Kategori arşivi: Yazarlar

TÜRK KADINI

Bebeğini sırtına bağlayıp, at üstünde zalimlerle savaşan TÜRK KADINLARIYDI TARİHTE!..
Türklerin tüm savaşlarında, şeytan uşaklarınca kandırılıp, düşmanca gelenler, sadece Türk ordusu ile savaşmıyor, “sivil, yaşlı, kadın, çocuk, bebek” demeden öldürüyor, iğrenç, insanlık dışı, canice, canavarca, işkenceler yapıyor, evlerin, camilerin içinde sığınan halkı yakmakatan zevk alıyorlardı. Böylesine, şeytan uşakları önderleri, tarafından kandırılmış, zalim orduların amacı, Türkleri dininden ve yurdundan kovmaktı!..
Türklerin savaşları asla bu amaçla olmadı. Türkler, kendilerini dininden ve yurdundan atmak isteyenlerin ordularını karşıladı ve son gerileme asırları hariç, asırlar boyunca hep savaşları kazandı!..
Fethedilen bölgelerin halkını, dininde ve yurdunda özgürleştirdi; bayındırlık başlattı, bizim atalarımız!..
Onlardan Allah razı olsun. Mesela komşu ülkeler, en az altı asır Türk hakimiyetinde yaşadılar, NE KÖTÜLÜK GÖRDÜLER TÜRKLERDEN?..
SAYGI, SEVGİ VE KARDEŞLİKTEN BAŞKA!..
HADİ BULSUNLAR DA SÖYLESİNLER?..
Şeytanla yatıp şeytanla kalkanların kandırmasındalar halâda, yazık ki ne yazık!..
Zalim komutanların kandırmasında ki, zulüm ordusunun saldırısı karşısında tek çare, onların zulmünü beklemek yerine, bebeğini, sırtına bağlayıp, at üstünde, zalimle savaşarak, bebeği ile birlikte ölmekti, Türk kadını için, tek yol!..
Bu anlattıklarımın kayıtlarını arasanız zor bulursunuz. İçerden sahip çıkan yok, ders çıkaran yok; dışardan, içerden yok eden çok!..
“Ancak, İzmir’de kendilerine “Şeytan tugayı” adını takanların, sivil halka yapıkları zalimlikler, kelimelere sığmaz..
Bir kısmı, Türk Dil Tarih Kurumu arşivlerinde, fotoğraflarıyla ispatlıdır.
Ayrıca, Sözcü gazetesinde, Yılmaz Özdilin, araştırıp, ispatlı yazdıklarını okuyup, öğrenin, “Şeytan tugayı” nın komutanı PRENS ANDREA’IN başına neler gelmiş?..
Allah onun zalimliklerini yanına bırakmış mı?..
“Şeytan tugayı-Yılmaz Özdil” yazın, google den öğrenin!..

Öğrenecekleriniz, dünyada ki cezası, bir de ahret cezası var ki, “DAHA ŞİDDETLİ CEZA VE DAİMİ CEHENNEM” diyor, Rabbimiz.

Kuran’ı Kerim. Sure 39/Ayet 51:
Artık, yaptıkları kötülüklerin vebali onları yakaladı. Bunlardan da, zulmedenlerin işledikleri kötülüğkler, başlarına gelecektir. Onlar bu husuta Allah’ı aciz bırakamazlar.

Bir Savaş Kaç Para?

Bundan üç yıl önce Ömer Halisdemir Üniversitesi’nin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi’nde ABD ve Çin’in sistemik seviyede etki analizini yaptığım bir bilimsel makalem yayınlanmıştı. O makalede sorduğum soru ABD ve Çin’in kaçınılmaz olarak bir savaşa mı gittiğiydi. Makalenin bulguları ise bu soruya hayır cevabını iki devletin sistemik seviyede birbirleri ile olan rekabetçi işbirliği dolayısıyla veriyordu.

Yani iki devlet kaçınılmaz olarak savaşa gitmiyor. Bir yandan birbirlerine olan ihtiyaçlarını ortaya koyarken diğer yandan da birbirlerine “az maliyetli” yollardan üstünlük sağlamaya çalışıyorlar.

Şimdi bu “az maliyetli” yollara dikkat çekmek lazım. Zira savaş çığırtkanlıklarının içinde örtülü operasyonlar, sanayi casuslukları, fikri mülkiyet haklarının ihlali gibi konular görmezden geliniyor. Öyle ya savaş diye bağırınca herkes dönüp bir bakıyor. Ama kazın ayağı öyle değil.

Yukarıda bahsettiğim makalemin yayından yaklaşık yedi ay sonra Kasım 2023’te ŞiCinping Kaliforniya, San Fransisko’da ABD Başkanı Biden ile buluştu. Toplantı sırasında ABD başkanı Uygur Özerk bölgesi ve Tibet’te gerçekleştirilen insan hakları ihlallerine istinaden görüş belirtti. Buna ek olarak iki devletin aralarındaki görüş ayrılıklarına rağmen ekonomik iş birliği yapılması ve askeri alanda doğrudan irtibat kurulması hususunda görüş birliğine varıldı. Üstelik bu toplantıdan saatler sonra Biden, ŞiCinping için diktatör ifadesini kullandı buna rağmen iki devletin yarışmacı iş birliği devam etti.

