Kategori arşivi: Yazarlar

GENÇLİK VE DEĞİŞİM

İnsan sürekli değişen bir canlı. Evren, doğa ve insan zihni sürekli bir akış ve dönüşüm içinde. Antik çağ filozofu Herakleitos; evrendeki mutlak değişmezlik, sadece değişimin kendisidir demiş. Özellikle gençlik değişim demektir. Elbette değişim olumluluğu içermektedir.

Hikâyeyi duymuşsunuzdur; gencin biri yolda atının üzerinde ilerlerken yaşlı bir adam yanına gelir ve “Oğlum ben yaşlıyım bineğim de yok, izin ver de atına ben bineyim sen yaya yürü” der.

Genç: “Tamam amca gel, bin” diyerek attan iner ve yaşlı adam ata biner. Genç adam, amcanın yüzüne tebessüm ederek yanında yürür. Yaşlı adam bir iki adımdan sonra atı hızlandırır ve kaçmaya başlar. Maksadı atı çalmaktır. Atının çalındığını gören genç adam ise arkasından şöyle seslenir: “Amca, sen benim atımı değil huyumu çaldın. Benim evde bir tane daha atım var, ben ona da binerim. Ama bundan sonra her kim benden atımı isterse asla vermem” der.

Değişim sözcüğü olumluluk olarak anılmakla birlikte hikayedeki gibi olumsuzluğa yönelende vardır. Zaten her değişim olumlu olsaydı bugün içinde bulunduğumuz durumu yaşamazdık. Bizleri her zaman umuda yönlendiren doğadır. Nasıl ki su dağlara akmaz ise toplumlarda duraklar ama geriye gitmez.

Doğa kurallarına göre düşünüp her canlı gibi yaşama direnmek, birlikte daha güzel günler hayali ile örgütlenmek gereklidir. Birbirimizin kara gün dostu olmak gibi insanı insan yapan ilişkileri geliştirmek zorunluluktur.Maalesef ülkemizde yukarıdan aşağıya güven yok edildi. Siyaset de bu güvensizliğin mihenk taşıdır. Güzel huyların, insanlığın olumsuz değişimi, değişim değil çürümedir, başkalaşımdır.

İnançları ticarete ve oya dönüştüren liberal hırsızların ve soytarıların kirlettiği ilişkiler insani değerlerimizi yok ediyor. Bu ilişkiler olumsuz değişimi ve devamında başkalaşımı üretiyor.

Gençlik Haftası’ndayız. Bu ülke, en zor zamanlarında bile vazgeçmeyenlerle kuruldu. O cesareti gösterebilen kararlı bir avuç insan bugünlerin güzellikleri adına mücadeleye girdi. Yaşı ve heyecanı ile genç olanlar, cinsiyet farkı olmadan, yokluk ve yoksunluk durumlarına bakmadan inandığı davaya katıldı. Umutsuzluğun en koyu zamanında dağlarda ateşler yakarak umuda dönüştüren gençlikti. Bu nedenledir ki 19 Mayıs; gençlik günüdür.

Bugün geldiğimiz nokta tarih yazan gençlikten işsiz ve umutsuz gençliğe dönüştüyse de çözüm yine gençliktedir. Huyumuzu değiştiren at hırsızları gelip geçicidir. Rakamları olumsuzluğa getirenler 1919 yılında olduğu gibi yine gidecektir.

Evet bugün gerçek acı veriyor. Rakamlara kısaca baktığımızda; iktidarın dediğini istatistik diye yazan TÜİK bile gizleyemiyor gerçeği. Rakamları ne kadar eğip bükse de işgücü içerisindeki en dinamik nüfus olan 15-34 yaş arasındaki nüfus ya iyi çalışma koşullarında bir iş bulamıyor ya da ümitsiz işsizler kervanına katılıyor. 15-34 yaş grubundaki bu sayı 24 milyon 44 bin ve toplam nüfusun yüzde 28,2’si. Ülke gençliği, işsizlik ve geleceksizlik kuşatmasında.

