Kategori arşivi: Yazarlar

YILMAZ ÖZDİL VE KEÇİÖREN BELEDİYE BAŞKANI

Siyaset dünyasında ideolojisiz gevezeler kadar zararlı mahluk yoktur. Hele bu kişilerin bir de kalemleri kuvvetli ise verecekleri zararın varacağı noktayı kestirmek çok zordur. Yazımın gerekçesine örnek vermek gerekirse, SÖZCÜ TV nin baş aktörü Yılmaz Özdil bu kategoride başı çekenlerdendir.

***

ÖZDİL’in ideolojisi nedir? Bilen varsa bana da anlatsın. Ama ideolojisi yoksa bile amacı bellidir. Yazılarıyla, anlatımlarla ustası olduğu demogojilerle popularitesini daha yükseğe taşımak gibi bencil ve megaloman kişiliğini öne çıkarmaktan başka amacı yoktur. Kesinlikle demokrat değildir. Solcu, ya da en basitinden CHP yanlısı falan da değildir. Devrimci hiç değildir. Hatta çaktırmadan araya sokuşturduğu eleştirileri, suçlamaları ile CHP’ye AKP sözcülerinden daha fazla zarar veren bir kişiliktir. Bu tavırlarıyla güya bağımsız, tarafsız bir gazetecilik örneği verme havasındadır.

Siyaset çizgisi ve yelpazesi göz önüne alındığında hemen her cümlesi ve görüşleri bir sonraki cümleleri ve görüşleri ile çelişkili ve tutarsızdır. Siyasi senaryolar yazmaya veya eski siyasi olayları çarpıtarak bugünler için örnek göstermeye, böylece ne kadar birikimli ve önemli bir adam olduğunu kanıtlamaya meraklıdır. “Ben demiştim, ben söylemiştim” iddialarıyla kahvehane ortamında yapılan ucuz değerlendirmelere malzeme üretme konusunda çok yararlıdır. Yarı cahillerimiz için tapılacak adamdır.

***

Neyse… Geçelim… Keçiören Belediye Başkanının CHP’den istifası sonrasında Özgür Özel “Tüm yanlışların sorumluluğunu üstüme alıyorum” diyerek bir bakıma parti seçmeni ve parti üyelerine çok da demokrat olmayan bir tavır sergiledi. Zaten elbette bunu dillendirmese de bu sorumluluktan kaçmak mümkün değil. Ancak böylesi hatalar bir kere yapılırsa bunun adı hata bile olmaz. Ama Keçiören Belediye Başkanı’ndan çok daha büyük hata ve yanlışları olan, partinin kazanacağı bir seçimde yoluna taş koyan, rakip bir parti kuran, yandaş medya TV’lerinde saatlerce CHP aleyhine atıp tutan Muharrem İnce gibi, ya da ırkçı tavırlarıyla Genel Başkanı’na hakaret edebilecek kadar kendini abartmış Bolu Belediye Başkanı gibi hadsizlerle yine yola devam edilecekse “Sorumluluk benim” diyerek olayı kapatamazsınız.

***

“Sorumluluk benimdir” dendiğinde İl ve İlçe Örgütleri ve Genel merkez Yöneticileri “Nasıl olsa sorumluluğu üstlenen birileri var” diyerek kulaklarının üstüne yatmamalı… Örneğin benim son 3-4 yılda Enez Belediye Başkanı ve Enez’de olup bitenlerle ilgili yazdığım ve Edirne’nin çok önemli gazetelerinde, internet sayfalarında yayınlanan yazılara bugüne kadar hiçbir sorumlu olması gereken kişiden yanıt ve tepki gelmemesi “Sen ne diyorsun Ulaş efendi?“ diye sorulmaması, araştırılmaması iyi bir örgüt sistemi mi? Edirne İl Başkanı ne işe yarar? Genel merkezin Yerel Yönetim sorumlu ve birimine bu haberler ulaşır mı? Ulaştı da ilgililer duyarsız mı kaldı?

