Binlerce yıl öncesinden günümüze ulaşabilen insan eserleri, insanlığın ATA ESERLERİDİR!.. Binlerce yıl öncesinde bu dünyamızdan geldiler, geçtiler, ama eserleriyle, duygularını, düşüncelerini, inançlarını, bilimlerini, hatta hayallerini bile bize ESRLERİYLE BIRAKTILAR. Yani, onlar , eskiden gelip, geçmiş de olsalar, ESRLERİYLE, DUYGU VE DÜŞÜNCELERİYLE ARAMIZDALAR,, KONUŞUYORLAR BİZİMLE!.. “Tabi onları taştır, eskidir, ne işe yararlar?..” deyip, kıymetlerini bilmez, korumazsak, bu müthiş, ruhsal muhabbetten yoksun kalırız. Unutulmasın, geçmiş köklerinin kıymetine sahip çıkmayanların geleceği kuruyup, çürümek olur!.. Ülkemizde utanılacak durumdur!.. Ataların tarihi eserleri, bir bir tahrip edilmekte veya kıymetlerine kayıtsız kalınmaktadır!.. Yabancı bilim evlatları da olmasa, onlar gelip sahip çıkmasa, nerdeyse bütün tarihi eserler, bulunsa bile çöpe atılacak durumda!.. Bu yazıya ispat istenirse, söyleyeyim: Bir çağı, kapatıp, yeni bir çağı getiren, şanlı atamız, Fatih Sultan Mehmet’in icat ettirdiği, ve İstanbul’un, kölecilerden fethedilmesinde, EN BÜYÜK ROLÜ OYNAYAN, ŞAHİN TOPU, ŞİMDİ HANGİ MÜZEDE SERGİLENİYOR, ACABA?.. İnternetten girip öğrenebilirsiniz!..
DUYARSIZLIK, BEYİNSİZLİK, İNANÇSIZLIK VE BİLİMSİZLİK, KÖLECİLERE DAVETİYE DEMEK DEĞİLMİDİR?..
Kuran’ ı Kerim. Sure 10/100: Hiç kimsenin Allah’ın izni ve teşviki olmaksızın, iman etmesine imkân yoktur. Allah akıllarını iyi kullanmayanlara da azâp eder.
Efendim yeni bir dünya düzeni kuruluyor… Bu düzen kurulurken de eskiden önemi olmayan devletler, uluslararası kuruluşlar çok daha önemli bir hale geliyor…
Yukarıdaki önermeyi özellikle son iki üç sene içinde kaç kez duydum bilmiyorum.
Önemli hale gelen uluslararası kuruluşlardan biri de Körfez İş Birliği Konseyi, en azından bu önermeyi ortaya koyan yaklaşım bu şekilde görüyor. Askeri kanadı falan da var bu konseyin. Öyle böyle değil. Yeri geliyor, Suudi Arabistan önderliğinde bir koalisyon kuruluyor, teröre falan karşı geliniyor. Yani o derecede önemli…
Bundan yaklaşık on yıl önce, Katar ile iş birliği anlaşması yapıldığında Katar bize ne katar diye bir yazı yazmıştım bu köşede…
Yani bir baktım da aslında bu iş birliği söylemi acaba sadece söylem bağlamında mı yaşıyor. KİK üyelerinden kınamalar, yok hükmünde kabul etmeler falan. Bu şiddetli ifadeler havalarda uçuşurken acı gerçek şu ki; yaklaşık iki bin kilometre uzaklıkta konuşlu İsrail Hava Kuvvetlerinin F-35 tayyareleri Doha’da nokta atışı bir operasyon düzenliyor, bir tarafta havada uçuşan kınamalar öbür tarafta havada uçuşan F-35’ler.
Şimdi burada sorulması gereken sorular var… O operasyonun düzenlenmesi kadar o toplantının orada olacağının bildirilmesi de önemli. Bunu nasıl tespit etti İsrail yetkili kurumları? Bunu bir düşünmek lazım. Bu arada şunu da düşünmek lazım Katar, İngiliz ligine çok para veriyor bakın görüyor musunuz ekonominin gücünü derken acaba hangisi üzerinde daha etkin bir yönlendirme gücüne sahiptir? İngiltere mi Katar’ın yoksa Katar mı İngiltere’nin? Katar’da Katar ordusundan kalabalık Amerikan askerini ve ABD’nin Orta Doğu denen o uydurma bölgede operasyonlarını yürüttüğü Udeyd üssünü de unutmayalım.
Şu iş birliği meselesine de iki çift lafım var. Dile kolay, iki bin kilometre yolcu uçağıyla giderken bile zor, bir operasyon için daha da zor. İkmali var, seyrüsefer tespiti var, acil alan planlaması var… Bunların hepsi de coğrafi olarak Suudi Arabistan’ı dikkate almadan gerçekleştirilemeyecek şeyler. İbrahim anlaşmalarını da unutmayalım.
