Kategori arşivi: Yazarlar

EMEKLİLİK

Çalış, çalış, günün birinde çalışamayacak hale gelirsin. Ne güç kalmıştır ne takat. Bundan sonrası yeni bir hayat, yani emeklilik. Emekli oldum demek, hiçbir meşguliyetle uğraşmamak, ölümünü beklemek değildir. Nice emekliler var, emekli olduktan sonra üç üniversite bitiriyor. Tabii bunlar istisna olabilir.

Emekli olunca hiçbir şeyle meşgul olmadan gününü geçirmek de zor iş. İnsan ne yaparsa yapmalı, bir şeylerle uğraşmalı. Ben de 90 yaşında bir emekliyim. Ne mi yapıyorum? Hava iyi ise evimin bahçesi ile uğraşıyorum, kötü ise kitap okuyorum, HUDUT gazetesine yazı hazırlıyorum. Bunun gibi meşguliyetler işte.

Emeklilik zor konu. O gitmiş, bu gitmiş, tanıdık kimse, kafa dengi kimse kalmıyor. Gençlerin yanına sokulsan uyum sağlayamıyorsun. Sizin anlayacağınız zor yaşam. Asıl zorluk da bugünleri yaşayabiliyor musunuz, yani emekli maaşı ile geçinebiliyor musunuz? İşte mesele burada.

Çoğunluğun müşterek derdi geçim sıkıntısı. Tabii bunun dışında olanlar da var. Emekli, geçimini sağlamak için Devlet Emekli Sandığına, Sosyal Sigortalara, Bağ-Kur’un vereceği emekli maaşı ile geçiniyor. Bu maaş kimine göre yeterli oluyorsa da kimine göre de az oluyor. Tabii bunun kuralı ödediğin prim miktarına bağlı. Bazı emeklilerin maaşları yüksek olurken bazılarınınki düşük kalıyor. Yani emekli maaş makası çok açılmış oluyor. Bu anormallik bir türlü düzelmiyor. Bunu düzeltmenin bir yolu olmalı.

Maaşı az olan emekli, her yılbaşına birkaç ay kala dört gözle yapılacak zammı bekliyor. Zamdan önce her şeyden haberi olan piyasa, ürünlerine çoktan zam yapmıştır. Para piyasaya çıkınca bir zam daha yapıyor. Zam üstüne zam, işte sana katmerli enflasyon, pahalılık, enflasyon!

Bununla nasıl başa çıkabiliriz? Tek başa çıkma, zamları önlemek. Hiç olmaz ise halkın elzem gıda maddelerine narh uygulamak, bir yerde devlet desteği sağlamak. Liberal ekonomiyi, istediğin malı istediğin fiyata sat. Türkiye ekonomisi dibe vurmuştur. Biraz kontrollü ekonomi gerekir.

Türk parası bir türlü değer kazanamıyor. Bulgar parasının yanında değeri çok düşük. Türk lirasını değerlendirmek gerekir. Emekli maaşlarına zam konusuna gelince çeşitli senaryolar hazırlanıyor. %10 zam yapalım, bayram ikramiyelerini üçe çıkaralım, seyyanen zam uygulayalım — ne demekse — refah payı uygulayalım, daha başka alternatifler de var.

Bu hal geçim makasını iyice açıyor. Aynı ülkede bazı vatandaşlar rahat, huzur içinde yaşarken bazı vatandaşlar da geçim darboğazında boğuluyor. Hiç iyi yönetilmiyoruz. Gelir makası bu kadar çok açılmamalı. Bir halk tekerlemesi vardır: “Biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar.” Gelir makası çok açılmamalı. Hâlâ mı Avrupa’dan ders alınmıyor? İnsanlar açık açık haykırıyor: “Bu gelirle geçinemiyoruz.”

Milletin derdi geçim derdi. Yalnız Türkiye’de değil, aşağı yukarı bütün dünya böyle. Buna çare olarak bazı emekliler, emekli olduktan sonra ek işler yapıyor. Örneğin esnaflık, ticaret, yapıcılık, buna benzer işler. Bazıları da ücretli olarak bazı işlerde çalışıyor.

Serbest çalışana bir söz yok ama bu kadar gencin işsiz gezdiği bir ülkede onların iş sahasını azaltmak ne kadar doğru acaba?

