Yetmiş yıldır duyarım, “Gelişmekte olan ülkeler!..” derler, derler de, halâ diyorlar da, neden bir türlü gelişemiyorlar acaba?.. Yüz yıl geçti aradan, bu geri ülkelerden birini gelişmiş görsem dişimi kıracağım, ya!.. Neden acaba?.. Nerede yanlış yapıyorlar?.. Kuran ışığından bakmazsak, uydurur uydurur, herkes bölük börçük bir şeyler söyler. Dilin kemiği yok nasıl olsa!.. KURAN VE DE POZİTİF AKIL, BİLGİ IŞIĞINDAN bakalım konuya!.. “TEK YAR VE YARDIMCIMIZ, KORUYANIMIZ ALLAH!..” Ancak bizim de yapacaklarımız var. Sevgili Peygamberimiz onu da hadisle, temelden söylemiş!.. “Deveni sağlam kazığa bağla, sonra Allah’tan korunmak dile!..” demiş. Ansiklopedik bir kavram bu, “Deveyi sağlam kazığa bağlamak”
Asırdır, anlaşılamamış, ne yazık ki. Gelelim ezeli gelişememe sorunumuza!.. “ Tek verici, yar ve yardımcı, tek koruyan,Allah, geri ülkelere neden gelişmeyi nasip etmiyor, bir türlü?.. “Develerini sağlam kazığa bağlamıyorlar da ondan!..” YANİ YARDIMI, KORUNMAYI, GELİŞMENİN VERİLMESİNİ “HAK” ETMİYORLAR DA ONDAN!..” Pek iyi “GELİŞMEYİ, KORUNMAYI NEDEN HAK ETMİYORLAR!.. Akıllarını, amellerini pozitifte değil de negatifte kullanıyorlar da ondan olmasın?.. Aklı ve emeği negatifte kullanmak ve ya pozitifte kullanmak ne demek?.. *Yurdunun yaban hayvanlarının huzuru ne alemde?.. KORUYOR MUSUNUZ?.. *Yurdunun ormanları ne alemde?.. KORUYOR MUSUNUZ?.. *Sokak canları ne alemde?.. KORUYOR MUSUNUZ?.. *Ata tohumlarınız, ne alemde?.. KORUYOR MUSUNUZ?.. *Çocuklarınız ne alemde, insan gibi eğitiyor musunuz? KORUYOR MUSUNUZ?.. *Sağılır hayvanlarınızın hali ne alemde?. Kırda dolaşma hakkını KORUYOR MUSUNUZ? *Zehirli, çok karlı tarımınız, ne alemde?.. Milleti kanserden KORUYOR MUSUNUZ?..
Of!.. dahası çok ama yazmaktan yoruldum, içim karardı ya!.. O zaman, geri kalma nedenlerini, GELİŞMEYİ HAK ETMEMEME NEDENLERİNİ Kuran ve de bu gerçeklerin ışığında değerlendirirsek: Durum çok açık be kardeşim: Kutsal emanetleri KORUMUYORUZ, o yüzden de KORUNMUYORUZ, GELİŞME DE VERİLMİYOR” bu kadar basit, olan giden!.. KORUYUN, GÖRÜN BAKALIM NASIL DA KORUNCAKSINIZ?.. HANGİ ÜLKE SİZE TASMA TAKABİLİR Kİ O ZAMAN, YUKARDA ALLAH VAR YA!.. O’NUN, “KORU, BAK, DOYUR, SEVİNDİR!.” EMİRLERİNE UYSANA!..
O ZAMAN, İNANÇTA, BİLİMDE, SANATDA, İCATTA, SAYGI VE SEVGİDE dünyanın, EN HÜR, EN GELİŞMİŞ ülkesi OLSANIZ YA!..
Kuran’ı Kerim. Sure 17/Ayet 59: (Kısa bir yorumla:) İnsanlara, hayal bile edemeyecekleri, öyle mucize nimetler vereceğiz ama hak etmiyorlar ki! 11/7: Bütün bu yarattıklarımızı, hanginizin ameli daha güzel olacak diye sınamak için yarattık. 10/100: Allah, akıllarını iyilik yerine kötülükte kullananlara murdarlık verir. 15/81: Biz onlara mucizeler verdik, onlar ise nimetlerimize zulmettiler.
Bir canlı olarak hepimizin yaşamı kısaca üç evrede tamamlanır; çocukluk, gençlik ve yetişkinlik. Toplumu yönetme kurgusu olanlar buna göre kısa ve uzun erimli toplum planları yapar. Biz yurttaşlar da bunları “devletin planları” olarak saygıyla izler ve kurallara “güvenerek” uyarız. O yönetenlerin kamusal çıkarları ve iyi bir gelecek yaratacağına inanırız, bazen iman ederiz! Ya öyle mi?
Geçmişten bugüne döşenen taşlarla büyüyen sağ ideolojinin son iktidarı AKP uluslararası onay da alan plan gereği geçmişten kopuşu başardı ve uzun süredir de geleceğin yurttaşını yaratma peşinde. İnsan evrelerinden çocukluğu; ÇEDES, gençliği; MESEM ve yetişkinleri de MASALLARLA üretiyor.
ÇEDES projesi Diyanet İşleri Başkanlığı öncülüğünde ve Eğitim ile Gençlik Spor Müdürlükleri desteği ile yürütülen bir kapsamlı çalışma. Bir milyona yakın öğretmen atama beklerken öğretmenlik formasyonu olmayan din görevlileri ile bu program yürütülüyor. ÇEDES çocukların yarınlarını karartan, bilimden koparan bir uygulamadır. Korku ve soyut
Muhalif yerel yönetimlerin açtığı kreşleri “eğitim bizim işimiz” diyerek kapatan bakanlık bu uygulamada eğitimi Diyanete teslim etmektedir.Pedagoji biliminin kabul ettiği üzere erken çocukluk döneminde dini öğelerin çocuklara tanıtılması çocuğun zihninde korkuların oluşmasına yol açabilmektedir.
