Kategori arşivi: Yazarlar

KUMA GÖMMEYELİM

Ya, KUŞKUCULUĞUN HAKKINI VEREREK, AKILCI, MANTIKLI, SORGULAYICI, SABIRLA, KENDİMİZİ KORUYARAK YAŞAYACAĞIZ, ya da, KAFAYI KUMA GÖMÜP, ZALİM, ÇIKARCILARA YEM OLACAĞIZ, BAŞKA YOL YOK!..
İnanç zafiyetinin sonuçları öylesine kötüdür ki insanoğlu daha bunun farkında bile değil, ne yazık ki!..
Düşünsenize, “Nasılsa bir gören yok!..” deyip, kafasından neler neler geçirenler vardır.
Ve bunların ÇIKAR HEDEFİ OLURSAK, BİZE NELER NELER YAPMAZLAR Kİ!..
Bir de bu tipler bir toplumda çoğunluktaysa, “Yandı keten helva!..”
Her karşında gördüğünü, hatta yüzüne gülücükler atanı insan sanma!.. İnancın, sana “Şeytanın ağababasının, insandan olabileceğini!..” söylüyor ya, dikkatli ol!..
Bilim de derki geçmiş örneklerin tecrübesiyle:
“Karşındakinin ne düşündüğünü bilemezsin, yüzüne güle güle, “Canım, arkadaşım, aşkım!..” diye diye, başına ne çoraplar örebileceğini bilemezsin!”
Ya, bizim etimizle, kemiğimizle, duygularımızla zevkle oynayıp, sömürüp içimizi boşaltmayı düşünüyorsa?..
Sabredip, EĞRİSİNİ, DOĞRUSUNU TARTMAYI BİLMEYİP, MASKELERİN CAZİBESİNE KAPILIP, tanımadan güvenen, çoğunlukla kaybeder!
“SEVİYORUM SENİ” DİYENLER TARAFINDAN, KAYBEDENLER Mİ?.. ÇOOK!..

O SEVİMLİ, MAS MASUM KUZULARI DA ÇOK SEVERLER AMA…

Kuran’ı Kerim. Sure 43/Ayet 36:
Her kim esirgeyen Tanrıyı anmaya karşı körlük gösterirse, biz ona yoldaş olmak üzere bir şeytan katarız. 43/37: Muhakkak ki bu şeytanlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar da doğru yolda olduklarını sanırlar.
43/38: Nihayet o, yoldaşı ile beraber huzurumuza gelince, yoldaşına, “Keşke aramız gün doğusu ile gün batışı kadar uzak olsaydı! Sen ne kötü yoldaşmışsın!” diyecek.

BİR ŞİİR – MİLYONLARCA EMEKLİ

Ahmet Yürük, eğitimci, Atatürkçü Düşünce Derneği Edirne Şubesi Yönetim Kurulu önceki dönem başkanı.

Emeklilere sefalet ücretinin TBMM Genel Kurulu’nda görüşüldüğü geçen hafta WhatsApp üzerinden bir şiir gönderdi.

Altında, “Ahmet Kasap, Tayakadın Köyü, Mahalli Sanatçı” yazıyor.

Hemen arkasından telefon etti, şiiri yayınlamamı rica etti…

İşte o şiir:

**

Hayvan gücü ile tarım yaptı  / Çok zor idi, o canlının zaptı  / Ne olursa olsun, çalışmak şarttı  / Zor şartlarda sevgi saygı vardı

Elli, altmışlı idi yıllar  / Orak ile biçilirdi buğday  / Dinlenme süresi çok dardı  / Yaşam zor da olsa huzur vardı

Büyüklerimiz derdi, ‘Çalış, durma’ / Orak böceği gibi çalma zurna / Felek vurmuş bir de sen vurma  / Çalış ki, namerde muhtaç olma

Çalıştık, çalıştık, ödedik primi / Keyif yapamadık, ölü müyüz, diri mi? / Çok söylendi duymadık önerileri  / Bulamadık hakkımızı verecek kişileri!

**

77 yaşındaki Ahmet Kasap’ın şiirini okuyunca, TBMM’de tartışılan 20 bin lira bir anda kâğıt üzerindeki bir rakam olmaktan çıkıyor.

Yerine; orakla biçilen buğdaylar, hayvan gücüyle sürülen tarlalar, dinlenmeye bile vakit bulamayan zaman tüneli geliyor.

Elli, altmışlı yıllar…

Ne traktör var, ne konfor.

