Kategori arşivi: Yazarlar

DÜN — BUGÜN — YARIN

Sayın okurlar dünyaya gelmişiz yaşamak için, ne bırakırsak bizden sonrakiler için kardır. En iyi bırakacağımız şey başımızdan geçen olayların yorumu ve nedeni olur. Bizden sonra gelenler bu konularda ibret alıp, aynı hataları işlemesinler. En iyi analiz, Dün neydi, Bugün ne, Yarın ne olacak? İşte bütün mesele burada. Sizleri bilmem ama benim yaşım doksan oldu, bu zaman dilimini üçe ayırıyorum. 1936-1980 birinci 45 yıl DÜN, 1980-2025 ikinci 45 yıl BUGÜN. 2025’ten sonrası YARIN dan sonrası. Bu yıllar nasıldı ? İşte bu yılların objektif bir görüşle analizini yapıp yorumlayalım.
-DÜN-
Kendimi bildiğimde yaşım 3—4 yaş arası. İyi kötü ihtiyaçlarımı karşılayabiliyordum. Güzel bir evimiz vardı. Tek noksanımız babasızlık. Bu nedenle normal bir gelirimiz olmadığı için geçim sıkıntısı çekiyorduk. Gelirimiz oturduğunuz evin alt iki odasını kiraya vermiştik. Bir de küçük babadan kalma dükkanın kirası vardı. Bunlarla kıt kanaat geçinmek. Zaten o günler Türkiye’nin geneli fakirlik ortamında yaşıyordu. Zengin çok azdı çünkü genç Cumhuriyet, Osmanlı’nın külleri üzerine kurulmuştu. Nüfusumuz 15 milyon, Edirne’nin nüfusu 40 bin, şehirde zengin olan bir kaç Yahudi tüccar, bir de toprak sahibi kimseler. O günlerde iş olarak yapılan ağırlıkta çiftçilik, esnaflık, memurluk, sanayi olmadığı için işçi zümresi pek yoktu.
Geldik kırklı yıllara, Edirne’de motorlu araç olarak Askeriyenin, resmi bir iki otomobil, şahsa ait otomobil toplasan onu geçmez, atlı araba, yedi tanede kamyon, kalanı at, öküz arabası. Edirne’de aydınlatma sokaklar ve evlerin bazıları elektrikle, diğerleri gaz lambası ile. Asfalt yol yoktu, ana yollar şose, mahalle yolları Arnavut kaldırımı, evlerin tamamı ahşap ve fakir bir Belediye.
Geldik 40’lı yıllara, bende ilk okula gitmeye başladım. Beş yaşındayım, söyleneni anlıyorum, en çok konuşulan ve dünyanın başına bela olan Alman’ya savaş çıkaracakmış ve Atatürk ölmüştü. Türkiye’nin yönetimi İsmet İnönü’de. -Paşa – Türkiye müttefiklerin yanında savaş dışı bir devlet, tabi tedbirini alıyor. Muazzaf ve, Yedekler askere alınıyor, Türkiye’nin nüfusu 17 milyon, 800 bin asker barındırıyor. O günlerde tarım ile uğraşan erkeklerdi. Evin erkeği askere alınınca gıda kıtlığı başladı. 225 gramlık ekmek 125 grama indirildi, oda karne ile satılıyordu. İstediğin kadar alamazsın. Akşamları karatma uygulanıyor, saat dokuzdan sonra sokağa çıkılmıyordu.
O günlerde bütün Türkiye fakirdi, bazı kimseler kış günü soğukta ayakkabısız, yalın ayak, karın buzun üstüne basarak yürüyenler vardı. Bende ilkokula ayakkabı alacak paramız olmadığı için nalın giyerek giderdim. İşsizlik zaten iş sahaları yok, okulda gaz maskesi nasıl kullanılır uygulamaları yapılırdı. Bu arada eğitimde çok önemli bir uygulama oldu, Köy Enstitüleri kuruldu.
Neyse zor günleri atlattık, savaş bitti, biraz rahatladık. Türkiye’de politik kıpırdanmalar başladı, çok partili devreye gireceğiz. O güne kadar Cumhuriyet kurulduğundan beri tek parti sistemi uygulanıyordu, o da CHP si idi. Çok partili sisteme girdik, en göze batan parti (DP) Demokrat Partiydi. O güne kadar duymadığımız bir söz — Demokrasi — 1946 da genel seçim yapıldı. CHP kazandı, DP kaybetti çünkü hazırlıklı değildi. Artık savaş sıkıntısından kurtulmuştuk, Türkiye biraz rahatlamıştı. Yatırımlar yavaş işliyordu, iki şehirde üniversite vardı; Ankara ve İstanbul. O günlerde en gözde grup Subaylar ve Memurlardı.
Geldik 1950’li yıllara. İlk okulu bitirmiştim, Sanat Enstitüsüne gidiyordum. Mayıs ayında genel seçim yapıldı, DP büyük çoğunlukla iktidarı kazandı, CHP kaybetti. Bu bir değişimdi. CHP’nin prensibi Devletçilik, DP’ nin özel sektördü. O güne kadar ne yapılmışsa devlet eli ile yapılmıştı. CHP niye kaybetti, CHP de iktidar yorgunluğu vardı, zor günlerin nedenini CHP ye yükleyen halk değişim istiyordu. Neticeden memnundu, yeni bir rejim başlıyordu. Dünyada bir takım değişiklikler oluyordu. Amerikan sempatizanlığı başlamıştı. Derken Kore savaşı patlak verdi, o savaşa asker gönderdik, kahramanlıklar yaptık. 1953 te NATO’ya girdik. Bu örgüt komünist düzene karşı kurulmuştu.
