Kategori arşivi: Yazarlar

ABD’nin Müdahalesi İsrail’in İradesi !?

Sabah ajanslar yankılandı ateşkes diye… Ne kadar güzel, ne muhteşem bir haber değil mi? Artık Gazze’de ateş kesilecek. Çok iyi… Peki soru şu; Gazze’de artık İsrail’in ateş açmasına gerek var mı ki?

Buyurunuz bir gözden geçirelim… Ha bu arada İsrail’in insanlık dışı yöntemler kullanarak uyguladığı ambargolardan yahut bebek yahut çocuk demeden katlettiği masumlardan bahsetmiyorum bile… İsrail, İran’a saldırdı… İsrail Katar’a saldırdı. İşin doğrusu bölge ile ilgilenen birisi olarak İran hep aklımdaydı da itiraf edeyim Katar ihtimali aklımın köşesinden bile geçmemişti. İsrail oraya da saldırdı. Karşılık olarak ne verildi? Kınım kınım kınamalar… Diplomasinin ve dış politikanın mütekabiliyet esasının esamesinin bile okunamadığı bir tavırdır bu kınama şeysi.

Gazze Şeridi yerle bir edildi. Bazı politik emelli şovları, uçakta içilen çayları falan bir kenara koyalım ne yapıldı? Hiçbir şey! Kocaman bir hiçbir şey yapıldı. Bu büyük bir emek ister. Bir hiçbir şeyi bu kadar büyüterek allayıp pullayıp anlatabilmek gerçekten büyük bir emek ister. Tebrikler. Uçakta sorulmuş çay var mı diye var demişler de çok memnun olunmuş. Ne âlâ. Bazı insanlar çok sevdikleri çaylarına iki üç gün içinde kavuştular. Ya sokakta hiç koşturamayacak, hiç büyüyemeyecek bebekler? Ya hayallerine hiç erişemeyecek, sevdiklerini saramayacak gençler? Onların da ihtiyaçları uçakta sorulan sorularla karşılanacak mı? Cevabı vermeyeyim de duvara çarpmış gibi bir düşünün isterseniz şovdan vakit kalırsa.

İsrail tabiri caizse iki yıl Gazze üzerinde istediği gibi tepindi. ABD de zımni olarak destekledi. Bu durumun karşısında olduğunu iddia edenler de aleni olarak kınadılar… Bu aleniyet baş döndürdü doğrusu. Şimdi dümdüz olmuş bir Gazze ve bir damla suya, bir avuç una muhtaç insanlar var “insanlık koruyucularının” elinde. Bazı görüşlere göre İsrail Gazze’yi yıktı ama bunu yaparken de uluslararası kamuoyu nezdinde imajını da yıktı. Ben bu görüşe realist bir perspektiften bakınca katılamıyorum. Umuyorum İsrail’in imajının yıkıldığı görüş haklı çıkar.

ABD’nin İsrail desteği, Rusya Federasyonu’nun İsrail desteği… Tamamlanmayan bu cümle devedişi gibi bir hadise. Bakınız, hep buradan da anlatıyorum İsrail, İran milislerinin Golan bölgesindeki faaliyetlerinden rahatsız olduğunda Esad daha Suriye’nin başında o dönem, Tel Aviv’de ABD, Rusya Federasyonu ve İsrail yetkilileri toplandı ve İran milisleri derhal bölgeden çekildi. İsrail, Katar’a saldırdı bir iki ses çıktı. Daha fazlası nasıl çıksın ki; Birleşik Krallık’ta Sherborne School ardından Harrow School ondan sonra da Britanya Kraliyet Askeri Akademisi Sundhurst’ten mezun olan bir Emiri olan Katar’dan bahsediyoruz.