Ama şiirin dediği gibi “zor da olsa bir huzur hissi” var.

Çünkü o kuşak, çalışmanın sadece geçim değil, bir onur meselesi olduğuna inanıyordu.

“Çalış ki namerde muhtaç olma” öğüdü boşuna söylenmedi.

Çalıştılar da.

Hem de durmadan.

Prim ödediler, alın teri döktüler, ses çıkarmadılar.

Ve sonra?

**

“Çalıştık, çalıştık, ödedik primi.

Keyif yapamadık, ölü müyüz, diri mi?”

**

Emekli maaşı tartışmaları yapılırken sıkça “bütçe disiplini”, “denge”, “imkânlar” gibi kelimeler duyduk.

AK Parti ve MHP’nin oylarıyla en düşük emekli maaşı 20 bin lira olarak belirlendi.

Kâğıt üzerinde yuvarlak, hesap tablolarında makul, açıklamalarda “imkânlar dâhilinde”.

Ama hayat dediğiniz şey, tablolarla yaşamıyor.

Hayat, mutfakta yaşıyor.

Markette, pazarda, eczane sırasında yaşanıyor.

**

Şiirin son dizesi ise aslında herkesin içinden geçen cümle:

“Bulamadık hakkımızı verecek kişileri!”

**

Belki de sorun tam burada.

Orakla biçilen yıllar, bugün cetvelle ölçülüyor.

Cetvel ölçüyor ama vicdan tartmıyor.

Emek, kalemle hesaplanıyor.

Ve ortaya çıkan rakam, ne geçmişi telafi ediyor ne de bugünü yaşanır kılıyor.

**

Ahmet Kasap’ın şiiri bir edebiyat gösterisi değil

Süslü cümleler kurmuyor.

Zaten buna da gerek yok.

Çünkü bazen bir köylünün son dizesi, Meclis kürsüsünden yapılan uzun konuşmalardan daha çok şey anlatıyor.

**

Doğru söze ne denir…

Onca çalışmadan, onca yıldan sonra…

Harbiden… Bulamadık hakkımızı vereni!