***

Yani olan bitenden ders alacaksak seçime kadar Enez gibi problemli pek çok Belediye ve Belediye Başkanları şimdiden elden geçirilmeli… Bilinen ve sonucu Keçiören Belediyesi olması muhtemel olumsuzluklar için sonradan “Sorumlusu benim” demenin hiçbir “kıymet-i harbiyesi”nin olmadığı bilinmelidir.

TARİH TEBESBELLİ

Bizde de kabahat çok!.. Hiç bize saldıran komşu ülke halkına şunları sorduk mu?..
“Siz, bu dünya da ki komşu kardeşlerimiz?.. Türkler asırlardır, kutsal kitaplarınızı tahrif ederek, sizi sömüren güçlerle, canlarıyla, şehitleriyle hiç çıkarsız, talansız savaştı ya!..
Sömürücüleri yenip, bu coğrafyada imparatorluk kurup hep birlikte kardeş kardeş asırlar boyunca yaşadık ya!.. Asırlar boyu, hepimizi tekrar sömürmek için üstümüze gelen haçlı orduları ile Müslüman Türkler savaşıp, sizin bağımsızlığınızı, malınızı, özgürlüğünüzü korudu ya!..
ONCA ASIR, ANADOLUDA, BALKANLARDA, HER YERDE…
BİRLİKTE YAŞADIK DA TÜRKLERDEN NE KÖTÜLÜK GÖRDÜNÜZ?..
SAYGIDAN, SEVGİDEN, KARDEŞ KARDEŞ, KOMŞULUKTAN BAŞKA!..
Türklerin kurduğu yurtta eşit olarak vatandaştınız, diyeceğim, ama eşit bile değildik!..
Biz Türkler, sınır boylarında yüzlerce haçlı hücumlarına göğsümüzü siper edip, sizi korumadık mı?..
Siz rahat , huzur içinde yaşayın, tüccarlık yapıp kazanın, en güzel evlerde, en güzel eşyalarla, zengin yaşayın diye biz Türkler sınırlarda nöbet tuttuk ya!..
Siz rahat rahat yaşayın diye ne Rum, ne ermeni, ne de Yahudi vatandaşlarımızı askere bile almadık ya!..
Tarihi ispatlar böyle!..
O zaman, kimler sizi Türklere düşmanlık aşılıyor, bir düşünür müsünüz,” NİYE?..”diye.
“Anadolu’ da Türk köylerinde yaptığınız zalimlikler niye?..” diye, sordunuz mu kendinize?..
Onca yakıp, yıkmaya, katle rağmen, yine de Türkler size kin tutmuyor; yine de dostluğa, kardeşliğe, komşuluğa hizmet ediyor!..
Bunu da sorun kendinize, NİYE?.. diye?..
TÜRKLERİ DÜŞMAN GİBİ GÖSTERİP, DÜNYAYI, KOMŞULARIMIZI KANDIRIYORLAR, BİZ DE İSE “ÇIT” YOK, OLMAZ Kİ!..

Hem de tarihi kayıtlar resimli, şahitli ortada iken!..

Kuran’ı Kerim. Sure 7/ayet 28:
Onlar bir hayasızlıkta bulunurlarsa, “Babalarımızı böyle bulduk; Allah ‘ta onu bize emretmiştir” derler. Onlara de ki: “Allah asla hâyasızlığı emretmez. Siz Allah namına bilmediğiniz bir şey mi diyorsunuz?