Ha bu arada Suriye’de seçimler olmuş. Bunun uluslararası politika değerlendirmesi açısından bir değeri yok. Eş Şara uluslararası ekonomi politiğin kurallarına uymaya devam edebildiği sürece iktidarda kalacaktır. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

EŞ KOŞMAK

Bir ayetinde ulu Rabbimiz, “Bana hiçbir şeyi eş tutma!.” Diye bizi uyarır.
Kuran. Sure 22/ayet 26:
Bir zamanlar İbrahim Beytullah’ın yerini hazırlamış ve (ona şöyle demiştik): “Bana hiçbir şeyi eş tutma! Tavaf edenler, ayakta ibadet edenler, rükû ve secdeye varanlar için evini temiz tut!”
16/63: Onlar Allah’ın nimeti olduğunu bilirler, sonrada O’nu inkâr ederler. Onların çoğu kâfirdir.
Bu iki nurlu ayetin müşterek bir yorumu şöyle de olabilir: “Her nimeti yaratan ve bize veren Allah’tır. Bu sebeple tek Allah’a şükredip, nimetleri bozmayın, bozdurmayın, koruyun.
SAYISIZ MUCİZE NİMETLERİ, YOKTAN YARATIP VERENİ bile bile ve de ölümlü olduğunu da bile bile; ve de hepsinin tek sahibinin Allah olduğunu da bile bile, ALLAH’A ŞÜKRÜ unutup, geçici nimetleri putlaştırıp onlara tapılır mı?!..”
(“Sen bana aitsin” deyip, malına tapanları, ayrıldığı eşini katledenleri görüyoruz, maalesef!..”)
Ne, kime aitmiş, hiç mezardakiler de mi görülmez?..

Bakalım,bu konuda Rabbimiz bizi nasıl müjdelemiş?..

Kuran’ı Kerim. Sure 39/Ayet 65:
Şüphesiz sana da senden öncekilere de şöyle vahyolunmuştur ki:
Andolsun Allah’a ortak koşarsan, işlerin mutlaka boşa gider ve hüsranda kalanlardan olursun.
39/66: Hayır! Yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol!

ZİLLER ÇALACAK

Bak bu çok önemli!

23 yıldır Milli’si bitirilen her eğitim bakanın defalarca yaptığı‘devrim!’lere günümüz Eğitim Bakanı da katkıdan kaçınmıyor! 2025-2026 döneminde “zilsiz okul” uygulaması başlattı! Amaç; öğrencilerde sorumluluk bilincini artırmak.‘Çocukların zaman yönetimini öğrenmeleri, içsel motivasyon sağlamaları, kendi öz disiplinlerini kazanmaları için…’

Bakanın bu buluşu benimde yıllardır, ‘neden bu kadar sorumsuzuz?’ soruma yanıt vermiş oldu! Zilli eğitim gördük ya, ondanmış! Artık olmayacak. Derse giriş çıkışlarda nöbetçinin ‘zzıııırrrrrrrrrrrrrr…’ diyen zil sesini duymayacağız. Hemen anımsadınız dii mi Hababam Sınıfını, Hafize Ana’yı? Hafize Ana rolündeki Adile Naşit’in o sevecen gülüşüyle elinde zil ile merdivenlerdeki görüntüsü unutulmaz bir anıdır.

Buluşlar ihtiyaçtan üretilir. Sayın bakan veya danışmanları ‘zilsiz okul’ buluşunu hangi ihtiyaç sonrasında buldular bilmiyorum. Ama zil olmayınca ilk günlerde sorun yaşayanlar kendi buluşlarını sergilediler! Bir idareci kurala bağlılığını kanıtlamış olmak adına elinde düdük ile bahçedeki öğrencileri derse yönlendiren bir video yayınladı. Bir başkası “haydi, haydi” diyerek topladı öğrencileri. Daha kibar olanı; ‘lütfen lütfen’ dedi. Benzeri uygulamalar ile öğrencileri derse çağıran buluşlar da oldu.

Sanırım Mart ayında zil sesinden rahatsız olan bir kişi okul basarak müdürün kafasını kesmiş. Herhalde bu tekil olay sonrasında yasaklanmadı zil sesi. Seslerden rahatsız olma hastalığı yani Misofonya toplumun %20’sinde var ama şiddete dönüşen tek tük.

