Kategori arşivi: Yazarlar

HEP ŞÜKÜR

“Mısır patlağı makbul müdür?”
Makbulse, her şeyin patlağı da makbul, demek değil mi?..
“Akıl patlağı” derler;
“Deli” demek midir?..
Hani, patlak mısır olunca makbul, akıldan olunca, bozuk mu demek oluyor?..
Her şeyin, her olayın, patlamışını da, patlamamışını da dışlayamayız, demek ki!..
O zaman, yaratılan her şey makbuldür, dışlanamaz. Çünkü Yaratan’dandır,

ŞÜKÜR.

Kuran’ı Kerim. Sure 53: 31:
Hep Allah’tandır; göktekiler, yerdekiler…
Akıbet, kötülük edenleri, yaptıklarıyla cezalandıracak, güzellik edenleri de daha güzeli ile mükâfatlandıracaktır.

HUDUT’TA 10 YIL

50 yıla yakındır okur olarak takip ettiğim Hudut Gazetesi’nin son 10 yılını ailenin içinde geçiriyorum.

Küçük bir kentte yaşıyorsanız yerel basın ister istemez ilginizi çekiyor. Kimi okur gündemi, kimi yerel siyaseti, satış ilanları, spor haberleri ve en önemlisi de ölüm ilanlarını bile dikkatli ve düzenli bir şekilde takip eden okurlar var.

10 yıl önce Ziya Gökerküçük hocamın önerisiyle Hudut’ta yayınlanan “Keçi” köşesine öyküler ve gezi anıları göndermeye başladım düzenli olarak. “Keçi” nin artık tamam dediği yerde Bülent Ayan girdi devreye ve Hudut’ta bir köşe ayırarak onurlandırdı beni; “Salı Yazıları”

Hafta sonları salon sporlarını da düzenli olmasa bile takip etmeye başladım. Parkeye indim yine Hudut Gazetesi kimliği ile. Salon sporlarının durumunu gözlemledim, yazdım, spor severlere farklı bir pencere açtık her zaman Bülent Ayan agamın büyük katkılarıyla.

Röportajlar geldi ilerleyen yıllarda. Salon sporlarının babası basketbolla ilgili Edirne’nin Cumhuriyet tarihini sorguladım kütüphanenin tozlu arşivlerinde “Çalınan Top” isimli röportaj dizisiyle. Basketbol için çırpınan, emek verenlerin yanında basketbolu yok etmek, katletmek için elinden gelenleri de görmüş olduk bu yazı dizisini hazırlarken.

Bir yıl süren bu arşiv araştırmaları emeklilik dönemimin en keyifli anlarını yaşattı bana. Arşiv bana şunu öğretti; Günlük siyasi kısır tartışmaların içinde kalan yerel basın çok yavan kalmış. Nasıl ki konusunda uzman kişilere konularıyla ilgili yer ayrılmış, edebiyata, sanata önem veren Edirne’lilerin yerel basına büyük katkısı olmuş.

Basketbol yazı dizisinden sonra en sevdiğim hobi olan “Edirne’de Bisiklet”e geldi sıra. Yine yerel arşiv sayesinde hayatta olmayanlara ve yaşlanmamakta ısrar eden eski bisiklet tutkunlarıyla Cumhuriyet döneminden günümüze bisiklet sporunun evrelerini Edirne Yerel Tarihi’ne katmaya çalıştık.

“Geçmişten Günümüze Edirnespor” röportaj dizisi gazetemizde başlayınca Gönül Uyanıktır ablanın önerisiyle toplamda 135 sayı süren röportaj dizisine 101 röportajla katkı verdim büyük bir keyifle. Bu röportaj Türkiye’de yapılmamış eşi benzeri olmayan bir çalışma oldu. Bu çalışmayı kitaplaştırmak isteyenlere destek vereceğini söyleyenler de olsa da bu destekler sadece sözde kaldı. Kitaplaştırılmasa da Edirne Yerel Tarihine Hudut Gazetesi’nin arşivleriyle sonsuza kadar girmiş oldu.

Bu 10 yıllık süreçte başta Bülent Ayan, Ziya Gökerküçük, Mehmet Seleci’den her zaman destek ve yardım gördüm. Gönül Uyanıktır abla her konuda destekledi, teşvik etti. Benim için Hudut adeta bir üniversite gibi oldu. Katkı verirken kendimi de geliştirmeye çalıştım.

En önemlisi de hiçbir yazıma asla ama asla müdahale edilmedi sansür uygulanmadı. Bana, bizlere Hudut yazarlarına tanınan bu özgürlüğün yerel ve ulusal basında örneğinin görülmesi mümkün değildir.