Neyse adına iş birliği deyince yeni dünya düzeni kuruluyor. Yeni dünya dedim de aklıma geldi, mevsimi yaklaşıyor yeni dünyanın yiyebilene afiyet olsun, yerseniz tabii… Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…
DAHA, ZARARLI ALIŞKANLIKLARA HARCANAN PARALARI SAYMADIM!.. İnsanların çoğunun, SAĞLIĞA ZARARLARI BİLİNE BİLİNE, zararlı içecek ve yiyeceklere harcadıkları paraların bir hesabı çıkarılsa, ŞAŞARSINIZ!.. İSTATİSTİK VERİLER ORTADA YA!.. Zararlı yiyecek ve içeceklere, SİLAH VE BOMBALARA, lüks ve israfa harcanan EMEK VE PARALARLA, ne muhteşem bir DÜNYA YAŞAM KARDEŞLİĞİ kurulur, oysa!.. AMA ŞEYTANLA YATIP ŞEYTANLA KALKANLARIN GAZINA GELENLER, BUNU BİR TÜRLÜ ANLAMIYOR!.. Siz hiç, İnsanlığın zararına olan, ZARARLI ALIŞKANLIKLARIN, SİLAH VE BOMBALARA, LÜKS VE İSRAFA HARCANAN PARALARIN VE EMEKLERİN HESABINI ÇIKARAN, DERSİNİ VEREN BİR İKTİSAT AKADEMİSİ- AKADEMİSYENİ DUYDUMUZ MU?.. Ben duymadım!.. “ÜLKEMİZDE VE DÜNYA İNSANLIĞINDAKİ BU GİDİŞ, KENDİNE ZARAR VERE VERE, DOĞAYI TALAN ETMEK DEMEKTİR!..” Bu gerçekliğin ABESLİĞİNE BAKAR MIYIZ?.. İfade de yanlış yok; sürüp giden, göz göre göre gerçeklik de abeslik!.. Ama nereye kadar?.. Asıl sahibinin, “Artık, bu kadar yeter!..” demesine kadar, tabi ki!.. Bu kadarla kalınsa neyse, bir de lüks, israf ve Zaralı yiyecek, içecek ve alışkanlıklarını ARTTIRMAK İSTERLER!.. “Varlık içinde kendilerini yokluğa düşüren insanlık kendilerine yazık ediyor!..”
ÜLKEMİZDE VE DÜNYADA, BU TALANCI-SAĞLIKSIZ GİDİŞİN ZARARLARININ NE KORKUNÇ OLDUĞUNU, İSRAFSIZ YAŞAMANIN NE KADAR SAĞLIKLI OLDUĞUNU, BİR “KÜLTÜR DERSİ “ İLE EĞİTİME DAHİL EDİLMEZSE, İNSANLIK, BATAĞIN İÇİNDE, ÇİLE BÜLBÜLÜM ÇİLE!..
Kuran’ı Kerim. Sure 5/Ayet 87: Ey iman edenler! Allah’ın sizlere helal kıldığı pak şeyleri haram kılmayın, hadden aşmayın; .allah hadden aşanları sevmez.
1992’de yeniden kurulan CHP’de parti içi muhalefet hiç olmamıştır, mugalatadır; genel merkezi ele geçirmek/elde tutmak için hiziplerin birbirleriyle mücadelesi vardır.
Parti içi muhalefetten anlaşılması gereken ise: olumlu yönde alternatif teşkil etmektir. Öncelikle parti programı, tüzük üzerinden yürüyen öneriler ortaya koymak, parti politikalarına yönelik fikir üretmek ve bunları örgütte tartışmaya açmaktır.
Sanki bu yapılıyormuş gibi davranan hizip başları için genel merkez yönetimini ele geçirmek, aslında esas hedeftir. Bunun için de örgüt içinde yandaş devşirmek, hizip başlarının parti içi çalışmalarında önemli bir yer tutar.
Haliyle parti içi bu çekişme CHP’nin iktidar yolunda en büyük engeldir. Genel merkezde konuşlanmak, muktedir olmak, parti içinde kendine yandaş oluşturarak koltuk kapmak/korumak, partinin etinden, sütünden, tırnağından faydalanmak, işte bu konforlu, bireysel çıkarları önceleyen siyaset biçimi, CHP’yi muhalefet partisi konumuna mahkûm etmiştir.
Baykal’ın, “kavgalı eve kız verilmez” diyerek mutlak iktidarını ilan ettiği 2000’li yılların başında Murat Karayalçın, Fikri Sağlar, Ertuğrul Günay, Ercan Karakaş gibi hizip başlarını nasıl etkisizleştirdiğini hatırlayacak halen çok CHP’li vardır.
Baykal parti içi mutlak iktidarda başarılıydı fakat CHP’yi iktidar alternatifi bir parti yapamadı,
10 yıl boyunca belagata dayalı CHP’yi yönetti; AKP’nin değirmenine su taşımış oldu.