Emeklilik hiç de rahat, özlem duyulacak bir hayat değil. Ah, bir emekli olsam! Emekli maaşı seni geçindiriyorsa mesele yok ama geçindiremiyorsa o zaman sıkıntı, üzüntü başlar.

Sen emekli olmadan önce bir kere daha düşün!

Çalış, çabala, hayatın sonbaharı EMEKLİLİK…

NASIL YAZMAM

Bazı arkadaşlar bana diyorlar ki:
“Yazılarını ilgiyle okuyoruz, ama dini işin içine karıştırıp, Kuran’dan ayetler yazmasan…”
Kuran’ı Kerim, yazarı, VARLIĞIN KAYNAĞI’ından bize, YAŞAM REHBERİ olarak verilmiş, kutsal kitabımızdır.
Biz, O, SONSUZ GÜÇ ve SEVGİSİYLE YARATIP, YAŞATAN, “VARLIĞIN KAYNAĞI” na, “ALLAH, RAB, TENGRİ, HAK, TANRI, GOT, MANİTU” diyoruz. Sığmaz ki kelimelere!..
Bizi ve bizim için her şeyi sonsuz sevgisiye, sonsuz ilmiyle yaratan, Rabbimizin bize bildirdiklerini, Türkçesini okuyorum, bir bakıyorum ki, ne “Biz müslümanız, ne Hıristiyan’ız, Museviyiz, Yahudi’yiz, ve ya şuyuz, buyuz” diyenler, 14 asırdan beri Kuran’ı anlayıp uymak için çoğunlukla hiç okumamışlar. Bu yüzden insanlık tarihi, kan ve gözyaşlarıyla dolu!..
Doğru yolun nurlu emirlerini, NASIL YAZMAMA be arkadaş?..
Bizi, seni, beni, O’ndan daha çok sevebilecek, hiç kimse yok!..
O, bizi dünya sınavında çaresiz, yol haritasız bırakır mı?..
Hatta, Kuran’ı Kerim ile SINAV SORULARININ KOPYALARI VERİLMİŞ PEŞİN PEŞİN. Her bir Kuran ayeti, Verilmiş bir kopya!..
“TÜRKÇE OKU, ÖĞREN, UYGULA!..” dünyada HALİFE GİBİ YAŞA, dünyanı da, ahretini de kazan!..
14 asırdır, okumamış çoğunluk, uymuşlar HURAFECİ SİMSARLARA, KURAN ZITTI MAZHEPLERLE, SAPAKLARA DALMIŞLARKEN!..
Hak yolunun Kuran ayetlerini, NASIL YAZMAM be arkadaş?..
O biricik kitabın ayetlerinde TÜM gerçek ve eğrilikler bildirilmiş.
(Kuran’ı Kerim):
“ÖNCE KURAN’I ANLAMAK İÇİN OKUYUN, “
— Anladıktan sonra:
“DÜŞÜNÜP AKLINIZI KULLANIN,”
—“KURAN’DAN BAŞKA SÖZE UYMAYIN!..” “YÖNETENLER KURAN İLE HÜKMETSİN!..”
— “BİLİMDE ÇALIŞIN VEREYİM,”
—“KENDİ CANIN, İNSAN, HAYVAN, BİTKİ, HAVA, SU, TOPRAK, VATAN, DİL, DİN, TARİH, EĞİTİM, VATAN, MİLLET GİBİ KUTSALLARINI bozulmaktan koru!..”
— “ÖLDÜRME, YAŞAT, SEV, KORU, BAK”
—“LÜKSE, İSRAFA, TORPİLE, RÜŞVETE SAKIN BULAŞMA!..” “vs.. DAHA NİCELERİ” “ALLAH NE YAPTIĞINIZI GÖRÜYOR, BİLİYOR!..” diye bildirilmişken…
ÇOĞUNLUĞUN UYMADIĞINI görünce, AYETLERLE DOĞRUSUNU NASIL YAZMAM be arakadaş?..

ÜLKELER, KURAN İLE HÜKMETMEYİP, MEZHEPLERLE SAPAKLARA DALIP, BUZULLARI ERİTİP, ATMOSFERİ DELİP, İKLİMLERİ BOZUP, TOPRAĞI, HAVAYI, SULARI, TOHUMLARI, ORMANLARI KÂR İÇİN ZEHİRLEYİP SONA AZ KALMIŞKEN, YARATAN’IN UYARILARINI, NASIL YAZMAM be arkadaş?..

