Kategori arşivi: Yazarlar

YEMEK YAHU!

Oruç ayının başladığı bugünlerde inancı olduğunu söyleyen ve her yerde, her zaman inanç övgüsü ile inanç örgütlerini öne sürerek toplumda inanç örgüsü kuran iktidarın olduğu ülkemizde çocuklar yatağa aç girebiliyor. Bu durumu yapay zekaya sorsak sanırım iktidarı öven bir cümlecik kurmaz.

Önce şunu bilelim, biliyoruz da ezberleyelim artık; yurttaşların yoksul olması kader değil, iktidarın uyguladığı ekonomi politikası tercihidir. Bu tercihe karşı mücadele etmek her yoksul bırakılmış yurttaşın görevi olmalıdır ki yanlıştan dönüldün, yeni yoksullar olmasın.

Yanlış politikalara karşı mücadele etmek suç değildir, korkmaya gerek yok. Asıl suç; evrensel yasalarda, anayasa ve diğer yasa maddelerinde de olduğu gibi iktidarın, yurttaşın yoksul kalmasına neden olmasıdır.

Bu gerçeği gördükten sonra, diyebiliriz ki yoksul insan olmaz, yoksul bırakılmış insan vardır. Hiç kimsenin yoksul olmadığı gün gelene kadar da yoksullara yardım etmek insanlık görevidir. Çünkü bu süreçte yoksul bırakılmışlara pozitif ayrım uygulamak gerekir.

Ülkemizde yoksul bırakılmış yurttaşların çocuklarına iktidar bir ara bir öğün yemek vermişti ama bu kısa sürdü. Sonrasında muhalefet partileri bu yemeğin devamını isteyen yasa önerisi verdiler ama AKP-MHP oyları ile reddedildi.

Yerel yönetimler devreye girdi ve yıllardır ellerinden geldiğince okul çocuklarından bir kesimine öğlenleri yemek sağlamaya çalışıyorlar. Hem de birçok yerde valiliklerin engellemelerine rağmen. Haberlerden duydum; İstanbul Valiliği bağış kampanyası başlatmış ve okul çocuklarına bir öğün yemek verecekmiş. Daha sonra bir genelge yayınlandı, her ilde Kızılay öncülüğünde yemek verilecekmiş. Sanırım bu da Kızılay’a gelen bağışlardan karşılanacak.

Görüyoruz ki yoksul bırakılan yurttaşlarımızın çocuklarına bütçeden bir öğün yemek sağlanamıyor. Emekliye, yoksula, kamu çalışanına, köylü üreticiye ve diğer toplum kesimlerine yeteri kadar ayrılmayan bütçe; faize, yandaş iş insanına, yandaş basın yayın kurumlarına, örtülü ödenek alıcılarına ve hiyerarşide yukarılarda olan kesime aktarılabiliyor.

Bu nedenle muhalefet yerel yönetimlerinin kent yoksullarına değişik adlar altında yaşam kolaylığı sağlaması anlamlı ve önemlidir. Kentimizde de ‘Edirne Okul Yemeği Koalisyonu’ önerisi ve takibi ile geçen yıl deneme olarak başlatılan ve bu yıl da okullar açıldığından beri devam eden ‘her gün bir öğün yemek’ çalışması devam ediyor.

Buraya gelen yemeğin de pişeceği tesisin açılması çok anlamlı v e önemlidir. Sayın Başkan da açılışta buna değindi; “Zor günlerden geçiyoruz. Emeklilerimizin, yaşlılarımızın, gençlerimizin, şehrin her kademesindeki her bir hemşehrimizin bu zor günlerde yanında olmak, onlara destek olmak bizler için çok önemli. O yüzden kent lokantası var. O yüzden halk kasap var. O yüzden sosyal tesisimiz var. Ve o yüzden bunların en sağlam altyapı temeli olan Mutfak Edirne’miz var”.

AKP 2002 yılında önceki yanlışları düzeltmek ve 3Y’yi (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar) bitirmek vaadiyle iktidara geldi. Bugün durumu görüyoruz.Yoksulluktan çocuklar aç yatıyor, başta Kızılay olmak üzere yolsuzluğun girmediği devlet dairesi kalmadı ve çocuklar aç demenin de dahil olduğu siyasi olan her cümle yasaklanıyor.

Önceki gün öğrendik ki Milli Eğitim Müdürlüğü Ramazan ayı boyunca her gün bir okulda iftar yemeği verecekmiş. Bunu küçümsemiyorum ama ayıplıyorum. Tüm okullarda ay boyunca olması gerekir. Ki devamında da yoksul bırakılmış çocuklarımıza bir öğün yemek vermelidir.

Bu durumda öncelikle çocuklarımıza bir öğün yemek verenlere destek olup toplumda -uzun süreçte de olsa- yoksulluğu yaratan/üreten kapitalizme karşı mücadele etmeli, edenlerle birlik olmalıyız. Çözüm sosyalizme giden yolda, bugünün gerçekliğinde ‘insan’ vicdanını harekete geçiren herkesle birlikte mücadele etmektir.

Çok değil beyaaa! Bir öğün yemek yahu’! Onu da mı bulamıyor iktidarımız?

BİZDE ANLASAK

Dünyanın, okumada, araştırmada, bilimde sanat da, ekonomide, gelişmiş ülkelerine bakıyorsunuz, çoğunlukla, EVLERİNDE bir veya birkaç köpek ve de kedi ile beraber yaşamanın güzelliğini keşfetmişler.
Oralarda artık, bilim insanları, doktorlar, pisikoloklar, sosyoloklar, yazarlar, çizerler, hatta din adamları bile, evde köpeklerle yaşamanın güzelliklerini ısrarla öneriyorlar.
O muhteşem canların, aile içinde neşe kaynağı, çocukların, yaşlıların sadık dostları olduklarını, deneyimleyip öğrenmişler, çünkü!..

