DOLAR 48,29270,01%
EURO 56,08990,14%
ALTIN 6.742,740,32
BIST %
BITCOIN 3705755-1,28%
Edirne
32°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

67 okunma

Üretici/Türkü Yakıcısı Neşet Ertaş

ABONE OL
2 Eylül 2026 15:00
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: hudutgazetesi.com_.jpeg

Neşet Ertaş’ın kültürel profilini oluşturan en önemli yanlarından birisi, onun üretici/türkü yakıcısı kimliğidir. Anadolu halk kültürünü, sanat geleneğini, edebiyatını ve Türkmen dilini iyi bilmesi ve halkın duygularını iyi tanıması nedeniyle Ertaş, ülkemiz müzik kültürünün en seçkin örnekleri arasında yer almış birbirinden değerli çok sayıda eser üreten bir türkü yakıcısı olmuştur. Daha çocukluk yıllarında başlayıp günümüze kadar 60-65 yıl gibi uzun bir süreçte kesintisiz olarak sürdürdüğü yaratıcı yani ile ürettiği eserler ve bağlı olarak sanatının derinliği, Neşet Ertaş’ı sanat dünyasında farklı bir kategoriye oturtmuştur.

Yaratıcı beyin ve dehalık konusunda çalışmalar yapan ilgili bilim dallarına mensup uzmanlar, bilimsel çalışmalar sonucu gelişen çeşitli bakış açıları ve yaklaşımlar yoluyla konuya ışık tutmaktadırlar. Biz; bunlar içerisinden birkaç temel yaklaşımı model alarak, Neşet Ertaş’ın özeline onun yaratıcı yönü ile ilgili çıkarımlar yapacağız.

Yaratıcılığın boyutsal bir özellik değil, daha çok, seyrek rastlanan, yüksek yetenekli, kendine özgü ve olağan dışı az sayıdaki bireyde bulunan süresiz bir özellik ya da özellikler bütünü olduğunu belirten Andreasen; bu bakımdan yaratıcılığın, Tanrı’nın bağışladığı ya da mucizeye yakın bir biyolojik veya sosyal bir rastlantı sonucu meydana gelen bir armağan olduğunu söylemektedir.

Sıra dışı yaratıcılığa sahip olanların, sıradan olanların başaramayacağı şekillerde görüp düşünmelerine olanak sağlayan, serbest çağrılırtan yaratabilen ender rastlanır beyinlerle ödüllendirildiklerini de belirtiren Andreasen, bu tip insanların genelde zaman içinde kendiliğinden ortaya çıkmadıklarını vurgulamaktadır. Tarihin belli dönemlerinde bu tip yaratıcılığa sahip çalışma ve fikirlerin çok az yer aldığını, kimi dönemlerde insanın yaratıcı ruhunun, sanki dizginlerinden kopmuşçasına koşmaya başladığının da altını çizen Andreasen, bu durumu; “Bir anda ortaya çıkan insanlar, yaratıcılıkta, insan zihni ve beyninin ulaşabileceği en yüksek noktalara ulaşır.”46 sözleriyle belirtmektedir.

Andreasen’in ortaya koyduğu bu yaklaşımlar göz önüne alındığında; uzun bir tarihsel süreç içerisinde, belli bir seyirde akıp gelen ve yalnızca kendisinin de bağlı olduğu sanat geleneğinde değil, aynı zamanda Anadolu Müziği içerisinde adeta birdenbire ortaya çıkarak kısa sürede ülkeye mal olmuş, değerli varlığı ile tarihi bir sima özelliğini kazanmış Neşet Ertaş’ın sergilediği profil, bu yaklaşıma konu olan özellikleri yapısında barındırmaktadır.