Gençleri umutsuzluğa sürükleyen de biliyor ki hiçbir toplum bazen duraklasa da geriye dönmez. Her toplum ‘baht-ı kara maderini’ bir gün değiştirir ve önde, hep öndedir gençlik. Biliyoruz ki; ülke en zor zamanlarında bile vazgeçmeyenlerle kuruldu. Çünkü bazı anlarda mesele, başlamaya cesaret etmektir. O cesareti gösterebilen kararlı bir avuç insan cumhuriyeti kurdu ve bugünlere getirdi.Devamında cumhuriyetin demokratik olması adına bu mücadeleyi yürüttü. Yaşı veya heyecanı ile genç olanlar, cinsiyet farkı olmadan yokluk ve yoksunluk durumlarına bakmadan inandığı dava uğruna mücadelede yer aldı.

Sistem hepimizi etkiler. Ancak bizi biz yapan, bizi insan yapan ilkelerimizi değiştirmeden olumlu değişimleri yaratmalıyız. Atını kaptıran genç gibi huyumuzu olumsuzluktan yana değiştireceğimize atını alan hırsız kişinin peşine düşmeliyiz.

Birçok kişi maalesef değişimden etkilenerek başkalaşım yaşar. Ancak ideolojisi, ilkeleri, vicdanı olanları ve aklını satmayanları başkalaşmaz.Tarihten almamız gereken dersleri alarak toplumdaki kötülüğe karşı iyiliği örgütlemeye çalışanlar her zaman olmuş ve kazanmıştır.

Gençlere güvenmeli ve özgürlüklerine destek olmalıyız.

SALDIRGANA

Sen, hayvana saldırırsın, ağaca saldırırsın, insana saldırırsın!..
Sonra da “Kahraman oldum” dersin…
Sen, kimsin biliyor musun? Evet “Kahramansın” bu doğru…
Sen, “Kahramansın” ama zamanın sınırlı, çünkü “SEN, ŞEYTANIN KAHRAMANISIN!..”
Ölünce, kahramanlığın gider; ne komutanın kalır, ne kahramanlığın!..
Sen, işte O ZAMAN, ölünce, kahraman olmadığını anlarsın!..
Pekiyi de O ZAMAN SEN, NESİN?..

Dedik ya, “ŞEYTANIN KAHRAMANISIN!..”

Kuran’ı Kerim. Sure 19/Ayet 38:
Onlar bize gelecekleri gün, neler işitecekler, neler görecekler!
Fakat o zalimler, bugün açık bir sapıklık içindedir.
6/62: Sonra onlar, gerçek Tanrıları olan Allah’a döndürülürler. Doğrusu hüküm yalnız O’nundur; O hesap görenlerin en çabuğudur.
40/52: O gün zalimlere, mazeretleri fayda vermez. Onlar için lanet ve yurtların en kötüsü vardır.

TEK ÖZGÜRLÜK

İnsan zihni ve duyguları, özgür olmadan hakikatin ışığına erişemez.
Ve de, “Dünyada özgür olmak demek, VARLIKTA, VAR EDENLE BERABER OLDUĞUNU KEŞFEDİP, HİSSETMEKLE BAŞLAMAZ MI?..”
Allah ile beraber olmak ne demek?..
Allah’ın 99 ismine bakınız. İşte elden geldiğince en az hatayla, onun değerlerine uymaya çalışıp, beraber olmak demek.
Yani, bir düşünce veya eyleme kalkışırken, “Rabbim, yaptığımı, hissettiğimi görüp, biliyor; rızasına uygun mu, değil mi,” deyip, dosdoğruyu tercih etmek, Allah’la beraber olmaya gayret etmek demek.
Dünyada gerçek özgürlüğün yolu, Allah ile beraber olmaktır” derken, “Acaba doğru yolda olduğumuzun ispatları nelerdir?..” dersek:
Dünyada özgürlük,
Dünya hevesleri peşinde harcanmak yerine, cümle aleme fayda için harcamak, ALLAH ile beraber olmak demek!…
“BEN” demeyi bırakıp, “BİZ” diyebiliyorsan, ALLAH ile berabersin, işte!…
“Bu yeryüzünde, ahretten uzakta, gurbette, ben bir hiçim. Rabbimin, yardımıyla görevdeyim, cümlenin muhtaçlığına hizmetteyim,” diyorsan, ALLAH ile berabersin işte.

