Kategori arşivi: Yazarlar

EDİRNE ve TURİZM

Edirne Türkiye’nin batı ucu. Sultan 1. Murat zamanında alındığından beri çok şaşalı günler yaşamış, 95 yıl Osmanlı’ya başkentlik yapmış, taki Fatih Mehmet İstanbul’u alana, orta çağın kapanıp yeni çağ açılana kadar saltanat Edirne’de olmuş. 1683 Viyana kuşatmasında başarılı olunamayınca Edirne üzerinde de soğuk rüzgarlar esmeye başlamış. Her geçen yıl Osmanlı hep aldığı toprakları kaybetmiş, arkadan Plevne savaşı, himayemizdeki devletler bağımsızlık kazanmış, Balkan Savaşı. Edirne’de iş görecek insanlar Edirne’yi terk etmeye başlamış, Edirne çiftçilerin ve küçük esnafın eline kalmış. Arkadan Yunan işgali. Edirne iyice boşalmış, Edirne’de iş görecek, sermaye yaratacak insan kalmamış.
Daha sonra İkinci Dünya Savaşı. Edirne boşalmış, Edirne’den gitmeyenler fakirler, küçük esnaf ve Roman vatandaşlarla çiftçiler olmuş. O yıllara kaçaklık yılları denir. O günlerde Edirne’nin nüfusu 40 bindi, alışveriş durmuş, tek aktivite tarımdı.
Bugün Edirne öylemi; merkez olarak nüfusumuz 200 bine yaklaşmaktadır, çok güzel alışveriş ortamı yaratılmıştır. O kötü günlerde turizm nedir bilen yok. Bugün kazanç kapısı tarım, sanayi ise de üçüncüsü turizmdir.
Turizm nedir; insanların bulundukları yerden bir müddet ayrılıp başka yerlere, ülkelere gidip o ülkeleri görmek, oranın insanları ile tanışmak, onların geleneklerini, özelliklerini öğrenmek, bir ortam değişimi yapmak, bazı hatıra eşyası almak ve o ülkeye döviz cinsinden bir miktar para harcamak, gezdiğin ülkeye para bırakmak, işte bu turizmdir.
İkinci Dünya Savaşından sonra düzeni bozulan devletler turizm ile kendini toparlamıştır. Bunların başında Fransa, İtalya, daha bir çok ülke gösterilir.
Edirne’ye gelince tam bir turistik şehirdir. Atalarımızdan kalma mimari yapıtlar, şehrimizden üç nehrin geçmesi, tabiat güzelliği, uysal, sakin insanları, kapalı çarşılarımız, Cuma pazarı, bizim paramızın diğer paralara göre değerinin daha düşük olması Edirne’yi cazip hale getiriyor. Tek anti halimiz yeteri kadar temiz değiliz.
Edirne’ye yetmişli yıllara kadar sanayi yatırımı yapılmıyordu. Neymiş o hudut şehriymişiz, top ateşinle yok olurmuş. Bugünkü savaşlarda artık bu geçerli değil. İsrail-İran savaşı bunu göstermiştir. Edirne’ye de yatırım yapılabilir fabrikalar kurulmuştur. Fabrikalardan sonra turizm kampanyası başladı. Bunda AB etkisi oldu, şimdi Edirne tam bir turistik şehir oldu. Nasıl olmasın, ecdat yadigarı mimari eserlerimiz var, üç tane kapalı çarşımız, tabiat güzelliğimiz, restore edilen, güzelleştirilen çarşılarımız. Sy Valimiz sayesinde ahşap evlerimizde onarılıyor. Ona yakın müzemiz var. Eskiden kızak şenlikleri olurdu, bu yıllarda kar yüzü görmüyoruz, Kakava şenlikleri, yüz küsur yıldır yürütülen Kırkpınar festivali.
Türk parasının yabancı paralara göre değerinin düşük olması Türkiye’yi ucuz ülke durumuna sokuyor. Mal ucuz, yemek ucuz, otel ucuz, nasıl yabancı, yerli turist gelmesin! Türkiye’de şehirler arasında turizm sıralamasında İstanbul birinci, Antalya ikinci, Edirne üçüncü oluyor. Yıllık turist sayısı 2,5 milyon.
Edirne artık o eski Edirne değil. Turizm konusunda tek noksanımız sokaklarımız, caddelerimiz yeteri kadar temiz değil, çöplerimiz taşınsa da çöpçüler sokaklarımızı süpürseler de yine de pislik yok olmuyor. Çünkü temizlik alışkanlığı edinememişiz. Bu konuda bir kampanya başlatmalıyız. Edirne televizyonunda günde bir saat belediye saati olmalı, Belediyeden bir görevli halkı temiz olmaya davet etmeli, belki daha temiz oluruz.
Geçmiş yıllarda Kırkpınarlar’da en büyük sorun turizm açısından Edirne’ye gelen kimselerin ikamet sorunuydu, bugün bu sorunumuz hal olmuştur. Beş, dört, üç, iki yıldızlı otellerimiz var, daha fazlası da yapılıyor.
Kırkpınar festivalinde komşumuz Bulgaristan folklor ekiplerini gönderiyor, onlarda hünerlerini gösterip festivale neşe katıyorlar. Daha önceki yıllarda Yunan komşumuzda folklor ve müzik orkestraları gelir, festivale katılırlardı ama artık gelmiyorlar. Onları da festivalde görmek istiyoruz. Bizler için önemli EDİRNE ve TURİZM için . . .

