Kategori arşivi: Yazarlar

Silivri mektuplarına zaruri cevap ve birtakım nasihatler (2)

İmamoğlu’nun Silivri’den CHP mitinglerinde okunmak üzere gönderdiği mektuplar ve basına verdiği açıklamalar, hiç kuşku yok ki hem dolaylı savunma hakkının hem de sınırlandırılmış bir siyasi yaşamın tezahürüdür.

Dolaylı savunmadan kasıt: Ekrem Bey’in mahkeme sürecinde doğrudan halkın vicdanına seslenerek adalet terazisini sadece yargıya bırakmama; mahkemelerin “Türk milleti adına” verdiği kararlarda muhataba kendini anlatma çabasıdır.

Nitekim yargı kararlarının isabet sorunu doğurduğu hallerde maşeri vicdan (topluma ait vicdan) kavramına yer açılır.

Yargıçların toplum adına karar verirken vicdan özgürlüğüne sahip olmaları gerekir.

Vicdan özgürlüğünden anlamamız gerekeni, Av. Dr. Başar Yaltı’nın “Yargıç ve Vicdan” başlıklı yazısından alıntılayalım…

//Vicdan özgürlüğü; özünde, irade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü demektir. Bu özgürlük, yargıcın yasaları uygularken bağımsız davranıp davranmadığının göstergesi olarak önem taşır. Vicdan özgürlüğü; mensup olunan inanç sistemi dâhil, her türlü bireysel bağlılık ve aidiyeti, karar verirken bir yana itmek, taraflar karşısında eşit tutum takınmak, maddi ve manevi hiçbir etki ve tahakküm altında kalmadan dürüstçe karar verebilme yetisini / becerisini gösterebilmektir.//

Yargı sistemi-vicdan özgürlüğü ilişkisine dair Yaltı’nın şu saptamaları da dikkate değer:

//Ancak son zamanlarda yargıç kararlarının kamu vicdanı ile evrensel değerlerle çatıştığına sıkça rastlamaktayız. Evrenseli kavramaktan uzak, kamusal duyarlığı kalmamış, kendi yetiştiği çevrenin anlayışı ve değerlerine hapsolmuş yargıç kararları hukukun gelişimine ve özgürlüklere engel olmaktadır. Yargılama sürecinde denge ve uyum gözetmeyen mahkeme karar ve uygulamaları kamuoyuna yansıdıkça, yürekler sızlamakta, yargı sistemine olan güven duygusu hızla erimektedir.//

İmamoğlu’nun toplumun vicdanına seslenen Silivri mektupları, basın açıklamaları bu çerçevede de okunabilir.

İmamoğlu’nun Silivri mektupları ve basın açıklamalarına ilişkin ismiyle müsemma köşemizin analizi ise, özde siyasi niteliktedir.

Geçen hafta T24’teki İmamoğlu’nun Cansu Çamlıbel’e verdiği mülakat üzerinden yürümüştük, sözünü ettiğimiz Cumhuriyet gazetesindeki soru-cevap ‘yazılı söyleşi’ ile devam edelim…    

19 Mart’tan beri tutukluluğunun Türkiye siyasi tarihinde nasıl bir kırılma yarattığı sorusuna İmamoğlu’nu cevabı şöyle…

//Türkiye’nin siyasi tarihi, kesim veya siyasi görüş fark etmeksizin, milletimiz için büyük umutların ve hayal kırıklıklarının tarihidir. Türkiye, huzurlu bir ülkeye kavuşmanın, birlik olma iradesiyle yaşamanın ve demokrasiyle yönetilmenin umut edildiği, fakat gücü ele geçirmek ve elinde tutmak isteyenlerin sürekli olarak bu umutları engellediği bir ülkedir. İnanın bizim insanımız, topraklarımız iktidar hırsını değil, gerçek ve kapsayıcı bir demokrasiyi hak ediyor.//

Genel doğruların güzelce ifade edildiği bu satırlar, şüphesiz önemli. Ancak ülkede demokratik siyaset sorununun çözümünde siyasi partilerin içyapılarında demokratik bir işleyişin gerekliliği de ortada ve bu köşede sıkça işlenmiş bir konudur.

Madem Silivri’den bize sesleniyorsunuz, biz de o sese kayıtsız kalmayalım ve antidemokratik yönetilen CHP’de payınıza düşeni belirtelim Ekrem Bey.

‘Değişim Kurultayı’nın lafta kaldığı ayan beyan ortada; CHP’ye demokrasi gelmemiştir.                

Mahalle delege seçimlerinden itibaren genel merkez kurgulu kongreler zaten CHP’deki sözde demokratik yönetim tarzını anlamak için yeter artar da kurultayda çarşaf liste esas deyip delegelere genel başkanın anahtar listesini dayatmak, büyük iddialarla yola çıkıp daha ilk kilometrede duvara taslamak değil midir?

Benim dahlim yok demeyin, A’dan Z’ye size angaje bir genel merkez yönetimi olduğu aşikâr.

Örgütsel bütünlüğü, örgüt dinamiğini, kolektif parti pratiklerini umursamayan, CHP üyesini yük taşıyıcı varlık yerine koyan yeni genel merkez oligarkları, elbette sizin eseriniz.  

Üyenin dolgu malzemesi, konu mankeni olduğu, oligarşik yapıda yönetilen CHP’de demokratik bir örgüt yapısından bahsedilemez. Örgütten anlaşılan ise; genel merkez hizmetlisi memurlar, il, ilçe yönetimleri olmamalıdır.

Mahalle delege seçimlerinde neden çarşaf liste üzerinden nispi temsil yöntemi uygulanmadığını, anahtar liste utanmazlığına yol verildiğini de sorgulamayı ihmal etmeyiniz Ekrem Bey.

Belirttiğiniz gibi; ülkeye demokrasi gelecekse önce CHP’ye uğraması şart. Gücü ele geçirenlerin iktidar hırsından arındırılmış, gerçek ve kapsayıcı bir demokrasinin önce CHP’de tesis edilmesi lazım ki mektuplarınızın içeriği inandırıcı ve güvenilir bulunsun Ekrem Bey.

