Nesilden nesle, kirlenerek geçen pis egolara dikkat!.. Bu egolar, her türlü maskeyi takabilir, her makamı işgal edebilir, etkili konuşup, ikna edici olabilir. Ancak yüz doğru, bir yanlışla sizi yakabilirler!.. Sakın her söylenene hemen inanmayın; sorgulayın, kolayına kaçmayın. Aile ve yakın çevresinde, nesilden nesle genlerle bulaşmış bu pis egolar, şeytanın en kolay, en hünerli kullandığı zaaflarımızdır. Bu egoların en belirgin özellikleri, “Yanlış üslup, doğru sözün katilidir.” hatası içindedirler. Yani, bir konuyu savunurken, kavgacı, saldırgan, suçlayıcı, aşağılayıcı, düşmanlaştırıcı bir tavır içindedirler. Oysa, bir konunun doğrusunu, yanlışını, açıklarken, İSPATLI, HOŞGÖRÜLÜ olmak, ÖĞRETİCİDİR!.. Saldırgan tavır, düşmanlığa, yani şeytana hizmet eder!.. Sakın benim yazdığım her şeyi Akıl, mantıkla, bilgiyle değerlendirmeden, “Doğrudur” diye, kabul etmeyin!.. Yani, konuyu sorgulayın, doğrusunu öyle onaylayın, ne kadar titizlikle dikkat etsem de, ben de insanım, egoma gelir yanılabilirim!..
Sorgulamaya gücümüzün yetmeyeceği tek kitap Kuran’dır. Kuran, sorgulanamaz!..
Kuran’ı Kerim. Sure 17/Ayet 53: Mümin kullarıma de ki: “Müşriklere yumuşak söz söylesinler. Çünkü şeytan aralarına fesat sokar. Şeytan insanın apaçık düşmanıdır.
İnsanlık, orta çağda, bin yıl tahrif edilmiş dinlerle karanlıkta kaldı da, SANKİ BUGÜN KURTULMUŞ MU?..
SÖMÜRÜCÜLERİN ÇIKARLARINA TERS GELİRSE, sadece, şekilde farklı, ama özde aynı, zulüm, tehdit ve katliamlar!.. AVRUPADA, ÖYLE BİR ORTA ÇAĞDI Kİ: *Bu şeytanın yeryüzü temsilcileri, halka parayla cennetten yer bile satıyorlardı, laiklik yoktu!.. Günahlar, birileri tarafından affediliyordu!.. Bu simsarlara itibar edip uyanlara gelince, “BEYİN NEREDE?..” Ara da bul, bulabilirsen!.. ORTA ÇAĞ KARANLIĞINDA: *Halk aydınlanıp, gerçekleri öğrenmesin diye, ortaya çıkan bilim evlatlarını, “Bunun içine şeytan girmiş” diye giyotinle katlediyorlardı!.. Simsarlar, “Dünya düzdür” diye uydurmuşlardı. Biri yuvarlak olduğunu ispatlarsa, “Sen bizim yalanımızı, nasıl ortaya çıkarırsın?..” diye, kelle giderdi!.. Bunu kimler yapıyordu?.. Haksız çıkarları bozulmasın diye din ve de devlet gücünü eline geçirenler, tabi ki. (Kuran, bu gidişi açıkça anlatıyor) *”Tek yargı hakkı Allah’ta” olduğu bildirilmiş olmasına rağmen, Engizisyon mahkemeleri kurmuşlar, AFOROZ, diye şeytani bir yargıyla, (DİNSİZ, İMANSIZ, ŞEYTAN) suçlamasıyla, haksız çıkarlarına karşı çıkacak herkesin yaşam hakkı yok ediliyordu!.. *Akıl hastaları, “şeytanlaşmış” denerek, meydanlarda, kandırılmış halkın tezahüratları ile yakılıyorlardı!… *BİLİMİ, GELİŞİMİ savunan, kadınlar, “CADI” denerek, surlardan atılıp, katlediliyordu!.. *Kiliselerde, İsâ, Allah ve Allah’ın oğlu olarak anılıyordu. Dualar, Allah’a değil, Hz. İsa’ya yapılıyordu. Hâlâ devam değil mi?!.. *Kuran’da gerçek Müslümanlık, gerçek Hıristiyanlık, Gerçek Musevi’lik yazıyor olduğu halde, tahrif edilemeyen Kuran’ı okumak, adeta yasak hale getirilmişti!.. Hâlâ devam değil mi? *Bu, yarısı simsarlar tarafından yazılmış Tevrat ve incil’lerde, Hristiyan’lar da, Yahudi’ler de kendilerini Allah’ın oğulları olduklarını yazmışlar, kim bu yazdıkları yalanlara inanmazsa, zulme ve katliama uğramaktaydı!..
