
Umut M. DOĞAN
(arkmud@gmail.com)
(DÜNDEN DEVAM)
6) Öte yandan, 1930’lu yılların başında, başta İstanbul olmak üzere, Yahudi cemaatinin güçlü olduğu illerde Siyonizm propagandalarının güçlenmeye başladığı göz ardı edilerek, bu olayları tanımlamak mümkün değildir. Siyonist propaganda, Bulgarlar’ın Trakya’daki hak iddiaları ve Bulgar Devleti ile ilişki içinde olan İtalya Faşizmi’nin Türkiye’deki siyasi hak iddiaları, dönemin entelektüel çevresinde Bulgar-Yahudi işbirliği kuşkusunu güçlendirmiştir. Kimi istihbarat raporlarına da yansıdığı anlaşılan bu iddia, Türk kültür kimliğine dahil olmakta direnen ve Türkçe konuşmayı reddeden bazı Yahudi gruplara karşı oluşan milliyetçi tepkileri beslemiştir.
7) Olayların yaşanmasında Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin dahli olduğuna dair en ufak bir kanıt yoktur. Kitapta bahsedilen, Trakya Umumi Müfettişliği Raporu ya da çıkarılan İskan Kanunu’nun bu olayları tetiklediği yönündeki hiçbir iddia, temel kaynaklara dayanmamaktadır. Sadece “olabilir” türünden birer iddia olarak dile getirilmekte veya dönemin Batı kaynaklı Yahudi gazetelerindeki bazı ifadelere dayandırılmaktadır. Nitekim olayların patlak verdiği 4 Temmuz gününün ertesinde Başbakan İsmet İnönü derhal duruma müdahale etmiş ve gerekli tahkikatlar yapılmış, göç edenlerin geri dönüşüne çağrılar yapılmıştır.
8) Edirne Mebusu Şeref Bey’in, Edirne’deki Milli Gazete’de Yahudi yurttaşlardan övgü ve dostlukla bahsettiği yazısında, son dönemde yayılan Siyonizm’e yakın duran Yahudilerden söz ediyor olması dikkat çekicidir (bkz. sf. 114-115).
9) 1934 olayları sırasında, yerelde görev yapan kimi kamu personelinin ve CHF yöneticisinin ya sessiz kalması ya da olaylara müdahil olması, yaşanan siyasi boşluktan faydalananlar olduğunu kanıtlamaktadır. Nitekim Başbakanlığın olaya müdahalesinin hemen akabinde tüm yerel kamu güçleri geri adım atmış ve olaylarda dahli olanlar mahkemeye verilmiştir.
10) Trakya Umumi Müfettişi İbrahim Tali Bey’in olaylardan haftalarca önce yayımlanan raporunda, yöre Yahudileri’nin artan sermaye gücü ve piyasa tekeline dikkat çekilerek Türk yurttaşının yaşadığı ekonomik mahrumiyete vurgu yapılmıştır. Ne ifadelerde açık bir anti-semitizm dikkati çeker ne de bu raporun halka açık beyan edildiğine dair kanıtımız vardır.
11) Kitabın birçok yerinde satır aralarına saklanan “vatandaş” ifadeleri, basın haber ve yorumları, yaşanan olaylarda Trakya halkının genelinin, tüm Türk tebanın dahli olmadığını göstermektedir. Kitabın 90’ıncı sayfasında yer verilen bir tanığın ifadesinde belirttiği üzere, “belirli bir zümrenin milleti birbirine kırdırması” olayıdır yaşananlar.
12) Olaylar sırasında tüm Yahudi yurttaşların hedef alınmaması, tümünün göç etmemesi ve önemli bir bölümünün de kentte kalmış olması, yaşananların bir etnik düşmanlık değil, bir sınıf ve çıkar çatışması temelli kışkırtma operasyonu olduğunu göstermektedir.
Sonuç itibarıyla, 1934 olayları üzerinden Cumhuriyet yönetimini ve onun yönettiği Türk-Müslüman halkı toptan bir katliamcı, anti-semitik, mallara çöken, azınlıkları mülksüzleştirip kendi sermayesini kurmaya çalışan bir siyasi yapı ve kitle olarak gösteren bir kitaba tarih metodolojisi ile bilimsel bir gözle bakıldığında, kitabın kendi satır aralarında gerçeğin ipuçlarının saklı olduğu görülmektedir.