RAHMET VARKEN

Her işimize başlarken,“Besmele” yi söylerken neler düşünüp, hissetmeliyiz dersek!..
*Her an, Yaratan’ımızın huzurunda olduğumuzu,
*Allah’ın her yaptığımızı izleyip, gizli kalmadığını, gönülden geçenleri bile bildiğini,
*Her işimize başlarken, Yaratan’ımızın razı olup, olmayacağını gözetmemizi,
*Her işimizin akıbetini verenin, tek koruyucu yar ve yardımcımızın, Allah olduğunu, *Har işimizde, elimizden gelenin en iyisini yapmak için, akıl, gönül ve fiziki emekle çalışmak biz de, akıbeti verecek olanın Allah olduğunu,
*Daima, sonsuz kudret sahibi, Allah’a layık yaşayıp, sığınıp, güvenip, korumasına, hikmetine nail olarak yaşamanın güzelliğine kavuşmamız için,
*Dünyada, Allah’ın kulu ve vazifelisi olduğumuzu, çıkarsız, cümleye fayda için maddi, manevi çalışmamız gerektiğin,
UNUTMADAN, HATIRLAMAK, ELİMİZDEN GELEN EN İYİ FAYDAYI YAPMANIN İLÂHİ YOLUNU BİZE, BESMELE İLE BAHŞETMİŞTİR!.. RABBİMİZE ŞÜKÜR.
“BESMELE” ŞAŞAR, BEŞER İNSANOĞLUNA BAHŞEDİLMİŞ, İDRAKİNDE OLANI SONSUZ GÜCE BAĞLAYAN, MUHTEŞEM BİR NİMET SIRRIDIR!..
Kendini, işini, Allah’ın sonsuz kudretine bağlamanın sırrıdır!..

Gelen gelir, giden gider, kalan kalır, tercih herkezde!..

Kuran’ı Kerim. Sure 42/ayet 25-26:
*Allah kullarının tövbelerini kabul ve dilediğinin işlediklerini affeder. O, onların bütün işlediklerini bilir.
*İnanan ve iyi işler yapanların duasını kabul eder; lütuf ve kereminden onlara fazlasını verir. Kâfirlere gelince: Onlara da çetin bir azap vardır.
KÂFİR: bir yorumla da, Allah’a, inanmayıp, insanlığa, doğa ve tabiat varlıklarına karşı çıkarı için, kötülük yapan kişi” diyebiliriz.

ABD Suriye İlişkileri Güncellenirken

ABD 30 Haziran 2025 itibarıyla Suriye’ye yönelik yaptırımlarını önemli ölçüde sona erdirdi. Amerikan Devlet Departmanı Sekreterliği tarafından yapılan yazılı açıklamada yaptırımların Esad döneminin unsurlarını, teröristleri ve kitle imha silahlarının ticaretini yahut bir şekilde uygun olmayan ellere geçişini sağlayan kişilere yönelik olduğu belirtilirken artık Suriye’ye bir şans verilmesi gerektiği de eklendi.

Metnin dili her ne kadar Trump’ın günlük konuşmalarına benzese de diplomatik seviyeye erişilmeye çalışılarak anlatılmaya istenen aslında Suriye’nin sistemik uluslararası politikanın bir unsuru olabilmesi için destek olmak. Amerikalıların dillerini elden geçirmeye ihtiyaçları olduğunu düşünüyorum. Neyse, Suriye’de artık Colani, Cevlani, Golani dönemi değişti Eş Şara dönemi var. Tabii nereye kadar?

Yani Şara hükümetinin ABD yaptırımlarının kaldırılmasından duyduğu memnuniyeti bir kenara bırakacak olursak ABD ile İsrail arasındaki kopmaz ilişkiler karşısında Şara hükümetinin nasıl bir tavır takınması gerektiği sorusu masada halen duruyor.

Öyle ya İsrail güvenlik bahanesi ile Suriye’nin önemli bir kesimde işgalci olarak duruyor. Sanırım İsrail’in işgal ettiği kesimler protesto gösterilerine konu olmaması gereken yerler ki medyada yahut sokaklar da hiç duymuyoruz bu karşı çıkışları.