Tüm yaratılanlara, insan, hayvan, bitki, ağaç, doğaya, SAYGI, SEVGİ, MERHEMET, ŞEVKAT, NEZAKET, VİCDAN, KORUMA, DOYURMA, BAKMA varsa, ALLAH ile berabersin işte!..

Kuran’ı Kerim. Sure 2/ayet 207:
İnsanların öylesi de vardır ki, Allah’ın rızasını almak için, kendini feda eder. Allah’da kullarına şevkatlidir.

KARAAĞAÇ YOLU MİLLET BAHÇESİ

Son gezimizde Urfa’da Göbeklitepe’yi ziyaret etmiştik. Geçen yıl 781 bin kişinin ziyaret ettiği yer burası, tarihin kaydettiği ilk yerleşim yeri, geçmişi yaklaşık 12.000 yıl öncesine, MÖ 9600-9500 yıllarına tarihleniyor..

Konumuz Karaağaç yolu ve Millet Bahçesi olduğu için üstteki alıntıyı verdim, örnekleme kolaylığı olması için.

Karaağaç yolu, Millet Bahçesi ve Karaağaç semti yerli yabancı onbinlerce belki de yüzbinlerce insanın ziyaret ettiği tarihi özelliği olan turistik bir yer.

Uzun yıllar çift taraflı olarak işleyen trafik yüzünden köprüler büyük baskı altında olduğu gibi artık trafik yükünü taşıyamaz olunca mecburen tek gidişli olarak değiştirildi. İyi oldu, ama yine de yetersiz.

Yıllar önce yine aynı uygulama yapılmış, Karaağaç yolu üzerindeki işletmecilerin itirazlarını dikkate alarak çift yöne dönülmüştü. Hatalı bir kararla.

Şu anda tek gidişli olmasına karşın geçtiğimiz Cumartesi Karaağaç yolundan geçtim. Onlarca otobüs, dışarıdan gelen turistleri zorlukla indirip bindiriyor otobüslere, yerli turistler köprüde sıkışıyor, sürekli yoğun bir şekilde akan trafikteki araçlar yüzünden insanlar ve otomobiller birbirine karışmış durumda. Yürüyenler de rahatsız, otomobille devam etmek isteyenler de.

Köprüyü daha geçtiğimiz gibi yolun sağında ve solunda yüzlerce araç Karaağaç girişine kadar sağlı –  sollu park etmiş durumda. Giden araçlar adım adım ilerliyor. Park sorunu zirvelerde, yine yüzlerce araç park edecek yer bulamadığı için tarlalara giren yollara girmişler, ortalarda dolaşan park etmek için yer arayan araçlar cabası.

Yani; tek gidişe dönmek bile çare olamamış Karağaç yolu ve Millet bahçesi için.

Urfa Göbeklitepe’de ne yapmışlar;

“Göbeklitepe antik kentine yaklaşık olarak 5 km kala devasa bir otopark yapmışlar. Binlerce araç alabiliyor. Ve asla özel otoların otobüslerin otoparkın ilerisine gitmesine izin vermiyorlar. Urfa Belediyesi’nin tahsis ettiği 4 adet otobüs sürekli gidip geliyor. Bizim gittiğimiz Nisan ayının sonu daha yoğunluğun olmadığı bir zaman olduğu için 4 adet otobüs vardı, turizm yoğunluğunun başlamasıyla birlikte ihtiyaca göre otobüs sayıları arttırılıyor. Bu otobüsler sayesinde bekleme, trafik sorunu yok, biniyorsunuz, 5 dakika sonra Göbeklitepe’nin dibinde iniyorsunuz. Alanı gezdikten sonra bekleyen ilk otobüsle geri. Ne güzel bir uygulama. Bunu gördükten sonra Edirne için ne yapabiliriz üzerine düşünelim biraz.