Darısı, KÖPEK VE KEDİLERİN MUHTEŞEM FAYDALARINI HENÜZ KEŞFEDEMEMİŞ TOPLUMLARIN BAŞINA!..

Kuran’ı Kerim. Sure 14/Ayet 28:
Allah’ın nimetine nankörlükle karşılık veren ve sonunda ülkelerini helâk yurduna sürükleyenleri gördün mü?..

Köprüler yaptırdım gelip geçmeye…

İktidarın İstanbul’daki iki köprü ile bazı otoyolları özelleştirilme tasarrufu kadim tartışmayı alevlendirdi.

Süreç yönetimi ve pazarlamada Ernst&Young şirketi görevli. Yani, dışarıdan gelecek kaynağa bel bağlanmış gözüküyor. Uzun zamandır küresel finans piyasalarından ancak yüksek faizle para bulabilen iktidarın ekonomi çarklarını döndürmekte zorlandığını da yansıtan bir durum.

AKP ekonomi politikaları sonucu ülkede yaşanan çok katmanlı kriz, yıllara dayalıdır.

Sebep-sonuç ilişkisi kapsamında değerlendirmek gerekir. Yaşanan ekonomik sıkıntıları terennüm etmek ise çare değildir. Nereden neşet ettiğine bakmak ve iyi anlamak icap eder.

Diğer bir ifadeyle: asgari ücretin düşüklüğünü, emeklilerin perişanlığını, yoksulluk ve açlık sınırını, gelir dağılımı bozukluğunu, geçim sıkıntısını ekranlarda sürekli önümüze getiren “konuşan kafalar”ın, yetkin ağızların hipnoz etkisi yaratan laf salatalarından kendimizi kurtarmamız lazım.

Sorunların çözümünde kendimizi çaresiz görsek bile hiç olmazsa nedenleri doğru kavramalıyız. Eşref-i mahlûkat olmanın gereğidir.

Sermaye sisteminin ki buna ister liberalizm, ister neoliberalizm, ya da emperyalizm deyin fark etmez çünkü hepsi göbek adıdır. Sermaye sistemi yani kapitalizmdir üst başlık. Diğerleri öze sadık türev uygulamalardır.

Sermaye sistemi öyle örgün bir yapıdır ki sadece bir ekonomik model değildir, düpedüz devlet ve toplum yönetimidir, multidisipliner bir zeminde işleyen bir yapıdır. 

Antropoloji, sosyoloji, tarih/ekonomi bilimi, psikoloji, matematik, fizik vb. beslenme çantasını oluşturur.

Sermaye sisteminin insanoğluna yarattığı marazalardan ötürü aşılması gerektiğini ve bunu nasıl olacağını gösteren ideolojiler yok değildir.

Sosyalizm, liberalizme alternatif bir dünya görüşüdür. Reel sosyalizmin çöküşünden kaynaklı günümüzde bir ütopya muamelesi görse de, insanoğluna yakışır bir yaşam denince yine ilk akla gelen sosyalizmdir. Tarihsel boyut da bunu gösterir; muhafazakârlık/liberalizm/sosyalizm ardışık ideolojilerdir, tarih sahnesine çıkışlarında sembiyotik/diyalektik bir ilişki vardır.

Sosyalizme bir ütopya olarak hafızalarda yeri açılırken indirgemeci bir yaklaşımın refakat ettiğini görürüz. Yani sosyalizme, toplumcu bir düzene geçişi uzak ihtimal görerek mevcut ile kifayet etmenin konforunda bir yaşam tercihi ağır basar. Bunda yaşanmışlıkların, acıların, akamete uğramış mücadelelerin, hayal kırıklıklarının, kayıpların ve elbette özellikle hâkim ideolojinin baskı(cı)n yapısından kaynaklı tasarrufların rolü vardır.

Ancak, geldiğimiz noktada, kapitalizmin türev uygulamalarının ve 20’inci yüzyılın son çeyreğine ağırlığını koyan neoliberal ekonomik düzenin, küresel piyasa ekonomisinin tıkandığı da bir gerçek.

Fakat kapitalizmin en önemli yapısal özelliği sürekli değişimdir, bukalemun gibidir.

Ve görüyoruz ki, yine kapitalizmin yeni bir sürümü ile karşı karşıyayız. Dünyada artan yoksulluk, güvensizlik, gelişen teknolojilerin yarattığı istihdam daralması, yapay zeka tartışmaları, bölgesel savaşlar, iklim değişikliği temelli olumsuzluklar, mülteci, sığınmacı sorunu, bir ‘çoklu kriz’ ortamını ifade ediyor.

Buna bağlı gelişmeler ise kapitalizme sadakatte kusur etmeyen sağ popülizmin himayesinde otoriter yönetimlerin dünyada artması şeklinde kendini gösteriyor.

Üstelik bu, sorunların kaynağı sunulan neoliberalizmin bittiği şeklinde bir çarpıtmayla önümüze getiriliyor. Sermaye sisteminin bizzat kendisi değil de türev bir uygulama suçlu gösterilerek öz hakkında düşünmenin önü maharetle kesiliyor.

Oysa neoliberalizmin bittiği iddiasıyla gözümüze sokulan yeni sürüm, dünyada artan sayılarıyla otoriter/totaliter yönetimler, yeni dünya düzenine ilişkindir. 

 ABD hegemonyasında bir dünya düzeninin devamı için Donald Trump’ın saldırgan başkanlığına indirgenerek çarpıtılan Venezuela, Grönland, İran meseleleri ne ola ki?               