İsrail ordusu Şam’a halen çok yakınken sessizlik sürüyor. Bakalım bu sessizlik daha nereye kadar sürecek. Ancak bu noktada şunu da düşünmek gerekir hani der ya eskiler sükût ikrardan gelir diye…

ABD’nin yaptırımları kaldırması Şara hükümetinin bölgesel ve küresel kabul edilebilirliğini bir nebze artıracaktır. Yaptırımların kaldırıldığını görünce 2012 yılında dönemin devlet sekreteri ve sonradan başkan adayı olan Hilary Clinton’ın ABC habere yaptığı açıklama geldi. Clinton, Suriye’deki olayları kastederek onlarla diplomatik ilişkilerimizi yönlendirici seviyede olmadığını biliyoruz bu yüzden bölgesel müttefiklerimiz aracılığı ile ilişki kuruyoruz demişti. Sanırım artık yönlendirici seviyeye daha yakınlar. Belki yaptırımların kaldırılmasını bir de bu perspektiften görmek istersiniz, kim bilir? Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.

BEYİN NEREDEYMİŞ

“OMUZ ALTI, OMUZ ÜSTÜ!..”
Ne enteresan değil mi, kibarlık?..
“Omuz altı, omuz üstü!..” zaten demokrasilerde çare tükenmez ki.
Şimdi de, “AKIL, MANTIK= ŞUUR= DOĞRU VE MANTIKLI DÜŞÜNME!..”
“OMUZ ALTI, OMUZ ÜSTÜ!..”
“Bu iki deyimin, akıllı, mantıklı düşünmekle ne alakası var?..” demeyin.
“OMUZ ALTI” DÜŞÜNÜN BİR AN!..
Sonra, “OMUZ ÜSTÜ” DÜŞÜNÜN!..” Şimdi farkı gördünüz mü?..
Demek ki, o fark BEYİN NEREDE OLDUNA BAĞLIYMIŞ!..

ANLATABİLDİM Mİ BİLMEM, “BEYİN NEREDEYMİŞ?..”

Kuran’ı Kerim. Sure 91/ayet 8,9,10:
Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.
10/100: Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O akıllarını kullanmayanları murdar kılar.

DERTLEŞME

Hasbihâl etme; karşılıklı konuşma, sohbet, dertleşme demektir. Yazılı kültürümüz az olduğundan genellikle konuşuruz her şeyimizi. Bu nedenle de birçok sözcük veya tamlama aynı anlamı içermektedir. Hasbihâl etmeye muhabbet etme de denir.

Ali Ekber Çiçek’in türküsünde dediği gibi; “Gönül gel seninle muhabbet edelim”. Ozan her ne kadar gönlü ile muhabbet etmek istese de muhabbet etme dostlarla olur. Aynı anlama gelen “yarenlik etme” de vardır. O da aynı; ahbapça, dostça söyleşme. İster hasbihâl ister muhabbet ister yarenlik olsun hepsi dertleşme anlamını içermektedir. Dertleşme de kişilerin sorunlarını,sıkıntılarını birbirine anlatmasıdır.

Sahi biz neden hayal kurmayız da dertleşiriz? Çünkü derdimiz çok. Bitmiyor mübarek. Hep dert, hep dert. Levent Kırca’nın bir skecinde dediği gibi; ‘Dedem hep çukurlara düşe düşe büyümüş. Babam da öyle ve ben de aynıyım. Hep çukurlara düşe çıka büyüdüm. Oğlum da öyle büyüdü ve şimdi torunum düşüp çıkıyor çukurlardan. Yahu bu memlekette çukuru olmayan yerleşim yeri yok mu be?’

Çukurlara alıştık. Başka? Enflasyona, paranın pul olmasına bak. O da çukur gibi hep dert oldu. Siyasetçilere bakalım; her gelen bir öncekini aratıyor.N’oluyoruz be? Bu topraklardan ne değerli insanlar geldi geçti. Dünyaya örnek oldu. Bir kesim bunları göremedi çünkü hepsi iktidarlar tarafından düşmanlaştırıldı. Ya görenler ne yaptık?

Neyse terbiyemizi bozmadan havadan sudan dertleşelim. Malum havalar çok sıcak. Geceleri biraz serinliyor hava ve Meriç kıyılarına uğrayalım desek sinek saldırısı var. Evlerde klima veya benzeri serinleticilerle oyalanan da var. Bu günlerde en çok satılan ev eşyasının serinleticiler olduğunu bir satıcı söylemişti. Çaresizlik.