Milli Eğitim Bakanlığı yapmış eğitimsiz bakanlar çok geldi geçti. Ama sonuncusu eğitimden en az anlayandır. Öğrencilerin %20’sini kendi çocuklarının da okuduğu özel okullarda geleceğe idareci olarak hazırlamak, kalanını da dini eğitim veren medrese tipi okullarda kul yapmak görevini iyi yapıyor.

Eğitim Bakanlığı’nın eğitimsiz bakanının bu önemli buluşuna katkı sunmak adına kendi buluşlarımı da önerebilirim.

Trafikte ışık, radar, hız sınırı veya kasis gibi kurallar olmasın ki sorumluluk kazanalım!

Camilerde ezan okunmasın ki Allah’ın evine gitme sorumluluğu kazanalım!

Depremde, savaşta sirenler çalmasın ki tehlikeyi önceden hissetme becerimiz gelişsin!

Gibi… Gibi… Binlerce kuralı yok saymalıyız ki kişiler sorumluluk kazansın!

1800’lü yıllarda tabutların içine zil mekanizması yerleştirilirmiş. Çünkü o yıllarda insanların ölüp ölmediği tam anlaşılamadığı için böyle bir sistem geliştirilmiş. Gömülen kişi eğer ölmemiş ise kendine geldikten sonra tabuttan çıkarılması için zili çalarmış.

Yani zil, ölü diye tabuta konulana bile gerekiyor! O halde bakan ne istiyor?

Zil sesini unutalım ki; tabuta her girenin ölü olduğunu kabul edelim.

Zil sesini unutalım ki; iktidarın aç bıraktığı midelerimizin sesini duymayalım.

Zil sesini unutalım ki; okullardaki paydos zili gibi “bu düzene paydos” diyemeyelim.

Bakan bilmelidir ki zil uyandırma aracıdır. Okullardan zil kaldırılsa da uyanmak için yeni araçlar bulunur. Ki işte o zaman dünyada ziller çalacak. İşte o zaman bizim eteklerimizde ziller çalarken onların beyinlerinde gong çalacak.O günler yakındır…

SANDIK TEK BAŞINA DEMOKRASİ VE LİYAKAT ÜRETMEZ

Edirne’de CHP ilçe Kongreleri tamamlandı. Şimdi sırada İl başkan ve yöneticilerinin seçimi var. İlçe Yönetimlerinin ardından nezaket gereği açıklamalar yapan partililer “Kaybeden yoktur, kazanan CHP’dir” dese de aslında bu abuk ve ucube sistemle kaybedenin CHP VE SOL  olduğunu görmek, görünce de dile getirmek gerekmektedir.

Blok sistemle yapılan seçimler sonucunda ortadan karpuz gibi ayrılan partinin, liyakatli ve çok önemli değerlerinin pek çoğu saf dışında kalmış ya da bu sistem içerisinde harcanmaya razı gelemeyecekleri için hiç ortaya çıkmayarak uzak durmayı yeğlemişlerdir..

***

Kazanmak için blok listeler oluşturulurken liyakat ölçütü gözardı edilmiş nitelik yerine sayısal gücü olan kişiler mecburen listelere alınarak kalitesizliğe prim verilmiştir. Bu sistemle parti içinde ideolojik farklılıklardan oluşmayan ama sayısal  gücü öbürünün gücüne yeten hoyrat, yıpratıcı, dışlayıcı, bölücü tavırlar sonunda ilçe kongreleri sonuçlanmış ve birlik, beraberlik görüntüsü verebilmek için kazananla kaybedenler, Kırkpınar pehlivanları gibi birlikte kollarını havaya kaldırarak “İşte demokrasi” mesajı vermişlerdir.. Bu ”Parti içi demokrasi” falan değildir. Bu parti içi kıran kırana savaştır, kavgadır..

