
05 Mart 2026 Perşembe


Çocukluğumuzda bizlere anlatılan ve okullarımıza önerilen seri masallar vardır. 1001 Gece, Dede Korkut ve Andersen Masalları gibi. 1001 Gece Masalları Arap ve Ortadoğu kültürünü, Dede Korkut Masalları Orta Asya’dan gelen Türk kültürünü ve yazanı Andersen olsa da Nasrettin Hoca’mız gibi anonimleşmiş olan Andersen Masalları ise batı kültürünü öne çıkarırdı. Bu masalların yazarı ve yazılma zamanı tam olarak bilinmez. Masallar;bir ana hikâye içinde iç içe örülmüş ve birbiri ile bağlantısı olan masallardan oluşan bir külliyattır.
Masal, çocukların hem zihinsel büyümelerini destekler hem de toplum kurallarını ve etik davranışları kazandırmada önemli görev almaktadır. Tümünden yararlanmak evrensel insan olmaya basamaktır. Ancak sadece özellikle bir kültüre ait masala bağlanmak körlük yapar.
4 Haziran 2023 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığı koltuğuna oturan Yusuf Tekin’in görevdeki 1001’inci günü bugün doldu. Bu 1001 gün, 1001 Gece Masalları gibiydi. Tek kültür etkisiyle uyutma, uyuşturma dönemi oldu. Bunun için de eğitim tarihimize yıkım dönemi olarak geçecektir. Bu döneme ait 1001 tane gece masalı yazılabilir.
Tarikat ve cemaatlerle bağlantılı dernek ve vakıflarla yapılan protokolleri savundu ve bu yapıları “Sivil Toplum Kuruluşu” olarak tanımlayarak laik eğitim açıkça meydan okudu.
ÇEDES ve benzeri projelerle okullar Diyanet başta olmak üzere, çeşitli tarikat ve cemaat bağlantılı yapıların temel faaliyet alanları haline getirildi. Manevi danışman sıfatıyla pedagojik formasyona sahip olmayan, çocuk psikolojisi ve gelişimi konusunda herhangi bir uzmanlığı bulunmayan Diyanet personeli görevlendirildi ve laik-bilimsel eğitim ilkelerine yönelik en ağır saldırıların önü açıldı.
MESEM (Mesleki Eğitim Merkezleri) projeleriyle çocukların eğitim hakkının gasp edildiği ve çocukların üzerinden devlet eliyle ucuz iş gücü haline getirildiği bir süreç açıldı. Böylece sermaye odaklı politikalarla çocuk işçiliği yasal hale getirildi.
Tamamen inanç merkezli olarak hayata geçirilen Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile evrensel eğitim kazanımlarına, nitelikli eğitim hakkına darbe vuruldu ve kazanılmış evrensel haklar yok sayıldı.
Farklı kimlikleri, inançları ve tercihleri ötekileştiren anlayışlar öne çıkarıldı ve bazen nefret söylemine varan dil ve içeriklerle kamusal, bilimsel, laik, cinsiyetçi ve anadil eğitimi gibi ilkeler yok sayıldı.
Kız çocuklarını okula göndermeyen ailelerin gerekçelerini ortadan kaldırmak için kız okulları açılabilir diyerek tek cinsiyetli okul açıldı ve karma eğitim ilkesi yok sayıldı.
Mülakata karşı olanlara güvence olarak ‘mülakat gibi mülakat’ vaat edildi. Mülakat sistemi daha da tarafgir oldu ve liyakat sistemi tamamen çökertildi.
Öğretmenlik Mesleği Kanunu (ÖMK) ile öğretmenler hiyerarşik basamaklara ayrılarak çalışma barışı bozuldu. Eşit işe eşit ücret ilkesi yok sayıldı ve öğretmenlik mesleği daha önce hiç olmadığı kadar ciddi oranda itibarsızlaştırıldı.
Milli Eğitim Akademisi ile öğretmen yetiştirme süreci tamamen siyasi denetime hapsedildi ve öğretmenlerin hükümet memuru olarak yetiştirilmesi hedeflendi.
Eğitim emekçileri yoksullaştı, angarya çalıştırma ve fiili sürgün politikaları hayata geçirildi.
Okullar hijyen sorunlarıyla ve personel yetersizliği ile boğuşturuldu. Bu sorunun çözümü de Okul Aile Birliklerine devredildi. Okul idareleri de bu sorunu velilerden yardım toplayarak çözmeye zorlandı.
