiyet kan kaybediyor.

Hele ülkemizdeki ekonomik, sosyal çöküşünün, hırsızlıkların, israfın, kayırmacılığın, fuhuşun, uyuşturucunun, yasadışı kumarın, üretmeden görgüsüzce zenginleşenlerin, tacizlerin, kadın cinayetlerinin pik yaptığı, uyuşturucu baronlarının ülkemizi mesken tuttuğu, yani ülkemizin İslami değerlerinden hızla uzaklaştığı bir dönemde okullarda ramazana “Hoş geldin” demek Milli Eğitimin görevi değildir. Bu “Cambaza bak, cambaza” aldatmacasının okullardaki versiyonudur.

***

Ramazan ayı, inanmış Müslümanların kutsal olarak kabul ettikleri Müslüman olmasalar da hatta dinsiz olsalar da bu ülkede yaşayan tüm insanların saygı duydukları hatta geleneklerini, iftarlarını, pidesini, davullarını, bayramlarını kardeşçe paylaştıkları ve bundan da hiç gocunmadıkları bir aydır. O nedenle kaynaşmak, birlikte yaşama kültürünü pekiştirmek varken huzura çomak sokmayın. Yeni tartışmalar açmayın. Kutuplaştırmalar yaratmayın..

Ya da kendi çocuklarınızı yabancı ülkelerde veya ramazan ayını “Welcome Ramazan” yazarak karşılayan özel okullarda okutmayın. Dürüst olun, samimi olun…

ASIL YAŞAM

Medeniyet deyince, lüks ve doğanın katledilmesi pahasına, israflı üretim ve tüketimi; modayı, kat kat oto yolları, atom bombasını, zehirli tarımı, lüks otomobilleri, üretmeden ranttan geçinmelerin yaygınlaşmasını, dikine binaların 35 inci katında oturmaları, köyüne, doğasına, hayvanlarına sırt çevirmeleri,  MEDENİ GELİŞME OLARAK GÖRMÜYORUM!..

Bunların hepsi, insan fıtratına aykırı bir yaşam tarzı getiriyor. İnsanı ruhunu törpüleyen, fiziki köleliğin konfor zokası hepsi!..
İnsanlar, doğal bereketler içinde, şükürlü, sade, sakin, vitaminli, oksijenli, hayvanlı, ağaçlı, meltemli, hatta yamalı, ama sevgi, saygı içinde huzurlu, sağlıklı yaşamaları “ASIL MEDENİ YAŞAM” OLMAZ MI?..
(Cehaleti terk etmiş, köy yaşamını kastediyorum.)
Modern, SÜSLÜ DAYATMALAR, eğitimden tutun da, YAŞAM TARZI OLARAK, HER ANIMIZI SUNİLEŞTİRİP, ZORLAŞTIRIMIYOR MU?..
İnsanın yaratılış gayesine zıt olan suni, modern tasmalar, ruhsal gelişimi yok etmiyor mu?..
Ruhsallık iptal, sadece fiziki yaşamın suniliğinde, insanı robotlaştırmıyor mu?..
Üretim ve tüketim güçlerinin tasmasında, özgürlük yitirilmiş olmuyor mu?..
Bu, “SAĞMAM, KÜRÜMEM, ELİMİ NASIRLANDIRMAM, ALNIMI TERLETMEM!..” diye, KÖYÜN DOĞASINI TERK EDİP, ŞEHİRLERDE TOPLAŞAN, MODERN gidişin, NEGATİF YAŞAM TARZI OLDUĞU BESBELLİ, DEĞİL Mİ?..

(Kara cahil, şükürsüz, beyin iptal, köy yaşamından kurtularak, ama…)

Kuran’ı Kerim. Sure 47/Ayet 9:
Bunun sebebi, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir. Allah’ta onların amellerini boşa çıkarmıştır.
15/81: Biz onlara mucizelerimizi vermiştik; fakat onlardan yüz çevirmişlerdi.
36/60, 61, 62: “Ey Âdemoğulları, ben size and vermedim mi: “Şeytana tapmayın, o sizin apaçık düşmanınızdır; bana tapın, doğru yol budur!” diye.
Böyle iken: Yamin ederim ki o, içinizden çoğunuzu aldattı, aklınız yok muydu?