ÇEDES projesi, ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ diyen bilimsel eğitim yerine tarikatın, şeyhin, şıhın rol model ve taşıyıcı sayılmasıdır. Bunlar eğitimin ve tüm toplumun dinci dönüşüme zorlanmasıdır.
Çocukluk sonrası hayata umutla bakan ve geleceğe hazırlanan gençlik dönemi gelir. Umut eşittir gençliktir. Gençler özgürleşmeye koşan kişilerdir. Ancak MESEM ile bu kesimin köleleştirilmesi sağlanır. İşverenlere ucuz işgücü sağlamak için sanayi tesislerinde “işçisin sen işçi kal” diyen zihniyetin ticaret ve sanayi odaları ve özellikle büyük sermaye ile yürütülen bir uygulamadır MESEM. Kendi çocuklarını kolejlerde, batı ülkelerinde okutanlar başkasının çocukları için karar vermiştir:ya işçi olacaksınız ya da imam hatip mezunu olup işsiz ama inançlı ve iyi tüketici olacaksınız.
MESEM uygulamaları ile güvencesiz ortamlarda çalışan öğrencilere umut yolları tıkanmaktadır. Gençlere dayatılan işsizliğe, geleceksizliğe ve baskılara karşı ses yükseltenlerin adresini de göstermektedir iktidar; tutuklanma.
Çocuklara ÇEDES, gençlere MESEM dayatan iktidar yetişkinlere de masal sunmaktadır. Her seçimde aynı masalları abartarak sunan iktidarın her dönem kendi yarattığı yoksulluktan kurtuluş umudunu anlatır. Tekil başarıları öne çıkararak; etik ve eşit olmayan liberal ilişkilerin peşinden koşmayı örnek vermektedir. Kredi kartlarında sınırsız harcama teşvik edilmektedir. Düşmanlar yaratarak toplumu kışkırtmak.
Masal hazır; kişi başına yıllık gelirimiz 17.000 dolar! Oysa masallara inanmayıp gerçeği görebiliriz. Hesap basit; ortalama emekli maaşı 21.000 lira yani 400 dolar civarında olunca yıllık gelir 5000 doları bile bulmuyor. İşin özeti ülkemizde gelir var ve toplumun yüzde 80’i kişi başına 4-5 bin dolar ile yaşarken yüzde 20’si büyük çoğunluğun her kişisinin 12.000 dolarına el koymaktadır. Sistem bunun üzerine kurulmuştur. 70 milyon her yıl yoksullaşırken 15 milyon her yıl palazlanmaktadır.
Ve nihayetinde bu ortamı üretmek yurttaşı razı hale getirmenin yolu da cezaevi, şiddet, jop, tekme, hapis ile korku toplumu yaratılmaktadır.
Çok şey yitirdiğimizi bilerek yarınlara uzanan yolu büyütmeliyiz. Önümüzdeki yıllar yitirdiklerimizi geri kazanma yılları olacaktır. Ve biz bu nedenle ÇEDES, MESEM ve MASAL programlarının amaçlarını, hedeflerini kavrayıp yeni, yerli, evrensel programlarla geleceği kurmalıyız. Tüm bunları yasaları yazıp uygulamayan iktidara karşı yasal zeminde yapmalıyız.
“Büyük Türkiye/Güçlü Türkiye/Yeni Türkiye” AKP sloganlarına bir yenisi eklendi.
Dördünün de ortak özelliği, geleceğe dair umut pompası slogan niteliğidir.
İlk üç sloganın artık vatandaşa hitap etmediği, uzay boşluğunda yankılandığı apaçık…
Vaat edilenlerin slogandan ibaret kalması yani ülkenin AKP ekonomi yönetiminde çok katmanlı ekonomik darboğaza girmesi ve düzlüğe çıkmanın hiç kolay gözükmemesi, kolektif hafızada yer etmiş görünüyor.
PanoramaTR’nin geçen ayki anketine göre, ülkenin gidişatından memnun olmayanların oranı yüzde 70, ekonomiden memnuniyetsizlik ise yüzde 80 seviyesinde. Ekonomi ve terörün yanında adalet kavramı da seçmenin en acil çözüm beklediği alanlardan biri haline gelmiş. Yargıya güvensizlik, siyasi davalara ilişkin olumsuz algı, seçmenin rahatsızlık düzeyini artırmış.
Bahçeli’nin beklenmedik çıkışıyla yol alan “Çözüm/Barış” sürecine dair toplumda yüzde 70-75 oranında bir karşı duruş var PanoramaTR’nin anketine göre.
Haliyle “Terörsüz Türkiye” sloganı da şimdiden boşa düşmüş durumda.
Çünkü içinin doldurulması gereken, özenli kullanım ve inandırıcılık isteyen kavramları önemsemeyip algı yönetimine abanarak toplumu yönlendirmek, uzun soluklu olmuyor.
“Terörsüz Türkiye” sloganın boşlukta kalması da diğer üç slogan gibi hem geleceğe dair bir temenni taşıması yani nasıl gerçekleşeceğinin çok faktörlü muhteviyatı, hem de AKP iktidarına karşı toplumdaki güvensizlikten ötürüdür.