Daha duyulmaya başlandığı ilk günden başlayarak, alanındaki dönemin icralarını aşan ustalık düzeyi, müzik anlayışı ve üzerinden 60 yıl geçmesine karşı çözülememiş, aşılamamış yaratım gücü ve eserleri ile sonraki her dönem içerisinde benimsenmişliği ve hem bu benimsenmenin alandaki yaygınlığı hem de vazgeçilmezliği gibi gösteriler, Neşet Ertaş’ın olağanüstü bir yeteneği, beyni ve yaratıcılığı olduğu konusunda somut sonuçlardır. Onda can bulan ve üstün yaratım çizgileri taşıyan bu olağanüstü yetenek ve yaratıcı kişilik, eşsiz sanatının ve benzersiz üretimlerinin de ana kaynaklarındandır.

İnsan beyninin, nasıl bir yaratıcı süreçten geçerek bir müzik eseri ya da denklem yaratığının, üzerinde düşünülmesi gereken en büyüleyici sorulardan birisi olduğunu belirten Andreasen’a göre yaratıcılık; birey, süreç, ürün olarak üç bileşenden oluşup bu bileşenler doğrusal, yinelemeli ya da yalnızca gizemli bir şekilde bir araya gelebilir.”

Sanat yolunda, kendine özgü bir birey olup yarı yüzyılı aşan uzun bir süreçte olağanüstü ürünler ortaya koyabilme başarısını göstermiş Neşet Ertaş’ın; doğal oluşum, doğanın kendisini üretmesi ya da bir başka deyişle doğal doğurganlık olgusu içinde açıklanabilecek yaratıcılığı da bu sürecin birebir örneğini yansıtmaktadır.

Başta Semavi dinler olmak üzere, dünyadaki inanç ve felsefeler; neredeyse, her bir noktası akıl almaz gizemler, kusursuz güzellikler ve sırlarla dolu doğa ile olağanüstü yaratıcının arasındaki güçlü bağın varlığından söz ederler. Kâinat gibi bir mükemmelliği yaratan Tanrı’nın, yaratıcılık özelliğini az sayıdaki insana bahsettiği, böylece yaratıcılık özelliğinin dünyada en az bulunan özellik olduğuna inanılır. Bu nedenle de, yaratıcılığı üst düzeyde olanlar için; yaratıcılığın en üst sınır olan ilahi (tanrısal) yetenek benzetmesi kullanılır. Anadolu’da da; akıl, yetenek, beceri vb. temel olgular; Allah/Hak vergisi deyimi ile dile getirilmekte olup yeteneği ve buna dayalı başarısı için övülenler de, bu anlayış ve görüş içerisinde, Hakk’a şükür! ifadesini dile getirirler.

Kendini sürekli bir biçimde üreterek var edebilen ve yenileyebilen, doğurganlık özelliği nedeniyle de doğa ana olarak adlandırılan tabiatın/Tanrı’nın, yaratıcı insanlara, özgün şekillerde algılayıp düşünebilmeleri için tasarlanmış sıra dışı beyinler verdiği bir gerçektir. Bu nedenle, üreten insanlarda görülen yaratıcı yönün, doğadan gelen ve kuşaklar arası aktarılan kalıtsal bir yatkınlık özelliği olduğu düşüncesi de akla uygundur. Bedenen doğanın parçası olan insanoğlu, yaratım sürecinde, ruhen de kaynağını doğadan alan etkileşimler yolu ile kendisini doğanın yönlendirmesine bırakarak, duygularının anı (ya da anları) yaşar ve böylelikle üretimlerde bulunur. Bir yönüyle, aslında istem dışı gelişerek ilerleyen bu süreçte yaratılan özün olgunlaşma süreci başlar ve sonunda ürün tamamlanarak biçimlenir. Her sanatçıda farklı bir akış izleyen bu süreç sonrası gelişen ürün, her ne kadar kişinin kendisininmiş gibi görünse de, aslında doğanın malı olup doğanın insan ruhunda belirmiş bir biçimi ve dile gelişidir. Bu yönüyle bir eser ne kadar doğal ise; o denli güzel, vazgeçilmez ve uzun ömürlüdür. Çünkü doğa; kusursuz güzelliğin, vazgeçilmezliğin ve sonsuzluğun ta kendisidir.