***

Parti iç demokrasi bir pehlivan güreşine benzetilmemelidir. Ortaya bir sandık konarak, oradan çıkanın demokrasi adına yeterli görülmesi “Sol bir anlayış” değildir. Bu yıllar önce İsmail CEM’in vurguladığı gibi “Sağ kafa ile solculuk”tur.  Solcular için sandıktan çıkması gereken LİYAKATTİR.

Seçimlerin ilçe kongrelerinden itibaren çarşaf listelerle ve tüm üyelerin katılımı ile yapılması bile liyakat konusunda yeterli olmaz.. Üyelerin o sandıkta oylarını kullanabilmeyi hak etmeleri için en azından düzenli olarak ödentilerini kendi ceplerinden ödemeleri, parti tüzük ve programları konusunda eğitilmiş, sivil toplum kuruluşlarında, meslek odalarında belirli süre yönetici ya da aktif üye olarak görev yapmış olmaları gibi koşulları taşımaları gerekir.. Ama bu düşünceye, böyle bir sisteme belirli koltukları kapmış olan parti iktidarını elinde tutanlar elbette yanaşmazlar.

***

SOL bir anlayışla bakıldığında acaba bir İl Başkanı’nın nitelikleri ne olmalıdır? Edirne’de ortaya çıkan adayların hiç birini yakından tanımam. Ama sanırım pek çoğunun başkan olma niyeti bu makamı Milletvekilliğine bir sıçrama tahtası olarak görmelerindendir. Bu Edirne için de ve tüm iller için de böyledir.

Halbuki buraya seçilecek kişi her şeyden önce o ilde parti genel başkanını temsil edecek birikimde, yetenekte olabilmelidir. Parti tüzük ve programını, devlet mekanizmasını, adabını bilmelidir. Kendisini değil, hak edenleri bulup çıkarabilen, partiye değerli insanları kazandırabilen bir şövalye olmalıdır.

***

Tarifime uyan adaylar, her ilin önceki dönemlerinde millet vekilliği yapmış, ama artık delege seçimlerinin kargaşası arasına girmek istemeyen olgun, saygın kişilerdir. Bu kişiler, ya doğrudan Genel başkanlar tarafından atanmalı ya da ilde aday olan eski milletvekilleri arasından seçimle bu göreve getirilmelidir.

Bu birikimli insanlar ne yazık ki bu birikimlerini bir yere taşıyamadan, genç sayılabilecek yaşlarda CHP’ye uzaktan, buruk duygularla izlemenin ötesinde artık yaşlanmaya terk edilmiş olmanın kırgınlığını yaşamaktadırlar.. Bunu hak ettiklerini ben düşünemiyorum. Bu birikimden yararlanılması gerektiğini düşünüyorum. Böyle bir uygulama Belediye başkanlarının örgüt üzerindeki hegemonyasını da engelleyebilir. İl Başkanları Belediye Başkanlarının çantasını taşımak seviyesinden, layık oldukları seviyeye çıkabilirler.

Liyakati hakim kılmak, sandıktan çıkanla yetinerek olmaz…  Liyakat olmadan da SOL ÖRGÜT olmaz..

OLUR MU?..

Mal, mülk, servet biriktirmek veya lüks yaşamı, azan hayallerinin merkezine koymak; bilimin, sanatın üretimini dışlamak veya negatifte kullanmak, dünyevi zevklerin kölesi olmak, Müslümanlık değil de PUTPERESTLİK olduğunu anlamak çok mu zor?..
Gerçek Müslüman yaşamını Kuran’la Yaratan’ımız bizlere açıklamış ya!..
Sure 9/ayet 35:
Bu paralar cehennem ateşinde kızdırılıp bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün onlara denir ki: “İşte bu kendiniz için biriktirdiğiniz servettir. Artık yığmakta olduğunuz şeylerin azabını tadın!”
Kuran’da bu ayet gibi daha onlarcası varken, NEDEN OKUNUP ÖĞRENİLMEZ, DE YANILIR?..
Mübarek dinimizi yobaz gösteren, aslında kitabımızla hiç alakası olmayan, hiç uymayanları görüp de Müslümanlığı suçlayanlara duyurulur!..
NEGATİF, AYARTIP YAKMAK İÇİN, HER TÜR KILIĞA GİRMEZ Mİ?..
AMACI BESBELLİ KANDIRMAK OLAN, ŞEYTANA KAN!.. HİÇ OLUR MU?
ALLAH BEYİN VERMİŞ, İLK EMİRLE DE “OKU!” DİYE EMRETMİŞ YA!..