50 yıllık bir okur ve bir Edirne sevdalısı olarak düşüncelerimi yazarak iletmeye çalıştım. Bunda bana en büyük olanağı sağlayan Hudut ailesinin bir bireyi olmaktan her zaman da gurur duyuyorum.

Nice 10 yıllara.

Kadın Kaptanlarımız…

Yabancı ülkelerde olsun, ülkemizde olsun şehirler arası otobüslerde hatta TIR’larda bile kadın şoförleri çok fazla görüyoruz bu aralar.

Sayıları iki elin parmakları kadar değil, yüzlerce hatta binlerce kadın, otobüs şoförlüğü yapıyor artık.

Elbette çok güzel bir gelişme bu.

Görünen o ki; hemen her iş kolunda başarılı olan kadınlarımızın otobüs – TIR kaptanlığına da rağbet etmeleri yolcuların çoğuna güvende veriyor gibi sanki!

Çünkü kadınlar erkeklerden daha dikkatli ve sabırlılar.

Aynı zamanda çok daha fazla dayanıklılar da.

Bu benim tespitim değil, bilimsel olarak ispatlanmış bir gerçek.

“Proceedings of the National Academy of Sciences” dergisinin yaptığı bir çalışma da elde edilen veriler, kadınların erkeklerden çok daha fazla dayanıklı olduklarını ortaya çıkarmış.

Üstelik, kadınların erkeklere oranla uzun yaşamalarının sırrı da dayanıklı olmalarıymış!

Tebrik ediyor, kazasız belasız hayırlı yolculuklar diliyorum.

DÜN—BUGÜN—YARIN                                        

__ BUGÜN __

Bugünü de 1980-2025 arası kabul ediyoruz yani bir yerde dünün devamı.

Seksenli yıllarda askeri yönetim altında anarşistlerin yargılanmaları devam eder. Deniz Gezmiş ve arkadaşları daha bir çok genç idam edilir. Basın Kenan Evren’e ‘asmanız şart mıydı’ diye söz edince Kenan Paşa da şu cevabı verir —Asmayalım da besleyelim mi— der ağzından baklayı düşürür.

Bu arada paralı yüksek okullar devri başlar ver parayı al diplomayı. İyi kötü bir özel sektör doğmuştur doğru, yanlış sanayi hamleleri yapılıyor. Türkiye’de ilk defa buzdolabı, çamaşır makinesi, üretiliyor, — Anadol — isminde ilk plastik karoserli otomobil yapılıyor daha sonraları başka markalarda yapılıyor. Çimento, şeker, tekstil fabrikaları kuruluyor. Bir inşaat sektörü doğuyor derken Turgut Özal devri başlıyor; yabancı sigara, içkiler, döviz yasakken Özal politikaları ile serbest bırakılıyor. Silah edinmek kolaylaşıyor. Turgut Özal Türkiye’yi dışa açmıştır, dış ekonomik münasebetler artmıştır, dış yatırımlar çoğalmıştır. Türkiye bir vizyon değişimine girmiştir ama daha fazlası için ömrü yetmemiştir.

Tekrar Süleyman Demirel devri. Türkiye, hiç beklenmedik bir olayla sarsılır; 1984 yılında Güneydoğu da Kobani yöresinde PKK isimli bir örgüt büyük, küçük demeden bir çok insanımızı katleder. Bu olay terörün başlangıcının bir işaretidir. O gün bu gün 42 yıldır terörle uğraşıp dururuz. Allaha şükür onu da bitirdik.

Türkiye çok enteresan yerdedir; Ortadoğu’da dost diyebileceğimiz Azerbaycan hariç bir ülke yok. İstanbul’da Aksaray, Atatürk havaalanı, hafif metro hattı kurulur, Topkapı otobüs terminali Esenler’e taşınır, sonra Taksim-Levent hattı yapılır. Bu arada radikal toplumda kıpırdanmalar başlar. Türban, başörtü sorunu çıkar, sürtüşmeler. Bir ara CHP birkaç yıllığına iktidar olur, yine saltanat Demirel’dedir. Radikal gurubun içinde genç bir Karadeniz kökenli biri göze batar, ismi Tayyip Erdoğan. Belediye Başkanlığı yapmış, Adalet ve Kalkınma Partisi isimli bir parti kurmuş, 2002 seçimlerinde AKP iktidar olur. Fakat Tayyip Bey parti başkanı olmasına rağmen bazı konular gereği Başbakan olamaz. Sonra bu konularda düzene sokulunca Tayyip Bey Başbakandır.