Ülkeye saldıran, binlerce güvenlik görevlisi ve vatandaşın ölümünden sorumlu bir terör örgütünün silah bırakmasını tarihi bir fırsat addedenleri de yadırgamıyoruz.
Zira, PKK’nın silah bırakmasını: Türkiye’yi hedef alan terör eylemlerinden istenilen sonucu alamamasına bağlamak, bölge coğrafyasındaki gelişmeler, konjonktür bağlamında ele almak yerine bir lütufmuş gibi sunmanın, toplumu şartlandırmaktan öte bir anlamı olamaz.
“PKK ile son terörist kalana kadar mücadele edilecek…” türünden ifadelerin devlet refleksi yanını göz ardı edecek değiliz; fakat on yıllarca süren terör eylemlerinin durdurulamaması, durdurulmasının mümkün olmadığı da yaşanarak görülmüşken böylesi ifadelere yaslanmanın kolaycılığı da gözden kaçmamalı.
Neticede 1986’da kendini gösteren, Türkiye Cumhuriyeti ve vatandaşlarına tehdit PKK’nın silah bırakması, kendini lağvettiğini belirtmesi, tek taraflı bir irade beyanıdır; lütuf değildir, sürdürülebilirliğinin de garantisi yoktur.
Bunu da, çeşitli siyasal taleplerinin masaya sürülmesinden layıkıyla anlıyoruz.
Yani silah bırakmanın karşılığında siyasal talepler var ve pazarlık konusu yapılıyor.
Dolayısıyla, henüz açıkça ifade edilmeyen ya da “yarım ağızla” dillendirilen Kürt Siyasal Hareketi’nin talepleri karşılanmadığında PKK’nın tekrar silaha sarılmayacağının ya da Suriye’deki uzantısı YPG’yi göreve çağırmayacağının garantisi nedir?
Evet, “Terörsüz Türkiye” heyecanının altı ne kadar doludur?
“Tarihi fırsat”, “analar ağlasın mı istiyorsunuz”, “barış süreci” v. b. söylemler, toplumda rıza oluşturmak içindir; gerçeklerle bağdaşmamaktadır, duygulara hitap algı üretimidir.
Hele PKK’dan dolayı Türkiye’nin ekonomik kayıplarını gündeme getirerek ülke kalkınmasında sıçrama kaydedilemediğini ileri sürmek, sadece bilimsellikten uzak, ülkenin ekonomi tarihinden ders çıkaramamakla ilintili değerlendirilemez, basbayağı laf-ı güzaftır.
Terörün ülkeye maliyeti söz konusu 2 trilyon dolar kaybın geçmişte kaldığı ve bugüne bir faydası bulunmadığını kavramak için ne ekonomi eğitimi ne de mürekkep yalamak gerekir.
Terörün devam etmesinin ilerde ülke ekonomisine getireceği külfeti bahis konusu yapmak ise, petrol, doğal gaz rezervi bulunmuş gibi sevinmeye benzer ki ülke kalkınması/gelişmesi başta ekonomi yönetimi olmak üzere çok çeşitli parametrelerin birbiriyle iç içe geçtiği, örgün bir alandır ve kolaycı yaklaşımları kaldırmaz.
Ülke ekonomisinde yaşanan kriz dönemleri, 24 Ocak Kararları, Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı ve yanında “hediyesi bedava 15 Derviş Yasası” hatırlanmalı, gözümüzün önündeki 23 yıllık AKP iktidarı ekonomi yönetiminin sonuçları iyi kavranmalıdır. Görülecektir ki, sadece terörle mücadele nedeniyle harcanan 2 trilyon dolar değildir ülkenin ekonomi alanındaki acı gerçekleri.
Kaldı ki, silahlanmaya harcanan bütçe her ülkenin başına beladır ve artarak devam etmektedir. Bu açıdan bakıldığın da kapsamı geniş bir alanda ahkâm kesildiği fark edilecektir.
Sadede gelirsek, ortada bölgede etkin emperyal güç ABD’nin bir tasarı vardır ve Siyasal Kürt Hareketi, PKK/DEM de selden kütük kapmanın peşindedir.
Meclis komisyonundan AKP-MHP-DEM temsilcisi üç kişilik bir heyetin İmralı’ya giderek Abdullah Öcalan’a itibar kazandırması, 16 sayfalık görüşme tutanağının kamuoyuna sadece 4 sayfalık özetinin duyurulması, ‘temcit pilâvı süreç’ hakkında toplumdaki olumsuz yargıyı pekiştirmiş, terör nedeniyle yitirilen canların ailelerindeki acıları tazelemiştir.
Öyle sanıldığı gibi empati önererek yani karşısındakini anlamayı telkin ederek acıların unutturabileceği, geçmişin üzerine sünger çekilebileceği bir tarih kesitinden söz edilemez.
Arkasında emperyal güçlerin cirit attığı PKK’yı normalleştirmek, Apo’dan bir hak ve özgürlük savaşçısı çıkarmaya çalışmak, ciddi bir zorlamadır; toplumsal hafızadaki izlerin kolayca silinebileceğini zannetmektir.
Çünkü yalın mevzu, ülkede yaşayan Kürtler ve Türkler arasında bir husumet yaratarak siyasal hedefler peşinde koşan bir silahlı Hareket’tir.
Dikkate değerdir ki, ülkede yaşayan farklı etnik kökendeki vatandaşlar arasında bir iç çatışma: terör eylemlerine, tüm kışkırtmalara/zorlamalara rağmen karşılık bulmamıştır.
Bunun da, bir ulus devlet Türkiye Cumhuriyeti’nin çimentosundan ve yurttaşların ferasetinden kaynaklandığı şüphe kaldırmaz.