San Fransisko’daki toplantıdan sora ve yukarıda bahsettiğim makalemin yayınından yaklaşık bir yıl sonra Mart 2024’te ABD’nin başta Federal Expres isimli kargo şirketi, kargo şirketi deyip geçmeyin; 2025 rakamlarıyla geliri 87,9 milyar dolar, net geliri 4,09 milyar dolar, toplam varlıkları 87,6 milyar dolar ve 440 bin çalışanı mevcut, buna ek olarak Qualcomm isimli kablo şirketi, kablo şirketi deyip geçmeyin; 2025 rakamlarıyla geliri 44,28 milyar dolar, net geliri 5,41 milyar dolar, toplam varlıkları 50,14 milyar dolar ve 52 bin çalışanı mevcut. ABD’nin önde gelen şirketlerinin ŞiCingpin ile görüşmesinde Çin devlet başkanı ABD ile Çin’in birbirlerinin gelişmesi için önemli destekler olduğunu da belirtti.

Şimdi de Trump Çin’de. Bir önceki başkanlık döneminde de gitmişti. Yukarıda anlatılan hususlara dair konuşmalar yapıldı. Yine ekonomik ilişkiler öne çıkarıldı. Trump’ın delegasyonunda Apple (2025 geliri 416 milyar dolar), Blacstone (2025 geliri 14,5 milyar dolar), Boeing (2025 geliri 89,5 milyar dolar), Cargill (2025 geliri165 milyar dolar), Citigroup (2025 geliri 85,2 milyar dolar), General Electric Aerospace (2025 geliri 45,86 milyar dolar), Goldman Sachs (2025 geliri 58,28 milyar dolar), Illumina (2025 geliri 4,37 milyar dolar), Mastercard (2025 geliri32,8 milyar dolar), Micron Technology (2025 geliri 37,4 milyar dolar), Nvidia (2025 geliri130,5 milyar dolar), Qualcomm (2025 geliri 44,28 milyar dolar), SpaceX (2025 geliri16 milyar dolar), Tesla (2025 geliri 94,83 milyar dolar) ve Visa’nın (2025 geliri 40 milyar dolar) yöneticileri yer aldı. Üstelik bu yazı kaleme alınırken daha fazla şirketin yöneticisinin de bu delegasyona katılması bekleniyordu.

ŞiCinping, Tayvan meselesi dolayısıyla çatışma ihtimalinin oluşabileceğini ifade etmesi ise bizim 3. Dünya Savaşı çıkacak yayın grubu için kullanışlı bir aparat olabilir. Ancak yine kötü haber; bu durumun gerçekleşmemesi için adımlar çoktan atıldı. Ayrıca Tayvan gerginliği Trump’ın ilk döneminde ardından Biden döneminde de vardı. Neyse asıl önemli kısmın olduğunu düşünenler ellerine kumandayı alabilirler. Bu köşe yazısında o ekmek için bir yağ bulunmuyor.

Ha şunu da unutmayalım; ABD Devlet Sekreteri Marko Rubio’nun hem Uygur Özerk bölgesi hem de Tibet’teki insan hakları ihlallerini belirttiği için Çin’e giriş yasağı vardı. Çin bu yasağı kaldırdı. Magazin basınlı uluslararası ilişkiler analizlerinde bir harf değişikliği üzerinden verilen giriş izninin çok konuşulduğunu görüyorum ancak burada da asıl dikkate alınması gereken şey “Çin aleyhine konuşan” birinin giriş izninin verilmesi. Bunun sebebi de yukarıdaki şirket gelirlerinde yatıyor. Başka bir deyişle ekonomik kapasiteniz genişse istediğinizi söylersiniz. Seve seve sizi ülkelerine almak zorunda kalırlar. Bu söylemler sadece Trump döneminde değil öncesinde de defaatle üst düzey Amerikalı politika yapıcılar tarafından dile getirildi.

Gelelim bir savaş kaç para sorusuna; en azından 1 trilyon 274 milyar 52 milyon dolar. Bu hesap yukarıdaki şirket gelirlerinin kabaca toplanması ile elde edildi. Çin’in şirketleri, ABD ve Çin ile iş yapan dünyanın geri kalan devletlerinin kayıpları hesaplanmadı bile…Türkiye’nin nominal Gayrisafi Yurtiçi Hasılası yaklaşık 1 milyar 390 milyon dolar. Hesabı siz yapın. Ne var yahu bir deli bu parayı kaybetmeyi göze alabilir şeklindeki “muhteşem uluslararası politikada sistemik yapı bilgisine” dayalı bir ifade kurmaya hazırlananlar için yine ellerine televizyon kumandası almayı tavsiye ederken şunu eklemek isterim; ABD Savunma Sekreteri Pete Hegseth, ABD Savunma Sekreterliği Mali İşlerden Sorumlu Sekreter Yardımcısı Jules J. Hurst ve Genelkurmay Başkanı Dan Caine Temsilciler Meclisi’nden ödenek almak için ifade vermeye gittiklerinde (evet önce ifadeler verilir, hesaplar sorulur ondan sonra ödenekler verilir) İran’a yönelik saldırıların 29 milyar dolar olduğunu belirtince soğuk terler dökmek zorunda kaldılar. Neyse size iyi televizyon seyirleri… Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları.