Yıl 1953, o güne kadar köylere traktör girmemişti. Traktör devlet çiftliklerinde ve zengin ağalarda vardı. Bir özel sektör yaratılmıştı, devir Menderes devriydi, sloganı ‘her mahallede bir milyoner yaratacağım’. İyi kötü sanayi hamleleri oluyordu, özel sektör doğuyordu. Sanayi ve işçi zümresi oluşuyordu. DP ile CHP arasında hırçınca sürtüşmeler oluyordu. Bu arada hiç bilmediğimiz şeylerle karşılaşıyorduk; Amerikan sakızı ciklet, tükenmez kalem, Amerikan yardımı sütler, Amerikan filmleri, jet uçakları, ordumuz Amerikan silahları ile donatılıyor, Amerikan eğitimi. Bende Sanat Enstitüsünü bitirdim, Gölcük’te tersane işçiliği yapıyordum. Bu arada İzmir’de Ege Üniversitesi kuruluyor, Kıbrıs olayları oluyordu.
Yatırımlar, hamleler devam ediyor, iktidar DP ile Muhalefet CHP arasında hırçınca sürtüşmeler oluyor, Vatan, Millet cepheleri kuruluyor, gençlik sokaklarda nümayişler yapıyordu. Yıl 1960, İstanbul’da Beyazıt meydanında öğrenci gösterisi sırasında iki öğrenci ölüyor, 27 Mayıs’ta ordu iktidara el koyuyor DP’lileri toplayıp Yassıada’da mahkeme kurup yargılıyor ve Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu, Hasan Polatka’nı idam ediyorlar. Türkiye demokrasisi için bir lekeydi.
Yıl 1960, bende Tekniker Okulunu bitirip, Yıldız Mühendis Okulu’nda tahsile başlıyorum. Okulun akşam kısmındayım. Devlet iki yıl askeri idare ile yönetiliyor, gerçekten askeri müdahele gerekirmiydi? Halk DP den çabuk mu bıkmıştı yoksa iktidarı ele geçirmenin bir yolu muydu askeri müdahale. Sonra genel seçimler oluyor CHP kazanıyor, Cemal Gürsel Cumhur Başkanı, İsmet İnönü Başbakan oluyor, 1965 genel seçimler oluyor Adalet PARTİSİ kazanıyor Süleyman Demirel Başbakan. Yeni bir devir yeni bir dönem başlıyor, Demirel dönemi. Demirel Menderes’in bıraktığı yerden devam ediyor, paralı üniversiteler kuruluyor, baraj inşaatları yapılıyor, özel sektör yaratılıyor. Türkiye’de yanlış doğru bir sanayileşme hamlesi uygulanıyor. 1968 yılında Fransa’da Paris’te gençler büyük bir sokak gösterisi yapar, yer yerinden oynar. Bu gösteri diğer Türkiye’de dahil diğer ülkelere de yayılır, solculuk modası başlar, sosyalizm bir moda olur o günün gençleri bu akıma kapılır.
Geldik yetmişli yıllara, politikada sosyalizme de yer veriliyor. Gençlik sağ sol diye ikiye bölünüyor, bilhassa üniversite gençliği sokaklarda numayişler yapıyor, silahlı çatışmalar oluyor. Ordu 12 Mart’ta sıkı yönetim uyguluyor, bir müddet sükunet oluyorsa da yine sağ sol sürtüşmeleri devam ediyor. CHP’de kongrede İsmet İnönü Genel Başkanlıktan düşürülüyor, yerine Bülent Ecevit — Karaoğlan – seçiliyor. Kıbrıs meselesi patlak veriyor, ordumuz denizden, havadan Kıbrıs’a çıkartma yapıyor ve Kıbrıs; Güney Rum bölgesi, Kuzey Türk bölgesi diye ikiye bölünüyor. O günden sonra, bu böyle devam ediyor.
Sağ sol sürtüşmeleri olurken Deniz Gezmiş ve arkadaşları solcuların önderliğini yapıyorlar, her gün ölenler oluyor, ben de Yıldız Mühendis okulundan mezun olmuştum, tabi doğru askere. Askerliğim yetmişli yıllarda bitmişti, sonrası iş hayatı, sağ sol çatışmaları ayyuka çıkmıştı, halk korku ve tedirgindi bir şeyler olmasını bekliyordu olan oldu ve Ordu yönetime el koydu, yıl 12.9.1980.
Hayret edilecek bir olay anarşi, sağ sol çatışması bıçakla kesilmiş gibi bitti. Türkiye sıkı yönetim altında sükunete erdi. Tabi bir takım tutuklamalar, yargılamalar, idamlar, en gözde politikacı Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel Çanakkale’de nezaret altına alınıyor, Cumhurbaşkanı Kenan Evren. Dünü burada bitirelim…

