Kategori arşivi: Yazarlar

Uzayacak Ateşkes

Ha edildi, ha edilecek… Yok edilmedi bu sefer çıkıyor 3. Dünya Savaşı gözümün aydın nidaları arasında ilan edilen ateşkesin sınırlı ihlallere rağmen devam ettiği ve meselinin boğazdan geçen gemilerden alınan paraya dönüştüğünü gördük.

İlerleyen günlerde Hürmüz Boğazı’nı cümle içinde kullanmayan kampanyası kapsamında ortada dolanan tüm uzmanlarla birlikte ki bu kesim sanırım nüfusun en az %80’ini kapsıyor, aslında aralarında da bir danışıklı dövüş vardı ifadelerini dinlememize az kaldı.

“Dilimde tüy bitti” tabirini kullanacağım ama tam olmayacak. Bunun yerine yazmaktan parmak uçlarım nasır tuttu; ABD’nin derdi küresel ekonomideki üstünlüğünü korurken yerini alabilme ihtimali olan başta Çin olmak üzere muhtemel aktörleri de engellemek.

Dolayısıyla ateşkes biraz daha uzarken aslında neden uzadığı bunun İsrail’in kimlerin topraklarında gözü olduğu hususunda analizler dinleyeceğiz. E tabii televizyon programlarına süre lazım ne de olsa özel televizyon yayıncılığı memleketimizde 24 saat esasına dayalı olarak yayın yapmaya başlayalı uzun yıllar oldu. Programlarda da susup oturmak olmaz eh o kadar uluslararası politika uzmanı da yok. Elbette birileriyle boşluk doldurmak lazım.

Ancak 22 Nisan sonrası dönemde çok da farklı bir dünya görmeyeceğiz. Dikkat edilmesi gereken zaman ABD’deki ara seçimler. Bu süreçten sonrası oldukça fazla güç atfedilen Trump’ın durumu ile ilgili olacak. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.

GÜZEL NESİL

Çarşı da 25 sene önce mezun olmuş, çok kıymetli bir öğrencimle karşılaştım.
Baba mesleği, esnaflıkla uğraşıyor.
Beni dükkanına davet etti, çay içip sohbet ettik. Sohbet de bana öyle güzel bir olay anlatı ki, BÜTÜN İNSANLIĞA DERS OLACAK DEĞERDE!..
“Hocam, benim, dedem de, babam da avcıdır, beni de o merakla yetiştirdiler.
Bir gün oğlumu aldım, avcılık YAPACAK MIŞ gibi, balkana doğru, ormanlığa gittik.
Ormanlıkta, sessiz ve dikkatli dolaştık, dere boyunda yanımızda getirdiğimiz yiyeceklerle, piknik yapıp karnımızı doyurduk; tekrar, merakla dolaşmaya başladık.
“Bir şey göremeyeceğiz galiba” diye umudumuz azaldığı bir anda, bir de ne görelim, KARŞIMIZDA BİR KARACA BİZE BAKIP DURUYOR!..
İkimizin de aklına silah gelmedi bile, Karaca’yı görmüş olmanın heyecenıyla, “Oğlum, telefonla fotoğrafını çek” diyebildim; ancak, çekene kadar, gidip gözden kayboldu.
Ama o masumun ormanda yaşadığını gördük ya, o yetti bize. Bir de on saniye de olsa, göz göze bakıştık ya, saatler gibiydi o anlar, yetti oğluma da bana da.
Hele oğlum için hayatında o kadar önemli bir deneyim di ki bu anlatamam!..
Eve geldiğimizde, çocuğumuz, soluk soluğa ANNESİNE “ORMANDA BİR KARACA İLE GÖZ GÖZE GELMENİN SEVİNCİNİ, HEYECANINI” öyle bir anlatıyordu ki, sığmaz ki kelimelere!..
YA O MASUMU SİLAHLA VURUP DA ÖLDÜRSEYDİK, OĞLUM NE ANLATACAKTI ANNESİNE!.. düşünmek bile istemiyorum.

Öldürerek, taşlayarak, ezerek, nesiller yetiştirmek yerine, koruyan, seven, sayan, yaşatan nesiller yetiştirilmesi dileğiyle!..

Kuran’ı Kerim. Sure 38/27:
Göğü, yeri ve ikisinin arasındakileri biz boş yere yaratmadık. Vay o inkâr edenlerin ataşteki haline!
6/38: Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve gökyüzünde iki kandıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet Rablerinin huzuruna getirilecekler.
5/ 32: Bir canı haksızlıkla öldüreni, bütün canları öldürmüş sayarız.
5/95, 96: (Yorumla,) Sadece ölmemek için kara avı size helaldir. İhramlı iken, yani karnınız tok, sırtınız pek iken, “av” diye sakın öldürmeyin!..