KONUKLARINIZIN SESİ 387

            İLETİŞİMLE İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER e bazı genel alıntılamalarla başladık. Sonra Türkçemizin yapısını en genelde anlattık: (1) Her şeyi, her şeyin değişimini, değişen her şeyin kazandığı nitelikleri, değişim ve niteliklerin niteliklerini adlandırdığımız ana sözcükler (isim, fiil, sıfat, zarf); (2) birbirlerinden ayırt etmek için ana sözcüklerde yaptığımız değişiklikler, bunları gruplamamız; (3) ve böylece bağıntılar kurmamız, değişim ve nitelik bildirilerinde bulunmamız (sorular sormamız, emirler vermemiz); (4) hatta isim yerine, zarf yerine, sıfat yerine cümlecikler kurmamız… Şimdi genelde söylediklerimizi basit örneklerle somutlaştıralım.

            Bilgi, soyut bir kavrama karşılık bir isim.

            Bilgilerimizi de derken ismimizde dört değişiklik yapmış oluyoruz: Çoğullaştırıyoruz, iyelik katıyoruz, i haline sokuyoruz (ve bağlacına karşılık ve ayrı yazılabilir) bir “de” ekliyoruz.

            Tüm eski bilgilerimizi de diyerek ön nitelemelerle gruplama yapıyoruz.

            Tüm eski bilgilerimizi de sorgulamalıyız ile (bir fiil cümlesi kurarak) bir değişim öneriyoruz.

            Sondaki fiilimizin önüne bir “ de” ayrıntılı (zarfını) ekleyebiliriz.

            Bildirimizi değişik ansiklopedik kaynaklardan edindiğimiz tüm eski bilgilerimizi… diye geliştirdiğimizde ismimizin ön nitelemesine bir de sıfat cümleciği eklemiş oluyoruz.

            Ayrıca “ayrıntılı” zarfımıza başka kaynaklarla karşılaştırarak diye bir zarf cümleciği ekleyebilir veya “bilgi” ismi yerine belirli kaynaklardan öğrendiklerimizi diyerek isim cümleciği kullanabilirdik. Gelişmiş son bildirimiz şöyle olsun.

            Belirli ansiklopedik kaynaklardan öğrendiklerimizi, başka kaynaklarla karşılaştırarak ayrıntılı sorgulamalıyız.

             Tabii şu iki sorudan kaçınamayız: (1) iletişim için bu denli karmaşık bir dil gerekli mi? (2) Bu tür bir anlatıma, bu analizleri yapmadan okuya okuya, deneye deneye ulaşamaz mıyız?

             Örneğin “içli köfte tarifi” için bu tür karmaşık bir dile ve bu analizlere gereksinimimiz yok. Üstelik tarifi adım adım basit bildirilerle yapmamız daha doğru. Ama her tür bilimsel anlatımda karmaşık bir dil, kavramların bağıntılılığını korumak için gerekli. Karmaşık bir matematik formülünü parçalayamayacağımız gibi, birçok bağıntıyı bir araya toplamak istediğiniz bir bildiriyi parçaladığınızda toparlamak görevini bilgi aktarmak istediklerinize bırakmış olursunuz. İki örnekle savımızı somutlaştırarak yazımızı bitirelim.

               (1) İki kesrin toplamını, iki kesrin toplamı, paylarıyla paydalarının en küçük ortak katlarının kendi paydalarına bölümüyle çarpımlarının toplamının paydalarının en küçük ortak katının bölümü denince öğrenilebilen, hele bunu kendi söyleyebilen bir öğrenci her düzey matematik veya bilim öğrenebilir.

               (2) Atatürk’ün Gençliğe Hitabesindeki bildiriler genellikle basit. Ama ayrıntılı açıklamaya gelince;

                Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bir fiil işgal edilmiş olabilir. Bu ahval ve şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve delalet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler…

                Türkçemizin yapısı ve bunun iletişimde kullanımı üzere söyleyeceklerimiz özetle bu kadar. Türkçemizin uygulamasındaki zorlukları, halk ve aydınlarımızın Türkçemizi iletişimde kullanımımı son yazımıza bırakalım.

                                                                                                                             Sağlıcakla, 

PAZAR YERİ VE 25 KASIM STADI

1975 yılında yapılan İmar durumunda pazartesi pazarının olduğu yerin etrafının yeşil alanlarla çevrili olduğunu görüyoruz.

