Kategori arşivi: Yazarlar

Musibet ve nasihat… (1)

CHP’de yaşananlar, yıllardır ciddiye alınmayan, ihmal edilen yapısal sorunların büyüyerek yarattığı tsunami dalgalarıdır.

Peki, nedir temel sorun?

Cumhuriyet Halk Partisi’nin demokratik/saydam/dürüst yönetilmemesidir. Oligarşik yani bir zümrenin yönetimi; genel merkezi ele geçirme, elde tutma odaklı parti içi iktidar mücadeleleridir.

Geçmişte hizipler arası çekişmelerde her şeye rağmen bir geçirgenlik vardı. Hizip başları genel merkez yönetiminde koalisyona açıktı.

Parti içi iktidar mücadelesi keskinleşip çıkmaza girildiğinde “Abi formülü” devreye girerdi. Hikmet Çetin arabuluculuk görevine çağrılır, baltalar toprağa gömülürdü ilk fırsatta tekrar çıkarılmak üzere…

CHP’nin 1980 darbe sürecinde kapatılmasının ardından devreye giren Halkçı Parti/SODEP birleşmesinden doğan SHP’nin uzun yıllar genel başkanı Erdal İnönü de çok rahatsızdı bu hizip başlarından ve siyaseti bırakmasında etken olduğu söylenir.

Hizip başları ile yemekli bir uzlaşma arayışı toplantısında Erdal İnönü, garsonun “ne yiyeceksiniz” sorusuna “birbirimizi yiyeceğiz” cevabı durumun özetini veren bir hikâyeciktir.

CHP’deki hizipçiliğin olumluymuş gibi sunulmasına da sıkça tanık olmuşsunuzdur.

Sosyal demokrat partilerde fikir kanatlarının varlığına dayalı böylesi iddiaların gerçekle bağı yok denecek kadar azdır. Esas olan genel merkezi ele geçirmek ve elde tutmaktır.

CHP’de önde giden hizip başı rahmetli Deniz Baykal’dı.

Murat Karayalçın, Ertuğrul Günay, Fikri Sağlar, Ercan Karakaş, rahmetli Hasan Fehmi Güneş diğer hatırı sayılır hizip başlarıydı.

CHP’nin Deniz Baykal yönetiminde 1999 yılında 8,7 oy oranıyla baraj altında kalmasının sebepleri muhtelif olmakla birlikte hizipçiliğin partiye verdiği zarar da göz ardı edilmemeli.

Nitekim CHP’deki 1999 hezimetinin baş sorumlusu Deniz Baykal’ın suların durulmasını beklemek üzere evine çekilerek merkez yönetimi Altan Öymen ve Tarhan Erdem’e emanet ettikten kısa bir süre sonra mührü Altan Öymen’den geri alarak tekrar partinin başına geçtiğinde ilk söylediği şu sözler kök sorunun açık ifadesidir: “Kavgalı eve kız verilmez…”

Sonrasında diğer hizip başları çil yavrusu gibi dağılmışlardır

Murat Karayalçın ikinci SHP’yi kurmuş, gençlik kolları yıllarında parlak çocuk muamelesi gören Ertuğrul Günay, şürekâsıyla birlikte AKP’ye geçmiştir.

CHP’nin temsil ettiği değerlere yaslanan, kendisine sol kanat etiketini de layık gören Günay hizbi, AKP çatısı altında ülkeye demokrasi getirme mücadelesine soyunduğunu söyleyecek kadar ileri gitmekte sakınca görmemiştir.

Katıldığı televizyon programlarında sunucunun konuyu fazla deşmemesi için “kırılırım” diyerek duygusallaşan Günay’a çok tanık olduk. Böylesi ‘kırıtmalar’ sayesinde AKP’deki siyasi kariyerinde hızla yükselmiş ve bakanlık koltuğuna arkasını yaslama şerefine de nail olmuştur.

Ne hazindir ki Günay’ın ülkeye demokrasi getirme mücadelesi uzun sürmemiş, AKP’de kullanılıp atılan eşkaller sokağında kendini bulmuştur.

İki dönem AKP’den milletvekili yapılan Günay’ın yol arkadaşlarından CHP Edirne örgütünün pek solcu Erdal Kalkan abisini anmadan geçmeyelim.

Geçmeyelim çünkü CHP’deki yapısal sorunların anlaşılmasında bu figürlerin tutum ve davranışları billur bir zemin sunmaktadır. Yararlanmak lazım!

Evet, geçmişten çıkaracağımız ana sonuç şudur: yıllardır görmezden gelinen, ihmal edilen  genel merkezi ele geçirme odaklı yapısal sorun, oligarşik parti yönetim tarzı -günümüz koşullarının da etkisiyle-  bugün CHP’nin ‘karpuz gibi’ ikiye bölünmesine zemin oluşturmuştur.

Yapısal sorunları elbette etraflı ele alacağız.  Bu köşenin külliyatı buna müsait.

Güncel olana girelim önce…

Kemal efendinin tekrar CHP’nin başına getirilmesinin yarattığı infial ortada.

Toplumsal muhalefetin dinamosu konumuna gelmiş CHP’yi örseleme projesinin taşıyıcısı konumundaki Kemal Bey ve saz arkadaşlarına itibar edenlerin, koltuğunu kaybetmiş eski genel merkez muktedirleri ve yerel örgütlerdeki yanaşmaları olduğu apaçık.

‘Proje Kemal’in söyledikleriyle CHP üyesinin aklıyla alay eden yönetim tarzından açıkça hakaret eden aşamaya geldiği görülüyor.

Bu da kahir ekseriyet Cumhuriyet Halk Partililer, bu iktidardan kurtulmak isteyen vatandaşlar nezdinde -sosyal medya paylaşımlarından gördüğümüz kadarıyla- Özgür Özel genel başkanlığındaki CHP’nin önünün kesilmesinde taşıyıcı aktör, inandırıcılığını çoktan yitirmiş ‘proje Kemal’i nefret objesine dönüştürmüş durumda.