(Tekrar) SENSİN

Gülüşlerinin içindeki sevinç melodilerini seninle kim paylaşıyor? Acıyan kalbinin kederli sesini kim işitiyor?
Gece olup karanlığın göğün üstüne düştüğü gibi, Senin üstüne düşen hüzünleri kim hissediyor?
Acıktığında karnının gurultusunu kim duyuyor? Gözyaşlarını içine akıttığında onları kim görüyor?
Derin düşüncelerin içinde yolunu bulamadığında, Duyguların tarafından demir parmaklıklar ardına hapsedildiğinde Seni orada kim buluyor?
Bazı anlar oluyor ki:
Kendini ancak kendin bulabiliyor,
Kendini ancak kendin duyabiliyor,
Kendini ancak kendin tanıyabiliyorsun.
Kaybolduğun karanlığı yalnız sen aydınlatabilirsin.

Derdine ancak sen derman olabilirsin.

Kuran’ı Kerim. Sure 32/Ayet 4:
Gökleri, yeri ve bunların arasındakileri altı günde yaratan, sonra arşa istivâ eden Allah’tır. O’ndan başka ne bir dost ne de bir şefaatçimiz vardır. Artık düşünüp öğüt almaz mısınız?
18/7: Biz, yeryüzünde ki her şeyi ona ziynet kıldık ki insanların hangisi Salih amelde bulunacak, deneyelim diye!

YEMEK YAHU!

Oruç ayının başladığı bugünlerde inancı olduğunu söyleyen ve her yerde, her zaman inanç övgüsü ile inanç örgütlerini öne sürerek toplumda inanç örgüsü kuran iktidarın olduğu ülkemizde çocuklar yatağa aç girebiliyor. Bu durumu yapay zekaya sorsak sanırım iktidarı öven bir cümlecik kurmaz.

Önce şunu bilelim, biliyoruz da ezberleyelim artık; yurttaşların yoksul olması kader değil, iktidarın uyguladığı ekonomi politikası tercihidir. Bu tercihe karşı mücadele etmek her yoksul bırakılmış yurttaşın görevi olmalıdır ki yanlıştan dönüldün, yeni yoksullar olmasın.

Yanlış politikalara karşı mücadele etmek suç değildir, korkmaya gerek yok. Asıl suç; evrensel yasalarda, anayasa ve diğer yasa maddelerinde de olduğu gibi iktidarın, yurttaşın yoksul kalmasına neden olmasıdır.

Bu gerçeği gördükten sonra, diyebiliriz ki yoksul insan olmaz, yoksul bırakılmış insan vardır. Hiç kimsenin yoksul olmadığı gün gelene kadar da yoksullara yardım etmek insanlık görevidir. Çünkü bu süreçte yoksul bırakılmışlara pozitif ayrım uygulamak gerekir.

Ülkemizde yoksul bırakılmış yurttaşların çocuklarına iktidar bir ara bir öğün yemek vermişti ama bu kısa sürdü. Sonrasında muhalefet partileri bu yemeğin devamını isteyen yasa önerisi verdiler ama AKP-MHP oyları ile reddedildi.

Yerel yönetimler devreye girdi ve yıllardır ellerinden geldiğince okul çocuklarından bir kesimine öğlenleri yemek sağlamaya çalışıyorlar. Hem de birçok yerde valiliklerin engellemelerine rağmen. Haberlerden duydum; İstanbul Valiliği bağış kampanyası başlatmış ve okul çocuklarına bir öğün yemek verecekmiş. Daha sonra bir genelge yayınlandı, her ilde Kızılay öncülüğünde yemek verilecekmiş. Sanırım bu da Kızılay’a gelen bağışlardan karşılanacak.