TÜİK 2024 verilerine göre 21.817.000 çocuk var iken bu çocukların iki milyonunun en temel ihtiyaçları karşılanamaz duruma geldi ve 950.000 çocuk ise çalışmak zorunda bırakıldı.
Okulda olması gereken ancak yoksulluk, açlık, ulaşım, dil, kimlik, uyuşturucu ve benzeri sebeplerle her yıl katlanarak artan devamsızlık sonucu 630.000 çocuğun bugün nerede olduğu bilinmez duruma geldi.
Yetersiz ve dengeli beslenemeyen her 6 çocuktan biri bodurluk, her 9 çocuktan biri obez oldu ve bugün üç çocuktan biri yoksulluk ve dışlanma riski altındadır. Bu yoksulluğa rağmen dünyada 108 ülkede çocuklara bir öğün yemek verilirken bizde dört çocuktan biri tüm gün okulda gününü aç geçirir duruma getirildi.
Eğitimi ticari işletme, öğrenciyi müşteri gören zihniyet sonucu özel okullar arttı, buralarda çalışan öğretmenlerin (taban maaşın kalkmasıyla) kölelik ücretiyle çalıştırıldı.
Okullarda eğitim çalışanlarına şiddet ve akran zorbalığı sürekli arttı ve önlemler yetersiz kaldı. Ve bunlar 1001’e kadar olumsuz anlamda arttırılabilir.
Bu tablo olumsuzluğa gidiyor. Eğitim ciddi iştir ve sadece iktidara veya devlete bırakılamaz. Bırakılırsa bilge Sakallı Celal’in dediği gibi; ‘bu kadar cehalet ancak eğitim ile olur’.
Sorunu üretenler sorunu çözemezler aksine sorunu bilerek yaratırlar. Bu sorunu sadece eğitim sendikaları, eğitimle ilgili demokratik kurumlar ve uzmanlar da çözemez. Çözümün anahtarı hep birlikte susmadan; okulda, iş yerinde, sokakta, evde ve her alanda birleşerek; bilgi ve akıl ile haykırmak ve direnmektir.Bunu başaramazsak AKP’nin Yusufçuk Masalları tek kapılı kültür ile faşizmi egemen kılacak nefes almamıza izin vermeyecektir.


Bu günlerde yine gündemde laiklik. Çünkü kamusal alan olan okullar başta olmak üzere tüm kamu alanları dini kuşatma altında. Bu nedenle 168 aydınımızın laikliği savunma çağrısı var. Hepimizin imzalaması gerekir. (https://laikligisavunuyoruz.org/)
Bunu imzalayan milyonlarca yurttaşımız olsa da bu yetmemelidir. Çünkü laiklik; liberal, muhafazakâr, sosyal demokrat, sosyalist gibi tüm fikir ve inançların garantisidir ve birlikte yaşamalarını sağlar.
Cumhuriyet kuruldu kurulalı laiklik gerçekte hiç uygulanmadı. Maalesef cumhuriyetin kurucu kadrosunun şahane öngörüsü ile mevzuata giren laikliği iktidarlar koruyamadığı/korumadığı ve toplum olarak da yaşamımıza katamadığımız için 100 yıl sonra laiklik yine gündemde.
Bu nedenle laiklik konusunda çok yazı yazdım. En çok okunanı, cumhuriyetimizin yüzüncü yılını kutladıktan sonra, 13 Aralık 2023 günü yayınlanan yazımdır. Hudut Gazetesi’nin en çok okunan makalelerinde üçüncü sırada 15 bini aşan okura ulaştı, okuyabilirsiniz. (https://hudutgazetesi.com/yazarlar/laiklik/).
O yazımda; “Korku insani ve içgüdüsel bir durumdur. Ancak bu korkudan çok öğrenilen korku tehlikelidir ve toplumsal zararlara sebep olur. Öğrenilen korku; aileden, toplumdan ve eğitim süreçlerinde öğrenilir.
Öğrenilen korkunun en önemli ilacı laikliktir. Çünkü öğrenilen korku bilinmeyenden beslenir. Laiklik dini inançların teminatıdır. Toplum; kışkırtılmadığında farklı inançları benimser ve bir arada yaşayabilir. Laiklik olduğunda herkes inancını özgürce yaşayabilir. Laiklik olmadığında ise egemen görüşün inancı dayatılır ki bu toplumu ayrıştırarak tehlikeli çıkmazlara sürükler.