Cevabının açıkça belirtmesi gereken bir soru da şudur: “Terörsüz Türkiye”, “Barış Süreci” adı altında yürütülen görüşmelerin tarafları kimlerdir?
Öyle anlaşılıyor ki, PKK ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındadır. DEM parti aracı bir siyasi kurumdur. PKK taleplerini duyurmakta, kamuoyu oluşturmakta ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile pazarlıkta ara yüzdür.
PKK’nın kamuoyuna doğrudan mesajları da yok değil.
Mesela…
Örgütün üst kuruluşu KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat’ın talepleri:
“Af değil, demokratik siyaset ve özgürlük yasaları istiyoruz.”
Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) sözcüsü Zagros Hiwa da net söylemiş: “Türkiye ile PKK arasında çözüm müzakerelerinin başlayabilmesi için Öcalan’ın serbest bırakılması önkoşul.”
PKK’nin üst düzey temsilcilerinden Amed Malazgirt de katılmış kervana: “Öcalan serbest kalana kadar başka bir adım atmayacaklarını” söylemiş.
DEM Parti’nin İmralı’da yaptığı son görüşmeye dair yaptığı açıklamada Öcalan’ın iktidara yaptığı çağrı da çok açık: “Özgün ve bütüncül hukuka dayalı bir barış yasasının hayata geçirilmesiyle, siyasi şiddet ve demokrasi dışı müdahale olgusu Türkiye gündeminden çıkacaktır.”
Satır aralarında mesaj çok da talepler yapılan pazarlığı anlamak için yeter de artar bile. İçeriğin netleşmeye, ayrıntıların bilinmesine muhtaç yanı ise hemen anlaşılıyor.
Öcalan ve KCK muktedirlerinin ülkede serbestçe siyaset yapabilmek için af yasası değil de barış, demokratik siyaset, özgürlük yasaları istemeleri, TBMM’ye işaret etmeleri, bir güç gösterisi; DEM Parti yönetici elitlerinin bugüne kadar taşeron sıfatıyla kendilerine çizilen dairede hareket ettiklerinin de ifadesi değil midir, değerli okur?
Bahçeli’nin durduk yerde, 22 Ekim 2024’te Öcalan’a yaptığı çağrıyla başlamıştı süreç: “PKK kendini kendisini feshetsin, silahları bıraksın, ‘umut hakkı’ yasasını konuşalım” dediğinde şaşkınlık yaratmıştı; ancak zaman içinde kanıksandı ve bugün buzdağının altındakiler de kısmen görünmeye başladı.
Doğuracağı sonuçları şimdiden kestirmek zor; sürecin nasıl şekilleneceği ve bilinmeyenlerin gün ışığına çıkması gerekiyor öncelikle.
Ancak, bugün için netleşen bir husus varsa o da ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülen çaya çorbaya limon “Kürt Sorunu” kavramının artık tedavülden kalkma zamanının geldiğidir.
Tarihsel köklerinin devamı niteliğindeki günümüz Siyasal Kürt Hareketinin Türkiye Cumhuriyeti ile bir hesaplaşması, yanı sıra talepleri ve bölgede çıkarları bariz emperyal güçlere verdiği hizmet, aslında esası teşkil etmektedir.
Bu konuda köşemizin bakış açısını etraflı verme gayretindeki, 5 bölümden oluşan “DEM”lik” başlığı altındaki yazı dizisinin ilk bölümünün linkini, meramımızın daha iyi anlaşılmasına katkı babında hatırlatıyorum; ilgi duyanlar devamını getirebilir: https://hudutgazetesi.com/yazarlar/demlik-1/
Ülkede gerek demokratik siyaset, gerekse hak ve hukuk alanlarında ilerleme kaydedebilmek için bölgedeki feodal düzene set çekebilmek, emperyalistlerin senaryolarına figüranlık yapmamak icap ettiği beyinlere nakşedilmeli öncelikle.
Selden kütük kapma anlayışında hareket etmenin Türkiye’ye demokrasi ve huzur getirmeyeceğini bilince çıkarmayı da ihmal etmemek lazım.
EĞİTİM VE ÖĞRETİMLE İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER oluşturmaya çalışırken önceliği ‘LGS ve TYT-AYT’ ye nasıl hazırlanırız?’a verdik. Çünkü çocuklarımız için en önemli sorun bu.
Bugün uygulanan eğitim-öğretimi ise doldur-boşalt sistemi kullanan Kölelik Eğitimi diye özetliyor ve bu özetimizi yineleyip duruyoruz. Küçük bir örnekle bu yargımızı somutlaştıralım.
Beşinci sınıfta Fen dersinde Güneş’in katmanları öğretiliyor. Yaşamda bizi ilgilendiren ise “Hava bugün güneşli mi, değil mi?” Güneşliyse havanın daha sıcak olacağının öğretilmesine ise gerek yok; bunu yaşıyoruz. Bu arada otobüs duraklarındaki iki katman: Kaldırım taşları ve sigara izmaritleri, eğitim konusu değil. Sonucu da lise ve üniversitelerimizde okuyan gençlerimizin ideallerinde, davranışlarında hatta konuşma konu ve biçimlerinde görüyoruz.
Ülkemizde bugünkü eğitim-öğretimle ilgili bu özet eleştiri, sanırız yeterli. Hepimiz yaşıyoruz, görüyoruz. Kanımızca bulduğumuz çözümler de çocuklarımızı mutlu kılmıyor. Ama bu konuda da bir tartışmaya girişmeyeceğiz. Bundan sonra yazacaklarımız, çocuklarımızı üretken ve böylece mutlu kılan bir eğitim-öğretimle ilgili bizim öğrendiğimiz, deneyimlediğimiz, düşünebildiğimiz. Girişi bir dizi fotoğrafla yapalım.