Görüyoruz ki yoksul bırakılan yurttaşlarımızın çocuklarına bütçeden bir öğün yemek sağlanamıyor. Emekliye, yoksula, kamu çalışanına, köylü üreticiye ve diğer toplum kesimlerine yeteri kadar ayrılmayan bütçe; faize, yandaş iş insanına, yandaş basın yayın kurumlarına, örtülü ödenek alıcılarına ve hiyerarşide yukarılarda olan kesime aktarılabiliyor.

Bu nedenle muhalefet yerel yönetimlerinin kent yoksullarına değişik adlar altında yaşam kolaylığı sağlaması anlamlı ve önemlidir. Kentimizde de ‘Edirne Okul Yemeği Koalisyonu’ önerisi ve takibi ile geçen yıl deneme olarak başlatılan ve bu yıl da okullar açıldığından beri devam eden ‘her gün bir öğün yemek’ çalışması devam ediyor.

Buraya gelen yemeğin de pişeceği tesisin açılması çok anlamlı v e önemlidir. Sayın Başkan da açılışta buna değindi; “Zor günlerden geçiyoruz. Emeklilerimizin, yaşlılarımızın, gençlerimizin, şehrin her kademesindeki her bir hemşehrimizin bu zor günlerde yanında olmak, onlara destek olmak bizler için çok önemli. O yüzden kent lokantası var. O yüzden halk kasap var. O yüzden sosyal tesisimiz var. Ve o yüzden bunların en sağlam altyapı temeli olan Mutfak Edirne’miz var”.

AKP 2002 yılında önceki yanlışları düzeltmek ve 3Y’yi (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar) bitirmek vaadiyle iktidara geldi. Bugün durumu görüyoruz.Yoksulluktan çocuklar aç yatıyor, başta Kızılay olmak üzere yolsuzluğun girmediği devlet dairesi kalmadı ve çocuklar aç demenin de dahil olduğu siyasi olan her cümle yasaklanıyor.

Önceki gün öğrendik ki Milli Eğitim Müdürlüğü Ramazan ayı boyunca her gün bir okulda iftar yemeği verecekmiş. Bunu küçümsemiyorum ama ayıplıyorum. Tüm okullarda ay boyunca olması gerekir. Ki devamında da yoksul bırakılmış çocuklarımıza bir öğün yemek vermelidir.

Bu durumda öncelikle çocuklarımıza bir öğün yemek verenlere destek olup toplumda -uzun süreçte de olsa- yoksulluğu yaratan/üreten kapitalizme karşı mücadele etmeli, edenlerle birlik olmalıyız. Çözüm sosyalizme giden yolda, bugünün gerçekliğinde ‘insan’ vicdanını harekete geçiren herkesle birlikte mücadele etmektir.

Çok değil beyaaa! Bir öğün yemek yahu’! Onu da mı bulamıyor iktidarımız?

BİZDE ANLASAK

Dünyanın, okumada, araştırmada, bilimde sanat da, ekonomide, gelişmiş ülkelerine bakıyorsunuz, çoğunlukla, EVLERİNDE bir veya birkaç köpek ve de kedi ile beraber yaşamanın güzelliğini keşfetmişler.
Oralarda artık, bilim insanları, doktorlar, pisikoloklar, sosyoloklar, yazarlar, çizerler, hatta din adamları bile, evde köpeklerle yaşamanın güzelliklerini ısrarla öneriyorlar.
O muhteşem canların, aile içinde neşe kaynağı, çocukların, yaşlıların sadık dostları olduklarını, deneyimleyip öğrenmişler, çünkü!..

Darısı, KÖPEK VE KEDİLERİN MUHTEŞEM FAYDALARINI HENÜZ KEŞFEDEMEMİŞ TOPLUMLARIN BAŞINA!..

Kuran’ı Kerim. Sure 14/Ayet 28:
Allah’ın nimetine nankörlükle karşılık veren ve sonunda ülkelerini helâk yurduna sürükleyenleri gördün mü?..

Köprüler yaptırdım gelip geçmeye…

İktidarın İstanbul’daki iki köprü ile bazı otoyolları özelleştirilme tasarrufu kadim tartışmayı alevlendirdi.