(DEVAM EDECEK)

OLGUNLAŞMAK

Bazı yazılarımı okuyunca, “Hocam sen belli ki bayağı yaşlanmışsın!..” diyecek arkadaşlar çıkabilir!..
“Sen hem sanat da hem de bilimde kendini kanıtlamış birisin, senin ne işin olur inançla?..” diyenleri bile duydum, ne yazık ki!..
Derim ki, “DOĞRUDUR, BİR YAŞLANMAK VAR, ama bir de yıllar geçtikçe, bilgiler, tecrübeler, aymalar arta arta, OLGUNLAŞMAK VAR!..”
YAŞLANDIKÇA TÜKENMEK YERİNE, OLGUNLAŞANLARA…

Ve de NESİLLERE DOSDOĞRU HAKİKATLERİ HEM İNANÇLA, HEM SANATLA, HEM BİLİMLE, YAŞAYA YAŞAYA, İSPATLAYA İSPATLAYA, AÇIKLAYANLARA NE MUTLU!..

Kuran’ı Kerim. Sure 17/Ayet 19:
Kim de ahreti diler ve bir mümin olarak ona yaraşır bir çaba ile çalışırsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.

NESİL BOZUMU

Bu anlatacağım, zulüm sahnesini, daha önce ağaca, kuşa, kediye yapıldığına şahit olmuştum!..
Bu sefer, zulüm sırası yavru bir köpekte idi!..
Yine bir gün, çarşıda, alacak, verecek işlerimi bitirdikten sonra, ağaçlık bir kahvede “Kendime bir çay ısmarlayıp, soluklanayım” dedim.
Kenarda ki ağacın serin gölgesinde, çayımı yudumlarken, biraz ilerdeki ki masaya, anne ve babası ile beraber 5-6 yaşlarında bir çocuk oturdular.
Çocuk oturmaktan sıkılınca, yerinden kalktı, ağaçtan bir dal kopardı ve biraz ilerde, duvar gölgesinde uyuyan bir yavru köpeği dürtmeye başladı!..
Yavru önce, hafif dürtmeleri oyun sandı, fakat dürtmeler sertleşti, zavallı yavru, acı acı havlamaya, başladı!..
Yavru köpek, çocuğun dürtmelerine bağırarak, biraz öteye kaçtı; çocuk peşinde..
Yakaladığı yerde, dürtüp, kuçuya zulme dönüştü iş!..
Yavru can havliyle kaçtı canını kurtardı, ama…
Anneye, Babaya baktım, yarım gözle seyirlerde, sohbete devam, nasılsa çocuk bir oyun bulmuş havasındalar!..
Masalarda ki, millete baktım, DALI KIRILAN AĞACA VE MASUM YAVU KÖPEĞE YAPILAN ZULMÜ “ÖYLECE, TEPKİSİZCE” SEYREDİYORLARDI!..
Soluklanmaya oturmuştum, SOLUĞUM KESİLDİ ya!..
Masum yavru kaçıp canını kurtardı, ama O ZULMÜ SEYREDEN, AKILLARI VE KALPLERİ KATILAŞMIŞ İNSAN CÜRUFU, şimdilik, geçinsinler bakalım!..
ANA, BABA VE YAKIN ÇEVREDEN OĞULLARA…
NESİLLERİN NASIL DA MAHVOLUP GİTTİĞİNİ, BİR ÇAY İÇİMİ ZAMAN DA GÖRÜP, ŞAHİT OLDUM!..
Hem de kaç kere…

Arada bir, “Kendime bir çay ısmarlayıp, soluklanayım,” diyorum, ama nereye gitsem SOLUĞUM KESİLİYOR ya!..