Tabi ki, öğrenmek için, “TÜRKÇE OKU!..” demek. Eğer beyin varsa?..

Kuran’ı Kerim. Sure 23/ayet 54,55,56,57,58,59, 60,61,62:
*Şimdi sen onları bir zamana kadar gaflet ve sapıklıkları ile baş başa bırak!
*Sanıyorlar mı ki, onlara verdiğimiz servet ve oğullar ile kendilerine faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır onlar işin farkına varamıyorlar.
*Rablerine olan saygıdan dolayı kötülükten sakınanlar; Rablerinin ayetlerine inananlar;
Rablerine ortak tanımayanlar;
Ve rablerine döneceklerini bildikleri için yapmakta oldukları işleri kalpleri çarparak yapanlar; İşte onlar, iyiliklere koşuşurlar ve iyilik için yarışırlar.
Biz hiç kimseyi gücünün yettiğinden başkası ile yükümlü kılmayız.
Nezdimizde Hak’ kı söyleyen bir kitap vardır ve onlar haksızlığa uğratılmazlar.

HAK EDİLMEZSE

Sevgili Atamız, çocukluğunda cep harçlıklarını biriktirir, kitap alıp okumaya harcarmış. Kendisinin, “BENİ, OKUDUĞUM O KİTAPLAR GELİŞTİRDİ!.” demeye gelen birçok öğütleri vardır.
Atamız, beş yılda yurdu yedi düvel düşmandan kurtarmış, sonra ki on yılda da nice devrimleri gerçekleştirmiştir. Ekonomi, bir Türk lirası, iki dolara yükselmiş, uçak bile üretilip, ihraç edilir olunmuş. Hem de yıkılmış bir ülkenin harabeleri daha yerdeyken!..
Ancak vefatından sonra, Atamızın hedeflediği, “Kültürel bilgi alt yapısı üzerinde, özgün, bağımsız üretim hedefi” terk edilmiş, sadece, “Aceleci, bağımlı ekonomik kârlar” adına, “MONTAJCILIĞA” razı olunmuştur.
Yani, OKUYUP, YAZIP, ÇİZİP, ÖZGÜRCE gelişen, karakterli özgün bir ülke olmak yerine, gelişmiş ülkelerin taklitçisi OLMAK, HATASINA DÜŞÜLDÜ.
“Okumayan!..”
Yani öğrenmeden, düşünmeden, geliştirmeden, ASİL YAŞAM HAKLARINA SAHİP ÇIKILAMAZ Kİ!..
Atamızın, o on yılda başardıklarını hiç olmazsa, yıkmayıp, daha da geliştirseydik!..
Beyinli evlâtlarınızı dış ülkelere kovamasanız, sahip çıksanız!..
Ülkenin ormanlarını, havasını, suyunu, toprağını, hayvanlarını katletmeseniz, sahip çıksanız!..
Kendinize de, gelecek nesillerinize de, sahip çıksanız!..
Yani, Atanıza SIRT ÇEVİRMEK yerine izinden yürüseniz de kurtuluşa erseniz, değmez mi?..

Öncelikle Kutsal kitabınızı TÜRKÇE “OKUMAYI” VE “İNANÇLI BİLİM” İLE ÇOK ÇALIŞIP, KÖKLERİNDEN GELİŞMEYİ SEVMEYE VAR MISINIZ?..

Kuran’ı Kerim. Sure 29/ayet 38:
Âd ve Semud kavimlerini yok ettik. Onların meskenlerinden bu size apaçık belli olmuştur. Şeytan onlara yaptıklarını güzel göstermiş ve onları yoldan çıkarmıştı. Oysa gerçeği görebilirlerdi.