NÜKLEER HANÇERİ

Artık iletişim kolaylığı sayesinde herkes her şeyi bilir durumda. O zaman neden bu kadar farklı düşünceler var denebilir. Fark bilgilerin bireysel ve kamusal yarar olarak değerlendirilmesi ve bilginin derinliğinden olabilir. Ülkemizin elektrik gereksinimi hakkından enerji üretim tesislerine kadar her bilgiyi anında öğrenebiliriz. Eksiğimiz; dünyaya bakışımızdır aslında. Bir kesimde doğru bilgi; duruma kamusal bakan, doğaya, ekolojik yapıya zarar vermeyen yatırımların olması konusundan yana iken bir başkası gidene yok edilene değil gelene değer verir.

En az on yıldır Trakya ve İstanbul dahil Marmara ve Karadeniz kıyılarını ilgilendiren bir nükleer santral öyküsü var. Bu tür tesisler deniz kıyısına kurulmak zorunda imiş. Çünkü denizin suyunu kullanacak. Bu nedenle Mersin Akkuyu, Sinop ve Kırklareli seçilmiş bölgeler. Akkuyu onlarca yıldır yapılma aşamasında ve Sinop’ta da bir başlangıç oldu. Şimdi Kırklareli gündemde. Geçmiş yıllarda İğneada denmişti. Şimdi İğneada ve Kıyıköy arasında Kışlacık köyü sınırları içinde. Çalışmalar başlamış deniyor ama resmi başvurulara ya yanıt verilmiyor ya da planlarımızda henüz yok gibi yanıtlar veriliyor.

2024 yılında vali ve bürokratlarının Vize ile ilgili bir toplantıda elektrik hattının tamamlandığı bilgisi veriliyor. Ama asıl resmi evraklardaki bilgiyi Kırklarelili yaşam savunucuları buluyor ki hem de yazılı.

Olay şudur; bir şirket aynı araziye RES başvurusu yapar. Yaşam savunucuları tüm ÇED dosyaları gibi bunu da inceler. Şirkete verilen yanıtta bu alanın nükleer santral için ayrıldığı bilgisine ulaşırlar. Böylece resmi kayıtlarda görülüyor nükleere santral. Oysa yıllardır gelen giden tüm bakanlar birkaç kelam ettiler ama resmiyette yok! Yahu devlet gizli iş yapar mı diyoruz ama yapıyor demek ki.

Bu bölge; Trakya Alt Bölgesi 1/100.000 ölçekli çevre düzeni planlarında “orman alanı”, “tarım arazisi” ve “mutlak içme suyu koruma alanı” olarak tescilli. Doğal bir eşik olan İstrancalar’ın kalbine nükleer santral kurmak deniz çayırlarını sıcak su deşarjıyla yok etmek ve Trakya’nın nefesini kesmek demek.

Santral alanı Trakya’nın Karadeniz’e dokunduğu yer.14 bin dönümlük ormanlık alan feda edilecek ki bu iki milyon civarında orman ağacının katli demek. Bölgenin ekolojik dengesinin bozulmasıdır. Bu bölge Longoz Ormanları’nın yanıdır. Bu ormanlar sıradan ormanlar değildir. Yağmur rejimiyle, yeraltı sularıyla, gölleri ve dereleriyle yaşayan bir ekosistemdir. Burası Istranca Dağları’nın kalbidir.

Bu sakin alan eşsiz doğası, tarihi kalıntıları yanında bölgenin balık ambarı olan bir balıkçı kasabasıdır. Olağanüstü bir biyoçeşitliliğe sahip alan İstanbul’un havasına, suyuna can veren doğal bir sigortadır. Aynı zamanda Ergene Havzası’nın su kaynağıdır. Koruma altındadır. Buralardan çıkan sular içme suyu kıvamındadır. Ergene’ye ulaşmak için kıvrım kıvrım akan derelerdir hepsi. Bu temiz sular Çerkezköy, Çorlu, Muratlı’ya doğru akarken yanlış politikalar sonucunda kirli sanayi alanından geçerler ve zehir taşımaya başlarlar.

Trakya’da 1970’lerden beri devam eden denetimsiz sanayi yetmemiş. Tüm bölgeye yayılan taş ve maden ocakları, yanlış yerlere dikilen rüzgâr enerji santralleri yetmemiş. Trakya’mız ve İstanbul yapılanmaya açılan tarım ve orman arazileri ile suyu, havası, toprağı ve ormanı ile tüketilmeye çalışılmıştır. İşte bu özel ve güzel bölge nükleer santral ile topluca hançerleniyor.

Yaklaşık 14 bin dönümlük ormanlık alan risk altında. Milyonlarca ağaç, sayısız canlı yok edilecek ve geri dönüşü olmayan bir yıkım, ekokırım yaşanacak. Bu alan; Trakya Alt Bölgesi çevre düzeni planında orman ve tarım alanı olarak belirlenmiş, hem de bu iktidar tarafından. Üstelik içme suyu koruma kuşağında. Anayasa’nın 169. maddesi devlete ve yurttaşa ormanları koruma görevi veriyor.