Turizm, tarih kenti Edirne’ye yakışan türden bir imar planı çalışmasıymış 50 yıl önceki plan.

Yeni planla pazar yerinin ortadan kaldırıldığını tüm alanın büyütülmüş bir halde ticaret alanına çevrilerek betonlaşmaya açıldığını anlıyoruz.

50 yıl önceye bakıyoruz bir de 50 yıl sonraya; GÜNÜMÜZE.

Hızlı trenin makinisti bile göremeyecek turizm ve tarih kokan Edirne’yi,  o büyük binalar o alana yapılırsa.

25 Kasım Stadı faal durumdan çıkarıldıktan sonra sessiz bekleyişini sürdürüyor.

Şu anda Edirne Saraçlar Caddesi Sokak Güzelleştirme Projesi için şantiye alanı olarak geçici görevini sürdürüyor.

50 YIL ÖNCE

BUGÜN

Saraçlar Caddesi ve tarihi çarşılar, tarihi yapılar baştan sona elden geçiyor, Edirne tarihi, kültürel yapısıyla daha fazla öne çıkıyor ve turizm alanında büyük bir potansiyele doğru yürüyor.

10 Ocak’ta Edirne Valisi Sayın Yunus Sezer’in gazeteciler gününde verdiği kahvaltı etkinliğinde Bülent Ayan sordu;

“25 Kasım Stadı’nın son durumu nedir?” diye.

Vali bey yaptığı açıklamada stadın Millet Bahçesi olarak yapılandırılması düşüncesinin devam ettiğini belirtti.

Millet Bahçesi demek yapılaşmadan, betondan uzak durulacağını gösteriyor ki olumlu bir düşünce. Hiçbir Edirne’linin buna itiraz edeceğini sanmıyorum. Umarız son dakikada bir gol atılmaz Edirne halkına.

Edirne turizm, tarih ve kültür şehri.

Pazar yerini betona çevirerek veya 25 Kasım Stadını Millet Bahçesi türünden yapılaşmadan çıkartılarak Edirne’ye hiçbir şey kazandırılamayacağı gibi Edirne turizmine büyük bir darbe indirilmiş olur.

Bütün Edirne’liler  gibi bizlerde pazar yerinin yeni imar durumunu endişe ile izliyor, bunun hata olduğunu ve hatadan dönülmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca 25 Kasım Stadı için de umutlu bekleyişimizi sürdürüyoruz, gelişmeleri takip ediyoruz.

Edirne’nin geleceğinin betonda değil, doğal yeşil alanlarda olduğunu düşünüyoruz.

Beğeniler aldatmasın!

Sosyal medya ile yatıyor sosyal medya ile kalkıyoruz artık.

İnanın bu kadar bağımlı olacağımızı hiç düşünmemiştim.

Yaptığım haberleri, köşe yazılarımı paylaşırım derken, tam bir bağımlılığın içine girdim adeta.

Biliyorum ki; milyonlarca sosyal medya kullanıcısı da benden farklı değildir.

Hatta benden çok daha bağımlı olanlar var gördüğüm kadarıyla.

Ve tabii ki sessiz sedasız olanı biteni izleyenler de …

‘Gizli gözler’ diyorum ben bunlara.

Nedense insanların çoğu; kendi görüş ve fikirlerine ortak olunmasını, paylaşımlarının beğenilmesini, hatta müspet yönde yorumlarda bulunulmasını, özetle etkileşimde bulunulmasını bekliyor.

Oysa ki etkileşimin çok da önemi yok bence.

Asıl olan erişim ve gösterimler.

İşte bu nedenle ‘beğeniler aldatmasın’ diye bir başlık attım bugünkü yazıma.

Bir örnek vermem gerekirse; geçen hafta başında yaptığım bir paylaşım 24 saat içinde 3 beğeni almıştı.