SU SUUUU

Buçuktepe Mezarlığı’nın kapısında bir koşturmaca gidiyor. Ellerinde bidonlar, boş kovalarla kadınların kimisi mezarlığın içine girenlerle dolu bidonlarını zorlukla taşıyan kadınlar kapıda karşılaşıyorlar.

“Akıyı, akıyı mezarlık çeşmesi” diye yönlendiriyor başında yemenisi kaymış, ayağında şalvarı ve ayakları kovadan dökülen suyla ıslanmış Nazike teyze.

Bir gece önce akmayan çeşmeler yüzünden sinirlenen Nazike teyzenin genç komşusu bütün hırsını kocasından çıkarmasına karşın ellerinde bidonları şöyle bir baktıktan sonra hırsla giriyor mezarlığın kapısından içeri doğru.

Evde iki kızan, engelli olanı evde bağırır durur; “su, suuuu” diye bir de bulaşıklar dağ gibi birikmiş, çamaşırlar dersen ev dönmüş panayır yerine.

Kızanlar okuldan gelince yemek ister, önlüklerini hiç olmasa haftada bir yıkamak ister, adam dersen geceleri sokulmak ister. İster de ister iyi ama sular akmıyor, noolcak şimdi?

Mezarlık çeşmesinin başı ana baba günü gibi. Onlarca kadınlar sıra olmuşlar bekleşiyorlar. Kimisinin elinde birkaç bidon bazılarının ellerinde büyük kovalar. Gelinini ve torununu yanına almış Gülseren ablanın aşiretinin ellerinde 6 kova sabırsızca bekleşiyorlar. Çeşme de aksam bir türlü, akmasam bir türlü der gibi. Yavaş dolan bidonlar ve kovalar uzayan su kuyruğu sinirlerin gerilmesine neden oluyor.

Kıyık’ta son günlerde her evin en büyük sorunu akmayan çeşmeler. Bulaşık makinaları dolmuş, tezgahın üstünde artık evlerin bulaşıkları. Çamaşırları ise hiç sormayın, “koktuk vallaha Nazike teyze” diye söyleniyor Ayşe gelin.

Kıyık’ta kahvelerde çay olmuş 15 lira, onu bile önemsemiyor emekliler, evlerde su yok, evin kadınlarının cinleri tepelerinde. Eve gitseler yiyecekler fırçayı kahvede pineklemeye devam ediyorlar sabahtan akşama kadar.

81 masasından yeni kalkmış Postane emeklisi Yılmaz dert yanıyor arkadaşı Hüsmen’e; “Adaş işimiz zor beyaa. Evde sular yok, karının canı burnunda, yemek isterim fırça, çamaşır değiştircem sülenir durur hanım, banyo yapamadığımızdan yanına bile yaklaşamıyım hanımın, zor işimiz zor, noolcak bu halimiz bilmem artık.”

Edirne’nin gariban mahallelerinde bunlar yaşanırken yeni yerleşim yerlerinde daha az oluyor su kesintileri nedense.

Akşam olup da bidonlardan boşalan su ile ısıtılarak yıkanmaya çalışılan bulaşıklar can sıkmaya devam ediyor Edirne’nin gariban mahallelerinde.

Ama Edirne’de birilerinin de suları ısınıyor yavaştan. 1.5 yıl geçti bile.

Ne kaldı burada seçimlere?