İRAN

İran ülkemizin doğusunda, Fars kökenine dayanan eski bir devlet. Nüfusu Türkiye kadar, alanı Türkiye’den biraz büyük. Etnik yapı olarak çoğunluk Fars kökenli ise de %25 Azeri Türkü, % 6 Kürtler, Ermeniler, Çerkez, Gürcü, Laz, diğer ırklar var. Deniz bağlantısı Basra körfezi, komşuları Türkiye, Rusya, Azerbaycan, Gürcistan. Ekonomisi petrol ülkesi, tarım sanayi varsa da dünya çapında değil tabi, birazda turizm.
İran 1979 yılına kadar Şahlık ile idare edildi. Bir yerde monarşi yani Krallık. İran kurulduğu günden beri Mollalar denilen radikal bir gurubun etkisinde idi. Onlar Şahlığı devirip, düzeni değiştirip yeni bir düzen kurup iktidarı ele geçirmek için anarşi yaratıyorlardı. Bunu ,da Avrupa devletleri destekliyordu. Şah bu baskılara dayanamadı ve ülkesi İran’ı terk etti. Bu boşluğu mollalar doldurdu ve İslam Cumhuriyeti isimli bir devler kurdular, başına da HÜMEYNİ isimli bir lider getirdiler.
Düzen kurulmuştu, Mollalar radikal uygulamalara başladılar. Erkeklerin çoğu sarıklı sakallı, kadınlar kara çarşaflı, başları örtük, mayo giymek, alkol, dekolte kıyafet yasak. Şah yanlılarını ya ülkeden kaçırttılar ya öldürdüler. Irak’la on yıllık bir savaşa giriştiler.
Şah Rıza Pehlevi aydın bir insandı. Avrupa’da okumuş, güzel girişimleri vardı fakat İran’ın kaynağını yiyen yaşayan Şah yanlıları idi. Halk bu durumdan memnun değildi. Bir kurtuluş arıyordu, bunu fırsat bilen Mollalar bu olanağı kendi lehlerine çevirdiler. Avrupa’nın da desteği ile iktidarı ele geçirip kendi düzenlerini kurdular. Batı niye bu desteği verdi, İran dünyanın en kritik yakıt ham maddesi olan petrol ülkesiydi. ABD yardımcı oldu, amaç İran petrollerinde söz sahibi olmak, çünkü dünya petrol üzerine dönüyordu.
Şah çok güzel yatırımlar, girişimler yaptı. Mollalar 45 yıldır iktidardalar bir yere bir çivi çakmadılar. Varsa yoksa atom bombası maddesi olan — Uranyumu — zenginleştirmek için uğraşıp durdular. Niye, zenginleştirilmiş uranyumdan atom bombası yapılıyor, amaç atom bombası yapıp Ortadoğuda hegemonya kurmak, söz sahibi olmak için.
Halk bu düzenden ve kıyafet uygulamalarından memnun değildi. Bu durumu protesto etmek için hafif yoğunlukta sokak gösterileri yapıyor, hatta bir üniversitede genç bir kız öğrenci bütün giysilerini çıkararak üzerinde bir külot ve sütyenle ile durumu protesto etti. Bu gösteri ve protestolar gittikçe yoğunlaştı, sokaklarda silahlı çatışmaya kadar vardı. Bugüne kadar ölenlerin sayısının 2 binin üstünde olduğu söyleniyor.
Sormak gerekmez mi; İRAN NEREYE GİDİYOR?
Gidiş iyi bir gidiş değil, bu gidiş mollaların sonumu acaba! Bu durumda Mollalar ne yapmalı, en kısa zamanda erken seçime gitmeli, netice Mollaları istemiyoruz olur. Peki ABD bu duruma ne yapıyor, konuyu izliyor, oda mollaları istemiyor. Uranyumun zenginleştirilmesine karşı çıkıyor. İran nükleer güç sahibi olmasın istiyor. Daha önce yapılan askeri müdahaleleri az buluyor, tekrar bombalamayı ima ediyor. Şimdilik ABD beklemeyi tercih ediyor, bakalım ne olacak?
Bu durumda Mollalar ne yapmalı, Mollaların yapacağı bir erken seçim olmalı, yaparlar mı acaba, hiç sanmıyorum, netice hayır çıkar.
Dünya bu durumdan çok rahatsız, oyun petrol üzerine oynanıyor. Bir de uranyumun zenginleştirilmesi var. Egemen devletler kendilerinden başka devlette atom bombası olmasını istemez. Farah Dibanın oğlu Rıza Pehlevi ellerini boşuna ovuşturmasın. Şahlık artık geri gelmez, çünkü kral Faruk’un dediği gibi — Dünyada iki Kral kalacaktır, biri İngiltere Tahtında, diğeri iskambil kağıtlarında –
Mollalar gidecek yeni düzen kurulacak oda yeni İRAN…

YAMA

Yırtığını diktin,
Yamadın!..
Bitti mi?..

Hani, YA ŞÜKÜR?..

*Bu gün çok mu az yazıldı?..
Hayır, bu gün, anlayacağa, ansiklopedi yazıldı!..

*O “YAMA,” nın, insanlığın, hayvanların, ormanların, havanın, suyun, toprağın saflığını, temizliğini, sağlığını koruyan bir nimet olduğunu çoğunluk, keşke bilseydi!..

Kuran’ı Kerim. Sure 11/ayet 15-16:
Kim dünya dirliğini, onun ziynet ve debdebesini isterse onlara dünyada amellerini tamamıyla veririz. Onlar burada noksan görmezler.
Bunlar o kimselerdir ki, ahret de kendilerine ateşten başka bir şey yoktur. Yaptıkları ameller boşa gitmiştir. Zaten bütün yapmış oldukları şeyler boştur.

Seni Yeneceğim Grönland!

Hani bazı Yeşilçam filmlerinde vardır esas oğlan bağırır “Seni yeneceğim İstanbul” diye… Birden nedense o geldi aklıma.

Ne güzeldi Yeşilçam filmleri, imkansızlıklar içinde bilimkurgu bile denenmiş. Bazen sevgili eşim Sevim’le konuşuruz rahmetlik Ayhan Işık’ın, Cüneyt Arkın’ın, Eşref Kolçak’ın Amerikan jönlerinden nesi eksik diye…  Sohbet elbette bütçeye gelir. Paraları eksikti…

İşte maalesef şu anda ortalığı basan o köpürtme bordo bereli film ve dizileri bir yandan sert erkek “ponçik” kız ilişkili mafya dizi ve filmleri bir yandan sinema sanatı lambur lumbur yuvarlanıyor. Yeşilçam da bir sokak adı olarak kaldı. Elbette para önemini korumaya devam ediyor. Hele ki küresel ekonominin başat aktörüyseniz ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kurduğunuz yeni dünya düzeninde ekonomi denen oyunun kurallarını da siz koyduysanız durum daha da farklılaşır. Maalesef ABD’den bahsediyorum.