Kuran’ı Kerim. Sure 18/Ayet 59:
İşte şu kentler! Ne zaman zulmettilerse biz onları helak ettik. Onları helâk etmek için de belli bir vakit tayin etmiştik.

ÇÜRÜME!

Canlıların belirli koşullarda veya insanın öldükten sonra çürümesi normal bir doğa olayı iken yaşayan toplumun çürümesi doğal bir durum değildir. Olumlu da değildir. Sosyal çürüme dediğimiz bu durum bir sosyoloji tanımıdır. Genellikle sosyal yaşamın değişmesini, işlevsizliğini veya çöküşünü tanımlamak için kullanılır.

Elbette toplumlar değişir ve değişmelidir de. Ama bu değişim; yaşamda kazanılan deneyimler sonucunda insanın insanlaşmasına hizmet eder. Bunlar; dürüstlük, sevgi, barış, özgürlük, saygı, alçakgönüllülük, sorumluluk, sadelik, hoşgörü, dayanışma, sağlıklı yaşam, kamusal eğitim gibi dünyada kabul edilen değerlerdir. Bunları dillendiren siyasetçiler iktidar olunca bunları unutur ve tersini yaparlar. Çünkü; liberal sistem iyi tüketici ve inançlı müritler ister.

Bu nedenle toplumun çürümesi daha doğrusu çürütülmesi bir doğal durum değil liberalizmin tercihidir.Bilim insanları ne der bilmem ama bir yurttaş olarak olumlu veya olumsuz gelişmelerin ana sebebi iktidarların yukarıdan aşağı yönlendirmesidir. Bu sistemin içinde yalnız kalan bireyler dirense de konulan kuralların uygulanması zorunludur. Yani birey olarak irademizi kullanmamızı, kültürümüzü ve doğru ilişkilerimizi sürdürmemiz, tercihlerimiz engellenir. Çünkü toplum olarak örgütlü değil yalnızız ve kahramanlar bekleriz.

Örneğin; sağlık hizmetinin kamusal olup ücretsiz olmasını isteriz ama sağlık kurumundan yazılan reçetenin farkını vermek zorundayız. Kamu okullarını kuşatan niteliksiz idareler ve şeriat iltisaklı vakıfların eğitimi yönlendirmesinden çocuğumuzu korumak amacıyla özel okulu tercih ederiz.

Örneğin çocuk suçluların, kadın ölümlerinin, taciz ve tecavüzlerin, mafyatik ilişkilerin çoğalması veya kamuda liyakatin olmaması çürümedir. Çürümüş sisteme kayıtsız kalmak da çürümeyi desteklemektedir.

Özel hastaneleri olanın Sağlık Bakanı, özel okulları olanın Eğitim Bakanı, turizm şirketleri olanın Turizm Bakanı, tarımsal ilaç ve girdi malzemeleri üretenin Tarım Bakanı olması çürümeyi hızlandırmaktadır.

Çürümeye dair yüzlerce örnek sayılabilir. Çünkü sistem senin değerlerini korumanı, kazanılmış evrensel hakları kullanmanı engeller.

İnsanı insan yapan evrensel değerleri yok eden bu tutumlar yoksullaşmış, lümpenleşmiş, tüketim özentili bireyleri de olumsuzluğa tetiklemektedir. Dayatılan bu çürümüş sistemi değiştirmek isteyen bizler de bilerek bilmeyerek bu çürümeye katkı sunmaktayız. Çünkü biz de toplumun bireyleriyiz ve doğal olarak etkilenmekteyiz.

Çürümeye karşı mücadele; olabildiğince birey olarak ve devamında örgütlü direnmektir. Bu da toplumu çürüten ilişkiler kurmamak, özellikle siyasi tercihlerimizi sağlam ve güvenli oluşturmaktır. Bunun içinde öncelikle çürümeyi büyütenlerin içinde ‘ben var mıyım acaba’ diye kendimizi sorgulamak önemlidir.