Anadolu coğrafyasının, dünyada eşine az rastlanır bir doğası vardır. Üzerinde yaşayan farklı ırk, dil, din ve geleneklere sahip çok sayıda insan topluluklarının iç içe geçip kaynaştığı bereketli topraklar, birçok alanda olduğu gibi sanatla uğraşanlar için de adeta cennet niteliğinde olup sınırsız olanaklar sunar. Bu bağlamda Anadolu’nun kültürel ürünleri de, tıpkı üzerinde sayısız çeşitlilikte türü barındıran florasına ait rengârenk çiçekler gibi bin bir çeşitliliktir. Anadolu’nun neresine gidilirse gidilsin, karşılaşılan ortalama insan tipi; kendine özgü bir duyumaya sahip hoş bir şive ile konuşan, güzelliğe tutkun, duygu ve düşüncelerini deyimlerle, özlü sözlerle, şiirlerle, türkülerle ortaya koyan, çok sayıda hikâye, masal, küçük öykü, kıssalar vb. sözlü kültür ürünlerini belleğinde gezdirerek bunları yolu-yordamıyla anlatabilen, canlı, şen, esprili bir yapıdadır.

Anadolu toprağının engin gönüllü, yankı yürekli topluluğu Abdallar soyundan gelen Neşet Ertaş da; kendisinde can bulan, sevgi ve aşk dolu yüreğini, ruhundaki güzelliğe ve gerçeğe olan bitmez tükenmez tutkusunu, ruhundaki, duygu ve düşüncelerindeki derinliğin kaynağı Anadolu toprağı ve kültüründen alır. Bu nedenle onun Anadolu ile bütünleşmiş, yarım asırdan fazla zamandır dimdik ayakta duran sanatını ve yarattığı eserlerini Anadolu’dan, Anadolu müzik sanatını da ondan ayrı düşünmek olanaksızdır.

Kaynağını Anadolu’nun bereketli doğasından alan Neşet Ertaş’ın yaratım gücü ile Anadolu toprağı ve kültürü arasında köklü bir bağ vardır. Ruhunun derinliğinden gelen duygu, düşünce ve sezgilerle tıpkı bir arı gibi bin bir çiçekten topladığı özleri inleyerek bal yapan, ürettiklerini de bir bülbül gibi içli avazlarla, feryatlarla dillendiren Ertaş; böylelikle kendisini var eden Anadolu toprağının doğasına, onun dilinden yanıt vererek yeniden üretmiştir. Onun doğal yaratıcılığına dayalı ürettiği sözler, ezgiler de kendisini var eden bu olağanüstü doğanın bir parçası olarak kusursuz güzelliğe, vazgeçilmezliğe ve sonuçta ölümsüzlüğe kavuşmuş böylelikle Neşet Ertaş’ın sanatı, doğallığın üst sınırına erişmiştir.

Bir yaratıcı birey ortaya çıktığında, onun çevresel unsurlardan beslenmesi gerektiğini, ancak böylelikle gelişebileceğini vurgulayan Andreasen; bu olguyu; “Doğa, ne kadar önemliyse; yaratıcılığın filizlenebilmesi için, çevre de o kadar önemli, hatta gereklidir.”48 sözleriyle açıklamaktadır. Gerçekte, Neşet Ertaş da, kendisini besleyen özgün bir sosyokültürel çevre içerisinde biçim kazanmıştır. Ertaş; kendisini üreten yegâne çevre olarak gördüğü aşiretini, özgünlük ve yaratıcılık temeline şöyle tanımlar: “Bizlere âşık derler, ozan derler. Biz halk âşığımız, halkın âşığımız; üretenleriz, kaynak kişileriz. Kaynak kişi, türkü üreten demektir. Biz, halk için türkü üretiriz; türkü yakarız, türkü söyleriz.”