KENT KONSEYİ

2004 yılından beri kent gündeminde olan Edirne Kent Konseyi hafta sonu yapacağı seçimli genel kurulu ile geleceğe dair yeni yönetimini de seçecek. Çeyrek asırdır kent haklarını savunma ile gündemde olan Kent Konseyi 38. Olağan Genel Kurulu, 10. Dönem Seçimli Genel Kurulu’nda çalışmalarını anlatacak. Kentlilerin eleştirilerini ve övgülerini dinleyecek. Ayrıca çalışmalarda görülen eksiklikleri de mevzuat yenilikleri ile tamamlamayı çalışacak.

2000’li yılların bugüne göre daha özgür ve duyarlı ortamında kent meclisi, mevzuatlara göre de kendini yenileyerek Kent Konseyi adını aldı. Birçok kent konseyinden farklıydı. Genelde belediye başkanlıklarının hamiliğinde oluşanlardan ayrıydı. Kentin duyarlı kişileri ve kurumları öncülüğünde 500’den fazla kentli imza ve görüş verdi.

O günden bugüne çok zaman geçti. Kentliler ortak sorunlarda bir araya geldi. Bu zaman diliminde kent konseyinin kente neler kazandırdığını, görev alanları, basından örnekleri merak edenler Edirne Kent Konseyi web sitesinde‘kurumsal’ başlığı altındaki ‘tarihçe’ yazan kelimeyi tıkladığında, kısacası 22 yıllık kent ve Kent Konseyi tarihini okuyabilirsiniz. Kim bilir belki kendi adınıza da rastlayabilirsiniz. En sonda adı geçen her kişinin hangi sayfada adının geçtiğini de kısa yoldan bulabilirsiniz.

Kent Konseylerini duyup da nasıl ulaşırım diyenlere çok basit bir öneri; en az beş kişi olup bir sorunu çözmek üzere kendilerine görev versinler. Amaçlarını, ilkelerini, ekiplerini ve iletişim bilgilerini de alarak Kent Konseyi yetkililerine başvursunlar. Düşüncelerini Yürütme Kurulu’nda paylaştıklarında sorunun ciddiyeti de anlaşılırsa çalışma grubu olarak Kent Konseyi aktivisti olurlar. Sonrasında çalışmak ve sorunu çözmek üzerine kentlilerle birlikte mücadele, kazanım başlıyor. Ve devamında kent ve hak mücadelesi. Kent yönetimine katılımın birinci adresidir Kent Konseyi’nde olmak.

Konsey delegelerinde; valilik ve valiliğe bağlı on müdürlük, belediye başkanı veya temsilcisi, merkez muhtarları, üniversite, emek meslek örgütleri, dernekler gibi kente dair düşünen, üreten her kurum var. Elbette hiçbir kurumdan zorlama ile delege istenmez. Yazılar yazılır ve zamanında katılırsa temsil edilir. Basın yoluyla yapılan çağrılara icabet edip başvurursa delege gönderebilir. Bunların dışında Meclisler ve Çalışma Grupları asıl sivil kentli mücadele yerleridir. Kent Konseyleri gönüllü kurumlardır. Çıkar, kariyer heveslilerinin kurumu değildir.

Kent Konseylerine bakışta en yoğun yanılgı; konseylerin belediye kurumu olarak algılanması. Evet, Belediyeler Yasası kapsamında kurulması mevzuata girer ve harcamalarını da belediye yapar olduğundan bu yanılgı vardır. Maalesef birçok yerde bu algı doğru da olabilir. Demokratlığı “peşimdekiler, yanımdakiler” olarak gören yerel idareler elbette merkezi iktidarlar gibi kendilerine sadık demokratik kitle örgütü veya sivil toplum kurumu istiyorlar. Kent bileşenleri de buna meyilli ise al sana ‘al gülüm-ver gülüm demokrasisi’. Sonra belediye başkanı yenilenince o da kendi ekibini kuracak. Buradan ne konsey ne sivil örgüt ne belediye ne de demokrasi çıkar. Hani denir ya; yerel yönetimler demokrasinin beşiğidir diye bu anlayış ve pratiğe bağlıdır.

Oluşumundan beri içinde olmaya çalıştığım Edirne Kent Konseyi ülkede var olan yaklaşık 400’e yakın kent konseyinin en bağımsızlarından biridir. Örnek alınıp birçok akademisyen tarafından incelenmiş ve örnek gösterilmiştir. Kent konseylerinin amaçları aynıdır ve yönetmelikle belirlenmiştir. Ancak demokratikliği; işleyiş ve her kentliye açık olması belirlemektedir. Yerel yönetimler ve demokratik kitle örgütleri ya da sivil toplum kurumları demokrasinin olmazsa olmasıdır. Bıçak gibidir. Bıçakla da canlı da kesebilirsiniz sebze meyve de doğrayabilirsiniz. Kent Konseyi de öyle; iyi değerlendirip demokrasiye katkı da sunabilirsiniz, kendi müridi, ekibi haline getirip karşılıklı yayaya-şaşaşa da diyebilirsiniz.

