Kulaklarını buradan da çınlatayım, geçen gün Konuralp Ercilasun hocamla sohbet ederken bana şaka yollu takıldı; “senin oralar karıştı” diye. Ben de sosyal medya seviyesi analizlerden şikayet ederek “füze hızı yarıştırıyorlar” dedim, gülüştük. Geçen hafta yazmıştım sıralı elbette masaya oturacaklar diye.
NATO zirvesinde konu iyice netliğe kavuştu artık. ABD, İran ile görüşecek. İsrail de İran’ın zayıflamasından oldukça önemli bir fayda sağladı. Rejim değişikliği meselesine gelince; ABD böyle bir değişikliği lehine olduğu müddetçe ister ama Trump’ın dediği gibi bunu açıkça ilan etmesi diplomatik olmaz. Olmaz ama Amerikan devlet çıkarları da bahsettiğin şekildeki bir rejim değişikliği için hayır demez.
Ancak gelinen noktada artık net bir şekilde fark edilmesi gereken bir durum var. Bölgede çatışmalar yaşanır, belli bir aşamaya kadar yükselir ve ardından taraflar masaya oturur.
Yani öyle, “benim füzem 500 yapıyor sekiz vitesli, senin füzen eski model. Ben füzeyi bir attım mı yerin yedi kat dibine kadar indiririm. Ben füzemi arşa çıkarırım” şeklinde elinde sopayla televizyon stüdyolarında gezinmek bir uluslararası politika analizi değildir.
Özellikle alandaşlarımın artık bu hususlarda daha dikkatli ifade ve davranışlar sergilemesi uluslararası politika araştırmalarının ciddiyeti için de önemlidir. Hülasa bir başka çatışmada yine yeniden 3. Dünya Savaşı çıkacak çığlıkları arasında, stüdyolarda elinde sopasıyla kırsalda kaya gerisinden başıboş köpekten korunma refleksi ile gezinmeye kadar kısa bir ara.
Bu süreçte ABD ile Tahran masaya oturacak, nükleer kapasitenin kısıtlanması için belli bir seviyede anlaşılacak. Bunun dışında alt-sistemik yapının birimleri denge noktasında buluşacak. Çünkü güç dengesi diye bir kavram var.
Öğrenelim bunları artık ve inkâr etmeyelim, inkâr edenlere ehemmiyet göstermeyelim. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.
Sorun demek ne kadar doğrudur bilemiyorum ama bir şeyler iyi gitmiyor ve günlerdir, belki de aylardır devam ediyorsa yazımın başlığı doğru diye düşünüyorum şahsen! Aslında tabelada Enez İlçe Devlet Hastanesi yazması da tartışılmalı bence. Çünkü sadece aile hekimleri, 1 uzman hekim (ki o da aile hekimi) ve 1 de diş hekimi ile ‘hastane’ statüsü kazanılmış oluyor mu bilemiyorum! Yazımın başlığına dönersek; bizzat yaşadığım ve pek çok hastanın da aynı konuda muzdarip olduğuna tanıklık ettiğim bir konuyu gündeme taşımayı kendime görev saydım bugün. Her ne kadar istemesem de yaş 70’e dayanınca ufak tefek rahatsızlıklarla da mücadele etmek zorunda kalıyoruz maalesef. Rutin kontroller nedeniyle kan tahlili yaptırmam gerektiği için, MHRS üzerinden buna yetkili uzman aile hekiminden ilk hasta olarak dün saat 09.00 için randevu almıştım. Gelen mesaj ve aranmayla da bunu tekrar onaylamıştım. Hastaneye gittiğimde girişte tekrar kayıt olmam istendiği için sıraya girdim ve barkotumu alarak uzman aile hekimini beklemeye başladım. Bu arada aldığım barkot üzerinde sıra no 9 yazdığını görünce birden içime bir kurt düşmedi değil hani! Nitekim muayene olarak 1. sırada olmama rağmen içeri bir başka hasta alınınca, çağrılan hasta ile aynı anda içeri girdim ve özür dileyerek bir hafta öncesi randevu aldığımı ve ilk hasta olarak çağrılmam gerektiğini söyledim. Uzman aile hekimi gayet kibar bir şekilde; “Beyefendi haklısınız. Ancak ben sistemden sadece bugün gelip müracaat eden hastaları görebiliyorum. Yani e devlet üzerinden yapılan başvuruları göremiyorum. Sistem hala entegre olmadı maalesef. Hanımefendi çıkınca sizi alırım” demek zorunda kaldı. Meğer benimle birlikte e devlet üzerinden saat 09.10-09.20 ve sonrası için randevu alan pek çok hasta varmış ve hepsi aynı şekilde hesabını hekimden sormaya kalktılar doğal olarak. Bunun için bir entegrasyon işlemi yapmak bu kadar zor mu Allah aşkına? Bu kadar kolay bir işlemi yapmayarak hem o hekimi zor durumda bırakmak, hem de günler öncesinden randevu alıp gelen hastaları bekleterek mağdur etmek doğru mu? Umarım acilen gereken entegrasyon yapılır ve bu gibi mağduriyetler giderilir. Ve hiç değilse yaz aylarında en çok ihtiyaç duyulan branşlar için yeterli sayıda uzman hekim görevlendirilir. Malum, Enez’in yaz nüfusu 100 bine yakın ve yüzde 70’i de yaşlı!