Anadolu toprağının Hak ve halk aşığı türkü üreticisi kaynak kişileri Abdallar, bireylerin birbirini beslediği ve yeni düşüncelerin doğabileceği alanlar açan olağanüstü verimlilikte bir topluluktur. Öyle ki doğduğu günden başlayarak, başta babası olmak üzere, bağrında yetiştiği bu topluluğun bireyleri ile karşılıklı etkileşim içerisine girmiş Neşet Ertaş’ın, manevi ve kültürel evrenini doğrudan etkileyerek biçimlendiren bu sosyal çevre, onun yaratıcılığını daha küçük yaşlardan beri tetikleyerek üretmeye itmiştir.

Yaratıcı beynin tek başına gelişmesinin de zor olduğunu, her ne kadar yaratıcı sürecin yaratıcı bir ürünle sonuçlanabilmesi için yalnızlığın gerekli olsa da, etkileşimin de zorunlu olduğunu belirten Andreasen, bu durumu; “Bu süreci tetikleyen asıl öge, başkalarıyla etkileşim ve düşünce alışverişi içinde bulunmaktır.”50 sözleriyle saptamaktadır. Ertaş da, çocukluk yıllarından başlayarak -ve en başta babası olmak üzere- kendi aşiretindeki ustalar ile etkileşim ve düşünce alışverişinde bulunup buradan beslenerek yaratıcı yönünü geliştirmiştir.

Yaratıcı kişiliğin bağımsız ve bireysel olma eğilimi taşıdığını ancak buna karşı yaratıcı yönün gelişebilmesi için doğrudan eğitim ve destek yoluyla yardım görmesi gerektiğini belirten Andreasen; usta-çırak ilişkisine dayalı eğitim öneminden söz ederek bunun günümüzde de, çağdaş yüksek bilimle de temel bir eğitim yöntemi olarak varlığını ve önemine vurgu yapmaktadır. Ustalık olgusunun, başı başına bir sanat olduğunu belirten Andreasen’e göre; “Bu yöntemde bilgi, görgü ve deneyimlerle birey desteklenerek yaratıcı yönü geliştirilir.”

Özellikle 14-15 yaşına gelinceye kadar Neşet Ertaş da, babası gibi ustalar ustası bir rehberin gözetiminde eğitilerek yaratıcılık yönü geliştirilmiş, üretim biçimi ve ürünlerinin ana yapısıyla ilgili yön çizilmiştir. Ancak Muharrem Ertaş, kendisini aşan yeni bir usta yetiştirmesine karşın, Neşet Ertaş; gurbet ellerde geçen yaşamı ve bu zorlu yaşamın koşulları gereği bunu yapamamış ve birebir çırak yetiştirememiştir.

Yaratıcı beynin, doğuştan yetenekli insanlarda beklenmedik şekilde ortaya çıkabileceğini, bunun belki de kalıtımsal olarak yaratıcılığı miras almış insanlarda görülebilme olasılığının güçlü olduğunu belirten Andreasen, bu olguyu da; “Kalıtımsal anlamda onlar, yaratıcılıkları bir anda ortaya çıkan ve çok küçük yaşlarda bile doğuştan yetenekli görünen insanlardır. İçlerinde, bastırılamaz bir yaratıcı güdü ve tutku vardır.” sözleriyle belirtmektedir. Nitekim bu bilgiye denk düşecek bir biçimde Neşet Ertaş’ın da, çocuk denilebilecek yaşlarda türküler üretmeye başladığı, onda, erken dönemde ortaya çıkan yaratıcılık kapasitesinin gelişerek 14-15 yaşına geldiğinde; Anam ağlar başucumda oturur gibi sanatsal çıtası çok yukarılarda bir eseri üretebilecek bir düzeye ulaştığı görülür.