Nejdet Sezer’den sonra Abdullah Gül Cumhurbaşkanı olur. AKP’nin kadrosu ekseri muhafazakar insanlardan oluşur, bilhassa İmam Hatip mezunları. Bu arada türban, başörtü, takke, sakal modası başlar. Bu olaya aydın geçinen gurup karşı çıksa da aldıran olmaz. O gün ilgilenen çıkmaz, bilhassa gençlik sakal bırakmaya, küpe takmaya meraklıdır. AKP iktidar olduğu zaman enflasyon %35 ti, beş yıl sonra 10’un altına düşürüldü. Kısa zamanda ekonomiyi düzeltmişler, tek yanlışları enflasyon kadar ücretlere zam yapmak, liberal ekonomi uygulamak, zamları önleyememek.

AKP, çok güzel yatırımlar yapmaktadır. İstanbul’da birinci köprü Demirel zamanında, ikinci köprü Özal zamanında, üçüncü köprü Tayyip Erdoğan zamanında yapılmıştır. AKP, reklama, propagandaya çok önem veriyor, eh politikacının güçlü silahı bunlar. Türkiye’nin birçok yerinde petrol gaz aramaları yapılıyor. Atatürk’ün zamanında kurulan silah sanayi bu gün zirve noktasındadır, pervaneli, jet uçakları, tanklar, denizaltı, denizüstü savaş gemileri, her türlü konvensiyonel silahlar, ticari gemiler, tekstil, çimento, daha bir çok endüstri çeşidinde öndeyiz, bir inşaat sektörü yarattık. İstanbul’da bir çok yer altı tünelleri açıp ulaşımı trafiği kolaylaştırdık, oda yetmedi denize tüp geçit — Marmaray — döşeyerek denizin içinden Anadolu yakasına metro ulaştırdık. Bu metro bugün Sabiha Gökçen havaalanına kadar uzanıyor, büyük başarı. Bunları yaptık çok iyi ama bir türlü ekonomiyi rayına oturtamadık.

Bunlar teknikle ilgili konular ya diğerleri, 65 yaş üstü kimselere kart vererek onlara şehir içi ulaşımı sağladık. Neydi o eskiden hastaneye gidersin, sağlık karneni ver, karnen dolmuş yenisini al, fotoğraf çektir, şimdi tamam, aradan geçer bir hafta. Şimdi öylemi, hüviyetini göster muayene ol, bir poşette ilaç alırsın.

Hep iyi işler olmaz, PKK denilen örgüt genç yaşta Kürt delikanlılarını ailelerinden kopartıp dağa kaçırıp terör eğitimi yaptırır, terörist yetiştirip kanlı baskınlar yaparak katliam yapar. 2007 yılının başında Hrant Dink isimli gazeteci sokak ortasında silahla vurularak öldürülür, yer yerinden oynar, protesto gösterileri yapılır, gazeteler çarşaf çarşaf yazılar yazar, muhteşem bir cenaze merasimi. Olan olmuştur ne yapsan geri döndüremezsin ve gideni geri getiremezsin sonrası yargılamalar. İş bu kadarla bitmiyor, 10 Ekim 2015 te Ankara garı önündeki meydanda canlı bomba ile bir katliam yapılır, 95 vatandaşımız ölür, 321 vatandaşımız yaralanır. Tabi canlı bombada yok olur. Kimi yargılayacaksın, kime ceza vereceksin ? PKK katliamlarına devam eder.

 Amerika’da bir üniversitede çalışmakta olan bilim insanımız, İsmi Aziz Sancar çalışmaları ile Nobel ödülü kazandı Türkiye için bir gurur konusu oldu.

AKP iktidarı ülke çapında her vilayette bir üniversite olmalı kampanyası başlattı. İlk zamanlar zayıf görünen konu gün geçtikçe gelişti, bugün normal bir seviyeye erişti. Bir kaç üniversitemiz hariç bugün kalite tutturamadıysa da diplomalı işsizler ordusu yarattı. Tatsız olaylarda oluyordu, Ergenekon ismi verilen Silivri Mahkemelerinde yıllarca süren ülkemizin yüksek rütbeli, daha ast rütbeli subay ve başka elemanlar yıllarca yargılandı, içlerinde ölenlerde oldu, her halde böyle, böyle demokrasiyi anlayacağız…

Bugün, dediğimiz döneme AKP, dönemi de diyebiliriz. Çünkü AKP 23 yıldır iktidarda, daha kaç yıl iktidarda olur onu bilemeyiz ama güzel işlerde yapmıştır. En büyük hizmeti PKK’yı yok etmesidir. Bundan sonrası hayırlısı olsun, şimdi sırada — GELECEK –…

(DEVAM EDECEK)

FİZİK, TOPRAKTAN, TOPRAĞA…

İnsan ruh ve fizikten ibarettir. Topraktan yaratılan, insandır bu.
İnsan ruhuna yönelirse, gariptir.
İnsan, fiziğine yönelirse, hırs yarışı başlar.
Hırs yarışı, mal, mülk, kibir de üstün gelmek yarışıdır.
Ruh yarışı, garipliktir, fizik’e bakmaz;
Bir hırka, bir lokma, israfsız ve amacı muhtaçlara yöneliktir.
Fizik’e, yani hırsa kapılırsa, sadece kendine yönelir.
Yani, GARİPLİK başkalarının muhtaçlıklarında faydada,

HIRS YARIŞI ise, sadece kendine faydada savaşır!..