Cumhuriyet’teki soru-cevap yazılı söyleşide belirttiğiniz; “Türkiye’nin kurucu partisi olan CHP, iktidara geleceği için yok edilmek veya ele geçirilmek isteniyor” endişenizin çaresi, Silivri’den talimatla yönlendirilmeyen, oligarşik değil demokratik/saydam/dürüst yönetilen,  gücünü örgütten alan bir CHP’dir.

Cumhuriyet’teki İmamoğlu açıklamalarının tamamına ilgi duyanlar için linki veriyorum: https://www.cumhuriyet.com.tr/turkiye/imamoglu-secim-kaybetmekten-korkanlarin-butun-kotulukleri-yaptigini-soyledi-iktidardakiler-rakip-tercih-etmeden-yapamazlar-2472157

“Vazgeçmeyenlerin Cumhuriyeti” başlığı altında İmamoğlu’nun Sözcü gazetesi için kaleme aldığı, dün yayınlanan makaleden söz edelim biraz.

(Sözcü Gazetesi)

Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablonun sıradan bir yönetim zafiyeti değil, devleti, milleti ve demokrasiyi zayıflatarak iktidarı kalıcı hale getirme projesi iddiasında bulunan İmamoğlu, projenin adını da korku düzeni, hukuksuzluk rejimi koymuş.

“Devlet, adalettir, liyakattir, ahlâktır, akıldır” diyen Ekrem Bey, tutukluluğunu rakibi saf dışı bırakma operasyonu görüyor; yaşadıklarını bağımsız yargı ile bağdaşmadığını, bunun düpedüz bir siyasi darbe, Türkiye’nin geleceğine bir darbe olduğunu iddia ediyor.

 Makalenin tamamı bu linkte: https://www.sozcu.com.tr/vazgecmeyenlerin-cumhuriyeti-p290560

Açıktır ki İmamoğlu basına düzenli açıklamalarla kendini unutturmamanın peşindedir ve içinde bulunduğu koşullarda siyasi mücadelesini bu şekilde vermektedir. Anlaşılır bir durumdur.

Ancak, İmamoğlu’nu kendini merkez alan açıklamalarının içeriği etraflı bir ele alışı da icap ettiriyor çünkü mevzu siyasi bir derinliğe de sahip.

Daha 2019’da yedi bölümden oluşan “İmamoğlu bir proje midir” başlıklı yazı dizisinde bu derinliğe işaret etmiştik.

Ekrem Bey’in seçim kazanma başarısında konjonktür önemli bir yer tutsa da iyi tasarlanmış, organize edilmiş kampanyaların arkasında donanımlı bir yönetici kadronun varlığı açıktır.

Bugün bunu daha iyi görüyoruz zira halkla ilişkiler uzmanlarının halen görevde olduğu besbelli. Örneğin, Silivri mektuplarının ve basında çıkan açıklamaların sunulduğu/sanıldığı gibi Ekrem Bey’in kaleminden çıkmadığını düşünüyoruz. Bir kere cezaevi koşullarında böylesi kapsamlı yazılar her babayiğidin harcı değildir. Entelektüel potansiyel de ister.

Siyasi aktörlerin metin yazarları olabilir, olması da iyidir. Açıklamaların kolay anlaşılır, derli toplu, tutarlılık içinde kamuoyuna ulaşması sağlanır. Prompter de bunun için vardır,

Ancak, Ekrem Bey’in bizzat kaleme almadığı yazıları sanki onunmuş gibi kamuoyuna sunmanın sorunlu yanı da geçiştirilecek gibi değil.

Bir siyasi aktörü böylesi yöntemlerle diri tutmaya çalışmanın tuhaflığı apaçık ortadadır.

Halkla ilişkiler uzmanlarının başarı için gerçekleri maharetle çarpıtabileceğini, siyaset-etik ilişkisinde duyarsız davranabileceklerini gözden kaçırmamak, bir liderin çapına ilişkin önemli bir veridir.

Başarı için her şey mubahtır anlayışı, kazanımları bir çırpıda yok edebilir.

Erdoğan’a karşı alternatif ve Kılıçdaroğlu kenara çekilerek CHP’nin başına getirilen İmamoğlu’nun bekleme odasındaki serüveni ne kadar sürer kestirmek zor.

Lakin toplumsal devinime bağlı süreçler bittabi yeni gelişmelere gebedir ki Ekrem Bey’in toplumsal hafızada yerini korumak, diri tutmak için gösterdiği çabayı da izah etmektedir.

MAHALLE ÇETELERİ ESKİDEN DE VARDI…

15 yaşıma kadar çocukluğumu memleketim olan Aydın’da yaşadım. Sonrasında Kuleli Askeri Lisesi ile başlayan serüvenim nedeniyle memleketime yılın sadece birkaç haftası misafir olarak döndüm. Mahallemiz kısmen öğretmen ve memur mahallesi, büyük ölçüde de muhacir ve görece yoksul ailelerin yaşadığı bir mahalle idi. Hemen hemen aynı dönemde yapılan evlerle hep birlikte, hep beraber yola çıkmış insanların çocuklarıydık.

***

Şimdilerde gençlerin oluşturduğu çeteler gündemde… O yıllarda, bizler de mahalle bazında çeteleşmiş gençlerdik. Yani o işler bugün başlamış değildi.

Mahallemizin kızlarından, sokaklarımızın güvenliğinden biz sorumluyduk. Bir yabancı aynı sokaktan sık sık geçmeye başlamışsa, durdurulup sorulur, yeterli yanıt alınmazsa kişinin, kimi zaman hastanelik edilecek derecede darp edilmesi “Vukuat-ı adiye”den sayılırdı.

Hele mahalleler arası çete savaşları, tarafsız mahallerde randevulu buluşup yapılan kıyasıya kavgalar kahramanlık destanlarına dönüşür, günlerce konuşulurdu. Kavgada öne çıkanlar ayrıcalıklı olarak saygı görürlerdi.