NE BEKLENİR Kİ

Yaşlıların, bir odaya veya camiye kapanıp sabahtan akşama kadar, elleri ile tesbih çekip, Arapça anlamadan bir şeyler mırıldandıklarını görür, bir türlü aklım almazdı, hem de yedi, sekiz yaşlarımda ki çocuk aklımla bile!..
Kendi kendime derdim ki, “Şimdi bunların ne kendilerine, ne de başkalarına ne faydaları var?..”
Ben bunlar yüzünden elli yıl Kuran’dan uzak durdum. Çünkü bunların yaptıklarını yazıyor sandım.
Meğerse benim bahanem hiç de haklı değilmiş. Okuyunca tam tersini emrettiğini öğrendim, şükür.
Allah’ı tesbih etmek:
“HER İŞİNE BAŞLARKEN, YARATAN’I ŞÜKÜRLE HATIRLAMAK VE O’NUN RAZI OLACAĞINI GÖZETİP, ARAYIP, BULUP HEMEN FAYDAYI YAPMAKTIR ” bir anlamda da.
Bazıları, Yaratan’ın o güzelim masum ayetlerini, bahçesinde, sokağında gördüğünde, bir kap su mama koyacağı yerde, onları taşlayıp, aşağılayıp, açlıktan susuzluktan, hastalıktan acılar içinde ölmeye kovuyorlar.
Yani O MASUM CANLARIN ALLAH’IN BEREKET AYETLERİ OLDUKLARININ BİLE FARKINDA DEĞİLLER, MAALESEF!..
Allah’ın canlı ayetlerinden faydayı alacakları yerde, onları kovuyorlar!..

Kendilerini daima gören Allah, bu yaptıklarına “RAZI OLUR MU?.” diye, hiç akıllarına da gelmiyor!..

Kuran’ı Kerim. Sure 94/Ayet 5,6,7,8:

Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır. Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık daha vardır. Boş kaldın mı hemen işe koyul ve yalnız Rabbine yönel!

Yukarda ki nurlu ayet de ki:
“Boş kaldın mı hemen işe koyul, Rabbine yönel!” emrini “Boş durma, hemen muhtaçların faydasına hizmete koş!..
Oku, yaz, çiz; yani, inanç yorumlama bilimi, fiziki bilim ve sanatla ilgilen; hem kendini geliştir hem de cümle alemi!..” diye ANLAMAK ve ÇALIŞMAK yerine, kolaylarına geldiği gibi, camide, evde, kapanıp, tesbih çekmeyi ALLAH’A YÖNELMEK SANMIŞLAR, maalesef.

‘SU’NARYO!

Edirne aşırı sıcakların geride kaldığı dönemin ardından “şakır şakır” yağmurlu bugünlerde de maalesef susuzluğu tartışmaya devam ediyor.

Edirne Belediyesi 2019’dan beri su almaya başladığı Kayalıköy Barajı dibi görüp “tahtalıköy”e dönünce “U” yaparak yeniden Süloğlu Barajı’na yönelmek zorunda kaldı. 

Başkan Filiz Gencan, geçen Perşembe yeni su arıtma tesisinde basın mensuplarını ağırlayıp gelinen süreçteki gelişmeleri paylaştı.

Hudut Gazetesi olarak biz de anlatılanları Cuma günkü nüshamızda “Kayalıköy Barajı dibi görünce Süloğlu Barajı zorunlu olarak devrede… “ diyerek şu başlıkla manşetimize taşıdık:

“Süloğlu’na ‘U’ dönüş!”

**

Gencan, o buluşmada en kritik bilgiyi Edirnelilere iki başlık altında şöyle aktardı:

İyi Senaryo:

Süloğlu hattı sağlıklı çalışır ve 1000 metreküp hedefine ulaşılırsa, kuyuların da devrede olmasıyla büyük ölçüde su kesintisi yaşanmayacak.

Kötü Senaryo:

Süloğlu hattının eski olması nedeniyle herhangi bir arıza yaşanması durumunda, onarım ihtiyacı doğacak ve şehirde minimum 24 saatlik bir su kesintisiyle karşı karşıya kalınacak.

**

Şimdi önümüzde iki senaryo var ama aslında yaşadığımız şey senaryodan çok, gerçeğin ta kendisi…

Edirne’de su sorununu konunun uzmanlarından DSİ emekli Bölge Müdür Yardımcısı ve Su-Enerji Yöneticisi Hüseyin Erkin ile uzaktan konuştuk.

Sayın Erkin ile yaptığım söyleşiyi bugünkü gazetemizde ‘Su varlığında su darlığı ‘ başlığı ile okurlarımızla paylaşıyoruz.