Havadan bahsedince sudan da bahsetmek gerek. Konuşan birkaç dostu görünce sorarız; “Ne konuşuyorsunuz?” Yanıt kalıplaşmış cümledir; “Hiiiç, havadan sudan”. Oysa bu devirde havadan-sudan konuşmak kadar önemli bir konu olmamalıdır. İnsanın kendi kendine yaptığı birçok kötülük bir yana hava ve suyu kirletmesi en tehlikelisi olmalı. İklim krizini üreterek(!) doğal dengeyi bozan bizler sudan para kazanmayı epeydir ticari kâr hanemize kattık! Yakında havayı da pazarlarsak şaşırmayalım!

İnanılmaz iletişim-bilişim teknolojisi sayesinde her şeyi her an cebimizde taşıyan insan denen biz mahlukatlar olarak geleceğimize dair hasbihâl etmiyoruz demiyorum. Ediyoruz, dertleşiyoruz da samimiyetle söylersek; dert etmiyoruz. Örneğin su bitiyor dese biri; ‘O kadar da olmaz be yaaa!’der hareket etmeyiz. Çünkü 5N1K sorularına yanıt aramayız.

Açıldı ya konular, daha da açalım. Dertlerimizi Anadolu ve Rumeli topraklarına yaysak inanın almaz. Oysa dünyanın en değerli coğrafyasında en değerli kültürlerin beşiğindeyiz. Ahmet Arif demesiyle; “Beşikler vermişim Nuh’a / Salıncaklar, hamaklar, / Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır, /Anadolu’yum ben, / Tanıyor musun?”. Maalesef coğrafyamızı da, kültürümüz de tanımıyoruz.

Hem sarayın hem halkın dilini birleştirebilen nadir Osmanlı şairi Fuzuli; “Dert çok hemdert yok” demiş ya biz de söyleriz hasbihâl ederken. “Hemdert” dediği dert ortağı yok anlamında. Bu yalan sistemi koruyanlar bizlerin dert ortağı olarak buluşmamıza bile karışırlar. 12 Eylül günlerinde üç kişi bir olunca örgüt denip tutuklanıyordu. Şimdi daha kötüye geldik sanırım. 12 Eylülcülerin emperyalist efendileri ile ektiği rüzgâr bugün büyüdü büyüdü ve fırtına olarak hepimizi dağıtmaya çalışmaktadır. Yarına durulmazsa sonumuz felakete gidebilir.

Bizler Fuzuli gibi umutsuz olmadık, olmayacağız elbette. Biz Anadolu’yuz. Nazım Hikmet anlatır bizi; ‘Onlar ki toprakta karınca, /suda balık, / havada kuş kadar / çokturlar;/korkak, / cesur, / cahil, / hakîm/ ve çocukturlar / ve kahreden / yaratan ki onlardır, / destanımızda yalnız onların maceraları vardır.’

Hasbihâlimiz, yarenliğimiz, muhabbetimiz,dertleşmemiz; ne dersek diyelim bu karamsarlıkları aşmak için önemlidir.Sık sık yapalım bunları ve en çok da havadan sudan, barıştan, evrensel bilimden konuşalım. Toplum ve doğa düşmanlarını, Sivas gerici katliamlarını birbirimize anımsatalım. Dünyada saygın insanlarımızdan ve dünyanın saygın insanlarından söz edelim. Söz etmek yetmez, yetmemeli. Fikir eyleme geçmezse raftaki kitap gibidir. Kitabı değerli kılan okuyanı harekete geçirmesidir.Dertleşme de öyle; her dertleşme yalnız olmadığımızı anımsamak ve egemenlere anımsatmak olmalıdır.

BİRİSİ DE

Birisini tanımıştım. İşinden çok para kazandığı, dünyalıklarının ve yaşam tarzının lüks olmasından belliydi. Belli ki, çok kazanç onu, çok harcamalı yaşamın, yüksek giderleri içine sokmuştu.
Bir gün karşılaştığımızda, ona hal hatır sorunca, asık bir suratla, “ Bu ara, işler kesat!..” dedi.
Arkadaşa, tam, “İnşallah uzun sürmez de açılır işlerin!..” diyecektim ki, birden, bunun “İSRAFIN ÇOK OLSUN!..” anlamına geleceğini düşünüp hemen sustum.
“Açılmazsa?..” diyecek oldum.
Arkadaş, “Allah korusun!..” dedi.
Yine içimden “Onun Allah’ı ile benim Allah’ım başka!..” dedim. Çünkü o, ona çok para kazandırıp, çok HEVES, İSRAF satın almayı verecek bir Allah’a tapıyordu!.. Benim Allah’ım ise bana, “Yaptığın her iş cümle alemin faydasına olsun, sakın zararına olmasın!..
Ve de sakın müsrif, olma SAPKIN heveslerinin peşinde masraf edeceğine, o kazancı muhtaçlara harca !..” diye emrediyor.
Para kazanma ve heveslerini ÜRETME-TÜKETME hırslarına dayalı yaşam tarzı insanı ne hale getiriyor!..