Süreç yönetimi ve pazarlamada Ernst&Young şirketi görevli. Yani, dışarıdan gelecek kaynağa bel bağlanmış gözüküyor. Uzun zamandır küresel finans piyasalarından ancak yüksek faizle para bulabilen iktidarın ekonomi çarklarını döndürmekte zorlandığını da yansıtan bir durum.

AKP ekonomi politikaları sonucu ülkede yaşanan çok katmanlı kriz, yıllara dayalıdır.

Sebep-sonuç ilişkisi kapsamında değerlendirmek gerekir. Yaşanan ekonomik sıkıntıları terennüm etmek ise çare değildir. Nereden neşet ettiğine bakmak ve iyi anlamak icap eder.

Diğer bir ifadeyle: asgari ücretin düşüklüğünü, emeklilerin perişanlığını, yoksulluk ve açlık sınırını, gelir dağılımı bozukluğunu, geçim sıkıntısını ekranlarda sürekli önümüze getiren “konuşan kafalar”ın, yetkin ağızların hipnoz etkisi yaratan laf salatalarından kendimizi kurtarmamız lazım.

Sorunların çözümünde kendimizi çaresiz görsek bile hiç olmazsa nedenleri doğru kavramalıyız. Eşref-i mahlûkat olmanın gereğidir.

Sermaye sisteminin ki buna ister liberalizm, ister neoliberalizm, ya da emperyalizm deyin fark etmez çünkü hepsi göbek adıdır. Sermaye sistemi yani kapitalizmdir üst başlık. Diğerleri öze sadık türev uygulamalardır.

Sermaye sistemi öyle örgün bir yapıdır ki sadece bir ekonomik model değildir, düpedüz devlet ve toplum yönetimidir, multidisipliner bir zeminde işleyen bir yapıdır. 

Antropoloji, sosyoloji, tarih/ekonomi bilimi, psikoloji, matematik, fizik vb. beslenme çantasını oluşturur.

Sermaye sisteminin insanoğluna yarattığı marazalardan ötürü aşılması gerektiğini ve bunu nasıl olacağını gösteren ideolojiler yok değildir.

Sosyalizm, liberalizme alternatif bir dünya görüşüdür. Reel sosyalizmin çöküşünden kaynaklı günümüzde bir ütopya muamelesi görse de, insanoğluna yakışır bir yaşam denince yine ilk akla gelen sosyalizmdir. Tarihsel boyut da bunu gösterir; muhafazakârlık/liberalizm/sosyalizm ardışık ideolojilerdir, tarih sahnesine çıkışlarında sembiyotik/diyalektik bir ilişki vardır.

Sosyalizme bir ütopya olarak hafızalarda yeri açılırken indirgemeci bir yaklaşımın refakat ettiğini görürüz. Yani sosyalizme, toplumcu bir düzene geçişi uzak ihtimal görerek mevcut ile kifayet etmenin konforunda bir yaşam tercihi ağır basar. Bunda yaşanmışlıkların, acıların, akamete uğramış mücadelelerin, hayal kırıklıklarının, kayıpların ve elbette özellikle hâkim ideolojinin baskı(cı)n yapısından kaynaklı tasarrufların rolü vardır.

Ancak, geldiğimiz noktada, kapitalizmin türev uygulamalarının ve 20’inci yüzyılın son çeyreğine ağırlığını koyan neoliberal ekonomik düzenin, küresel piyasa ekonomisinin tıkandığı da bir gerçek.

Fakat kapitalizmin en önemli yapısal özelliği sürekli değişimdir, bukalemun gibidir.

Ve görüyoruz ki, yine kapitalizmin yeni bir sürümü ile karşı karşıyayız. Dünyada artan yoksulluk, güvensizlik, gelişen teknolojilerin yarattığı istihdam daralması, yapay zeka tartışmaları, bölgesel savaşlar, iklim değişikliği temelli olumsuzluklar, mülteci, sığınmacı sorunu, bir ‘çoklu kriz’ ortamını ifade ediyor.