Kuran’ı Kerim. Sure 14/ayet 51—52:
*Allah herkese kazandığının karşılığını vermek için… Kuşkusuz Allah, hesabı çabuk görendir.

  • Bu, insanlara bir bildiridir. Bununla uyarılsınlar ve de Allah’ın bir tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye.

Hayat gailesi uğruna…

Hiç kuşkusuz; zor günlerde yaptığımız yardımlaşmalar toplumsal bağlarımızı gösteren ve güçlendiren en değerli unsurlardır.

Ne var ki, yaşamın her geçen gün ağırlaştığı dünyada hepimiz kendi derdimize düşmüş vaziyetteyiz.

Böyle olunca da bizi ayakta tutan değerleri görmüyor, daha doğrusu görmemeye çalışıyoruz!

Hayat gailemiz başkalarını düşünmemize de mani oluyor maalesef.

İşte bu nedenledir ki; herhangi bir siyasi partiye ya da ideolojiye hizmet etmeden, sadece toplumsal refah, insani yardım, çevre, eğitim, sağlık gibi alanlarda faaliyet gösteren dernek gibi resmi oluşumları önemsiyorum şahsen.

En azından dayanışma ve yardımlaşma adına bir köprü oluyorlar.

Malum, önümüz kış.

Daha fazla dayanışma ve yardımlaşmaya ihtiyacımızın olduğu bir döneme giriyoruz.

Hatta girdik bile.

Rabbim, fakir fukaranın yardımcısı olsun.

Yardımlaşma duygularımız yok olmasın, artarak devam etsin.

Birbirimize ihtiyacımız olduğunu da unutmayalım!

UÇURTMA

Şimdiki nesiller bilmezler, eskiden, bahar gelince gökyüzü, defter yaprağından yapılma ŞEYTAN uçurtmaları ve rengarenk ÇITALI UÇURTMALARLA dolardı!..
Gökyüzünde süzülerek uçan uçurtmalar, aşağıdaki neşeli, sevinçli, coşkulu cocukların göstergesiydi!..
ŞİMDİ BOMBOŞ GÖKYÜZÜ!..
Bu da yerdeki çocukların, çocukluklarını coşkularla yaşayamadıklarını gösteriyor, maalesef.
Rengarenk, çıtalı ve şeytan uçurtmalarının gökyüzünden kaybolması, çocuklarımızın karanlık bir yeryüzünde kaybolmakta olduklarının göstergesi!..
Mahalle, bahçeli evler, köyün doğal yaşamı, mahalle arkadaşlıkları, arkadaş oyunları, uçurtma kültürü bitti!..
Yarine tıklım tıklım, birbirinden haberi olmayan, katlı siteler de ki aileler ve çocuklar; vızır vızır arabalarla dolu yollar yollar, elde telefonla oyalanan çocuklar…
Tıkıldı, kısıldı, kapandı millet.
İşte, medeni gelişme diye YUTULAN MODERN yaşam tarzı!..
Çocuklarımızı insan olacak gibi değil de, çocukluktan başlayan İNSAN ÖĞÜTME DEĞİRMENİ gibi İŞLİYOR, maalesef!..
Bak insanların haline!..
Anla, ŞEYTAN TATİLDE!..
Bu gidişten geri dönebilene aşk olsun!..

Kalanlara da “GEÇMİŞ OLSUN!..”

Kuran’ı Kerim. Sure 15/ayet 39—40:
Dedi ki:
“Rabbim! Beni azdırmana karşılık ben de yeryüzünde onları süsleyeceğim ve onların hepsini mutlaka azdırazcağım!
Ancak onlardan ihlaslı kulların müstesna.”
15/41: Şöyle buyurdu:
“İşte bana varan dosdoğru yol budur.”

FON-DİP Mİ?

“Zenginin malı, züğürdün çenesini yorar” denir. Ama bu kez dert zenginin malı değil. Dert yine soruyu yanlış sormamız. O nedenle soruyu doğru yerden soralım da çenemiz değil aklımız çalışsın; “O zenginlik nasıl elde edilmiş?”Hepimiz biliyoruz ki; toplumda zenginlik var ise bu fakirliğin de sebebidir. Her zaman olan ve çoğunluğumuzun bana ne dediği durum bu kez bizi çok etkiliyor. Hep birlikte ‘bana ne’ dememek gerekiyor.