Tıpkı sinema sektöründe olduğu gibi diğer alanlarda da hem ekonomik kaynaklarının genişliğinden hem de 1945 sonrası kurulan yeni dünya düzeninde ekonomi denen oyunun kurallarını koyan devlet olunca yönlendirici kapasitesi de yüksek oluyor.

Bu girişi şunun için yaptım; bazı yorumlarda görüyorum Trump, Grönland’ı işgal edecek deyip ardından da emperyalizm falan anlatılıyor. Ne yapacak Trump Grönland’ı işgal ederek? Kar ekip buz mu biçecek? Unutmayın emperyalizmin temel şartı emperyalin kontrol altına aldığı coğrafyadaki kaynakları insan da dahil olmak üzere kendi ekonomik kapasitesini geliştirmek için kullanmasıdır. Son emperyal Britanya Krallığı bunu böyle yaptı 19. yüzyılda. ABD’nin yaptığı ise sistemik seviyede etki sahibi bir birim olarak rakip olmaya çalışan bir başka sistemik birim olan Rusya Federasyonu’nun kısıtlanmaya çalışılması. Nasıl mı? İzah edeyim…

Bu köşeyi takip edenler bilir taa Reagan döneminden beri yükün paylaşılması politikası bağlamında NATO üyesi devletlerin Gayrisafi Yurtiçi Hasılalaının %2’si kadar askeri harcama yapması beklenir. Bunun gerekçesi de yükün çoğunluğunun ABD’nin omuzlarına binmemesidir. Adı üzerinde yükün paylaşımı…

Şimdi biliyorsunuz zamanında sarf edilen iddialı ifadelere rağmen Finlandiya 4 Nisan 2023 ve İsveç 7 Mart 2024’te NATO üyesi oldular. Haritayı gözünüzde canlandırırsanız Rusya Federasyonu’nun Batı sınır hattı boyunca NATO üyesi devletlerle çevrili olduğu görülür. İşte buna uluslararası politikada çevreleme deniyor. Bunu Waltz bol bol açıkladı… Okursanız öğrenirsiniz… Şimdi gülümseyenler olur çevreleme ile Waltz ne alaka diye Waltz’un kendisini okuyun anlarsınız.

Neyse NATO’ya her yeni katılım dolaylı yoldan ABD için ekonomik bir yük. Eh bir yandan da Avrupa Birliği ABD ilişkileri açısından bakıldığında ne seninle ne sensiz durumu da yaşanıyor ama oyunda kural koyucu ABD olduğu için fazla da ses çıkarılamıyor.

Farkındaysanız Trump da gümrük tarifesi kartını oynuyor. Gümrük tarifeleri Trump’ın istediği politikalar uygulanmaya başladığında düşüyor, işler ters giderse yükseliyor. Aslında Trump gürültücü bir adam ve ABD başkanlığı açısından alışılagelmiş bir karakter değil.

Bir not olarak şunu da belirteyim bu sene ABD’de ara seçim zamanı ve rahatının bozulma ihtimali çok yüksek. Ancak her şeye rağmen ABD’nin devlet olarak gücünü reklam kokan hareketlerle de olsa müttefikleri üzerinde gösteriyor.

Pek çok bilimsel sunum ve benzeri çalışmamda dile getirdiğim gibi Obama dönemini barış güvercini olarak görenler için küçük bir uyarı. Evet, Obama döneminde askeri harcamalar nispeten kısıtlanmıştı ancak örtülü operasyonlar ve özel kuvvet birimlerine harcanan para, istihbarat birimlerine harcanan para muazzam bir seviyede artmıştı. Yani Obama bağır çağır dolaşmadan işleri hallederken Trump ise seni yeneceğim İstanbul diyerek nara atan jöne benziyor. Umuyoruz filmin sonunda heybesini toplayıp da köyüne dönmek zorunda kalmaz. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.