Ama o günlerin çocuklarından hemen hepsi ilerleyen zamanlarda Aydın’ın saygın isimleri oldular.

***

Yani kısacası gençlerin kanı o zamanlarda da kaynardı… Ama bu kavgalar hiçbir zaman gasp gibi cinayet gibi, çetelere tetikçilik gibi anlamlar içermezdi. Devrin gençleri bu kavgalarla menfaat sağlamak, mafyanın yeni unsurları, yeni oluşumları olmak gibi bir yola girmediler. Şimdilerde ise gençlerin bu olağan delikanlılık enerjileri, yer altı dünyasında bir geçim kaynağı haline geldi.

Şimdiki gençler şiddet göstermek için mahalleden geçene sopa atmak yerine bir akıllı telefon alamayacak olmanın, iyi bir eğitim göremeyecek olmanın, görse de bir iş sahibi olamayacak olmanın, iş sahibi olsa da elde ettiği yaşam standardı ile yurt dışına çıkamayacak olmanın soğuk gerçeği ile yüz yüze geldikleri için ya mevcut çetelere tetikçi oldular, ya da kendi çetelerini kurdular. Bu yollarla akıl edemeyecekleri kadar para sahibi oldular. Gittikçe çoğaldılar ve çoğalmaya devam ediyorlar.

***

Ekonomideki çöküşün, hukuka adalete güvensizliğin yarattığı en büyük olumsuzluk, gençlerimizin kendi dışlarında oluşturulan, ama bir ölçüde kabul etmek zorunda bırakıldıkları bu süreçtir.

Enezli bir çocuk, okumak, doktor olmak yerine “Kaçakçı olacağım” diyerek şimdiden övünüyor ve yönünü belirliyor. Uyuşturucu ticaretinin bir ucuna tutunan bir genç, kısa zamanda aklına gelmeyecek maddi imkanlara kavuşabiliyor. Örneğin son model bir telefon cihazına en kısa zamanda kavuşabiliyor..

Ya da bu işlere cesareti yoksa yurt dışına kapak atmanın yollarını arıyor.

***

Kısacası en az birkaç kuşak gencimizi kaybettik, kaybediyoruz. Kaybedeceğiz. Görülmesi anlaşılması gereken bu oluşumlar ve çeteleşmeler bir asayiş olayının çok ötesinde sosyal bir çöküşün çok açık göstergeleridir.

***

Ne yapmak gerekli? Nerden başlamalı? Bunları yanıtlamak beni aşar. Ancak en azından yerel gayretlerle istihdam yaratacak, gençleri köylerine bağlayacak projeler üretmeliyiz.

Tarım alanında hepimizi şaşırtacak, devlet, belediye, il genel meclisi, meslek odaları, üniversiteler ölçeğinde yapılabilecek çok şeyler var. Ama önce en kısa zamanda bu tehlikenin varlığını görmeli oturup konuşmalıyız.

***

Ne var ki “Gelin, hiç yoksa Enez’i konuşalım” diye çağrı yaptıklarımızdan bu davete çok da yanıt gelmedi. “İş yapsın” diye seçilenlerin Edirne’de Vali Bey’in başarılarından pay kapabilmek O’nunla yan yana görünmek ve “Resim çıkılmak”tan başka bir gayretleri, bir birikimleri, bir hayalleri, bir yetenekleri yok.

***

Uyanalım; Bu tehlike, bu bela hep bizden uzaklardaymış gibi görünür ama kapımızın önündedir. Hatta belki de çocuğumuz bu girdabın içindedir; haberimiz olmaz…

GEÇTİ BİTTİ SANILIR

Haçlı savaşları, pardon, haçlı talan, tecavüz, köleleştirme, sömürme, katletmeleri eskiden oldu da, şimdi bitti mi sanılır!.. Bu haçın,
*Çanakkale savaşları haçlı seferi sayılmaz mı?..
*Anadolu’yu sevr ile işgal edip paylaşmaları, haçlı seferi sayılmaz mı?..
*Tüm orta doğu ülkelerini, kan ve gözyaşına boğmalar, haçlı savaşı sayılmaz mı?..
*Türkiye’yi Avrupa Birliğine almamaları, haçlı savaşı sayılmaz mı?..

  • “Bedava uçak veririz size” deyip Türk’ün uçak fabrikasını kapattırıp, düdüklü tencere fabrikasına dönüştürme kandırmaları, haçlı savaşı sayılmaz mı?..
    *Atamızın kurdurduğu, sanat okullarından çıkan bütün teknik eğitimli gençlerimizi, usta bir kandırma ile yurt dışından kapılması, EĞİTİMLİ İSİTHDAM GÜCÜMÜZÜ, kendi güçlerine katıp, Türkleri üretecek güçten mahrum bırakmak, haçlı savaşı sayılmaz mı?..
    *Genç ve dinamik, üretim gücümüzü Avrupa’ da, zor, kirli, zehirli, en alt işlerde heder etmeye yollamak, haçlı savaşı sayılmaz mı?..
    *Ata tohumlarının kıymetini bilmemek, genleri bozulmuş tohumları elin oğlundan, altın fiyatına almak, haçlı savaşı sayılmaz mı?..
    *Genleri bozulmuş ekin, sebze ve baklagillerle, kimyasal zehirli tarımla, kirlenen hava ve sularla, her yıl YAKLAŞIK, 250.OOO TÜRK’ÜN KANSERDEN ÖLMESİ VE DE 250.000 TÜRK’ÜN DE KANSERE YAKALANMASI, haçlı savaşı sayılmaz mı?..
    *Hastane sayılarının artması, hastalık çeşitlerinin artması, hastanelerin çarşı ve marketlerden daha yoğun olması; hasta muayeneleri için, iki, üç ay sonrasına randevu verilmesi, milyarlarca doların elin oğluna, ilaçlara harcanması, obezitenin aşırı yaygınlaşması haçlı savaşı sayılmaz mı?..
    *Türk ürünlerini elli kat daha aşağı fiyatla, satın almaları, HAÇLI SEFERİ SAYILMAZ MI?
    *Kart ile borçlanıp, lüks, süs, püs israfına dalmak, haçlı savaşı sayılmaz mı?
    *Eğitimi bozmak, dikine sitelerin peydası, köylerin boşlaması, doğaya sırt çeviriş… doğa ve tabiat varlıklarını katlediş…(Of yoruldum ya, say say bitmiyor be kardeşim!..)
    HAÇLI SAVAŞI SAYILMAZ MI?..
    Sayılı zaman çabuk geçer. Bir gün gelir, mutlaka HAK galip gelir!..
    İçerde ki ve dışarıda ki hainler, yaptıkları haksızlıkların cezasını bulacaklardır, kimsenin şüphesi olmasın!..
    “BEYİN İPTAL, BANA NECİ” ” İNANÇ, BİLİM, ZAFİYETİ İÇİNDE OLMAK, TARİKATLARA BÖLÜNMEK, ALLAH YOLUNDAN AYRILIKLAR, HAÇLILARI, “GELİN BİZİ KÖLE EDİN!” DİYE, DAVET ETMEK DEĞİL Mİ?
  • (Yolundan sapanları,sömürüye boyun eğenleri Allah korumaz ki)