Öyle böyle değil, yıllarca ‘dürüst siyasetçi’ muamelesi gören ama artık kitleleri aldatmakta mahir bir siyasi kukla muamelesine maruz kalan Kemal Bey’e sosyal medyadaki ‘iltifatlar’ dudak uçuklatan cinsten. Kantarın topuzu kaçmış vaziyette: sert eleştirilerden, alay ve ironiden,  galiz sözlerden geçilmiyor.

CHP’nin başına getirilmesiyle kendine misyon biçtiği ‘arınma mavrası’ yok mu vallahi KK’nın baş yapıtı sayılmalı. Sülün Osman bile bu kadarını akıl edemezdi.               

Bu yazı dizisi geçmişe dönük bir perspektif de sunacak. Retrospektif niteliği sorunların kaynağının doğru kavranmasında yardım edecektir kanaatimizce.

Şu görevli KK’nın temel dayanağı ‘arınma mavrası’ hakkında geçmişe bir bakalım,  13 sene önce, Nisan 2013’te yazılmış “CHP nereye-1” başlıklı yazımızdan yararlanalım…       

//… “ CHP’nin önergesiyle 4’üncü yargı paketinde “ihaleye fesat karıştırmanın” 5 yıldan 12 yıla kadar olan cezası 3 yıldan 7 yıla indirilecek. İhalede kamu zararı doğmadıysa ceza 1 yıldan 3yıla kadar olacak (Hürriyet, 29 Mart 2013).”

Haydi buyurun bakalım; AKP’yi en çok yolsuzluk konusunda eleştiren, siyasi etik değerlerin yasalaşması için kanun teklifi veren CHP, dördüncü yargı paketine böyle bir öneri sokuyor. CHP’nin sekiz tutuklu vekilin tahliyesini sağlayacak önergesi ile Terörle Mücadele Yasası’nın kaldırılmasına ilişkin önergeleri reddediliyor ama “ihaleye fesat karıştırmanın” cezasının düşürülmesini sağlayan önerge AKP ve CHP’li milletvekillerin oylarıyla hemen kabul ediliyor.

Dahası var. Önerge sahiplerinden CHP Muğla Milletvekili Ömer Süha Aldan,  düzenlemeden AKP’den BDP’ye kadar tüm partilerin belediye başkanlarının yararlanacağını belirtmiş ama haberde AKP’li bir belediyenin dahi ismi geçmiyor. Düzenlemeden yararlanacaklar arasında MHP’den sadece Edremit Belediye Başkanı Tuncay Kılıç’ın ismi geçerken, CHP’li üç belediyeye değinilmiş.

Nasıl mı?  Şöyle: “Düzenlemeden koşulları uyması halinde soruşturma yürütülen CHP’nin İzmir Belediyesi, Edirne Belediyesi ve su dağıttığı için dava açılan İzmir Dikili Belediyesi’nde ihaleye fesat karıştırma suçlamasına muhatap olanların yararlanacağı öğrenildi (Akşam.com.tr).

Tamam, bir an için suç ve ceza dengesinde adaletin sağlanması gerektiğini düşünelim.  “İhaleye fesat karıştırmanın” cezasının yüksek olduğunu kabul edelim.

Ama bu konuda düzenleme yapılması için öne çıkmak neden CHP’ye düşer?

Hem de bir ‘son dakika’ hamlesiyle.

Ataşehir Belediyesi Yeni Hizmet Binası açılış töreninde konuşan Sayın Kılıçdaroğlu bakın nasıl bir tespitte bulunmuş: “Yolsuzluk görmek istiyorsanız gidin AKP’li belediyelere, hizmet görmek istiyorsanız gelin CHP’li belediyelere (kanalahaber.com, 30 Mart 2013) .”

Mademki AKP’li belediyelere ilişkin CHP’nin böyle bir saptaması var, önemli bir yolsuzluk olan “ihaleye fesat karıştırma” suçunda ceza indirimi için neden önerge verir?

Üstelik siyasi etik kanunu teklifini veren bir parti olarak.//

Yıllarca dürüst siyasetçi muamelesi gören  ‘Proje Kemal’in toplumu nasıl aldattığı anlaşılmış görünse de mevzu derin ve kapsamlı; çıkarılacak çok ders var.

SORGULAYIP BAKALIM

“Bilim” demek, araştırıp, sorgulayıp, ispatı bulmak demek!..
Pekiyi de, Tarihin, sorgulanıp, ipatlanması ve gerçeklerin insanlara ders olmasını “KİM” istemez?..
Tarhin, faydalı ve de zararlı örneklerinin NEDEN ve NİÇİNLERİNİ İSPATLI öğrenmeyip, gelecek nesillerin de tekrar aynı hatalara düşmesini “KİM” ister?..
Tarihi olayları ganimat savaşları ve sığ tarihsel olaylar zinciri diye tahrif ederek, SORGULANMADAN, EZBERE ÖĞRETİLMESİ, “KİMLERİN” işine gelir?..
Tarihi olayları, yer ve zaman tarihi ile ezberletilmesi, “Tarih bilimi” KANDIRMACASI OLMAZ MI?..
İnsanlığın tarih bilinci tahrif edlirse, maddi ve bilim gücü ile, çıkara, talana, dayalı tarih bilinci aşılanırsa, insanlık habire ATOM bambası yapmaya, birbirini, “BENİM ÇIKARIM” deyip, katledip, sömürgeleştirmeye çalışmaz mı?..
Şeytanla yatıp şeytanla yatanların yazdıkları tarih kitaplarından, TARİH BİLİMİ ÖĞRENİLİRSE, DÜNYANIN O TARİH KÜRSÜLERİ, ŞEYTANA HİZMET EDİP, İNSANLARI KANDIRMAK İÇİN KULLANILMAZ MI?..
Sevgili ATATÜRK’ÜMÜZ, “TÜRK DİL VE TARİH KURMUNU” BOŞUNA KURMADI!..
EY TÜRK GENÇLİĞİ NEREDESİNİZ?..