Bugüne gelinceye kadar, DİLE KOLAY tam ondört asır geçmiş, Kuran’ı Kerim’in apaçık ayetleri halâ nasılda anlaşılmamış akıl alacak gibi değil ya!.. Anlaşılmış olsa, dünya ülkeleri bereketlerle dolup taşardı herhalde!.. , Yaratanımız açıkça bizleri yazılı ayetleri ile uyarır!.. “YARATAN’DAN ÖTÜRÜ” TÜM YARATILANLARA, ADALET, TEVAZU, SADAKAT, İYİLİK, SAYGI, SEVGİ vs. gösterip yaşamak, HAK’KIN YOLU!.. BU, “HAK” KIN YOLUNU BİLİMLE, SANATLA GELİŞTİRE GELİŞTİRE UYGULAYARAK YAŞAYIP ÖLENLERE NE MUTLU!.. “İYİLİK, ADALET, TEVAZU, SADAKAT, SAYGI, SEVGİ, SANAT, BİLİM vs. de neymiş?.. Zaten “BİR” gören de yoktur, ölünce de işimiz biter” diyerek; Masum insan, hayvan, ağaç ve bitkileri eze, söve, taşlaya, KÖTÜLÜK ederek yaşayanlara da, ölenlere de GEÇMİŞ OLSUN!..
ANLAYACAĞIN DİLLE OKUYUNCA ÖĞRENMEK ÇOK KOLAY HALBUKİ!..
Kuran’ı Kerim. Sure 30/Ayet 10: Sonunda, Allah’ın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların akıbetleri pek fena oldu.
Edirne Belediyesi Meclisi’nin 4 Şubat 2025’te oy birliği ile kabul ettiği ve kamuoyunda büyük tartışmalara yol açan, Maliye Hazinesi’ne ait bazı parsellerin “Özel Yurt Alanı” ve “Ticaret ve Konut Alanı” olarak imar planı değişiklikleri oldu.
Kentin duyarlı kişi ve kurumları buna itiraz ettik. Bereket avukatlık ücreti vermiyoruz ama dava açma ücreti, harç-pul gibi masraflar derken 15-20 bin lira gitti bile. Devamında keşif ve bilirkişi gereği görüldü. Üç davanın masrafına 105 bin daha eklendi. Yarın daha ne olacağı da belirsiz.
Bu örneğe benzer durumları araştırdım. Ergene kirleniyor dedik. Toplantılar, etkinlikler, eylemler yaptık. Siyasiler proje üstüne proje vaat ettiler. Her seçim öncesinde masmavi Ergene dediler. Olmadı. Sonunda Tekirdağ Ergene Derin Deşarj A.Ş.’nin projesi uygulandı ve temizlendi denen Ergene suyu yatağına değil de Marmara Denizi’ne derin deşarj ile akıtıldı. Bu süreçte 18 kişi, çevreye, topluma, geleceğe olan sorumluluk duygusuyla dava açtı. Bugüne kadar 150 bin liraya yakın masraf ettiler. Ve en zor engel geldi karşılarına; bir buçuk milyon.
Bayraklı’daki ormanlık alanla ilgili aldığı sınır kararına karşı açılan davada 180 bin TL’lik bilirkişi ücreti istendi. Rize’de HES’e karşı açtığı davada bilirkişi ücretlerini ödemek için ineğini satan Kazım Delal, Amasya’da yine HES’e karşı verdiği mücadelede mahkeme masraflarını ödemek için koyunlarını satan Durmuş Ergül’ün hikâyesi hafızalarda yerini koruyor. Sinop Nükleer Güç Santralı davasında ödemek zorunda olduğu bilirkişi ücreti 800 bin TL’yi aştı. Yine İstanbul’a ihanet olarak adlandırılan Kanal İstanbul’a karşı açılan onlarca davada keşif ücreti 1 milyon liraya yaklaştı.