Kutsal kitapları tahrif edilmiş, birçokları ŞİRKE DÜŞÜRÜLMÜŞ, ALLAH YOLUNDAN ÇIKARILMIŞ BİR HALDE SÖMÜRÜLMEKTEYDİLER!.. Hâlâ ne değişti?.. İşte bu, KARANLIK SÖMÜRGECİ ORDULARI ile HAK ERİ Türk’lerin savaşlarıyla doludur tarih!.. Ne yazık ki, şeytan ve uşakları, Türklere de Kuran’ı yorumlamak, anlamak için okutmamayı sağladı!.. Ve de, şeytan ve uşakları, Kuran’da ki tek doğrusu besbelli olan, dinlerini bölük börçük fırkalar, mezhepler haline getirmeyi başarmış gözüküyor!..
Kuran’ı Kerim. Sure 11/Ayet 23: Vaktâ ki Allah, onları kurtarır. Akıbinde yine yeryüzünde haksız yere fesat ve zulme başlarlar. Ey insanlar! Zulüm ve fesadınız ancak kendinizedir. Dünya metaı fanidir. Nihayet dönüşünüz bizedir. O vakit, bütün yaptıklarınızı size haber vereceğiz.
Dünyanın her yerinde iktidar olma amacını güdenler demokratik söylemleri dillerinden düşürmezler. Biliyorum; Tiran, Kral, Padişah, Çar, Sultan, Kaan gibi sözcüklerle demokrasi, demokrat,özgürlük gibi sözcükler yan yana gelmez. Yani ‘Demokratik Tiran’ olmaz.
Çünkü geçmiş insanlık tarihi göstermiştir ki toplumu yönetme erkini değişik şekillerde elde eden kişiden demokrasi beklenemez. Yönetme gücünü eline geçiren kişi mutlaka şiddet, korku, inanç, etnisite veya sermaye kullanılarak o makama gelmişlerdir.
Devlet dediğimiz olgu ilk kez Atina’da M.Ö. 3000’li yıllarda tartışılmış. Amaç; adil, mutlu ve insanın insanla ve insanın doğayla barışık yaşaması amaç edinilmiş. Günümüzün devlet felsefesinde de hep aynı arayış ve amaç vardır. Ancak bu felsefeyi yönetenler değil yönetilenler içselleştirmelidir ki demokrasi oluşsun.
M.Ö. 340 yılındaki tartışmalarda filozofların yazılı belgeye dönüştürdüğü birçok eserde Tiranlık kavramı incelenir. Genel kanı her Tiran ne şekilde olursa olsun tartışılır hale gelir. Her Tiran gün gelir bu gücünü devam ettirmek ister. İşte o zaman da kendi güvenliği ve tiranlığının devamı için ücretli görevliler bulur, emrindeki kamu güçlerini de lehine kullanır. Bunun ücretini de kamuya ait kaynaklardan sağlar. Kimin adına? Elbette “kamu çıkarı” adına.
Zamanın bilgeleri halktan toplanan vergilerin ortak çıkarlarda, kamu adına yapılan işlerde kullanımını isterken Tiranlar bu paraları kendi devamları için kullanır.
Kısacası insanlık tarihini incelediğimizde Tiranlar ile demokrasi gelmediği kesin olarak görülmüştür. Güvendiğimiz kişiler de demokrasiyi sağlayamaz. Demokrasi ancak ve ancak yurttaşların duyarlılığının artması ve yurttaşlık görevi olarak demokrasi mücadelesi vermek ile olacaktır.
Tiranlık ile insanın mutluluğunun ve özgürleşmesinin sağlanamayacağını bilen bizler, demokrasi mücadelesi yapmak yerine susup beklersek, baskı ve yoksulluğa boyun eğersek Tiran, kendi devamı için baskıyı, yoksulluğu, şiddeti arttıracaktır. Tiranlıklara son vermek adına mücadele yapılıyorsa da antik Yunandan beri Tiranlık bir şekilde devam etmiş ve etmekte olması düşündürücü değil mi?
Oysa biliyoruz; toplumlar itaat ederek, boyun eğerek kendi sonlarını hazırlarlar. Ki eksik mücadele sayesinde bugün dünyada Tiranlık devam etmekte ve ilginçtir ki insanlık Tiranlık yönetimlerine doğru hızla gitmektedir.
2026 yılındayız ve dünya, maalesef silahlanma başta olmak üzere bilim ve teknolojide koşar adım yeni ürünlerle buluşuyor. Biz de bunlara müşteri oluyoruz. Çünkü bilim kamusal değil ticari kullanılıyor. Ekonomide liberal bakışla; “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkesini benimseyenler düşüncede tiranlığı dayatıyorlar. Farklı düşünenleri cezalandırıyorlar.