(Her birinden üç fotoğraf aldığımız) bu çok farklı üç okulun ortak özelliği İş Okulu olması. Çocuklar doğayla iç içe; bir yandan üretiyorlar, bir yandan üretim için, ilerideki üretken yaşamları için gerekli somut bilgileri ediniyorlar. Müzik, spor, sanat eğitimlerinin temel ögeleri. Öncelikle (üretimde, müzikte, sporda, sanatta) becerileri gelişiyor, sonra da yaşam için gerekli bilgileri öğreniyorlar. Her çocuk aynı başarıyı göstermiyor ama başarısızlık söz konusu değil. Öğretmenlerle öğrenciler dost. Herkes mutlu…
Bize, yakın tarihimizdeki ve bugünkü eğitimimize bakarak çıkarımlarımıza ve önerilerimize gelince, bunu oldukça ayrıntılı bir biçimde bir sonraki yazımıza bırakalım.
Dikkatle çevresine bakan herkes görür!.. TÜRKİYE DE EV VE ARABALAR çoğunlukla FUZULİ İSRAF olarak alınıyor!.. Ev alırken de araba alırken de, sadece hevesler, gösteriş, kompleksler, el elem ne der devrede, AKIL+MANTIK= ŞUUR maalesef hiç devrede değil!.. Çok katlı sitelerde, büyük ve çok odalı, salonlu, mutfaklı, 150 metrekareyi bulan evler de oturmak adet olmuş!.. Bu büyük ve çok odalı evlerde genellikle, iki kişi, üç veya dört kişi, hatta yaşlı bir kişi oturuyorlar!.. Çocuklar büyüyor, okuyor, ve başka diyarlara çalışmaya gidiyorlar, kalıyor ev iki kişiye, hatta eşin biri de kaybedilince, kalıyor bir kişiye!.. Bu büyük metrajlı evlerin birçok dezavantajları var, ama hesap eden mi var?.. Bakımı, onarımı sorunlu ve masraflı, depreme dayanıksız, ısınması masraflı, temizlenmesi masraflı, eşya ile döşemek, masraflı!.. Ayrıca, israf edilen paradan da geçtik, evin hanımının odaları, eşyaları temizlemekten, zavallının YAŞAMAYA FIRSATI KALMIYOR!.. ütün evin temizliğini yapıyor, tam “Oh be bitti” derken bir de bakıyor ki, ilk temizlediği oda yine tozlanmış!.. Hadi durma yine kolları sıva!.. YAZIK DEĞİL Mİ EVİN ANNESİNE!.. Oysa, tek kişi veya iki, üç, dört kişinin barınma ihtiyacına rahatça cevap verecek, MANTIKLI MEKAN MİMARİSİ İLE, EN AZ MASRAFLA, EN AZ BAKIMLA, EN AZ TEMİZLİKLE, EN AZ ISINMA GİDERİYLE, EN AZ EŞYA DÖŞEMESİYLE, DEPREME EN DAYANIKLI, 30- 40-50 m2 yi geçmeyen evlerde, HUZURLA YAŞAYANLAR VAR DÜNYADA!.. Ama bizde arada bulasın!.. GEREKSİZ İSRAF HEVESLERİ, AKILDAN, MANTIKTAN, ŞUURDAN UZAK, KOMPLEKSLİ BİR KÜLTÜR OLMUŞ, MAALESEF!.. GEREKSİZ MADDİ VE EMEK KÜLFETİ OLAN, FUZULİ İSRAFLAR TÜRKİYEMİZİ KASIP KAVURYOR, MAALESEF!.. En acınası taraf da, bu israfları ne gören var, ne yazan var, ne de çizen YOK!.. ANCAK, İSRAFLARIN BEDELİ ÇOK AĞIR ÖDENİYOR DA, KİMSE ONUN DA FARKINDA DEĞİL!..
BU GÜN, KIRK TÜRK LİRASI, DOLAR KARŞISINDA KIRK-ELLİ KAT DÜŞÜK, NEDEN?..
Kuran’ı Kerim. Sure 10/Ayet 7—8—9: Bize kavuşmayı ummayan, dünya hayatına razı olup, onunla rahat edenler ve bizim ayetlerimizden gaflet edenler… Onların kazandıkları yüzünden varacakları yer ateştir. İnanıp iyi işler yapanlara gelince, imanlarından dolayı Rab’leri onları altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerine iletir.
Saraçlar Caddesi, öğlen yoğunluğu başlamamış daha, bir çok mekan yeni yeni açılıyor.
İşletmeciliğini yaptığım Gideros Pizza’nın önünde sandalyeleri çıkardıktan sonra sade kahvemi içiyorum.
Oldukça yaşlı, giyimi özenli, genç bir erkeğin koluna girmiş aşağıdan çevrelerini dikkatle gözlemleyerek gelip tam önümde durdular. Ayağı kalkarak buyur ettim. Yabancı olduklarını düşünmüştüm, Yunanistan’dan gelmişler. Torunuyla gezmeye çıkmışlar. Derdini anlatacak kadar Türkçe’ye de hakim yaşlı kadın.
Kahvelerini yaptıktan sonra tekrar yanlarına oturdum, sohbet etmeye çalışıyoruz.