Evet, dünyanın içinden geçtiği ‘çoklu kriz’, küresel neoliberal ekonomik düzenin yarattığı sorunlar karşısında sistemin tasarımcı, oyun kurucu güçlerinin önümüze getirdiği alternatif,  sağ popülizm-sermaye sistemi işbirliğinde otoriter, sağ partilerin güçlendiği, demokrasiden daha da uzaklaşıldığı yeni sürüm kapitalizmdir.

Karl Polanyi’nin faşizm işlemeyen bir piyasa ekonomisinde ortaya çıkar sözü durumun özeti değil midir? 

Bir çevre ülke Türkiye’nin yeni sürüm kapitalizme 2017’deki rejim değişikliği ile ayak uydurduğunu ileri sürmek abartı sayılmamalı.

2017 Referandumu ile kabul edilen ve 2018’de uygulamaya sokulan cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini münhasıran Erdoğan’ın iktidarını sürdürme çabasına bağlamak, kuşkusuz yanlış bir çıkarımdı. O kadar basit olmadığı bugün daha iyi anlaşılıyor.    

Gelin görün ki, ülkede, eskisi ve yenisiyle sermaye sistemine dayalı ekonomik düzenin geçmişte olmadığı kadar dışa bağımlı hale geldiğini belirtmek yanlış sayılmaz.

Bunda Türkiye’nin küresel kapitalist düzende bir çevre ülke konumu, yani merkez ülkelere bağımlı ve dolayısıyla kaynak aktaran pozisyonu, ekonomi çarklarının dönmesinde dış desteğe ihtiyaç belirleyicidir ve makus talihtir bir bakıma.

Şüphesiz AKP’nin 23 yıllık ekonomi yönetiminden kaynaklı biriken sorunlar artık aşılması daha güç hale gelmiş ve ülke çok katmanlı bir ekonomik kriz ile boğuşmaktadır. Aslında ‘kriz’ sözcüğü kifayet etmemektedir; çünkü süreklilik arz eden bir durum söz konusudur.

2026 yılında 4,4 milyar dolarlık özelleştirme hedefi, ekonomik darboğazdan çıkışta tabii ki çözüm değildir; fakat hem oyunun kuralları gereği hem de daha ucuz maliyetli dış kaynak arayışında anahtar teşkil ediyor olabilir.

İktidarın devlet yönetimindeki köprü ve otoyolları özelleştirme teşebbüsü yeni değil, 2012’de yaşanmıştı. 

İstanbul’daki iki Boğaz köprüsü ve toplam uzunluğu 2000 km otoyol ağı, 5 milyar 720 milyon dolar karşılığı ve 25 yıllık işletme hakkıyla Koç-Ülker-UEM ortaklığına verilmişti.

Bir yıl sonra 5,7 milyar doları yetersiz bulan Erdoğan’ın yaptırdığı çalışma satış bedelinin iki katı bir rakamı gösterince ihale iptal edildi. Gerekçe, vatana/halka ihanet endişesiydi.

2012’de 5,7 milyar dolarlık ihale, 2026’ta 4,4 milyar dolar hedefiyle tekrarlanacak. 

Ortada bir çelişki var galiba. Vatanın ve halkın menfaatleri dikkate değerse eğer, başta TÜPRAŞ ve TÜRK TELEKOM olmak üzere tüm özelleştirmeleri mercek altına almak lazım.   

Yalın gerçeği de hatırlamak şart.. Satış hedefindeki köprüler ve otoyollar halkın vergileriyle yapılmış ve yıllarca yine halktan para alınarak devlet kasasına ek vergi gibi akmıştır.

Özel teşebbüse devredildiğinde bu ek verginin birkaç kat artacağı, tecrübeyle sabittir.

Sıkça karşılaştığımız talan/yağma düzeni gibi yakıştırmalar da buradan kaynaklanmaktadır.

İktidarın Yap-İşlet-Devret modeli bağlamında “Milletin, devletin cebinden beş kuruş çıkmayacak” oksimoron ifadesi daha sonra iyi ki “Hizmetin bedeli var” ile değişti de ortadaki tenakuz giderilmiş oldu. Vatandaşın cari sistemdeki konumu da yerli yerine oturdu.

Bu konumu gözler önüne sermiş CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz…

Yap-İşlet-Devret modeliyle yapılan Avrasya Tüneli’nde; 2025 yılının ilk 6 ayındaki araç geçiş garantileri tutmuş ama Hazine şirkete “fiyat farkı” adı altında 959 milyon lira daha ödemiş. Muhtemelen Hazine ile Şirket arasındaki sözleşme kaynaklıdır bu ek ödeme yani kılıfına uygundur. Sermaye sisteminin nasıl işlediğinin daha iyi anlaşılmasında da rehberdir.

4,4 milyar dolar hedefiyle 25 yıllığına özelleştirilecek 2 köprü ve otoyolların, Yavuzyılmaz’ın Karayolları Genel Müdürlüğü 2026 Yılı Performans Programı Raporu’na dayanarak aktardığına göre, 2025 net kârı 600 milyon dolar. Yani 25 yılda net 15 milyar dolar yapar. Öngörülen ihale bedelinin 3 katı! Özal ile anılan  “Bir koyup üç alacağız” sözüyle de uyumlu.

AKP’nin kökten piyasacı, neoliberal kapitalist düzenin bir partisi konumunu gözden kaçırmış olabileceğini düşünmüyoruz Necmeddin Bilal Erdoğan’ın.

Fakat sermaye sistemi düzeninin yol açtığı sorunlardan rahatsız olduğunu şu sözlerinden anlıyoruz: “Kapitalist düzen maalesef insanı insan yapan değerlerinden uzaklaştırıyor. 