Elalemin hurafeli tarih kitabı diye yazdıklarını ezberleyip tarih bilimcisi olmak kolay. Sahaya çıkın da, gerçekleri sorgulayıp, yorumlayıp, bulup, ispatlayın da, kandırılmaktan kurtulsun şu dünya!..

Kuran’ı Kerim. Sure 43/Ayet 37:
Muhakkak ki bu şeytanlar, onları yoldan çıkarırlar. Onlar da doğru yolda olduklarını sanırlar.

FATURA

Kahvenin önünden geçerken her masaya teker teker soruyordu yaşlı kadın; “Evladım Tredaş’a nasıl gidebilirim, burdan minibüs geçiyor mu?” Kahvedekiler de hep aynı şekilde yanıtlıyorlardı “Yukarıdaki duraktan teyze…”

Belki kırk yıl olmuştu ilk ve son elektrik faturasını ödediğinde.

Yeni evliydiler daha, bütün gün çalışan kocası faturayı ve elektrik parasını eline tutuşturmuş, “Belediye arkasında elektrik kurumu var, git oraya öde” demişti.

Bir daha da hiç fatura ödemeye göndermedi kocası onu. Fırsat mı vardı sanki göndermeye. Arda arda gelen iki oğullarıyla ilgilenmiş, onları büyütmüş ama fakirlikten okutmayı başaramamışlardı. Oysa iki oğlu da çok akıllı çocuklardı ve öğretmenleri onların okuması için defalarca konuşmuştu çocukların anneleriyle.

İşte şimdi bir ay önce ölen kocasının arkasından eve gelen elektrik faturasını ödemesi gerekiyordu. “Elektriğini keserler ödemezsen” demişti komşusu.

Kocası girdiği işlerde eninde sonunda mundar çıkarır, kavga eder ve atılırdı işinden. Emekli olana kadar yapmadığı iş kalmamış, en son bir çay ocağında çalışarak ancak evin ihtiyaçlarını karşılamaya çalışmıştı.

Az mı yalvarmıştı çocukları okula başlayınca “Adaammm bende gireyim fabrikaya be, bak kızanlar büyüyü, anam gelir arada ilgilenir kızanlarla ben de para kazanırım evi katıklarım, günü gelince de emekli olurum.”

Kime anlatmıştı ya? Herif nuh demiş peygamber dememişti; “Bi karıya mı bakamaycam ben be? Millete rezil mi olayım seni fabrikaya göndereyim de. İki kızanımız var Allah onların rızkını verir” demişti her defasında. Rızkı veren Allah çocukların okumasına nedense izin vermemişti.

Çocuklardan büyük olanı sanayiye çırak verdi babaları. Zeki çocuktu çıraklığı ve kalfalığı kısa sürdü, askerden geldiğinde kendi dükkanını açtı, Edirne’nin kazalarda yamulan arabaların kaportalarını en iyi düzelten ustalardan birisi haline geldi, işleri her yıl biraz daha büyüdü, babasının eksik kalan sigortalarını bile ödeyerek emekli olmasını sağladı.

Küçük oğlu babasına benziyordu, her girdiği yerde sorunlar yaşadı, askerden geldikten sonra fabrikaya girdi, ordan bi kızla evlendi erken emekli olup köye yerleştiler, kızanları olmadı ama anlayışlı gelin işte idare etti kocasını, yaşayıp gidiyler şimdi sakin sakin.

Yaşlı kadın bunları düşünürken önünde duran minibüs şoförüne de sordu; “Evladım Tredaş’a nasıl gidebilirim” diye. “Bir üst duraktan teyze…”

Yürüdü yaşlı kadın bir üst durağa kadar. Önünde duran bisikletliye dikkatli bakınca tek torunu olduğunu gördü, sevinçle doldu yüreği. Toruna bisikletten inmesine bile izin vermeden “Paşaammmm” diyerek sarıldı.

Trakya Üniversite’sinde Tıp Fakültesi’nde okuyordu bi tanecik torunu, doktor olacaktı o. Sonra babaannesine bakacaktı hastalandığında, gurur duyuyordu torunuyla.

Sevgi dolu gözlerle babaannesini süzüyordu torunu. Elindeki faturayı görünce anladı torunu babaannesinin durumunu. Faturayı eline alarak babasına bir mesaj gönderdi, iki dakika sonra gelen mesaja bakarak;

“Babaannem, faturanı ödemiş babam, artık bütün faturalarını otomatik ödemeye almış, sen dert etme artık” diyerek babaannesinin elinden tutarak karşıdaki dondurmacıya girdiler. En sevdiği dondurmanın beyazıydı, dondurmasını yerken gözlerinden iki damla yaş süzülüverdi yaşlı kadının.

Osmanlı Sahil Kervansarayı ne olacak?

2006 yılıydı.

Görenlerde öyle bir merak uyandı ki, önünden geçenler “artık bir şeyler olacak galiba” diyerek ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.

Yıllardır atıl durumda bulunan “İngiliz Kışlası” diye anılan kervansarayda böyle bir çalışma yapıldığını görmek herkesi heyecanlandırmış ve sevindirmişti.

Şüphesiz bir turizm bölgesi için çok çok önemliydi.

Birde tabela asılınca, yeşeren umutlar bir o kadar daha çoğaldı.

Tabela da; “Osmanlı Sahil Kervansarayı” yazıyordu.

Ve altında da, Trakya Üniversitesi’nin imzası.

Anlaşılan o ki; Trakya Üniversitesi buranın restorasyonunu üstlenmişti.

Başlatılan hummalı bir çalışma ile iğne oyası gibi kazılar ilerledikçe, yavaş yavaş kaybolan tarihte ortaya çıkıyordu.

Hem toprak altında kalan bu tarih ortaya çıkarılacak, hem de burası Trakya Üniversitesi tarafından bir çarşı ve alışveriş merkezine dönüştürülecekti.

Bahçesine bir büfe, masalar kondu.

Işıklandırıldı.

Umutlar, büyük bir beklentiye dönüştü.

Fakat her ne olduysa da o kadar oldu.

Her şey bir anda durdu.

Yeniden bir harabeye dönüşmeye başladı.