Fakat istatistiklerine baktım gördüm ki; sadece 3 kişi etkileşimde bulunmuş ve beğeni imojisi koymuş ama 3341 kişi de görüntülemiş.

Dolayısıyla amaç hasıl oluyor ama pek çok insan bunun farkında bile değil maalesef!

NEDEN DÜNYADASIN?..

“Başka gezegende yaşamak ister misin?” sorusunun cevabı, merak ve heyecanla, hele biraz da sorunun varsa, “Evet” olur. Olur da o zaman niye bu dünyada doğdun?..
Doğduğuna göre bir nedeni vardır.
O nedeni anlayana kadar, önüne pek çok olumsuz, sapa yol çıkar.
Ama çıplak doğmadın ki, donanımlı doğdun. Bu donanımlardan biri de, BEYİN.
Düşünürsen, kendin için doğmadın. O zaman niye doğdun?..
Ya, iyilik için, ya, kötülük için mi doğdun?..
“BEYİN” niye verildi o zaman?..
Doğruyu, kötüyü ayır diye!..

Tercih senin. İşte o tercihi olumluya çevirecek şey, karşılaştığın her şeye “ŞÜKÜR” diyerek bakıp, doğruyu beyinle bulmak.

Kuran’ı Kerim. Sure 21/Ayet 35:
Her fizik ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz, sonunda bize döndürüleceksiniz.
21/11: Biz, kâfir olan nice memleket halkını kırıp geçirdik ve bunların helakinden sonra da, başkalarını kavim olarak yarattık.

EMEKLİ!

Sonunda en düşük emekli maaşı 20 bin lira oldu…

Bundan dolayı 16 bin 881 lira alan emeklilerin hesabına 3 bin 119 lira fark yattı.

19 bin 500 lira alan 500 lira,

19 bin 999 lira alan ise 1 lira fark gördü.

20 bin lira alan mı?

O da sadece havasını aldı.

Milyonlarca emeklinin maaşı eşitlendi.

Farklar, 4 Şubat Çarşamba günü hesaplara geçti.

ATM’lerin, banka ve PTT şubelerinin önü ana baba gününe döndü.

Ne var ki…

Fark, yattığı gün hayırlı işler.

**

Aynı akşam televizyon karşısındayım.

Haberlerin ana gündemi geçim derdi, yine emekli maaşı…

Sokak röportajlarına yansıyan sesler öfkeli, cümleler acı.

“Bin lira gelse ne olacak? Bin lira nedir ki?” diyor biri.

Bir diğeri, daha cebe girmeden giden farkla simit hesabı yapıyor.

25 yıl devlete vergi verdiğini anlatan bir emekli, 19 bin 500 lira olan maaşının 500 lira farkla 20 bine tamamlandığını söylüyor.

“O parayla ancak bir çorba içersin” diyor.

Bir başkası daha açık konuşuyor:

“3 bin lira değil, 30 bin lira yapsalar da bu şartlarda olmaz. Enflasyon durmadan bu iş düzelmez.”

Bir emekli, kirasını hatırlatıyor:

“25 bin lira kira veriyorum ben. Emekli maaşı 16 bin. Eee, geri kalanı nasıl tamamlayacak bu insan?”

ATM’den ayrılanlara sorular sürüyor…

Maaşının son zamla 18 bin 200 lira olduğunu anlatan bir emekli, fark olarak aldığı 1.800 liranın 1.600’ünü kredi kartına yatırdığını söylüyor.

“Kalan 200 lira mı? Harçlık işte…” diyor.

Bir emekli kadın sözü hiç dolandırmıyor:

“3 bin lira farkla ne yapacağız? Oturup 24 saat soğan ekmek yiyeceğiz.”

“Emekliyle dalga geçmeye gerek yok” diyen de var.