Ve eğer buna karşı aktif mücadele veren bir zümre olmazsa, bu mücadeleyi kaybetmemiz çok da uzak olmasa gerek.”

Valla muhafazakâr dünya görüşü sahipleri kapitalizmden mustariptirler çünkü modern yaşam biçimine karşıdırlar ve bunda kapitalizmin etkisini de iyi bilirler.

  “İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşmaktan” kastedilen ise muhafazakâr yaşam biçiminden uzaklaşmaktır ki özünde tartışmaya çok açık bir alandır.

Necmeddin Bilal Erdoğan’ın saptaması sermaye sisteminin yansımalarından sadece biridir ve eşyanın tabiatına fevkalade uygundur.

Ali Koç, Business 20’de (2015) yaptığı konuşmada daha açık konuştu: “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir.”  

 Eski Ankara Valisi Nevzat Tandoğan tarafından söylendiği bilinen “Memleket komünist olacaksa onu da biz yaparız” sözünü hatırladınız değil mi?

Biri muhafazakâr diğeri seküler dünya görüşünde bu iki önemli şahsiyet bile kapitalizmi eleştiriyorsa yaşanan sorunların kaynağını kavramak zor olmasa gerek.

Hadi dağıtalım şu kasveti neşelenelim biraz…

DÜN — BUGÜN — YARIN

YARIN

Dünü bu günü bitirirdik YARIN –GELEÇEK  —  nasıl olacak? Çarşamba’ya bakın, Perşembe’nin gelişi Çarşamba’dan bellidir. Yarın dünün ve bugünün tıpa tıp  aynısı olmasa da devamıdır. 

Yarın biz insanlar için gelecektir, bilhassa gençler için. Gelecekten birşeyler bekleyeceksek, bugüne ne ekeceksek onu biçeceğiz. Bilhassa aileler için çocuklarına ne veriyorlarsa gelecekte de onu alacaklar.  Gelecek biz yaşı kemale ermiş kimseler için değil gençler ve çocuklar için olmalı. Önümüzdeki asır teknoloji asrıdır kompüterler, yapay zekalar, otamat makineler, hızlı trenler, şoförsüz arabalar, iş gören robotlar, uydular arası iletişim ve seyahatlar, daha niceleri. Kim derdi ki milyarlık paraları — E — posta ile saniyelik zamanda, dünyanın en uzak yerlerine gönderebilmek. Gelecek asrımız TEKNOLOJİ asrı olacaktır. Eğer bundan istifade etmek istiyorsak, teknolojiyi anlamamız ve bilmemiz gerekir. Onun yolu da eğitimden geçer. Yarın yani gelecekte en değerli varlık zaman ve hız olacak. Zamanın kıymetini bilmek gerekir, her olay zamana bağlıdır, zamandan önemlisi de sağlıktır. Onu yaratacak olanda beslenme, temizlik ve huzurdur.

Belki biz görmesek de bizden sonra gelenler nelerle karşılaşacak? Her şeyden önce dünya nüfusu gittikçe artıyor, daha da artacak. Canlıları yaşatacak olan gıdalar topraktan yetişiyor ama toprak artan nüfus kadar çoğalmıyor. Bu görüşün neticeleri de ileride gıda kıtlığı çekilebilir. Bugün en pahalı gıda ettir, ileride daha da pahalı olacaktır. Bazı araştırmacılar bazı bitkilerle suni et yapımı için uğraşıyorlar. Tadı, aynı olacak göreceğiz. İleride toprak kıtlığı içinde topraksız bitki yetiştirme araştırmaları yapılıyor, toprak yerine reçine kullanmak.

Gelecek için ne yapılabilinir, geleceğin şimdi başladığını anlamak ve tedbirlerini almak. Nüfus artışı ileride besin kıtlığı yaratacak. Bu hal, devletler arası sürtüşmelere neden olacak hatta savaşlarda olabilir. Savaş çok çirkin ve soğuk bir söz ama mecbur kalındığında? Gıda, su kıtlığına çare daha fazla üretim olmalı, bu da tarımsal teknolojiye dayanır. Yalnız gıda kıtlığı değil enerji kıtlığı da olabilir. Çeşitli enerjiler var, bunların çoğu fosil yakıt hammaddeleri ile üretiliyor. Bunlar petrol, kömür, doğal gaz, nükleer enerji ham maddesi uranyum, güneş enerjisi, rüzgar enerjisi, jeotermal enerji, daha başka çeşitlerde olabilir. Bunlar günün birinde tükenebilir, örneğin bugün Amerika’da petrol kalmamıştır. Dünyada milyonlarca oto var, bunlar hep petrol ürünleri ile çalışıyor, petrolu tüketiyorlar. Günün birinde petrol kıtlığı olabilir. Ortadoğu savaşları niye oluyor, petrol yüzünden. Güneş ve rüzgar enerjisine fazla güvenmeyelim. Otolar elektrikle çalışacak, peki bu kadar otoya elektrik nereden bulunacak? Muhakkak ileride enerji kıtlığı çekilecek ve devletler arası savaşlar olacak.

Bir önemli konuda bugünün atığını yarına bırakmamak. Boyuna atık yaratıp duruyoruz, bu atıkların bir kısmı çürüyüp yok olabiliyor, bir kısmı da yakılarak yok ediliyor. Peki geriye kalanı, bilhassa plastik atıklar yok edilemiyor. Bazı yerlerde dağ gibi yığılmış. Bunlar nasıl yok edilecek? Bunların çoğu petrol ürünü plastik. Petrolden sıvı yakıt elde edilirken meydana geliyor. Bir kısmı beyaz eşya, bir kısmı plastik doğrama yapımında, tekstilde kullanılıyor, geriye kalanlar poşetler, kutular, ambalaj atıkları nasıl yok edilecek?