Kaz Dağları’ndaki mücadeleyi de unutmayalım. Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği Başkanlığı 77 dava açıldığını, 40 davayı kazandıklarını, 8 davayı kaybettiklerini, 14 davanın düştüğünü, 15 davanın ise sürdüğünü belirtiyor. Maliyetini varın siz hesaplayın.
Yüzlerce örnek sayılabilir. Ve itiraz edenlerin hiçbir menfaati yok. Kamusal duyarlılıkları onları mücadeleye zorluyor.
Biz yurttaşların anayasal görevleri ve ödevleri içinde kamusal varlıkları korumak vardır. Yani ormanlarımızı, suyumuzu, doğamızı, yapılarımızı korumak devlet ile birlikte bizim de görevimiz. Bu görevi yapmaya çalışan sayısı belli duyarlı kesimlerin de önü kesiliyor.
Çevre hukukunun sağlanması ve geliştirilmesinin vazgeçilmez yolu çevre davalarıdır. Çevre davaları aynı zamanda, Anayasa’nın 56. maddesinde yurttaşa yüklenen çevreyi geliştirme, çevre sağlığını koruma ve çevre kirlenmesini önleme ödevi için en etkili araçtır. Yurttaşın bu ödevi yerine getirebilmesi için mahkemeye erişim hakkı, hak arama özgürlüğünün güvence altına alınması zorunludur.
Çevre davaları kamu yararına olur, hele yöre halkı açarsa. Çevre davalarının hiçbir mali külfeti olmadan açılabilmesi gerekir. Hak arama süreçlerine engel değil önayak olunmalıdır.
Şirketler arkalarına aldıkları siyasi güç ile hukukun arkasından dolanıyorlar. Projeleri dava ile sona erdiğinde süreç bir kez daha başlıyor. Birkaç küçük değişiklik ile yeni proje veriyorlar. Haydi bakalım yeniden itiraz yeniden ücretler yeniden bilirkişiler. İdareden aldıkları da aynı; bir siyasi güç aracılığından bürokratları tercihe zorluyorlar.
Maalesef ülkemizde kamu adına iş görenlerin ‘kamusallaşması’ şart. Devleti şirketlere sermaye aktaran en büyük kurum gibi görme aşamasına geldik. Devleti deniz yemeyeni domuz duruma getiren anlayışları değiştirmek zorundayız.
Biz kentliler olarak 105 bini bu kez yine dayanışma ile toparlayacağız bir şekilde. Ama nereye kadar? Karşımızda şirket olsa amenna. Karşımızda kamu adına koruması, yurttaştan yana değerlendirmesi gereken kamu idareleri yerine izin veren ve destek veren kamu kurumları oluyor. Çözüm her zamanki gibi; duyarlı yurttaşlar olarak çoğalmak ve örgütlü mücadele etmek.
1 / Beyin bir donanımdır. Her insanda vardır. Akıl bir yazılımdır, her insanda yoktur. 2/ Evrendeki en mükemmel laboratuvar; insan beynidir. İstediğini düşünerek sentezler. 3/ Bilim insanı olmanın birinci şartı bilmediğini yüreklice söylemektir. 4/ Bir toplumun okuyup geçenlere değil, okuyup düşünenlere ihtiyacı vardır. 5/ Aptallaşmanın en kolay yolu merak etmeyi bırakmaktır. 6/ Karın tokluğuna yaşanan bir yerde ilkeli düşünce üretmek mümkün değildir. 7/ Çocuklar yetişkinlerden daha iyi akıl yürütürler çünkü ön yargıları yoktur. 8/ 200 kelimeyle düşünen biri iki bin kelimeyle düşünen birini asla anlayamaz.