AÇIK SORUN

“Biz Müslüman’ız, Türk’üz” diyenlerin en büyük, birinci sorununa değinelim, biraz:
Kuran, niye Arapça indirilmiş?..
Dünyanın en muhtaç coğrafyası Arabistan olduğu için!..
Arabistan’dan tüm kâinata tercüme dilip, anlamak için okunup, yayılsın diye!..
Meselâ:
“Türk’e, veya Arap olmayan diğer ülkelere hiç, Arapça Kuran, Arapça, dua, Arapça ezan olur mu?..” diye bir soru soralım.
Bunun dosdoğru cevabı, birçoğu, akıl mantık emeği ile verilebilir. Ama biz daha da garanti ile, kimseye itiraz hakkı bırakmamak için, “Bu konuda Allah bizi nasıl uyarıyor acaba?” diye Kuran’a başvuralım?..
Tabi, kendi dilimizden, Türkçesini okuyup!..
(Tabi Kuran’ı anlamasak da Arapça indirildiği gibi dinlemek de şahanedir)
Kuran. Sure 41/ayet 44: (Özetle):
“Biz bu Kuran’ı, Araba, Arapça indirdik ki Araplar anlasınlar diye. Araba yabancı dilden Kuran olsaydı, anlamazlardı!..”
12/2: (Özet): Biz Kuran’ı manasını anlasınlar diye, Araplara Arapça indirdik. Yabancı dilden indirseydik manasını öğrenemezlerdi!..
Bu nurlu ayetleri, başka dillere sahip ülkelere göre uyarlayalım:
“Kuran’ı anlamak için kendi dilinizden okuyun, duayı anlamak için kendi dilinizden dua edin, ezanı anlamak için kendi dilinizden söyleyip, dinleyin!..” demek olmuyor mu?..
UNUTULMASIN, BÜTÜN DİLLER ALLAH’IN MİLLETLERE KUTSAL ÖĞRETİSİDİR. VE DE TERCÜME İLE MANA DEĞİŞMEZ!..
Akıl, mantık, şunu göstermez mi: “Ezan, ülke dilinden olmalı ki, anlaşılır olup, daha çocukken sağlam bir BİLİNÇLİ ŞUUR oluşsun!..”
Allah güzelliklerin yayılmasını zorlaştırmaz, kolaylaştırır. Rahmetinin, daha çok insana, daha kolay ve hızlı yayılması için, Allah KOLAYINI ZATEN VERMİŞTİR.
İnsanların, Allah’ın kitabını okurken, ezanı dinlerken, kendi ana dilinden dualarla, şuur kazanmalarını KİM İSTEMEZ?..
Dünyanın en büyük sorunu, bunun cevabında gizli!..

Ulu rabbimiz zaten asırlar önce yazmış, şeytan devrede, aklınız yok mu demiş!..

Kuran’ı Kerim. Sure 43/Ayet 32:
Muhakkak bu şeytanlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin hidayete erdirildiklerini sanırlar.
36/62: Böyle ikan o içinizden birçoğunuzu kandırdı, aklınız yok muydu?

ÇERNOBİL’İ BİZ YAŞADIK ÇOCUKLARIMIZ, TORUNLARIMIZ YAŞAMASIN

Büyük çoğunluğumuz 26 Nisan 1986 Çernobil Nükleer kazasını anımsarız. Bilim insanları zararın onlarca yıl etkili olacağını söylüyorlardı. Ülkemizde öncelik Karadeniz ve Marmara bölgelerinde etkili olan radyasyonu yok sayan zamanın bakanı ANAP’lı Cahit Aral basın önünde çay içerek zararlı olmadığını kanıtlama çalışıyordu. Oysa olması gereken o yılın ürünlerini devlet olarak alıp parasını üreticiye vermekti.

Evet, radyasyon hemen öldürmüyor atom bombası gibi ama zamana yayılarak ölümlere vesile oluyor. Öyle de oldu. O günden bugüne Çernobil kazasının etkisiyle kaç kişinin öldüğü bilinemedi. Kanser ölümlerinin artma nedenleri bilinemiyor. Kim bilir belki devlet kayıtlarında vardır.

Anında veya kısa zamanda öldürmeyen radyasyonun zararlarını arama motorundan herkes bulabilir.Çok yeri araştırmaya da gerek yok. Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile AFAD web sitelerini inceleyin yeter. Bu kadar kanıtlanmış bilgi ve deneyim varken nükleeri savunanları anlamıyorum. Sanırım uluslararası lobilerin etkisindeler. Bilim gelişti nükleer zararları önlenebiliyor diyenlere sormak gerek; son üç kaza nerelerde oldu? Nükleer konusunda gelişmiş ülkelerde.Yani 1979’da ABD Three Mile Island, 1986’da SSCB (Ukrayna) Çernobil ve 2011’de Japonya Fukushima.

