Kategori arşivi: Yazarlar

AVRUPA DA

Asırlık tarihler boyunca, Avrupa halkının elinde, ONLARCA ÇEŞİT yarısı çıkarcıların emellerine göre tahrif edilip, yarısı yalan yazılmış incil ve Tevrat vardı. Bu gün ancak dörde indirebildiler, İncili!..
Ama doğru tektir, çeşit çeşit doğru olur mu?..
Dördünden hangisi doğru, yaksa hepsinin yarısı yalan mı, ayırmak tek korunan kutsal kitap Kuran ile mümkün. Ama düzeltmeyi kibilerine yediremiyorlar mı yoksa?..!..
İncil’ de, Tevrat’ da, hepimizin, biz insanlığın kutsal kitabıdır. Yüce Allahın sözleridir.
Yazarı Yaratan’ımızdır.
Bu kutsal kitaplarımızda ki Allahın nurlu ayetlerini, yalanlardan KURAN ile temizleyip okuyalım. Çünkü Rabbimiz, Kuran’da İncil ve Tavrat’da nelerin yalan yazıldığını, aslının ne olduğunu bizlere bildirmiş. Yazıyor Kuran’da okusanıza ey dünya!..
Diyeceğim o ki:
”Biz müslümanız” diyorsunuz tamam da, Kuran’ı anlamak ve uymak için Türkçe, kendiniz okuyup öğrensenize be kardeşler!..
Müslümanlığın ilk uyulması gerek emri, “KENDİN OKU!..” dur, bilinir mi?..
Ondan bundan öğrenmeye kalkarsanız, şeytan oraları pek sever bilesiniz!..

İNCİL ve TEVRAT, KUTSAL KİTAPLARIMIZI HURAFELERDEN, KURAN İLE TEMİZLEYİP, İNSANLIĞI ŞEYTANIN ORDULARI OLMAKTAN KURTARMAK ÇOK KOLAY. AMA İNSANLIK NEREDE, YA HU!..

Kuran’ı Kerim. Sure 9: Ayet 31:
Onlara bir tek ilaha tapmaları emredilmiş iken, Allah’ı bırakarak Yahud alimlerini, Hıristiyan rahiplerini, Meryem oğlu Mesih’i Rab edindiler. Tanrıdan başka tapacak yoktur. O, onların şirk koşmalarından uzaktır.

BİR YILDA DEĞİŞEN HİKÂYE

Geçen yıl 7 Temmuz’da bu köşede “Lavanta – Bal” başlığıyla Çallıdere’nin mor tarlalarından, meşe gölgelerinden ve kadın emeğinin sabrından söz etmiştim.

O gün yazdıklarım bir gözlemden ibaretti.

Günlerden 6 Temmuz 2026…

Tam bir yıl geçmiş.

Bugün yazacaklarım ise bir sonuç…

**

Bölgenin doğal güzelliklerini, kültürel değerlerini ve kırsal turizm potansiyelini tanıtmak amacıyla Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi tarafından düzenlenen 2. Lalapaşa Lavanta ve Bal Festivali geçen ay Çallıdere Şahinpaşa Bal Ormanı’nda gerçekleştirildi.

Meşe gölgeleri altında lavanta kokusunun, sanatın, müziğin ve üretimin buluştuğu o güzel atmosferi biz de Hudut Gazetesi olarak “Çallıdere – Ballıdere” başlığıyla okurlarımıza aktardık.

Ama asıl hikâye festival değildi.

Festival, bir yıl önce kurulan hayalin nerelere ulaştığını gösteren vitrinden ibaretti.

**

Kooperatif Başkanı Gönül Danışman’ın anlattıkları hâlâ kulaklarımda…

“Kırsal kalkınmanın en güçlü aktörlerinden biri kadınlardır” derken aslında bugün yaşananların da özetini yapıyordu.

Peki, aradan geçen bir yılda ne değişti?

Çok şey…

Festival, kooperatif tarafından Kalkansöğüt Köyü’nde kurulan Bal Dolum Tesisi’nin açılışıyla başladı.

Yani artık kooperatifin kendi tesisi var.

Elle yapılan birçok işlem artık modern üretim altyapısına bırakılıyor.

Sırada lavanta yağı dolum tesisi var.