Yolsuzluk, rüşvet, vurgun, soygun, kısacası haksız kazanç neden tercih edilir?

El altı kitaplarımdan birisidir Şafak Altun’un “Rüşvetten Özelleştirmeye Yolsuzluğun 100 Yıllık Tarihi” adlı kitap. Çünkü toplumların çoğunda bir yaradır rüşvet, yolsuzluk, vurgun, vs. 2004 basımı kitabı ben Ankara’dan 31 Ocak 2005 günü almışım. Bugün ülkenin durumunu, özellikle son fon olayını görünce kitabı bir kez daha üste çıkardım.

Osmanlı ve öncesindeki Selçuklu ve daha da geri gidersek övünerek anlattığımız 16 devlette ve yurttaşı olarak yaşadığımız 17. devlet olan Türkiye’mizde de yolsuzluk ve rüşvet hep varmış. Olacak da çünkü bu bir sistem ve sistemin etkisindeki insan sorunudur.Her çağda kirlenmeyi üreten egemenler ve buna karşı mücadele edenler oldu, olacak. Egemen sistemin devamı için kirlenme gereklidir ve inanın sistemin devamını sağlar, önemlidir!

Yazar; Ahmet Mumcu’nun ‘Osmanlı Devleti’nde Rüşvet’ adlı kitaptan aldığı alıntıda; “Orhan Bey zamanında Osmanlı Devleti’nin temelleri atılırken Bursa Kadısı Çandarlı Kara Halil Paşa askeri örgütlenmesinin ilk adımı sayılan yaya sınıfını kurduğunda rüşvet aldığı söylenir.” Osmanlı döneminde kadılık sistemi rüşvetin en çok alınıp verildiği makamlarmış.Yine kitaptan öğreniyoruz ki rüşvet alan ilk padişah III. Murat imiş.

Şafak Altun kitapta AKP öncesini anlatıyor elbette. Ama AKP dönemini yazacak birileri çıkarsa en azından 3-5 kitap daha yazılır! Örneğin; tarım, hayvancılık ve küçük sanayicinin ürettiklerini alım garantili yapması gereken iktidar müşteri garantili yol, tünel, köprü yapılmasına aracılık yapıyor. Müşteri yani hasta garantili hastane yapılmasını övünçle anlatabiliyor. Hem de Özal zamanındaki yap-işlet-devret değil, onlarca yıl sözleşmede yazılan müşteri kadar bizim cebimizden sermaye sahibine nakit aktarılmakta. Geleceğimiz satılıyor.

Konu gündem gereği fon vurgunu ya yazıyı biraz da o alandan ‘fonlayalım!’

Fon; bir kurumu finanse etmek, belirli bir işi yürütmek veya yatırım yapmak amacıyla bir araya getirilen para veya varlık havuzuymuş. Finansal piyasalarda en yaygın anlamıyla yatırım fonu olarak bilinirmiş. Bizdeki fonlama anlayışına göre para veya varlıkları bir havuzda toplayıp birilerine aktarma olmuş meğerse. Cumhuriyetin kurduğu fabrikalar, tersaneler ve benzeri varlıklar satıldı, yetmedi. Emeklilik sistemi değiştirilerek emekli ikramiyesi budandı, yetmedi. Çalışanlar ve emekliler yoksullukta birleştirildi, yetmedi. 31.12.2000 gününe kadar toplanması öngörülen Deprem Vergisi, ÖTV, KDV gibi her alanda vergileri toplayıp birilerinin vergilerini af ettiler, yetmedi. Yetmedi. Yetmedi. Yetmiyor…

Her iktidar gidecektir. Özellikle ülkeyi; “Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zapt edilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir” durumuna getirenler de gidecektir.

Sonu yaklaşanlar genelde daha çılgınlaşır ve eline ne geçerse toplamak ister. Çünkü her an masa yıkılabilir. Bu nedenle adeta fondip yaparlar. Benzetmede hata olmaz der atasözlerimiz; fondip, bir bardaktaki veya şişedeki içeceği aralıksız bir şekilde, tek dikişte veya bir solukta sonuna kadar içmek anlamında kullanılan bir argo sözcük. Fon vurgunu da borsayı-fonları fondip yapmak değil mi?