AKP karşısında imtiyaz kaybına uğrayan güç odaklarının CHP’yi iktidar alternatifi bir parti yapmak üzere kolları sıvadığı, bu köşenin iddiaları arasındadır.
Önce bir kaset operasyonuyla Deniz Baykal tasfiye edildi, yerine kafasına Ecevit şapkası geçirilen ‘Proje Kemal’ yeni genel başkan yapıldı. Aydın Doğan medya grubu, CHP’deki bu hareketliliği iktidar değişikliğinin ayak sesleri olarak pompaladı, yer gök inledi.
Sonra mı ne oldu?
Çok iyi hatırlayacağınız gibi, ‘Proje Kemal’, muhabbetli 6’lı masa ile girilen seçimi kaybetti.
O da 13 yıl boyunca AKP’nin önünü kesemedi.
Doğrudur, güç odaklarının projesi sonuç vermedi,‘Proje Kemal’in son kullanma tarihi de doldu, önceden hazırlanan B planı devreye sokuldu.
2024 yerel seçimlerine hüsrana uğramış, karamsarlığa sürüklenmiş bir CHP seçmeni ile girilemezdi, umut yaratmak şarttı.
“Değişim” sloganı altında Kemal Bey’in başarısız genel başkanlığında önemli görevler üstlenmiş Özgür Özel genel başkan yapıldı. Elbette ‘esas oğlan’, çekim merkezi: Ekrem İmamoğlu idi.
Özgür Özel önce biraz bocaladı, yumuşama/normalleşme laflarıyla iktidara çiçek uzattı.
Kısa sürdü çünkü iktidarın ülke yönetim anlayışının temelinde toplumu kutuplaştırmak/germek yattığını, 2002’de dünyaya gelmiş çocuklar bile fark edebiliyordu.
Özgür Özel de şekilsel davrandığını tabii ki biliyordu lâkin proje gereği CHP’nin oy havuzunu genişletmek, AKP seçmeninden de oy devşirmek lazımdı, tutarsızlığın lafı mı olurdu.
Özgür Özel’in cevval genel başkanlığı -köşeye sıkışan kedi misali- CHP belediyelerine yönelik operasyonlar sonucudur. İmamoğlu’nun görevden uzaklaştırılması, 19 Mart vakası, bardağı taşıran son damla olmuş; eşyanın tabiatına aykırı yumuşama/ normalleşme edebiyatından keskin bir muhalefet diline geçilmiştir. Bu kez ise köşeye AKP sıkışmıştır; şimdi o tırmalamaktadır.
CHP’deki yapısal sorunların doğurduğu sonuçlar maharetle kullanılmaktadır ve yaşananların açıkça gösterdiği gibi CHP’nin aktif/etkin siyaseti, toplumsal muhalefeti genişletmesi, diri tutması iktidarı sarsmaktadır. CHP’nin etkisizleştirilmesine dönük adımların sertleştiğini görüyoruz.
Bu köşede demokratik siyasetin ülke için önemini vurgulayan sayısız yazıya tanıksınız. Demokratik siyasetin ülkede –sandık demokrasisinden söz etmiyoruz- zemin bulmasında CHP’nin önder niteliğini hep hatırlattık. Ve fakat: CHP’nin demokratik/saydam(dürüst yönetilmediğini, demokratik siyasetin önce CHP’de tesis edilmesi gerektiğini anlatmak için de çok mürekkep sarf ettik.
Gürsel Tekin CHP’deki yapısal sorunların bariz bir sonucudur
Kayyım Gürsel, Kılıçdaroğlu oligarşisinin has elemanlarındandı. Gerçi bir ara ‘Proje Kemal’in kendisine düşkünlüğünde azalma olunca genel sekreterlik görevini bırakmıştı biraz da artizlik (artistlik değil) yaparak. Bu kifayetsiz muhterislerin en büyük korkusu muktedir konumlarının aşınmasıdır. Hep muktedir kalmak, CHP’nin etinden/sütünden/tırnağından yararlanmak adeta bir yaşam biçimidir onlar için. Siyaset, bir koltuk, ayrıcalık, zenginleşme kapısıdır.
Atatürk’ü, Cumhuriyetin değerlerini kendilerine siper yaparlar türlü madrabazlıklarını örtmek için. CHP onlar, onlar CHP demektir.
Kahir ekseriyetteki Cumhuriyet Halk partililer ise yapısal sorunların aşılması için çabalamak yerine bir muktedir partilinin koltuk altına girerek boyunu büyütmenin, güdük çıkarların peşindedir. Partilerindeki bozuk düzenin sakil sonuçları karşısında ise deve kuşu gibi kafalarını kuma gömerler. ‘Hain’ ilan etmede çok beceriklidirler ancak CHP’den neden bu kadar ‘hain’ çıktığına kafa yormakta tembel davrandıkları da ortadadır.