Tüm bu olumsuzlukları taşıyan nükleer santral tesisine karşı yöre halkı savunma yapacaktır haklı olarak. Trakya Platformu ve Trakya Kent Konseyleri Birliği öncülüğünde Vize’de panel düzenleniyor. Panelde projenin bilimsel, çevresel ve toplumsal etkileri kapsamlı şekilde ele alınacak.18 Nisan 2026 tarihinde saat 13.00’te Vize Belediye Kapalı Düğün Salonu’nda gerçekleştirilecek panelde, enerji politikalarından halk sağlığına, ekosistem üzerindeki etkilerden hukuki süreçlere kadar birçok başlık masaya yatırılacak. Uzman konuşmacılar, nükleer santralin olası risklerini bilimsel veriler ışığında değerlendirecek.

Trakya ve İstanbul dahil olarak tüm bölgeyi, ülkeyi ve de Karadeniz halklarını ilgilendiriyor. Bizlerin 1986 yılında yaşadığı Çernobilleri çocuklarımız ve torunlarımızın yaşamaması için bu santrale “dur” demeliyiz.

AKTAN TRAKYA’NIN GURURU İDİ…

Sevgili büyüğümüz Sn. Feyzullah AKTAN’ı kaybettik. Aktan, sadece Keşan’da değil, Trakya’da, hatta ulusal ölçekte gazetecilere ve yerel gazeteciliğe örnek olan saygın ve duayen bir isimdi.

Onurlu meslek yaşamının yanı sıra toplumsal yaşamındaki duruşu ve kişiliği ile Trakya Bölgesi’nde “Örnek Kıdemli Vatandaş” ödülüne layık görülen birisi için daha fazla söze gerek olduğunu düşünmüyorum.

Hem kişisel duruşu ile hem de ÖNDER GAZETESİ ile yarım asırdan fazla sürdürdüğü basın yaşamı ile Keşan’ı önemsettiren, Keşan’a, değer ve saygınlık kazandıran AKTAN’ı toprağa verdik.

***

Cenazesinde göreceğimi umduğum pek çok ismi göremedim. En azından Enez’den katılan hiç kimseye rastlamadım. Belediye Başkanı, İl Genel Meclisi Üyeleri neredeydiler? Bilemedim. Edirne ve Keşan CHP örgütünün de yeterli bir katılım sağlamadığı gibi bir izlenim edindim.

Suçlamak için yazmıyorum. Demek ki gençler kendi yörelerinin değerlerini yeterince bilemiyorlar. Örgütlülük sadece birilerini bazı makamlara taşımak için değildir. Örgütlülük aynı zamanda değer bilmektir, saygıdır, vefadır.. Sevinçte ve tasada ortak olmaktır.

Örgütü yönetenler bu konularda duyarlı ve hiç yoksa il bazında bu cenazenin önemini duyurmak örgütlerini harekete geçirmek zorunda olmalıydılar…

***

1980 yılında çıkarttığım ve Önder Matbaası’nda basılan “ENEZ’DE BARIŞ” isimli gazete döneminde yakından tanıma şansına eriştiğim Sevgili Feyzullah AKTAN’ın rahle-i tedrisinden geçen gazeteciler sayesinde Keşan yerel basını ayakta duruyor.

Enez’e olan ilgisinin ve sevgisinin de yakın tanığıyım. Günbatımı Gecelerimize konuk olduğunu hatta kendisine “İbrahim Bitikli” ödülünü verdiğimizi hatırlıyorum. Keşan’da Önder Gazetesi’ndeki keyifli sohbetlerimizin ve “DOMUZ DOLABI” kitabının arka kapak sayfasını bana ayırmasının bana verdiği övünç’ün unutulması mümkün mü?

(Bazen merak ederim; “Domuz Dolabı” başlıklı o kitabı acaba kaç hakim, kaç savcı, kaç avukat okudu?)

***

Öncelikle tüm Keşan halkına ve sonrasında çocuklarına, torunlarına başsağlığı diliyorum.. Keşan’a ve aileye yaşattığı onurlu sürecin kıymetini bilmelerini ve onu unutturmamalarını bekliyorum.

Ben, O’nu tanımaktan duyduğum gururu, yaşadığım sürece taşıyacak ve onu çok özleyeceğim.

ISTRANCALARIN ETEKLERİNDE

Sigortacı, öğretmen, iş adamı, marangoz, muhasebeci, sağlık çalışanı, emeklisinden polis, asker, öğretmen ve işçi.

Gencinden yaşlısına, çalışandan emeklisine hepsi birbirinden farklı 10 insan bir arada Istrancalar’ın eteklerine tırmanmaya çalışıyorlar. Grupta neşe hakim, sohbetler rampalarda bile kesilmiyor, kahkahalarıyla Istrancalar inliyor.