Bu yaşam tarzına, “Para ile sonu gelmez SAPKIN heveslerini satın almak için DÜNYAYI ZEHİRLEYENLER çağı” denmez mi şimdi?.. Siz ne dersiniz?..

Kuran’ı Kerim. Sure 28/ayet 50:
Eğer sana cevap veremezlerse bil ki onlar, keyiflerine uyuyorlar. Allah’ tan bir yol gösterici olmadan, yalnız kendi keyfine uyandan daha sapık kim olabilir? Muhakkak ki Allah zalim kavmi doğru yola iletmez.

MÜNİH’TEN SAROS’A

1973 yılında Edirne’den Almanya’ya ayak bastığında 23 yaşında üniversiteyi yeni bitirmiş mesleğinde deneyimli bir elektrik mühendisiydi.

Gittiği gibi Münih’te yaşayan akrabaları sayesinde BMW motor şirketinde işe başladı. Sevdi işini, fabrika yönetimi ve mesai arkadaşları da onu. Çocukluğundan beri ilgili olduğu motosiklet dünyasının içinde buluvermişti kendisini.

Gülçavuş sahili. 1970 li yıllar.

Edirne’nin sokaklarında az mı Jawa bağırtmıştı babasından habersiz çaldığı motoruyla. Kendisinden 3 yaş küçük Emin arkadaşıyla birlikte Trakya’nın en ücra köşelerine ulaşmayı başarmışlardı. Emin’in 50’lik Honda Cup’una hayranlık duyar, hıncını Jawa’nın gazını kökleyerek çıkartmaya çalışırdı.

Çalıştığı BMW firması Dünya’nın en iddialı motorlarından birisini çıkardı aynı yıl. 1973 model R 90 S. “Gümüş Duman”. Adeta aşık olmuştu bu motora. Mesai saatleri boyunca işini yaparken üretim bantları arasında dolaşır, o zaman için sahip olmasının imkanı olmadığı bu dehşet makineyi gıpta ile izlerdi.

İki yıl içinde işinde ustalaşmış, maaşı artmış ve artık bu motorun ikinci elini alabilmeyi başarmıştı. İş yerinde tanıştıkları ve sonradan sevgili oldukları Angela’nın da ısrarlarıyla birlikte 1200 mark katkısı da olunca yola çıkma zamanı gelmişti artık.

Motorunun bütün bakımlarını Angela ile birlikte yaptılar. Bütün vidaları elden geçti, yağını değiştirdiler, frenlerini son kez kontrol ettikten sonra motorlarına yükledikleri çadır, uyku tulumları ve matlarıyla birlikte Türkiye’ye doğru yola çıktılar.

Bülent öğretmen çocukları eğitmeye devam ediyor.

İki haftalık izinleri vardı ve kat edilmesi gereken 4 bin kilometre yol.

Sabah erken çıktılar Münih’ten yola. Avusturya’da Viyana’da geçirdikleri bir kaç saatten sonra Yugoslavya’da yol kenarında bir benzinlikte gecelediler çadırlarını kurmadan uyku tulumlarının içinde. İkinci gün Yugoslavya’yı boydan boya geçip bitirdikten sonra Sofya’ya günün akşam saatlerinde girdiklerinde 1300 km’nin üzerinde yol almışlardı.

Üçüncü gün öğlen saatlerinde ulaştılar o yılların küçücük Kapıkule’sine.

Gümrükte işleri bittikten sonra heyecanla motorun gazına asıldığında arkasında oturan Angela’nın vücuduna sarılmış elleri onu yavaş gitmesi konusunda uyarıyordu.

Bülent Karakaş. 50 yıldır sahilin gönüllü bekçisi.

Edirne’ye girdiğinde Saraçlar’da turladı önce. Özlemişti doğduğu büyüdüğü kenti. Tur dönüşü Çatı Restoran’a götürdü Angela’yı. Sözü vardı Edirne’de en çok Çatı Restoran’da yemek yemeyi istiyordu. Gençlik ve öğrencilik yıllarında parası olmadığı için kapısından giremediği Çatı Restoran.

Yemek sonrası Ayşekadın’da yaşayan anne babasının evine geldiklerinde önce yaşanan sevinç Angela’yı gördüklerinde şaşkınlığa dönüşse de çat pat Türkçesiyle Angela’nın samimi tavırlarıyla sıcak bir ortam oluşu vermişti  hemen.

İki gün boyunca Edirne’nin tarihi, turistik her yerini gezdiler birlikte. Temmuz ayının bunaltıcı sıcaklığı sonunda Angela’ya verdiği söz için Saros’un yolunu tuttular.