Ardından soğuk hava tesisi…

Bal ormanı ise bu kez yaklaşık 3 bin akasya fidanıyla buluşmaya hazırlanıyor.

Yani arılar artık sadece adaçayı, ıhlamur, lavanta, kekik ve biberiyeden değil, ilkbaharda açacak akasya çiçeklerinden de beslenecek.

Bir yıl önce anlatılan hayaller, bugün tek tek gerçeğe dönüşüyor.

**

Gelelim işin bir başka boyutuna…

Geçen cuma İstanbul Haliç Kongre Merkezi’nde Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın da katılımıyla gerçekleştirilen Ziraat Bankası 5. Tarım Ekosistemi Buluşması’nda Türkiye’nin dört bir yanından seçilen sadece 30 kooperatif ürünlerini tanıtma fırsatı buldu.

İşte o stantlardan biri de Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi’ne aitti.

Lalapaşa standında yalnızca kooperatifin ürünleri değil, Edirne’nin yöresel değerleri de yer aldı.

Yer fıstığı, fıstık ezmesi, badem ezmesi, Kavala kurabiyesi, pirinç, bal, lavanta ürünleri, acı biber, yöresel acı sos…

Kısacası Edirne’nin bereketi İstanbul’da sergilendi.

Aslında mesele bir stant açmak değildi.

Mesele, Türkiye’nin örnek gösterdiği kooperatifler arasında yer alabilmekti.

**

Lalapaşa Kadın Emeği Girişimciler Üretim ve İşleme Kooperatifi 2021 yılında kuruldu.

Henüz beş yıllık bir hikâye…

Ama bu kısa sürede Türkiye’deki binlerce kooperatif arasından örnek gösterilen 30 kooperatif arasına girmeyi başardı.

Demek ki bazen büyük başarılar büyük şehirlerde başlamıyor.

Bazen bir köyde…

Bir avuç kadının inancıyla…

Bir lavanta tarlasında…

Bir bal ormanında…

Ve vazgeçmeyen insanların emeğinde filizleniyor.

İşte gerçek kalkınma da tam burada başlıyor.

ENEZ BİR ELMASTIR, BİR PIRLANTADIR

Keşke birkaç gün önce hep birlikte karşı çıksaydık da bu barbarlığa engel olabilseydik.. Doğal taş ve süslemeli olarak düzenlenmiş Enez Cumhuriyet Meydanı’nın dekoratif taşlarını kırarak, kaldırarak yapılacak asfaltlanmayı durdurabilseydik. Şimdi Belediye’de başkan olarak, meclis üyesi olarak, personel olarak bu uygulamaya karar veren, karışan ve bulaşan kardeşlerim kusura bakmasın.. Cahilsiniz, zevksizsiniz, kendinizi olduğunuzdan daha fazla önemsiyor ve yeterli sanıyorsunuz. Yaptığınız iş çok yanlıştı. Bu uygulamanız gösterdi ki sizin bilime de uzmanlığa da, deneyime de ihtiyacınız, inancınız yok..

***

Her şeyden önce sizler Enez’in önemini, kıymetini, niçin hala olması gereken yerlerde olmadığını bilmiyorsunuz. Yalnız siz değil, valiler, milletvekilleri, il genel meclisi üyeleri, Edirne bürokratları da bilmiyor..

Enez bir elmastır, bir pırlantadır… Bunu işleyip mücevher haline getirip piyasaya sürmek nalbantların, marangozların, demircilerin işi değildir. Hatta bu cevahirleri sıradan kuyumcular bile işleyemez, bu elmasa, pırlantaya şekil veremez. Bu elmas değerindeki kasaba bizim olsa bile onu keyfimize göre şekillendirip, değerini yitirmesine neden olmak KENT SUÇU’dur.. Geleceğimize, çocuklarımıza ihanettir.

***

Çağdaş kentlerde meydanlar prestij alanlarıdır.. Otopark değildir.. Sebze pazarı değildir.. Bu alanlar konukların araç trafiğinden arındırılmış sessiz ve güvenli bir ortamda rahatça dolaştıkları, alış veriş yaptıkları, kafelerinde, restoranlarında biralarını yudumladıkları, sonuçta da şehri yönetenlere olumlu ya da olumsuz not verdikleri yerlerdir. Bu meydanın ve hatta tüm Enez Merkezi’nin planlaması ne Özkan Günenç’in, ne de Bostancı’nın kafasına göre yapılamaz..