Daha dün Özlem Çerçioğlu’na ateş püskürenler, bugün Gürsel Tekin’e aynısını yapıyorlar. Oysa ikisi de el üstünde tutulan kıymeti kendinden menkul möhim (mühim değil) şahsiyetler değil miydi?
Say say bitmez: Baykal koltuğu bıraktığı için gözyaşlarına boğulan Savcı Sayan şimdi nerede? Atatürkçü, Cumhuriyetin yılmaz savunucusu, haykırırken boyun damarları şişen Teğmen Çelebi, CHP genel başkanlığına layık görülen Metin Feyzioğlu nerede, neler anlatıyorlar?
Sorunu bu arızalarda değil, bu arızaları doğuran yapıda aramak gerektiğini önce anlamak zahmetine katlanacak Cumhuriyet Halk Partililer eğer hep dile getirdikleri gibi bu ülkenin aydınlık geleceğini temsil ediyorlarsa…
Evet, öğrenilmiş/öğretilmiş çaresizlik içindeki CHP üyesinin önce kafasını kumdan çıkarıp kök sorunları kavramak ve çözüm için kolları sıvaması icap etmektedir. Hamaset/gösteri/ajitasyon siyasetine kendini kaptırmamalı, oyalandığının farkına varmalıdır.
CHP’deki oligarşik yönetim tarzının son bulması, demokratik/saydam/dürüst bir parti yönetimi için irade ortaya koyması gerekmektedir.
Son günlerde yaşananların tasfiye edilen Kılıçdaroğlu oligarşisi ile parti yönetimini ele geçiren İmamoğlu oligarşisi arasındaki parti içi iktidar kavgasından kaynaklandığını, iktidarın da bunu kendi lehine kullandığını artık kavramalıdır.
Mahalle delege seçimlerinde neden çarşaf liste üzerinden nispi temsil yöntemi uygulanmadığını, anahtar liste utanmazlığına yol verildiğini de sorgulamayı ihmal etmemelidir.
Örneğin, örgütsel bütünlüğü, örgüt dinamiğini, kolektif parti pratiklerini umursamayan, CHP üyesini yük taşıyıcı varlık yerine koyan, genel merkez oligarklarından neden hiç hesap sorulmaz da onlara yanaşmak için can atar çokça partili?
Hadi gelin sorunun sebep kısmını biraz derinleştirelim, meseleye sermaye sistemi zeminde yaklaşalım…
Devleti yöneten siyasi partilerin kontrol altında tutulmasında parti içi işleyişin antidemokratik yürümesi, lider oligarşisi, istenen parti yönetim tarzıdır.
Nasıl ki kapitalizm insanlarda işsizlik ya da statü kaybı endişesiyle oluşan rekabete dayalı bir sosyal-psikolojik alan üzerinden toplumu manipüle ediyor, yönlendiriyorsa; siyasi partilerin merkezi bir yapıda olması da kapitalist düzenin bir çıktısıdır.
Bu öyle bir hal almıştır ki, demokratik, saydam, liyakata dayalı parti işleyişinin hiçbir önemi kalmamıştır. Belirleyici ölçüt: güçlü birine yanaşmak, himayesine girmek ve tiyatroda biçilen rolü güzelce oynamaktır.
Biraz ün/unvan, oturacak bir parti yönetim koltuğu, hiç olmazsa koltuğun kolçaklarına tutunacak bir pozisyonu, milletvekili/belediye başkanı/meclis üyesi gibi temsil görevlerini yaşamın yegâne anlamı gören o kadar çok siyasi aktör var ki, tiyatroya oyuncu bulmayı da ziyadesiyle kolaylaştırmaktadır.
Bu tiyatroda yer almak için sırada bekleyen, “gönüllü kulluk” yapmak için yanıp tutuşan figüran da çok tabii. Yandaşlık, goygoyculuk gibi ‘meziyetleri’ utanmadan siyasi parti kimliği ile örtüştürürler, siyasi partileri kontrol altında tutan çarkları yağlama görevini zevkle üstlenirler.
Bu tıynetteki partililerin diğer bir muhterem özelliği ise, siyasal yoldan bir imtiyaza sahip olmalarıdır. Şahsen kendisi veya bir akrabası devlet kurumlarından birine yamanmıştır. İmtiyazlı bir iş için belediyelerin biçilmiş kaftan olduğunu bilmeyen yoktur.
Parti merkezine yerleşmiş, bir kısmı da yerleştirilmiş oligarkların işlerini kolaylaştıran, himayeci/kayırmacı/yanaşmacı, siyasi etik değerlerle bağdaşmayan yönetim tarzına meşruiyet sağlayan bu elverişli partililer sayesinde parti işleyişindeki sorunlar kanıksanır, normal karşılanır.