Egemenlik milletindir diyenler seçmenin yarısından fazlasının oyunu alan belediye başkanlarını görevden alabiliyorlar. Devlet ekonomik hayata müdahale etmemelidir diyenler toplumun ekonomisini ellerine geçirdikten sonra gider musluğunu hep aynı yere doğru çeviriyorlar. Yurttaşı yoksullaştırırken bir avuç sermayeyi dünya sıralamasına gönderebiliyor.
Bu gidiş olumlu değildir. Aklımıza başımıza toplayıp yasalardan gelen haklarımızı kullanarak ses çıkarmalıyız. İdarenin direksiyonunu; kazanılmış evrensel hukuk ilkelerine, doğal yaşama ve akla-bilime doğru çevirmek için bir araya gelmeliyiz. Aksi halde tiranlık dünyayı teslim alacaktır.
Hani o, GÖRÜYORSUN YA… Hani o, DUYUYORSUN YA… Hani o, KOKLUYORSUN YA… Hani o, DOKUNUYORSUN YA… Hani o, TADIYORSUN YA… HEPSİ SONSUZ SEVGİDEN SANA… ANLASANA?.. SONSUZ SEVGİYLE SARMALANDIĞINI!..
ANLASANA?..
Kuran’ı Kerim. Sure 16/Ayet 53: Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğunda yalnız O’na yalvarırsınız. 16/51: Allah buyurdu ki, iki tanrı edinmeyin! O ancak “BİR TANRIDIR.” O halde yalnız benden korkun!
İmamoğlu’nun Silivri’den gönderdiği ve CHP mitinglerinde okunan mektuplar değil sadece bu yazıya sebep.
T24’teki Cansu Çamlıbel röportajı ve hemen ardından Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan açıklamalar da cevap zarureti doğurdu.
Çarşambaları ‘Cuma hutbesi’ gibi okunan İmamoğlu’nun mektuplarını ve gazetelerde yayınlanan açıklamalarını muhatap alması doğaldır ismiyle müsemma bu köşenin münhasıran ‘demokratik siyaset’ kapsamındaki hassasiyetleri gereği…
‘Çarşamba mektupları’ üzerine söylenecek pek şey yok zira İmamoğlu’nun başta kendisini unutturmamak ve haksız gördüğü tutukluluğuna dair savunma amaçlıdır.
Biz de altını çizelim: İmamoğlu’nun tutuklu yargılanmasından dolayı kamuoyunda oluşan algı negatiftir. Kendisine haksızlık yapıldığı, bir siyasi operasyon yönündeki kanaat yaygın şekilde kendini göstermektedir.
Bu kanaati, İmamoğlu’nun yanı sıra tutuklu çokça CHP’li belediye başkanlarının varlığı da kuvvetlendirmektedir.
Lakin zaman içinde ortaya dökülen bilgi ve belgeler, yargılama sürecindeki savcılık iddianameleri, İmamoğlu’nun mağdur pozisyonunda tereddüt yaratmaktadır.
Yine de buna iktidarın algı operasyonu gözüyle bakan da az değildir ve ağırlıklı CHP üye ve seçmeninden oluşmaktadır.
AKP’nin iktidarda kalma amaçlı yıllardır abandığı toplumu kutuplaştırma politikalarının sonuçlarındandır bu ve şüphesiz her iki kutup için de geçerlidir. Diğer bir ifadeyle, rasyonel düşünce yerini duygusal yaklaşımlara terk etmiştir.
Bu durum, sadece ülkede demokratik siyasetin zemin kazanmasında engel teşkil etmemekte, ülke yönetiminde reaksiyoner siyasetin kanıksanmasına ve dolayısıyla kitlelerde vurdumduymazlığa yani hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair bir düşünceye de yol açmaktadır.
Çamlıbel’in röportajda öne çıkardığı şu Ekrem Bey saptamaları ile devam edelim…
//Herkesin dilinden kültürüne ve inançlarına kadar eşit yurttaşlığı hissedeceği bir süreç, Türkiye’ye en büyük sıçramayı yaşatacaktır. Demirtaş’ın dediği gibi, Diyarbakır’da bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız. Çözüm komisyonunu geleceğimin pazarlık edildiği bir yer olarak görmüyorum, görülmesine de izin vermem. Sürece destek vermeye devam edeceğiz.//
CHP merkez yönetiminin ne yapıp yapamayacağına izin verme yetkisi, “İmam’ın Cumhuriyet Halk Partisi” başlıklı yazımızın teyididir. Teşekkür ederiz.
Mamafih bu ayar verici ifadeniz pek karşılık bulmadı Ekrem Bey.