Ucu doğrudan bize dokunan bu durum yanında daha da acı veren; hiçbir suçu kanıtlanmamış ama aylarca hapiste olan kişilerin aile bireylerinin bile mal varlığına el konabiliyor iken fon olayında hem de örgütlü bir şekilde vurgun yapanların birkaçı dışında mal varlığına el konmuyor olmasıdır. AKP dönemi yazılacaksa mutlaka eklenmesi gereken; “(ç)aldıklarını getir, tövbe et, yeter” türü söylemlerdir. Hiçbir inançta suç işleyenin suçu bir tövbeyle yok olmaz. Hele hukukta böyle bir durum zinhar yoktur.

Bu kadar kirlenmenin olduğu bu toplumda yaşıyor isek umudumuz var diyedir. Her gecenin sabahı gibi her toplumsal gerileme veya duraklamanın da sonu aydınlanmadır, hesap sormadır. Biliyoruz ki cumhuriyet ‘fanfinfon’ liberalliği değildir, fondip ile yok edilemez. Cumhuriyet yönetimi; halkın cumhuriyeti konumuna gelecektir. Bu da demokrasi mücadelesi veren yurttaşlarla olacaktır. Yeter ki demokrasi ve cumhuriyet tanımlarına uygun yurttaşlar olalım.

BELGİN İBA’NIN ENEZ GÜNLÜĞÜ…

AKP Edirne İl Başkanı Sn. Belgin İba Enez’de muhtarların ve bazı kuruluş temsilcilerinin çağrılı olduğu yemekli bir toplantı düzenledi. Sorunları dinledi, notlar aldı. “Enez’imiz için ortak akılla, birlik ve beraberlik içerisinde çalışmaya, hemşehrilerimizle güçlü iletişimimizi sürdürmeye devam edeceğiz” diyerek umut dağıttı…
Yakında bir vuslata tanık olunacağı beklenen Belediye Başkanı Özkan Günenç’i de ziyaret ederek uğurlandı…


Merak ediyorum, bu toplantıda Sn. İba’ya Enez’in hangi sorunları iletildi? Örneğin Lagün Gölleri’nin sürekli alüvyonlarla dolması ve çözüm beklentisi ile ilgili hatırlatma yapıldı mı? Ya da Enez ve sahilin % 20 kapasiteyle çalışan kanalizasyon ve arıtma sisteminin sorun çözmekten çok sorun yaratmakta olduğuna dair bilgi verildi mi? Kanalizasyon atıklarının Lagün Göllerine ve Meriç Nehri’ne boşaltıldığından İBA hanımın haberi var mı?


Enez Limanı ile ilgili verilen müjdelerin, heyecanın bu yaz da hayal kırıklığı yaratığı, umutların bir başka bahara kaldığı konusunda İba Hanım ne düşünüyor? Ankara’dan Enez Kalesi’nin restorasyonu için gelen ödenek nasıl buharlaştı? Bu konuda bir açıklama yapıldı mı? Özellikle Vali Canalp zamanında müjdelenen Enez için bir kent ve açık hava müzesi, yeterli bir Kültür Evi, kütüphane gibi yatırımlar rafa mı kalktı? En az 50 yıldır Enez’e tek bir yatırım yapmayan Edirne İl Kültür Müdürlüğü’nün Enez diye bir ilçeden haberi var mı?


Yapımı 15 yıldır süren Keşan – Enez yolunun şimdiden ihtiyacı karşılayamayacağı, 10 yıldan önce de bitmeyeceği konusunda ilgililer İba’ya bilgi vermişler mi? Enez’e yapılan, asansörü sık sık arızalanan, hatta şu sıralarda hala kullanılamayan 5 katlı Atatürk Okulu’nun ve yeni hükümet binasının imar planı ve SİT kurallarına aykırı olduğu konusunda kendisine bir şikayet iletildi mi? Enez’in yerlerde sürünen, örneğin lise seviyesindeki birçok öğrencinin okuma yazma bilmediği eğitim seviyesi konusunda Enez İlçe Başkanı ve ilgililer kendisini bilgilendirdiler mi?
Sanmıyorum… Yemekli bir toplantı ile muhtarların gönlü ve gazı alındı… Hoş bir seda bırakıldı. Özkan Günenç’e göz kırpıldı… Enez mahalle kahvelerine Özkan ve AKP konulu “Geçer mi, geçmez mi” diye bol malzeme bırakıldı


Başta da söylediğim gibi Sn. Belgin İba toplantıda notlar aldı. Eskiden politikacılar bu notları Yenice ve Gelincik sigara paketlerinin arkasına yazarlardı. İşin ciddiye alınmadığı oradan anlaşılırdı. Şimdi İba Hanımın aldığı notların ne kadarının çözümlenebileceğini bekleyip göreceğiz.