Karaağaç yolunu özel otomobillere yasaklanmalı. Sadece turist otobüsleri, bisikletler, motosikletler, Serhat Birlik araçları (gidişli gelişli de olabilir) bu yolda yoğunluk yaratmayacaklardır. Mesafe kısa olduğu için sağlıklı insanlar yürüyerek bu yoldan Millet Bahçesi ve Karaağaç’a gidebilirler. Sağlık sorunu olanlar ve yaşlılar için Edirne Belediyesi iki araç koyabilir, yeterlidir de iki araç veya Serhat Birlik burada çözüm olabilir.

Üstteki uygulama gerçekleşirse köprüler ve Karaağaç tarihi yolu turizm anlamında büyük bir çekim merkezi haline gelir. Karaağaç yolu üzerindeki işletmeler çok daha fazla iş yaparak gelir elde edeceklerdir. Otomobilin içindeki insan değil yürüyen insan para harcar.(Saraçlar Caddesi bunun en güzel örneğidir, önce esnaf karşı çıktı, şu anda hizmet sektörü iyi havalarda güzel iş yapıyor)

Hayali bile güzel. Trafiğe kapatılmış sessiz sakin Karağaç’a doğru yürüyen, salınan binlerce insan. İşletmeler ağzına kadar dolu, işletme sayısı çok daha fazla artmış ve Karaağaç yolu Edirne turizminin yüz akı olmuş.

Bir hayal gördüm, öneri olarak sunuyorum. Ki zaman gelir de gerçekleşirse bunu görmek isterim.

Sahadaki aday adayları!

Erken seçim olacak da ‘ne kadar erken’ o biraz muamma şimdilik!

Kuşkusuz, yasal süreç birkaç hafta bile öne çekilse adı erken seçim olacaktır.

En erken; 2027 sonbaharında seçime gidileceğini tahmin ediyorum şahsen.

Ve bugünkü şartlarda matematiksel olarak baktığımız da siyasal konjonktürü belirleyecek olan da Cumhur İttifakı olacağına göre de geriye Sayın Erdoğan’ın adaylığı isteyip istemeyeceği konusu kalıyor ki, bence ‘bir kez daha’ diyecektir.

Bugün yerelden, yani Edirne’den ve CHP den bahsedeceğimi bilmenizi isterim öncelikle.

Şuan görevde olan Milletvekillerini, Belediye Başkanlarını ve il ilçe yöneticilerini saymazsak, Edirne’de aktif olarak sahada olan, kahvehanelerde, toplantılarda, düğün derneklerde partililerinin yanında olan, dertleriyle dertlenen, mutluluklarını paylaşan ve haklı olarak da gözü milletvekilliği adaylığında olanlardan…

Muhalefet partileri arasında da erken seçimi en çok isteyen CHP den 3-4 isim dikkat çekiyor desem yanlış olmaz sanırım.

Bu isimlerin en başında da Namık Kemal Oğuz geliyor.

Görüyorum ki; son seçimlerden bu yana hiç ara vermeden sahada ve her yerde var!

Doğruyu söylemem gerekirse de; kendisini sadece sosyal medyadan tanıyorum o kadar.

Alfabetik sırayla birkaç isim daha verecek olursam bunlar da; Cumhur Pekdemir, Egemen Ilgın, Mustafa Bezbaş ve Şadan Şimşek olacaktır.

Kadın ya da erkek, şuan yoğun olarak sahada olup da gözümden kaçan başka isimler varsa da özür dilerim kendilerinden.

Gördükçe; onlardan da, diğer partilerden de bahsedeceğiz elbette.

SAROS’DA YENİ HESAP

4 Mayıs 2026 tarihli Hudut’tan bir haber:

“Saros’a ‘mavi bayrak’ hamlesi!

Edirne Valisi Yunus Sezer, bölgede en az bir plajın mavi bayrak alması için öneride bulunurken, turizm paydaşları da destek verdi. Toplantıda Saros için mavi bayrak çalışmalarının hız kazanması konusunda fikir birliği oluştu.”

**

Derken…

14 gün sonra, yani bugünkü Hudut’ta Saros ile ilgili bir başka haber:

“Saros YEKA adayı!

