
Geçen Mayıs ayının ortalarında Derya Sarılarlı, Edirne Gazeteciler Derneği Başkanı olarak Belediye Başkanı Filiz Gencan Akın’dan randevu aldı.
Yönetim Kurulu olarak başkanlık katında kabul edilmeyi bekliyoruz.
Yanımda Disiplin Kurulu Üyesi Nadir Alp oturuyor.
Cep telefonundan bana ait bir fotoğraf gösterip, bunu sosyal medyada paylaşmak istediğini söyledi.
Uzun yıllar Anadolu Ajansı’nda birlikte mesai yaptıkları Derya Sarılarlı bunun üzerine araya girdi ve “Utanç Treni’nin isim babası” diye yazarak paylaşmasını önerdi…
**
Bulgaristan’dan 1989’daki zorunlu göç sırasında TRT’nin haber kanalı TRT 2’de her akşam canlı yayın bağlantısıyla günlük gelişmeleri aktarıyorum…
Karayolu tarafından girişler günün 24 saati sürerken, demiryolu tarafında da günde bir kez sefer yapan tren yüzlerce insanı Kapıkule Garı’na balık istifi bırakıyor.
İşte o tren insanların kötü şartlarda, sefalet içinde yolculuk ettikleri bu dramın simgesi haline geldi…
Soydaşlara reva görülen bu insanlık dışı muameleyi bu yüzden her akşam ana haber bültenlerinde sürekli olarak “Utanç Treni” diye anmaya başladım.
**
Derya Sarılarlı’nın bu önerisi beğenildi…
Mayıs’tayız, ay itibariyle “cuk” oturdu…
Çünkü, zorunlu göçün başlangıcında takvimler 29 Mayıs 1989’u gösteriyordu.
Zamanlama Nadir Alp’in de hoşuna gitti, 29 Mayıs’ta paylaşmak üzere “Utanç Treni” ile ilgili bir şeyler iletmemi istedi.
Yazdım, gönderdim…
**
Kendisine 28 Mayıs akşamı telefon ederek o paylaşımı hazırlayıp hazırlamadığını soracağım; Trakya Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde yatan 83 yaşındaki annesi Şefika Alp’in başındaymış…
Çok umutsuz konuşmuştu…
Annesi bir gün sonra yani 29 Mayıs’ta bu dünyadan göçtü, gitti…
Mekanı Cennet olsun…
**
50 yıla yaklaşan meslek yaşamım boyunca fotoğraf konusunda pekçok anı biriktirdim.
Bulgaristan’dan yaşanan o zorunlu göç sırasında çektiğim bir fotoğraf Milliyet Gazetesi’nin manşetinden yayınlandı. Dünyanın sayılı foto muhabirleri arasında yer alan yıllarca Milliyet için görev yapan Hüseyin Kırcalı’dan o gün bir telefon aldım.
Dünyanın en eski, en büyük ve en saygın haber ajanslarından biri olan “Associated Press” işte o fotoğrafımı dünya medyasına servis yapmak üzere Milliyet’ten satın aldığını, bunun karşılığı olarak hesabıma para aktarılacağını anımsattı…
Soyadından dolayı memleketi olarak belki Bulgaristan Kırcaali çağrışabilir. 1941 yılında Şanlıurfa doğumluydu.
2020 yılında bu dünyadan göçtü gitti o da…
Mekanı cennet olsun…
**
Bulgaristan’a zorunlu göçün arkasından Devlet Başkanı Jivkov’un devrilmesiyle birlikte komşu ülkeye defalarca gidip geldim.
İlkinde Türkler’in yoğun olduğu Kırcaali’ye gitmek istedim, ancak 10 kilometre kadar kala gece polis durdurdu, sınır dışı edildim.
İki ülke arasında ilişkiler kısa sürede düzelmeye başlayınca bir ayağım adeta orada oldu.
Kırcaali’nin en büyük hoteli Arpezos’un teras katında dostluk kurduğum kişilerle oturuyoruz. Bahçe tarafından oraya merdiven dayayan bir kişi fotoğraf çantamı alıp hışımla kaçtı.
Şoktayız… Hotel yönetimi polise ihbarda bulundu.
Kısa süre sonra Emniyet Müdürlüğü’nden şüphelinin yakalandığına ilişkin bilgi geldi. Hırsızlığı yapan Bulgar orada, çantam masanın üzerinde duruyor.
Polis emin olmak için bana çantamın içerisinde neler bulunduğunu sordu. Sadece bir tek şey söyledim: Milliyet
Çünkü, fotoğraf makinesinin filmleri üzerinde Milliyet’in logosu yer alıyordu…
Çantama, makineme kavuşmuştum…
**
Yine Kırcaali’deyim…
Yıllarca ana dillerini konuşmaları yasaklanan soydaşlar Türkçe eğitim için bastırıyor…
Köyleri, kasabaları, okulları dolaştım, röportajlar yaptım. Gazete yönetimi çektiğim fotoğrafları İstanbul’a göndermemi, ancak birkaç gün daha orada kalmamı, devamını getirmemi istedi.
Günümüzdeki gibi öyle kolay değil. Çektiğim fotoğrafları Kapıkule’ye bir şekilde ulaştırıp oradan arkadaşlar alarak İstanbul’a göndereceklerdi.
Haskovo’ya gittim, Kapıkule’ye giden Türk plakalı araç beklemeye başladım.. 34 plakalı bir otomobil belirdi, işaret ettim durdu. İçerisinde iki kişi vardı. Durumu anlattım. Onların önünde Milliyet yazılı fotoğraf filmlerini yine Milliyet logolu zarfa koyarak kendilerine teslim ettim ve Kapıkule’de verecekleri yeri söyledim.
Ne var ki, bütün emeklerim boşa gitti.. Çünkü o iki kişi emaneti teslim etmemişti… Geri dönen dönmez araç plakasından yola çıkarak İstanbul’daki telefonlarını bulduk..
Ne dese beğenirsiniz: Ben öyle bir şey almadım!
Saydırdım…
Sanırım hayatında böyle bir tepki de almamıştır!
**
Bayram haftasına girdik…
Hayat, bazen bir bayram sabahı kadar aydınlık, bazen bir veda kadar sessiz…
Hayat, sevinçle hüznü aynı anda taşıyabilen bir yolculuk…
Bir yanımızda kayıpların hüznü, diğer yanımızda hayatın sürüp gidişi…
Kayıplarımıza rahmet, geride kalanlara sabır, sevdiklerinizle nice bayramlar diliyorum…