İranlı güney Azarbaycanlı ülkemizde yaşayan DR Anuşirvan MİYANCI
Yıl 1936 Yer Denizli ACIPAYAM (acı badem ) ilçesi. Öğretmenler pikniğe çıkarlar. Keçilerini otlatan küçük bir çobana rastlarlar. Çobanı yanlarına davet edip çay ikram ederler ve çobana ismini sorarlar; ‘Hüseyin’ der. Gazeteyi verip okumasını isterler; Hüseyin okuma yazma bilmediği için kabul etmez. Yaşını sorarlar 12 olduğunu, 3 yaşında annesini, 11 yaşında babasını kaybettiğini söyler. Öğretmenler Hüseyin’ in çok zeki olduğunu, okuması gerektiğini düşünürler. Elbirliğiyle Hüseyin’i parasız yatılı okula yerleştirirler. Bir süre sonra katıldığı matematik yarışmasında Hüseyin’e bir kitap hediye edilir. Hüseyin kitabı bir gecede bitirir. Ertesi gün fen bilgisi öğretmenine gider; ‘hocam bu kitapta eksiklik var’ der. Öğretmen şaşırır. Hüseyin’in bahsettiği eksiklik Albert EİNSTEİN’in Görecelilik teorisi hakkındadır. Söz konusu teorinin önemli bir parçasının kitapta olmadığını fark etmiştir. Fen öğretmeni konuyu kendi hocası olan FİZİK PRF. Nusret KÜRKÇÜOĞLU’na mektup yazarak iletir. Nusret hocadan şu yanıt gelir;
‘Hüseyin liseyi bitirince elektrik mühendisliğine gelsin. Hüseyin liseyi bitirir, İTÜ’ye gider. Denizlili öksüz ve yetim Hüseyin, okulda bir takım çalışmalar yapar. Hocaları bu çalışmalarını pek anlayamaz. Hüseyin’in çalışmalarını bilse bilse Amerika Boston’ da ki meşhur MIT (Massachusetts Teknoloji enstitüsünde) PRF MORS bilir diye düşünürler. Bir mektupla durumu iletirler. PRF Phlip Mc. MORSE’nin cevabı gecikmez; ‘Hüseyin’in bu yaptığını 5 sene önce bir gurup buldu ama bunu Hüseyin’in tek başına bulması çok önemli ve olağan dışı’ der. Ardından, ‘Hüseyin buraya gelsin, biz bütün masraflarını karşılayacağız’ diye ilave eder. Hüseyin yüksek elektrik mühendisi olmuştur. Hüseyin’in Amerika’ya gidiş yol parası için bir gazete kampanya düzenler. Bir gemiyle Amerika ya gönderilir. Sene 1952, ana baba yok. Hüseyin Amerika’da hocası PRF MORS’un karşısına geçer. MORS Hüseyin’in tez hocası olacak ama Hüseyin’ in İngilizcesi yetersizdir. Hocasına; ‘söylediklerinizi tahtaya yazar mısınız’ der. Hocası yazar o not alır. Hüseyin azimlidir. İngilizcesini ilerletir. Normalde 6 ila 9 yılda bitirilen tezi Hüseyin 3 ayda bitirir. Hocasının karşısına geçip tezini veriri. Hocası tezi alır, gereğini yapar. Hüseyin’e – senin tezin bitti ancak bizim burası MIT, BİZ BURADA HEMEN DİPLAMA VEREMEYİZ, sen git şimdi istediğin dersleri al, 2 sene sonra gel’ der Hüseyin 2 sene sonra doktorasını alıp bu kez New Jersey’deki PRİNCETON üniversitesine gider. Orada Albert EİNSTEİN ile çalışır. Birkaç yıl sonra Boston’a dönüp icatları destekleyen bir firmada çalışmaya başlar. Burada bilgisayarlarla konuşmanın yollarını arar. Sonunda bilgisayara konuşmayla talimat vermeyi başarır. Konu hakkında çalışmalarını derinleştirir. Bu çalışmaları: Hüseyin YILMAZ’ı ölümsüzleştirir, yani sesle bilgisayara talimat olan SİRİ’nin mucidi yapar. Kısacası kendi insanımızı hep küçümseriz ya, hiç te öyle değiliz, önümüz açıldığında gereğini yaparız. Sene 1960’ların başıdır; bilgisayarı sesle kumanda etmeyi bulan Hüseyin Yılmaz’dır. 1955 yılında çalışmalarını yakından takip ettiği Albert Einstein, kendisi kadar ünlü FONKSİYONEL TEOSİRİSİNDE EKSİKLİKLERİ TESPİT EDER VE BUNU BİR MEKTUPLA EİNSTEİN’e iletir. Ancak mektup yerine ulaşmadan EİNSTEİN ölür. Bunu bir bilim dergisinde makale olarak yayınlar. Bilim dünyası ikiye ayrılmıştır. EİNSTEİN’in çekim kuralına karşı Yılmaz KÜTLE ÇEKİM KURAMI da literatüre girer . 27 Ocak 2013’te de bu dünyaya veda eder. Bugün dünyada çok popüler olarak kullanılan SİRİ, GOOGLE NAW, KORTANA gibi bütün o programlardaki sesli komut sistemi PRF. Hüseyin YILMAZ’ın eseridir. Kendisini kaç Türk tanır bilmem ama insanımızın önü açılınca neleri başarabildiğinin en güzel örneklerinden biridir Hüseyin YILMAZ.