Nerden çıktı bu nükleer yazısı diyenlere bilgi olsun ki Kırklareli İğneada ve Kıyıköy alanına nükleer güç santrali kurulması gündemde. Trakya’nın en güzel yerlerinden olan bu bölge İstanbul’un da dibinde.  İlgili resmî kurumlara sorduğumuzda yok öyle bir planlama deniyor. Ama bakanlar uluslararası dengelere göre tesis kurmak için değişik ülkeleri söyleyip duruyorlar. Yani önce pazarlıklar yapılıyor sonra mı planlanacak. Yoksa şark kurnazlığı ile müşteri mi kızıştırıyorlar?

Bu arada geçen aylarda aynı bölgeye RES yapma başvurusu yapan bir firmaya verilen yanıtta bu bölgenin Nükleer Güç Santralı olarak ayrıldığı ilk resmi bilgi olarak maalesef “ele geçirildi!”

Lüleburgaz Hamitabat doğal gaz santralinin bile bölgede bir-bir buçuk derece havayı ısıttığı ve kuraklığa neden olduğu söylenir iken nükleerin yayacağı ısıyı düşünelim. Eh zaten iklim krizi de dünyada varsa Trakya’ya değil kar yağmur damlası bile düşmez. Sonuçta yoğunlaşarak göğe çıkan su elbet düşer yeryüzüne ama normal yağış olarak değil, tufan olur ki bu sel demektir.

Bu arada nükleere karşı olamayız. Nükleer özelikle tıpta vazgeçilmezdir. Konumuz; enerji üretim tesisleridir. Birilerinin ısrarı ise kuşkulandırıyor insanı, sanki sadece enerji üretimi için değil. Çünkü bir nükleer santralin enerji üretimi bir rüzgâr gülünün (RES) dört katıymış. Çok pahalı olacak NES yerine çok daha ucuz RES yapmak elektrik üretimi için akılcı.

Biz bölge yaşayanları olarak gelecekteki tehlikeyi görerek bir şeyler yapmalıyız. Çünkü;

Nükleer ölüm demektir. Bölgede bir milyondan fazla ağaç kesilecektir.Milyonlarca litre suyu sürekli denizden çekerek sıcak olarak denize bırakacağından deniz canlıları zarar görecek ve adeta balık yetiştirme alanı olan bu alanda balık yetişmeyecektir. Tesise giden yolların yapılma aşamasında orman ve tarım alanları yok edilecektir. İstanbul mega kent yaşayanlarının hafta sonu nefes aldığı yer yok olacaktır. Elbette turizm bitecektir. Dünyada birkaç tane kalan Longoz (Su basar ormanı) Ormanları kuruyacaktır. Nükleer Güç Santrali’nde insan istihdam edilmeyecek aksine örnek sözleşmelerde de gördüğümüz gibi alana hiçbir T.C. vatandaşı giremeyecektir. Bugün dünya üzerindeki tüm nükleer santralleri kapatsak dahi bugüne kadar oluşan kirlilik yüz bin yıl sonra yok olacak nükleer atıkların idare edilmesi gerekmektedir.

Trakya’mız da zaten zordadır. Yanlış yerlere olduğu için itirazların yapıldığı termik, rüzgâr, jeotermal veya güneş enerji santralleri mantar gibi çoğalıyor. Bunların yanında taş, kömür, maden ocakları, plansız konut ve sanayi tesisleri bölgeye zarar veriyor.

Tüm bunlar yetmez gibi bir de Nükleer Enerji Santrali bölgenin ölüm ilanıdır. Öte yandan Trakya İstanbul, İstanbul Trakya demektir. İstanbul tüm Marmara çevresidir. İstanbul dünya kentidir. Dünyanın hiçbir yerine kurulmaması gereken nükleer santralini İstanbul’un dibine, Kırklareli cennetine kurmak akla zarardır.

Trakya için olması gereken; bölgenin enerji veya sanayi alanlarına değil tarımsal üretime açılması gerekir. Trakya’nın iktidara muhalif olan yerel idareleri bu konuyu bizden önce anlayıp somut bilgilerle bizleri aydınlatmalı ve kurumsal kararlar alarak iktidarın veya dünya emperyalist işgalcilerin planlarına dur demeleridir.

Bugün biz yurttaşlar yerel yönetimlerimiz (Belediye Başkanları, Belediye ve İl Genel Meclislerimiz ile birlikte biz sessiz durursak iş işten geçmiş olur.