Enez’e varmaktı amaçları yola çıkarken. Enez’e yaklaştıklarında sol tarafa kıvrılan köy yolunu arkadan uzattığı eliyle işaret etti Angela. Direksiyonu kıvırarak daracık, toprak köy yolunda ilerlemeye başladı Gümüş Duman homurtular çıkartarak.

Dümdüz ilerledikten sonra Küçükevren’de aldıkları tarif onları Gülçavuş’ta Şezai’nin işlettiği köy kahvesiyle buluşturdu. Yorgunluk çaylarını içtikten sonra saldılar kendilerini sahil yoluna doğru bir de ne görsünler?

Çifter koşulmuş öküz/inek arabaları ardı ardına sahile doğru inmekte. Gülçavuş köylüleri sahile yakın kuyunun başında testilerine su dolduruyorlar sahile ulaşmaya çalışıyorlar. Yanlarında paket paket kumanyalar, sarmalar, börekler. Adetiymiş köyün, her hafta sonu deniz kenarında piknik yapılır, akşam en son öküzler de deniz içinde yıkandıktan sonra köye dönülürmüş.

Sahile vardıklarında Angela motordan atladığı gibi ellerini açarak Saros ile kucaklaştı. Dizlerine kadar girdiği denizde ayaklarını çırparak neşeyle gülerek;

“İşte bize üniversite’de derste anlattıkları, ansiklopedilerde okuduğum, hayran olduğum, merak ettiğim Saros. Burası Dünya’da kendi kendini temizlemeyi başarabilen çok az yerden birisi. Bak şu güzelliğe iyi ki beni buralara getirdin.”

Sahilde neşe içinde oynayan çocukları izleyerek motorun üzerindeki eşyaları boşalttıktan sonra kuytu bir yere kurdular çadırlarını. Malzemelerinin bazılarını da çadırın içinde koyduktan sonra sahilde yürüyüşe çıktılar. Kendileri gibi üç çadır ve birkaç tane barakadan başka bir şey yoktu sahilde.

Çocukların yanından geçerken kendilerini izleyen meraklı çocuklarla sohbete başladılar. Nerden geldiniz, motor kaç basıyor sorularından sonra isminin Bülent Karakaş olan 9 yaşlarında bir çocukla sohbeti koyulaştırdılar.

Gülçavuş köyündenmiş Bülent. Büyüyünce öğretmen olmak istiyormuş. Çok seviyormuş köyünü ve bu sahili. En çok da sahile ve denize çöp atanlara kızıyormuş.

Angela çat pat Türkçesiyle; “Bulent buyalara sahip çıykın, dünyanın en güzel yeyleri.”

**

……..(50 yıl sonra)

Akşam saatlerinde indiğim Gülçavuş sahilinde rastladığım yaşlı bir amcanın anılarını naklettim üstteki yazıda. Yanında bembeyaz saçlarıyla etrafı sevecen gözlerle izleyen bir de kadın vardı. Sormadım ismini. Ama bana Bülent Karakaş’ı sordular. Öğretmen olduğunu ve Gülçavuş sahilini koruyan mücadele eden en önde gelen isimlerden birisi olduğunu anlattım. Sevindiler. Selam ilettiler Bülent öğretmene. 50 yıl öncekine benzer bir halde buldukları Saros onları çok mutlu etmiş, iletmemi istediler Bülent öğretmene.  Biraları bittikten sonra bana veda ederek bindikleri Scooter motorlarıyla geldikleri yöne doğru yola çıktılar.

ANLAMAK!

Sunay Akın’ın geçen hafta sosyal medya hesabından Fatih Altaylı’nın tutuklanmasına neden olan programını seyrettikten sonra, yaptığı bir paylaşım oldukça dikkat çekti.

Akın’ın Türkçe öğretmenlerine, “Lütfen dilimizi öğrenmeyen, öğrenemeyen öğrencilerinizi mezun etmeyin… Ne olur, okuduğunu, duyduğunu anlamayan insanlara Türkçe konusunda yeterlilik vermeyin…” şeklindeki paylaşımı ile geçen hafta Edirne’nin sahil ilçesi Enez’deki bir toplantıda dile getirilen bir ayrıntı aynı zamana denk gelince sanki pişti oldu…

Enez Sahil Sakinleri Derneği’nce “Konuşan Enez” programı kapsamında düzenlenen ilçedeki örgün eğitim ve öğretimin yerel sorunlarının görüşüldüğü toplantıda çözüm önerileri ele alınırken, bugün liseye kadar gelmiş bazı öğrencilerin hala okuma/yazma konusunda yetersiz olduğuna dikkat çekilmesi sorunun vahametini en net biçimde ortaya koydu…

**

Hudut Gazetesi olarak biz de toplantıda dile getirilen bu ilginç saptamayı “Eğitimin hal-i pür melali!” başlığı ile gazetemizin manşetinden okurlarımızla paylaştık.