Primlerini yüksekten ödediğini, ama herkesin aynı maaşı almasının adaletsizlik olduğunu anlatan da…

Bir emekli ise öfkesini saklamıyor:

“Tenceremizde taş kaynıyor, taş!” diyor.

“Yiyemez olduk peyniri, sütü. Millet yokluk içinde. Yandaşın kasası dolup taşıyor. Getirin şu sandığı, hesabı bir görelim ya!”

**

Sonuç mu?

En düşük emekli maaşı 20 bin liraya yükseldi.

Ne var ki emekli sevinemedi.

Çünkü 20 bin lira, 32 bin 163 lira olan açlık sınırının çok çok altında.

TÜİK’in açıkladığı yüzde 4,84’lük Ocak enflasyonu, bin lirayı daha cebe girmeden götürdü.

Fark…

Yattığı gün bitti.

**

Budur emeklinin hali pür melali.

TUZAK

Bazen bir kitapta, sosyal medyada, dergide, gazete de, televizyon da, hatta sağlık uzmanlarından öyle şeyler duyuyorum ki, başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor sanki!..
Sizler de okuyup, duyup, izlemişsinizdir, eminim. Diyorlar ki:
“Haftada en az iki, üç kere cinselliği yaşamak, sağlık için şarttır. İçerde müsait değilse, dışarıda olmalı!..”
Vay canına, bilim nerelere gelmiş, haberimiz yok!..
Eğer, söylenenler, yazılanlar, çizilenler, hakkında, “İNANÇLI BİLİMLİ” düşünüp, akıl+ mantık yürütmezsek, şeytan bizi çook kandırıp, sapkınlıklara düşürür.
Şeytan insanların nefsi, yani fiziki heves zaaflarını hedef alır, İNANÇLI BİLİMİ iptalleri de çok kolay saptırır ve onları, insanları yakmak için KULLANIR!..
Toplumda herkes bilgiyle akıl yürütemez diyelim… Ancak bilim evlatları, söyleyerek, yazarak, çizerek inançlı bilim gerçekliğini toplumuna, insanlığa İSPATLARLA açıklamalı ki, POZİTİF EĞİTİM YAYGINLAŞSIN, şeytani tuzaklara kolayca düşülmesin!..
İnançlı bilim önderlerini çıkaramayan toplumlara çok yazık!..
O toplumun nesilleri, AKLINI, İNANCINI, AHLAKINI iptal edip, heveslerine koşan, Allah’ın korumasından düşüp, şeytanın tuzaklarında sapkınlıkların esiri olmazlar mı?..
Allah inancın samimiyse, Kitabını da okuyorsan, yoluna da itibar edip, emirlere uyuyorsan; bizi, şeytandan tek koruyan ve de doğru yola ileten, Rabbimize sığınarak, İNANÇLI BİLİM emeği ile akıl işletmektir!..

SAPAKLARIN TUZAKLARINA DİKKAT!..

Kuran’ı Kerim. Sure 27/Ayet 4, 5:
Âhirete inanmayanlar yok mu, biz onların kötü amellerini hoş gösterdik. Artık onlar, “Doğru” diye uyup, yaptıklarında şaşkın kalırlar.
Bunlar o kimselerdir ki, kendilerine azabın kötüsü vardır. Ve ahrette de onlar, en ziyade hüsrana uğrayanlardır.