Kuran’ı Kerim. Sure 9/Ayet 69:
Münafıklar, sizde öncekiler gibi yaptınız. Onlar sizden kuvvetçe daha üstün, mal ve evlatça daha çok idiler. Onlar paylarına düşenden faydalandılar. Siz de payınıza düşenden faydalandınız ve batıla dalanlar gibi siz de daldınız. İşte onların amelleri dünyada da, ahrette de boşa gitmiştir. İşte ziyana uğrayan onlardır.

İKİ ŞİMŞEK, BİR GERÇEK!

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) geçtiğimiz hafta 2025 ADNKS sonuçlarını açıkladı.

Tabloya bakınca insanın aklına şu geliyor:

Edirne’nin nüfusu artmış mı, azalmış mı, yerinde mi saymış?

Resmî cevaba göre artmış.

Edirne’nin nüfusu bir önceki yıla göre 1.191 kişi artarak 421 bin 247’den 422 bin 438’e yükselmiş.

Artış var mı?

Var.

Hissediliyor mu?

Pek sayılmaz.

Hani “arttı mı, arttı sayılır” kıvamında…

**

Merkez, Keşan ve Süloğlu dışında altı ilçenin nüfusu gerilemiş.

Edirne’nin toplamı artıyor gibi görünse de, fotoğrafın arka planı pek öyle söylemiyor.

Asıl çarpıcı veri yaşta.

Türkiye genelinde ortanca yaş 34,9.

Edirne’de ise 41,8.

Aradaki fark bir nesil neredeyse.

Edirne yaşlanıyor.

**

Merkez hâlâ cazibe çünkü okul orada, üniversite orada, hastane orada, kamu orada.

Peki ya ilçeler?

Keşan direniyor.

Diğerleri sessizce eksiliyor.

Köyler yaşlanıyor, beldeler küçülüyor, gençler valiz hazırlıyor.

Belde ve köy nüfusu bir yılda 2.152 kişi azalmış.

Ortalama bir köy nüfusunu 200 kabul ederseniz, bu yaklaşık 10 köyün fiilen boşalması demek.

Sonra dönüp “Neden üretim azalıyor?” diye soruyoruz.

Sonra dönüp “Neden gıdada dışa bağımlıyız?” diye şaşırıyoruz.

**

İşte, geçen hafta 21.Dönem Edirne Milletvekili Şadan Şimşek de yaptığı açıklamada tam buna dikkat çekti.

2025 verilerinin kırsaldaki çözülmenin artık kritik eşiğe dayandığını gösterdiğini söyledi.

Köylerin boşalmasının yalnızca kırsalın değil, ülkenin geleceğinin meselesi olduğunu vurguladı.

“Üretmeyen bir toplum ekonomik bağımsızlığını koruyamaz” dedi.

Kırsalda yaş ortalaması yükselirken, genç nüfus tarımdan koparken alarm zilleri çalıyor.

Ama bilirsiniz…

Doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar.

Kalan köy sayısı zaten azalırken, kovacak köy bulabilecek miyiz?

Orası da ayrı mesele.

**

Küresel gıda enflasyonu yavaşlıyor.

Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü verileri bunu gösteriyor.

Euro Bölgesi’nde yıllık enflasyon yüzde 1,9’a kadar geriliyor.

Ama bizde durum çok farklı.

TÜİK Ocak ayı enflasyonunu yüzde 4,84 açıkladı.

Yani, daha yılın ilk ayında alım gücü yüzde 4,84 eridi.

Bir de öteki Şimşek var.

Maliye Başkanı Mehmet Şimşek.

Sayın Bakan, artışı hava koşullarına bağlıyor.

**

Emeklisi, asgari ücretlisi bunun üzerine söyleniyor:

-Sanki Euro Bölgesi’nde kar yağmıyor.

-Sanki oralarda rüzgâr esmiyor.

-Sanki çocuk kandırıyor…

**

Bir yanda köyler boşalıyor, bir yanda sofralar küçülüyor

Nasıldı o çocuk şarkısı?

Yağmur yağıyor, seller akıyor…

Vatandaş vitrindeki etiketlere camdan bakıyor!