Beyin, göz, kulak, dil, burun, his, boşuna mı verilmiş insana?.. Şahit olduklarını görüp, biraz düşünce emeği vermez mi insan?.. Sadece birazcık, “DÜŞÜNME EMEĞİ!..” Dünya çoğunluğuna bakarsak, hayretle görürüz ki, BİRAZCIK DÜŞÜNCE EMEĞİ” ne de zor iş olmuş ya!.. “Ya YARATAN’IMIZIN, SONSUZ KUDRETİYLE, İMKÂNSIZI NASIL DA İMKÂNLI HALE GETİRDİĞİNİ GÖZ GÖRE GÖRE… O’UN NURLU, POZİTİF YOLUNA İMAN EDECEKSİN!.. Ya da, “BENİM BEYNİM VAR YA O BANA YETER” deyip İNKÂRI SEÇTİĞİNDE, şeytan ağzından girip burnundan çıkıp, seni ele geçirecek, başka bir seçenek yok!..” desem, bazıları bana gülerler!.. Gülerler ama, neden gülerler?.. Sayısız şahit olduklarına, birazcık düşünce emeğini zahmet görürler de ondan gülerler!.. Yani kolayına kaçarlar. Ama biraz emek ver de baksana “ARI” nasıl da yaratılmış?.. Gözle yetmedi mi, büyüteçle bak, büyüteçte yetmezse, mikroskopla bak, nasıl da ilmik ilmik, SONSUZ BİR İLİMLE YARATILMIŞ!..ALIR MI AKIL?.. YETER Mİ BEYİN, “ANLADIM” demeye?.. Sonsuz ispatlarla dolu, çevremiz. Ayrıca, TEK BİR KİTAP DA VAR bize gerçeği bildiren… inkâr edenlerin KİTABI DA YOK Kİ!?.. Bir gün sormazlar mı, “Bunca ispat içinde, “Tesadüf” demeye SEBEP neydi, göstersene?.. diye. Biraz emekle, çevremize bakarsak, ŞÜKRETMEK ÇOK KOLAY!..
İNKÂR da çok kolay, düşünce emeksiz bakar köre, duyar sağıra, olmuyor mu?..
Kuran’ı Kerim. Sure 42/Ayet 17: O Allah’tır ki, hakla Kuran’ı ve adalet terazisini indirmiştir. Ve ne bilirsin? Belki saat… İman etmeyenler, onun acele olmasını isterler. İman edenler ise, hak olduğunu bildikleri için, mahvedici şiddetinden korkarlar. İyi bilin ki, …. hakkında mücadele edenler, haktan uzak bir delalet içindedirler.
LGS sınavları geçen hafta sonu yapıldı. Biz bu yazımızı yazarken de YKS sınavları oluyor. Yani çocuklarımız acı çekmeye, çok az bir oran dışında başarısız olmaya devam ediyor.
Gelin son 20 matematik sorusunu örnek alarak neden bu sınavları ‘vahşet’ diye nitelediğimizi bir daha açıklayalım.
(1) Soyutluk, yani yaşamdan kopukluk aynen devam ediyor. Örneğin, “Fiyatı x+4y olan bir maldan y kadar alınıyor.” , “Bir eşkenar üçgenin kenar uzunluğu
oluyor.” , “Bir trendeki insanların 4 vagona dağılımı daire grafiğiyle veriliyor.” , “Dikdörtgen çevreleri yine 13x-5, 14x+2, …” Bu yaşamdan kopukluk, fen sorularında da, Türkçe sorularında da, başka şekillerde de devam ediyor. Neden? Kölelik eğitiminin, doldur-boşalt sisteminin sonucu: “Her bilgiyi sınavlar için öğren, sınav sorularını çöz, sonra unut! Sonuçta bilgisiz, özgüvensiz kal, hiçbir şeyi sorgulama, ne yapacağını, nasıl yapacağını ben sana söylerim.”
(2) Matematik soruları, geçen senekilere göre bile, daha kolay çözülebilir; eğer cebire (özdeşlik-fonksiyon-denkleme) alışılmışsa. Okullarımızın büyük çoğunluğunda bu alışkanlığı verecek öğretmenlerimiz yok. Acaba kaç çocuğumuz matematikten sıfır veya eksi puan aldı?
(3) Tek geometri sorusu, “Üçgenin iki kenarının uzunluk toplamı üçüncününkinden büyük” temel bilgisine dayalı. Pisagor bağıntısı bir soruda kullanılmış. Bir soruda da açılım-görünüm tasarımı gerekli. Hâlbuki eskiden geometrinin karmaşık bağıntılı yapısı, soyut da olsa, çözümleme ve çıkarıma alışma aracı olarak kullanılırdı.