Peki geleceği nasıl görebiliriz, fal açarak mı, medyumlara danışarak mı, zar atarak mı, bunların hepsi boş konular. Gerçeği anlamak matematiğe dayanır, müspet bilimlere, fala inanmayın ama falsız da olmayın.

Şimdiye kadarki yazım hep ekonomik ağırlıklı oldu. Biraz teknolojiye girelim. Ne demiştik; gelecek asır teknoloji asrı olacaktır. Peki bu nasıl olacak, teknoloji üretmekle. Teknoloji nedir, teknik bilgiler, teknik bilgilerde matematiğe, fiziğe, kimyaya dayanır. Bir yerde mühendisliktir yani yarın. Gelecekte neler göreceğiz, şoförsüz otolar, hızlı trenler, ultrasonik uçaklar, yemek yapmadan tabletlerle alınan gıdalar, ultrabilgisayarlar, yapay zeka uygulamaları, iş gören robotlar, seks yapan robotlar, bazı ameliyatları yapan, ders veren, kılavuzluk yapan, savaş yapan robotlar. Yani geleceğin dünyası robotlar dünyası olacak. Peki her şeyi robotlar yaparsa insanlar ne yapacak? Bir birinin gözünü çıkaracak, şaka canım. İnsanların gayesi ruhça ve vücutça gelişmektir, ruhça gelişmek sanatla, vücutça gelişmek sporla.

Robot endüstrisi geliştikçe insanlar işsiz kalmaz mı, ona göre iş düzenlemesi yapılır, çalışma saatleri azaltılır, insanlara daha fazla boş zaman kalır. Mesele bunu değerlendirmekte. Art düşünce ile değerlendirilirse elbette zararlı olur, bütün mesele iyi niyet ve yarar olmalı. Bugün robotlar otomontaj işlerinde kullanılıyor, beyaz eşya montajında kullanılıyor, giriş, çıkış kontrollerinde kullanılıyor, uçaklarda otomatik pilot olarak kullanılıyor, daha bir çok işlerde.    

Geleceğin savaşları nasıl olacak, bu savaşların ağırlığı elektronik savaşlar olacak. En başta siber saldırılar, senin bilgisayarına virüs sokarak programını sabote etmek, bilgisayar metotları ile kimlik bilgilerini öğrenmek, banka şifre numaralarını ele geçirerek senin hesabındaki paraları kendi hesabına geçirmek, askeri şifreleri öğrenerek askeri sırları ele geçirmek, elektronik savaşlarla uçakları, gemi ulaşımlarını rotasından çıkarmak, robot askerler ile baskınlar düzenlemek, programlanmış tanklarla hücumlar yapmak, tam gelişmiş füzelerle tam isabet atış yapmak.

Teknolojik çağın içinde yaşanacaksak bu çağa uygun meslekler nelerdir? En başta matematik gelir, hesapsız bir şey yapılamaz bu devirde, matematik mühendislik konusu olmuştur, buda bir branştır. Temel bilimlerden fizik, kimya, biyoloji ön sırayı alır, mühendisliğin her branşı geleceğimiz çağda geçerlidir. Tıbba gelince; her zaman ön safhadadır tabi, diğerleri sırayla. Yapay zeka, Mühendislikte, maliyede, lojistikte, tarımda, astronomide kullanılabilinir ama tıpta, hukukta nasıl kullanılacak? Teknolojinin olduğu yerde romantizm olamaz, belki görmeyeceğim uydulararası seyahatlar mümkün olacak. O zaman çağımız tam bir teknoloji çağı olacak, bu çağa hazırlıklı olalım.

Sayın okurlar DÜN — BUGÜN — YARIN, diye bir yazı dizisi hazırladım, umarım beğenmişsinizdir. DÜNÜ, geçmiş — BUGÜN, şimdi — YARIN gelecek.

SAHİ NASIL OLACAK ?…

(SON)

HEP ŞÜKÜR

“Mısır patlağı makbul müdür?”
Makbulse, her şeyin patlağı da makbul, demek değil mi?..
“Akıl patlağı” derler;
“Deli” demek midir?..
Hani, patlak mısır olunca makbul, akıldan olunca, bozuk mu demek oluyor?..
Her şeyin, her olayın, patlamışını da, patlamamışını da dışlayamayız, demek ki!..
O zaman, yaratılan her şey makbuldür, dışlanamaz. Çünkü Yaratan’dandır,

ŞÜKÜR.

Kuran’ı Kerim. Sure 53: 31:
Hep Allah’tandır; göktekiler, yerdekiler…
Akıbet, kötülük edenleri, yaptıklarıyla cezalandıracak, güzellik edenleri de daha güzeli ile mükâfatlandıracaktır.

HUDUT’TA 10 YIL

50 yıla yakındır okur olarak takip ettiğim Hudut Gazetesi’nin son 10 yılını ailenin içinde geçiriyorum.

Küçük bir kentte yaşıyorsanız yerel basın ister istemez ilginizi çekiyor. Kimi okur gündemi, kimi yerel siyaseti, satış ilanları, spor haberleri ve en önemlisi de ölüm ilanlarını bile dikkatli ve düzenli bir şekilde takip eden okurlar var.