O gün bu gündür hiç bir şey yapılmadı.

Hatta eskisinden de kötü durumda şuan.

Edirne Valiliği, Trakya Üniversitesi, Vakıflar ve Enez Belediyesi’nin yapacağı ortak bir çalışma ile yaz aylarında her gün önünden binlerce araç geçen bu kervansarayın ayağa kaldırılması hiç de zor değil bence.

Bu görüntüler bir turizm kentine hiç ama hiç yakışmadığı gibi, önemli bir tarihi eser de yok oluyor maalesef!

Naçizane hatırlatmak istedim bir kez daha.

Umarım gereken yapılır.

HAZİNE YARDIMI VE “LÜKS HAYAT” OPERETİ

2026 yılı için Hazine yardımına hak kazanan CHP’nin kasasına giren para 1,815 Milyar TL… Yani eski parayla 1, 8 Trilyon TL.. Bunun yarısı “Butlan” öncesi harcanmış olsa bile öbür yarısı şimdi BUTLAN çetesinin eline geçti.. Şimdi bu parayı yetkisiz mazbatasız, kişi ve kurumlar eliyle kullanıyorlar. Daha genel seçim sonrasına kadar her yıl bu ödeneği katlanarak alacaklar.

Yeme de yanında yat..

***

Bu hazine yardım paralarıyla Baykal döneminde CHP için bilmem kaç katlı AKILLI GENEL MERKEZ binası yapıldı. Yani bu az buz para değil.. Baykal yaptığı antidemokratik tüzük değişiklikleri ile bu binada iktidarı hedeflemeden, hatta aklından bile geçirmeden TEK ADAM ve Ana Muhalefet Partisi olarak, arkasını da askeri vesayete dayayarak, batması zarar etmesi mümkün olmayan bir holding gibi partisini -ya da çetesini- yönetti… Yıllarca bu mekanda “LÜKS HAYAT” opereti canlı olarak yaşandı.. Bir yanda AKP’nin sarayı, öte yanda CHP’nin AKILLI GENEL MERKEZİ -ya da Sarayı ile- bir siyasi tahterevalli süreci yaşandı.

***

O süreçte AKP Baykal’dan, Baykal da AKP’den çok memnundu. Tahterevallinin öbür ucunda oturan Baykal, AKP’yi hep yukarda tutuyordu.. Yerinden de kalkamıyordu.. Yerinden kalksa öbür uçtaki düşecek oyun bozulacaktı. O yüzden kalkmayı hiç düşünmedi.

Baykal o kadar dünyayı umursamadan yaşıyordu ki sekreteri ile olan ilişkisini O’nu milletvekili yapacak kadar ileri götürdü. Ama bu süreçte ayağı çarşafa dolaştı ve istifa zorunlu hale geldi.. Bu olay yaşanmasaydı Baykal rahmetli oluncaya kadar partinin, ya da CHP Holding’in TEK ADAMI, tek patronuydu.

Buraya kadar itiraz eden var mı?

***

Sonrasında dürüst bildiğimiz Kılıçdaroğlu bu holdinge patron olunca saraydan beslenenler tarafından o da kısa zamanda eğitildi ve yola getirildi. Kısa zamanda AKILLI ve bol akçeli Genel Merkezin tüm nimetleri ile o da lüks hayat operetinin nağmeleri ile dans etmeye alıştı… Ben, seçimi kaybettiği akşam istifa etmeyerek inatla devam etme kararının arkasındaki gerçeğin bu akıl almaz hazine yardımları ile oluşan bu çok ayrıcalıklı dünyadan vaz geçememek olduğuna inanıyorum.. O akşam istifa etme yürekliliğini gösterseydi bugün karşımıza BUTLANCI Kemal olarak çıkmazdı. Hatta belki de bir süre sonra yine Genel Başkanımızdı.

***

Umarım gün gelir bu hazine yardımı denilen, seçmen sayısına göre hesaplanan bu paraların üstüne çökenlerden, Kemal Kılıçdaroğlu’ndan bunun hesabı sorulur. Butlan kararını verenlerden, bu paranın üzerine atlayıp yetkisiz ve usulsüz harcama yapanlardan bunun hesabı sorulur. CHP seçmeninin parası gasp edilmiştir. Çünkü CHP Holding artık AKP Sarayının güdümünde ve hizmetindedir. Bu para bitip tükeninceye kadar da hizmete devam edilecektir. Ne yazık ki bu hazine yardımı o partiye oy verenlerin oranına göre hesap edildiğinden arsızca kullanılan bu paralar CHP’li seçmenin cebinden çıkan ama AKP’ye kaptırılan trilyonlardır.

***

Bu saltanata, bu “Lüks Hayat”a HAYIR diyebilmek kolay değildir.. Kılıçdaroğlu ve çetesi neyin peşinde olduklarının farkındadırlar, Bunu “Müstevlilerin siyasi emelleri ile tevhit” etmekten hiç sıkılmazlar.. Çünkü ömür kısadır.. Fırsat varken yaşamak gerekir.

İhanetlerinin bedelini çocuklarına miras bırakmak bile bunların umurunda olmaz. Eskiden asker vesayeti ile dans edenler bugün AKP güdümünde “Çayda çıra” oynamaktadırlar..

ENEZ: EN DERTLİ İLÇE!

Enez’de geçtiğimiz cuma önemli bir gelişme yaşandı.

Sultaniçe-Gülçavuş Sahili Çevre ve Dayanışma Yurttaş Platformu, göreve yeni başlayan Enez Kaymakamı Yunus Emre Fırat’ı ziyaret ederek bölgenin yıllardır çözülemeyen sorunlarını içeren kapsamlı bir dosyayı teslim etti.

Ardından da ilçe meydanında basın açıklaması yaparak taleplerini kamuoyuyla paylaştı.

Aslında ortada yeni bir sorun yok.

Sultaniçe-Gülçavuş sahil köylerinin sorunlarını Enez ile soyutlamamak lazım.