(4) Sorular yine aynı özel bilgilere dayalı oluşturulmuş. Bazı geometrik şekillerin yan yana değişik dizini, ölçüm bilgisi, sütun ve daire grafikleri, …
Bize sorulabilir: İsrail-İran savaş içinde ve bu bizi de etkiliyor. Ekonominin durumu belli, içeride de vahşi politik bir savaş var. Siz iki sınava takılmışsınız, neden? Ekonomi düzeltilebilir, savaşlar yıkımı tamir edilir ama eğitim ve öğretimle geleceğimiz yok ediliyor. Bizim yanıtımız bu.
Unutmayalım, 18 yaşındaki Edirneli çocuğumuz Batuhan’ın Masterchef’te yeteneğin azimli, disiplinli çabayla desteklenince nerelere gelinebileceğini göstermesi bizi de mutlu etti. Ailesine ve öğretmenlerine teşekkürlerimizle.
Cümle alem de ki İNSANCA YAŞAM AMACINI Kuran’dan açıkça okuyoruz. Fiziki çıkarcılıkla değil de Ruhtan okuyanlar anlarlar. Kuran’ı Kerim. (Sure 35/ayet 39) veya (6/165) Ayetlerinin bir yorumu da,” Sizi yeryüzünde halifeler yapan O’dur.” Bir yorumu da: Tüm canlı ve cansız varlıkların varlık haklarını korusun, gözetsin diye onların HAMİSİ olarak İNSAN yaratılmış. Bir yorumu da: Her bir insan, Peygamberler örneği yeryüzünde ıslahatçı olarak çalışsın diye yaratılmış. Tercih etmezler o başka!.. Bir yorumu da: Üstün beyinsel yetenekleri ile, ÖNCE ŞÜKRÜ KEŞFEDİP Yaratan’a ruh güzelliği ile daha da yaklaşıp, KİTABI, İNANCI, SANATI, BİLİMİ KUŞANIP cümle aleme, (Kâinata) faydaları üretsin ve yaysın diye, yaratılmıştır insan!..”diyebilirmiyiz acaba? O BİRİCİK KİTABI OKUYAN, BU MÜTHİŞ SIRRI KOLAYCA ÖĞRENİR: İNSAN BEYNİ EĞER ÇIKARSIZ, YARATAN’INA BAĞLANIP, CÜMLE ALEMİN FAYDASINA ÇALIŞIRSA, CÜMLE ALEME BEREKETLER NASİP EDİLİR… Kuran’da ki “ Tek Allah” kavramının bir tanımı da budur. Çıkarı için, lüks ve israf hevesleri için isteyenin, Allah’ı, kendi uydurduğu, asılsız bir “Allah” sözünden başka bir şey değildir. Kuran ile açıklanmış, benim Allah’ımın, onların Allah’ı ile hiç ilgisi yoktur.
İnsan, dünyada, rezil tüketimlerle keyif çatsın diye mi yaratımış sanılır?..
Kuran’ı Kerim. Sure 35/Ayet 5:
Allah işini gökten yere düzenler. Sonra sizin saydığınız yıllardan bin yıl kadar süren bir günde o’na çıkar. Yaratma adım adım gelişerek inkişaf eder, hayat çeşitli varlıklarda görünür, RUH olgunlaşır. Sonunda insanlara göre binlerce, milyonlarca yıl sayılan ama Allah’a göre bir andan ibaret sayılan bir günde ruh, Allah’a yükselir.
Hz. MEVLÂNA, Toprak idim, çiçek oldum, çiçek iken, hayvan oldum, hayvan idim, insan oldum!.. demekle ne anlatlmak istemiş acaba?.
Her yıl imkanlarımız doğrultusunda çıktığımız 9 günlük turumuzla bu yıl da havada gördüğümüz leyleğin hakkını vermiş olduk.
Domaniç yaylasında yörüklerin misafiri olduk
Tatil olayı kişiden kişiye değişen bir kavram. Tabi ki olanaklar ölçüsünde.
Ben doğaya yakın olmayı, doğal, sessiz yerlerde gezmeyi seviyorum. Eşim de bana uymaya çalışıyor.
Bisikletle yıllarca yalnız veya arkadaşlarımızla sakin doğal ortamlarda pedal çevirme alışkanlığımızdan olsa gerek otomobilimizle çıktığımız gezilerde de doğaya yakın, büyük şehirler ve otobanlar ile duble yollardan uzak yerlerde gezmeyi seviyoruz.
Cide’de Rıfat Ilgaz müzesi
Balıkesir’in şirin ilçesi Manyas’tı bu yıl ilk durağımız. Gelibolu’dan sonra Kaz Dağları’nda devasa altın madenleri karşıladı bizi. Hemen dibinde sezonun ilk şeftali mahsulünü toplamaya başlamış Selim kardeşimiz ve eşine siftahı yaptıktan sonra dalından topladık bizde şeftalilerimizi.