Türkiye’nin ilk deniz üstü rüzgâr Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanları (YEKA) için önemli bir gelişme yaşandı. Yatırım için belirlenen 4 alana dair Deniz Üstü Rüzgar Enerjisine Dayalı Aday YEKA İlanı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığının resmi internet sitesinde yayınlandı. Söz konusu alanlardan biri de yaklaşık 173 kilometrekarelik bölümü dahil edilen Saros Körfezi oldu.”

**

Bir sabah uyanıyoruz…

Haritanın üzerinde kırmızı çizgiler belirivermiş.

Saros Körfezi’nin açıklarında artık yeni bir “enerji sahası” belirlenmiş.

Adı da oldukça teknik:

“Yenilenebilir Enerji Kaynak Alanı.”

Kısaca YEKA.

**

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın 13 Mayıs 2026 tarihli duyurusuna göre, Türkiye’nin deniz üstü rüzgar enerjisi hedefleri kapsamında Saros Körfezi de aday alan ilan edildi.

Şimdilik aday yani!

Yaklaşık 173 kilometrekarelik bir deniz alanından söz ediliyor.

Şimdi bölge insanı doğal olarak soruyor:

“Bu ne demek?”

“Denizin ortasına ne yapılacak?”

“Balıkçılık bitecek mi?”

“Turizm etkilenir mi?”

“Yoksa bu gerçekten temiz enerji adına önemli bir adım mı?”

Aslında mesele tam da burada başlıyor.

Çünkü bu konu yalnızca enerji meselesi değil.

Aynı zamanda yaşam alanı meselesi.

**

Bugün Avrupa’nın birçok ülkesinde deniz üstü rüzgar santralleri kuruluyor.

Dev türbinler denizin ortasına yerleştiriliyor.

Rüzgârdan elektrik üretiliyor.

Kağıt üzerinde kulağa oldukça modern geliyor.

Karbon salımı azalıyor.

Fosil yakıta bağımlılık düşüyor.

Enerji ithalatı azalıyor.

Yani Ankara’dan bakınca tablo oldukça parlak.

Ama Saros’a kıyısı olan bir köy kahvesinden ya da  yazlıklardan bakınca tablo o kadar parlak görünmüyor.

Çünkü Saros Körfezi sıradan bir deniz parçası değil.

Yıllardır temizliğiyle övünülen, dalış turizmiyle öne çıkan, balıkçılığıyla geçim sağlanan, yazın nüfusu katlanan bir bölge.

Şimdi insanlar haklı olarak şunu merak ediyor:

“Bu türbinler tam olarak nereye kurulacak?”

“Kıyıdan görünecek mi?”

“Deniz yaşamına etkisi ne olacak?”

“Balık göç yolları değişecek mi?”

“Dip yapısı zarar görecek mi?”

Henüz ortada net cevaplar yok.

Çünkü bakanlığın açıklamasında yalnızca “aday alan” deniliyor.

Yani süreç yeni başlıyor.

**

İşte tam da bu yüzden şimdi konuşmak gerekiyor.

İş işten geçtikten sonra değil.

Türkiye’de genellikle büyük projelerin ortak bir kaderi var.

Önce “yatırım” deniliyor.

Sonra “milli mesele” deniliyor.

Ardından yöre halkına yeterince anlatılmadan süreç ilerliyor.

İnsanlar soru sorunca da bir anda “yatırım karşıtı” ilan ediliyor.

Oysa mesele karşı çıkmak değil.

Mesele bilmek…

**

“Mavi Bayrak” derken!

YER ALTI SULARI İLE ÇELTİK ÜRETİMİ ÇEVREYE İHANETTİR..

Çeltik ziraatı bir avuç insanı çok mutlu etse de çevreye duyarlı kitlelerde öfke çığ gibi büyüyor.. Ne var ki şikayetler, bu konuda yazılan yazılar, feryatlar ilgili yerlere bir türlü ulaşamıyor. Alınması mümkün önlemlerin hiç birisinin alındığı görülmüyor…

Neden? Çünkü bürokrasi de, siyaset erbabı da hatta basın da bu olayın üzerine gitmekten korkuyor.. Yetkililer halk sağlığını 8-10 çeltikçi uğruna görmezden gelip havaya bakıp ıslık çalıyor.