CHP’nin sürece verdiği destek gelişmeleri uzaktan izlemekten ileri gitmedi. İmralı ziyaretine katılmayarak sürece mesafesini de net koydu CHP, ya da koymak zorunda kaldı.
Ayrıca süreç, zaten birçok yönden sorgulamaya açıktı. Suriye’de ABD’nin SDG politikasındaki değişiklik ve özellikle Bahçeli’nin durumdan vazife çıkaran son açıklamaları, sürecin yapay niteliğini daha görünür kıldı.
O halde İmamoğlu’nun yukarıdaki sözleri ne anlama geliyor tribünlere seslenmekten öte?
Ciddi boyutta sorunlu ve abartılı ifadeler de var: “…en büyük sıçrama…” özensiz bir tespit değil mi, değerli okur?
Şu klişeleşmiş “eşit yurttaşlık” lafının da DEM ile son yerel seçim ittifakına dayalı nabza şerbet babında kullanıldığı apaçık. Çünkü ülkede “eşit yurttaşlık” sorunu kapsamlıdır ve DEM Parti’nin siyasi zihin haritasına bırakılamaz.
Popülist bir dil üzerinden, masaya konulan serpme mezeler misali nokta atışlar ile ortaya bıraktığınız lafların alıcısı muhakkak olacaktır; fakat farklı bir profil çizme çabasındaki bir siyasetçi iddianızı sürdürmekte gün gelir size ayak bağı olur Ekrem Bey.
Nitekim sahicilik/inandırıcılık/güvenilirlik gibi değerlerin şahsınızda eğreti durduğuna dair kamuoyunda oluşan algı gözden kaçmayacak mertebeye doğru ilerlemektedir.
Bunda, seçildiğiniz ilk günden beri İBB’de israfı önlemeyi başat gören yönetim politikanıza rağmen sizin ve etrafınız hakkındaki yolsuzluk iddialarının boyutu önemli bir yere sahiptir.
Tüm bunları iktidarın bir oyununa indirgeyerek de işin içinden çıkmanız zor görünüyor. Toplumsal hafıza kayıtlarının zaman içinde silineceğine güveniyorsanız o başka.
Çamlıbel söyleşisindeki şu iddianız da sorunlu Ekrem Bey.
// Eğer adaylıkta ısrar ediyorsa; 15,5 milyon insanımızın iradesine halel getirmeyecekti, sandıkta karşıma çıkmaktan korkmayacaktı. (…) Ekrem İmamoğlu’nun katılamadığı, özgür bir şekilde yarışamadığı bir seçim, Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olur. On milyonların, Ekrem İmamoğlu yerine adaylaştığı bir seçime dönüşür.//
Hemen belirtelim: Ekrem İmamoğlu’nun katılmadığı, özgür bir şekilde yarışmadığı bir seçimin meşruiyet sorunu olmaz, yanlış bir çıkarımdır; bir hüsnükuruntudur.
CHP’nin koyduğu sandıklara on milyonların verdiği oy o günlerin koşullarında gerçekleşmiştir; bugünün dinamikleri farklıdır, ilerde neler olacağını kestirmek ise hiç kolay değildir.
Ekrem Bey! Sıkça kullandığınız “korkaklık, cesaret, mertlik” gibi sözcükleri bir siyasi jargona dönüştürmenizin şöyle bir mahzuru var: Bir kere sabun köpüğü ifadelerdir; halka hoş gelebilir, doğrudur.
Ancak, içinde bulunduğunuz durumda oldukça hafif kalıyor. Halkla ilişkiler uzmanlarının önerdiği her şeyi kolayca kullanırsanız, akıl süzgeciniz tembelleşir, ‘sokma akılla’ hareket eden bir siyasetçi izlenimi verirsiniz. Oysa iz bırakmak için önce kendiniz olacaksınız, ayaklarınız kendi gücünüzle yere sağlam basacak.
Muhakkak farkındasınızdır: “Her şey çok güzel olacak” sloganı artık boşlukta sallanıyor. Halkın sıkıntılarını istismar eden, boş umut pompalayan bu sloganı uzun zaman kullandınız. Slogan müellifini de CHP Parti Meclisi’ne alarak ödüllendirdiniz. Anlık yarattığınız bu heyecanlı mesajdan geriye ne kaldı?
Miting meydanlarında terennüm edilen, Bertolt Brecht’in Nazilere karşı muhalifler tarafından ve çeşitli coğrafyalarda faşist, totaliter, otoriter rejimlere karşı da kullanılmış “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganının son kullanım tarihi ne zaman?
Kuşkusuz kitleleri zinde tutar, ajite eder, heyecan verir ama neticede sandıkta değişecek bir iktidar yapısında isabetli midir?