Marika’ymış ismi. Babasının ilk ve tek kızı. 1940 doğumlu, babasının anılarının peşine düşmüş, tek torunuyla birlikte. Kendisini dinliyorum:
“Edirne’de 1905 yılında doğmuş babam, iki ablası varmış. Evlenen ablaları kocalarıyla birlikte savaştan önce gitmişler Yunanistan’a. Babası ve annesi inat etmiş, bırakmamışlar Kaleiçi’ndeki evlerini. Kıyamazlarmış tek erkek oğullarına, istemezlermiş çalışmasını ama babam meraklıymış meyhaneciliğe, küçük yaşta başlamış bir Yahudi’nin yanında çalışmaya. Çalıştığı dükkan tarif ettiğine göre şu karşıdaki Çalgılı Meyhane’nin olduğu yer veya bir üstündeki dükkan olmalı babamın o yıllarda.
1922 yılında mübadele de 17 yaşındaymış babam Yunanistan’a geçtiğinde. ‘Türk tohumu’ diyerek aşağılarlarmış yerliler gelenleri. Az kavga etmemiş babam ilk geldiği yıllarda.
Yokluk, yoksulluk diz boyu. Savaştan yeni çıkmış Yunanistan, karın tokluğuna çalışmak için bile iş yok. Beklese askere alacaklar, binmiş bir gemiye kaçak olarak kaçmış babam Amerika’ya. Yıllarca gemilerde çalışmış, Avrupa’da savaş başlayınca yıllardır görmediği ana babasının özlemiyle dönmüş tekrar Yunanistan’a. Şarapçılık yapan babasının yanında kazandıklarını da ekleyerek işleri büyütmüşler bir yıl içinde. Komşu kızını almışlar babama, senesine ben doğmuşum.
Kırkını çıkamamışım babam ayrılmak zorunda kalmış evden. Almanlar saldırmış, işgal etmişler yaşadıkları sahil kasabasını. Dağlara çıkmış babam arkadaşlarıyla birlikte. Yıllarca süren savaş, açlık, yokluk ve ölümlerin kol gezdiği memleketimde babamdan yıllarca haber alamamış annem. Tam umudunu kestiği zaman savaşın bitmesiyle soğuk bir ekim gecesi babam dayanmış gece yarısı kapıya; ‘Aç mare kapıyı, Marika’mı çok özledim’ diyerek.
Babam geldiği gibi sıvamış kolları ve çok sevdiği meyhaneciliğe başlamış hemen. Birkaç ay içinde kasabanın en sevilen mekanı haline gelmiş meyhanesi. İşleri her gün biraz daha iyi olmaya başlamış. Tam işler oturmuş, huzur gelmiş evimize derken bu sefer de Yunanistan’da iç savaş başlamış. Okul hazırlıklarım başlamıştı, annemin bana özene bezene aldığı önlüğümle okula başlamaya hazırlandığım yıldı. Annemle babam her gün tartışmaya başlamışlardı. Babam kralcılardan nefret ederdi. Kralcılar da ondan. Bir gece babamın meyhanesini yakmaya kalkmış kralcılar, annesi ve babasıyla sabah oturup konuşmuşlar ve ortak karar vermişler.
Bir sabah uyandığımda annemi ağlarken buldum. Gitmişti babam, demokratların safında savaşmaya. Savaşta ‘Kapetan Kemal’le tanışmışlar. Türkiye’den gelen Mihri Belli ile omuz omuza çarpışmışlar. Defalarca ölümden dönmüş babam.
Babam geri geldiğinde savaş bitmiş ama nefret bitmemişti memleketimizde. Bağcılıkla geçindik, başka kardeşim olmadı.
Çocukluğum ve gençliğimde babamın anılarını çok dinledim. En çok da Edirne’de geçen çocukluk anıları ve Saraçlar Caddesi’nde meyhanede çalıştığı yılları özlüyordu. Çok isterdi bir gün tekrar Edirne’ye gelsin, buralarda gezsin, anılarını yad etsin. Olmadı bir türlü, gelemedi, faşist albaylar iktidara gelince kahrından öldü babam.”
Marika’nın önünde yarım kahvesi soğumuş, susmuştu. Gözleri karşıda, sanki babasının çocukluğunu arıyordu. Birden aklıma geldi. Tarihçi arkadaşım Cengiz Bulut’un gönderisini çıkardım telefonda gösterdim Marika’ya ve torununa.
Belge 1922 yılında Yunanlıların Edirne’yi terk ederken çekilmiş bir fotoğraftı. Marika dakikalarca inceledi fotoyu, gözlerinin sulandığını görebiliyordum. Torununa kendi dillerinde bir şeyler söyledi sessizce biraz daha baktılar fotoğrafa, torununun istemesi üzerine telefonumdan kendi telefonuna aktırdı belgeyi.
Israrlarına karşın almadım kahve parasını komşularımızdan. Defalarca teşekkür ederek, el sallayarak Saraçlar Caddesi’nin yukarılarına doğru yavaşça yürüyerek anılarının peşinden gittiler.
Elbette doğru olan, olması gereken ticarette hile yapılmaması.
Ama görüyor, duyuyoruz ki buna teşebbüs ve tenezzül edenler var.
Taklit ve tağşiş yapılan gıdalar, son kullanım tarihleri değiştirilen ürünler, gramajlarla oynama gibi türlü türlü hilelere başvuranlar var maalesef.
Pek çok üründe 5-10 gün önce fiyat yükseltip, sonra da indirim diyerek bindirim yapanlar da!
Kuşkusuz burada bütün iş biz tüketicilere düşüyor.
Doğru yerlerden, doğru insanlardan alışveriş yaparak türlü hilelere başvuranları da dürüst ticaret yapmaya mecbur bırakmalıyız.
Peki ya hile, daha yumuşak bir ifadeyle aldatmaca sadece ülkemizde mi var?