İkinci günümüzde ara yollardan başlayan yolculuğumuzda yol sapağını kaçırdığımız için Bursa yolunda bulduk kendimizi. İşkence gibi bir trafiğin içinden geçerek rotamıza kavuştuk. Ara yollarda yörüklerin misafiri olduk, dağlardan tepelerden geçerek yine bir öğretmen evinde Bilecik ilinin ilçesi Bozüyük’te konakladık.
Göynük
Öğretmen evleri bir çok eksikliklerine karşın bizim gibi emekliler için en iyi seçenek olmayı sürdürüyor. 800 ile 1500 lira arasında ücretler ödedik buralarda. Otel ve pansiyonlara kalsak iki katı ödemeler yapmamız gerekecekti.
Üçüncü günümüzde rotamızı Karadeniz bölgesine çevirerek Bilecik’ten sonra Eskişehir, Ankara, Bolu ve Düzce il sınırlarından geçerek Yığılca ilçesinde eşimin yeğeninin evinde harika bir akşam yemeği ile konuk edildik.
Bu rotada Osmanlı’nın kurulmuş olduğu yerleri gezerken Tunçbilek’te termik santral, Söğüt’te altın madeninin doğayı felç eden görüntülerini gözlemledikten sonra sözde ecdadımızdan başka söz bilmezlerin yeşilin sadece dolarını sevenlerin tezatlarına gözlerimizle şahit olduk.
Dördüncü günümüzde Yığılca’dan Karadeniz kıyısına çıkıyoruz Alaplı’ya. Anılarım beni yaklaşık 20 yıl öncesine götürüyor. O yıllarda bisikletimle tek başıma geçtiğim yerlerden bir daha araçla geçiyoruz.
O yıllarda Karadeniz yolunda duble yolların daha d’si bile yoktu. Çok değişmiş, yoğunluk artmış ama yol kenarlarında her köşe başında bisikletimle mola verdiğim o güzelim dağlardan gelen çeşmelerden eser kalmamış. Duble yollar yutmuş o çeşmeleri.
Taraklı
Ereğli ve Zonguldak’ın yanından geçerek Karadeniz manzarasıyla kıvrılarak devam eden yollarda iki saat kadar yol aldıktan sonra Gideros’a vardık. Doğal bir liman gibi, cennet gibi bir koyda çay molasından sonra Cide’de apart dairemize ulaşıyoruz.
Cide’ye vardıktan sonra memleketimizin en büyük yazarlarından Rıfat Ilgaz’ın müzeye çevrilmiş evini dışarıdan da olsa ziyaret ediyorum.
Beşinci gün yolculuğumuz Cide’den sonra Ilgaz’a doğru sürüyor. Yolda Seydiler kasabasına girişimizde davul zurna eşliğinde esnafı düğüne davet edilişinde dayanamayarak arabayı kenara çekip köçeklerle karşılıklı bir oyun havası oynuyorum.
Yeniçağ’da öğretmenevindeki konukluğumuzdan sabahında Göynük ve Taraklı’nın tarihi dokusu içinde saatler geçiriyoruz. Adım başı tarihi yapılarıyla büyülüyor bu iki yerleşim yeri bizi. Tarihin nasıl ayağa kaldırıldığını görüyor ve Edirne’de yedi yüze yakın tarihi yapının sıra beklediğini düşününce üzülüyoruz.
Yedinci günümüzde Kütahya ve Tavşanlı’nın yanından geçtikten sonra Emet ilçesinde pide molası veriyoruz. Küçük, şirin bir yer. Yemek sonrası akşam hedefimiz olan Bigadiç’e varıyoruz. Çok seviyoruz Bigadiç’i. Her köşe başında dağlardan gelen sularıyla çeşmeler, çeşmeler.
Emeklilerin oturduğu Belediye parkında Mehmet amcayla tanışıyoruz. Hemen önümüzdeki çeşmenin 40 km uzaktan dağlardan geldiğini ve şifalı olduğunu açıklıyor. Elimle kana kana içiyorum çeşmeden. Savaş yıllarında askerliğini Kofçaz’da 4 yıl yapan babasının anılarını dinliyorum, yazacağıma söz veriyorum.