Bireysel, kurumsal çürüme yukarıdan aşağı cesaretlendiriliyor.Tamam ama muhalif olanların da iktidar oldukları yerlerde çürümeye kapı açmayacak sağlıklı, şeffaf, onurlu, güven veren, adil ve eşit uygulamalar yapması gerekir. Bunu yapamıyor ve direnemiyor ise o da çürümüş sistemi sürdürmeye hizmet etmiş olur. Bu da güveni yok eder.

O nedenle tek çare çürümemek ve çürümeyenler ile ilişkilerimizi geliştirmek ve örgütlü olarak direnmektir. Tabii ki bu örgütlü toplumun siyaseti yönlendirmesi ve çürümeyi yok edecek politikalarını somut örneklerle topluma sunması, inandırması gerekmektedir.

Hangi siyasi görüşten olursa olsun çürüyen toplumun yok olacağını bilmek gerekir. Yıllardır söylenen ‘köprüden önce son çıkış’ tanımından gına geldik, evet. Ama çürüme tüm topluma sirayet ettiğinde tüm çıkışlar kapanacak ve tek yol köprüler olacaktır. Köprü geçilince de geri dönüş bugünkünden çok daha zor olur.

YILMAZ ÖZDİL VE KEÇİÖREN BELEDİYE BAŞKANI

Siyaset dünyasında ideolojisiz gevezeler kadar zararlı mahluk yoktur. Hele bu kişilerin bir de kalemleri kuvvetli ise verecekleri zararın varacağı noktayı kestirmek çok zordur. Yazımın gerekçesine örnek vermek gerekirse, SÖZCÜ TV nin baş aktörü Yılmaz Özdil bu kategoride başı çekenlerdendir.

***

ÖZDİL’in ideolojisi nedir? Bilen varsa bana da anlatsın. Ama ideolojisi yoksa bile amacı bellidir. Yazılarıyla, anlatımlarla ustası olduğu demogojilerle popularitesini daha yükseğe taşımak gibi bencil ve megaloman kişiliğini öne çıkarmaktan başka amacı yoktur. Kesinlikle demokrat değildir. Solcu, ya da en basitinden CHP yanlısı falan da değildir. Devrimci hiç değildir. Hatta çaktırmadan araya sokuşturduğu eleştirileri, suçlamaları ile CHP’ye AKP sözcülerinden daha fazla zarar veren bir kişiliktir. Bu tavırlarıyla güya bağımsız, tarafsız bir gazetecilik örneği verme havasındadır.

Siyaset çizgisi ve yelpazesi göz önüne alındığında hemen her cümlesi ve görüşleri bir sonraki cümleleri ve görüşleri ile çelişkili ve tutarsızdır. Siyasi senaryolar yazmaya veya eski siyasi olayları çarpıtarak bugünler için örnek göstermeye, böylece ne kadar birikimli ve önemli bir adam olduğunu kanıtlamaya meraklıdır. “Ben demiştim, ben söylemiştim” iddialarıyla kahvehane ortamında yapılan ucuz değerlendirmelere malzeme üretme konusunda çok yararlıdır. Yarı cahillerimiz için tapılacak adamdır.

***

Neyse… Geçelim… Keçiören Belediye Başkanının CHP’den istifası sonrasında Özgür Özel “Tüm yanlışların sorumluluğunu üstüme alıyorum” diyerek bir bakıma parti seçmeni ve parti üyelerine çok da demokrat olmayan bir tavır sergiledi. Zaten elbette bunu dillendirmese de bu sorumluluktan kaçmak mümkün değil. Ancak böylesi hatalar bir kere yapılırsa bunun adı hata bile olmaz. Ama Keçiören Belediye Başkanı’ndan çok daha büyük hata ve yanlışları olan, partinin kazanacağı bir seçimde yoluna taş koyan, rakip bir parti kuran, yandaş medya TV’lerinde saatlerce CHP aleyhine atıp tutan Muharrem İnce gibi, ya da ırkçı tavırlarıyla Genel Başkanı’na hakaret edebilecek kadar kendini abartmış Bolu Belediye Başkanı gibi hadsizlerle yine yola devam edilecekse “Sorumluluk benim” diyerek olayı kapatamazsınız.

***

“Sorumluluk benimdir” dendiğinde İl ve İlçe Örgütleri ve Genel merkez Yöneticileri “Nasıl olsa sorumluluğu üstlenen birileri var” diyerek kulaklarının üstüne yatmamalı… Örneğin benim son 3-4 yılda Enez Belediye Başkanı ve Enez’de olup bitenlerle ilgili yazdığım ve Edirne’nin çok önemli gazetelerinde, internet sayfalarında yayınlanan yazılara bugüne kadar hiçbir sorumlu olması gereken kişiden yanıt ve tepki gelmemesi “Sen ne diyorsun Ulaş efendi?“ diye sorulmaması, araştırılmaması iyi bir örgüt sistemi mi? Edirne İl Başkanı ne işe yarar? Genel merkezin Yerel Yönetim sorumlu ve birimine bu haberler ulaşır mı? Ulaştı da ilgililer duyarsız mı kaldı?