Laiklik dini inançlarımız gibi toplumsal sınıfların da güvencesidir. Laiklik işçi sınıfının da önünü açan temel kazanımıdır ve o nedenle emekçi sınıf laikliği kazanmalıdır. Bugün bunu emekçi sınıflar yeterince değerlendiremiyor olabilir ama sermaye sınıfı ve onun siyasi iktidarları başından beri farkındadır” demiştim.
Milli Eğitim başta olmak üzere tüm kamu kurumlarının laikliğe aykırı ilişkilerle boğulduğunu o günde yazmıştım ki bugün kat be kat arttı bu yanlış ilişki.
Yine o yazıda; “Demokrasinin temel göstergesi laikliktir. Laiklik mücadelesi, sadece kişisel özgürleşmenin bir parçası değil; sınıfsal özgürleşmenin de olmazsa olmazıdır.Bugün yoksul isek, işsiz isek laikliği anlayamadığımızdandır. Bugün şarap yapmak için sıkılan üzüm gibi sermaye sınıfı daha çok kazansın diye özgürleştirici eğitim yerine medrese eğitimi içinde mürit yetişmesini sağlıyorsa düzenin laik olmadığındandır. Laikliğe layık olmadığımızdan, laiklik ilkesini anlamadığımızdandır.
Bugün ülkeyi dinci vakıflar sardıysa bu laiklik ilkesini “altı oktan biri” sayan cehape zihniyetinin(!) laikliği mücadele ile kazanmayı henüz düşünmediğindendir. Bu zihniyetin sadece CHP’nin altı okundan biri olmadığını bilmesi gereken sermaye sınıfının da kul-pul ilişkisinin bir süre sonra kendisini teslim alacağının farkında olmamasındandır.
Anayasaya Türkiye laiktir yazmakla laik olunmuyor, bunu öğrenmiş olmalıyız. Ayrıca; “Türkiye laiktir laik kalacak” diye atılan sloganın da değeri yok. Çünkü ülkemiz seküler toplum anlamına gelen laik sistemde hiç olmadı ki laik kalsın. Slogan gerekiyor ise; “Türkiye laik değil ama mutlaka laik olacak” olabilir.
Bugün laikliği kazanmak ve tarihsel yerine oturtmak için; gerçekten demokrasiden yana olanlar, laikliği olmazsa olmaz bir gereklilik ve zorunluluk olarak görmelidir. Çocuklarımızın, işçi sınıfının, aydınlık yarınların güvencesi laikliği kazanmaktır. Korkularımızdan arınmanın, özgür bir toplum oluşturmanın olmazsa olmazı laikliktir” diye görevlerimizi anımsatmışım.
Hepimiz öğrenmiş olmalıyız gayri; laiklik din veya inanç düşmanlığı değil farklı din ve inançlara, farklı din yorumlarına ve dindarlara da eşit ve özgür yaşam şansıdır. 100 yıldır Medeni Kanun’la Anayasal olarak bu laikliğe kavuşmuş yurttaşlar olarak elbette laikliği birlikte savunacağız. Bu çok normal bir durum. Asıl normal olmayan 100 yıl sonra laikliği savunmak zorunda kalışımız.
Çok önemli bir durumu da belirtmek gerekir ki; laikliği hayata geçiren toplumlar geçmişte on yıllarca aynı dinin mezhepleri arasında savaş yaptı. Sonrasında kilise ile devlet yönetimi ayrıldı. Gelişip egemen olan bu toplumlar aynı kaderi İslam ülkelerinde de yaşatmak istiyorlar ki Ortadoğu’da Şii Sünni ayrışmasını kamçılıyorlar. Müslümanlar bu senaryoyu görmelidir. Gelecekte yaşanması olası bu durumun yaşanmamasının yolu laikliktir.


Oruç ayının başladığı bugünlerde inancı olduğunu söyleyen ve her yerde, her zaman inanç övgüsü ile inanç örgütlerini öne sürerek toplumda inanç örgüsü kuran iktidarın olduğu ülkemizde çocuklar yatağa aç girebiliyor. Bu durumu yapay zekaya sorsak sanırım iktidarı öven bir cümlecik kurmaz.
Önce şunu bilelim, biliyoruz da ezberleyelim artık; yurttaşların yoksul olması kader değil, iktidarın uyguladığı ekonomi politikası tercihidir. Bu tercihe karşı mücadele etmek her yoksul bırakılmış yurttaşın görevi olmalıdır ki yanlıştan dönüldün, yeni yoksullar olmasın.