Tartışan/sorgulayan örgüt, oligarşik yapının işleyişinde ayak bağıdır. Örgütsel bütünlük çok tehlikelidir, hiç istenmez. Bizden olanlar-olmayanlar ayrımının, örgüt içi kutuplaştırmanın/ötekileştirmenin bilinçli şekilde devrede tutulması, “böl ve yönet” kadim kuralının bir icabıdır ve zevkle uygulanır.
PM/MYK üyesi, milletvekili, belediye başkanı, meclis üyesi konumundaki bazı parti muktedirleri de bu planlı programlı parti işleyişini merkezden yerele taşımakla mükelleftirler.
Parti içi iktidarı elden kaçırmamakla görevli oligarklar adına ‘aşağıdaki figüranları’ formatlama, kullanma ve kontrol altında tutma sorumluluğunu üstlenirler.
Güç odaklarının parti üzerinde vesayetinin söz konusu olamayacağı; gücünü halkla iç içe örgüt iradesinden alan bir yönetim anlayışı/tarzı, CHP için kaçınılmazlaşmıştır.
Bunun için de partililerin böylesi bir hedefi önlerine koyup kararlılıkla yönetsel ve örgütsel sorunların üzerine gitmesi gerekmektedir. Yani, CHP’de demokratik/saydam/dürüst yönetim anlayışı ve biçimi için partililerin değişim iradesi ortaya koyması, partilerini vesayet altından kurtarmaları şarttır.
Evet, gerçek DEĞİŞİM ve YENİLENME yeni yüzlerin yönetime gelmesiyle değil; yapısal sorunların çözülmesi, siyasi etik değerlerin kurumsallaşması yönünde irade/kararlılık/icraat ortaya koyan bir parti yönetim anlayışının kendini göstermesiyle mümkündür.
Hiç kuşku yok ki CHP’nin konjonktür kaynaklı önceliği, safları sıklaştırarak iktidar yolunda yürümektir.
Son yazımızda bilgiyi, “Ne? , Nasıl? , Neden?” sorularının yanıtı diye basitçe tanımlamıştık. Bu tanım basit ama “efradını cami, ağyarına mani” yani basit veya karmaşık her bilgi bu tanımın içinde ve bilgi diyemeyeceğimiz her şey bu tanımın dışında. Olumsuz en önemli örnek, inanç. İnançta bu üç sorunun hiçbirini soramayız. Şüpheyle karşıladığımız her söylemde de üç sorumuzun yanıtını bulamayız…
Son yazımızda bazı basit ve bağımsızlık dönemimizden bazı politik örnekler de vermiş, günümüzde çok etkin ‘bilgi kirliliğin’den söz etmişiz. Ama kanımızca, bilgi kirliliğinin de bu denli etkin olduğu dönemimizde, bilgi ile ilgili irdelemelerimizi çok daha geliştirmeliyiz. Örneğin, “bilgi türlerini, bilgi kaynaklarını, bilgiye ulaşımı, …” tek tek ele almalıyız. Somutluktan ayrılmamak için şöyle bir yöntem izleyeceğiz: Bilgiyi konulara ayıracak, bilgi tür ve kaynaklarını, bilgiye ulaşımı konular içinde ele alacağız. Çıkarımlarımızın kesin olduğunu söylemiyoruz. Biz bilgimizi sunalım, siz aklınıza uyanları benimseyin.
TIPLA İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER
Tıpla ilgili yazacaklarımızın kaynakları: Deneyimimiz, uzmanlardan ve yazılı kaynaklardan öğrendiklerimiz, özellikle de (en ünlü tıp kitabı) Harrison’un İç Hastalıkları’nın İlkeleri (Principles of Internal Medicine-T. R. Harrison. 2022. 21st ed. First edition 1950)
1) Güveneceğiniz bir Aile Hekimi arayın. Onun önereceği aralıklarla ona gidin ve yine onun önereceği tahlilleri yaptırın. Öğütlerine uyun. Rahatsızlandığınızda önce aile hekiminize gidin. Sizi uzman hekime o yönlendirsin.
(Aile hekiminin işlevini romanlaştırmış A. J. Cronin’in yazdıklarını okumanızı öneririz.)
2) Tıbbın iki temel prensibi: a) Tıbbın asıl amacı hastalığı önlemek ve hastalık olunca da onu kısa zamanda teşhis etmek ve etkin bir tedaviyi sağlamak. b) Hasta bakımında sağlıkçı ve hasta arasındaki güvenli bir ilişki merkez oluşturur. (Harrison) Bu ilkeleri biz de benimsemeliyiz.