APAÇIK TUZAK

Daha önce, “TUZAK” başlığında bir makalemde, yazdıklarımı, dostlar, daha çok açıklamamı istediler!..
“Bazı sağlık uzmanlarının, önerilerinin aksini mi söylüyorsun?” diye.
Ben, o yazımda, okuyanların, biraz kendileri düşünsünler ve doğruya ulaşmaya çaba göstersinler diye, çok açıklamaya girmemiştim.
Bazı yazarlar, çizerler, sosyal medya fenomenlerinden sık sık duyuyor, okuyoruz!..
Diyorlar ki:
“İnsan, sağlıklı yaşamak için haftada 2,3 kez cinselliği yaşamak zorunda, olursa içeride, içerde olmazsa dışarıda, ŞARTTIR!..”
Öyle bir şey söylüyor ki, “Neden böyle söylüyor, NEYE GÖRE söylüyor, ispatı ne?..”
Demek gerekiyor. Unutmayın, dilin kemiği yoktur, eğilir, bükülür, söze kanmayın!..
Uzman veya bilge gözüküp, böyle diyen, bu konuda insanlara neleri öneriyor, İNANÇLI BİLİM gerçekliğinden bir bakalım!..
HEM DE İSPATLI İSPATLI!..
Eğer bu söze itibar edilirse:
1- Toplumun ahlak yapısını kökünden dinamitledi!..
2- Aile yapısını kökünden dinamitledi!..
3- Genç nesilleri kökünden dinamitledi!..
4- Namusu, şerefi, iffeti, kökünden dinamitledi!..
Eğer nikâhlınsa, helâlindir ve de iki gönül bir olursa, tamam…
Rabbimiz, bizim, namusumuzu, iffetimizi, ailemizi, toplumumuzu korumak için, zinaya yaklaşmayın, iffetinizi koruyun diye emrediyor!..
Ahlak bilimi ne diyor?..
O da, kişisel ve toplumsal huzur için aynı, ahlakı şart koşuyor!..
Diyelim ki bekarsın, “Yine de iffetini koru, zinaya yaklaşma!..” diye inaçlı bilimli emirler açık. Bunun aksi, “Ben bekarım, haftada 2, 3 kez iffetimi korumam, zinaya koşarım” demek olmaz mı?..
Nikahın helalliğini önemsemeyen, iffetsizlik, ve zina batağında, haftada 2, 3 kez debelenen bir nesle, Allah hayırlarını verir mi?..
Helâline sabretmeyen, iffetsiz, zinacı, KİM KİME DUM DUMA, bir nesilden nasıl anneler, babalar VE DE NESİLLER YETİŞİR acaba?..
Dünyanın bin türlü hali var, hastalığı, uzaklara seyahati var, iki gönlün denk gelememesi var, hemen, “ŞARTMIŞ” diye şeytana uyup iffetini pazara çıkarmak ta neyin nesi!..
“OLMASA DA OLUR, NAMUSUM, ŞEREFİM, HAYSİYETİM, İFFETİM için” demek, herkesin KARAKTER GÜZELLİĞİ, değil midir?..
Ayrıca, birçok hastalıktan dolayı, on yıllarca cinsellikten uzak kalanlar, sağlıklı yaşamlarını sürdürüyorlar!..
Görüldüğü gibi, inanç ve bilim ışığında bir sürü ispat var, onların ispatı nerde?..
Dosdoğrusu çok açık, SADAKATSİZ BİR HAYAT YAŞANMAYA DEĞMEZ!..
Analar sadakatsiz, babalar sadakatsiz, evlatlar sadakatsiz, çevre sadakatsiz, BU NASIL OLUR?..
KİM, SADAKATSİZ BİR ANA, BABA, KARDEŞ, EŞ, EVLAT, DOST İSTER?..

İnanç zafiyeti içinde ki insanı, şeytan kullanır, söyletir, yaktırır, aman dikkat!..

Kuran’ı Kerim. Sure 6/Ayet 121:
Vâkıa şeytanlar, dostlarına, sizinle mücadele etmek için telkinlerde bulunurlar. Şayet onlara itaat ederseniz, siz de müşriklerden olursunuz.

UNUTMAK

Köylerde yaşadık çoğumuz. Biliriz; kocaman bir öküz çocuğun elindeki incecik bir iple bağlıdır ama kaçmaz. Veya koyun sürüsü, küçücük bir çocuğun sesiyle yönlendirilir ama sürüden ayrılmayı hiçbirisi düşünmez. Bunun sebebi elbette öküzün güçsüzlüğü veya koyunların aptallığı değildir. Öküz ve koyunların kaçmaya niyet etmemesinin sebebi bunun olamayacağına inandırılmış olmalarıdır.