10 yıl önce Ziya Gökerküçük hocamın önerisiyle Hudut’ta yayınlanan “Keçi” köşesine öyküler ve gezi anıları göndermeye başladım düzenli olarak. “Keçi” nin artık tamam dediği yerde Bülent Ayan girdi devreye ve Hudut’ta bir köşe ayırarak onurlandırdı beni; “Salı Yazıları”

Hafta sonları salon sporlarını da düzenli olmasa bile takip etmeye başladım. Parkeye indim yine Hudut Gazetesi kimliği ile. Salon sporlarının durumunu gözlemledim, yazdım, spor severlere farklı bir pencere açtık her zaman Bülent Ayan agamın büyük katkılarıyla.

Röportajlar geldi ilerleyen yıllarda. Salon sporlarının babası basketbolla ilgili Edirne’nin Cumhuriyet tarihini sorguladım kütüphanenin tozlu arşivlerinde “Çalınan Top” isimli röportaj dizisiyle. Basketbol için çırpınan, emek verenlerin yanında basketbolu yok etmek, katletmek için elinden gelenleri de görmüş olduk bu yazı dizisini hazırlarken.

Bir yıl süren bu arşiv araştırmaları emeklilik dönemimin en keyifli anlarını yaşattı bana. Arşiv bana şunu öğretti; Günlük siyasi kısır tartışmaların içinde kalan yerel basın çok yavan kalmış. Nasıl ki konusunda uzman kişilere konularıyla ilgili yer ayrılmış, edebiyata, sanata önem veren Edirne’lilerin yerel basına büyük katkısı olmuş.

Basketbol yazı dizisinden sonra en sevdiğim hobi olan “Edirne’de Bisiklet”e geldi sıra. Yine yerel arşiv sayesinde hayatta olmayanlara ve yaşlanmamakta ısrar eden eski bisiklet tutkunlarıyla Cumhuriyet döneminden günümüze bisiklet sporunun evrelerini Edirne Yerel Tarihi’ne katmaya çalıştık.

“Geçmişten Günümüze Edirnespor” röportaj dizisi gazetemizde başlayınca Gönül Uyanıktır ablanın önerisiyle toplamda 135 sayı süren röportaj dizisine 101 röportajla katkı verdim büyük bir keyifle. Bu röportaj Türkiye’de yapılmamış eşi benzeri olmayan bir çalışma oldu. Bu çalışmayı kitaplaştırmak isteyenlere destek vereceğini söyleyenler de olsa da bu destekler sadece sözde kaldı. Kitaplaştırılmasa da Edirne Yerel Tarihine Hudut Gazetesi’nin arşivleriyle sonsuza kadar girmiş oldu.

Bu 10 yıllık süreçte başta Bülent Ayan, Ziya Gökerküçük, Mehmet Seleci’den her zaman destek ve yardım gördüm. Gönül Uyanıktır abla her konuda destekledi, teşvik etti. Benim için Hudut adeta bir üniversite gibi oldu. Katkı verirken kendimi de geliştirmeye çalıştım.

En önemlisi de hiçbir yazıma asla ama asla müdahale edilmedi sansür uygulanmadı. Bana, bizlere Hudut yazarlarına tanınan bu özgürlüğün yerel ve ulusal basında örneğinin görülmesi mümkün değildir.

50 yıllık bir okur ve bir Edirne sevdalısı olarak düşüncelerimi yazarak iletmeye çalıştım. Bunda bana en büyük olanağı sağlayan Hudut ailesinin bir bireyi olmaktan her zaman da gurur duyuyorum.

Nice 10 yıllara.

Kadın Kaptanlarımız…

Yabancı ülkelerde olsun, ülkemizde olsun şehirler arası otobüslerde hatta TIR’larda bile kadın şoförleri çok fazla görüyoruz bu aralar.

Sayıları iki elin parmakları kadar değil, yüzlerce hatta binlerce kadın, otobüs şoförlüğü yapıyor artık.

Elbette çok güzel bir gelişme bu.

Görünen o ki; hemen her iş kolunda başarılı olan kadınlarımızın otobüs – TIR kaptanlığına da rağbet etmeleri yolcuların çoğuna güvende veriyor gibi sanki!

Çünkü kadınlar erkeklerden daha dikkatli ve sabırlılar.

Aynı zamanda çok daha fazla dayanıklılar da.

Bu benim tespitim değil, bilimsel olarak ispatlanmış bir gerçek.

“Proceedings of the National Academy of Sciences” dergisinin yaptığı bir çalışma da elde edilen veriler, kadınların erkeklerden çok daha fazla dayanıklı olduklarını ortaya çıkarmış.

Üstelik, kadınların erkeklere oranla uzun yaşamalarının sırrı da dayanıklı olmalarıymış!

Tebrik ediyor, kazasız belasız hayırlı yolculuklar diliyorum.

DÜN—BUGÜN—YARIN

__ BUGÜN __

Bugünü de 1980-2025 arası kabul ediyoruz yani bir yerde dünün devamı.

Seksenli yıllarda askeri yönetim altında anarşistlerin yargılanmaları devam eder. Deniz Gezmiş ve arkadaşları daha bir çok genç idam edilir. Basın Kenan Evren’e ‘asmanız şart mıydı’ diye söz edince Kenan Paşa da şu cevabı verir —Asmayalım da besleyelim mi— der ağzından baklayı düşürür.

Bu arada paralı yüksek okullar devri başlar ver parayı al diplomayı. İyi kötü bir özel sektör doğmuştur doğru, yanlış sanayi hamleleri yapılıyor. Türkiye’de ilk defa buzdolabı, çamaşır makinesi, üretiliyor, — Anadol — isminde ilk plastik karoserli otomobil yapılıyor daha sonraları başka markalarda yapılıyor. Çimento, şeker, tekstil fabrikaları kuruluyor. Bir inşaat sektörü doğuyor derken Turgut Özal devri başlıyor; yabancı sigara, içkiler, döviz yasakken Özal politikaları ile serbest bırakılıyor. Silah edinmek kolaylaşıyor. Turgut Özal Türkiye’yi dışa açmıştır, dış ekonomik münasebetler artmıştır, dış yatırımlar çoğalmıştır. Türkiye bir vizyon değişimine girmiştir ama daha fazlası için ömrü yetmemiştir.