Evet, algı yaratarak, kitle psikolojisine dayalı sloganlar üzerinden yürütülen bir siyasi mücadelenin sürdürebilirliği tartışmalıdır.
Halkla ilişkiler uzmanlarının mahzur görmediği böylesi popülist ifadeler eşyanın tabiatından kaynaklıdır. Diğer bir ifadeyle, onlar, sadece seçim kazandırmaya odaklı varlık gösteren profesyonellerdir. Bir siyasetçiyi diş macunu, çocuk bezi, bulaşık deterjanı gibi, bir mal gibi pazarlamakta sakınca görmezler.
Kendini halkla ilişkiler uzmanlarının yönlendirmesine, popülist siyasi dilin cazibesine kaptırmanın bir bedeli olabileceğini hiç hesaba katmıyorsunuz, topun gelişine zevkle vuruyorsunuz Ekrem Bey.
Cansu Çamlıbel’in yazılı gerçekleştirdiği mülakatta şu saptamalar da bir şeyler söylüyor…
//Ekrem Bey’e yazarken (çünkü bu koşullar altında başka türlüsü mümkün değil), hayatımda kendisiyle ne dışardayken ne de içeri girdikten sonra hiç söyleşmediğimi fark ettim. Yüz yüze konuşabilseydik mutlaka ki bambaşka bir şey okurdunuz. Ancak kendisiyle bu ilk mülakatımda fark edeceksiniz ki kalemi de belagati kadar kuvvetli.
Küresel düzenin geldiği yeri analiz ederken siyaset bilimci Samuel Huntington’ın ‘demokratikleşme dalgaları’ tezine yaptığı atıf dikkate değer. İmamoğlu’nun “Tarih bir sarkaç gibidir. Bugün bu sarkaç insan doğasının karanlık taraflarının ön planda olduğu bir yere doğru gidiyor. Biz ve bizim gibi düşünenler sayesinde sarkaç yakın bir zamanda mutlaka yön değiştirecek” sözleri sadece bir temenninin değil bir iddianın da tezahürü.//
İLETİŞİMLE İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER e alıntılarla giriş yaptık. Şimdi gelelim bizim öğrenebildiklerimize, düşünebildiklerimize.
İletişim aracımız, Türkçemiz, en az 15 yıllık, çok aşamalar geçirmiş, çok değişikliğe uğramış bir dil. Bugün kullandığımıza Arapça da, Farsça da, Batı dilleri de karışmış. Öyle ki bugün hepimizin kullandığı birçok sözcük Arapça-Farsça kökenli. Bu belki iletişimi pek etkilemiyor. Ama bazı aydınlarımızın doğu veya batı dillerinden alıntılar yapması, acaba anlaşılmamak amacıyla mı diye düşünüyoruz. Bizim tek amacımız ise bilgi paylaşmak. Bu nedenle, (1) çoğunluğun kullandığı sözcükleri seviyoruz; (2) yeni bir şeyler söylemeye çalışıyoruz; (3) bu nedenle bazen sıkıcı olmaktan da kaçınıyoruz. Bu yazımızda da dillerin genel yapısını anlatmaya çalışacağız.
(1) Her şeyi adlandırmışız. Bu adların dilbilgisindeki adı isim. Özel isimlerde olduğu gibi tek tek, cins isimlerde olduğu gibi birbirine benzer bulup birçok şeyi. İletişimde ilk zorluk cins isimlerde çıkıyor. Basit bir örnek: Domates yeniş biçimine göre sebze, bitki yapısındaki yerine göre meyve. Yenge isminin karşılığı ise çok daha belirsiz. Babamızı,oğlumuzu ayrı tutarak erkek akrabalarımızın eşi deyiveriyoruz. Pazardaki esnaf içinse yenge saygı sözcüğü. Bilimdeyse her isim için uzun tanımlamalar yapmamız gerek. Yalnız somut şeyleri değil, soyut kavramları da adlandırıyoruz. İletişimde asıl belirsizlik soyut isimlerde. Örneğin bilgi deyince birçok soru hatırımıza geliyor. Anlamadan ezberlediğimiz bir dua bilgi mi? Bilgileri somut bilgi-soyut bilgi diye ayırabilir miyiz? Bilginin yararı bilgiyi edinen için mi, toplum için mi olmalı? Bu soruların yanıtlarında uzlaşamazsak iletişim sağlayamayız. Örneğin ilke, örneğin inanç, örneğin ruh… Bunları tanımlamak bir yana, açıklayabiliyor muyuz? Bu tanımlama veya açıklamalarda uyuşmazsak iletişim sağlayabilir miyiz?