DÜN — BUGÜN — YARIN

Sayın okurlar dünyaya gelmişiz yaşamak için, ne bırakırsak bizden sonrakiler için kardır. En iyi bırakacağımız şey başımızdan geçen olayların yorumu ve nedeni olur. Bizden sonra gelenler bu konularda ibret alıp, aynı hataları işlemesinler. En iyi analiz, Dün neydi, Bugün ne, Yarın ne olacak? İşte bütün mesele burada. Sizleri bilmem ama benim yaşım doksan oldu, bu zaman dilimini üçe ayırıyorum. 1936-1980 birinci 45 yıl DÜN, 1980-2025 ikinci 45 yıl BUGÜN. 2025’ten sonrası YARIN dan sonrası. Bu yıllar nasıldı ? İşte bu yılların objektif bir görüşle analizini yapıp yorumlayalım.
-DÜN-
Kendimi bildiğimde yaşım 3—4 yaş arası. İyi kötü ihtiyaçlarımı karşılayabiliyordum. Güzel bir evimiz vardı. Tek noksanımız babasızlık. Bu nedenle normal bir gelirimiz olmadığı için geçim sıkıntısı çekiyorduk. Gelirimiz oturduğunuz evin alt iki odasını kiraya vermiştik. Bir de küçük babadan kalma dükkanın kirası vardı. Bunlarla kıt kanaat geçinmek. Zaten o günler Türkiye’nin geneli fakirlik ortamında yaşıyordu. Zengin çok azdı çünkü genç Cumhuriyet, Osmanlı’nın külleri üzerine kurulmuştu. Nüfusumuz 15 milyon, Edirne’nin nüfusu 40 bin, şehirde zengin olan bir kaç Yahudi tüccar, bir de toprak sahibi kimseler. O günlerde iş olarak yapılan ağırlıkta çiftçilik, esnaflık, memurluk, sanayi olmadığı için işçi zümresi pek yoktu.
Geldik kırklı yıllara, Edirne’de motorlu araç olarak Askeriyenin, resmi bir iki otomobil, şahsa ait otomobil toplasan onu geçmez, atlı araba, yedi tanede kamyon, kalanı at, öküz arabası. Edirne’de aydınlatma sokaklar ve evlerin bazıları elektrikle, diğerleri gaz lambası ile. Asfalt yol yoktu, ana yollar şose, mahalle yolları Arnavut kaldırımı, evlerin tamamı ahşap ve fakir bir Belediye.
Geldik 40’lı yıllara, bende ilk okula gitmeye başladım. Beş yaşındayım, söyleneni anlıyorum, en çok konuşulan ve dünyanın başına bela olan Alman’ya savaş çıkaracakmış ve Atatürk ölmüştü. Türkiye’nin yönetimi İsmet İnönü’de. -Paşa – Türkiye müttefiklerin yanında savaş dışı bir devlet, tabi tedbirini alıyor. Muazzaf ve, Yedekler askere alınıyor, Türkiye’nin nüfusu 17 milyon, 800 bin asker barındırıyor. O günlerde tarım ile uğraşan erkeklerdi. Evin erkeği askere alınınca gıda kıtlığı başladı. 225 gramlık ekmek 125 grama indirildi, oda karne ile satılıyordu. İstediğin kadar alamazsın. Akşamları karatma uygulanıyor, saat dokuzdan sonra sokağa çıkılmıyordu.
O günlerde bütün Türkiye fakirdi, bazı kimseler kış günü soğukta ayakkabısız, yalın ayak, karın buzun üstüne basarak yürüyenler vardı. Bende ilkokula ayakkabı alacak paramız olmadığı için nalın giyerek giderdim. İşsizlik zaten iş sahaları yok, okulda gaz maskesi nasıl kullanılır uygulamaları yapılırdı. Bu arada eğitimde çok önemli bir uygulama oldu, Köy Enstitüleri kuruldu.
Neyse zor günleri atlattık, savaş bitti, biraz rahatladık. Türkiye’de politik kıpırdanmalar başladı, çok partili devreye gireceğiz. O güne kadar Cumhuriyet kurulduğundan beri tek parti sistemi uygulanıyordu, o da CHP si idi. Çok partili sisteme girdik, en göze batan parti (DP) Demokrat Partiydi. O güne kadar duymadığımız bir söz — Demokrasi — 1946 da genel seçim yapıldı. CHP kazandı, DP kaybetti çünkü hazırlıklı değildi. Artık savaş sıkıntısından kurtulmuştuk, Türkiye biraz rahatlamıştı. Yatırımlar yavaş işliyordu, iki şehirde üniversite vardı; Ankara ve İstanbul. O günlerde en gözde grup Subaylar ve Memurlardı.
Geldik 1950’li yıllara. İlk okulu bitirmiştim, Sanat Enstitüsüne gidiyordum. Mayıs ayında genel seçim yapıldı, DP büyük çoğunlukla iktidarı kazandı, CHP kaybetti. Bu bir değişimdi. CHP’nin prensibi Devletçilik, DP’ nin özel sektördü. O güne kadar ne yapılmışsa devlet eli ile yapılmıştı. CHP niye kaybetti, CHP de iktidar yorgunluğu vardı, zor günlerin nedenini CHP ye yükleyen halk değişim istiyordu. Neticeden memnundu, yeni bir rejim başlıyordu. Dünyada bir takım değişiklikler oluyordu. Amerikan sempatizanlığı başlamıştı. Derken Kore savaşı patlak verdi, o savaşa asker gönderdik, kahramanlıklar yaptık. 1953 te NATO’ya girdik. Bu örgüt komünist düzene karşı kurulmuştu.