Tekrar Süleyman Demirel devri. Türkiye, hiç beklenmedik bir olayla sarsılır; 1984 yılında Güneydoğu da Kobani yöresinde PKK isimli bir örgüt büyük, küçük demeden bir çok insanımızı katleder. Bu olay terörün başlangıcının bir işaretidir. O gün bu gün 42 yıldır terörle uğraşıp dururuz. Allaha şükür onu da bitirdik.

Türkiye çok enteresan yerdedir; Ortadoğu’da dost diyebileceğimiz Azerbaycan hariç bir ülke yok. İstanbul’da Aksaray, Atatürk havaalanı, hafif metro hattı kurulur, Topkapı otobüs terminali Esenler’e taşınır, sonra Taksim-Levent hattı yapılır. Bu arada radikal toplumda kıpırdanmalar başlar. Türban, başörtü sorunu çıkar, sürtüşmeler. Bir ara CHP birkaç yıllığına iktidar olur, yine saltanat Demirel’dedir. Radikal gurubun içinde genç bir Karadeniz kökenli biri göze batar, ismi Tayyip Erdoğan. Belediye Başkanlığı yapmış, Adalet ve Kalkınma Partisi isimli bir parti kurmuş, 2002 seçimlerinde AKP iktidar olur. Fakat Tayyip Bey parti başkanı olmasına rağmen bazı konular gereği Başbakan olamaz. Sonra bu konularda düzene sokulunca Tayyip Bey Başbakandır.

Nejdet Sezer’den sonra Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olur. AKP’nin kadrosu ekseri muhafazakar insanlardan oluşur, bilhassa İmam Hatip mezunları. Bu arada türban, başörtü, takke, sakal modası başlar. Bu olaya aydın geçinen gurup karşı çıksa da aldıran olmaz. O gün ilgilenen çıkmaz, bilhassa gençlik sakal bırakmaya, küpe takmaya meraklıdır. AKP iktidar olduğu zaman enflasyon %35 ti, beş yıl sonra 10’un altına düşürüldü. Kısa zamanda ekonomiyi düzeltmişler, tek yanlışları enflasyon kadar ücretlere zam yapmak, liberal ekonomi uygulamak, zamları önleyememek.

AKP, çok güzel yatırımlar yapmaktadır. İstanbul’da birinci köprü Demirel zamanında, ikinci köprü Özal zamanında, üçüncü köprü Tayyip Erdoğan zamanında yapılmıştır. AKP, reklama, propagandaya çok önem veriyor, eh politikacının güçlü silahı bunlar. Türkiye’nin birçok yerinde petrol gaz aramaları yapılıyor. Atatürk’ün zamanında kurulan silah sanayi bu gün zirve noktasındadır, pervaneli, jet uçakları, tanklar, denizaltı, denizüstü savaş gemileri, her türlü konvensiyonel silahlar, ticari gemiler, tekstil, çimento, daha bir çok endüstri çeşidinde öndeyiz, bir inşaat sektörü yarattık. İstanbul’da bir çok yer altı tünelleri açıp ulaşımı trafiği kolaylaştırdık, oda yetmedi denize tüp geçit — Marmaray — döşeyerek denizin içinden Anadolu yakasına metro ulaştırdık. Bu metro bugün Sabiha Gökçen havaalanına kadar uzanıyor, büyük başarı. Bunları yaptık çok iyi ama bir türlü ekonomiyi rayına oturtamadık.

Bunlar teknikle ilgili konular ya diğerleri, 65 yaş üstü kimselere kart vererek onlara şehir içi ulaşımı sağladık. Neydi o eskiden hastaneye gidersin, sağlık karneni ver, karnen dolmuş yenisini al, fotoğraf çektir, şimdi tamam, aradan geçer bir hafta. Şimdi öylemi, hüviyetini göster muayene ol, bir poşette ilaç alırsın.

Hep iyi işler olmaz, PKK denilen örgüt genç yaşta Kürt delikanlılarını ailelerinden kopartıp dağa kaçırıp terör eğitimi yaptırır, terörist yetiştirip kanlı baskınlar yaparak katliam yapar. 2007 yılının başında Hrant Dink isimli gazeteci sokak ortasında silahla vurularak öldürülür, yer yerinden oynar, protesto gösterileri yapılır, gazeteler çarşaf çarşaf yazılar yazar, muhteşem bir cenaze merasimi. Olan olmuştur ne yapsan geri döndüremezsin ve gideni geri getiremezsin sonrası yargılamalar. İş bu kadarla bitmiyor, 10 Ekim 2015 te Ankara garı önündeki meydanda canlı bomba ile bir katliam yapılır, 95 vatandaşımız ölür, 321 vatandaşımız yaralanır. Tabi canlı bombada yok olur. Kimi yargılayacaksın, kime ceza vereceksin ? PKK katliamlarına devam eder.

 Amerika’da bir üniversitede çalışmakta olan bilim insanımız, İsmi Aziz Sancar çalışmaları ile Nobel ödülü kazandı Türkiye için bir gurur konusu oldu.