Yanlış politikalara karşı mücadele etmek suç değildir, korkmaya gerek yok. Asıl suç; evrensel yasalarda, anayasa ve diğer yasa maddelerinde de olduğu gibi iktidarın, yurttaşın yoksul kalmasına neden olmasıdır.
Bu gerçeği gördükten sonra, diyebiliriz ki yoksul insan olmaz, yoksul bırakılmış insan vardır. Hiç kimsenin yoksul olmadığı gün gelene kadar da yoksullara yardım etmek insanlık görevidir. Çünkü bu süreçte yoksul bırakılmışlara pozitif ayrım uygulamak gerekir.
Ülkemizde yoksul bırakılmış yurttaşların çocuklarına iktidar bir ara bir öğün yemek vermişti ama bu kısa sürdü. Sonrasında muhalefet partileri bu yemeğin devamını isteyen yasa önerisi verdiler ama AKP-MHP oyları ile reddedildi.
Yerel yönetimler devreye girdi ve yıllardır ellerinden geldiğince okul çocuklarından bir kesimine öğlenleri yemek sağlamaya çalışıyorlar. Hem de birçok yerde valiliklerin engellemelerine rağmen. Haberlerden duydum; İstanbul Valiliği bağış kampanyası başlatmış ve okul çocuklarına bir öğün yemek verecekmiş. Daha sonra bir genelge yayınlandı, her ilde Kızılay öncülüğünde yemek verilecekmiş. Sanırım bu da Kızılay’a gelen bağışlardan karşılanacak.
Görüyoruz ki yoksul bırakılan yurttaşlarımızın çocuklarına bütçeden bir öğün yemek sağlanamıyor. Emekliye, yoksula, kamu çalışanına, köylü üreticiye ve diğer toplum kesimlerine yeteri kadar ayrılmayan bütçe; faize, yandaş iş insanına, yandaş basın yayın kurumlarına, örtülü ödenek alıcılarına ve hiyerarşide yukarılarda olan kesime aktarılabiliyor.
Bu nedenle muhalefet yerel yönetimlerinin kent yoksullarına değişik adlar altında yaşam kolaylığı sağlaması anlamlı ve önemlidir. Kentimizde de ‘Edirne Okul Yemeği Koalisyonu’ önerisi ve takibi ile geçen yıl deneme olarak başlatılan ve bu yıl da okullar açıldığından beri devam eden ‘her gün bir öğün yemek’ çalışması devam ediyor.
Buraya gelen yemeğin de pişeceği tesisin açılması çok anlamlı v e önemlidir. Sayın Başkan da açılışta buna değindi; “Zor günlerden geçiyoruz. Emeklilerimizin, yaşlılarımızın, gençlerimizin, şehrin her kademesindeki her bir hemşehrimizin bu zor günlerde yanında olmak, onlara destek olmak bizler için çok önemli. O yüzden kent lokantası var. O yüzden halk kasap var. O yüzden sosyal tesisimiz var. Ve o yüzden bunların en sağlam altyapı temeli olan Mutfak Edirne’miz var”.
AKP 2002 yılında önceki yanlışları düzeltmek ve 3Y’yi (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar) bitirmek vaadiyle iktidara geldi. Bugün durumu görüyoruz.Yoksulluktan çocuklar aç yatıyor, başta Kızılay olmak üzere yolsuzluğun girmediği devlet dairesi kalmadı ve çocuklar aç demenin de dahil olduğu siyasi olan her cümle yasaklanıyor.
Önceki gün öğrendik ki Milli Eğitim Müdürlüğü Ramazan ayı boyunca her gün bir okulda iftar yemeği verecekmiş. Bunu küçümsemiyorum ama ayıplıyorum. Tüm okullarda ay boyunca olması gerekir. Ki devamında da yoksul bırakılmış çocuklarımıza bir öğün yemek vermelidir.
Bu durumda öncelikle çocuklarımıza bir öğün yemek verenlere destek olup toplumda -uzun süreçte de olsa- yoksulluğu yaratan/üreten kapitalizme karşı mücadele etmeli, edenlerle birlik olmalıyız. Çözüm sosyalizme giden yolda, bugünün gerçekliğinde ‘insan’ vicdanını harekete geçiren herkesle birlikte mücadele etmektir.
Çok değil beyaaa! Bir öğün yemek yahu’! Onu da mı bulamıyor iktidarımız?