Kent sorunları konusunda sosyal medyada veya birkaç kişi bir araya geldiğinde çok tartışan ve düşünce yazan kentliler var. Bu olumludur. Ancak bu yetmez. Sorunların çözümünü beklemek ve yazmak yanında elimizi taşın altına koymamız gerekir. Yönetime katılmak konusunda mevzuatlar elverişli. Önce bunları kullanmak ve sonrasında daha başka haklar elde etmek gerekir. Kent Konseyleri bunlardan sadece birisidir.

Kentli olmak; kent haklarını savunmak, kent yönetimine katılmak her kentlinin, demokratın görevidir. Bu nedenle 17 Mayıs Pazar günü AKM’de yapılacak Kent Konseyi Genel Kurulu’na katılalım. Ben delege olarak da kentli olarak da oradayım.

 KONUKLARINIZIN SESİ 393

             Amacımız, ekonomiyle ilgili bazı genel bilgiler oluşturmak ve bu bilgileri paylaşmaktı. Kendimize göre bir planlama yaptık ve iki yazı yazdık. Birincide, başkalarının ekonomiyi nasıl ele aldıklarını özetlemiş ve bunun bize örnek oluşturmadığını söylemişiz. İkincide, “en çok konuşulan, en çok tartışılan konuları tek tek ele almaya” karar vermişiz ve ilk konu olarak ‘enflasyon’u seçmişiz. Ama biz bilgimizi ne kapitalistlerle, ne de “Enflasyon gibi araçlardan ben nasıl yararlanırım?” diyenlerle paylaşmak istemiyoruz. Biz, üreten veya dün üretmiş olanlarla dertleşmek istiyoruz; bugün onlar bizi okumasalar da. “Süte maya çalamıyorsak, göle maya çalalım” diyoruz. Bu nedenle, bu açıklamalarımıza devam edelim ama bu koşullarda bireysel ekonomik durumunu düzeltebilenlerden örnekler bulup ekleyelim dedik. Bu yazımızda önce ‘enflasyon’u bitirelim.

            Diseflasyon: Enflasyon oranının düşmesi. Sermayeye çalışan yönetimler disenflasyonu amaçlayabilir ama bunu emekçinin refahını arttırmak için değil, sermaye sahiplerinin dış alım-satımını kolaylaştırmak için yapar. Çünkü emekçinin refahı ücret artırımıyla daha kolay sağlanabilir.

            Reflasyon: Diseflasyonun karşıtı. Para basarak veya vergileri düşürerek düşen enflasyonu geri çevirip eski durumuna getirmek. Amaç yine sermayeye hizmet.

            Stagflasyon: Aynı anda hem enflasyonun hızla yükselmesi, hem de işsizliğin artması. Yani sermaye için çabalayan yönetimin ekonomiyi yönetemez duruma düşmesi.

            Deflasyon: Enflasyon oranının negatif olması. Yani fiyatların genelde düşmesi. Üretim, talebin üstünde olduğu zaman olabilir. Bizde söz konusu değil.

             Özet: Kapitalizm, çelişkisiz olamaz. Bu nedenle bu çelişkilerin gizlenmesi ve patlamaya dönüşmesinin önlenmesi için türlü araçlar gerekli.

             Tüm bu ekonomik kargaşalık kapitalizmin ürünü. Biz de bu nedenle kapitalizme karşıyız. Ama kapitalizme karşı savaşı hayalcilik görüyoruz. Ne halkımız böyle bir savaşa hazır; ne de aydınlarımız böyle bir savaşı örgütleyip, yönetmeye. Yapabileceğimiz, bu koşullarda bireysel kurtuluşu becerebilen emekçilerden örnekler bulup, bunların savaşını sunmak.

            Mehmet’i bize PTT’den kargo getirdiğinde tanıdık. Sonra sitemizde mobilya da yıkadı, araba da. Yaşamı özetle şöyle:

            Mehmet, Ağrı doğumlu. Babası duvar ve sıva ustası. Mehmet üç yaşındayken Antalya’ya gelmişler. Mehmet onüç yaşından beri hep çalışmış; aileye katkı için. Plajlarda, halı sahalarda. Evleri uzak olduğundan oralarda yattığı olmuş. Bu arada liseyi bitirmiş, üniversite sınavını kazanmış, beden eğitimi öğretmeni olmuş; çalışmaya hep devam etmiş, onaltı yıl da amatör takımlarda futbol oynamış…

            Mezuniyetten bir yıl sonra evlenmiş. Değişik işlerde çalışmaya devam: Tramvay duraklarında iki yıl, biraz İngilizce de bildiğinden Türkiye’ye okuma amacıyla gelen öğrencilere rehberlik bir yıl (ücreti Euroyla yani yüksek ama yirmidört saat görev, yirmidört saat ev.) Bu düzenini bozduğundan bırakmış. PTT kargoda dağıtıcı olmuş.

           Babası inşaat ustalığında oldukça iyi para kazanmış; iki amcasının önerisiyle bu parayla bir arsa alımında ortak olmuş. Böylece amcalar üçer daire sahibi olmuş, babası açıkta kalmış. Annesi de kanser olunca ve tedavi masrafları artınca Mehmet koltuk yıkama makinesi alıp bu tür ek işlere de girişmiş. Annesi ölünce çok yorucu bu ek işleri bırakmış.

            Evlilikten sonra sekiz yıl aynı evde kiracıymış; sonra altı ev daha değiştirmek zorunda kalmış.