Tabii ki de hayır.
Örneğin Avusturya’da yayımlanan bir gazetenin haberine göre; Viyana’da bazı marketlerde satılan 270 üründe yapılan denetimlerde 200 üründe gramaj eksikliği tespit edilmiş. Avusturya Perakende Birliği Başkanı Rainer Will, bu iddiaları “abartılı” olarak nitelendirmiş ve verilerin medyaya erken sızdırıldığını, işletmelere henüz resmi bilgi verilmediğini belirtmiş.
Will, “9400 mağaza ve 20.000’den fazla ürün arasında bu tür hatalar olabilir, ancak kasıtlı bir yanlışlık yok” demiş.
Bu gibi hataların olması normalmiş anladığım kadarıyla!
Edirne’de bazen öyle işler yapılır ki, hiçbir gürültü koparmadan, kimseye gösteriş yapmadan, adeta sessiz bir devrim yaratır.
Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşletme Kooperatifi de işte tam bu tanıma yakışan bir yapı.
Yıllardır kadın emeğini, toprağın bereketiyle, arının sabrıyla, doğanın döngüsüyle birleştirerek örnek bir model ortaya koyuyorlar.
**
Kooperatifin hikâyesi, Bulgaristan sınırındaki Çallıdere Köyü’nde, Edirne Orman İşletme Müdürlüğü ile birlikte oluşturdukları Lalaşahinpaşa Bal Ormanları ve Lavanta Sahası ile başlıyor.
Tarih diyor ki, Osmanlı sarayının bal ihtiyacı bir zamanlar Çallıdere’nin florasından karşılanırmış.
Bugün ise aynı topraklar, kadın emeği sayesinde yeniden Edirne’nin gurur kaynağı.
**
Trakya Üniversitesi laboratuvarlarında yapılan analizlerde bu bölgenin balları, Türkiye’nin besin değeri en yüksek balları arasında gösteriliyor.
Üstelik kooperatif, Türkiye’deki 9 APİ Turizm durağına bir yenisinin eklenmesi için çalışıyor:
“Lalapaşa, Türkiye’nin 10. APİ durağı olsun.”
**
Ve şimdi, önlerinde Edirne’nin kırsal kalkınma hikâyesini değiştirebilecek iki önemli proje var.
Kabul edilmiş olmaları sevindirici…
Fakat projelerin bir an önce uygulamaya geçmesi hem bölge, hem de kadınlar için artık kaçınılmaz bir ihtiyaç.
**
1) “Yerelden Küresele Çallıdere Bal Rotası” Projesi
Bu proje, yalnızca lavanta ekmekten, adaçayı toplamaktan ibaret değil.
608 dönümlük Bal Ormanı ekosisteminde; tıbbi ve aromatik bitkilerin modern tekniklerle yetiştirilmesi, arı popülasyonunun besin çeşitliliğinin artırılması, bal verimi ve kalitesinin yükselmesi ve en önemlisi kadın istihdamının güçlenmesi hedefleniyor.
Lavanta ekim makinelerinden hasat ekipmanlarına kadar yapılacak yatırımların toplamı 4.985.000 TL.
Bunun %70’i hibe olarak talep edilmiş.
Bu proje hayata geçerse, Çallıdere yalnızca balıyla değil, kırsal turizm, doğa rotaları ve aromatik bitki üretimiyle bir kalkınma yoğunluğu yaratacak.
**
2) “Kadın Eliyle Yeşil Üretim” Projesi
Bu proje, Lalapaşa’da kadın emeğiyle modern, hijyenik ve çevre dostu bir bal dolum–paketleme tesisinin kurulmasını içeriyor.
Bu tesis sayesinde: üretim kapasitesi %40 artacak, kadınların gelirleri en az %30 yükselecek, katma değerli bal ve lavanta ürünleri üretilecek ve E-ticaret altyapısıyla satış kanalları genişleyecek.
**
Peki sorun ne?
Projeler kabul edildi, destek oranları belli, kadınlar hazır, kooperatif hazır, sahalar hazır.
Eksik olan tek şey zamanında atılacak adımlar.
Bu projelerin bir an önce hayata geçmesi için gereken tüm kolaylıklar sağlanmalı.
**
Çallıdere’nin balı tatlıdır…
Ama en tatlısı kadınların emeğidir.
Bugün bu iki proje hızla uygulanırsa, yarın Edirne yalnızca Türkiye’nin değil, Balkanlar’ın kırsal kalkınma başarı hikâyelerinden biri olabilir.
Bilim de gelişenler olsa bile, ÇOĞUNU KÖTÜLÜĞE KULLANDILAR, KULLANIYORLAR!.. O zaman da, çöküş ve bir sürü savaş yıkımı doldurdu tarihi!.. Oysa en az altı yüzyıl, hepsi, Kuran’da apaçık yazan, hurafelerden arınmış gerçek dinlerini okuyup öğrenebilecek durumdaydılar!.. Keşke bilimde ki gelişmeler kadar inançta da gelişmeler olsaydı, ama olmadı, olmuyor, daha da geriliyor maalesef!.. Çünkü Yaratan’ın Kuran’da ki ilk emri, “OKU” idi. Yani “Anlamak için kendiniz okuyun, AKILEDİN, AKLINIZI KULLANIP KENDİNİZ YORUMLAYIN, ondan, bundan öğrenmeye kalkışmayın” idi, ilk emir!.. Her zaman geçerli… GELEN GELİR, GİDEN GİDER, KALAN KALIR!.. Kuran’a uyup fayda yoluna baş koyana gelişme verilir; yozlaşıp, Kuran’a sırt çevirip yeryüzünde zulüm yapan ülkeler lanetlenir. Maddiyet da ve bilimde ne kadar güçlü olursalar olsunlar, ülkelerin gelişme ve ya gerilik, ya da yıkılma faslı hak edişlerinden ibarettir. Yaratan’ın nezdinde her şeyin bir zamanı vardır. Hakkıyla Allah bilir.