Yıl 1953, o güne kadar köylere traktör girmemişti. Traktör devlet çiftliklerinde ve zengin ağalarda vardı. Bir özel sektör yaratılmıştı, devir Menderes devriydi, sloganı ‘her mahallede bir milyoner yaratacağım’. İyi kötü sanayi hamleleri oluyordu, özel sektör doğuyordu. Sanayi ve işçi zümresi oluşuyordu. DP ile CHP arasında hırçınca sürtüşmeler oluyordu. Bu arada hiç bilmediğimiz şeylerle karşılaşıyorduk; Amerikan sakızı ciklet, tükenmez kalem, Amerikan yardımı sütler, Amerikan filmleri, jet uçakları, ordumuz Amerikan silahları ile donatılıyor, Amerikan eğitimi. Bende Sanat Enstitüsünü bitirdim, Gölcük’te tersane işçiliği yapıyordum. Bu arada İzmir’de Ege Üniversitesi kuruluyor, Kıbrıs olayları oluyordu.
Yatırımlar, hamleler devam ediyor, iktidar DP ile Muhalefet CHP arasında hırçınca sürtüşmeler oluyor, Vatan, Millet cepheleri kuruluyor, gençlik sokaklarda nümayişler yapıyordu. Yıl 1960, İstanbul’da Beyazıt meydanında öğrenci gösterisi sırasında iki öğrenci ölüyor, 27 Mayıs’ta ordu iktidara el koyuyor DP’lileri toplayıp Yassıada’da mahkeme kurup yargılıyor ve Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatka’nı idam ediyorlar. Türkiye demokrasisi için bir lekeydi.
Yıl 1960, bende Tekniker Okulunu bitirip, Yıldız Mühendis Okulu’nda tahsile başlıyorum. Okulun akşam kısmındayım. Devlet iki yıl askeri idare ile yönetiliyor, gerçekten askeri müdahele gerekirmiydi? Halk DP den çabuk mu bıkmıştı yoksa iktidarı ele geçirmenin bir yolu muydu askeri müdahale. Sonra genel seçimler oluyor CHP kazanıyor, Cemal Gürsel Cumhur Başkanı, İsmet İnönü Başbakan oluyor, 1965 genel seçimler oluyor Adalet PARTİSİ kazanıyor Süleyman Demirel Başbakan. Yeni bir devir yeni bir dönem başlıyor, Demirel dönemi. Demirel Menderes’in bıraktığı yerden devam ediyor, paralı üniversiteler kuruluyor, baraj inşaatları yapılıyor, özel sektör yaratılıyor. Türkiye’de yanlış doğru bir sanayileşme hamlesi uygulanıyor. 1968 yılında Fransa’da Paris’te gençler büyük bir sokak gösterisi yapar, yer yerinden oynar. Bu gösteri diğer Türkiye’de dahil diğer ülkelere de yayılır, solculuk modası başlar, sosyalizm bir moda olur o günün gençleri bu akıma kapılır.
Geldik yetmişli yıllara, politikada sosyalizme de yer veriliyor. Gençlik sağ sol diye ikiye bölünüyor, bilhassa üniversite gençliği sokaklarda numayişler yapıyor, silahlı çatışmalar oluyor. Ordu 12 Mart’ta sıkı yönetim uyguluyor, bir müddet sükunet oluyorsa da yine sağ sol sürtüşmeleri devam ediyor. CHP’de kongrede İsmet İnönü Genel Başkanlıktan düşürülüyor, yerine Bülent Ecevit — Karaoğlan – seçiliyor. Kıbrıs meselesi patlak veriyor, ordumuz denizden, havadan Kıbrıs’a çıkartma yapıyor ve Kıbrıs; Güney Rum bölgesi, Kuzey Türk bölgesi diye ikiye bölünüyor. O günden sonra, bu böyle devam ediyor.
Sağ sol sürtüşmeleri olurken Deniz Gezmiş ve arkadaşları solcuların önderliğini yapıyorlar, her gün ölenler oluyor, ben de Yıldız Mühendis okulundan mezun olmuştum, tabi doğru askere. Askerliğim yetmişli yıllarda bitmişti, sonrası iş hayatı, sağ sol çatışmaları ayyuka çıkmıştı, halk korku ve tedirgindi bir şeyler olmasını bekliyordu olan oldu ve Ordu yönetime el koydu, yıl 12.9.1980.
Hayret edilecek bir olay anarşi, sağ sol çatışması bıçakla kesilmiş gibi bitti. Türkiye sıkı yönetim altında sükunete erdi. Tabi bir takım tutuklamalar, yargılamalar, idamlar, en gözde politikacı Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel Çanakkale’de nezaret altına alınıyor, Cumhurbaşkanı Kenan Evren. Dünü burada bitirelim…