Canlıların belirli koşullarda veya insanın öldükten sonra çürümesi normal bir doğa olayı iken yaşayan toplumun çürümesi doğal bir durum değildir. Olumlu da değildir. Sosyal çürüme dediğimiz bu durum bir sosyoloji tanımıdır. Genellikle sosyal yaşamın değişmesini, işlevsizliğini veya çöküşünü tanımlamak için kullanılır.
Elbette toplumlar değişir ve değişmelidir de. Ama bu değişim; yaşamda kazanılan deneyimler sonucunda insanın insanlaşmasına hizmet eder. Bunlar; dürüstlük, sevgi, barış, özgürlük, saygı, alçakgönüllülük, sorumluluk, sadelik, hoşgörü, dayanışma, sağlıklı yaşam, kamusal eğitim gibi dünyada kabul edilen değerlerdir. Bunları dillendiren siyasetçiler iktidar olunca bunları unutur ve tersini yaparlar. Çünkü; liberal sistem iyi tüketici ve inançlı müritler ister.
Bu nedenle toplumun çürümesi daha doğrusu çürütülmesi bir doğal durum değil liberalizmin tercihidir.Bilim insanları ne der bilmem ama bir yurttaş olarak olumlu veya olumsuz gelişmelerin ana sebebi iktidarların yukarıdan aşağı yönlendirmesidir. Bu sistemin içinde yalnız kalan bireyler dirense de konulan kuralların uygulanması zorunludur. Yani birey olarak irademizi kullanmamızı, kültürümüzü ve doğru ilişkilerimizi sürdürmemiz, tercihlerimiz engellenir. Çünkü toplum olarak örgütlü değil yalnızız ve kahramanlar bekleriz.
Örneğin; sağlık hizmetinin kamusal olup ücretsiz olmasını isteriz ama sağlık kurumundan yazılan reçetenin farkını vermek zorundayız. Kamu okullarını kuşatan niteliksiz idareler ve şeriat iltisaklı vakıfların eğitimi yönlendirmesinden çocuğumuzu korumak amacıyla özel okulu tercih ederiz.
Örneğin çocuk suçluların, kadın ölümlerinin, taciz ve tecavüzlerin, mafyatik ilişkilerin çoğalması veya kamuda liyakatin olmaması çürümedir. Çürümüş sisteme kayıtsız kalmak da çürümeyi desteklemektedir.
Özel hastaneleri olanın Sağlık Bakanı, özel okulları olanın Eğitim Bakanı, turizm şirketleri olanın Turizm Bakanı, tarımsal ilaç ve girdi malzemeleri üretenin Tarım Bakanı olması çürümeyi hızlandırmaktadır.
Çürümeye dair yüzlerce örnek sayılabilir. Çünkü sistem senin değerlerini korumanı, kazanılmış evrensel hakları kullanmanı engeller.
İnsanı insan yapan evrensel değerleri yok eden bu tutumlar yoksullaşmış, lümpenleşmiş, tüketim özentili bireyleri de olumsuzluğa tetiklemektedir. Dayatılan bu çürümüş sistemi değiştirmek isteyen bizler de bilerek bilmeyerek bu çürümeye katkı sunmaktayız. Çünkü biz de toplumun bireyleriyiz ve doğal olarak etkilenmekteyiz.
Çürümeye karşı mücadele; olabildiğince birey olarak ve devamında örgütlü direnmektir. Bu da toplumu çürüten ilişkiler kurmamak, özellikle siyasi tercihlerimizi sağlam ve güvenli oluşturmaktır. Bunun içinde öncelikle çürümeyi büyütenlerin içinde ‘ben var mıyım acaba’ diye kendimizi sorgulamak önemlidir.
Bireysel, kurumsal çürüme yukarıdan aşağı cesaretlendiriliyor.Tamam ama muhalif olanların da iktidar oldukları yerlerde çürümeye kapı açmayacak sağlıklı, şeffaf, onurlu, güven veren, adil ve eşit uygulamalar yapması gerekir. Bunu yapamıyor ve direnemiyor ise o da çürümüş sistemi sürdürmeye hizmet etmiş olur. Bu da güveni yok eder.
O nedenle tek çare çürümemek ve çürümeyenler ile ilişkilerimizi geliştirmek ve örgütlü olarak direnmektir. Tabii ki bu örgütlü toplumun siyaseti yönlendirmesi ve çürümeyi yok edecek politikalarını somut örneklerle topluma sunması, inandırması gerekmektedir.