Enez’i bilen bilir…

Yaz aylarında nüfusu katlanan, Trakya’nın en önemli turizm merkezlerinden biri olmasına rağmen her yaz aynı sorunlarla gündeme gelen bir ilçedir.

Bozuk yollar, bitmeyen altyapı çalışmaları, çalışıp çalışmadığı sürekli tartışılan arıtma tesisi, sahil işgalleri, karavan ve çadır düzensizliği, yetersiz aydınlatma, otopark sıkıntısı, yüksek su ve çöp bedelleri…

Liste uzayıp gidiyor.

Üstelik bunların hiçbiri dün ortaya çıkmadı.

Kimisi yıllardır konuşuluyor, kimisi her yaz yeniden gündeme geliyor, kimisi ise artık kronikleşmiş durumda.

Platformun hazırladığı dosyaya bakınca dikkatimi çeken nokta, sadece sorunların sıralanmış olması değil.

Her başlığın yanında çözüm önerilerinin de bulunması.

Yani yalnızca “şikâyet ediyoruz” denilmiyor, “Şöyle yapılırsa çözülür” de deniliyor.

İşte bunun kıymetini bilmek gerekiyor.

Demokrasilerde vatandaşın görevi yalnızca seçimden seçime sandığa gitmek değildir.

Yaşadığı kentin sorunlarını dile getirmek, çözüm önermek ve yöneticilerle diyalog kurmak da bir yurttaşlık sorumluluğudur.

Enez’de yapılan tam da budur.

**

Elbette tek bir dosya teslim edilince yılların sorunları bir günde çözülmeyecek, bunu kimse beklemiyor.

Ancak vatandaşın beklediği başka bir şey var:

Dosyanın bir rafta unutulmaması, ilgili kurumlara gönderilmesi, her başlığın tek tek değerlendirilmesi…

Yapılabileceklerin planlanması, yapılamayacakların da gerekçesiyle anlatılması…

Çünkü vatandaş artık cevapsız kalmak istemiyor.

**

Yeni göreve başlayan her yönetici aynı zamanda yeni bir umut demektir.

Enez Kaymakamı Yunus Emre Fırat da görevine böyle bir beklentiyle başladı.

Platformun hazırladığı dosya belki de önündeki ilk önemli yol haritalarından biri olacak.

İlçenin gerçek ihtiyaçlarını sahadan dinlemek, vatandaşın taleplerini doğrudan öğrenmek ve ilgili kurumlarla çözüm üretmeye çalışmak, kamu yönetiminin en temel görevlerinden biridir.

Bu nedenle yapılan ziyareti sadece nezaket ziyareti olarak görmek doğru olmaz.

Bu ziyaret, aynı zamanda Enez’in geleceğine ilişkin ortak bir çağrıdır.

Enez, yalnızca yazlıkçıların birkaç ay gelip gittiği bir sahil kasabası değildir.

Burada yılın on iki ayı yaşayan insanlar var.

Esnaf var, balıkçı var, çiftçi var, emekli var, turizmden ekmek kazanmaya çalışan işletmeler var.

Sorunların çözülmesi sadece yaşam kalitesini artırmayacak; ilçenin ekonomisine, turizmine ve geleceğine de katkı sağlayacaktır.

Şimdi gözler doğal olarak ilgili kurumlarda.

Platform üzerine düşeni yaptı, sorunları yazdı, çözüm önerilerini sundu, sesini meydanda duyurdu.

Artık beklenti, bu sesin karşılıksız kalmamasıdır.

Çünkü Enez’in artık yeni dosyalardan çok, hayata geçirilen çözümlere ihtiyacı var.

Ve unutulmamalıdır ki, bir kentin gelişmesini sağlayan sadece yapılan yatırımlar değildir.

Vatandaşını dinleyen, sorunları görmezden gelmeyen ve çözüm üretme iradesi gösteren bir yönetim anlayışıdır.

Enez bunu fazlasıyla hak ediyor.

**

Bu satırları yazarken Sultaniçe-Gülçavuş Platformu’ndan değil, Enez sahilinde yazlığı bulunan bir dostumdan gelen bir fotoğraf dikkatimi çekti.

Tarih 13 Temmuz 2026, elindeki son su faturasını göndermiş.

Su kullanım bedeli 207 lira 96 kuruş, ödenmesi gereken toplam tutar ise tam 1.018 lira 2 kuruş.

Yani kullanılan suyun neredeyse beş katı…

Faturayı tek tek inceledim: Atık su bedeli, katı atık bedeli, ilaç bedeli, okuma bedeli, diğer ücretler…

Kullanılan su 208 lira, ödenecek tutar bin lirayı geçiyor.

Elbette belediyelerin hizmetlerini sürdürebilmesi için çeşitli gelir kalemleri olabilir.

Ancak vatandaşın da “Bu kadar fark neden oluşuyor?” diye sorması en doğal hakkıdır.

Çünkü mesele yalnızca ödenecek para değildir.

Mesele, ödenen her kalemin anlaşılabilir, makul ve kamu vicdanını rahatlatacak şekilde açıklanabilmesidir.

Platformun hazırladığı dosyada yer alan yüksek su ücretleri eleştirisinin neden bu kadar güçlü karşılık bulduğunu işte bu fatura tek başına anlatıyor.

Matematikte havuz-su problemleri iyi kafa yorar.

Böyle su faturaları ise kafayı yedirecek cinsten!

GALA GÖLÜ’NÜ KURUTUP ÇELTİK TARLASI MI YAPSAK?

Enez’in gördüğü bir büyük zulüm de, kuralsız, kontrolsüz, disiplinsiz yapılan çeltik tarımıdır. Bu yörede ve özellikle Enez’de herkesin gözü önünde bir doğa katliamı yaşanmaktadır..

Özellikle bürokrasinin bakıp da görmezlikten gelen gözleri ile yaşanan bu katliam kendi ellerimizle yarattığımız ayrıcalıklı, dokunulmaz bir zümrenin egemenliği ile umursamaz bir cesaretle tüm feryatlara rağmen sürdürülmektedir. Bürokrasi de, siyaset de 40-50 çeltik üreticisinin ya da ağasının korkusuyla bu bereketli toprakların, Trakya’nın bu cennet köşesinin hunharca katledilmesine sessiz kalmakta, hatta devlet bu katliam sahiplerinin arkasında durmaktadır.