Hani derler ya, “Güleriz ağlanacak halimize…” 

Fıkra gibi:

Öğretmen, öğrencisine sorar:

-Evladım, anlamadığın yeri neden sormadın?

Öğrenci cevap verir:

-Hocam, anlamadığım yeri anlamadım ki nereyi soracağımı bileyim!

Durum bu!

**

Sunay Akın’ın ironik çıkışı ile Enez’deki yerel toplantıda dile getirilen somut gözlemin yan yana gelmesi gerçekten çarpıcı…

Her ikisi de Türkiye’de anlama, dil ve eğitim konusunda yaşanan yapısal bir sorunun farklı yüzlerini gösteriyor…

Anlamak, sadece bir sözcüğü bilmek değildir.

Okumak da sadece harfleri birleştirmek değil.

Asıl mesele, satır aralarını görebilmek, anlatılanı çözümleyebilmek, düşünsel bir kavrayışa sahip olabilmektir.

Ama bu seviyeye ulaşmak, sınav puanlarıyla, test çözümleriyle değil; kitap okuyarak, tartışarak, düşünerek, dinleyerek ve en önemlisi dili doğru kullanarak olur.

**

Şu soruyu kendimize sormalıyız:

-Anlamayan bir vatandaş demokrasiyi nasıl savunur?

-Anlamayan bir seçmen, seçimini nasıl bilinçle yapar?”

Anlamak bireysel bir beceri gibi görünse de toplumsal bir sorumluluk taşıyor.

O nedenle öğretmenlere, ailelere, yazarlara, gazetecilere, hatta yerel sivil toplum örgütlerine büyük görev düşüyor.

Çünkü Enez’de konuşulan o sorun, belki İstanbul’da, İzmir’de, Diyarbakır’da farklı biçimlerde yaşanıyor.

Ve unutmayalım:

Dilini tam öğrenemeyen bir toplum, neyi savunacağını da, nelerden korkacağını da bilemez!

**

Yaşamım boyunca hiçbir siyasi partiye üye olmadım.

Elbette bir vatandaş olarak gittim oyumu kullandım, bir gazeteci olarak da mümkün olduğu kadar izlemeye, neler oluyor anlamaya çalıştım, hala da çalışıyorum.

Bugün 30 Haziran 2025 Pazartesi…

Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) 38. Olağan Kurultayı’nın iptali ve parti yönetiminin görevden uzaklaştırılması talebiyle açılan dava bugün görülecek.

Gözler bir kişinin üzerinde…

Kim mi?

“Mahkeme kararlarına nasıl uymam” diyen kişi ile bu ülkede adalet yürüyüşü yapan kişi aynı kişi..

Bu fıkra da bu kadar…

**

Ne diyelim…

Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az!

VAR MI

“Oh!.. Artık çok rahatım, karnım tok, sırtım pek, keyfim de yerinde ama daha çok keyif için, keyifli spor olsun, keyifli yiğitlik olsun diye, gidip silahın kralını alayım, kırda, bayırda ki masumları öldüreyim de el-alem yiğit görsün!..”
VAR MI, BÖYLE BİR İNSANLIK?..
VAR MI, BÖYLE BİR DİN, İMAN?..
VAR MI, BÖYLE BİR ADALET?..
VAR MI, BÖYLE BİR DÜNYA?..
Mümkün değil, olmaz, olamaz!..
Ne, Hak’la, ne din ile, ne adaletle, ne karakterle, ne vicdanla, yani “İNSANLIKLA UYUŞMAZ “ ki, zevk için, kâr için masumu öldürmek!..
Allah’ın bir sebeple “Yaşasın!..” diye yarattığı hayvanların zevk için canlarına kıymak da ne demek?..
“ÖLDÜRME SAKIN!” emri elde iken:
Yaşam mücadelesinde, yavrularını büyütme çabasında, rızkının peşinde olan masumlara karşı silahlanıp, kurşunlayıp kıyım yap, sonra da ADINI, kâr, spor, yiğitlik koyun!..
ANCAK KENDİNİZİ KANDIRIRSINIZ!..
Asırlardır böyle yaparsınız, asırlardır da, verilmedik azap kalmamış, nice nesiller, ülkeler mahvedilmiş, cezasız kalmadığını anlayın diye!..
ANLAYIN ARTIK!..
Biz de kınayan da yok zalimliği, en yazığı da bu!.. Sayınca yüz milyon ama…

ZALİMLERE müsâde edenler de, onlardan sayılır, biline?..

Kuran’ı Kerim. Sure 12/Ayet 40:
Allah’ı bırakıp da taptıklarınız, sizin ve atalarınızın taktığı birtakım isimlerden başka bir şey değildir. Allah onlar hakkında herhangi bir delil indirmemiştir. Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibadet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanlardan çoğu bilmezler.