(2) Her şey değişiyor. Üstelik türlü türlü. Bu değişimlerin dilbilgisindeki adı fiil. Tek bir değişime karşılık özel bir fiilimiz yok. Bu nedenle isimlerdeki tüm belirsizlikler fiillerde de var. Yemeğin pişmesi, insanın üşümesi… gibi bazı filler daha somut, kolay anlaşılabilir. Bilmek, öğrenmek, anlamak… gibi bazı fiillerse soyut, iletişim sağlamamız için sorgulamamız gerek.
(3) Değişen nitelik kazanıyor. Bu niteliklerin yeşeren yeşil, kızaran kırmızı, bilgi edinen bilgili… oluyor. Bu niteliklerin dilbilgisindeki adı sıfat. Yine bazı sıfatlar daha somut, kolay anlaşılır; bazı sıfatlar daha soyut. Belirsizlikler de aynı. Ne iyi, ne kötü uzun uzun irdelenmesi gerek.
(4) Fiillerle, isimlerle adlandırdığımız şeylerin değişimini, sıfatlarla niteliğini belirliyoruz. Ama biz değişimleri de nitelemek istiyoruz, hatta sıfatları da. Bunu zarflarla yapıyoruz. Zarflar, fiil veya sıfat zarfları diyebiliriz.
Bu dört sözcük iletişimin ana ögeleri, tüm belirsizlikleriyle. (Zamir benzerlik gereksinmeden kullandığımız bazı genel isimler. Ayrıca iletişimde önemi ikincil bazı yardımcı sözcüklerimiz de var.)
İletişim amacıyla bildirilerde bulunurken isim cümlesiyle bağıntılar kurarken, fiil cümlesiyle değişim, sıfat cümlesiyle nitelik bildirirken; (1) sözcüklerde değişim yapıyor, (2) sözcükleri grupluyor, (3) grupları belirli kurallara göre diziyoruz. Basit cümleler kuruyoruz. Ama bununla da yetinmiyor, isim yerine isim cümleciği, sıfat yerine sıfat cümleciği, zarf yerine zarf cümleciği kurarak bileşik cümle kuruyor, bildirimizi zenginleştiriyor, karmaşıklaştırıyoruz.
Genel bazı bir şeyler anlattık, örneklerle somutlaştırmayı bir sonraki yazımıza bırakalım.
Keşan Medya Gazetesi İmtiyaz Sahibi Sayın Mustafa BEZBAŞ Medya Keşan’da yayınlanan paylaşımında çeltik üreticisinin haklı sıkıntılarından söz etmiş…
Enez kamuoyu ve Sivil Toplum Kuruluşları olarak bizler de çeltik tarımının özellikle Enez’de yarattığı doğa ve çevre ile ilgili sorunlar nedeniyle bu konuya ilgimizi zaman zaman sözlü ve yazılı olarak dile getirmiştik. Bu açıklamalarımızda çeltik üretimine karşı olmadığımızı, ancak bu tarımın SÜRDÜRÜLEBİLİR kurallarının oluşturularak çevreye zarar vermeden yapılması gerektiğini vurgulamıştık.
***
Çeltik, İpsala ve Edirne Ovası taban suyunun yüksekliği ve Meriç Nehri’nden kolayca suyun temin edilebilmesi gibi gerekçelerle tartışmasız yörenin en önemli ve en kazançlı tarım ürünüdür. Ama tarım, sadece üreticinin daha çok kazanması için yapılmaz. Getirisi maddi açıdan ne olursa olsun doğa /çevre ve insan sağlığı açısından götürüsünün ne olduğu da çok önemlidir.
Örneğin “Getirisi daha çoktur” diyerek kenevir ve haşhaş gibi uyuşturucu ham maddesi olan ürünlerin tarımına izin verilebilir mi? Bunun gibi yasal olsa da çevreye önemli zararlar veren ürünlerin tarımında da kısıtlayıcı önlemler mutlaka gereklidir.
***
Kısaca söz etmek gerekirse kuralsız, denetimsiz, nadasa bırakılmadan, aralıksız yapılan çeltik tarımı nedeniyle bu ovanın çölleşeceği konusunda zaten çok önemli kaygılar yaygındır. Olayın bu yönü, bu satırların yazarının haddini aşsa da hunharca tüm ovada, harman sonrası başlatılan ANIZ YAKMA nedeni ile toprağa, börtü böceğe, mikro organizmaya verilen zarar ilk mektep çocuklarının bile gözlemleyebileceği bir gerçektir.
Bunun yanı sıra rüzgarlar sayesinde Enez’e kadar gelen anız dumanları ile insanlar göz göre göre zehirlenmektedir. Yine bu anız yakma sürecinde, bu dumanlarla, artık oldukça işlevsel hale gelen İpsala- Enez Yolunda trafik engellenmekte ve hatta kazalara neden olmaktadır.