Kitabın satır aralarında iddia edildiğinin tersine, 1934 olaylarından bir devlet politikası olarak göçe zorlama ve mülksüzleştirme çıkarılamaz. Devlet, en kısa sürede olayları önlemiş ve yaşanan sıkıntılardan zarar görenlerin haklarını alabilmesi için gerekli adımları atmıştır.
Kemalist Devrimin ana ekonomi politiğinde “milli burjuvazi” yaratma gayreti olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Öte yandan, Kemalist Devrimin sosyal politik argümanlarından birinin de farklı etnik ve dini kimlikleriyle bu coğrafya halklarını tek bir millet tanımında, 12. yüzyıldan beri anılan adıyla “Türk Milleti” başlığı altında birleştirme olduğu, bu yönde millileştirme politikaları uyguladığı, Türkçe konuşmanın yaygınlaşması için politika yürüttüğü, ibadetlerin Türkçe yapılmasını emrettiği bir gerçektir. Tüm bunlar, dönem sosyolojisine uygun devrimci hamlelerdir ve çağdaşlaşma projesinin bir parçasıdır. Ancak Kemalist milli ekonomi ve toplum projesini getirip 1934 Trakya olaylarına bağlamak, en hafif deyimiyle aynı sepete elma ile armudu atıp hepsine birden aynı ismi vermektir. Bu bilimsel bir çıkarım olamaz. Kemalist Devrimin Yahudileri mülksüzleştirdiğini iddia etmek için devletin politik kararları ile halihazırda Yahudi şahıslar elinde olan mal ve mülklere bizatihi el koyması şartı gerekir ki bu asla yaşanmamıştır.
Yaşanan terör provokasyonlarıyla şehirlerini terk edip geri dönmeyen kişilerin gayrimenkulleri, devlet tarafından kamu hazinesine dahil edilmiş ve belirli bir zaman aşımı neticesinde de satışa çıkarılmıştır. Bu da son derece olağan bir uygulamadır. Bu işlemler sırasında bazı gayrimüslim mallarının bedelsiz ya da ucuza Türk tebaya verilmesini “mülke el koyma” diye anlatmak, bilimsel bir tanımlama olmaz.
Yaşanan olaylar nedeniyle, yaşadıkları kentleri terk etmek zorunda kalan yurttaşlar alelacele ellerindeki malları satmaya çalışmış, yaşanan karışıklığın doğal bir parçası olarak birçok mal, değerinden daha düşük fiyata satılmıştır. Zaten değerindeki birçok pahalı mal ve arsanın kalan yoksul Türk yurttaşları tarafından alınabilmesi mümkün değildir. Bu kriz dönemi mal satışından “Türkler Yahudi malına çöktü” sonucu çıkarmak, gaflet değilse bile bilimsel ahlaksızlık ve Türk düşmanlığıdır.
Birinci Dünya Savaşı’ndan beri bölgede birçok Yahudi sermaye sahibinin tefecilik gibi yollarla yoksul Türk halkının malına ucuz yoldan ya da bedelsiz el koyduğuna dair kayıtlardan bahseden bir kitapta, “Türkler, Yahudileri göçe zorlayıp mallarına çöktüler” anlamı çıkarmak son derece tutarsızdır.
Belli ki yaşananlar, birçok sebebi kökeninde barındıran kahpece bir provokasyondan ibarettir. Cumhuriyet kadrosunun büyük bir çaba ile milli kültüre adapte etmeye çalıştığı bir gayrimüslim halkı terörize eden bu provokasyonun esas hedefinin Cumhuriyet Devrimi olduğunu düşündürecek birçok detay, olayların akışında saklıdır.
Bu tür tarihsel olayları analiz ederken, sadece bir etnisiteyi öncülleyen, o halka güzellemeler dizerek olayları tahlil edip, karşısında bir başka milleti, Türk halkını hedefe koyan zihniyet, kendince milliyetçi düşünceye karşı olduğunu sansa da aslında bal gibi ırkçılık yapmakta ve Türk milletini ötekileştirmektedir.
Tarih hiçbir ideolojik saikeye yaslanmadan, kendi koşulları içinde değerlendirilmelidir ki bu sayede hatalardan herkes ders çıkarıp yarınları barış içinde kurabilsin. Aksi takdirde yapılan tarih okuması değil, “tarih kaşıması”dır ki bu da kan, kin ve öfke taşır yarınlara.
(SON)