Kim bunlar? Neden, nasıl bir araya gelmişler, amaçları ne?

Edirne Doğa Sporları Kulübü’nün üyeleri her biri. Onları bir araya getiren tek tutku aynı zamanda bisiklet.

Sosyal hayatta pek bir araya gelmeleri mümkün olmayan farklı meslekten, farklı yaşlarda 10 ayrı kişi.

Tek ortak tutkuları bisiklet ve onları bir araya getiren kurum da EDOSK. Ahmet Ali Tunç, Alpay Kırmızı, Cevat Çakar, Deniz Hayırsever, Kani Reşat Gökalp, Kutlu Kağan Bayrak, Müjdat Özgür, Raşit Yıldız ve ben asılıyoruz pedallara Tunca ovasından Istrancalar’ın eteklerine doğru.

Ben de grubun içindeyim, bazen önde, bazen arkada. Çoğumuzun bisikletleri elektrik takviyeli. Müjdat ve Raşit arkadaşımız kara şanzıman misali zinciri koparacakmışçasına asılıyorlar pedallara elektrikli teknolojiyle donatılmış pedaldaşlarına yetişmek amacıyla manuel bisikletleriyle.

Çevremizi ilgiyle ve mutlulukla inceliyoruz. Mutluluğumuz ve neşemizin ana kaynağı uyanmaya başlayan doğanın içindeyiz. Kanola tarlaların sarımsılığı, buğday tarlalarının yeşilimsiliği ve doğanın mest eden kokusunu hissediyoruz.

Tur başlangıç yerimiz Mimar Sinan heykelinin önü. Fotolar özenle çekildikten sonra Saraçhane’ye doğru süzülerek iniyoruz tek sıra halinde. Foto ve video işleri Cevat arkadaşımızda. Teknolojiye hakim ve harika çalışmalar çıkarıyor her tur sonrasında. Bütün sporcuların üzerinde EDOSK kıyafetleri, başlarında kasklarıyla tam donanımlı bir haldeler.

İlk mola Değirmenyeni köyünde veriliyor. Çaylar eşliğinde benim belirlediğim rota üzerinde kısa bir sohbet sonrasında yola devam, ilk hedef Suakacağı köyü.

Suakacağı köyüne uğramadan yanından sarıyoruz 6 km sürecek olan dik rampaya. Elektrikliler tam hızla yükselirken manuel bisiklet süren arkadaşlarımıza uyum gösterebilmek için kısa molalarla devam ediyor yolculuk. Rampanın ortalarında yolun kenarında labadalar ilgisini çekiyor grubun, toplanan labadalar üzerine konferanslar veriliyor, sporcular sadece bisiklet konusunda değil de mutfak kültürü konusunda da birer uzman olduklarını kanıtlamaya çalışıyorlar.

Devam yola. Bir süre sonra sertliği azalan rampayla birlikte Çatma köyü sapağına geliyoruz. Orada da kısa bir mola sonrasında pedallar tekrar dönüyor Hanlıyenice’ye kadar olan 4 km’lik sert stabilize yola doğru. Zorlu bir yolculuk oluyor burada. Zemin bazen sert, bazen yumuşak, taşlı, kumlu mecburen yavaş ve dikkatli sürüyoruz.

Hanlıyenice köyüne vardıktan sonra sessiz ve kimsesiz köy kahvesine şöyle uzaktan sitemkar bir bakış attıktan sonra kuzeyi arkamıza alarak, hafif eğimli asfalt yolda süratle ilerlemeye başlıyoruz.

Oda ne? Manuel bisikletleriyle devam eden Müjdat ve Raşit arkadaşımızı durdurmak mümkün değil. Günün büyük bir bölümünde arkadan gelen kara janzıman arkadaşlarımız hınçlarını alırcasına basıyorlar pedallara önümüz sıra.

Bu hızla gidişimizin aslında gizli ve çok önemli bir nedeni var. Önümüzdeki ilk köy Çömlekakpınar’da yağmur ve şükür duası var ve pilav ikram edilecek, üstelik de dana etlisinden.

Aç 10 bisikletliyi seyretmeye doyum olmuyor. Hırsla dönüyor pedallar asfalt yolda. Yolda bizi karşılayan arka arkaya araçlar ümidimizi kırıyor. Biten dua ve ikram edilen pilavlar bittiyse biz kaldık yine kuru tosta.

Nefes nefese giriyoruz Çömlekakpınar’a. Yolda ellerinde poşetlerle pilavlar ve ayranları almış köylü kadınlara sitemkarca bakarak hızla giriyoruz dua alanına. Son kazanın dibini kazımakla uğraşıyor pilav ustaları. Bisikletlerimizle hızla giriyoruz sıraya neyse ki birer tabak pilav, ayran ve helvadan oluşan ziyafetimizle tamamlıyoruz bu son bir saatlik çılgın sürüşümüzü.