Kuran’ı Kerim. Sure 7/Ayet 129:
Kavmi Musa’ya: “Sen bize peygamber olarak gelmeden evvel de geldikten sonra da biz eza gördük” dediler.
Musa: “Üzülmeyin, olabilir ki Rabbiniz düşmanlarınızı helak eder, sizi de onun yerine getirir. Artık nasıl işlediklerinize bakar” dedi.
22/48: Nice ülke var ki, zulmederken ona biraz mühlet vermişiz, sonra onu yakalamışızdır. Dönüş ancak banadır.

HUDUT 56 YAŞINDA

Hudut Gazetesi bugün 56 yaşında…

“Dile kolay” denir de asıl zorluğu yaşayan bilir.

**

Zaman, Hudut için sadece geçen yılların toplamı olmadı hiçbir zaman.

Zaman; kurşun harflerle sabrı öğrenmekti, daktilo sesleriyle haber kovalamaktı, mürekkeple yoğrulmuş gecelerde sabaha direnmekti.

**

Hudut’un ilk sayısı 2 Şubat 1970’te çıktı.

O gün Edirne başkaydı, Türkiye başkaydı, basın bambaşkaydı.

Bugün takvimler başka şeyler söylüyor.

Teknoloji hızlandı, bilgi arttı, ekranlar çoğaldı…

Ama ne garip ki, hakikat aynı hızla çoğalmadı.

**

Eskiden haber yetişmezdi, şimdi haber çok ama güven az.

Eskiden baskı makinesi susturulurdu, bugün ilanlarla terbiye ediliyor.

Eskiden sansür gizliydi, şimdi adı konmadan uygulanıyor.

Hudut, işte bu değişimin tam ortasında 56. yaşına basıyor.

**

Kolay mı?

Bu şartlarda ayakta kalmak, gerçekten kolay mı?

Bugünün Türkiye’sinde yerel bir gazete için bu yük hafif mi?

Bütün bunlar olurken dimdik durmak, herkesin harcı mı?

**

Kolay mı?

Bir kentin yükünü omuzlamak bu kadar basit mi?

Şehrin hafızasını diri tutmanın bedeli az mı?

Yerel basın olmak, sadece haber yazmak mı sanılıyor?

**

Kolay mı?

Hudut, 56 yıldır sadece haber vermedi.

Hatırlattı.

Kayda geçti.

Unutulmasın diye yazdı.

Kimi zaman görmezden gelindi, kimi zaman rahatsızlık verdi, kimi zaman “neden yazıyorsunuz?” sorusuyla karşılaştı.

Ama hiç susmadı.

Çünkü yerel basın susarsa, şehir sessizleşir.

**

Bugün Hudut 56 yaşında.

Nice kuşak gördü, nice dönem atlattı.

Kimi zaman daraldı sayfaları, kimi zaman genişledi sorumluluğu.

Ama hiç vazgeçmedi.

Bu yüzden bugün bir yaşı değil, bir direnci kutluyoruz aslında.

**

İyi ki varsın Hudut.