Kuran’ı Kerim. Sure 4/Ayet 174, 175: Ey insanlar, Size Rabbinizden delil geldi ve size apaçık bir nur indirdik. Allah’a iman edip, O’na sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları kendinden bir rahmet ve lütuf içine daldıracak, onları kendine doğru bir yola götürecektir.
Mahalle insanların birlikte ikamet ettiği yaşadığı yerlerdir, mahalle kelimesi mahal kelimesinden türemiştir yer, saha anlamına gelmektedir. Mahalleler madem insanların oturduğu, barındığı yerlerdir. Öyleyse mahallerde her tip, her yaştan, her meslekten insanlar bulunur. Mahallelerde insanların barındığı yerler evlerdir. Bu evler müstakil bahçeli olabileceği gibi birlikte apartman tipinde de olabilir. İnsanlar buralarda barınır, ayni kökten gelen insanlara aile denir. Aile en küçük insan topluluğudur. Çarşılarsa ticaret, iş sahaları olarak bilinir. Bu iş sahalarındaki iş yerlerinin küçüklerine dükkan, daha büyüklerine mağaza, daha da büyüklerine markette denir. Dükkanda imalat, tamir işi yapılıyorsa, orası atölyedir. Mahallelerde oturanların eğitim ihtiyacını karşılamak için okul ekseri ilkokul, orta, liseler, üniversite kampüsleri olabilir, çocuk kreşleri olabilir. Mahallelerde oturanların günlük ihtiyaçlarını karşılamak için de mahalle bakkalı, daha büyük market, berber dükkanı, bir çiçekçi, eczane, hatta küçük arızaları giderecek bir elektrikçi dükkanı olmalı. Türklerin yaşamında önemli sosyal bir yeri olan kahvehaneleri unutmamalıyız, kahvehaneler birden fazla da olabilir. Türkiye’de kahvehanelere ekseri erkekler gider, kadınlı erkekli kahvehanelere de kafe denir, daha büyük mahallerde de pansiyon, bir halk oteli olmalı. Mahallelerde yaşayan gençleri de unutmamak gerekir, büyük mahallerde de mini futbol sahası, çay içilecek bir ağaçlıklı bir park yeri olmalıdır. Çünkü bu günkü yaşantımız apartman yaşamıdır, insanlar bir yeşil çiçeğe hasret kalıyor. Mahallelelerin yöneticisi Muhtarlardır, halk tarafından seçilir. Mahallelerde evlerin temizliği oturanlar tarafından yapılır, evlerin yol onarımı, alt yapı aydınlatma, sokakların temizliği Belediyelere aittir. Tabi Belediyelerde bu hizmete karşı vatandaştan bir ücret alır. Yazının başlangıcından beri mahalle ortamını belirttik, içimize dönelim yani Edirne. Edirne’mizde Belediyecilik diğer vilayetlerden ne geri, ne de ileridir, orta karar gidiyor. Tek yapılan hata Edirne’yi eski Edirne, yeni Edirne diyerek ikiye ayırmamamızdır. Eski Edirne aynen korunmalıydı, apartmanlar, yüksek binalar yeni Edirne tarafına yapılmalıydı. Aradan bu kadar yıl geçtikten sonra bunu uyguladık. Bu yanlışlık yüzünden her yerden gözüken Selimiye’nin minareleri şimdi görünmez oldu. Sonradan akıllandık da, bazı mahallelere üç, dört kattan fazla yükseklik verilmiyor. Bugünlerde yine yanlışlık yapmaya devam ediyoruz. Doksan yıldır ikamet ettiğim Sabuni mahallesi oteller semti oldu. Mahallemizde dört yıldızlı, üç yıldızlı, iki yıldızlı oteller ile doldu. Evet Sabuni mahallesi merkez bir mahalle, bu otellerin bir kısmı başka mahallelere yapılamaz mıydı? Örneğin Karanfiloğlu semti, diğer mahalleler olamaz mıydı? Sabuni mahallesinin en büyük sorunu otopark sorunu. Edirne’de nüfus sayısına yakın motorlu araç var. Mahallemizdeki otoparklar her zaman dolu oluyor, yer bulamayan oto sahipleri araçlarını sokaklara park ediyorlar. Otoların çokluğu yüzünden mahallemizin sokaklarında rahat yürüyemiyoruz. Çaresi, yapılan binaların bodrum katları otopark olmalı. Mahallemizde halen otopark olarak kullanılan yerler var, oraları katlı otopark haline getirilmeli. Başka bir çarede özel otolardan okkalı bir vergi almak. Bir çözüm şekli de Edirne’ye Kapıkule — otogar arasında raylı sistem uygulayıp ulaşımı tranvay ile sağlamak. Böyle bir uygulama özel oto sayısını azaltabilir. Mahallerdeki iş yeri konusunu önlemek içinde ikametgah olarak yapılacak apartmanların alt katlarına dükkan yapmamak. Bir çarede Saraçlar caddesinin altına çarşı yapmak. Saraçlar caddesi Edirne’nin en işlek iş sahasıdır. İstanbul’daki Bakırköy alt çarşısı gibi. Ne yaparsak yapalım MAHALLELER ÇARŞIYA DÖNÜŞMEMELİ…