Demek ki her kesimin ya bir beklentisi ya da büyük korkusu var..

***

Gerekli kısıtlamaları, önlemleri almak şöyle dursun bu tarımın, neredeyse şehir meydanlarına kadar yayılmasına, köylerde evlerin bahçelerinde (saksılarda) bile yapılabilir hale getirilmesine şahit olarak paniklerdeyiz. En korkuncu bu tarımın artık yamaç alanlarda bile yer altı suları kullanılarak yapılması…

Meriç Nehri’nden beslenen alanlarda bazı kısıtlamalarla bu tarımın yapılmasına karşı çıkmak anlamsız… Bunun bilincindeyiz.. Sulanabilir bir ova var ve su var.. Ama su olmayan yerlerde yer altı sularından yararlanılarak çeltik üretimi yapılması çevreye, geleceğimize ihanettir

***

Fırsat bulmuşken söyleyeyim; Alınan coğrafi işaret çeltiğimizin kaliteli, kimyasala bulaşmamış, lezzetli falan olduğunu kanıtlamıyor.. Aksine “Coğrafi işaret” İpsala’da yetişen pirincin belki de tam tersi özellikleri nedeniyle kötü yönde reklam olmasını “işaret” ediyor.

***

Ekte bir vatandaşın gönderdiği mektubun fotoğrafını gönderiyorum.. Çok haklı olduğu şikayetleri var. Enez Kaymakamlığı gerekli yasal işlemleri yapmış. Ama yetmiyor. Hatta yasal bazı yeni düzenlemeler gerekiyor.

Örneğin tarlanın eve mesafesi yasal olarak 50 metre… Bu mesafe zaten komik bir ölçü.. En az 500 m mesafe gerekiyor. Hatta turizme açık bölgelerde bu mesafenin daha da fazla 1-2 km falan olması gerekiyor. Gerçi o mesafeler bile olsa artezyenlerle elde edilen su ile yapılan çeltik tarımının kesinlikle yasaklanması gerekiyor.

***

Bu yasal düzenlemeler için hangi bürokrasi, hangi Trakyalı siyasi, hangi İl Genel Meclisi öncülük edecek? Bir İl genel meclis Üyesinden rica ettim.”Geçen yıl anız yakanlara tahakkuk eden ve tahsil edilen para cezası nedir?” diye sordum. Araştırmak isteyince bu kardeşimize kendi partisinin büyükleri “Aman ..Sakın ha !” diyerek engel olmuş.

Sonuç : Bu kadar korku insanı insanlıktan çıkarır.

ÖZGÜRLÜKSE

Kuran’ı anlamak için okuyunca, öğrendiğim: “Tek Allah” yalnızca Kuran’da!..
Tek özgürlük var o da, ALLAH’IN DÜNYASINDA, TEK ALLAH İLE BERABER OLMAK!..
Diğer özgürlük sanılanlar ise, şeytanın hipnozunda, esaret altında, günahlara bulaşan, sonu felaket olan, ama özgürlük sanılan, aslında, ŞEYTANLA BERABER OLMAK!..
TEK ALLAH İLE BERABER OLMAK: Allah’ın razı olacağını gözetip, haram ve günahlara meyletmeden, hak ve helâlde yaşamak.
Muhtaç bir insanın, hayvanın, ağacın, bitkinin, kurdun, kuşun, muhtaçlığını gidermek, harama el uzatmamak, yalana, dolana, zararlı alışkanlıklara, lüks ve israfa düşmeden, helal ve çalışkanlıkla Allah ile beraber olmak.
Elinde verecek bir şey yoksa, bir tebessüm etmek, Allah ile beraber olmak!..
Ülken ve diğer ülkelerin, doğa ve tabiat varlıklarının faydasına çalışmak, Allah ile beraber olmak!..
Hava, su, toprak, hayvan, orman, tohum, sağlık, gibi kutsal nimetleri bozanlardan, korumak için uyarıp mücadele etmek, savaşmak, Allah ile beraber olmak!..
Cümle alemin muhtaçlığına, inanç, bilim, sanat ile, çareler üretmek için çıkar, karşılık gözetmeden çalışmak, Allah ile beraber olmak!..
Daha da çoğaltabiliriz!
Yani, tüm POZİTİF DAVRANIŞLAR, ALLAH İLE BİRLİKTE OLMAK!
Tüm NEGATİF DAVRANIŞLAR, ŞEYTANLA BERABER OLMAK!..