***

Yani olan bitenden ders alacaksak seçime kadar Enez gibi problemli pek çok Belediye ve Belediye Başkanları şimdiden elden geçirilmeli… Bilinen ve sonucu Keçiören Belediyesi olması muhtemel olumsuzluklar için sonradan “Sorumlusu benim” demenin hiçbir “kıymet-i harbiyesi”nin olmadığı bilinmelidir.

TARİH TEBESBELLİ

Bizde de kabahat çok!.. Hiç bize saldıran komşu ülke halkına şunları sorduk mu?..
“Siz, bu dünya da ki komşu kardeşlerimiz?.. Türkler asırlardır, kutsal kitaplarınızı tahrif ederek, sizi sömüren güçlerle, canlarıyla, şehitleriyle hiç çıkarsız, talansız savaştı ya!..
Sömürücüleri yenip, bu coğrafyada imparatorluk kurup hep birlikte kardeş kardeş asırlar boyunca yaşadık ya!.. Asırlar boyu, hepimizi tekrar sömürmek için üstümüze gelen haçlı orduları ile Müslüman Türkler savaşıp, sizin bağımsızlığınızı, malınızı, özgürlüğünüzü korudu ya!..
ONCA ASIR, ANADOLUDA, BALKANLARDA, HER YERDE…
BİRLİKTE YAŞADIK DA TÜRKLERDEN NE KÖTÜLÜK GÖRDÜNÜZ?..
SAYGIDAN, SEVGİDEN, KARDEŞ KARDEŞ, KOMŞULUKTAN BAŞKA!..
Türklerin kurduğu yurtta eşit olarak vatandaştınız, diyeceğim, ama eşit bile değildik!..
Biz Türkler, sınır boylarında yüzlerce haçlı hücumlarına göğsümüzü siper edip, sizi korumadık mı?..
Siz rahat , huzur içinde yaşayın, tüccarlık yapıp kazanın, en güzel evlerde, en güzel eşyalarla, zengin yaşayın diye biz Türkler sınırlarda nöbet tuttuk ya!..
Siz rahat rahat yaşayın diye ne Rum, ne ermeni, ne de Yahudi vatandaşlarımızı askere bile almadık ya!..
Tarihi ispatlar böyle!..
O zaman, kimler sizi Türklere düşmanlık aşılıyor, bir düşünür müsünüz,” NİYE?..”diye.
“Anadolu’ da Türk köylerinde yaptığınız zalimlikler niye?..” diye, sordunuz mu kendinize?..
Onca yakıp, yıkmaya, katle rağmen, yine de Türkler size kin tutmuyor; yine de dostluğa, kardeşliğe, komşuluğa hizmet ediyor!..
Bunu da sorun kendinize, NİYE?.. diye?..
TÜRKLERİ DÜŞMAN GİBİ GÖSTERİP, DÜNYAYI, KOMŞULARIMIZI KANDIRIYORLAR, BİZ DE İSE “ÇIT” YOK, OLMAZ Kİ!..

Hem de tarihi kayıtlar resimli, şahitli ortada iken!..

Kuran’ı Kerim. Sure 7/ayet 28:
Onlar bir hayasızlıkta bulunurlarsa, “Babalarımızı böyle bulduk; Allah ‘ta onu bize emretmiştir” derler. Onlara de ki: “Allah asla hâyasızlığı emretmez. Siz Allah namına bilmediğiniz bir şey mi diyorsunuz?

KONUKLARINIZIN SESİ 387

            İLETİŞİMLE İLGİLİ BAZI GENEL BİLGİLER e bazı genel alıntılamalarla başladık. Sonra Türkçemizin yapısını en genelde anlattık: (1) Her şeyi, her şeyin değişimini, değişen her şeyin kazandığı nitelikleri, değişim ve niteliklerin niteliklerini adlandırdığımız ana sözcükler (isim, fiil, sıfat, zarf); (2) birbirlerinden ayırt etmek için ana sözcüklerde yaptığımız değişiklikler, bunları gruplamamız; (3) ve böylece bağıntılar kurmamız, değişim ve nitelik bildirilerinde bulunmamız (sorular sormamız, emirler vermemiz); (4) hatta isim yerine, zarf yerine, sıfat yerine cümlecikler kurmamız… Şimdi genelde söylediklerimizi basit örneklerle somutlaştıralım.