Karnı tok bisikletliler çay keyfi yapıyorlar sonrasında Çömlekakpınar kahvesinde. Yarım saatlik bir molanın ardından artık hedefimizde Edirne, evlerimiz var. Pedallar artık sakince evlerimize doğru dönüyor.

Cevat arkadaşımız son fotolarını ve videolarına aldıktan sonra kanola tarlalarının yanından ovadan devam ediyoruz.

Bir tur daha keyif ve neşeyle sona eriyor. Geriye anılarıma ekleyebileceğimiz neşeli bir gün daha ekleniyor.

EDOSK’la daha nice turlara.

Hayatta iken yapılmalı!

Basın camiası çok değerli bir büyüğünü, koca bir çınarı kaybetti pazar günü.

Duayen gazeteci Feyzullah Aktan’ın ölüm haberi üzüntüyle karşılandı.

Kendisini yakından tanımış, birkaç kez değerli görüş ve önerilerini dinleme şansım olmuştu.

Hatta, sahibi olduğu Keşan Önder Gazetesi’nde onun özel ricasıyla birkaç köşe yazısı da kaleme almıştım.

2015 yılında ismi Keşan Belediyesi tarafından Erikli’de bir dinlenme ve çocuk parkına verilmiş, onurlandırılmıştı.

Açılışına da bizzat katılmış, o mutluluğu yaşamıştı.

Nur içinde yatsın inşallah.

Zaten doğrusu da bu olmalı.

Bir il ya da ilçeye önemli hizmetleri olmuş insanların isimleri herhangi bir cadde, sokak, park veya tesise verilecekse onlar hayatta iken verilmeli.

Mesela Hamdi Sedefçi!

Edirne’ye tam 20 yıl Belediye Başkanı olarak önemli hizmetleri olmuş bir isim sayın Sedefçi.

Şuan inzivaya çekilmiş bir vaziyette yaşamını sürdürüyor.

Nehir kenarında yaşadığı evde su baskınlarına maruz kalıyor ve kurtarma çalışmalarıyla gündeme geliyor iki defadır.

Allah sağlıklı ve uzun ömür versin.

Doğruyu söylemem gerekirse; Hamdi Sedefçi isminin herhangi bir yere verilip verilmediğini bilmiyorum.

Ancak yaptığım araştırmada herhangi bir bilgiye ulaşamadığım için bir örnek olarak yazmak istedim.

Yapıldıysa ne alâ ve yetkililerden özür dilerim.

Ama hala yapılmamış ise derhal yapılmalı derim şahsen.

Kamuoyunda Efsane Başkan diye anılan sayın Sedefçi de bunu görmeli, onurlandırılmalı.

Ayrıca şunu da söylemeliyim ki; bu temennim Edirne’de böylesi hatta daha da fazla hizmetleri dokunan diğer önemli isimler için de geçerlidir.

Dilerim dikkate alınır ve en kısa zamanda da gerekenler yapılır bundan sonra.