Pskikolojide öğretilmiş çaresizlik diye bir gerçek vardır. Hayvanlar sezgileriyle insanlar akıllarıyla davranır. Ama evcilleştirilmiş hayvanlarda sezgileri değiştirilmiş ve yeni durumlara yönlendirme vardır. Yani durumu değiştirmeye gücünüz olmadığına dair kabulleniş. Bu inandırılmış halden kopabilsek, ayrılabilmeyi hayal edebilsek gerisi gelecektir.

Tüm canlılarda olan bu öğretilmiş çaresizlik durumu insanda olmamalıdır diyoruz. Ama hayvanlarda yapılan deneyler sonrasında toplumda uygulanıyor ve öğretilmiş çaresizlik başlıyor.

Bu çaresizlikten çıkmak Charles Darwin’in dediği gibi bilim ve sanatla olur. “Bilim ve sanat bir kuşun kanatları gibidir” der Darwin.“Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. Tavuk toplum; önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz.”

Egemenler hep aynı sözlerle iktidar olurlar. Onlar vaat etmekten,bizler vaatlerin hayata geçmesini beklemekten bıkmayız! Oysa yaşadıklarından dersler çıkarma yeteneği olan canlılarız. Hayvanların da koşulların zorlaması sonucunda sezgilerini değiştirme yetenekleri vardır ama doğada sezgileri yerine aklını kullanan, geçmişten dersler çıkarabilme yeteneği olan tek canlı insandır. Asırlarca süren geçmiş deneyimlerimiz, alınacak derslerimiz olmasına rağmen akıl ile yaşamayı seçmemiş olmamız acı değil mi?

Hepimiz biliyoruz ki; havanda su döven, lafla peynir gemisi yürütenlere her sefer kanıyoruz. Bu deyimler günümüze kadar ulaşmıştır.Ulaşmış da bizim kültürümüze, yaşamımızı olumlu değiştirmemize yararı olmuş mu? Egemenlerin verdiği sözlere kanmak da bir öğretilmiş çaresizlik değil mi? Unutuyoruz her şeyi, doğduğumuzda bilinen basit bir durumu, yukarıda örneklediğim öküz, tavuk, havanda su dövmek veya peynir gemisi örnekleri hep bizim öğretilmiş çaresizliğimizin kanıtları değil mi?

Sezgilerimize yön verenler aklımızı kullanmamıza engel oluyorlar. Doğal olanı unutmamızı ve öğretilmiş çaresizliğe teslim olmamızı istiyorlar. Hayvanlarda uygulanan bu durum aklını kullanan insanlarda olmamalıdır. İnsanlık tarihini unutmayacağımız gibi AKP’nin 23 yıldır unutturmaya çalıştırdıklarını elbette unutmamalıyız. Ama dayattığı çaresizliği unutmalıyız. Çaresizliği unuttuğumuzda unutmamamız gerekenleri anımsayacak ve kendimize geleceğiz.

Makale yazmaya başlamadan önce yazdığım bir şiirde hal ve ahvalimizi şöyle anlatmıştım:

“Duyguları sömürüyor gözyaşları / Gönülleri çalıyor albeniler / Karanlığın yollarında / Unuttuk kendimizi / Şaşaalı yaşam özentisinden / Okullar diploma verirken nüfus kâğıdına / Kitaplar pahalı denirken / Radyo, televizyon, basında / Reklamların gösterisi sürerken / Yitirdik yaşamın izini / Unuttuk kendimizi / Karanlığın kuyularında.” (Unutulan-1985)

NOT: 2005 yılı Şubat ayından beri yani 21 yıldır her Perşembe “SOLDUYU” olarak bulunduğum HUDUT gazetesine nice yıllar dilerim…