**

Erkin’in ifadelerinden neler anladıklarımı şöyle aktarmak istiyorum:

Edirne’de su yok dersek haksızlık olur.

Su var, hem de fazlasıyla.

Ama musluktan akmıyor.

Ya borulardan kaçıyor, ya barajlardan buharlaşıyor, ya da yönetim masalarında kayboluyor.

**

2014’te büyük müjdeyle Kayalıköy’den su getirilmişti.

Açılış törenlerinde “2050’ye kadar susuzluk yok!” diye nutuklar atılmıştı.

Şimdi soralım de mi?

O törenlerdeki coşku nereye gitti?

Meğer o coşku da su gibi buharlaşıp gitmiş.

Daha 5 yıl geçmeden musluklardan umut yerine hava akınca….

**

2017’de 66 milyon dolarlık altyapı ihalesi yapılmıştı.

2025’e geldik, hâlâ tamamlanamadı.

Ama bir başarı var (!)

Başarı (!) şu: Avrupa’da %10 olan kayıp-kaçak oranını biz %46’ya çıkarmışız.

**

DSİ başka bir telden çalıyor, belediye başka bir telden.

Ortaya çıkan ses, kurumuş çeşme gıcırtısı.

Kimin sorumlu olduğu tartışması da bitmiyor.

Aslında çok basit: Vatandaşın susuz kalmasından hepiniz sorumlusunuz.

Çünkü musluk başında bekleyen Edirneliye “Bu iş DSİ’nin görevi” ya da “Belediye sorumlu” demek, susuz insana bardak uzatmadan ders kitabı okumak gibi bir şey.

**

Çözümler mi?

Var elbette.

Yeni kuyular açılabilir, kullanılmayan kuyular bağlanabilir, Sinekli Suyu devreye girebilir.

Ama çözüm yerine tercih edilen şey bahane üretmek.

Çünkü bahane bedava, su pahalı.

Hem de litre hesabıyla…

**

Sonuç şu: Edirne’nin suyu aslında tükenmedi. Tükenen şey, suyu yönetme aklı.

Bugün Edirne’de musluk açınca su değil, bahane içiyoruz.

**

Hüseyin Erkin’in gazetemizde bugün yer alan söyleşideki önerileri önemsenmeli…

Çünkü, senaryo ile alakası yok.

Türk sinemasının ünlü filmi “Susuz Yaz” mazide kaldı…

Onunki ise tam bir günümüz belgeseli…

Adı mı?

“Susuz Yaz-Kış”

Sallandıkça hatırlıyoruz!

Benim açımdan ister uğursuzluk, isterseniz mukadderat, adına ne derseniz deyin ama gerçek olan şu ki; son yaşadığımız, AFAD’a göre 5, Kandilli Rasathanesine göre de 5.3 şiddetindeki deprem Tekirdağ’da yaşadığım ilk deprem değildi.

Burada son 8-10 sene içinde 4.5 ve üzeri şiddetinde 3-4 depremi yaşadım desem yalan olmaz!

Üzülmedim bilakis; bu depremleri evlatlarımız ve torunlarımızın yanlarında iken yaşamış, en azından onlara moral desteği vermiş olmaktan mutlu oldum şahsen. ‘İnşallah bu son olur’, diyeceğim ama birçok deprem bilimci böyle söylemiyor maalesef.

Bazıları olası çok daha büyük tehlikelere dikkat çekerken, bazıları ise tam tersi beyanatlarla yüreklere su serpiyorlar! Çok daha kötü senaryolara hazırlıklı olmak her zaman daha iyidir elbette.

Bir bakıma tedbir almak için de fırsattır, ama nasıl? Zar zor başını sokacak bir ev sahibi olmuş ya da ekonomik şartlarına uygun, sağlam olmayan yapılarda kirada olanlar dua etmekten başka ne yapacaklar?

Allah hepimizin yardımcısı olsun ve daha büyük depremler, afetler yaşatmasın inşallah.