ATAMIZ VE DİNİMİZ

Bu konuyu, kendi söylemleriyle açıklamadan önce şunu belirtelim ki, sevgili atamız, Mustafa Kemal, hayatı boyunca yaptıklarıyla, Kuran’ı Kerim yoluna uygun yaşadığını görmekteyiz. Bu tarihi kayıtlarla ispatlı ve açıktır. Şeytanla yatıp, şeytanla kalkanlar, tabi ki hep devrede olacak ve de fitne, fesat üretip, gerçekleri tahrif etmeye gayret edeceklerdir.
Atamız, birçok toplantıda, Hz. Muhammet’i “Allah’ın birinci ve en büyük kulu” olarak nitelendirmesiyle birlikte, Kuran’ı Kerim’i de şanlı ve en eksiksiz kitap olarak ifade etmiştir. Toplantılarda Uhud şavaşının planını çizerek, Peygamberimizce alınan tedbirlerin isabetini vurgulamış ve büyük askeri dehanın, siyasi görüşleriyle de ne kadar yükseldiğini anlatmıştır. Hz. Muhammet’i, din tellallığı sığlığı ile sıradanlaştırmaya çalışanlara karşı çıkarak: “Bu gibi cahil adamlar, onun yüksek şahsiyetini ve başardıklarını asla kavrayamamışlardır!..” demiştir.
Bir toplantıda, Atatürk, din hocalarına şöyle bir soru yöneltmiştir.
“Hz. Muhammet, Allah’ın nezdinde nasıldır?..”
Hocalardan birisi, “Allah’ın en sevgili kuludur.”
Demiş, başka biri de, “Allah’ın habibidir” gibi ezbere tanımlamalar yapmaktan öte bir tanım yapamamışlardır.
O toplantıda, Atamız Hz Muhammet’i şöyle tanımlamıştır:
“Bizim sevgili Peygamberimiz, Allah’ın emirlerini insanlığa, üstün devrimci davranışları ile bildirmiştir. AKILCI, İLİMCİ; ADALET VE HOŞGÖRÜLÜ; İLERİ GÖRÜŞLÜ, DEMOKRATİK, KÖLELİĞE, SÖMÜRÜYE, ZULME KARŞI, ÖZGÜRLÜKÇÜ; CÜMLE ALEME ADALETLİ; İNSAN, DOĞA, HAYVAN, AĞAÇ, BİTKİLERE HÜRMETLİ; HALKÇI, TOPLUMSAL GELİŞİM İÇİN MÜCADELECİ; HAKSIZLIKLARA KARŞI SAVAŞÇI; SAVAŞ PLANLARIYLA, DEHA KOMUTAN; İŞTİARECİ, ÇOK FİKİRLİ MECLİSİ SAVUNAN, CUMHURRİYETÇİ; POZİTİFTE AKIL İŞLETMEYİ İNSANLIĞA İBRETLERİYLE ÖĞRETEN, ALLAH YOLUNDA SOSYAL BİR DEVRİMCİDİR!..” diye, sevgili Peygamberimizi tanımlamıştır.
Yukarda ki, Peygamberimizin getrdiklerine bakın, bir de dünyada, “Biz müslümanız” diyenlerin hallerine bakın, hiç birbirine uyuyor mu?..
O zaman kime uyulmuş?..
Türk nesillerin bunlardan neden haberleri yok acaba!
Köleciliği marifet sanan El–alem, Müslüman Türk nesillerin bunları bilmesini ister mi?..”
El-alemin çıkarlı yazdığı, bilim kitaplarıyla ezbere bilim, köklerine, geçmişine, özbenliğine ihanet olmaz mı?..

Hani senin bilimin?..” demezler mi?..

Kuran’ı Kerim. Sure 61/Ayet 8:
Onlar ağızlarıyla Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. Halbuki, Kâfirler istemese de Allah nurunu tamamlayacaktır.
10/100: Allah’ın izni olmadan hiç kimse inanamaz. O aklını kullanmayanlara murdarlık verir.

BUDAMA

Edirne Kent Konseyi’nin geçtiğimiz günlerde düzenlediği “Edirne’de Peyzaj Uygulamaları” panelinde akademisyenler konuştu, belediye anlattı…

Biri “işin doğrusu bu” dedi, diğeri “biz zaten öyle yapıyoruz” diye yanıtladı.

Peki, Edirneli ikna oldu mu?

Tartışılır.

**

Trakya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı ve T.Ü. Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Beste Karakaya Aytin net konuştu:

“Ağaç dikmek yetmez, doğru planlamak gerekir.”

Yani mesele yol kenarına fidan sıkıştırmak değil…

Kenti baştan sona bağlayan bir yeşil sistem kurmak.

Kısa vadeli değil, en az 20 yıllık bir akıl…

Şimdi soru şu:

Edirne’de yapılanlar gerçekten böyle bir planın ürünü mü?

Yoksa “dik gitsin” anlayışının biraz daha makyajlanmış hâli mi?

**

Trakya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı ve T.Ü. Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Sergun Dayan açık açık söyledi:

Meyve ağaçları şehir içinde sorun…

Fazla su isteyen türler yanlış…

Dar kaldırımlara ağaç dikmek ise doğrudan hata…

Panelin en can alıcı noktası ise şu cümlede özetlendi:

“Her ağaç her yere dikilmez.”

Yani yıllardır gözümüzün önünde yapılan bazı uygulamalar bilimsel olarak pek de savunulabilir değil.

**

Gelelim meselenin en tartışmalı kısmına:

Budama…

Edirne Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürü Pınar Kırımlı Tabak diyor ki:

“Estetik değil, güvenlik.”

Fırtına riski var…

Ağaç dışarıdan sağlıklı görünür ama içten çürümüş olabilir…

Bu yüzden sert budama gerekli…

Kâğıt üzerinde mantıklı.

Ama sahaya indiğinizde manzara biraz daha farklı.

Sonuç olarak panel, Edirne’deki tartışmayı bitirmedi; aksine daha görünür hâle getirdi.

Edirne’de mesele ağaç dikmek değil…

Doğru ağacı, doğru yere, doğru yöntemle dikmek ve en önemlisi o ağacı doğru şekilde yaşatmak.

Gölge büyüyor ama tartışma da onunla birlikte büyümeye devam ediyor.

**

Söğütlük Orman Parkı Millet Bahçesi’ne yürüyüşe giden bir vatandaşın çekip geçen hafta Haber Merkezimize gönderdiği fotoğraflar görenlere “Kaskınızı takmadan gitmeyin” dedirtecek cinsten.