***
Bunun dışında ziraat ilaçları ve gübrelemenin yarattığı olumsuz sonuçlarının en anlamlı göstergesi Gala Gölü’ndeki üretim çeşitliliğinin azalmasıdır. Bugün artık kızılkanat, çapuka, kerevit, turna, yayın hatta yılan balığı gibi Enez’le özdeşleşmiş balık çeşitleri kaybolmuştur ya da çok azalmıştır. Gala Gölü’ndeki su ürünleri üretimi bu yörede tarımın çeşitliliğinin hemen hemen tek alternatifidir. Ne var ki Gala Gölü havzası yani Milli Park alanı çeşitli bahanelerle daraltılmakta ve yeni çeltik alanları yaratılmaktadır.
Yıllardır Enez’in bir adım öteye gidemeyişinin en önemli nedeni olan sivrisinek, çeltik tarlalarının doğal üretimidir. Çeltik alanlarının daraltılması gerekirken aksine devlet eliyle genişletilmesi bu olumsuzlukları daha da içinden çıkılmaz hale getirmektedir.
***
Çeltik üretimi artık emek / yoğun bir tarım seçeneği değildir. Sanayileşmiştir. Sermaye sınıfının seçeneği haline gelmiştir. Eline kazma kürek almadan tarlasının başında bile bulunmadan, güney doğu ağaları gibi büyük şehirlerde oturup harman zamanı bir biçer/döverle, bir ya da birkaç işçi ile süreci yürütenlere çiftçi diyebilmek abartılıdır.
***
Özellikle devlete ve belediyelere ait tarım alanlarının kullanımı öncelikle ve pazarlıkla yörede kurulan kooperatiflere verilmelidir. Bu kooperatifler eliyle, devlet sübvansiyonu da kullanılarak daha sağlıklı, münavebeli disiplinli tarım yapılabilir. Çeltik tarımı o zaman emek yoğun bir seçenek halinde tüm Edirne Köylüsünün ortak sorunu haline gelebilir..
***
Hem üreticilerin hem de bu tarımın kurallarının yarattığı sorunların oturulup tartışılması kaçınılmazdır. Bugün yer altı suları kullanılarak yapılan çeltik ziraatini savunabilecek aklı başında hiç kimse yoktur. Çeltik Komisyonları işlevini yitirmiştir. İpsala pirincinin “Dünyada Birinci”liği söz konusu falan değildir.
Meriç ve Ergene suları ile yapılan tarımda üretilen çeltiğin halk sağlığı açısından da tartışılması gerekmektedir. Yani tartışılacak konu çoktur.
***
Çeltik tarımından tümüyle vaz geçilmesini düşünmek elbette mümkün değildir. Çünkü Meriç Ovası’nın başka alternatifi yoktur. Ama alınacak önlemlerle hem üretimin artırılması, hem emeğin karşılığının alınması, hem toprağın, çevrenin, Gala’nın korunması ile SÜRDÜRÜLEBİLİR BİR TARIM mümkündür.
***
Çevreciler ve Ziraat Odaları’nın müşterek ya da ayrı ayrı bu konuların tartışılıp kuralların yeniden oluşturabileceği toplantılara keşke Sayın BEZBAŞ ve Medya Keşan Gazetesi öncülük etse, bu konuda artık bilim adamları devreye girse… Sadece çok bağıranın haklı kabul edildiği anlayış bilimsel bir yöne çevrilebilse… Beklentimiz budur…
*Gökten üzerine SEVGİ YAĞMASINI ister misin?.. Şarıl şarıl yağıyor ya işte!.. *Ağaçlardan, SEVGİ TOPLAMAK ister misin?.. Vitaminli tatları topluyorsun ya işte!.. *Topraktan SEVGİ FIŞKIRMASINI ister misin?.. Var ya tohumun, ek, sula fışkırsın!.. *Kana kana, SEVGİ İÇMEK ister misin?.. İçiyorsun ya, topraktan kaynıyor ya suyun!.. *Doya doya, SEVGİYLE BESLENMEK ister misin? Güneş, toprak, su, hava, hayvanlar, ağaçlar, otlar hepsi hizmetinde!.. *Ayaklarının altına, SEVGİ SERİLMESİNİ ister misin? Toprak, çimenler, çiçekler, serilmiş ya!.. İSTEMEYİ HAYAL BİLE EDEMEYECEĞİN SEVGİ, VERİLMİŞ YA, PEŞİN PEŞİN!
LÂYIK YAŞAMAK, ÇOK MU ZOR?..
Kuran’ı Kerim. Sure 16/Ayet 52: Göklerde ve yerde ne varsa, O’nundur; din yalnız O’nundur. O halde Allah’tan başkasından mı korkuyorsunuz? 16/53: Nimet olarak size ulaşan ne varsa, Allah’tandır. Sonra size bir zarar dokunduğu zaman da yalnız O’na yalvarırsınız.