            Bilgi, soyut bir kavrama karşılık bir isim.

            Bilgilerimizi de derken ismimizde dört değişiklik yapmış oluyoruz: Çoğullaştırıyoruz, iyelik katıyoruz, i haline sokuyoruz (ve bağlacına karşılık ve ayrı yazılabilir) bir “de” ekliyoruz.

            Tüm eski bilgilerimizi de diyerek ön nitelemelerle gruplama yapıyoruz.

            Tüm eski bilgilerimizi de sorgulamalıyız ile (bir fiil cümlesi kurarak) bir değişim öneriyoruz.

            Sondaki fiilimizin önüne bir “ de” ayrıntılı (zarfını) ekleyebiliriz.

            Bildirimizi değişik ansiklopedik kaynaklardan edindiğimiz tüm eski bilgilerimizi… diye geliştirdiğimizde ismimizin ön nitelemesine bir de sıfat cümleciği eklemiş oluyoruz.

            Ayrıca “ayrıntılı” zarfımıza başka kaynaklarla karşılaştırarak diye bir zarf cümleciği ekleyebilir veya “bilgi” ismi yerine belirli kaynaklardan öğrendiklerimizi diyerek isim cümleciği kullanabilirdik. Gelişmiş son bildirimiz şöyle olsun.

            Belirli ansiklopedik kaynaklardan öğrendiklerimizi, başka kaynaklarla karşılaştırarak ayrıntılı sorgulamalıyız.

             Tabii şu iki sorudan kaçınamayız: (1) iletişim için bu denli karmaşık bir dil gerekli mi? (2) Bu tür bir anlatıma, bu analizleri yapmadan okuya okuya, deneye deneye ulaşamaz mıyız?

             Örneğin “içli köfte tarifi” için bu tür karmaşık bir dile ve bu analizlere gereksinimimiz yok. Üstelik tarifi adım adım basit bildirilerle yapmamız daha doğru. Ama her tür bilimsel anlatımda karmaşık bir dil, kavramların bağıntılılığını korumak için gerekli. Karmaşık bir matematik formülünü parçalayamayacağımız gibi, birçok bağıntıyı bir araya toplamak istediğiniz bir bildiriyi parçaladığınızda toparlamak görevini bilgi aktarmak istediklerinize bırakmış olursunuz. İki örnekle savımızı somutlaştırarak yazımızı bitirelim.

               (1) İki kesrin toplamını, iki kesrin toplamı, paylarıyla paydalarının en küçük ortak katlarının kendi paydalarına bölümüyle çarpımlarının toplamının paydalarının en küçük ortak katının bölümü denince öğrenilebilen, hele bunu kendi söyleyebilen bir öğrenci her düzey matematik veya bilim öğrenebilir.

               (2) Atatürk’ün Gençliğe Hitabesindeki bildiriler genellikle basit. Ama ayrıntılı açıklamaya gelince;

                Cebren ve hile ile aziz vatanın bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bir fiil işgal edilmiş olabilir. Bu ahval ve şeraitten daha elim ve daha vahim olmak üzere, memleketin dâhilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve delalet ve hatta hiyanet içinde bulunabilirler…

                Türkçemizin yapısı ve bunun iletişimde kullanımı üzere söyleyeceklerimiz özetle bu kadar. Türkçemizin uygulamasındaki zorlukları, halk ve aydınlarımızın Türkçemizi iletişimde kullanımımı son yazımıza bırakalım.

                                                                                                                             Sağlıcakla, 

PAZAR YERİ VE 25 KASIM STADI

1975 yılında yapılan İmar durumunda pazartesi pazarının olduğu yerin etrafının yeşil alanlarla çevrili olduğunu görüyoruz.

Turizm, tarih kenti Edirne’ye yakışan türden bir imar planı çalışmasıymış 50 yıl önceki plan.

Yeni planla pazar yerinin ortadan kaldırıldığını tüm alanın büyütülmüş bir halde ticaret alanına çevrilerek betonlaşmaya açıldığını anlıyoruz.

50 yıl önceye bakıyoruz bir de 50 yıl sonraya; GÜNÜMÜZE.

Hızlı trenin makinisti bile göremeyecek turizm ve tarih kokan Edirne’yi,  o büyük binalar o alana yapılırsa.

25 Kasım Stadı faal durumdan çıkarıldıktan sonra sessiz bekleyişini sürdürüyor.

Şu anda Edirne Saraçlar Caddesi Sokak Güzelleştirme Projesi için şantiye alanı olarak geçici görevini sürdürüyor.