Buna bağlı gelişmeler ise kapitalizme sadakatte kusur etmeyen sağ popülizmin himayesinde otoriter yönetimlerin dünyada artması şeklinde kendini gösteriyor.

Üstelik bu, sorunların kaynağı sunulan neoliberalizmin bittiği şeklinde bir çarpıtmayla önümüze getiriliyor. Sermaye sisteminin bizzat kendisi değil de türev bir uygulama suçlu gösterilerek öz hakkında düşünmenin önü maharetle kesiliyor.

Oysa neoliberalizmin bittiği iddiasıyla gözümüze sokulan yeni sürüm, dünyada artan sayılarıyla otoriter/totaliter yönetimler, yeni dünya düzenine ilişkindir. 

 ABD hegemonyasında bir dünya düzeninin devamı için Donald Trump’ın saldırgan başkanlığına indirgenerek çarpıtılan Venezuela, Grönland, İran meseleleri ne ola ki?               

Evet, dünyanın içinden geçtiği ‘çoklu kriz’, küresel neoliberal ekonomik düzenin yarattığı sorunlar karşısında sistemin tasarımcı, oyun kurucu güçlerinin önümüze getirdiği alternatif,  sağ popülizm-sermaye sistemi işbirliğinde otoriter, sağ partilerin güçlendiği, demokrasiden daha da uzaklaşıldığı yeni sürüm kapitalizmdir.

Karl Polanyi’nin faşizm işlemeyen bir piyasa ekonomisinde ortaya çıkar sözü durumun özeti değil midir? 

Bir çevre ülke Türkiye’nin yeni sürüm kapitalizme 2017’deki rejim değişikliği ile ayak uydurduğunu ileri sürmek abartı sayılmamalı.

2017 Referandumu ile kabul edilen ve 2018’de uygulamaya sokulan cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini münhasıran Erdoğan’ın iktidarını sürdürme çabasına bağlamak, kuşkusuz yanlış bir çıkarımdı. O kadar basit olmadığı bugün daha iyi anlaşılıyor.    

Gelin görün ki, ülkede, eskisi ve yenisiyle sermaye sistemine dayalı ekonomik düzenin geçmişte olmadığı kadar dışa bağımlı hale geldiğini belirtmek yanlış sayılmaz.

Bunda Türkiye’nin küresel kapitalist düzende bir çevre ülke konumu, yani merkez ülkelere bağımlı ve dolayısıyla kaynak aktaran pozisyonu, ekonomi çarklarının dönmesinde dış desteğe ihtiyaç belirleyicidir ve makus talihtir bir bakıma.

Şüphesiz AKP’nin 23 yıllık ekonomi yönetiminden kaynaklı biriken sorunlar artık aşılması daha güç hale gelmiş ve ülke çok katmanlı bir ekonomik kriz ile boğuşmaktadır. Aslında ‘kriz’ sözcüğü kifayet etmemektedir; çünkü süreklilik arz eden bir durum söz konusudur.

2026 yılında 4,4 milyar dolarlık özelleştirme hedefi, ekonomik darboğazdan çıkışta tabii ki çözüm değildir; fakat hem oyunun kuralları gereği hem de daha ucuz maliyetli dış kaynak arayışında anahtar teşkil ediyor olabilir.

İktidarın devlet yönetimindeki köprü ve otoyolları özelleştirme teşebbüsü yeni değil, 2012’de yaşanmıştı. 

İstanbul’daki iki Boğaz köprüsü ve toplam uzunluğu 2000 km otoyol ağı, 5 milyar 720 milyon dolar karşılığı ve 25 yıllık işletme hakkıyla Koç-Ülker-UEM ortaklığına verilmişti.

Bir yıl sonra 5,7 milyar doları yetersiz bulan Erdoğan’ın yaptırdığı çalışma satış bedelinin iki katı bir rakamı gösterince ihale iptal edildi. Gerekçe, vatana/halka ihanet endişesiydi.

2012’de 5,7 milyar dolarlık ihale, 2026’ta 4,4 milyar dolar hedefiyle tekrarlanacak. 