***

Hiç kimse bu yazıyı fırsat bilip bizim çeltik tarımına karşı olduğumuz savı ile sesini yükseltmesin… Bunun düşünülmesi bile aptallıktır. Ama özellikle biz Enezliler bu konuda feryat ediyorsak bu sese kulak vermek ve bu tarımın çevre sorunu yaratmaması için kuralları belirleyerek takipçisi olmak bu konuda yetkili tüm bürokrasinin aldığı maaşı hak etmesi ile sıkı sıkıya bağlantılıdır.

Kaldı ki bu tarım için genel ve özel olarak konulmuş kurallar vardır ve yeterlidir. Ama ne yazık ki bunu uygulayacak olanlar da, bunun takipçisi olması gereken siyasiler de uygulama sorumluluğu ve cesareti bulunmamaktadır.

Evet.. Sizi suçluyorum..

***

Yaklaşık 300 bin dönüm olan bu tarım alanının, gerekli nadaslama işleri yapılmadığından ve sorumsuzca anız yakma alışkanlıklarından, kimyasal kullanımının gittikçe artmasından ötürü 5-10 yıl sonra sazlıklara dönüşeceği uzmanların kesin görüşüdür. Sadece bu bile çeltik üreticilerine DUR demek için yeterlidir.

Yakılan anızlarla ne yazık ki Enez’in Kaz Dağları kadar zengin oksijenli havasını kirletmektedir. Ergene ile Çerkezköy’den kopup, kirlenip gelen zehirli sular Enez Lagün Gölleri’ne ve Enez sahillerine ulaşmaktadır. Enez’deki sivrisinek poulasyonu büyük ölçüde çeltik alanlarının ürünüdür. İpsala Ovası’nda yapılan bu tarım, Meriç Nehri’nden besleniyor olsa da Meriç Nehri’ne uzak bölgelerde ve özellikle Enez sahil şeridindeki köylerde veya Keşan’a yakın bölgelerde yer altı suları ile çeltik tarımının yapılması geleceğimize çok büyük bir ihanettir. Akıl almaz bir sorumsuzluktur.

***

1930’larda yapılan ve ancak 1950’lerde uygulanmaya başlayan Harza projesi, ovanın bataklıktan kurtarılması, tarıma elverişli alanların kazanılması amacıyla başlatılmıştır. Hedef ve planlama 200 bin dönüm arazi ile sınırlı iken açgözlülükle bu alan 600 bin dönüme kadar ulaşmıştır. Bu özellikle Gala Gölü sulak alanlarının gittikçe daraltılması ile hala sürdürülmektedir.

Nitekim Eski Milletvekili Sn. Rasim Çakır, bir sosyal medya paylaşımında “Gala Gölü’nün milli park yapılması tam bir faciadır. Çünkü milli park sınırları çizilirken Gala sulak alanının beşte ikisi çeltik ekim alanı yapılmış topraksız köylüye toprak vereceğiz derken fakire dağıtılan topraklar sonuçta ve zaman içinde tekrar patronların eline geçmiştir. Ferre Küpürü denilen araziyi de ormanlaştıracağız derken çeltik Ekim alanı yapılmıştır” diyerek Edirne bürokrasisi ve siyasetçilerinin aymazlığı ya da sorumsuzluğu ile ilgili çarpıcı bir örnek sunmuştur..

***

Nitekim bu akıl almaz yanlış tutum 11.04.2020 tarihli bir Cumhurbaşkanlığı kararı ile devam etmiş, 1630 hektar arazi daha Gala Gölü Milli Parkı içerisinden koparılarak yine birkaç zengin daha yaratmak amacıyla çeltik alanı olarak kullanıma açılmıştır. Milli Park yani RAMSAR Sözleşmesi’ne göre korunması gereken sulak alanların niteliği değiştirilmiş ve doğal yapıları yok edilmiştir..

***

Bu gün Gala Gölü’nün kurutularak çeltik tarlası olarak düzenlenmesi hayalleri kuran, bürokrat ve siyaset erbabının olduğunu tahmin etmek çok da absürd bir iddia değildir. Nitekim Hatay / Amik Gölü böyle bir zeka ürünü olarak DSİ tarafından kurutularak tarıma açılmıştır. DSİ’nin önünü göremeyen uygulamaları ile Gala Gölü de harika bir çeltik alanı olabilir.

SONRAKİ YAZI: Bu sorun çözülebilir mi?

NATO

NATO politik ve askeri bir topluluktur. İkinci Dünya Savaşı’nı bitirmek için Amerikan devleti nezdinde İngiltere,  Rusya, Fransa birleşik bir güç oluşturarak Almanya’ya yüklendiler, savaşı batı cephesinde bitirdiler. Savaş bitene kadar bu devletler arasında hiçbir anlaşmazlık çıkmadı, savaş bittikten sonra dünyada bloklaşma başladı.

Sağ taraf kapitalist düzen,  sol taraf sosyalist düzen, yani Amerikan taraftarlığı – Rusya taraftarlığı. Bunlardan başka birde tarafsızlar vardı. Yani Dünya üçe bölünüyordu ama en göze batan sağ ve soldu.  Bloklaşma ile birlikte propagandaya, sen-ben konusuna dayanan Amerika ve Rusya arasında soğuk harp başladı.  Amerika, İngiltere, Fransa birleşerek kırklı yılların sonunda NATO isimli bir örgüt kurdular. Anlamı Kuzey Atlantik Paktı. Birçok Avrupa devleti bu örgütte yer aldı. Bu örgütün fonksiyonu, Rus saldırısına karşı NATO ülkelerini korumak içindi. Türkiye’de örgüte girmek istedi. Türkiye’ye — bizler İkinci Dünya Savaşı’nda iken siz karşıdan baktınız– dediler ve NATO’ya Türkiye’yi almadılar.  1950 yılında Kuzey  Kore, Güney Kore’ye saldırdı. Güney  Kore de Amerikan desteği ile savaşıyordu. Bir çok devlet Güney Kore’ye destek veriyordu. Bunların içinde Türkiye’de vardı. O savaşta şehitler verdik. İki yıl sonra savaş durdu. Nihayet Türkiye’nin NATO’ya girişi sağlandı. Slogan şuydu —  Türkiye NATO’suz, NATO Türkiye’siz olamaz –