             Şimdi Mehmet otuzyedi yaşında. Onbir yaşında bir kızı, yedi yaşında bir oğlu var. Babası ve kız kardeşiyle aynı apartmanda kiracı. Babasının yirmibin lira emekli maaşı var, ev kirası onaltıbin lira. Kendisi sabit işe geçmiş, aylık otuzaltıbin lira alıyor. Bir sitede bakım görevi yapıyor ve oradan da onikibin lira alıyor. Ev kirası onsekizbin lira…

           İşte başarılı halk ekonomisi bu!

                                                                                                                            Sağlıcakla,                

Filmin sonunu biliyor muyuz?

Kuşkusuz, hayatta bir film gibi.

Bazıları için çok kısa, bazıları içinse uzun, hatta çok uzun metrajlı!

Acılarla, dertlerle mücadele edenler, refah içinde huzurla, mutlulukla yaşayanlar…

Ortaya karışık gibi bir şey işte!

Azıcık bile imkan varsa, güzel ve doya doya yaşamak lazım aslında.

Ağır yüklerin, dertlerin arasında bile mutluluğu arayarak yaşamak…

Bazen de o bir yudum mutluluk için bir çok şeyden feragat etmek!

Makamlardan, koltuklardan…

O makamların sağladığı avantajlardan.

Ama maddi ama manevi, her şeyin bir bedeli var elbette.

Teşbihte hata olmasın; hayatta da, tıpkı seyahatlerde olduğu gibi her zaman hem bedava, hem şoför mahalli, hem de cam yanı olmuyor maalesef.

Yol boyunca bütün güzellikleri görüp hazzını yaşayanlarda oluyor, bir şeyler görebilmek için boynu koparcasına bakanlar da!

Allah herkese sağlık, huzur ve mutluluk versin, güzel bir hayatı gören ve yaşayanlardan eylesin.

Filmimizin sonu da iyi bitsin inşallah.

TÜRKİYE YOLLARINDA – 1

2019 yılından beri Türkiye’nin çeşitli bölgelerine gezmeye gidiyoruz eşimle birlikte. Sadece 2020 yılında pandemi nedeniyle gidememiştik.

Genellikle yaz başlangıcı veya sonbahara denk geliyordu gezilerimiz. Bu yıl ilk defa ilkbaharda görelim dedik memleketimizi ve 23 Nisan’da başlattık gezimizi.

15 gün boyunca Türkiye’nin her bölgesinde olmak üzere 30 ilin sınırlarında teker izimiz kaldı. 5580 km’lik yolculuğumuz büyük bir bölümü kasabalar, ilçeler, köyler arasında geçti. Güney’de 30 derecelerde yaptığımız yolculuklar doğuda dağlarda 2 derecelerde yağan kar ve buzlu yollarda devam etti. Gün geldi bir günde üç mevsimi yaşadık.

Edirne’den başlayan yolculuğumuz Ege, Akdeniz, Güneydoğu, Doğu, İç Anadolu ve Karadeniz’in kıyısından sonra yine kendi bölgemizde sona erdi

Ağırlıklı olarak Öğretmen Evlerinde ve otellerde geceledik bütçemiz sınırlarında. Sabah kahvaltısı verilmeyen yerlerde çorba veya gittiğimiz bölgenin yerel fırınlarının ürünleriyle kahvaltılarımızı geçiştirdik. Öğlenleri ve akşamları da yöreleri özgü yemeklerin tadına bakmaya çalıştık.

Gittiğimiz her bölgede, kentte, kasabada yörenin insanlarıyla kültürleriyle iletişim kurmaya çalıştık. Genellikle de olumlu karşılandık.

Türkiye insanı misafir seviyor. Dünya’da böyle bir başka ulusun olamayacağını düşünüyorum. Kimden yardım isteseniz geri çevirmiyor. Kime bir şey sorsanız yardımcı olmaya çalışıyor. Yıllar önce bir sohbette kulaklarıma kazınmıştı;

“Bu ülkede hangi kapıyı çalsanız, açım deseniz, size mutlaka ekmek ve su verirler”

Böyle işte memleketimizin insanı. Adeta tek bir olumsuz bir durumla bile karşılaşmadık yollarda, konakladığımız yerlerde. Yolu yitirdiğimizde kullanmayı pek beceremediğimiz teknolojik navigasyon(Türkçe’si yolbul)’a değil de yörenin insanlarına güvendik, öyle bulduk yolumuzu, yönümüzü.

Otoban ve duble yollara mecbur olduğumuz zaman girdik, genelde kasabalar, köyler arasında sürdü yolculuklarımız.

Konaklamak için genellikle küçük yerleşim yerlerini tercih ettik her seferinde. Kent olarak sadece Hatay’da kaldık. Küçük yerleşim birimlerinde insanlarla daha iyi iletişim içinde olabildik. Yörelerin insanlarını, kültürlerini daha iyi tanımak imkanı bulduk. Oysa mecburen girmek zorunda kaldığımız büyük kentlerde beton yığınları içimizi kararttı, tekrar tekrar yine küçük kasabalara, köylere, doğanın içine attık kendimizi.