Şehrin, özellikle bu gibi prestij alanları planlanırken çevremizdeki üniversitelerin şehir plancıları, peyzaj kürsüsü hocaları, arkeologları, diğer ilgili bilim insanları mutlaka devreye sokulmalı ve ona göre uygulamalar yapılmalıdır.. Hatta yarışmalar düzenlenmelidir..

***

Sn. Abdullah Bostancı’nın bu konudaki son uyarısı ve bilgilendirmesi çok yerindedir.. Ama ne var ki Sn. Bostancı da kendi döneminde böyle bir bilimsel bir yöntemle değil kendi kafasına göre bu kente şekil vermeye çalışmıştır.. Örneğin, Park Bahçesi içindeki ve meydandaki “Balık figürlü, renkli ışıklı havuz”un görenlere verdiği bir mesaj var mıdır? Bu havuzların sanatsal bir değeri var da biz mi göremiyoruz? Yol boyunda –şimdi kaldırılan- bakraçlı kadın heykelleri hangi sanatçının eseridir? Hangi yarışmada öne çıkmışlardır? Ne anlatmaktadır? Yel değirmeni ve Has Yunus Bey heykelleri hangi sanatsal ve tarihsel örneklere göre konuşlandırılmıştır?

Kusura bakmasın ama onlar da “Ben bilirim” anlayışının Bostancı versiyonlarıdır.. Bilimden, sanattan uzaktır. 8500 yıllık Enez tarihini Osmanlı tarihine hapsetmektir..

***

Enez’imizi, yani ülkemizin bu nadide elmas parçasının işlenmesini, hoyrat ellerimizle, cehaletimizle, zevksizliğimizle daha fazla hırpalamadan, parçalamadan mesleğinin zirvesindeki kuyumculara bırakalım… Bilim insanlarını Enez’e davet edelim. Yarışmalar açalım.. Enez’i hep beraber 2-3 yıl içinde en azından bir Bozcaada seviyesinde turistik bir cennet yapalım. Hem mutlu bir dünyada yaşayalım, hem de Enez’de kişi başına düşen milli geliri 30 bin dolar seviyesine çıkaralım.

***

Mümkün mü? Mümkün… Ben inanıyorum. Çünkü Enez’de paradan çok ortak akla, danışmaya, bilim ve çağdaşlığa, görgüye, usta ve liyakatli ellere, planlı bir çalışmaya ihtiyaç var.

Bu amaçla oluşturduğumuz, Enez’deki siyasi parti ilçe başkanlarının, Esnaf Odası’nın, STK’ların katıldığı ÇÖZÜM GRUBU’nu ve bu grubu önemseyen Enez Belediyesi ile başlatılan ortak çalışmaları çok önemsiyorum..