56 yıldır bu kentin aynası değil sadece; hafızası, vicdanı ve sesi olduğun için…

PAZAR YERLERİ

Geçen haftalarda Edirne’de çok önemli bir olay oldu, kırk yıldır elektrik fabrikasının yakınında kurulan pazar kapatıldı. Bu yer belediyenin SGK’na borçları dolayısı ile kuruma verilmiş. Bilemeyiz kurumun kararı ile mi başka bir nedenle mi.
Pazar yeri iki haftadır kapalı. Pazarlar satıcı ile alıcının buluştuğu, bir çok çeşit ürünün satıldığı alışveriş yerleridir. Pazar yerleri halk pazarlarıdır. Sosyete dediğimiz kalbur üstü tabaka buralara pek uğramaz. Pazar yerlerinde satılan ürünler biraz kalitesizse de ucuzdur. Çünkü pazarcılar az bir bedel öderse de tezgah kurulan yerler dükkan kiralarına göre daha ucuzdur. Bu nedenle alan memnundur, satan memnundur, bundan ötesi kime ne?
Oraya kurulan pazar yeri hem Pazartesi günleri Edirnelilerin giyecek, yiyecek, çiçek, fidan gibi ürünlerin satıldığı halk pazarıdır. Aynı yere Cuma günü de Ulus Pazarı kurulur. Bu pazarcıların bir kısmı İstanbul’dan gelirse de bir kısmı da Edirneli’dir. Ürünler iç, dış giysi, kap kaçak, halı, kilim, tekstil ürünü, havlu, ayakkabı, biblo ürünler, cam, seramik ürünler, plastik ürünler, ağaç ürünler pazarlanır satılır. Pazar yerinin giriş yerine de Edirnelilerin tezgah açtığı meyve, sebze, süt, yağ ürünleri satılır Halk bu pazarlardan alışveriş yaparak ihtiyacı olan malları daha ucuza alır. Pazar yerleri halk yerleridir. Ne alırsan markete, dükkana göre daha ucuzdur. Pazar yerleri halk için kurulur, halk için vardır.
Pazartesi pazarını kapatma kararı çıkmıştır, kimden çıkmışsa baltayı taşa vurmuştur, halkı saf dışı bırakmıştır. Pazar yerleri halk için kurulur, ucuza alış veriş yapılsın, halk bundan istifade etsin diye. Pazar yerini kapatmakla halkın ucuzluk ortamına set çekilmiştir. Yalnız o mu, satıcılarda satıştan mahrum edilmiştir. Pazar yerinin müşterileri kimlerdir, Edirneliler Bulgarlar, Yunanlılar. Bunlardan elde edilecek döviz kazancı kaybedilmiştir. Halk çeşit maldan mahrum bırakılmıştır, pazar yerini kapatmak hatadır.
Ama, bu hatadan dönüş yapılıyor. 26 Ocak Pazartesi günü ayni yerde eski ihtişamı olmasa da yine alış veriş yapacak bir faaliyet başlamıştır. Kesin konuşmak için erkense de inşallah bu hatadan dönüş olur ve Pazar yerimiz eski ihtişamına kavuşur.
Ticaret serbest bir meslektir. Bizler Türkiye olarak AB’ye girmek için çabalarken Ulus pazarına niye tahammül edemiyoruz. AB’ye girersen Fransız, Alman, İngiliz daha diğer satıcılara nasıl dayanacağız. Liberal ekonomide iş rekabete dayanır, kalkınmanın anahtarı rekabettir, buna kendimizi alıştırmalıyız.
Halk yönetimden hizmet bekler. Halk olmazsa devlet nasıl olacak? Türkiye Monarşi, Oligarşi değildir, Cumhuriyettir. Böyle bir yönetimde demokrasi olur, halk ön plandadır ve sarfınazar edilemez.
Trakya batı yöresinde olup Bulgaristan ve Yunanistan ile komşudur. Üç komşu anlaşıp üç sınırın kesiştiği yerde tahmini 300 dönümlük bir arazi üzerinde haftanın belirli bir günü, en uygunu Pazar günü olur, üç komşu müşterek bir pazar kurup bir birlerinden alış veriş yapmalılar. Her ülkenin bir birine satacak bir şeyleri vardır. Ne dersiniz, biraz utopikte olsa uygulanırsa Türkiye kazanır. Türkiye kadar ucuza satamazlar, halk bundan istifade eder. Zaten Halkındır PAZAR YERLERİ…

AH O EGOLAR

Nesilden nesle, kirlenerek geçen pis egolara dikkat!..
Bu egolar, her türlü maskeyi takabilir, her makamı işgal edebilir, etkili konuşup, ikna edici olabilir. Ancak yüz doğru, bir yanlışla sizi yakabilirler!..
Sakın her söylenene hemen inanmayın; sorgulayın, kolayına kaçmayın. Aile ve yakın çevresinde, nesilden nesle genlerle bulaşmış bu pis egolar, şeytanın en kolay, en hünerli kullandığı zaaflarımızdır.
Bu egoların en belirgin özellikleri, “Yanlış üslup, doğru sözün katilidir.” hatası içindedirler.
Yani, bir konuyu savunurken, kavgacı, saldırgan, suçlayıcı, aşağılayıcı, düşmanlaştırıcı bir tavır içindedirler.
Oysa, bir konunun doğrusunu, yanlışını, açıklarken, İSPATLI, HOŞGÖRÜLÜ olmak, ÖĞRETİCİDİR!..
Saldırgan tavır, düşmanlığa, yani şeytana hizmet eder!..
Sakın benim yazdığım her şeyi Akıl, mantıkla, bilgiyle değerlendirmeden, “Doğrudur” diye, kabul etmeyin!..
Yani, konuyu sorgulayın, doğrusunu öyle onaylayın, ne kadar titizlikle dikkat etsem de, ben de insanım, egoma gelir yanılabilirim!..

Sorgulamaya gücümüzün yetmeyeceği tek kitap Kuran’dır. Kuran, sorgulanamaz!..

Kuran’ı Kerim. Sure 17/Ayet 53:
Mümin kullarıma de ki:
“Müşriklere yumuşak söz söylesinler. Çünkü şeytan aralarına fesat sokar. Şeytan insanın apaçık düşmanıdır.

SİLİNE, KURTULA

İnsanlık, orta çağda, bin yıl tahrif edilmiş dinlerle karanlıkta kaldı da, SANKİ BUGÜN KURTULMUŞ MU?..

SÖMÜRÜCÜLERİN ÇIKARLARINA TERS GELİRSE, sadece, şekilde farklı, ama özde aynı, zulüm, tehdit ve katliamlar!..
AVRUPADA, ÖYLE BİR ORTA ÇAĞDI Kİ:
*Bu şeytanın yeryüzü temsilcileri, halka parayla cennetten yer bile satıyorlardı, laiklik yoktu!..
Günahlar, birileri tarafından affediliyordu!..
Bu simsarlara itibar edip uyanlara gelince, “BEYİN NEREDE?..”
Ara da bul, bulabilirsen!..
ORTA ÇAĞ KARANLIĞINDA:
*Halk aydınlanıp, gerçekleri öğrenmesin diye, ortaya çıkan bilim evlatlarını, “Bunun içine şeytan girmiş” diye giyotinle katlediyorlardı!..
Simsarlar, “Dünya düzdür” diye uydurmuşlardı. Biri yuvarlak olduğunu ispatlarsa, “Sen bizim yalanımızı, nasıl ortaya çıkarırsın?..” diye, kelle giderdi!..
Bunu kimler yapıyordu?..
Haksız çıkarları bozulmasın diye din ve de devlet gücünü eline geçirenler, tabi ki. (Kuran, bu gidişi açıkça anlatıyor)
*”Tek yargı hakkı Allah’ta” olduğu bildirilmiş olmasına rağmen, Engizisyon mahkemeleri kurmuşlar, AFOROZ, diye şeytani bir yargıyla, (DİNSİZ, İMANSIZ, ŞEYTAN) suçlamasıyla, haksız çıkarlarına karşı çıkacak herkesin yaşam hakkı yok ediliyordu!..
*Akıl hastaları, “şeytanlaşmış” denerek, meydanlarda, kandırılmış halkın tezahüratları ile yakılıyorlardı!…
*BİLİMİ, GELİŞİMİ savunan, kadınlar, “CADI” denerek, surlardan atılıp, katlediliyordu!..
*Kiliselerde, İsâ, Allah ve Allah’ın oğlu olarak anılıyordu. Dualar, Allah’a değil, Hz. İsa’ya yapılıyordu. Hâlâ devam değil mi?!..
*Kuran’da gerçek Müslümanlık, gerçek Hıristiyanlık, Gerçek Musevi’lik yazıyor olduğu halde, tahrif edilemeyen Kuran’ı okumak, adeta yasak hale getirilmişti!..
Hâlâ devam değil mi?
*Bu, yarısı simsarlar tarafından yazılmış Tevrat ve incil’lerde, Hristiyan’lar da, Yahudi’ler de kendilerini Allah’ın oğulları olduklarını yazmışlar, kim bu yazdıkları yalanlara inanmazsa, zulme ve katliama uğramaktaydı!..