ÜNİVERSİTE GİRİŞ SINAVLARI

Gençlerin en büyük sorunu gelecek oluyor. İster klasik ister meslek lisesi olsun, bu öğretim kurumlarını bitirmiş olan genç için hayat başlıyor. O kimse doğrudan iş hayatına atıldığı gibi sevdiği ve yeteneği olduğu bir branşın daha ilerisi için Üniversite tahsili yapmak ister. Peki nasıl olacak bu, elbette üniversiteye girmekle olur. Olur ama bu konuya heves edenler alınacak öğrenci sayısının üzerinde ise o zaman bir eleme sistemi uygulamak gerekir. Eleme sistemi koşu yarışı olmayacağına göre en uygun eleme sınav olur.
21 Haziran ve 22 Haziran tarihleri arasında böyle bir sınav yapıldı. Üniversiteye girecek kimseler belirlenmiş oldu. Bu sınav sınıf geçme kalma şeklinde değil puanlama şeklinde oluyor. En yüksek puandan başlanıyor, aşağı doğru gidiliyor. Bunu üniversite belirliyor. Bu puanları tutturamayan üniversiteye giremiyor.
Bu yıl üniversite sınavlarına 2,5 milyon aday girdi, alınacak öğrenci 1,5 milyon, geri kalanları gelecek seneye kaldı, ne yaparsın kader böyle. Bu sınavlara — YKS — sınavları deniyor. Bu sınavlar da gözde üniversitelerin puanlamaları daha yüksek oluyor, o puanı tutturup o üniversiteye girmek daha zor oluyor.
Bu sınavlar klasik lise ders programlarına göre hazırlanmış. Meslek okulundan mezun olan bir kimse bazı soruları cevaplayamaz, çünkü o konularda ders görmemiştir. Örneğin, biyoloji, mantık, felsefe, trigonometri. Meslek okullarında klasik liselerdeki kadar matematik, edebiyat okutulmuyor. Meslek okulundan mezun olanlar bu konulara cevap veremez. Peki bu durum anormallik değil mi? Elbette anormallik, peki nasıl olmalı? Meslek liselerinden sınava girenler için ayrı sınav olmalı ve meslek liselerinde okutulan derslerden sorular sorulmalı, o zaman bu haksızlık giderilir. Yahut da fakülteler meslek liseliler için ayrı sınav yapmalı. Niye meslek teknik lisesini bitirmiş bir kimse mühendislik fakültesine giremesin, Ticaret Lisesi mezunu bir kimse ekonomi tahsili yapmasın, İlahiyat mezunu bir kimse hukuk fakültesine giremesin. Buna benzer sistemler uygulanmalı. Hiç bilmediğin bir konuda bir genci sınava sokarsan elbette başarılı olamaz.
YKS sınav sistemi uygulamazdan önce Yıldız Üniversitesine girmek için klasik liseliler için ayrı sınav, Teknik liseliler için ayrı sınav yapılırdı. Klasik lise mezunlarına okudukları derslerden, Teknik lise mezunlarına matematik, teknik resim soruları sorulurdu, kontenjan yarı yarıya idi. Mühendislik tahsili yapacak kimseye biyoloji, edebiyat, felsefe ne işine yarar, bu anormallikler üniversite giriş sınavlarında düzeltilmeli. Üniversiteye girmek bir dert, üniversiteden mezun olmak bir dert, üniversiteden mezun olduktan sonra iş bulmak ayrı bir dert. Üniversite tahsili yapmış çoğu gencimiz iş bulamayıp bunun sıkıntısı içinde aylak aylak geziyor, sonrada kendine soruyor — Ben bu tahsili niye yaptım? — Buda hayatın gerçek tarafı.
Meslek okulları ne öğretir, meslekle ilgili konuları öğretir yani gencin bileğine altın bilezik takar. Buradan mezun olan bir genç hayatına bir istikamet vermiştir, iş bulmakta fazla zorlanmaz. Klasik lise ne öğretir, bu bilgiler bir meslek bilgisi değildir. Bir nevi üniversiteye hazırlıktır. Klasik liseden mezun olan bir kimse mesleksiz biridir, iş bulmakta zorlanır, çünkü klasik liseler meslek öğretmez.
Türkiye’de klasik lise kadar meslek lisesi var sınavı düzenleyenler klasik lise ders programına göre sınav düzenliyorsa çok büyük hata ve haksızlık yapıyor demektir. Üniversiteye giriş sınavları öğretilen derslere göre yapılmalı. Bu tarz sınav sistemi bir gencin ideolojisini baltalıyor, genç ideoloji güdemiyor. Puanlamaya göre kaç puan almışsa o fakülteye branşa girmek zorunda kalıyor. Genç için ideal yok ediliyor, umudumuz daha iyi, haklı bir ÜNİVERSİTE GİRİŞ SINAVLARI.