(DEVAM EDECEK)

OLGUNLAŞMAK

Bazı yazılarımı okuyunca, “Hocam sen belli ki bayağı yaşlanmışsın!..” diyecek arkadaşlar çıkabilir!..
“Sen hem sanat da hem de bilimde kendini kanıtlamış birisin, senin ne işin olur inançla?..” diyenleri bile duydum, ne yazık ki!..
Derim ki, “DOĞRUDUR, BİR YAŞLANMAK VAR, ama bir de yıllar geçtikçe, bilgiler, tecrübeler, aymalar arta arta, OLGUNLAŞMAK VAR!..”
YAŞLANDIKÇA TÜKENMEK YERİNE, OLGUNLAŞANLARA…

Ve de NESİLLERE DOSDOĞRU HAKİKATLERİ HEM İNANÇLA, HEM SANATLA, HEM BİLİMLE, YAŞAYA YAŞAYA, İSPATLAYA İSPATLAYA, AÇIKLAYANLARA NE MUTLU!..

Kuran’ı Kerim. Sure 17/Ayet 19:
Kim de ahreti diler ve bir mümin olarak ona yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.

NESİL BOZUMU

Bu anlatacağım, zulüm sahnesini, daha önce ağaca, kuşa, kediye yapıldığına şahit olmuştum!..
Bu sefer, zulüm sırası yavru bir köpekte idi!..
Yine bir gün, çarşıda, alacak, verecek işlerimi bitirdikten sonra, ağaçlık bir kahvede “Kendime bir çay ısmarlayıp, soluklanayım” dedim.
Kenarda ki ağacın serin gölgesinde, çayımı yudumlarken, biraz ilerdeki ki masaya, anne ve babası ile beraber 5-6 yaşlarında bir çocuk oturdular.
Çocuk oturmaktan sıkılınca, yerinden kalktı, ağaçtan bir dal kopardı ve biraz ilerde, duvar gölgesinde uyuyan bir yavru köpeği dürtmeye başladı!..
Yavru önce, hafif dürtmeleri oyun sandı, fakat dürtmeler sertleşti, zavallı yavru, acı acı havlamaya, başladı!..
Yavru köpek, çocuğun dürtmelerine bağırarak, biraz öteye kaçtı; çocuk peşinde..
Yakaladığı yerde, dürtüp, kuçuya zulme dönüştü iş!..
Yavru can havliyle kaçtı canını kurtardı, ama…
Anneye, Babaya baktım, yarım gözle seyirlerde, sohbete devam, nasılsa çocuk bir oyun bulmuş havasındalar!..
Masalarda ki, millete baktım, DALI KIRILAN AĞACA VE MASUM YAVU KÖPEĞE YAPILAN ZULMÜ “ÖYLECE, TEPKİSİZCE” SEYREDİYORLARDI!..
Soluklanmaya oturmuştum, SOLUĞUM KESİLDİ ya!..
Masum yavru kaçıp canını kurtardı, ama O ZULMÜ SEYREDEN, AKILLARI VE KALPLERİ KATILAŞMIŞ İNSAN CÜRUFU, şimdilik, geçinsinler bakalım!..
ANA, BABA VE YAKIN ÇEVREDEN OĞULLARA…
NESİLLERİN NASIL DA MAHVOLUP GİTTİĞİNİ, BİR ÇAY İÇİMİ ZAMAN DA GÖRÜP, ŞAHİT OLDUM!..
Hem de kaç kere…

Arada bir, “Kendime bir çay ısmarlayıp, soluklanayım,” diyorum, ama nereye gitsem SOLUĞUM KESİLİYOR ya!..

Kuran’ı Kerim. Sure 18/Ayet 59:
İşte şu kentler! Ne zaman zulmettilerse biz onları helak ettik. Onları helâk etmek için de belli bir vakit tayin etmiştik.

ÇÜRÜME!