Ege ve Akdeniz’in kıyı güzelliklerinin yanında diğer bölgelerde ovaların, yaylaların, dağların güzel manzaraları eşliğinde kendimizden geçtik.

Hatay ve çevresinde son depremde yaşanmış yıkımlar, insanların ayakta kalma mücadeleleri içimizi acıttı.

Yörelerin insanlarıyla yaptığımız sohbetlerde birkaç tane de öykü konusu çıktı benim için. Gittiğimiz bir ilçede eşimin parkta yörenin bir kadınıyla yaptığı sohbet, kadının kısa sürede anlattıkları, kumalığının öyküsü, yaşam mücadelesi, çektiği sıkıntılar romanlara konu olacak türden. Öykülerimize yansıyacaktır ilerleyen zamanlarda bu anılar.

Yaşadığımız güzelliklerin yanında yorgunluklarımız, tek sürücü olduğum için sürekli araç kullanmaktan yorgun düştüğüm anlar da oldu. Yolun kenarında düşmüş taşın üstünden geçerken yaşadığımız korku da; yağmurlu bir havada Karlıova ile Erzincan arasında Yedisu ilçesinin o daracık, bozulmuş asfalt yolunda, yer yer toprak kaymaları, dağlardan düşen taşlar yüzünden korku içinde yolculuklarımız da oldu.

Yorgunluktan uyuya kaldığımız yerlerde uyandığımızda iyi ki gelmişiz buralara diyerek uyandık her sabah.

15 gün sürdü gezimiz 2026 yılı programımız şimdilik sona erdi. Önümüzdeki sene nereye mi? Kısmet artık diyelim.

TİMSAL AMA

DÜNYANIN, O CEFAKARLIK, VEFAKÂRLIK, MASUMİYET, SADAKAT TİMSALİ OLAN “EŞEK” hakkında ne bir söz, kitap, şiir ne duydum ne gördüm!..
Gözleri, kulakları, vicdanları, beyinleri, yürekleri, İNANÇLARI, BİLİMLERİ, SANATLARI neredeymiş acaba?..
Bu da yetmezmiş gibi, bir de birbirlerine KÜFÜR, HAKARET TİMSALİ YAPMIŞLAR, O SADAKAT, O MASUMİYET, O VEFAKÂRLIK TİMSALİ OLAN “GÜZELİM EŞEK’İ”
VERİLMİŞ YA PEŞİN PEŞİN, İNSANIN EMRİNE, “Her şey tesadüf eseri; yok bir sahibi; benim sahibi; ölünce yok olacağız; bir gören yok!..” diyen çoğunluğa anlatamazsın ki, KIYMETİN KIYMETİNİ!..
İMKÂNSIZI İMKÂNLI KILIP, o EŞEK’İ YARATAN, insanların hizmetine emanet eden, Rabbinin kıymetini anlamayanlara “KIYMETİN ŞÜKRÜNÜ”ANLATAMAZSIN!..

ZULÜMKÂR, NANKÖR, İNKÂRCI TİMSALLERİNİN, çok yakın, huzurda, “Bunları bir söyleyen olsaydı, bize” diye kıvırtamasınlar diye yazdım bunu.

Kuran’ı Kerim. Sure 18/48:
Ve hapsi sıra sıra Rabbinin huzuruna çıkarılmışlardır. Andolsun ki sizi ilk defasında yarattığımız gibi bize geldiniz. Oysa size vaadedilenlerin gerçekleşeceği bir zaman tayin etmediğimizi sanmıştınız, değil mi?

TIRTILLAR

Aşağıdaki “Birlikten kuvvet doğar” başlıklı kısa yazı ile iki adet tırtıl görseli değerli gazeteci kardeşim Nadir Alp’ten geldi…

**

“Birlikten kuvvet doğar

Tabiat iyi bir gözlemciyseniz insanı sakinleştirir, bugüne kadar bakıp da göremediklerinizi görmenizi sağlar. Deve kervanı misali uç uca eklenen tırtılların yol kat edişleri görmeye değer. Öndeki lider tırtıl arkasına eklenen tırtılları ileri hamle yaparak gitmek istedikleri yöne sürüklerken en arkadaki de itekleyerek grubun rahat yol almasını sağlıyor. Bir anlamda, ‘birlikten kuvvet doğar, bir elin nesi var iki elin sesi var’ misali…”

**

Nadir Alp’in bu manzara karşısında çok etkilendiği belli… Ben de öyle…

Evet, birlikten kuvvet doğar… Ama nasıl?

Çoğu zaman yanından geçip gittiğimiz, “sıradan” dediğimiz ayrıntılar aslında hayatın en net fotoğraflarını sunar. Tıpkı burada olduğu gibi…

Toprağın üzerinde, adeta bir deve kervanı misali dizilmiş tırtıllar… Uç uca eklenmiş, birbirine temas ederek ilerleyen bir canlı zinciri…

**

İlk bakışta basit bir doğa olayı gibi görünüyor. Oysa biraz durup izleyince, insanın kendine dönüp bakmaması mümkün değil.

Öndeki tırtıl yolu açıyor… Yön belirliyor… Risk alıyor…

Arkadakiler ise onu takip ediyor. Ama bu, körü körüne bir bağlılık değil…

En arkadaki tırtıl da boş durmuyor; görünmeyen bir güç gibi iterek grubun hareketini tamamlıyor.