Dallar kırılmış…

Kopmuş…

Ama yere düşmemiş.

Ağaçta asılı duruyor.

Altından insanlar geçiyor.

Çocuklar, bebek arabaları, yaşlılar…

Ve hemen yanında bir tabela:

“Dikkat, ağaç dalları düşebilir.”

**

Bu tabela beni alıp taa Kastamonu’ya kadar götürdü.

“Daş düşebülü, ayu çıkabülü” (Taş düşebilir, ayı çıkabilir) tabelası, Kastamonu’nun ormanlık ve dağlık bölgelerinde yer aldığı rivayet edilen mizahi bir uyarı levhasıdır.

Meşhur tabela, bölgenin yaban hayatının yoğunluğuna ve dağlık yapısına mizahi bir atıftır.

Edirne’deki de ondan farksız…

Yoksa izahı var; mizahı yok!

Yani, iş ciddi…

Trakya ağzıyla:

“Abe dal düşebilir beyaa!”

NE OLACAK?

                                       

İran savaşı başlayalı bir ayı geçti. Ne İran’da, ne ABD de, ne de İsrail de barış emareleri var. Bir yerde İran haklıdır diyelim. Çünkü tecavüze uğrayan taraf elbette kendini koruyacak. Korumak için de savaşacak. Peki ABD’ye, İsrail’e ne demeli? Senin ülkende petrol bitti diye petrolü olan İran’a savaş açıp onu bombalamak mı gerekir? Madem paran var, satın al ihtiyacın olan petrolü. Yok olmaz, ‘benim param cebimde kalsın’ diyerek yardakçın – Arka bahçen – İsrail ile sırf İran’ın petrolü var diye atom bombası konusunu da bahane edip İran’ı bombalamaya haydutluk denir.

Sıkışan kedi sahibine saldırır. İran’da en güçlü silahı olan Hürmüz boğazını kapatıyor. Hürmüz boğazının kapanması demek dünya petrol trafiğinin aksaması demektir. Yalnız petrol için değil suni gübre yapımı da petrole bağlı imiş, neticede suni gübre konusunda aksama olursa tarımsal ürünlerde de verim düşüklüğü olacak demektir. Bunun neticesi gıda kıtlığı olur.

Bir konuda uranyumun zenginleştirilmesi. İran uranyumu zenginleştirirse atom bombası yapar, ilk kullanacağı yerde İsrail olur. Bu o kadar kolay konu değil. Peki atom bombası İsrail’de, Pakistan’da, Hindistan’da, NATO nezninde Türkiye’de de var. İran atom bombası yapmaya niyet edince niye kıyametler kopuyor. ABD diğer ülkelere niçin müdahale etmiyor? Hadi canım sende! Amaç ne, ABD’de, petrol kalmamıştır, İran’da bol miktarda var. Bu savaşta amaç İran petrolleri üzerine hegemonya kurmak.

Savaş füze saldırıları ile devam ediyor, her iki tarafta bir birlerine salvo savuruyor. ABD İran’ın elektrik merkezlerini bombalayacağını, İran’ı elektriksiz bırakıp taş devrine döndüreceğini savurup tehdit ediyor. Bunun içinde üçüncü uçak gemisini Basra körfezine gönderdi, Hürmüz boğazındaki Hark adasını bombaladı.

Adaya asker koyup Hürmüz boğazını kontrolü altına alacakmış. Bu zorbalık, haydutluk olmuyor mu? İran’da bu tehdide karşı eğer ABD askerleri Hark adasına çıkarsa, coniler Basra körfezindeki köpek balıklarına yem olacaktır tehdidini savuruyor. Bakalım netice ne olacak. Eğer İran bastırırsa ABD’nin burnu iyi sürtmüş olur epey prestij kaybeder, dünya devleti özelliğini kaybeder.

İran savaşı hiç iyi olmadı, bütün piyasalar alt üst oldu, altın, gümüş, borsa çok değer kaybetti, tek değer kazanan petrol oldu. Bugünkü piyasada petrolün varili 100 Dolar civarında, daha da yükseleceği söyleniyor. En önemli kayıpta bombalanan tesisler, yerine getirilemeyecek canlı varlıklar yani insanlar.

ABD bu tutumu ile dünyada yalnız kalmıştır. Hürmüz boğazındaki müdahalede Avrupa devletlerinden yardım istemişse de hiçbir devlet yardım göndermemiştir. ABD dünyada yalnızdır, tek ortağı İsrail’dir. Dünyada kimse ABD’ye destek vermiyor, haydutça tutumu için. Tv’den seyrediyoruz, dünyanın bir çok ülkesinde yakıt kıtlığı başlamıştır, bu nereye varır. Bu hal daha da büyürse dünyanın düzeni altüst olur. ABD İran’a savaş açmakla hiç iyi yapmamıştır, bir bataklığa düşmüştür. Herkes bu günlerde diken üstünde, acaba bu savaş ne zaman biter?