Ortada bir çelişki var galiba. Vatanın ve halkın menfaatleri dikkate değerse eğer, başta TÜPRAŞ ve TÜRK TELEKOM olmak üzere tüm özelleştirmeleri mercek altına almak lazım.   

Yalın gerçeği de hatırlamak şart.. Satış hedefindeki köprüler ve otoyollar halkın vergileriyle yapılmış ve yıllarca yine halktan para alınarak devlet kasasına ek vergi gibi akmıştır.

Özel teşebbüse devredildiğinde bu ek verginin birkaç kat artacağı, tecrübeyle sabittir.

Sıkça karşılaştığımız talan/yağma düzeni gibi yakıştırmalar da buradan kaynaklanmaktadır.

İktidarın Yap-İşlet-Devret modeli bağlamında “Milletin, devletin cebinden beş kuruş çıkmayacak” oksimoron ifadesi daha sonra iyi ki “Hizmetin bedeli var” ile değişti de ortadaki tenakuz giderilmiş oldu. Vatandaşın cari sistemdeki konumu da yerli yerine oturdu.

Bu konumu gözler önüne sermiş CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz…

Yap-İşlet-Devret modeliyle yapılan Avrasya Tüneli’nde; 2025 yılının ilk 6 ayındaki araç geçiş garantileri tutmuş ama Hazine şirkete “fiyat farkı” adı altında 959 milyon lira daha ödemiş. Muhtemelen Hazine ile Şirket arasındaki sözleşme kaynaklıdır bu ek ödeme yani kılıfına uygundur. Sermaye sisteminin nasıl işlediğinin daha iyi anlaşılmasında da rehberdir.

4,4 milyar dolar hedefiyle 25 yıllığına özelleştirilecek 2 köprü ve otoyolların, Yavuzyılmaz’ın Karayolları Genel Müdürlüğü 2026 Yılı Performans Programı Raporu’na dayanarak aktardığına göre, 2025 net kârı 600 milyon dolar. Yani 25 yılda net 15 milyar dolar yapar. Öngörülen ihale bedelinin 3 katı! Özal ile anılan  “Bir koyup üç alacağız” sözüyle de uyumlu.

AKP’nin kökten piyasacı, neoliberal kapitalist düzenin bir partisi konumunu gözden kaçırmış olabileceğini düşünmüyoruz Necmeddin Bilal Erdoğan’ın.

Fakat sermaye sistemi düzeninin yol açtığı sorunlardan rahatsız olduğunu şu sözlerinden anlıyoruz: “Kapitalist düzen maalesef insanı insan yapan değerlerinden uzaklaştırıyor. 

Ve eğer buna karşı aktif mücadele veren bir zümre olmazsa, bu mücadeleyi kaybetmemiz çok da uzak olmasa gerek.”

Valla muhafazakâr dünya görüşü sahipleri kapitalizmden mustariptirler çünkü modern yaşam biçimine karşıdırlar ve bunda kapitalizmin etkisini de iyi bilirler.

  “İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşmaktan” kastedilen ise muhafazakâr yaşam biçiminden uzaklaşmaktır ki özünde tartışmaya çok açık bir alandır.

Necmeddin Bilal Erdoğan’ın saptaması sermaye sisteminin yansımalarından sadece biridir ve eşyanın tabiatına fevkalade uygundur.

Ali Koç, Business 20’de (2015) yaptığı konuşmada daha açık konuştu: “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir.”  

 Eski Ankara Valisi Nevzat Tandoğan tarafından söylendiği bilinen “Memleket komünist olacaksa onu da biz yaparız” sözünü hatırladınız değil mi?

Biri muhafazakâr diğeri seküler dünya görüşünde bu iki önemli şahsiyet bile kapitalizmi eleştiriyorsa yaşanan sorunların kaynağını kavramak zor olmasa gerek.

Hadi dağıtalım şu kasveti neşelenelim biraz…

DÜN — BUGÜN — YARIN

YARIN

Dünü bu günü bitirirdik YARIN –GELEÇEK  —  nasıl olacak? Çarşamba’ya bakın, Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir. Yarın dünün ve bugünün tıpa tıp  aynısı olmasa da devamıdır. 