AKP iktidarı ülke çapında her vilayette bir üniversite olmalı kampanyası başlattı. İlk zamanlar zayıf görünen konu gün geçtikçe gelişti, bugün normal bir seviyeye erişti. Bir kaç üniversitemiz hariç bugün kalite tutturamadıysa da diplomalı işsizler ordusu yarattı. Tatsız olaylarda oluyordu, Ergenekon ismi verilen Silivri Mahkemelerinde yıllarca süren ülkemizin yüksek rütbeli, daha ast rütbeli subay ve başka elemanlar yıllarca yargılandı, içlerinde ölenlerde oldu, her halde böyle, böyle demokrasiyi anlayacağız…

Bugün, dediğimiz döneme AKP, dönemi de diyebiliriz. Çünkü AKP 23 yıldır iktidarda, daha kaç yıl iktidarda olur onu bilemeyiz ama güzel işlerde yapmıştır. En büyük hizmeti PKK’yı yok etmesidir. Bundan sonrası hayırlısı olsun, şimdi sırada — GELECEK –…

(DEVAM EDECEK)

FİZİK, TOPRAKTAN, TOPRAĞA…

İnsan ruh ve fizikten ibarettir. Topraktan yaratılan, insandır bu.
İnsan ruhuna yönelirse, gariptir.
İnsan, fiziğine yönelirse, hırs yarışı başlar.
Hırs yarışı, mal, mülk, kibir de üstün gelmek yarışıdır.
Ruh yarışı, garipliktir, fizik’e bakmaz;
Bir hırka, bir lokma, israfsız ve amacı muhtaçlara yöneliktir.
Fizik’e, yani hırsa kapılırsa, sadece kendine yönelir.
Yani, GARİPLİK başkalarının muhtaçlıklarında faydada,

HIRS YARIŞI ise, sadece kendine faydada savaşır!..

Kuran’ı Kerim. Sure 9/Ayet 69:
Münafıklar, sizde öncekiler gibi yaptınız. Onlar sizden kuvvetçe daha üstün, mal ve evlatça daha çok idiler. Onlar paylarına düşenden faydalandılar. Siz de payınıza düşenden faydalandınız ve batıla dalanlar gibi siz de daldınız. İşte onların amelleri dünyada da, ahrette de boşa gitmiştir. İşte ziyana uğrayan onlardır.

İKİ ŞİMŞEK, BİR GERÇEK!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) geçtiğimiz hafta 2025 ADNKS sonuçlarını açıkladı.

Tabloya bakınca insanın aklına şu geliyor:

Edirne’nin nüfusu artmış mı, azalmış mı, yerinde mi saymış?

Resmî cevaba göre artmış.

Edirne’nin nüfusu bir önceki yıla göre 1.191 kişi artarak 421 bin 247’den 422 bin 438’e yükselmiş.

Artış var mı?

Var.

Hissediliyor mu?

Pek sayılmaz.

Hani “arttı mı, arttı sayılır” kıvamında…

**

Merkez, Keşan ve Süloğlu dışında altı ilçenin nüfusu gerilemiş.

Edirne’nin toplamı artıyor gibi görünse de, fotoğrafın arka planı pek öyle söylemiyor.

Asıl çarpıcı veri yaşta.

Türkiye genelinde ortanca yaş 34,9.

Edirne’de ise 41,8.

Aradaki fark bir nesil neredeyse.

Edirne yaşlanıyor.

**

Merkez hâlâ cazibe çünkü okul orada, üniversite orada, hastane orada, kamu orada.

Peki ya ilçeler?

Keşan direniyor.

Diğerleri sessizce eksiliyor.

Köyler yaşlanıyor, beldeler küçülüyor, gençler valiz hazırlıyor.

Belde ve köy nüfusu bir yılda 2.152 kişi azalmış.

Ortalama bir köy nüfusunu 200 kabul ederseniz, bu yaklaşık 10 köyün fiilen boşalması demek.

Sonra dönüp “Neden üretim azalıyor?” diye soruyoruz.

Sonra dönüp “Neden gıdada dışa bağımlıyız?” diye şaşırıyoruz.

**

İşte, geçen hafta 21.Dönem Edirne Milletvekili Şadan Şimşek de yaptığı açıklamada tam buna dikkat çekti.

2025 verilerinin kırsaldaki çözülmenin artık kritik eşiğe dayandığını gösterdiğini söyledi.

Köylerin boşalmasının yalnızca kırsalın değil, ülkenin geleceğinin meselesi olduğunu vurguladı.

“Üretmeyen bir toplum ekonomik bağımsızlığını koruyamaz” dedi.

Kırsalda yaş ortalaması yükselirken, genç nüfus tarımdan koparken alarm zilleri çalıyor.

Ama bilirsiniz…

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.

Kalan köy sayısı zaten azalırken, kovacak köy bulabilecek miyiz?

Orası da ayrı mesele.

**

Küresel gıda enflasyonu yavaşlıyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü verileri bunu gösteriyor.

Euro Bölgesi’nde yıllık enflasyon yüzde 1,9’a kadar geriliyor.

Ama bizde durum çok farklı.

TÜİK Ocak ayı enflasyonunu yüzde 4,84 açıkladı.

Yani, daha yılın ilk ayında alım gücü yüzde 4,84 eridi.

Bir de öteki Şimşek var.

Maliye Başkanı Mehmet Şimşek.

Sayın Bakan, artışı hava koşullarına bağlıyor.

**

Emeklisi, asgari ücretlisi bunun üzerine söyleniyor:

-Sanki Euro Bölgesi’nde kar yağmıyor.

-Sanki oralarda rüzgâr esmiyor.

-Sanki çocuk kandırıyor…

**

Bir yanda köyler boşalıyor, bir yanda sofralar küçülüyor

Nasıldı o çocuk şarkısı?

Yağmur yağıyor, seller akıyor…

Vatandaş vitrindeki etiketlere camdan bakıyor!