Umarım yukarıda belirttiğimiz Enez’e özgü asıl sorular ve sorunlar da kendisine iletilir. Çözümler bulunur. AKP “Enez’e çivi çaktım” diyecekse Enez’in ülke çapında, hata ülke dışındaki önemini kavrayarak ve öncelikle yukarıdaki sorunları çözerek işe başlamalı ve turizme dönük büyük projeler üretmeli ve uygulamalıdır.
Enez’e hizmet etmek isteyenler büyük düşünmeli, büyük projelerle muhtarları da aşan hizmetleri ile övünebilmelidirler…
Gerisi “Dostlar alış/verişte görsün” deyişi ile ifade edilebilecek kadardır..

UYARMIŞ İŞTE

Atamız yüzyıl önceden uyarmış:“Bir gün iç ve dış hainler tüm tersanelerinizi, kurum ve kuruluşlarınızı ele geçirmiş olabilirler. Bu ŞER ORTAMI içersinde kaldığınızda, MUHTAC OLDUĞUNUZ YEGANE KUDRET, DAMARLARINIZDA Kİ ASİL KANDIR!..”demiş.
Türkiye iliğine kemiğine kadar sömürülmekte, millet ÇOĞUNLUĞU MEZHEPLERLE HAK, KURAN, TEK ALLAH ZITTINDA veya seyirlikte, alkışta!..
KAYIPLAR FİZKİDİR, hepsi, geçici, biticidir, sınav malzemesidir.
Kalıcı olan, asla bozulamayacak, mağlup edilemeyecek olan, MÜSLÜMAN TÜRK RUHUDUR.
İşte, şeytani devletlerin ve iç hainlerin anlamadıkları şey, o ruhu asla ele geçiremezler!..
HEM GÖK TÜRK DOLU….
YERDE DE BİR AVUÇ KALSAK BİLE, DAMARLARIMIZDA Kİ ASİL KAN’IN FIRTINASI, BORASI VAR, inşallah.
Durum çok kötü, tam da Atamızın uyardığı gibi!..
Rabbimizin bu sözü yüreğimize su serpip, umudumuzu yeşertiyor.
“ANCAK SAPKINLAR ALLAH’TAN UMUT KESERLER!..”
(Kuran) Bir ülkenin, eğitimini, dinini, dilini, tarihini, tohumlarını, tarımını, bozan İÇ ve DIŞ sömürgecileri ve de ülkesinin kutsalları gözleri önünde buzulurken, “Bana ne” diyenleri hainlikle damagalar.
Kimsenin şüphesi olmasın, Yüce Allah, korumayan, hain bir nesli silip, yerine yeni bir nesil getirmeye kadirdir!..

(Kuran. 22/ 48: Nice ülkeler var ki, zulmedip dururlarken onlara mühlet verdim. Sonunda onları yakaladım. Dönüş yalnız banadır!)

Kuran’ı Kerim. Sure 47/Ayet 38:
İşte sizler, Allah yolunda harcamaya çağırılıyorsunuz. İçinizden kiminiz cimrilik ediyor. Ama kim cimrilik ederse, ancak kendisine cimrilik etmiş olur. Allah zengindir, siz ise fakirsiniz. Eğer O’ ndan yüz çevirirseniz, yerinize, sizden başka bir toplum getirir, artık onlar sizin gibi olmaz.

APARTMAN

Apartmanda yaşayıp da mutlu olan var mıdır? Yoksa daha 50 yıl öncesine kadar yaşadığımız o tek katlı evlerimizi mi özlüyoruz?

Avrupa’da sanayileşmeyle birlikte yoksul işçiler için yapılmaya başlayan apartmanlar ülkemizde zenginliğin, lüks yaşamın anlamı haline gelmiş zaman içinde.

80’li yıllara kadar Edirne’de sadece Kaleiçi’nde vardı öyle 2/3 katlı evler, diğer semtlerde hep tek katlı çekirdek ailelerin yaşadığı bahçeli evler.

50’li yıllarda köyden kente göçte kentlerin etrafında gecekondular ortaya çıktı apartmanlardan önce.