ARAÇ BOLLUĞU

Araç bolluğu, bu araçlar motorlu araçlar hangi caddeye, sokağa çıksanız ille gider veya park etmiş halde bir çok araçla karşılaşırsınız. Bazen öyle park ederler ki yürümekte zorlanırsınız. Mahallemizde, şehrimizin sokaklarında rahat gezemez olduk. Araç sayısı azalmıyor giderek artıyor. Bu hep böylemi devam edecek? Buna sebep ne? Konuyu ele alırsak en başta yerleşim yerlerindeki nüfus artışı, nüfus arttıkça konut ihtiyacı doğuyor, boş arsalar yeterli olmuyor, uzak tarımsal araziler imara açılıyor, oralarda ayrı semtler oluşuyor gidip gelmek toplu ulaşım araçları ile olduğu gibi özel — oto — araçları, ile de oluyor. Toplu ulaşım araçlarının belirli park yeri var ama özel araçlar evlerin önüne park ediyorlar, zaten dar olan sokaklarımız araçlar yüzünden iyice daralıyor. Bazen aracı öyle park ediyorlar ki ev sahibi evine giremiyor. Hal çaresi, araç sayısını azaltmak, nasıl olacak, bu zor iş. Özel araç satışlarında okkalı vergi almak, bir aileye bir oto yeterli olur. Öyle aileler var ki babanın, ananın, çocuğun otosu ayrı. Ailede birden fazla otolardan okkalı vergi almalı.
Başka hal çaresi otopark yerlerini çoğaltmak. Bunun çaresi de yapılan binaların bodrum katlarına otopark yeri yapmak oda olmaz ise müsait yerlere katlı otoparklar yapmak. Bazı kimseler araç almayı bir yatırım olarak görüyor. Bu heveslerinden vaz geçmeli. Araç arıza yaptığı zaman tamircilerin eline düştünüz mü fahiş ücretler istiyorlar, aman aracınızı iyi kullanın.
Araç sayısını azaltmanın bir yolu da toplu taşıma araçlarını çoğaltmak, halka toplu taşıma araçlarını kullanmayı teşvik etmek. Toplu taşıma araçları taksilere göre daha ucuzdur, başka çarede Kapıkule- Otogar arasında raylı sistem uygulamak, hafif tranvay hattı trafiği de fazla aksatmaz, otopark sorununu da halleder. Nasıl olsa bir gün bu uygulama yapılacak, şimdiden ele alınıp düşünülse iyi olur. Bir konuda hafif araçlar motosiklet, triportörler onlar için özel park yerleri yapıldı. Şimdilik bir sorun yaratmıyorsa da ilerisi için fazla bir şey söylenemez. Araç bolluğundan en mustarip olan mahalle Sabuni mahallesi. Sabuni mahallesinde üç adet otopark yeri olmasına rağmen mahallenin sokakları park edilmiş otolardan yürünemez oldu. İsteyen istediği sokağa aracını park ediyor, bundan başka motosikletler, şimdi birde gençlerin kullandığı triporterler, engelliler için yapılmış hafif yük taşıyacak sokaklarımızda gezip cirit atıyorlar, bunların bir düzene sokulması gerekir, bunu ilgililerden bekliyoruz. Bakalım nasıl hallolacak OTO BOLLUĞU . . .

SERGİ Mİ?..

Şöyle bir geçmişe bakıyorum da, otuz yıllık hocalığımda, bir taraftan da 30 dan fazla resim, heykel, seramik form sanatı sergileri açmışım!..
Har bir sergide, yepyeni fikirlerle, 40-50 eserden oluşmuş özgün, renk, biçim ve anlatım dili olarak, insanlık tarhinde eşi benzeri olmayan, herbiri, “BİRİCİK” ifade, “SANAT ESERİ”nden bahsediyorum, zanaat eseri değil!..
Ben bu yüzlerce eseri, onlarca sergi ile insanlara neden gösterdim?..
Öyle ya 30 yıldır her yıl, emek verip ürettiğim eserleri niçin sergileyip insanları topladım?..İnsanlar eserlere bakıp ne gördü?..
Ben insanların bakıpta görmelerine şahit oldum mu?..
Eğitim, eğitim, eğitim de nasıl eğitim?..
Bir de bunu açıklayan olsa, bari!..
“Ne tecrübe ettim onca sanat eseri üretip, sergiyle insanlara göstermekle?..”diye soruyorum kendime!..
Cevabım:
Otuz yılda otuz hata yaptığımla yüzleşiyorum, maalesef!..
Kimseyi suçlamak, kınamak değil maksadım. Asırlardır, eğitim noksanlığı var ortada..
Ne sanat, ne de sanat bilinci eğitimi öğreten çıkmamış; zaten okuma özürlülük de var!..
Sanat süs sayılıyor. Sanat eğitimi fakültesi kuruluyor, ilk adı “MEKTEBİ NEFİSİYE.” Sonradan, GÜZEL SANATLAR FAKÜLTESİ koymuşlar adını!..
Yani “ŞAHANE SÜSLER EĞİTİMİ” deniyor!..
Sanat güzel, iç açıcı, ortamı süsleyici olmalıymış!..
Güzel sanat mış?..
Yani, DRAMA, TRAJEDİ DİYE BİR ŞEY YOKMUŞ HAYATIN İÇİNDE ANLATILACAK!..
Halâ bu abukluğu düzelten çıkmıyor, ya!..
Sadece “SANAT FAKÜLTESİ” demek, yetmiyor, illâ ŞİŞİRİP ABARTIP, ÇARPITACAKLAR, algıları. Demem o ki, onca sanat eseri sergiledim, “BAKMASINI BİLMEYENLERE, GÖRMESİNİ ÖĞRETEMEYECEĞİMİ ANLADIM!.. Yazık oldu, otuz yıllık emeklerime.

