
Bir süredir aklımı karıştırıyordu; bu Birleşmiş Milletler’den ne bekleniyor acaba diye… Bundan birkaç hafta önce bir tarih akademisyeninin yaptığı bir konuşmada Birleşmiş Milletler’in savaşları önleme görevini yerine getiremediği belirtildi.
Bu yazıyı kaleme alırken bir kongredeyim; başkanlığını yaptığım oturumda benim sunumuma bir eleştiri getirmeye çalışan başka bir tarih akademisyeni salonda resmen bağırdı: Birleşmiş Milletler Çöktü! Karşılığında gayet sakin ve müstehzi bir ifade ile “Yoo New York’ta binası ayakta duruyor.” dedim sayın akademisyen daha da gerildi.
Bu Birleşmiş Milletler’in “görevini” yerine getiremediği söylemi bir müddettir gündemde tutuluyor. Ancak bu “görev” nedir tam olarak tanımlama imkanı pek de mümkün değil sanki. Zira BM şartı bir kenara konarak bazı “görevler” tevdi ediliyor bu kuruma.
Oturum sonunda genç bir doktrorant yaklaştı yanıma ve bazı sorular yöneltti. Sayın meslektaşıma da belirttiğim gibi; güç dengesinin oluşumu halen başat güçler yani ABD, Rusya Federasyonu ve Çin Halk Cumhuriyeti üzerine kurulu. Bu güçler haricideki güçler ise belli bir seviyede eyleme kapasitesine sahip.
İşte tarihçi dostlarımız uluslararası politika incelemesinin politolojinin bir disiplini olduğunu kavrarsa konularımız üzerinde serdettikleri fikirleri için de daha ihtimamlı olabilirler. Zira tarihi olayların incelenmesi tek başına uluslararası politika analizi olmadığı gibi uluslararası politika incelemesi de tarih biliminin bir kesimi değildir.
Birleşmiş Milletler dünyaya barışı getiremedi söylemi ele alınırken Birleşmiş Milletler kurulduktan sonra hangi büyük savaşın yaşandığı sorusunun cevabı da verilmek zorundadır ki bu sorunun cevabı hiçtir. Çatışma olarak ortaya çıkan şeylerin savaş olarak sunulması ise ya bir tanımlama yanlışlığıdır yahut bir kasıttır.
Üstelik anarşik yapıya sahip uluslararası politika seviyesinde hiyerarşik bir düzen beklemek üç tekerlekli bisikletle Formula 1 şampiyonu olmayı hayal etmeye benzer. Daha kısa söyleyeyim; imkansızdır.
Burada alandaşlarıma da iki çift lafım olacak; hiçbir alan bizim alanımız kadar alan dışından kişilerin müdahale kapasitesine açık değildir. Dolayısıyla metodolojik pek çok hata ortaya çıkarken alana müdahale edilirken bu kadar sessiz kalmak da doğru bir tutum değildir. Çünkü halkın doğru bir şekilde aydınlanması bizim Anayasal görevimizdir. Birleşmiş Milletler çökmedi; büyük savaşların engellenmesi açısından önemli bir görev ifa ediyor.
Gelelim daimi beş üye meselesine. Bu beş üyenin önemli bir kısmının II. Dünya Savaşı’nın galip devletleri olduğunu ve bu beş üyenin toplam Gayrisafi Yurtiçi Hasılasının dünyanın toplam Gayrısafi Yurtiçi Hasılasının yaklaşık %60’ını oluşturduğunu biliyor musunuz? Yine bu beş üyenin nükleer güç temelli askeri kapasitesinin dünyanın geri kalanıyla mukayese dahi edilemeyeceğini biliyor musunuz?
Tam bu noktada bu hiç mi değişmeyecek diye soruyorsanız eğer cevabı vereyim evet elbette değişmeli. Ama bu kongre salonlarında korsan panelistlik yapıp ses yükselterek oturum düzenlerini bozarak gerçekleşmez. Bu bir devletin ekonomik, askeri kapasitesinin yükseltilerek bu devletin sosyal güç unsuru olarak başka devletlere etki etmesi ile mümkün olur. Başka bir deyişle çalışkan olmak, üretmek ve bu çerçevede dünya çapında reddedilemeyecek faaliyetleri ortaya koymak demektir. Patent sayınız yüksekse, yüksek teknoloji imalatı yapıyorsanız, dünyanın dört bir yanına mallarınız ihraç ediliyorsa, askeri gücünüzü nükleer kapasiteyle destekliyorsanız elbette bu değişimi başlatabilirsiniz. Bunun için de devletimizin kurucusu, hamisi ve banisi Gazi Mareşal Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi tek bir şeye ihtiyacımız vardır o da çalışkan olmak. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…