Neden mi, Çünkü ALLAH “HAYIR YOLUMDA EMEK VERİP, HARCAYAN KULUMUN YAR VE YARDIMCISI BENİM” diyor ya Kuran’da, onun için. O zaman, TEK ÖZGÜRLÜK, ALLAH İLE BERABER OLMAK olmuyor mu?..

Kuran’ı Kerim. Sure 52/Ayet 56:
Ben periyi ve insanı, yalnız bana ibadet etsinler diye yarattım.

BARIŞA DOĞRU

 

İki aydan beri devam eden İran-ABD savaşı barışa doğru yol almaktadır. Bu iyi bir olgu, bunun neticçesinde Ortadoğu belki biraz huzur bulacak. Tek sorun İsrail’in azgınlığı. Ona’da Amerika dur derse belki barışa daha yaklaşılmış olunur. Ama asıl mesele İran’ın ne isteyeceği. Buna karşılık Amerika’nın yani Trump’un takınacağı tavırdır. Her iki tarafta görüş birliğine varırsa barışa daha çok yaklaşılmış olunur. Bu da dünyayı rahat ettirir, tabi Ortadoğu’yu da.

İran, ABD savaşında haklı olan İran’dır, saldırıya uğrayan İran’dır. ABD askeri gücüne güvenerek İran petrolleri üzerinde hegemonya kurmak için saldırmıştır. Nedeni de Amerika petrol sıkıntısı çekmektedir, saldırıya sebep budur. Barış olması için her iki tarafında taviz vermesi gerekir. Her iki tarafta makul isteklerde bulunmalıdır. Amerika hala İran’ı yer yüzünden sileriz tahdidini savuruyor. Hangi çağda yaşıyoruz?

Bir istediği de zenginleştirilmiş uranyumu İsrail’i korumak amacıyla kontrol altına alınmasını istiyor. İran’ın istekleri savaş tazminatı, her ölen İranlı için maaş bağlanması, daha birçok istekler. Savaşta barışın olması için her iki tarafında makulde birleşmesi gerekir. Ancak o zaman barış olur. Bunun çaresi de her iki tarafında fedakarlık edip makul isteklerde bulunmasıdır.

Bugünün savaşları eski savaşlar gibi otuz yıl sürmüyor, en fazla üç-beş yıl sürüyor ve barışla neticeleniyor. İran savaşı da böyle olacak. Çünkü bu savaşın sonu yok, her iki tarafta bunu anlamalıdır. Savaş yalnız top tüfekle, ateşli silahlarla yapılmaz. Birde kamuoyu vardır yani halkın görüşü. Oda ağırlığını ortaya koyarsa dediğini yaptırır. Yaptırır çünkü ölenler halkın evlatlarıdır.

Bu savaşta Amerika Devlet Başkanı Trump, halkından çok kırık notlar almıştır, partisi zedelenmiştir, çok büyük hatalar yapmıştır. En büyük hatası da İran’ın dini liderinin Hameney’in öldürülmesidir. Bu hatadır. Trump dünya kamuoyunda eksi durumdadır, hataları yüzünden çok kayıplar almıştır.