  • Kutsal kitapları tahrif edilmiş, birçokları ŞİRKE DÜŞÜRÜLMÜŞ, ALLAH YOLUNDAN ÇIKARILMIŞ BİR HALDE SÖMÜRÜLMEKTEYDİLER!..
    Hâlâ ne değişti?..
    İşte bu, KARANLIK SÖMÜRGECİ ORDULARI ile HAK ERİ Türk’lerin savaşlarıyla doludur tarih!..
    Ne yazık ki, şeytan ve uşakları, Türklere de Kuran’ı yorumlamak, anlamak için okutmamayı sağladı!..
    Ve de, şeytan ve uşakları, Kuran’da ki tek doğrusu besbelli olan, dinlerini bölük börçük fırkalar, mezhepler haline getirmeyi başarmış gözüküyor!..
  • İNSANLIK, TUFAN, TUFAN ÜSTÜNE, SİLİNE, KURTULA, GELİŞİYOR!..

Kuran’ı Kerim. Sure 11/Ayet 23:
Vaktâ ki Allah, onları kurtarır. Akıbinde yine yeryüzünde haksız yere fesat ve zulme başlarlar.
Ey insanlar!
Zulüm ve fesadınız ancak kendinizedir. Dünya metaı fanidir. Nihayet dönüşünüz bizedir. O vakit, bütün yaptıklarınızı size haber vereceğiz.

DEMOKRATİK TİRAN!

Dünyanın her yerinde iktidar olma amacını güdenler demokratik söylemleri dillerinden düşürmezler. Biliyorum; Tiran, Kral, Padişah, Çar, Sultan, Kaan gibi sözcüklerle demokrasi, demokrat,özgürlük gibi sözcükler yan yana gelmez. Yani ‘Demokratik Tiran’ olmaz.

Çünkü geçmiş insanlık tarihi göstermiştir ki toplumu yönetme erkini değişik şekillerde elde eden kişiden demokrasi beklenemez. Yönetme gücünü eline geçiren kişi mutlaka şiddet, korku, inanç, etnisite veya sermaye kullanılarak o makama gelmişlerdir.

Devlet dediğimiz olgu ilk kez Atina’da M.Ö. 3000’li yıllarda tartışılmış. Amaç; adil, mutlu ve insanın insanla ve insanın doğayla barışık yaşaması amaç edinilmiş. Günümüzün devlet felsefesinde de hep aynı arayış ve amaç vardır. Ancak bu felsefeyi yönetenler değil yönetilenler içselleştirmelidir ki demokrasi oluşsun.

M.Ö. 340 yılındaki tartışmalarda filozofların yazılı belgeye dönüştürdüğü birçok eserde Tiranlık kavramı incelenir. Genel kanı her Tiran ne şekilde olursa olsun tartışılır hale gelir. Her Tiran gün gelir bu gücünü devam ettirmek ister. İşte o zaman da kendi güvenliği ve tiranlığının devamı için ücretli görevliler bulur, emrindeki kamu güçlerini de lehine kullanır. Bunun ücretini de kamuya ait kaynaklardan sağlar. Kimin adına? Elbette “kamu çıkarı” adına.

Zamanın bilgeleri halktan toplanan vergilerin ortak çıkarlarda, kamu adına yapılan işlerde kullanımını isterken Tiranlar bu paraları kendi devamları için kullanır.

Kısacası insanlık tarihini incelediğimizde Tiranlar ile demokrasi gelmediği kesin olarak görülmüştür. Güvendiğimiz kişiler de demokrasiyi sağlayamaz. Demokrasi ancak ve ancak yurttaşların duyarlılığının artması ve yurttaşlık görevi olarak demokrasi mücadelesi vermek ile olacaktır.

Tiranlık ile insanın mutluluğunun ve özgürleşmesinin sağlanamayacağını bilen bizler, demokrasi mücadelesi yapmak yerine susup beklersek, baskı ve yoksulluğa boyun eğersek Tiran, kendi devamı için baskıyı, yoksulluğu, şiddeti arttıracaktır. Tiranlıklara son vermek adına mücadele yapılıyorsa da antik Yunandan beri Tiranlık bir şekilde devam etmiş ve etmekte olması düşündürücü değil mi?

Oysa biliyoruz; toplumlar itaat ederek, boyun eğerek kendi sonlarını hazırlarlar. Ki eksik mücadele sayesinde bugün dünyada Tiranlık devam etmekte ve ilginçtir ki insanlık Tiranlık yönetimlerine doğru hızla gitmektedir.

2026 yılındayız ve dünya, maalesef silahlanma başta olmak üzere bilim ve teknolojide koşar adım yeni ürünlerle buluşuyor. Biz de bunlara müşteri oluyoruz. Çünkü bilim kamusal değil ticari kullanılıyor. Ekonomide liberal bakışla; “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkesini benimseyenler düşüncede tiranlığı dayatıyorlar. Farklı düşünenleri cezalandırıyorlar.