Hangi siyasi görüşten olursa olsun çürüyen toplumun yok olacağını bilmek gerekir. Yıllardır söylenen ‘köprüden önce son çıkış’ tanımından gına geldik, evet. Ama çürüme tüm topluma sirayet ettiğinde tüm çıkışlar kapanacak ve tek yol köprüler olacaktır. Köprü geçilince de geri dönüş bugünkünden çok daha zor olur.


Köylerde yaşadık çoğumuz. Biliriz; kocaman bir öküz çocuğun elindeki incecik bir iple bağlıdır ama kaçmaz. Veya koyun sürüsü, küçücük bir çocuğun sesiyle yönlendirilir ama sürüden ayrılmayı hiçbirisi düşünmez. Bunun sebebi elbette öküzün güçsüzlüğü veya koyunların aptallığı değildir. Öküz ve koyunların kaçmaya niyet etmemesinin sebebi bunun olamayacağına inandırılmış olmalarıdır.
Pskikolojide öğretilmiş çaresizlik diye bir gerçek vardır. Hayvanlar sezgileriyle insanlar akıllarıyla davranır. Ama evcilleştirilmiş hayvanlarda sezgileri değiştirilmiş ve yeni durumlara yönlendirme vardır. Yani durumu değiştirmeye gücünüz olmadığına dair kabulleniş. Bu inandırılmış halden kopabilsek, ayrılabilmeyi hayal edebilsek gerisi gelecektir.
Tüm canlılarda olan bu öğretilmiş çaresizlik durumu insanda olmamalıdır diyoruz. Ama hayvanlarda yapılan deneyler sonrasında toplumda uygulanıyor ve öğretilmiş çaresizlik başlıyor.
Bu çaresizlikten çıkmak Charles Darwin’in dediği gibi bilim ve sanatla olur. “Bilim ve sanat bir kuşun kanatları gibidir” der Darwin.“Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. Tavuk toplum; önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz.”
Egemenler hep aynı sözlerle iktidar olurlar. Onlar vaat etmekten,bizler vaatlerin hayata geçmesini beklemekten bıkmayız! Oysa yaşadıklarından dersler çıkarma yeteneği olan canlılarız. Hayvanların da koşulların zorlaması sonucunda sezgilerini değiştirme yetenekleri vardır ama doğada sezgileri yerine aklını kullanan, geçmişten dersler çıkarabilme yeteneği olan tek canlı insandır. Asırlarca süren geçmiş deneyimlerimiz, alınacak derslerimiz olmasına rağmen akıl ile yaşamayı seçmemiş olmamız acı değil mi?
Hepimiz biliyoruz ki; havanda su döven, lafla peynir gemisi yürütenlere her sefer kanıyoruz. Bu deyimler günümüze kadar ulaşmıştır.Ulaşmış da bizim kültürümüze, yaşamımızı olumlu değiştirmemize yararı olmuş mu? Egemenlerin verdiği sözlere kanmak da bir öğretilmiş çaresizlik değil mi? Unutuyoruz her şeyi, doğduğumuzda bilinen basit bir durumu, yukarıda örneklediğim öküz, tavuk, havanda su dövmek veya peynir gemisi örnekleri hep bizim öğretilmiş çaresizliğimizin kanıtları değil mi?
Sezgilerimize yön verenler aklımızı kullanmamıza engel oluyorlar. Doğal olanı unutmamızı ve öğretilmiş çaresizliğe teslim olmamızı istiyorlar. Hayvanlarda uygulanan bu durum aklını kullanan insanlarda olmamalıdır. İnsanlık tarihini unutmayacağımız gibi AKP’nin 23 yıldır unutturmaya çalıştırdıklarını elbette unutmamalıyız. Ama dayattığı çaresizliği unutmalıyız. Çaresizliği unuttuğumuzda unutmamamız gerekenleri anımsayacak ve kendimize geleceğiz.
Makale yazmaya başlamadan önce yazdığım bir şiirde hal ve ahvalimizi şöyle anlatmıştım:
“Duyguları sömürüyor gözyaşları / Gönülleri çalıyor albeniler / Karanlığın yollarında / Unuttuk kendimizi / Şaşaalı yaşam özentisinden / Okullar diploma verirken nüfus kâğıdına / Kitaplar pahalı denirken / Radyo, televizyon, basında / Reklamların gösterisi sürerken / Yitirdik yaşamın izini / Unuttuk kendimizi / Karanlığın kuyularında.” (Unutulan-1985)
NOT: 2005 yılı Şubat ayından beri yani 21 yıldır her Perşembe “SOLDUYU” olarak bulunduğum HUDUT gazetesine nice yıllar dilerim…