İnsanlar sanıyor ki: Yetenekli birisi, şan, şöhret ve servet kazanmak için yapar sanat eserini. “RUHTAN BAKANA, İNSANLIK ŞUURU KAZANDIRMAK İÇİN ÜRETİLİR SANAT ESERİ!..” demezler. “Ah keşke bu eserleri yapabilen ben olsaydım da, namım, şanım duyulsaydı, dönseydim köşeleri” deyip, izlerler. “RUHTAN GÖREYİM DE, İNSANLIK ŞUURUM ARTSIN” demek akıllara gelmez.

Kuran’ı Kerim. Sure 40/Ayet 54:
Aklı selim sahiplerine bir yol gösterici, bir öğüttür. 40/58: Körle gören bir olmaz. İnanan ve iyi iler yapanlarla kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz!

DEVŞİRME -2-

Dünyaya da, ülkemize de dosdoğru bakınca, sömürgeciler, maniplasyonları ile, yani doğru diye yutturup, yanlışlarla kandırıp KÖLE ETTİKLERİ ile” her faaliyete sirayet etmiş gözüküyor. Şeytani yaşam tarzına emek verir halde insanlık, kendi sonunu getirmeye çoktan başladı!..
Dünyayı şeytanın egemenliğinden kurtarmak isteyen de çok az maalesef!..
DEVŞİRME nedir?..
Araştırırsanız, Osmanlı ataların suçu gibi gösterirler!..
Oysa “Türkler, POZİTİFE EĞİTİP DEVŞİRİR. Sömürgeci şeytan uşakları ise, NEGATİFE ŞARTLANDIRIP DEVŞİRİR.” Diyeni bulursanız, şanslısınız!…
DÜNYADA Kİ PERVAZSIZ ZALİMLİKLERE BAKINCA, “ ŞEYTAN NEDEN TATİLDE, BELLİ DEĞİL Mİ?..”
Negatif şartlandırıp, devşirme işini bitirmiş mi gözüküyor, acaba?

ZORLA DEĞİL, KİM NASIL İSTERSE!..AMA NEREYE?..

Kuran’ı Kerim. Sure 36/ayet 60, 61, 62:
Ey Âdem oğulları! “Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır” demedim mi? Ve bana kulluk ediniz, doğru yol budur” demedim mi? Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp, saptırdı. Halâ akıl erdiremiyor musunuz?”

KİRLİLİK

Havalar ısınınca kentteki atıkların beş duyumuza etkisi daha başka oluyor. Geçende çevre günü nedeniyle Kocasinan Mahalle Muhtarı Canan Koca sosyal medyada paylaşmıştı;

“Çevre Haftasında ÇEVREŸE yakışan görüntülerle günaydın. İçtiğiniz PET ŞİŞELERİ, TENEKE KUTU IÇECEKLERİ LÜTFEN ÇÖP KUTUSUNA ATINIZ. BIZLER VATANDAŞ OLARAK GÖREVİMİZİ YAPALIM. BIRAZ VİCDANIMIZLA HAREKET EDELİM, LÜTFEN.”

Altında da mahallesinden kötü örnekleri fotoğraflamıştı. Benzeri uyarıları birçok kentlimiz de sık sık yapmaktadır. Bu elbette bir farkındalık yaratmaktadır.

Kentler uygarlığın beşiğidir. Kentler hepimizindir. Kent suçları oluyor ve fotoğraflara olumsuz yansıyorsa bu hepimizin hatasıdır. Konteynırın içine konması gereken atığın yerlerde ne işi var? İnşaat atıklarının, ağaç dallarının sokakta, yaya kaldırımda, konteynırın yanında ne işi var? Kentin temizliğinden elbette yerel yönetimler sorumludur. Ama muhtar Sayın Canan Koca’nın da dediği gibi “biraz vicdanımızla hareket edelim”.

Her şey ailede başlar, eğitim süreçlerinde gelişir der bilim insanları. Bunu bilir ve uygulamaya çalışırız. Çocuğumuz odasından sorumludur. Tamam. Ama kapıdan çıkınca apartman merdivenlerinden Saraçlar Caddesi’ne, ormanımızdan denizimize kadar her ortak yere de sahip çıkması, koruması gerekmez mi?