Yarın biz insanlar için gelecektir, bilhassa gençler için. Gelecekten birşeyler bekleyeceksek, bugüne ne ekeceksek onu biçeceğiz. Bilhassa aileler için çocuklarına ne veriyorlarsa gelecekte de onu alacaklar.  Gelecek biz yaşı kemale ermiş kimseler için değil gençler ve çocuklar için olmalı. Önümüzdeki asır teknoloji asrıdır kompüterler, yapay zekalar, otamat makineler, hızlı trenler, şoförsüz arabalar, iş gören robotlar, uydular arası iletişim ve seyahatlar, daha niceleri. Kim derdi ki milyarlık paraları — E — posta ile saniyelik zamanda, dünyanın en uzak yerlerine gönderebilmek. Gelecek asrımız TEKNOLOJİ asrı olacaktır. Eğer bundan istifade etmek istiyorsak, teknolojiyi anlamamız ve bilmemiz gerekir. Onun yolu da eğitimden geçer. Yarın yani gelecekte en değerli varlık zaman ve hız olacak. Zamanın kıymetini bilmek gerekir, her olay zamana bağlıdır, zamandan önemlisi de sağlıktır. Onu yaratacak olanda beslenme, temizlik ve huzurdur.

Belki biz görmesek de bizden sonra gelenler nelerle karşılaşacak? Her şeyden önce dünya nüfusu gittikçe artıyor, daha da artacak. Canlıları yaşatacak olan gıdalar topraktan yetişiyor ama toprak artan nüfus kadar çoğalmıyor. Bu görüşün neticeleri de ileride gıda kıtlığı çekilebilir. Bugün en pahalı gıda ettir, ileride daha da pahalı olacaktır. Bazı araştırmacılar bazı bitkilerle suni et yapımı için uğraşıyorlar. Tadı, aynı olacak göreceğiz. İleride toprak kıtlığı içinde topraksız bitki yetiştirme araştırmaları yapılıyor, toprak yerine reçine kullanmak.

Gelecek için ne yapılabilinir, geleceğin şimdi başladığını anlamak ve tedbirlerini almak. Nüfus artışı ileride besin kıtlığı yaratacak. Bu hal, devletler arası sürtüşmelere neden olacak hatta savaşlarda olabilir. Savaş çok çirkin ve soğuk bir söz ama mecbur kalındığında? Gıda, su kıtlığına çare daha fazla üretim olmalı, bu da tarımsal teknolojiye dayanır. Yalnız gıda kıtlığı değil enerji kıtlığı da olabilir. Çeşitli enerjiler var, bunların çoğu fosil yakıt hammaddeleri ile üretiliyor. Bunlar petrol, kömür, doğal gaz, nükleer enerji ham maddesi uranyum, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji, daha başka çeşitlerde olabilir. Bunlar günün birinde tükenebilir, örneğin bugün Amerika’da petrol kalmamıştır. Dünyada milyonlarca oto var, bunlar hep petrol ürünleri ile çalışıyor, petrolu tüketiyorlar. Günün birinde petrol kıtlığı olabilir. Ortadoğu savaşları niye oluyor, petrol yüzünden. Güneş ve rüzgar enerjisine fazla güvenmeyelim. Otolar elektrikle çalışacak, peki bu kadar otoya elektrik nereden bulunacak? Muhakkak ileride enerji kıtlığı çekilecek ve devletler arası savaşlar olacak.

Bir önemli konuda bugünün atığını yarına bırakmamak. Boyuna atık yaratıp duruyoruz, bu atıkların bir kısmı çürüyüp yok olabiliyor, bir kısmı da yakılarak yok ediliyor. Peki geriye kalanı, bilhassa plastik atıklar yok edilemiyor. Bazı yerlerde dağ gibi yığılmış. Bunlar nasıl yok edilecek? Bunların çoğu petrol ürünü plastik. Petrolden sıvı yakıt elde edilirken meydana geliyor. Bir kısmı beyaz eşya, bir kısmı plastik doğrama yapımında, tekstilde kullanılıyor, geriye kalanlar poşetler, kutular, ambalaj atıkları nasıl yok edilecek?