Egemenlik milletindir diyenler seçmenin yarısından fazlasının oyunu alan belediye başkanlarını görevden alabiliyorlar. Devlet ekonomik hayata müdahale etmemelidir diyenler toplumun ekonomisini ellerine geçirdikten sonra gider musluğunu hep aynı yere doğru çeviriyorlar. Yurttaşı yoksullaştırırken bir avuç sermayeyi dünya sıralamasına gönderebiliyor.

Bu gidiş olumlu değildir. Aklımıza başımıza toplayıp yasalardan gelen haklarımızı kullanarak ses çıkarmalıyız. İdarenin direksiyonunu; kazanılmış evrensel hukuk ilkelerine, doğal yaşama ve akla-bilime doğru çevirmek için bir araya gelmeliyiz. Aksi halde tiranlık dünyayı teslim alacaktır.

SARMAL

Hani o, GÖRÜYORSUN YA…
Hani o, DUYUYORSUN YA…
Hani o, KOKLUYORSUN YA…
Hani o, DOKUNUYORSUN YA…
Hani o, TADIYORSUN YA…
HEPSİ SONSUZ SEVGİDEN SANA…
ANLASANA?..
SONSUZ SEVGİYLE SARMALANDIĞINI!..

ANLASANA?..

Kuran’ı Kerim. Sure 16/Ayet 53:
Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda yalnız O’na yalvarırsınız.
16/51: Allah buyurdu ki, iki tanrı edinmeyin!
O ancak “BİR TANRIDIR.” O halde yalnız benden korkun!

Silivri mektuplarına zaruri cevap ve birtakım nasihatler (1)

İmamoğlu’nun Silivri’den gönderdiği ve CHP mitinglerinde okunan mektuplar değil sadece bu yazıya sebep.

T24’teki Cansu Çamlıbel röportajı ve hemen ardından Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan açıklamalar da cevap zarureti doğurdu.

Çarşambaları ‘Cuma hutbesi’ gibi okunan İmamoğlu’nun mektuplarını ve gazetelerde yayınlanan açıklamalarını muhatap alması doğaldır ismiyle müsemma bu köşenin münhasıran ‘demokratik siyaset’ kapsamındaki hassasiyetleri gereği…

‘Çarşamba mektupları’ üzerine söylenecek pek şey yok zira İmamoğlu’nun başta kendisini unutturmamak ve haksız gördüğü tutukluluğuna dair savunma amaçlıdır.

Biz de altını çizelim: İmamoğlu’nun tutuklu yargılanmasından dolayı kamuoyunda oluşan algı negatiftir. Kendisine haksızlık yapıldığı, bir siyasi operasyon yönündeki kanaat yaygın şekilde kendini göstermektedir.

Bu kanaati, İmamoğlu’nun yanı sıra tutuklu çokça CHP’li belediye başkanlarının varlığı da kuvvetlendirmektedir.

Lakin zaman içinde ortaya dökülen bilgi ve belgeler, yargılama sürecindeki savcılık iddianameleri, İmamoğlu’nun mağdur pozisyonunda tereddüt yaratmaktadır.                               

Yine de buna iktidarın algı operasyonu gözüyle bakan da az değildir ve ağırlıklı CHP üye ve seçmeninden oluşmaktadır.

AKP’nin iktidarda kalma amaçlı yıllardır abandığı toplumu kutuplaştırma politikalarının  sonuçlarındandır bu ve şüphesiz her iki kutup için de geçerlidir. Diğer bir ifadeyle, rasyonel düşünce yerini duygusal yaklaşımlara terk etmiştir.

Bu durum, sadece ülkede demokratik siyasetin zemin kazanmasında engel teşkil etmemekte, ülke yönetiminde reaksiyoner siyasetin kanıksanmasına ve dolayısıyla kitlelerde vurdumduymazlığa yani hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair bir düşünceye de yol açmaktadır.   

Çamlıbel’in röportajda öne çıkardığı şu Ekrem Bey saptamaları ile devam edelim…

//Herkesin dilinden kültürüne ve inançlarına kadar eşit yurttaşlığı hissedeceği bir süreç, Türkiye’ye en büyük sıçramayı yaşatacaktır. Demirtaş’ın dediği gibi, Diyarbakır’da bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız. Çözüm komisyonunu geleceğimin pazarlık edildiği bir yer olarak görmüyorum, görülmesine de izin vermem. Sürece destek vermeye devam edeceğiz.//

CHP merkez yönetiminin ne yapıp yapamayacağına izin verme yetkisi, “İmam’ın Cumhuriyet Halk Partisi” başlıklı yazımızın teyididir. Teşekkür ederiz.

Merak edenler veya hatırlamak isteyenler için linkini buraya bırakıyorum: https://hudutgazetesi.com/yazarlar/imamin-cumhuriyet-halk-partisi/

Mamafih bu ayar verici ifadeniz pek karşılık bulmadı Ekrem Bey.

CHP’nin sürece verdiği destek gelişmeleri uzaktan izlemekten ileri gitmedi. İmralı ziyaretine katılmayarak sürece mesafesini de net koydu CHP, ya da koymak zorunda kaldı.

Ayrıca süreç, zaten birçok yönden sorgulamaya açıktı. Suriye’de ABD’nin SDG politikasındaki değişiklik ve özellikle Bahçeli’nin durumdan vazife çıkaran son açıklamaları, sürecin yapay niteliğini daha görünür kıldı.

O halde İmamoğlu’nun yukarıdaki sözleri ne anlama geliyor tribünlere seslenmekten öte?

Ciddi boyutta sorunlu ve  abartılı ifadeler de var: “…en büyük sıçrama…” özensiz bir tespit değil mi, değerli okur?

Şu klişeleşmiş “eşit yurttaşlık” lafının da DEM ile son yerel seçim ittifakına dayalı nabza şerbet babında kullanıldığı apaçık. Çünkü ülkede “eşit yurttaşlık” sorunu kapsamlıdır ve DEM Parti’nin siyasi zihin haritasına bırakılamaz.