NELER ÖĞRENİRİZ?..

O tek Kuran’ı, Yaratan’a sığınıp TÜRKÇE okuyunca, şeytan uşaklarının tek bir kelimesini bile asla bozamayacaklarını öğreniyoruz.
Kuran’dan önceki Tevrat ve İncil’in yarsının tahrifatla yalan yazıldığını öğreniyoruz.
Kuran’ı okuyunca, gerçek Müslümanlığın, gerçek İncilin, gerçek Tevrat’ın nasıl olduğunu öğreniyoruz.
Şeytanın birinci vazifesinin, Kuran’ı tahrif edemeyeceğine göre, Kuran’ı okutmamak, olduğu belli!..
Ve de başarmış da gözüküyor, hem de 14 asırdır. Bu gün insan oğlunun dünyadaki vahşet ve duyarsızlıklarına bakınca, şeytanın insanlığa Allah’ın nurlu yolunu öğreten kitabından habersiz bırakmış olduğunu izliyoruz!..
Hem “Biz Müslüman’ız” diyenlere, hem de tüm hak dinlerin hurafesiz gerçeklerini öğrenmesinler diye, KURAN’I KERİM’İ OKUTMAMAK ŞEYTANIN BİRİNCİ VAZİFESİ olduğunu öğreniyoruz.
Kuran öğretilerinden habersiz insanlık, “OKU!…”
İLK EMRİNİ ÖĞRENEMEZLER.
Yani, “KURANI OKU, GERÇEK İMANI ÖĞREN, BİLİME, SANATA ÇOK EMEK VER, ÜSTÜN BEYİN SENDE!..
“AKLINI, (insan, hayvan, bitki, doğa, tabiat) CÜMLE ÂLEMİN FAYDASINA ÇALIŞTIR!..
BİL Kİ YAPTIKLARIN GÖRÜLMEKTE VE HESABI SORULACAK!..” uyarılarını öğrenemezler.
Negatif uşaklar, Kuran öğretilerinin tam zıttı yol tutturdukları, (Bilime, sanata, gerçek inanca, sırt çevirmiş) birilerini topluca kandırırlar ve onların “GERÇEK İNANÇ, BİLİM, SANAT, AKIL, MANTIK= ŞUUR DIŞI” hallerini, gerçek Müslüman’lık mış gibi gösterip, insanları, Kuran’dan uzaklaştırırlar.
Kuran’ı okuyunca, Yaratan’ının, kusursuz olduğunu, “OL!” deyince yoktan yaratıp, olduran; her şeye gücü yeten, sınırları ve dengi olmayan bağışlayıcı, tek rızk verici, koruyucu, insanların her yaptığını görüp, bilen, hak edişini veren, sonsuz kudret olduğunu öğreniyoruz.
“Yaratan’ımız kendisini bize tanıtıyor.”
“Bunları bildim” diyemeyiz, sınırlarımızı aşar. Ancak inanabiliriz!..
İnanmak için de çevremizde, sonsuz SEPEPLER VAR!..
Unutmayalım, VARLIKTA, VARLIK VARDIR!..
VARLIKTAN YOKLUK ÇIKARMAK “KİME” MAHSUSTUR?..
Kuran’ı Kerim’i kendi dilinden anlayarak okumaya başlayınca, Yüce ALLAH’IN KENDİSİNİ MUHATAP ALIP, ONUNLA AYETLER VASITASI İLE KUNUŞTUĞUNU HİSSEDİYOR, İNSAN!..

NE MÜTHİŞ!..

Kuran’ı Kerim. Sure 35/Ayet 11:
Allah sizi bir topraktan, sonra da bir nufteden yarattı. Sonra sizi çiftler kıldı. O’nun izni ve ilmi olmaksızın hiçbir dişi gebe kalamaz ve doğuramaz. Kendisine ömür verilenin ömrünün uzatılması, ömründen eksiltilmesi muhakkak ki bir kitapta yazılıdır. Şüphe yok ki bu Allah’a kolaydır.
34/49: De ki: Hak geldi; artık batıl ne bir şeyi başlatabilir ne de geri getirebilir!
34/ 50: De ki: “Eğer saparsam kendi aleyhime sapmış olurum. Eğer yolu bulursam, bu da Rabbimin bana vahyi sayesindedir. Şüphesiz O işitendir, yakındır.
34/51: Onları korkularından dehşet ve hayrete kapıldıkları ve hiçbirinin asla kurtulamayıp, yakın bir yerde yakalanacakları zaman görmeliydin!