Bu durum hep ABD Başkanı Trump’un kafasından ve İsrail Başbakanı Netenyahu’nun etkisi ile olmuştur. Her ikisi de dünya politika ortamında çok şey kaybetmişlerdir. Bugün seçim yapılsa ikiside kaybeder. Umdukları desteği bulamadılar, iki paralık oldular. İran bir yerde haklıdır, çünkü İran’ın petrolü İran’lılara aittir. Ben güçlüyüm diye saldırarak onun bunun varlığını almaya kalkarsan bunun adı haydutluk olur. Son haberlerde ateşkes yapılmış bundan sonrası NE OLACAK ? . . .

Eee N’oldu Şimdi?

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırıları başladığından beri bu köşe aracılığıyla bunun bir savaş olmadığını, bir çatışma olduğunu bunun da belli bir süre sonra sönümleneceğini yine belli bir süre sonra bambaşka şeyler konuşacağımızı defaatle belirttim.

Zira uluslararası politikanın ekonomi politiği uzun süreli, küresel ticaret hacmini derinden etkileyen savaşların gerçekleşmesini bırakın bu örnekte olduğu gibi çatışmalara dahi tahammül edemez.

ABD ve İsrail’in bu saldırıları gerçekleştirme amacı İran’ın vekil aktörler vasıtasıyla oluşturduğu bölgesel ve aynı zamanda kısıtlı etki alanının ortadan kaldırılmasıydı.

Ateşkesin Lübnan’ı kapsamayışının en önemli nedeni de tam da yukarıdaki bu satırlar.

Yani İran’ın vekil aktörlerinin gücünün tamamen ortadan kaldırılma çabası. Bu çabanın gerçekleştirilmesi için de Lübnan da kapsam dışında bırakılmış durumda. Diğer taraftan küresel ticaret dengelerini etkileyen hususlarda ise geçici de olsa bir mutabakata varılmış gibi görünüyor.

Gelecek dönemde de füze saldırıları ile İran’a yönelik bir yaptırım yönlendirme hareketi görebiliriz. Ancak bu durumun özellikle Lübnan’da amaca ulaşılması durumunda çok mümkün olmayacağını söylemek imkân dahilinde. Bir başka deyişle Lübnan’da ABD ve özellikle İsrail tarafından düşman unsur tanımlamasına giren yapıların istenen seviyede güç kaybına uğraması İran’a yönelik füze saldırılarının sıklığını da azaltacaktır.

Kim kazandı kim kaybetti tartışmasına bakılacak olursa aslında bunun muhasebesi için daha erken olmasına rağmen, söz konusu hesabın Suriye’deki değişimle birlikte okunması bazı ipuçları da verecektir.

İran’ın zaman zaman Rusya’yla bile karşı karşıya geldiği bölgesel etkisi öncelikle Suriye’de iktidarın değişmesi ile hayli kısıtlandı. İsrail’in özellikle Golan bölgesi ve Şam yakınlarına kadar güvenlik alanı tesis etmesi İran’a müzahir milis grupları oldukça zorladı.

Bu olaylar gerçekleşirken Rusya Federasyonu’nun sessizliğini koruduğunu da dikkatten kaçırmamakta fayda var.

Ardından gerçekleşen İran saldırıları ve takip eden Lübnan saldırıları da İran’ın vekalet gücünün hayli erozyona uğramasına sebep oldu. Bu hususta Rusya Federasyonu’nun anlaşma için yardımcı olmaya hazırız nev’inden cılız açıklamaları dışında meşhur ittifak söylemine bir katkıda bulunmadığını dikkate almakta fayda var. Çin Halk Cumhuriyeti ise çok daha düşük bir profil sergiledi. Yine bu köşede yazdığım Rusya ve Çin neden saldırmadı sorusunu içeren yazımda bunu biraz da latifeli bir dille izah etmiştim.

Gelinen durumda aslında Trump’ın ABD içindeki durumunun da parlak olduğunu söylemek mümkün değil. Ancak Trump’ın ABD iç politikasındaki durumu ile Trump gittiği takdirde ABD’nin İran politikasının değişeceğini düşünmek arasında hiçbir ilinti yok. Trump’ın izlediği yol sadece kendisinin daha da kötü bir vaziyet edinmesine yol açtı ki bunu zaten ara seçimlerde göreceğiz. Dolayısıyla Trump’ın durumu ayrı ABD’nin İran politikası ayrı.

Ha bir de bir türlü çıkamayan 3. Dünya Savaşı var… Bu da gerçekten çok üzücü… Binlerce kez çıkacağı ifade edilen 3. Dünya Savaşı yine çıkamadı galiba. Rahmetli Sadri Alışık’ın ünlü repliğinde olduğu gibi “bu da mı gol diiilbeee”. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…