3) Harrison’un ilk basımlarında, “Pozitif teşhis olmaz”. Yani hekim hastanın rahatsızlığını öğrendikten sonra her olasılığı düşünüp, eleye eleye doğru teşhise ulaşmalı diyordu. Bugün tıp teknolojisindeki gelişmeler hastalığı tanıma, teşhis, tedavi ve önlemeyi değiştirdi. Yine de bizi yarım dinleyip hemen ilaç yazan hekime güvenemeyiz. Unutmayalım ki tıp, tüm çalışmalara, gelişmelere karşın, belirsizlikler içeren bir bilgi alanı. Bu nedenle tabiplerin hata yapma olasılıkları söz konusu. Üstelik ameliyatlar bilgi yanında beceri de gerektiriyor. Bu nedenle hekim seçiminde titiz davranmalı. Sonuç alamadığımızda hekim değiştirmeliyiz.
4) Sağlığımızla ilgili danışmanlarımız öncelikle aile hekimimiz ve onun yönlendirdiği uzmanlar olmalı. İnternetten yararlanarak teşhislerde bulunmaktan kaçınmalıyız. Analiz yeteneğimize güveniyorsak hekim teşhislerini denetlemede internetten yararlanabiliriz ama bu tür bulgularımızı yine de aile hekimimizle tartışmalıyız.
Tıbbi bitkilerle ilgili çok sayıda kitap var. Ama ıhlamur, adaçayı, nane, maydanoz gibi zararsızlığı denenmişler dışındaki tıbbi bitkileri aile hekimimize danışmadan kullanmamalıyız. Bir hekimle uyuşmazlık durumunda tek yolumuz hekim değiştirmek olmalı.
5) Harrison, “Klinik farmakolojinin (yani tedavide ilaç kullanımının) ilkelerini, iki önemli amaç: a) İnsana verildiğinde ilaç etkisinin nasıl bir değişiklik sağlandığının betimlenmesi. b) Eldeki ilaçlarla tedaviyi daha başarılı kılmak amacıyla bu değişikliğe neden olan mekanizmanın belirlenmesi diye açıklıyor. Harrison hekimler için yazmış. Bizim buradan çıkarımımız, ilaç kullanımında çok titiz davranmamız gerektiği, bize bir hekimce ilaç yazıldığında aile hekimimize ve varsa güvendiğimiz başka hekimlere de danışmamız gerektiği.
Ülkemizde ilaç kullanımında daha önemli bir sorun söz konusu. Eczanelerde bile satılabilen sahte ilaçlar. Bu, ilaç kullanımında titizlik gereksinimini bir kat daha arttırıyor.
6) Sağlığa aykırı birçok madde içeren bir ortamda, ayrıca beslenme yoluyla birçok zararlı madde alıyorsak sağlığımızı nasıl koruruz? Öncelikle vücudumuzu saran derimiz ve organlarımızı saran tabaklar bizi koruyor. Ayrıca olumsuz dış etkenlerle savaşan bir direnç sistemimiz (immune system) var. Bunu denetleyen salgılar (hormonal system). Onu denetleyen de merkezi beyin olan sinir sistemimiz (nervous system). Hücrelerimizin üreme ve yönetim merkezi DNA nın yapısını belirleyerek Nobel ödülü alanlardan biri olan Crick çok daha ileri şeyler söylüyor: “Siz; neşeleriniz, üzüntüleriniz, anılarınız ihtiraslarınız, benlik ve özgür irade duygularınız ile aslında çok sayıda sinir hücresinden (nörondan) ve bunlarla ilişkili moleküllerin bir arada davranışından ibaretsiniz.”
Tüm bu yarı bilimsel anlatımın özeti ise, “Sinirliyseniz, mutsuzsanız sağlıklı kalamazsınız.”
(DNA’nın bulunuşunu anlatan J. Watson’un ‘İkili Sarmalı’nı ve F. Crick’in ‘Şaşırtan Varsayımı’nı okumanızı öneririz.)
Akıl, mantık işletmeyi zahmet sayanları; yani beyin kalpazanlarını, ŞEYTAN, ATEŞE POSTALAMAYI ÇOK SEVER!.. Hani, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!..” diyenleri siz de çok duymuşsunuzdur. Bu söz, MAZLUMU EZEN ZALİME KARŞI, ZALİMİN YANINDA OLMAYI İFADE EDER!.. Net ve apaçık, anlamı budur!.. Ama bilmezler, bu söz ve tavrın hak edişi, eninde sonunda o zalimin, zalimliğini seyredeni de mahvedeceğini!.. “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!..” sözünde, yılan, şeytani bir amaçla kullanılmıştır!.. Aslında bu sözün gerçeği, “BANA DOKUNMAYAN KAHPE BİN YIL YAŞASIN!..” demektir. Şeytani amelinize yılanı karıştırmayın. Yılan sessiz, masum, canla başla yapar doğada ki kutsal vazifesini, “Yaratan’dan Ötürü” bilesiniz!.. Onu ezip, öldürebilirsiniz, ama asıl kendinizi ezip, öldürdünüz, bilin. O masumun sadece fiziğini ezdiniz, ama ruhunu ezemezsiniz, işte asıl can o ruh, giriş kapısında sizi hakkını almak için bekliyor olacak!.. Şimdi bu söze gülebilirsiniz, o zaman anlayacaksınız, mazluma, yılana değil de, kendinize ettiğinizi!..