Çok kez yazdım, bizim kuşak öğretmenler olarak uyguladık da. Okul bahçesinin temizliği, ağaçların korunması öğrencilerin görevidir. Öğrenci velisi olduğum sıralarda toplantılarda bunu söyledim ve her gün okul bahçesinin temizliği sonrasında sınıflara girilmesini önerdim. Veliler isyan etti. Neymiş çocuğumuz temizlikçi miymiş, aile birliğine niye para veriliyormuş falanda falan. Okulda geçen her anın eğitim olduğunu bizlerin kabul etmesi gerekiyor.

Biz böyle değildik elbette. Biraz yaş almış kişiler olarak değerlerin, dayanışmanın, imecenin ne olduğunu biliriz. Ama kentte ama köyde yaşadık. İçinde yaşadığımız sistem bizi para ve varlıklara yönlendirdi. Unuttuk ve kendi dünümüzü bile yarınımıza aktaramadık. Sorumluyuz.

Öte yandan kent içindeki hayvanlar için çok iyi niyetle yapılan hizmetler! Evdeki gıda atıklarını sokaklara, yeşil alanlara, kaldırımlara bırakmanın artı ve eksisini düşünmemiz gerekir. Birlikte belirlenen bir yerde veya çevre yaşayanların gönüllü düzenlediği, hizmet verdiği yerlere bırakılması gereken bu atıkları herkes istediği yere atmamalı. Hayvan sevgimizi kanıtlayacağız diye evin atıklarını sokağa bırakarak başka zararlı canlıların da oluşmasına olanak sağlıyoruz.

Kent veya ülke temizliği, değerlerin korunması idarelerin ve vatandaşların görevidir. Biz her görevi seçtiklerimizden bekliyoruz. Okul temizliğinden evladını sorumlu tutmayan ebeveynler olduğumuzda kent ile ülkenin temizliği ve korunması, savunulmasının da biz yurttaşların görevi olduğunu unutuyoruz.

Dünya kupası maçlarında Brezilya’ya yenilerek elenen Japonya oyuncuları maç sonrasında seyircisinin bulunduğu tribünlere giderek saygıyla eğildi ve özür dilediler. Seyirciler de stadı terk ederken yine atıklarını toplayarak temiz bırakma geleneklerini yinelediler. Çünkü Japon yurttaşı toplumsal yaşamın her alanında ortak alan bilincini geliştirmiştir. Onlar da insan bizde insanız. Neden bilinçli ve sorumlu olamıyoruz?

Hepimizin şikayetçi olduğu temizlik, kirletmemekle başlar. Kirlilikten rahatsızlık duyma olarak gelişir. Bu kültürümüze egemen olmalıdır. Bu da bizlerin elindedir.

Doğa kendi içinde temizdir. Doğanın bir parçası olan insan da temizdir. Kirlilik sonradan kazanılan bir davranış ve alışkanlıktır.Doğadan ve doğuştan gelen bu özelliğimizi koruyamadığımızdan dolayıdır ki; toplumsal yaşamda, siyasette, ticarette, insan ilişkilerinde kirlenmişlik egemendir.

Bu kirliliğin sonucudur ki; Keşanlı Aliler ücreti ödenmiş memetlere, adalet yürüyüşçüsü kemaller butlan kemallere, sosyal devletler soyguncu devlete, yoksulun cumhuriyetinden sermayenin otokrasisine doğru gider dururuz. Uyanalım,doğadan ve doğuştan gelen özelliklerimize, aslımıza uyalım. Bu kez olumsuz değil olumlu değişelim. Değişmez isek, yüzyıllardır yaşadığımız burjuva demokrasisinden sosyalist demokrasiye geçemezsek acıyla ve saygıyla andığımız 2 Temmuz 1993 Sivas yangınları hepimizi yakacak.

MAZERETİ OLUR MU?..