Köyümüzde o sundurmalı odaların sıralandığı, her odasında bir ailenin çocuklarıyla birlikte yaşadığı evden Edirne’ye taşındığımızda Kıyık’ta ahır olarak kullanılan binada yaptığımız onarımlarla iki oda, ortada bir sofa şeklinde geniş duvarlı mükemmel yalıtımı olan eski binada oturduk yıllar boyunca. Sonra bahçemizin diğer ucuna yine tek katlı bir ev yaparak taşındık.

80’li yıllara kadar Edirne Trakya Üniversitesi’nin kapısında biten bir şehirdi. Sonrası tarlalarla kaplıydı.

Edirne’nin imarında kırılma yaşandı o dönemde. E5 paralelinde Havsa’ya doğru yeni bir yerleşim modeliyle yola çıktı Edirne imarı.

Kooperatifler Edirne’nin geleceğine yön vermeye başladı. Kaleiçi boşaldı. Kaleiçi’nin varlıklı insanları terk etti Edirne’yi ilk önce. O güzelim Kaleiçi’nde boşalan yerlere müteahhitler pıtrak gibi apartmanlar yapmaya başladı aynı yıllarda.

Ailemiz dönemi usta olan babamızın el becerileri, biz kardeşlerin maddi ve bedeni yardımlarıyla ahırdan bozma evimizi yıkarak üç katlı bir apartmana dönüştürdük evimizi. Yıllar boyunca anne, baba, kardeşler, gelinler, damatlar ve çocuklarımız bir arada yaşadık sakince.

Komşumuz; “Kooperatif kuruyoruz tarlamıza, bir daire ye de sen sahip ol İsmail ağbi” sözünü evde edince hanımın kolundaki bilezikleri sıyırarak önüme atmasıyla şaşkınlığa uğramıştım. Meğerse ne meraklı imişiz sınıf atlamaya, apartmana taşınmaya. Yıllar süren kooperatif dönemi sonunda taşındık, bizde apartmanlı olduk aile olarak.

20 yıldır apartmanda yaşıyoruz. 150 metrekare daire. Temizliğe başladı mı hamarat karım üç gün sürüyor temizlemesi. Isınması ayrı, soğutması ayrı sorun büyük dairenin.

İnşaata başladığımız dönemde 5 katla sınırlanan bölgemiz de şu anda 13 kat yanımıza izin verdiler. Karşımıza da 9/10 kat. Arada kaldık, keyfimiz kaçtı. Siteler arabaları almıyor veya araç sahipleri kolaylarına geldiği için araçlarını yola bırakıyorlar.

Apartmanda yaşıyoruz sözüm ona. Peki mutlu muyuz?

Apartman da yaşayıp ta mutlu olan var mı?

KOCASAKAL NEREYE YAKIŞIR?

Ümit Kocasakal İstanbul Barosu’na yeniden başkan seçildi. Bu tercih, Türk avukatlarının hukuk anlayışı ve bilgi seviyesinin ortak göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bir hukuk adamı olmaktan çok, ırkçı bir kafa yapısı ile kendisi ile bile kavgalı Kocasakal muhtemelen kendi icat ettiği bir anlayışla “Cumhuriyet Hukuku” diye bir kavramla zaten çökmüş bir hukuk sistemine katkıda bulunuyor; bir yandan da çaktırmadan Cumhur iİttifakı’na göz kırpıyor..


Bir hukukçu, vatan, millet, bayrak, ezan gibi kavramları hukuka, adalete meze ve malzeme yapamaz… İnsan hakları yerine bu kavramları savunmayı hukuki bir görev sayamaz.
Hukuk dünyasını bu kavramlar üzerine bina edenlerin adalet terazisi ne yazık ki doğru tartmaz. Yaptıkları iş engizisyon hukuku ile özdeşleşir.


Bir baro başkanının görevini yaparken savunacağı yol, yöntem ve sorumluluğunun temeli, insan hakları ve çağdaş hukuktur. Bu çerçevede görevi, devlete karşı, egemenlere karşı vatandaşı ve insan haklarını savunmaktır. Ülke çıkarlarına ters düşse bile hukukçunun görevi dil, din, ırk, mezhep gözetmeksizin haklıdan yana, doğrudan yana, mağdurdan yana olmaktır. Ama bu anlayış ve özellikle böyle bir bakış açısı için elbette yürek ister, hukuk kavramı ile özdeşleşmiş olmak ister. Çağdaş hukuka adanmışlık ister..