Mehmet amcanın önerisine uyarak karşıma çıkan ilk kasap dükkanına giriyorum. Burada kasapların bildiğimiz kasaplardan farklı özellikleri var. Et ve et ürünleri satışının yanında ızgara ve tandır fırınları da var mekanlarında. Masa ve sandalyeleri kurulu. Adeta hepsi bir et restoranı şeklinde. Mevsimine göre oğlak ve kuzudan tandır yapılıyor. Köfteleri de özel. Tandırlarımızı ve köftelerimizi yiyoruz. Salata, su, çay ikramları. İki kişi hesap 500 lira. İnanılacak gibi değil. Henüz turizm kavramı ile tanışmamış arada kalmış şirin bir ilçenin güzelliği işte.
Sekizinci günümüzde Bigadiç’ten Ayvacık’a kadar duble yollarda sakince yol alıyoruz tatsız, tuzsuz bir şekilde. Duble yollar adeta otobanlar gibi, alışageldiğimiz ara yollardaki insanlara yakın yolculuklara benzemiyor pek. Ayvacık’tan sonra ara yollara dönüyoruz yine. İne çıka yavaş bir şekilde ilerleyerek yolumuz üzerinde köylerde kısa çay ve ihtiyaç molalarından sonra akşam saatlerinde yolculuğumuzun son gecesini geçirmek için Çanakkale’nin Geyikli beldesine ulaşıyoruz. Turizmden nasibini fazlasıyla almış, yabancıya karşı bıkkın yüzlü esnaflarına karşın yeni açtıkları pansiyonlarında bizleri güler yüzüyle karşılayan pansiyonerlerimizin tertemiz odalarında biraz dinlendikten sonra ortak kullanılan mutfağında yiyeceklerimizi hazırlayarak geceyi sonlandırıyoruz.
Son gün Geyikli’den Bozcaada. Gökçeada’ya oğlumuzun öğrenim döneminde defalarca gitmiş olmamıza karşın Bozcaada’ya ilk gidişimiz eşimle birlikte. Onun çok istemesiyle son günümüzü de adayı dolaşarak geçirdikten sonra dönüşte Lapseki’den Gelibolu’ya feribotla geçerken evimize gelmiş gibi oluyoruz. Ne de olsa Trakya topraklarındayız.
Son günümüzde akşam saatlerinde sakin bir yolculuk sonrasında Gülçavuş’ta son buluyor bu yılkı gezimiz.
Önümüzdeki yıl mı? Sağlık ve olanaklar elverdiğince gezmeye devam. Türkiye çok büyük bir ülke, gezmekle bitecek gibi değil.
RUHU İPTAL EDİP, SADECE FİZİKTEN BAKINCA, “Aa ne de güzel, bu manzara, çiçek, ağaç, kuş,kedi, köpek, dere vs..” deriz. Böyle güzel bakmak tamam da, ASIL, bu DÜNYA GÜZELLİKLERİNE, “Aç mı, tok mu, susuz mu, temiz mi, kirli mi, hasta mı, bir derdi, ihtiyacı var mı acaba?..” diye bakmak lâzım. İşte o zaman “BAKMIŞ VE GÖRMÜŞ” oluruz!.. Yani bakmak yetmez, görmek ÖNEMLİ!.. Sonra da üşenmeden, “Param, zamanım gider, bana ne!..” demeden, yardım edebilmek ÖNEMLİ!.. O ağzı, dili olmayan güzellikler, muhtaçlıklarını bize söyleyemezler ama biz İNSANIZ YA!.. En zekalı beyin, bir de Yaratan’ın nefesinden ruhumuz var ya!.. AKLIMIZI VE RUHUMUZU DEVREYE SOKUP BAKARSAK, o ağzı, dili olmayan güzelliklerin, MUTLULUKLARINI DA, MUHTAÇLIKLARINI DA duyup, görebiliriz!.. Ve de, gereken faydaları da yapabiliriz. BİZ İNSANIZ , BÖYLE BAKABİLİP, GÖRÜP, DAVRANMAK ÖNEMLİ!.. Mesela bir kedi marketin önünde niçin bekler?.. Gelen geçen beni sevsin diye mi, YA DA?.. Ne olur, çocuklarımıza bu bakış tarzını öğretsek, onlar da, “AKIL VE RUH BÜTÜNLÜĞNDEN” BAKMASINI VE GÖRMESİNİ VE MUHTACA YARDIM EMEĞİ VERMEYİ ÖĞRENSELER!..
NESİLLERİMİZ, bakar körler, duyar, sağırlar, dilli, dilsizler olarak, eğitimsiz, boş, faydasız bir ömür ziyan etmeseler!..
Kuran’ı Kerim. Sure 16/Ayet 7: Biz, insanların hangisinin daha güzel amel edeceğini sınayalım diye, yeryüzündeki har şeyi kendine mahsus bir ziynet yaptık. 67/2: O ki, Hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.