Yılan masumunu, “Canavar” diye karıştırmayın işin içine, öyle hainlerle bir benzerliği asla olmaz o masumların!..
Kuran’ı Kerim. Sure 8/Ayet 22, 23: Zira Allah katında yeryüzünde yürüyen canlıların en şerlisi, sağır ve dilsizlerdir ki, hakkı akıl etmezler. Allah onlarda bir iyilik olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi. Onlar işittirseydi de yine yüz çevirip dönerlerdi.
3. Lig’de mücadele eden Edirnespor’un bilinmeyen bir geleceğe doğru yolculuğu sürerken, kendisine gönül verenleri üzmeye devam ediyor.
3 milyonluk borç nedeniyle açılamayan transfer tahtası, imza atmayı bekleyen bir düzine profesyonel futbolcunun beklemesine neden oluyor. Sorun çözülmezse geçen sezon gibi çekip gidecekler. Ufukta umutlar azalıyor Edirnespor için daha sezon başında.
Geçtiğimiz sezon değeri bilinmeyen U 19 Futbol Takımı ile yola devam edilebilseydi şu anda Edirnespor kadrosunun bel kemiğini oluşturan Edirne’nin gençleri ile yola devam ediliyor olacaktı.
**
Basketbolda Edirne DSİ elindeki kıt imkanları kullanarak yine harika bir kadro oluşturmayı başarmış durumda. Yerli oyuncular umut veren gençler. Bu yıl iki yabancı oyuncu ile mücadele edecek DSİ. Eğer yabancı oyuncular da beklentileri karşılarsa Edirne DSİ bu yılda basketbola doyuracak Mimar Sinan’da izlemeye gelen basketbol severleri. DSİ aynı yönetim, aynı teknik kadro ile devam ediyor. Mütevazi bütçeyle harikalar yaratarak yollarına devam ediyorlar. İstikrarlı gidiş, akıllı yönetim ve basketbolu bilen, seven teknik yönetim. Edirneli basketbol severler gidişattan memnun ve sezonun ilk maçı için gün sayıyorlar.
**
Edirnespor Kadın Voleybol Takımı da aldığımız duyumlara göre sessiz sedasız mütevazi bir bütçe ile yine harika bir takım olma yolunda.
Nedim Mercan yönetiminde yine aynı teknik kadro ile devam ediyor voleybol takımımız yola. Onlar da gayet makul transferler ve voleybolu bilen seven ama değişmeyen teknik kadrolarıyla yollarına devam edecekler gibi gözüküyor. Yolları açık olsun, Edirneli voleybol severler basketbollu günlerin yanında voleybola da doyacak gibi bu sezon da.
**
Hentbolda ne yazık ki bu yıl kocaman Yeni Salon boş kalıyor. Geçen sezon başarılı bir şekilde Bölgesel Hentbol Ligi’nden 2. Lig’e yükselen Edirne Kültür Sanat ve Doğa Spor Kulübü sezon sonunda gittiği final gruplarında 2. olarak Kadınlar Hentbol 1. Ligi’ne çıkmayı başarmasına karşın ekonomik nedenler yüzünden liglere devam etmeme kararı aldı.
Başkan yardımcısı Özkan Karsu geçtiğimiz günlerde liglere katılamama gerekçesini açıklarken bir türlü destek bulamadıklarını, verilen sözlerin yerine gelmemesi nedeniyle ekonomik olarak büyük sıkıntılar yaşadıklarını ve bu yüzden de liglere katılmama kararı aldıklarını belirtmişti.
**
Mimar Sinan’da bu yıl basketbol ve voleybolda şenlik yaşayacak Edirneli salon sporlarına gönül verenler.
Kıyık’ta yeni statta Edirnespor’u bu pazar izlemeye gelecek olan taraftarları ise belirsizlik.
En önemli kitap okunmuyor, okunsa bile Türkçesi değil de, Arapçası anlamadan okunuyor veya duvara asılıp, evi koruduğuna inanılıyor, ASIRLAR BOYU BUNU FARK EDEN DE ÇIKAMAMIŞ ORTAYA, ATAMIZDAN BAŞKA!.. Oysa, bilmediğin yabancı dilden anlamadan okumak, akıl yoksunluğu, hatta haram, hele hele duvara asıp, koruyacağına inanmak ise, ŞİRKTİR!.. Kitap korumaz, tek koruyan Allah’tır çünkü!.. O biricik kitap Türkçe okunursa, bunları öğreniyoruz, işte!.. Diğer taraftan, HÖT-HÖT kültürü ile, saldırma, aşağılama, tartaklama, küfür azarlama, dövme ve tehditlerle, GÜYA ÇOCUK TERBİYE ETMEK, NE DEMEK?.. Koskoca bir milletin halkı, böylesine apaçık şeytanın gazına karşı kolayca, hem de asırlar boyu UYMASI, ne korkunç bir HARAM değil mi?!.. Bu asla Türk kültünün huyu değil, Bizans’ın huylarındandır!.. Bulaştı çoğaldı mı yoksa?.. Bunları FARK EDİP çözersek, DÜNYANIN, ÖZLENEN EN MEDENİ ÜLKESİNİ inşa etmek, BİZ TÜRKLERE NASİP OLMASI MÜMKÜN GÖRÜNÜYOR!..