Türkiye NATO’ya girmekle iyi mi yaptı, iyi yaptı. Rus baskısından kurtuldu, Rusya bizden Kars’ı,  Ardahan’ı istiyordu. Türkiye’de cevap verdi, — kimseye toprak borcumuz yoktur —   

O gün,  bu gün Türkiye NATO üyesidir, yıl 1953. Türkiye NATO’ya girmekle iyimi yaptı, iyi yaptı. Ülkemizin askeri masraflarından kurtulduk, o gün çağ dışı bir ordumuz vardı, hala süvari birlikleri, süngü savaşı ile zafer kazanacağımızı sanıyorduk. NATO’lu olduktan sonra ordumuz NATO standartlarına göre eğitim gördü ve donatıldı. Türkiye’ye verilen teçhizat İkinci Dünya Savaşı’ndan kalma hurdaya çıkmış gereçlerdi ama Rus baskısından ve askeri masraflardan kurtulmuştuk.  

Dünya değişim üzerine döner, yalnız moda değil askerlikte öyledir. Askeri taktikler, stratejiler, lojistik. Ukrayna, İran savaşında bu değişim bunu ispatlamıştır. Elbette bu konuları konuşmak tartışmak, fikir birliğine varmak gerekir, onun içinde NATO örgütü üyeleri arasında toplantı düzenler. Bu yılkı toplantı Ankara’da yapıldı, ev sahibi Türkiye idi. Toplantıya NATO üyesi 34 üst düzey devlet adamı katıldı. Tabi bunlar tek başına değildi, sekreterleri, yardımcıları hatta hanımları ile epey kalabalık oluşturuyorlardı. Bunların otel, konaklama, ikram gelirleri toplantı nedeni ile gazeteci ordusu da Ankara’da boş otel bırakmadı. Ankara bir diplomat turizmi yaşadı, iyi bir gelir elde etti.

Bu kazanç yalnız ekonomik mi oldu, politik açıdan dünya ortamında çok büyük etki yaptı. Hele Amerikan Devlet Başkanı Trump, Sy Cumhurbaşkanımızla kurduğu samimiyet dünyada yankı yarattı. NATO üyelerine yapılan rezervasyon Türk misafirperverliğinin en iyi örneği idi. Bunlar diplomatik yatırımlardır, inşallah faydasını görürüz.

NATO Türkiye için yararlı mıdır, evet yararlıdır. Bunun böyle olduğu ABD – İran savaşında anlaşılmıştır. İran tarafından Türkiye’ye atılan iki füze NATO tarafından havada imha edilmiştir, NATO yararlıdır. NATO Rus baskısı için kurulmuştur. Yani komünist düzen için artık dünyada Kuzey Kore hariç komünist devlet kalmadı ama Rusya Ukrayna’ya saldırdı, İsrail  Gazze’de katliam yaptı,  anarşi, terör devam ediyor. 1990’lü yıllarda Sırbistan Bosna Hersek’i darmadağan etti. Bu olaylar devam ettikçe NATO gereklidir . . .

ŞEYTANİ HİPZOLARDA

Tarihi süreçleri, Allah’ı ve de O’nun nurlu Kitabını hiç hesaba katmadan güya öğretilmesi, insanlığı kandırıp, sığlaştırıp, asıl gerçekliği saklayıp, hipnozlamış ve felaketlere boğmuştur!..
Oysa, insanlığın yapması gereken, o nurlu Kuran’ı okuyup, dosdoğru tarihi süreçleri insanlığa inançlı bilimle, gerçekleri ispat ederek açıklamalıydılar. Ama çıkmadı çıkmadı çıkmadı….
Oysa Atatürk, çıksın diye, Kuran’ı Türkçeye tercüme ettirip, Diyanet Vakfını, Fakültesini bile kurdurmuştu!..
Kuran’ı Kerim’in mucizelerinden biri de, her zamana dair olayların iç yüzünü bize temelden açıklayıcı olmasıdır. Allah, bizi şeytana karşı asla zayıf ve çaresiz bırakmamıştır.
Meselâ:
İstanbul’un fethinin asıl gerçekliği nedir:
Doğu Romanın şehri olan Konsataniye, kral ve din simsarları, HAKSIZ VE SEFİL, SÖMÜRÜ ÇIKARLARI İÇİN İNCİL’İN YARISINI YALAN YAZMIŞLARDI.
Roma halkı, yarısı yalan incil ile ŞİRKE DÜŞÜRÜLMÜŞTÜ.
Yani, şeytan uşaklarının baş tacı edildiği, onlara köle olan, şaytana tapar hale getirilmiş bir halk vardı!..
İşte Türkler, tüm şeytani yalanları bir bir açıklayan, İncil’i de, Tevrat’ı da yalanlardan temizleyecek Kuran’ı Kerim’i o halka getirmek, sömürülmekten korumak, şeytanın hipnozondan kurtarmak için savaştı, yendi ve de Konstantiye’yi feth etti!..
Tabi ki, Allah’ın izni, yardımı ve zaferi ile fethettiler. İstanbulun fathinden sonra geçen 600 yıllık sürece bakıyoruz, Ne “Müslümanız,” ne “Hristiyan’ız,” ne “Musevi’yiz” diyenler, Kuran’ı gereği gibi okumamışlar ki, yukarda ki gibi Kuran gerçekliğinde değil de, HALÂ ŞEYTANIN HİPNOZUNDA YORUMLUYORLAR, İNANCI VE TARİHİ OLAYLARI!..
YUH OLSUN ŞU İNSANLIĞA BE, 600 YILDIR, KURAN’I HAKKIYLA OKUYUP, OLANI, GİDENİ, İLÂHİ GERÇEKLİKTE İNSANLIĞA AÇIKLAYAMAMIŞLAR!..
Şeytanın hipnozunda devam, halâ da…

Rabbimiz, aşağıda ki gibi bir çok ayet de açıkça bildiri ki:

Kuran’ı Kerim. Sure 9/Ayet 31:
Yahudi ve Hristiyan’lar Allah’ı bırakıp, Rahiplerini ve peygamberlerini Rab edindiler.
Allah’a ortak koştular.
5/48: Önceki kitapları doğrulayıcı olarak, Muhammet’ e de Kuran’ı Kerim’i indirdik.