Yani bu yürüyüşte ne sadece lider var… Ne de sadece takip edenler… Her biri zincirin vazgeçilmez bir halkası…

**

İşte tam da burada doğa, en eski gerçeği yeniden fısıldıyor: “Birlikten kuvvet doğar.”

Ama belki de unuttuğumuz kısım şu: Birlik, sadece yan yana durmak değildir.

Birlik; aynı hedefe doğru, birbirinin yükünü alarak yürüyebilmektir.

**

Bugün insan ilişkilerine baktığımızda çoğu zaman bu zincirin koptuğunu görüyoruz.

Herkes önde olmak istiyor… Ama kimse arkadan iten olmak istemiyor.

Herkes yön vermek derdinde… Ama kimse yolu paylaşma niyetinde değil.

Oysa doğa çok daha sade bir şey söylüyor: Ne öndeki tek başına ilerleyebilir…

Ne de arkadaki tek başına yol alabilir… Hayat da biraz böyle değil mi?

**

Bir toplum… Bir şehir… Hatta bir aile…

Eğer herkes sadece kendi adımını düşünürse ortaya yürüyüş değil, dağılma çıkar.

Ama biri yolu açarken diğeri destek olursa, işte o zaman mesafe kat edilir.

Belki de bu yüzden atalar boşuna dememiş: “Bir elin nesi var, iki elin sesi var.”

Toprağın üstünde ağır ağır ilerleyen o küçücük tırtıllar aslında bize çok büyük bir şeyi hatırlatıyor: Güç, tek başına olmakta değil; birlikte hareket edebilmekte saklı…

Ve belki de en önemlisi…

Bazen lider olmak kadar, arkadan iten olmak da bir o kadar kıymetli…

**

Birlik olmayınca kuvvet doğmayacağına daha dün bir kez daha tanık olduk.

İşte Edirnespor’un başına gelenler…

Sarı-Kırmızılı kulüp, 2020 yılında yükseldiği 3. Lig’e veda ederek Amatör Lig’e düştü.

Toprağın üstünde birbirine tutunarak ilerleyen o küçücük tırtılların başarabildiğini, koskoca insanlar bazen başaramıyor…

Çünkü ne yolu birlikte yürümek isteyen vardı… Ne omuz veren… Ne de arkadan iten…

Oysa bazen bir kulübü ayakta tutan şey para değil; aynı hedefe bakabilen insanların omuz omuza durabilmesidir.

Tırtıllar bile birlikte yürümeyi biliyor…

İnsanlar ise çoğu zaman birbirinin ayağına basarak ilerlemeye çalışıyor…

KADERİNE TERK EDİLEN ENEZ…

Çanakkale’den Limni Adası’na feribot seferleri başlıyor. Bir şirketin başlatacağı bu yolculuk 2,5 saat sürecek ve bilet ücreti 150 avro olacak… Limni’de “kapı vizesi uygulaması” olduğunu da sanmıyorum..

***

Enez, “Varlık içinde yokluk çeken” ülkenin en talihsiz kasabası… Devletin hantal yapısı ve eli buraya uzanmaya yetmiyor. Vilayet merkezine çok uzak olmanın elbette çok önemi var. Gözden uzak olan ne yazık ki gönülden de hizmetten de uzak kalıyor. Devletin eremediği, unuttuğu bu kasabada boşluğu dolduracak, hizmet getirecek şirketler, odalar, borsalar da olmayınca bu güzelim memleket yıllardır iş bilmezlerden, kültürsüzlerden beceriksizlerden oluşan kasaba siyasetçilerinin elinde heder olup gidiyor. Tükeniyor..

***

Örneğin Enez limanı… Vali Canalp döneminde önemli bir başlangıç yapılsa da sonraki valilerimiz konuyu daha ileriye taşıyacak her hangi bir hamle yapmadılar… Enez limanı ve feribot seferleri hayallerimiz hayal olarak kaldı. Olmaması için pek çok kafadan bilir bilmez olumsuz yorumlarla limanın işlevsizliği hepimize kabul ettirildi ve Liman olayı gündemden kalktı.

Herkes bilsin ki bu Enez’in ÖLÜM FERMANI’dır.

Semadirek Adası’nda “Kapıda Vize” uygulaması da başlamışken bunun Enez ve hatta Trakya için önemini kavrayamadığımız bu dönemde, Çanakkale-Limni seferlerinin başlaması umarım beceriksizliklere kapak olur.

***

Biz Enez’de iki dernek olarak, yıllardır Enez’in gerçek sorunları ile ilgili önemli çalışmalar yaptık..”Nasıl bir Enez İstiyoruz?” başlıklı bir kitapçık bile bastırdık.. Sadece son bir yıl içerisinde Enez’de eğitim, trafik, temizlik, sivrisinek mücadelesi, Dalyan Gölleri’nin kurtarılması, limanın işlevselliği konularında AKP İlçe Yöneticilerinin yanı sıra, duyarlı bazı İl Genel Meclisi Üyelerine, Keşan Ticaret Odası Başkan ve yöneticilerine, Edirne genelindeki tüm basın görevlilerine çağrı yaparak toplantılar düzenledik. Hem, önerilerimizi, çözüm yollarımızı anlattık, hem de manifestolarımızı sunduk. Eski ve yeni milletvekillerimizin pek çoğuna çağrıda bulunduk ama henüz tüm bu çağrılarımıza da yanıt bulmadık