Her savaşın ardından barış gelir, barışı istiyorsan savaşa hazır ol. Savaşlar devletlerde çok büyük değişimler yaratmıştır, imparatorluklar bitmiş, cumhuriyetler kurulmuştur, yeni ekonomik düzenler kurulmuştur, yeni devrimler yaratılmıştır. Bu dünyaya yaşamak için gelenler ölmüş, kalanlar yaşamaya devam etmiştir, sonu barışla noktalanmıştır. Bugünün savaşları füze ve tank savaşlarıdır. Ölüm ve yıkım tepeden geliyor, göğüs göğüse savaş pek yapılmıyor. Bir yerde savaşlara kader hakim. Atatürk bu konuda ileri görüşlülüğünü gösterip şu vecizeyi söylemiştir — İstikbal göklerlerdedir — Yıllar önce söylenen söz bugün doğrulanıyor. Ateşli savaşlarda her iki tarafta can ve mal kaybına uğruyor, en iyisi savaşlardan vazgeçmek. Ama nasıl, diplomasi ile.

En iyisi savaşlardan vaz geçmek BARIŞA DOĞRU yol almak . . .

TÜRK KADINI

Bebeğini sırtına bağlayıp, at üstünde zalimlerle savaşan TÜRK KADINLARIYDI TARİHTE!..
Türklerin tüm savaşlarında, şeytan uşaklarınca kandırılıp, düşmanca gelenler, sadece Türk ordusu ile savaşmıyor, “sivil, yaşlı, kadın, çocuk, bebek” demeden öldürüyor, iğrenç, insanlık dışı, canice, canavarca, işkenceler yapıyor, evlerin, camilerin içinde sığınan halkı yakmakatan zevk alıyorlardı. Böylesine, şeytan uşakları önderleri, tarafından kandırılmış, zalim orduların amacı, Türkleri dininden ve yurdundan kovmaktı!..
Türklerin savaşları asla bu amaçla olmadı. Türkler, kendilerini dininden ve yurdundan atmak isteyenlerin ordularını karşıladı ve son gerileme asırları hariç, asırlar boyunca hep savaşları kazandı!..
Fethedilen bölgelerin halkını, dininde ve yurdunda özgürleştirdi; bayındırlık başlattı, bizim atalarımız!..
Onlardan Allah razı olsun. Mesela komşu ülkeler, en az altı asır Türk hakimiyetinde yaşadılar, NE KÖTÜLÜK GÖRDÜLER TÜRKLERDEN?..
SAYGI, SEVGİ VE KARDEŞLİKTEN BAŞKA!..
HADİ BULSUNLAR DA SÖYLESİNLER?..
Şeytanla yatıp şeytanla kalkanların kandırmasındalar halâda, yazık ki ne yazık!..
Zalim komutanların kandırmasında ki, zulüm ordusunun saldırısı karşısında tek çare, onların zulmünü beklemek yerine, bebeğini, sırtına bağlayıp, at üstünde, zalimle savaşarak, bebeği ile birlikte ölmekti, Türk kadını için, tek yol!..
Bu anlattıklarımın kayıtlarını arasanız zor bulursunuz. İçerden sahip çıkan yok, ders çıkaran yok; dışardan, içerden yok eden çok!..
“Ancak, İzmir’de kendilerine “Şeytan tugayı” adını takanların, sivil halka yapıkları zalimlikler, kelimelere sığmaz..
Bir kısmı, Türk Dil Tarih Kurumu arşivlerinde, fotoğraflarıyla ispatlıdır.
Ayrıca, Sözcü gazetesinde, Yılmaz Özdilin, araştırıp, ispatlı yazdıklarını okuyup, öğrenin, “Şeytan tugayı” nın komutanı PRENS ANDREA’IN başına neler gelmiş?..
Allah onun zalimliklerini yanına bırakmış mı?..
“Şeytan tugayı-Yılmaz Özdil” yazın, google den öğrenin!..

Öğrenecekleriniz, dünyada ki cezası, bir de ahret cezası var ki, “DAHA ŞİDDETLİ CEZA VE DAİMİ CEHENNEM” diyor, Rabbimiz.

Kuran’ı Kerim. Sure 39/Ayet 51:
Artık, yaptıkları kötülüklerin vebali onları yakaladı. Bunlardan da, zulmedenlerin işledikleri kötülüğkler, başlarına gelecektir. Onlar bu husuta Allah’ı aciz bırakamazlar.