Deneyin, görün!..
Kuran’ı Kerim. Sure 9/Ayet 23: Ey iman edenler! Babalarınızı ve biraderlerinizi, küfrü imandan üstün tutarlarsa yar edinmeyin. İçinizden her kim onları yâr edinirse dostlukları yanlışta olmakla, kendilerine zulmetmiş olurlar.
Edirne Belediyesi, geçtiğimiz hafta toplanan Belediye Meclisi’nde alınan karar doğrultusunda sosyal belediyecilik anlayışını güçlendirecek önemli bir adımı hayata geçiriyor.
Evde Bakım Hizmeti…
**
Yaşlı bir insanın evini düşünün…
Perdeler kapalı, duvar saati tıkır tıkır işliyor ama günler birbirine benziyor.
Çocuklar şehir dışında…
Komşular da artık eskisi kadar uğrayamıyor.
**
Bir gün kapı çalıyor.
Gelenler alıştığı postacı ya da faturacı değil; belediyeden bir ekip.
Ellerinde temizlik malzemeleri, yanında bir berber, güler yüzleriyle içeri giriyorlar.
Bir şehrin uygarlık seviyesi, en kırılgan insanına nasıl davrandığıyla ölçülür.
Yaşlısına, engellisine, kronik hastasına el uzatabilen bir belediye, yalnızca yol ve kaldırım yapmaz; aynı zamanda insana dokunur, hayatı kolaylaştırır.
İşte “Evde Bakım Hizmeti”nin anlamı tam da bu:
Bir kapı ziline dokunan umut.
**
Artık Edirne’de, evden çıkamayan yaşlılar için kapıyı çalan yalnızca sessizlik olmayacak.
Belediye’nin oluşturduğu ekipler, ihtiyaç sahiplerinin evine gidip hem temizlik hem de kişisel bakım hizmeti verecek.
Kuaför ve berberler, insanı hayata bağlayan o küçük ama çok değerli dokunuşları sağlayacak.
Üstelik yalnızca hijyen ve bakım değil, hastaneye ulaşmakta güçlük çekenler için hasta nakil desteği de sunulacak.
Haklarını yemeyelim, bu gün, “Medeni” dediğimiz ülkelerde, kendi halkı için olduğu kadar, cümlenin hakları ve adaleti için çalışanlar da çok!.. Dünyanın doğasını ve hayvanlarını korumak için, birçokları örgütlenip, maddi manevi fedakârlıklarla çalışıyorlar. Allah onlardan razı olsun. Ama yine de, negatiflerin peşinden gidenler çok olunca, iktidarlar, yine köleci, kirletici, sömürgecilik yolundan vazgeçmiyorlar!.. Halâ o orta çağ HAÇLI ZİHNİYETİ devam ediyor maalesef!.. Politik amaçları: “Bilimde, ekonomide, silah gücünde çok güçlü olup, dünyanın diğer ülkelerinin özgürlüğünü gasp edelim, kutsallarını tahrif edelim, köleleştirip, sömürelim!..” üzerine kuruludur. Dünyada hep birlikte, farklı, ama pozitif kültürel renk çeşitliğini ürete ürete, paylaşa, paylaşa, yardımlaşa, yardımlaşa, saygıyla, sevgiyle HUZUR BÜTÜNLÜĞÜ İÇİNDE YAŞAMAK VARKEN, KAN GÖZYAŞI, SAVAŞLARA SEBEP OLMAK NEDEN?.. İnsanlığı mahvetmek için uğraşan, şeytanın uşağı olmak NEDEN?.. İnsan evlâdı olmak varken, ŞEYTAN OLMAYI TERCİH ETMEK NEDEN?.. “Geri kalmış” denilen ülkelerde ise, kölecilere kananların çokluğunda, bataklığı kurutmak yerine, batağın üstündeki saadet de olma arzularında, cümlenin hak ve adaletine saygı, sevgi ve koruma konusunda, pek yazan, çizen, okuyan, çalışan, ÇOK AZ, maalesef!..
Varsa yoksa, “Bana ne” cilik, particilik, dert edebiyatı, bir de araba keyfi sevdası!..
Kuran’ı Kerim. Sure 7/ayet 165: Artık o avcılar, edilen nasihatleri unutunca, biz de kötülükten alıkoyanları kurtardık. Zulmedenleri ise, çıkardıkları fesatlar yüzünden şiddetli bir azaba yakaladık.