***

Mesela, İl Genel Meclis Başkanı hanımefendi yazılı çağrımıza bir yanıt bile vermedi. İl Genel Meclisi’nden sadece 3 duyarlı üyemiz toplantımıza katıldı. Basın toplantısına davet ettiğimiz basın mensuplarından tüm gayretimize rağmen, özel günlerde kahvaltı ve yemek davetlerinde kendiliğinden buluşan onlarca gazeteciden toplamda sadece 5 gazeteci dostumuz bu çağrımıza kulak verdi. Evet… Keşan Ticaret ve Sanayi Odası Başkan ve yönetimi ile yaptığımız toplantıda katılım da bize ayırdıkları zaman da çok güzeldi…. Ama…

***

Bu toplantıların hiç birinden, bugüne kadar yeteri bir sonuç alamadık. Bize hiç bir önemli dönüş olmadı. Bütün bunlar Enez’in itilmiş kakılmışlığın, kaderine terk edilmişliğin bariz göstergeleri… Sonuçta Enez’de “Yatırımcı Devlet”in örneği yok, Enez’i havaya kaldıracak, elini taşın altına koyacak sivil kuruluşlar ve para kazanmaktan başka çabası olmayan özel sektör de yok.

***

Tekrar gelelim liman konusuna… Sözünü ettiğimiz tüm toplantılarda, tüm buluşmalarda önerimiz, Keşan ve Edirne Ticaret Odaları öncülüğünde konunun ele alınması, Belediyeler ve Özel İdare’nin de katkılarıyla Enezli varlıklı kişilere de çağrı yapılarak bir şirket kurulması, bu şirketle limanın devletten 1-2 yıllığına kiralanması, zarar ederse etsin ama hiç yoksa kiralanacak bir deniz otobüsü ile Semadirek seferlerinin yaz boyunca başlatılması ve sürdürülmesi.

Hiç mi uygulanabilir bir öneri değil?

Elalemin şirketleri Limni’ye sefer koyuyor…

SUSTUM

Geçen gün denk geldi, arkadaşlarla çay bahçesi sohbetinde buluştuk!
Sözler, bir türlü gündemden düşmeyen, “Ne olacak bu dünyanın da, bizim milletin de hali” konusuna geldi.
Sohbetin gelişip vardığı yer çok anlamlıydı.
Deniyordu ki:
“Demokrasi, seçim, diyoruz da, SEÇEN çoğunluk da, SEÇİLEN de zafer kutlamaları yapıyor!..
Seçen de seçilen de neyin kutlamasını yapıyorlar anlamadık!..
Tamam, memleket ve insanlık için bir hayırlı iş yaptıklarını görelim, sevinelim. Ancak, bu kutlamalar, TAKIM TUTAR gibi, GÜREŞÇİ TUTAR gibi olmuyor mu?..
“İlla da benim takımım, benim pehlivanım, rakiplerin hepsini yeneriz, seçimi de kazanırız!..” demek de ne oluyor?..
Bu DEMOKRATİK mi?..” diye sorular çıktı ortaya.
Bir arkadaş çok ibretlik bir söz söyledi,
“Dünya ülkeleri, halk çoğunluğu ile göreve gelenler tarafından yönetiliyorlar. O zaman nedir bu dünyada, güç ve zulümle çıkar savaşları, kan, gözyaşları?..
“Bence asıl mesele, seçilenlerde değil, kendilerini koyun sürüsü sanan çoğunluğa ne demeli?!..” dedi.
“Ben bir irkildim ve bu biraz ağır oldu ya!..”diyecektim, ama bir düşündüm, iki yutkundum, gözlerim kısıldı, yüzüm gerildi, tıkandım, gözlerim boşluğa daldı gitti, bir şey söyleyemedim, SUSTUM!..
Büyük Allah’ım, İNSANLARA beyin vermiş, kutsal kitap, bilim vermiş.
“OKU, BEYNİNİ, AKLINI KULLAN, DÜŞÜN, ARAŞTIR EN DOĞRUSUNU; HAKKINIZI SAVUNMAK İÇİN SAVAŞI FARZ KILDIM SİZE!” demiş!..
ANLAT ANLATABİLİRSEN, İNSAN ÇOĞUNLUĞUNA ŞU KAFATASININ İÇİNDE BİR BEYİNİN VAR OLDUĞUNU, HAKKINI KORUMAK İÇİN SAVAŞMAZSAN, EZİLECEĞİNİ…

HAK YOLUNDA ÖLÜRSEN, EN GÜZEL YERE GİDECEĞİNİ, anlat anlatabilirsen, TESADÜFÇÜLERE!

Kuran’ı Kerim. Sure 8/Ayet 21, 22, 23:
Ve işitmedikleri halde, “İşittik” diyenler gibi olmayın!
Zira, Allah katında yeryüzünde yürüyen canlıların en şerlisi, sağır ve dilsizlerdir ki, hakkı akıl etmezler.
Allah onlarda bir iyilik olduğunu bilseydi, elbette onlara işittirirdi; onlara işittirseydi de yine yüz çevirip dönerlerdi.