50 YIL ÖNCE

BUGÜN

Saraçlar Caddesi ve tarihi çarşılar, tarihi yapılar baştan sona elden geçiyor, Edirne tarihi, kültürel yapısıyla daha fazla öne çıkıyor ve turizm alanında büyük bir potansiyele doğru yürüyor.

10 Ocak’ta Edirne Valisi Sayın Yunus Sezer’in gazeteciler gününde verdiği kahvaltı etkinliğinde Bülent Ayan sordu;

“25 Kasım Stadı’nın son durumu nedir?” diye.

Vali bey yaptığı açıklamada stadın Millet Bahçesi olarak yapılandırılması düşüncesinin devam ettiğini belirtti.

Millet Bahçesi demek yapılaşmadan, betondan uzak durulacağını gösteriyor ki olumlu bir düşünce. Hiçbir Edirne’linin buna itiraz edeceğini sanmıyorum. Umarız son dakikada bir gol atılmaz Edirne halkına.

Edirne turizm, tarih ve kültür şehri.

Pazar yerini betona çevirerek veya 25 Kasım Stadını Millet Bahçesi türünden yapılaşmadan çıkartılarak Edirne’ye hiçbir şey kazandırılamayacağı gibi Edirne turizmine büyük bir darbe indirilmiş olur.

Bütün Edirne’liler  gibi bizlerde pazar yerinin yeni imar durumunu endişe ile izliyor, bunun hata olduğunu ve hatadan dönülmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ayrıca 25 Kasım Stadı için de umutlu bekleyişimizi sürdürüyoruz, gelişmeleri takip ediyoruz.

Edirne’nin geleceğinin betonda değil, doğal yeşil alanlarda olduğunu düşünüyoruz.

Beğeniler aldatmasın!

Sosyal medya ile yatıyor sosyal medya ile kalkıyoruz artık.

İnanın bu kadar bağımlı olacağımızı hiç düşünmemiştim.

Yaptığım haberleri, köşe yazılarımı paylaşırım derken, tam bir bağımlılığın içine girdim adeta.

Biliyorum ki; milyonlarca sosyal medya kullanıcısı da benden farklı değildir.

Hatta benden çok daha bağımlı olanlar var gördüğüm kadarıyla.

Ve tabii ki sessiz sedasız olanı biteni izleyenler de …

‘Gizli gözler’ diyorum ben bunlara.

Nedense insanların çoğu; kendi görüş ve fikirlerine ortak olunmasını, paylaşımlarının beğenilmesini, hatta müspet yönde yorumlarda bulunulmasını, özetle etkileşimde bulunulmasını bekliyor.

Oysa ki etkileşimin çok da önemi yok bence.

Asıl olan erişim ve gösterimler.

İşte bu nedenle ‘beğeniler aldatmasın’ diye bir başlık attım bugünkü yazıma.

Bir örnek vermem gerekirse; geçen hafta başında yaptığım bir paylaşım 24 saat içinde 3 beğeni almıştı.

Fakat istatistiklerine baktım gördüm ki; sadece 3 kişi etkileşimde bulunmuş ve beğeni imojisi koymuş ama 3341 kişi de görüntülemiş.

Dolayısıyla amaç hasıl oluyor ama pek çok insan bunun farkında bile değil maalesef!

NEDEN DÜNYADASIN?..

“Başka gezegende yaşamak ister misin?” sorusunun cevabı, merak ve heyecanla, hele biraz da sorunun varsa, “Evet” olur. Olur da o zaman niye bu dünyada doğdun?..
Doğduğuna göre bir nedeni vardır.
O nedeni anlayana kadar, önüne pek çok olumsuz, sapa yol çıkar.
Ama çıplak doğmadın ki, donanımlı doğdun. Bu donanımlardan biri de, BEYİN.
Düşünürsen, kendin için doğmadın. O zaman niye doğdun?..
Ya, iyilik için, ya, kötülük için mi doğdun?..
“BEYİN” niye verildi o zaman?..
Doğruyu, kötüyü ayır diye!..

Tercih senin. İşte o tercihi olumluya çevirecek şey, karşılaştığın her şeye “ŞÜKÜR” diyerek bakıp, doğruyu beyinle bulmak.

Kuran’ı Kerim. Sure 21/Ayet 35:
Her fizik ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz, sonunda bize döndürüleceksiniz.
21/11: Biz, kâfir olan nice memleket halkını kırıp geçirdik ve bunların helakinden sonra da, başkalarını kavim olarak yarattık.