Popülist bir dil üzerinden, masaya konulan serpme mezeler misali nokta atışlar ile ortaya bıraktığınız lafların alıcısı muhakkak olacaktır; fakat farklı bir profil çizme çabasındaki bir siyasetçi iddianızı sürdürmekte gün gelir size ayak bağı olur Ekrem Bey.                                                     

Nitekim sahicilik/inandırıcılık/güvenilirlik gibi değerlerin şahsınızda eğreti durduğuna dair kamuoyunda oluşan algı gözden kaçmayacak mertebeye doğru ilerlemektedir.

Bunda, seçildiğiniz ilk günden beri İBB’de israfı önlemeyi başat gören yönetim politikanıza rağmen sizin ve etrafınız hakkındaki yolsuzluk iddialarının boyutu önemli bir yere sahiptir.

Tüm bunları iktidarın bir oyununa indirgeyerek de işin içinden çıkmanız zor görünüyor. Toplumsal hafıza kayıtlarının zaman içinde silineceğine güveniyorsanız o başka.

 Çamlıbel söyleşisindeki şu iddianız da sorunlu Ekrem Bey.

// Eğer adaylıkta ısrar ediyorsa; 15,5 milyon insanımızın iradesine halel getirmeyecekti, sandıkta karşıma çıkmaktan korkmayacaktı. (…) Ekrem İmamoğlu’nun katılamadığı, özgür bir şekilde yarışamadığı bir seçim, Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olur. On milyonların, Ekrem İmamoğlu yerine adaylaştığı bir seçime dönüşür.//

Hemen belirtelim: Ekrem İmamoğlu’nun katılmadığı, özgür bir şekilde yarışmadığı bir seçimin meşruiyet sorunu olmaz, yanlış bir çıkarımdır; bir hüsnükuruntudur.

CHP’nin koyduğu sandıklara on milyonların verdiği oy o günlerin koşullarında gerçekleşmiştir; bugünün dinamikleri farklıdır, ilerde neler olacağını kestirmek ise hiç kolay değildir. 

Ekrem Bey! Sıkça kullandığınız “korkaklık, cesaret, mertlik” gibi sözcükleri bir siyasi jargona dönüştürmenizin şöyle bir mahzuru var: Bir kere sabun köpüğü ifadelerdir; halka hoş gelebilir, doğrudur.

Ancak, içinde bulunduğunuz durumda oldukça hafif kalıyor. Halkla ilişkiler uzmanlarının önerdiği her şeyi kolayca kullanırsanız, akıl süzgeciniz tembelleşir, ‘sokma akılla’ hareket eden bir siyasetçi izlenimi verirsiniz. Oysa iz bırakmak için önce kendiniz olacaksınız, ayaklarınız kendi gücünüzle yere sağlam basacak.

Muhakkak farkındasınızdır: “Her şey çok güzel olacak” sloganı artık boşlukta sallanıyor.  Halkın sıkıntılarını istismar eden, boş umut pompalayan bu sloganı uzun zaman kullandınız. Slogan müellifini de CHP Parti Meclisi’ne alarak ödüllendirdiniz. Anlık yarattığınız bu heyecanlı mesajdan geriye ne kaldı?

Miting meydanlarında terennüm edilen, Bertolt Brecht’in Nazilere karşı muhalifler tarafından ve çeşitli coğrafyalarda faşist, totaliter, otoriter rejimlere karşı da kullanılmış “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganının son kullanım tarihi ne zaman?

Kuşkusuz kitleleri zinde tutar, ajite eder, heyecan verir ama neticede sandıkta değişecek bir iktidar yapısında isabetli midir?

Evet, algı yaratarak, kitle psikolojisine dayalı sloganlar üzerinden yürütülen bir siyasi mücadelenin sürdürebilirliği tartışmalıdır.

Halkla ilişkiler uzmanlarının mahzur görmediği böylesi popülist ifadeler eşyanın tabiatından kaynaklıdır. Diğer bir ifadeyle, onlar, sadece seçim kazandırmaya odaklı varlık gösteren profesyonellerdir. Bir siyasetçiyi diş macunu, çocuk bezi, bulaşık deterjanı gibi, bir mal gibi pazarlamakta sakınca görmezler.

Kendini halkla ilişkiler uzmanlarının yönlendirmesine, popülist siyasi dilin cazibesine kaptırmanın bir bedeli olabileceğini hiç hesaba katmıyorsunuz, topun gelişine zevkle vuruyorsunuz Ekrem Bey.       

Cansu Çamlıbel’in yazılı gerçekleştirdiği mülakatta şu saptamalar da bir şeyler söylüyor…  

//Ekrem Bey’e yazarken (çünkü bu koşullar altında başka türlüsü mümkün değil), hayatımda kendisiyle ne dışardayken ne de içeri girdikten sonra hiç söyleşmediğimi fark ettim. Yüz yüze konuşabilseydik mutlaka ki bambaşka bir şey okurdunuz. Ancak kendisiyle bu ilk mülakatımda fark edeceksiniz ki kalemi de belagati kadar kuvvetli. 

Küresel düzenin geldiği yeri analiz ederken siyaset bilimci Samuel Huntington’ın ‘demokratikleşme dalgaları’ tezine yaptığı atıf dikkate değer. İmamoğlu’nun “Tarih bir sarkaç gibidir. Bugün bu sarkaç insan doğasının karanlık taraflarının ön planda olduğu bir yere doğru gidiyor. Biz ve bizim gibi düşünenler sayesinde sarkaç yakın bir zamanda mutlaka yön değiştirecek” sözleri sadece bir temenninin değil bir iddianın da tezahürü.//

Alıntıladığımız, Çamlıbel’i fevkalade etkileyen  ‘yazılı mülakat’ İmamoğlu’nun kaleminden mi çıkmıştır hakikaten?

Evet, köşemizin naturası icabı şüpheci bir yaklaşım…

Değerli okur görüşü bu sorunun cevabına önemli katkıdır…

Esirgemeyiniz efendim!