Neyse ki geçen defa %60 oyla seçilen Kocasakal bu defa %30’luk bir zaferle yeniden seçildi. Bu hukuk camiasının “Yerli ve Milli hukuk” anlayışından, yani bir yanlıştan % 50 dönme oranı sayılabilir… Kısmen de olsa sevindiricidir.


Kısacası faşist düşüncenin soft söylemi olan ulusalcı kavramının en tipik örneklerinden biri olan Kocasakal, dürüstlüğüne, mücadeleci kimliğine, kariyerine, derin hukuk bilgisine, sıfatlarına rağmen hukukun gerektirdiği, terazisi doğru tartabilecek biri değildir.. Bir hukuk adamı fanatik olamaz. Her daim ve her koşulda hukuktan yana olur..


Yani sonuçta “Duvardaki resim başka Kocasakal başka…”dır… Hukuk insanı olabilmek, her şeyden önce hukukun ne için var olduğunu anlayabilecek bir yaradılış gerektirir. “Türk hukuku, Cumhuriyet hukuku” gibi “Yerli ve milli hukuk” gibi mesnetsiz kavramlarla övünülecek, savunulacak bir hukuk anlayışı populizmdir, ırkçılıktır. Çağdaş hukuk evrenseldir. Özellikle kişileri iktidarların zulmüne karşı korumak için vardır.


Bu derin ulusalcı siyaset anlayışı ile Kocasakal, örneğin Bahçeli sonrası MHP Genel Başkanlığı’na çok yakışır.. Ama dünyanın en büyük barosunu temsil etmesi ülkemizin makus talihidir..

İKİ DÖNEM NESLİ

Artık dünyaya gelen yeni nesiller, ÖYLE BİR DÜNYANIN İÇİNDE DOĞUYORLAR Kİ, ASLA ESKİ İNSANLIĞI BİLMEYECEKLER, maalesef!..
Biz 60, 70 yaş üstü nesiller, İKİ AYRI YAŞAMA ŞAHİT OLDUK.
Birincisi, köylerimizin capcanlı olduğu, şehirlere yığılma olmadığı, doğayla uyumlu, sade, sakin, mütevazi yaşam tarzı!..
Gerçek ve samimi sevgilerin, misafirperverliğin, özlemlerin, yardımlaşmaların, yaşandığı eski dönem!..
Bir de bilimin gelişip, daha çok kötüye kullanıldığı, etrafın araçlarla dolduğu, paranın ve araçlarla oyalanmanın yaşamın merkezine çöktüğü, şimdiki MODERN dönem!..
Bahçeli, mahallelerdeki komşuluğun yerini, katlı sitelerde, birbirinden habersiz, birbirine kayıtsız, yalnızlaşıp, hissizleşen nesillerin modern yaşam tarzı, devri!..
Eski devirde ki gerçek sevgileri, dostlukları, insanlığı bilen bizim eski nesil, yeni neslin devrinde ki sahte sevgileri, sahte dostlukları, sahte, insanlıkları hemen fark ediyor.
Yeni nesil eskiyi yaşamadığı için, insanlığını tatma şansı bu modern yaşam tarzında çok az maalesef!..
Yeni nesiller, ruhsal yaşamı iptal edip, sadece fiziki yaşama daldılar.
Sevgiler sahte, saygılar sahte, yüzlerde maske!..
“Hep, hevesim, zevkim, çıkarım nerde?..” deyip, tüketmede, talanda, yağmada gözler…

Biz öyle bir devrin nesliydik ki, mahallede arakadaşlarla saklambaç oynarken bile, ÜÇE kadar sayarken, araya 1,5′ ğu— 2,5′ uğu sığdıracak kadar VİCDAN SAHİBİYDİK!..

Kuran’ı Kerim. Sure 6/Ayet 43—44:
Hiç olmazsa, kendilerine ikaz baskılarmız geldiğinde yalvarsalardı. Fakat kalpleri iyice katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü gösterdi.
Kendilerine yapılan uyarıları unuttular. Biz de onlara her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine verilen, bu hürriyet ve rafahla tam ferahladıkları sırada ansızın onları alıverdik. Birdebire bütün ümitlerini yitirdiler.