Peki geleceği nasıl görebiliriz, fal açarak mı, medyumlara danışarak mı, zar atarak mı, bunların hepsi boş konular. Gerçeği anlamak matematiğe dayanır, müspet bilimlere, fala inanmayın ama falsız da olmayın.

Şimdiye kadarki yazım hep ekonomik ağırlıklı oldu. Biraz teknolojiye girelim. Ne demiştik; gelecek asır teknoloji asrı olacaktır. Peki bu nasıl olacak, teknoloji üretmekle. Teknoloji nedir, teknik bilgiler, teknik bilgilerde matematiğe, fiziğe, kimyaya dayanır. Bir yerde mühendisliktir yani yarın. Gelecekte neler göreceğiz, şoförsüz otolar, hızlı trenler, ultrasonik uçaklar, yemek yapmadan tabletlerle alınan gıdalar, ultrabilgisayarlar, yapay zeka uygulamaları, iş gören robotlar, seks yapan robotlar, bazı ameliyatları yapan, ders veren, kılavuzluk yapan, savaş yapan robotlar. Yani geleceğin dünyası robotlar dünyası olacak. Peki her şeyi robotlar yaparsa insanlar ne yapacak? Bir birinin gözünü çıkaracak, şaka canım. İnsanların gayesi ruhça ve vücutça gelişmektir, ruhça gelişmek sanatla, vücutça gelişmek sporla.

Robot endüstrisi geliştikçe insanlar işsiz kalmaz mı, ona göre iş düzenlemesi yapılır, çalışma saatleri azaltılır, insanlara daha fazla boş zaman kalır. Mesele bunu değerlendirmekte. Art düşünce ile değerlendirilirse elbette zararlı olur, bütün mesele iyi niyet ve yarar olmalı. Bugün robotlar otomontaj işlerinde kullanılıyor, beyaz eşya montajında kullanılıyor, giriş, çıkış kontrollerinde kullanılıyor, uçaklarda otomatik pilot olarak kullanılıyor, daha bir çok işlerde.    

Geleceğin savaşları nasıl olacak, bu savaşların ağırlığı elektronik savaşlar olacak. En başta siber saldırılar, senin bilgisayarına virüs sokarak programını sabote etmek, bilgisayar metotları ile kimlik bilgilerini öğrenmek, banka şifre numaralarını ele geçirerek senin hesabındaki paraları kendi hesabına geçirmek, askeri şifreleri öğrenerek askeri sırları ele geçirmek, elektronik savaşlarla uçakları, gemi ulaşımlarını rotasından çıkarmak, robot askerler ile baskınlar düzenlemek, programlanmış tanklarla hücumlar yapmak, tam gelişmiş füzelerle tam isabet atış yapmak.

Teknolojik çağın içinde yaşanacaksak bu çağa uygun meslekler nelerdir? En başta matematik gelir, hesapsız bir şey yapılamaz bu devirde, matematik mühendislik konusu olmuştur, buda bir branştır. Temel bilimlerden fizik, kimya, biyoloji ön sırayı alır, mühendisliğin her branşı geleceğimiz çağda geçerlidir. Tıbba gelince; her zaman ön safhadadır tabi, diğerleri sırayla. Yapay zeka, Mühendislikte, maliyede, lojistikte, tarımda, astronomide kullanılabilinir ama tıpta, hukukta nasıl kullanılacak? Teknolojinin olduğu yerde romantizm olamaz, belki görmeyeceğim uydulararası seyahatlar mümkün olacak. O zaman çağımız tam bir teknoloji çağı olacak, bu çağa hazırlıklı olalım.

Sayın okurlar DÜN — BUGÜN — YARIN, diye bir yazı dizisi hazırladım, umarım beğenmişsinizdir. DÜNÜ, geçmiş — BUGÜN, şimdi — YARIN gelecek.

SAHİ NASIL OLACAK ?…

(SON)