2/ Ayet 251: Allah’ın izni ve yardımıyla kâfirleri yendiler. Davut, Calût’u öldürdü. Allah ona hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah’ın insanların bir kısmını, diğerleriyle def etmesi olmasaydı, yeryüzü, muhakak fesada uğrardı. Lâkin, Allah alemlere lütuf ve kerem sahibidir.

Yukardaki nurlu ayet de “DAVUT” yerine “FATİH’İ KOYUN” Anlayın, fetih olayını!..

8/14: İşte bu yenilgi, size Allah’ın azabıdır.
8/13: Kim, Allah ve Resulüne karşı gelirse, bilsin ki Allah, azabı şiddetli olandır.
8/ 39: Fitne ortadan kalkıncaya, din tek Allah’ın oluncaya kadar savaşın!
8/17: Savaşta onları siz öldürmediniz, Allah öldürdü.
17/16: Zalim ülkeleri helâk ederiz.
14/45: Bir yorumuyla: “Yurtlarında zalimlik, hile, şirke düştüştükleri için, onları sizin ellerinizle helâk edip, yurtlarını size verdik. Allah şimdi sizin ne yapacağınıza bakar!

ABD’nin İsrail İle İmtihanı

Türkiye’de popüler yorumda genel olarak ABD ile İsrail ilişkisi sarsılmaz bir birliktelik olarak yorumlanır. Bunun nedenin bu şekilde yorumlamanın televizyon programlarının reytinglerinde ve sosyal medya beğenilerinde olumlu sonuçlar doğurması olduğunu değerlendiriyorum.

Üstelik buna gizli dini örgütler, kült yapılanmalar gibi bazı süslemeler de ekleyerek sonuçta İsrail’in ABD’ni yönettiği gibi bir sonuca varma imkanı ortaya çıkan anlatılar da tuz biber ekmektedir.

Öyle ya; kimsenin bilmediğini bilebilmek kimsenin tespit edemediğini tespit edebilmek neticede büyük bir maharet. Bu maharete ne denli sahip olduğunu göstermek de elbette gösterinin olağanüstü bir şekilde cilalayan bir durum.

Peki; bu anlatı sahipleri İsrail tanınma sürecinde ABD idaresinde nasıl bir tartışma ve bölünmüşlük hali olduğunu araştırmayı düşündüler mi?

Yıllar önce bu hususta bir araştırma yaparken İsrail’i tanıyan ABD Başkanı Truman ile ABD Devlet Sekreteri Marshall ve ekibi arasında çok ciddi bir görüş ayrılığı olduğunu görmüştüm. Bu görüş ayrılığı stratejik gerekçelerden kaynaklanıyordu. Bir yanda İsrail tanınmadığı takdirde SSCB’nin ABD’den önce İsrail’ tanıma riski, öte taraftan da bu yolla İsrail üzerinde etki sahibi olunma imkanının ortadan kaldırılması Truman’ı endişeye sevk ederken Devlet Sekreteri Marshall da Arap devletlerinin desteğinin kaybedilmesi ve ABD’nin bölgeye yönelik çıkarlarının zedelenmesi hususunda endişelere sahipti.

Şimdi uluslararası politikaya meraklı kişiler televizyonlarda ABD Başkan Yardımcısı JD Vance’ın İsrail hakkındaki zehir zemberek sözlerini izleyerek muhtemelen “ilk defa gördükleri için ilk defa olduğunu düşündükleri” bu krizi Trump’ın sabrı taştı. Trump adamı ne yapar biliyor musunuz? Trump’ın kafasının tasını attırmayın, sonuçlarını açıklarsam kanınız donar gibi ifadelerle yorumlayacaklardır.

Ha bu arada küçük bir tavsiye; uluslararası politika devletlerin çıkar ilişkisi ve çıkarlarının artırılması üzerine kuruludur. Yani ölümüne kankayız diye bir yaklaşımdan ziyade en çok ortak noktası bulunan devletlerde bile zaman zaman çıkar çatışması yaşanır. Eğer uluslararası politika analizi kişiler üzerinden yapılmaya kalkılırsa bu özellik görülmeyeceği gibi analizi yapan şahsın ilk kez gördüğü şey de tüm analiz düzeyinde ilk kez gerçekleşiyormuş gibi bir düşünce ortaya çıkar. Asıl sorunlu olan kısmı da budur. Üstelik bu sorunlu bakış açısına geniş bir medya desteği sağlanınca da artık bir pandemiye dönüşür bu iş…

Şu anda ABD ile İsrail arasında yaşanan kriz de ilişkileri üst seviyede yakın olan iki devletin çıkarlarının çatışması olarak zuhur etmektedir. Elbette Trump ile birlikte bir söylem abartısı ve gösterisi yaşanan ABD yönetiminde “kovboy filmi dublajlı” açıklamaları görmek mümkündür. Ancak bu açıklamalar netice olarak ABD’nin çıkarlarının sürdürülmesi ve korunması hususunda atılacak diplomatik adımlar olarak zuhur edecektir. Bu da zaman içinde ilişkinin diğer tarafında duran İsrail devletinde yönetimin değişmesi yahut ABD’nin istek ve standartlarına uyması şeklinde ortaya çıkacaktır. Bu da ABD ile İsrail arasında gerçekleşen ilk kriz olmadığı gibi son kriz de olmayacaktır. Haftaya görüşmek üzere memleketimin güzel insanları…