“Ne emekliliği be, emekli maaşıyla geçinilir mi” diye sinirli sinirli söylendi karısının sözlerine.
“Sen emekli oldun da çok şakıttın sanki! Yirmi bin yeni olacak maaşın. Dua et anam kızanlarımıza baktı çalıştın biraz fabrikada ucundam emekli olabildin, o da senin masraflarına bile yetmiyor baksana.”
Askerden sonra devlet dairesine girmiş, anasının ısrarıyla görücü usulü evlenmişti. İlk kızanlarından sonra yetmemeye başlayan memur maaşı nedeniyle karısını fabrikaya işe koşmuştu. Arada ikinci çocukları olmasına karşın anacığı kızanlara bakmaya devam etmiş karısı da tazminatlı ilk çıkışını aldığında “yeter artık” diyerek işi bırakmıştı.
Okula giden iki çocukla karısının aldığı tazminat iki yılda erimiş, ardından karısının emekliliği gelmiş kıt kanaat geçinmişler, kızanlarını okutup harç, borç ikisini de evlendirmişlerdi.
Nihayet ilk arabalarına kavuştular kızanları baş göz edince. İkinci el, yirmi yaşındaydı arabaları, bankadan kredi çekerek. Borcu daha yeni bitmişti bozuldu arabaları. Yeni motor yaptırdılar ve ilk uzun tatillerine çıktılar.
Üç haftalık bir geziyle Türkiye’nin yedi bölgesinde teker eskittiler. Öğretmen evlerinde, kamu kurumlarında, pansiyonlarda konaklayarak gezdiler. Gezi bittiğinde kredi kartlarının limitleri de bitmişti. Altı ay kredi kartı borçlarını ödediler. Ama mutluydular, yıllarca erteledikleri dileklerini gerçek olmuştu sonunda ya.
Sevmişlerdi gezmeyi. Her yıl bir taraflara gezi planları yapmaya başladı yaşlı karı koca. “Bir ay tatil yaparız gerekirse on bir ay borçları öderiz, canımızdan önemli mi?” diyerek hayaller kurarken bir yıl sonranın hayallerini kurmaya başladılar. Kim bilir belki Avrupa’ya bile turlara giderlerdi, neden olmasın ki?
Bir sonraki tatili ertelemek zorunda kaldılar. Ne de olsa bir torunları olmuştu ve çok mutluydular. “Bir sene nedir? “Kırk yıl bekledik bir sene mi daha bekleyemeceğiz” diye düşünerek sevgiyle sarıldılar torunlarına, bakımını da üstlendiler. Artık çalışmayan gelinleri nedeniyle çocuklarının daralan bütçelerine yardım için torunun bezleri, mutfaktı derken kendi bütçeleri başladı daralmaya.
Ardından diğer oğullarından da bir torun geldi senesi dolmadan. İlk toruna bakarken diğer toruna bakmamak olur mu diyerek iki torun birden bakmaya başladı babaanne. Dede de mesailerden kalan cumartesi pazarları torunlarıyla geçirmeye başladı. Ardından birer torun daha, oldu mu dört torun.
Ne bütçe kaldı ne de zaman tatil yapmaya. Emekli olsa bir türlü olmasa bir türlü. Seyyanen 2023 yılında aldıkları zam sonrasında maaşları biraz nefes aldırmıştı. Oysa şimdi karısının emekli maaşı, kendi zamlı maaşıyla bile zor çıkartıyorlardı ay sonunu.
Karısıyla birlikte kurdukları bir hayal vardı gençlik yıllarında. Çocukları evlendikten sonra kendisi de emekli olacak, Edirne’deki evlerini satarak Enez’de veya Ege’de bir yazlık alarak bütün yılı orada geçireceklerdi.
Bütün hayallere veda ettikleri gibi artık arabalarını bile sitenin garajından çıkarmaya ne zamanları, ne de bütçeleri yetmez olmuştu.
“Gel de emekli ol şimdi” diye tekrar söylendiğini duymadı karısı. Emekli olsa maaşının yarısını bile alamayacaktı sonuçta. Bunları düşünürken açık televizyonda spikerin üniversite hocalarının emeklilik yaş sınırının 67’den 72’ye yükseltildiğini duyunca dikkat kesildi.
“Memurların da yükseltirler mi acaba?”diye düşündü. 62 yaşına gelmişti bile. Ne kalmıştı burada zorla emekli edileceği 65 yaşına. Düşündükçe uykuları kaçıyordu. “O kanun bi çıksın çalışırım ben de 72 yaşına kadar, hem de o partiye oy vermezsem…” diyerek hayaller kurmaya başladı.