Canlıların belirli koşullarda veya insanın öldükten sonra çürümesi normal bir doğa olayı iken yaşayan toplumun çürümesi doğal bir durum değildir. Olumlu da değildir. Sosyal çürüme dediğimiz bu durum bir sosyoloji tanımıdır. Genellikle sosyal yaşamın değişmesini, işlevsizliğini veya çöküşünü tanımlamak için kullanılır.

Elbette toplumlar değişir ve değişmelidir de. Ama bu değişim; yaşamda kazanılan deneyimler sonucunda insanın insanlaşmasına hizmet eder. Bunlar; dürüstlük, sevgi, barış, özgürlük, saygı, alçakgönüllülük, sorumluluk, sadelik, hoşgörü, dayanışma, sağlıklı yaşam, kamusal eğitim gibi dünyada kabul edilen değerlerdir. Bunları dillendiren siyasetçiler iktidar olunca bunları unutur ve tersini yaparlar. Çünkü; liberal sistem iyi tüketici ve inançlı müritler ister.

Bu nedenle toplumun çürümesi daha doğrusu çürütülmesi bir doğal durum değil liberalizmin tercihidir.Bilim insanları ne der bilmem ama bir yurttaş olarak olumlu veya olumsuz gelişmelerin ana sebebi iktidarların yukarıdan aşağı yönlendirmesidir. Bu sistemin içinde yalnız kalan bireyler dirense de konulan kuralların uygulanması zorunludur. Yani birey olarak irademizi kullanmamızı, kültürümüzü ve doğru ilişkilerimizi sürdürmemiz, tercihlerimiz engellenir. Çünkü toplum olarak örgütlü değil yalnızız ve kahramanlar bekleriz.

Örneğin; sağlık hizmetinin kamusal olup ücretsiz olmasını isteriz ama sağlık kurumundan yazılan reçetenin farkını vermek zorundayız. Kamu okullarını kuşatan niteliksiz idareler ve şeriat iltisaklı vakıfların eğitimi yönlendirmesinden çocuğumuzu korumak amacıyla özel okulu tercih ederiz.

Örneğin çocuk suçluların, kadın ölümlerinin, taciz ve tecavüzlerin, mafyatik ilişkilerin çoğalması veya kamuda liyakatin olmaması çürümedir. Çürümüş sisteme kayıtsız kalmak da çürümeyi desteklemektedir.

Özel hastaneleri olanın Sağlık Bakanı, özel okulları olanın Eğitim Bakanı, turizm şirketleri olanın Turizm Bakanı, tarımsal ilaç ve girdi malzemeleri üretenin Tarım Bakanı olması çürümeyi hızlandırmaktadır.

Çürümeye dair yüzlerce örnek sayılabilir. Çünkü sistem senin değerlerini korumanı, kazanılmış evrensel hakları kullanmanı engeller.

İnsanı insan yapan evrensel değerleri yok eden bu tutumlar yoksullaşmış, lümpenleşmiş, tüketim özentili bireyleri de olumsuzluğa tetiklemektedir. Dayatılan bu çürümüş sistemi değiştirmek isteyen bizler de bilerek bilmeyerek bu çürümeye katkı sunmaktayız. Çünkü biz de toplumun bireyleriyiz ve doğal olarak etkilenmekteyiz.

Çürümeye karşı mücadele; olabildiğince birey olarak ve devamında örgütlü direnmektir. Bu da toplumu çürüten ilişkiler kurmamak, özellikle siyasi tercihlerimizi sağlam ve güvenli oluşturmaktır. Bunun içinde öncelikle çürümeyi büyütenlerin içinde ‘ben var mıyım acaba’ diye kendimizi sorgulamak önemlidir.

Bireysel, kurumsal çürüme yukarıdan aşağı cesaretlendiriliyor.Tamam ama muhalif olanların da iktidar oldukları yerlerde çürümeye kapı açmayacak sağlıklı, şeffaf, onurlu, güven veren, adil ve eşit uygulamalar yapması gerekir. Bunu yapamıyor ve direnemiyor ise o da çürümüş sistemi sürdürmeye hizmet etmiş olur. Bu da güveni yok eder.

O nedenle tek çare çürümemek ve çürümeyenler ile ilişkilerimizi geliştirmek ve örgütlü olarak direnmektir. Tabii ki bu örgütlü toplumun siyaseti yönlendirmesi ve çürümeyi yok edecek politikalarını somut örneklerle topluma sunması, inandırması gerekmektedir.

Hangi siyasi görüşten olursa olsun çürüyen toplumun yok olacağını bilmek gerekir. Yıllardır söylenen ‘köprüden önce son çıkış’ tanımından gına geldik, evet. Ama çürüme tüm topluma sirayet ettiğinde tüm çıkışlar kapanacak ve tek yol köprüler olacaktır. Köprü geçilince de geri dönüş bugünkünden çok daha zor olur.