İnsanoğlu, Hz. Musa ile verilen, yazarı Allah olan kitap, Tevratı; Hz. İsâ ile verilen, yazarı Allah olan kitap, İncili korumadılar!..
Egemen, din ve derebey simsar güçleri, işlerine, sömürülerine, çıkarlarına uygun yarı yarıya yalan yazdılar…
Tamam da, Kuran’ın %.100 ü doğru ve de tahriflere karşı Allah’ın koruma sözü var!..
Aynı zamanda, Tevrat ve İncilin yalan yazılmış kısımlarını da açıklıyor.
Ve İncilin, Tevratın gerçek yolu Kuran ile bildiriliyor. Yazarı Allah olan tüm kutsal kitapların doğrulaycısı, birleşiği olduğu açıklanıyor!..
Kuran ile tüm hak dinlerin dosdoğrusu verilmiş, hem de 1500 yıldan beri. Hak haritası yazarı Rabbimiz olan kutsal Kuran’da yazıyor!..
Bakın tarihe!..
Dinlerini mezheplerle TAHRİF EDİP YALAN YAZMIŞLAR, DİN ÇIKAR SAVAŞLARIYLA BİRBİRLERİNİ BOĞAZLIYORLAR…
1500 YILDAN BERİ KURAN’I KERİM’İ OKUMADIKLARI BESBELLİ?..
OKUSAYDILAR, UYGULASAYDILAR; DÜNYADA KARDEŞLİĞİ, SEVGİ VE SAYGI VE YARDIMLAŞMAYI KURSAYDILAR, DÜNYA CENNETE DÖNERDİ!..
ŞİMDİ Kİ GİBİ CEHENNEMİ YAŞAMAZDIK!..

İNSANOĞLUNUN HİÇ MAZERETİ YOK!..

Kuran’ı Kerim. Sure 10/Ayet 37:
Bu Kuran Allah’tandır. Başkası tarafından uydurulmuş değildir. Kendinden öncekini doğrulayan ve o kitabı açıklayandır. Onda şüphe yoktur, O alemlerin Rabbindendir.
44/4: Baksana şu kendilerine kitaptan pay verilenlere!
Sapıklığı satın alıyorlar; istiyorlar ki, siz de yolu sapıtasınız.

BU SEBEPLE

Sevgili Peygambarimiz, Hz. Muhammedt’de bir sözünde, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir” diye bildirmiştir.
Bu sadece karın açlığına değil, maddi ve manevi her türlü muhtaçlığa işaret eder.
Her hengi bir ülke de DÜNYA KOMŞUMUZDUR!..
Dünyanın her hangi bir ülkesinde, halk, din ve politik simsarların elinde, kandırılarak sömürülüyorsa, O HALKI KÖLELİKTEN, ŞEYTANİ ESARETTEN KURTARMAK, ALLAH YOLUDUR, İNSANLIK FARZIDIR!..
Önce inançlı bilim eğitimi ile, yazıyla, çizgiyle, canla malla, sanatla, gerekirse her türlü savaşla yardım etmek, insanlık farzımız!..
Ey yazarlar, ey ressamlar, ey heykeltraşlar, ey şairler, ey gazeteciler, ey akademisyenler, ey film, dizi yapımcıları, ey tarih, dil, din blimcileri, NERDESİNİZ, YARATAN SİZDEN, DOSTLUĞA, ADALETE HİZMET ETMENİZİ BEKLİYOR!..
İNSANLIĞI ŞEYTANİ SARMALDAN UYARMANIZ BEKLENİYOR, NERDESİNİZ BE KARDEŞLER?..
“Başka ülke zulme uğruyor muş, BANA NE” demek, TÜRK’ün ASİL KANINA yakışmaz!..
İşte tarih boyunca Türkler, Allah’ın bu emirlerinin “HAK ERİ” olmuşlardır.

O yüzden, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYENE!..”

Kuran’ı Kerim. Sure 5/Ayet 79:
Onlar, işledikleri kötülüklerden birbirlerini vaz geçirmeye çalışmazlardı. Andolsun yaptıkları ne kötüdür.

ÜÇ KIZ KARDEŞ

Gurbetçilik zor demedi, uzun yıllar Almanya’da çalıştı babaları. Anneleri sabırla bekledi yılda bir defa gelecek, birkaç hafta yanlarında kalacak üç kızının babalarının yolunu. Kızları büyürken yalnız geçen gecelerin, adamsız, kocasız geçen yıllara meydan okudu evin hanımı, kızların anaları.