AÇIK HAVA

Ticaret Lisesi’nin ilk sınıfındayız. Dersimiz Edebiyat, öğretmenimiz Hamdi Epçeli.

En arka sırada tek başıma oturuyorum. Cebimde beş kuruş yok, dört kardeşiz, hepimiz öğrenci. Baba devlet memuru, iki işte birden çalışıyor, yine de yetişemiyor bizim masraflarımıza.

Evde tasarruf başlayınca ilk darbeyi benim bir simitlik cep harçlığım yiyor.

En sevdiğim derstir oysa edebiyat. Ama son derse vermişler elden ne gelir, karnım zil çalıyor bir türlü derse veremiyorum kendimi. Gözüm dışarıda kantinin önünde tostunu evire çevire yiyenlerde.

Ben öyle tost yiyenleri seyredip iç geçirirken başımda Hamdi hocamız ne zaman gelmiş de beni seyretmekte haberim yok. Fark edince şaşkınlıkla toparlanıyorum, sınıfta gülüşmeler. Aç karnıma mı yanayım, hocaya yakalandığıma mı diye düşünürken bir de gülüşmelere canım sıkılmasına gerek kalmadan Hamdi hocam hızır gibi yetişiyor imdadıma;

“Evladım senin biraz temiz hava almaya ihtiyacın var sanırım, hadi doğru dışarı, ders bitmeden girme içeri.”

Canıma minnet zaten, son ders vuruyorum kendimi Kıyık’ta evimize, anamın özenle yaptığı kara mercimeğe kaşık sallamaya. Sınıftakiler “feilatün, mefailün, feilün” diye uğraşa dursunlar.

40 yıl sonra.

Hamdi Epçeli hocamızla Gülçavuş sahilinde birlikte yürüyüşteyiz. Eski günlerden açılıyor. Soruyorum hocama;

-Hocam neden attın beni sınıftan?

Gülüyor; “Pek yapmam öyle şeyler ben ama, anlamışım demek açık havaya çıkmak istediğini ve çok acıktığını. Hem bak yine açık havadayız dimi ama, seversin sen açık havayı çocukluğundan beri.”

Gülüyorum; “Hocam akşam oldu yine acıktım ben, sen beni kovmadan uzayayım ben eve doğru” diyorum.

Gülüşüyoruz hocamla o aşağı evine, ben yukarı evime.

Hamdi Epçeli hocamla Edirne Ticaret Lisesi Mezunları buluşmasında beraberdik geçtiğimiz Kasım ayının son haftasında. Konumuz öğrenciliğimiz yılları ve gelecek yaz Gülçavuş sahilinin hayalleri üzerineydi.

Enez’de sorun çok!

Çalışmaları yıllardır devam eden Keşan-Enez kara yolu, devlet hastanesine ve devamında yeni yerleşimden Toki evlerine kadar uzanan imarlı bölgeden geçen ana yolda hala yaya kaldırımlarının yapılmamış olması, bu nedenle de yayaların birçok noktada ana yolda yürümek zorunda kalmaları, bunun da tehlike yaratması gibi o kadar çok sorun var ki…


Gerek Belediyenin ve gerekse diğer bazı kurumların hizmette yetersiz kalmasından şikayetçi olanların sayısı da az değil Enez’de.


Enez sahiline doğalgaz gelmesine ve belki de sadece sahilde binin üzerinde konutta doğalgaz kullanılmasına rağmen kış aylarında kalan yazlıkçıların sayısı yok denecek kadar az.


Mevcut olan ve sadece adı ‘hastane’ olan sağlık ünitesinde de acil müdahale gerektiren branşlarda uzman hekim bulunmamasından dolayı, orta yaşlı ve yaşlı pek çok vatandaş kış aylarında Enez sahilinde kalmıyor.


Ani rahatsızlık geçiren hastaların en yakın Keşan Devlet Hastanesine naklinden başka Enez’de yapılacak çok fazla bir şey yok maalesef.


Ayrıca malum, sahilde ki yolların çoğu çamur çukur içinde.


Sık sık su ve ani elektrik kesintileri yaşanıyor, bazen günlerce susuz kalınıyor.


Hal böyle olunca da; yazlıkçıların çoğu, hiç değilse kış aylarında çile çekmek ve sorunlarla yaşamak istemiyor haklı olarak!