Fırsatını bulup ilk önce karısını yanına aldı Almanya’ya baba. Sonraki yıllarda kızlarını da. Kızları büyürken anneleri de çalışmaya başladı Almanya’nın gurbet ellerinde. Artık bir araya gelmişlerdi ya, her şeye katlanacaklardı.

Kızlar hem büyüdüler, hem de eğitimlerini sürdürürken yıllar yılları kovaladı. Kızların hepsi ayrı huylarda bazen sevindirdiler, çokça da üzdüler ana babalarını.

İlki kaçtı kocaya 18’ine girmeden bir kızan yaptı, boşandı, olmadı ikinciye evlendi, bir kızan daha haydi o kocayı da bıraktı, kızanlar ninede hepsi bir evde. Yıllarca torunları büyütmeye çalıştılar.

İkincisi okudu, hiç evlenmedi, en akıllıları çıktı, yazdı çizdi Dünya’nın her yerini gezdi. Kardeşleriyle tartıştı, olmadı araya mesafesini koydu, eleştirdi, yerden yere vurdu onları ama ana babasının her zaman yanında oldu, destek verdi onlara.

Sonuncusu bir tarikatçının kölesi oldu. Kapandı, peçelere büründü, arka arkaya 5 kızan yaptı ailesiyle bütün bağları kopardı. Neymiş anası, ablaları başını örtmezmiş, babaları rakı içermiş diye.

Arttırdıkları üç beş bin Alman markıyla miras kalan eski evi yıkarak Edirne’nin en eski semtlerinden birinde inşaat başladı baba.

Önce temeli, sonra betonları, duvarları derken yıllar içinde bitirdi dört katlı binasını. Üç evladı vardı sonunda, hepsine bir daire, kendilerine de en alt katı. He yaşlılığı var bu ömrün, evlerine girip çıkmak zor olmasın diye.

Kızlarının hallarinden iyice yılan ana ve baba vurdular kıspete, aynı yıl işten ayrılarak döndüler Edirne’ye yeni biten evlerine yerleşmek için. Nasılsa kızanları büyümüş, yollarını çizmişlerdi artık yaşları da kemala ermişti artık, haklarıydı emekli yıllarını memleketleri Edirne’de geçirmeye.

İlk yılları Edirne’ye, çevreye, komşularının yeni hallerine alışmakla geçti. Onlar artık komşularının, eski arkadaşlarının gözünde Almancıydılar. Tuzları kuruydu çevredekilerinin gözünde. Oysa ikisi de emekli bütçeleriyle gelmişlerdi memleketlerine, akrabalarına, arkadaşlarına. Bulamadılar aradıklarını, artık ne onlar eski onlar, ne Edirne eski Edirne’ydi.

Evlerinde kendileri, üst katlarında Almanya’da yaşayan kızlarının yollarını bekleyen üç boş daire. Gelmediler bir türlü. Ziyaretlerine bile. Arada telefonla aradılar, hallerini hatırlarını sordular. Yıllar yılları kovaladı yine, önce baba hastalandı, ardından anneleri. Bir süre sonra bakıma muhtaç duruma geldiler. Şanslıydılar, uzak akrabalarından birisi asgari ücret karşılığında bakımlarını üstlendi. Yanlarında kalmayı da kabul etmişti.

İki yıl sürdü hastalıkları, bakımları. Hastaneler, aciller, yoğun bakımlar derken ard arda 6 ay içinde önce baba sonra anne huzura kavuştular. Babalarının cenazelerinde bile bir araya gelemeyen üç kız kardeş annelerinin ölümü sonrasında iş bilir genç bir avukatın yazıhanesinde bir araya geldiler.

Ortada bir miras vardı sonuçta ve halledilmeliydi. Acelece avukatın önerilerini dinledikten sonra bastılar imzaları evraklara ve yollarına gittiler.

……….

Geçen ay satıldı o ev. Alt katta bütün eşyalar apar topar ikinci elciler tarafından sokağa çıkarılarak kamyonetlere yüklendi götürüldü. Götürülmeyerek yolun karşısına atılanın ne olduğunu kimse bilemedi.

Onlar kızların çeyizleri için alınan hiç kullanılmayan üç sandık ve rahmetlilerin evlendiklerinde kullandıkları iki yastık ile bir yorgandı.