Andreasen; olağanüstü yaratıcılık özelliği taşıyan beynin, insanın yaradılış ve ruh özelliklerinin bütünü olan huyu ile onu başkalarından ayıran temel belirti ve davranış biçimlerini yansıtan niteliğini de belirlediğini söylemektedir. Ona göre, olağanüstü yaratıcılık bu yönüyle hem bir iyilik, hem de kötülüktür. Çünkü bu özellik, kişiyi yalnızca yaratıcı değil, aynı zamanda ince düşünceli, başkalarına karşı duyarlı, kırılgan, inatçı, dirençli, saplantılı, en iyiyi arayan, kendi aklı ve anlayışına yönelmiş, fikirlerle dolu, sürekli çalışan ve ancak ürettiğinde rahat edebilen biri yapar.

Andreasen’in ortaya koyduğu bu saptamalar, Neşet Ertaş’ta da birebir görülür. Ertaş da, kişilik özellikleri yönünden; duygulu, duyarlı, kırılgan, en iyiyi arayan, kendi aklı ve anlayışına yönelmiş, sürekli fikirlerle dolu, öz güveni yüksek biri olup onun bu yönleri, yaratım sürecinde eserlerinin niteliğini belirleyen temel unsurlardandır. Son derece duygusal ve bir o kadar da sevgi dolu bir yüreğe sahip olan, her duyguyu dolu dolu yaşayan Neşet Ertaş’ın dolu yüreği, her eserinin her bir sesinde kendini hissettirir.

Gerek günlük yaşam içerisinde, gerekse sanat icrası sırasında gönüllere seslenirken sergilediği doğallığı, içtenliği ve engin gönüllülüğü; boş durmayı ve boşa vakit geçirmeyi sevmemesi nedeniyle, yaşamı boyunca zamanının çoğunu sanat çalışmalarıyla geçirmesi, işini bitirmeden rahat edememesi, kendine duyduğu yüksek öz güven ile teslimiyetliğe asla ödün vermeden daima mücadele ve üretim içinde olması, sanat konusunda olabileceğin ve yapılabileceğin en iyisini amaçlayan, buna ulaşmaya çabalayan mükemmeliyetçiliği eserlerinden kulaklara yansıyan kişilik özelliklerinin bazılarıdır. Neşet Ertaş’ın kişilik yapısındaki inatçı ve ısrarcılığa varan kararlılığı ise, dehasının verdiği güven duygusu ile üretimlerin yansımalarını özümseniş olmasındandır.

Neşet Ertaş’ın sürekli sorgulamalarla, fikirlerle dolu olması; onun akıl kavrayışının ve kendi aklına, anlayışlarına yönelmesinin bir sonucudur. Her zaman kendi aklının ve düşüncelerinin peşinden giden Ertaş, yaratılarının ana kaynağının kendi özü, kendi sözü olduğunun altını çizer.

Neşet Ertaş’ın yaşamsal ve sanatsal tavrına etki eden ve neredeyse tüm üretimlerine damgasını vuran en belirgin kişilik özelliklerinden bir diğeri, gerçekçiliğidir. Kâinatta akıl dışı hiçbir şeyin olmayacağını, her şeyin akıl ve gerçeklik içerisinde ele alınması gerektiğini vurgulayan Neşet Ertaş’a göre, her durumda gerçeği söylemek en önemli şeydir. İnsanda başka bir keramet arayanlara karşı dile getirdiği; İnsanın gerçek kerameti, her durumda gerçeği söyleyebilmesidir; sözü ise bu anlayışın zirvesini ortaya koyar. Yaşamı boyunca bunu gözeten Ertaş, kişilik yapısında belirgin olarak ortaya çıkan bu özelliğini üretimlerine de yansıtmıştır. Eserlerinde aklın almayacağı hiçbir şey söylemeyen Ertaş; olanı, daima olduğu gibi ve abartıdan uzak olarak dile getirmeye özen göstermiştir.

Her durumu ve her olguyu akıl süzgecinden geçirerek eserlerine yansıtan Ertaş, bunu bir de mantık terazisinde tartar. Ertaş’taki mantık kavrayışının; bir yandan gerçekçilik ve akılcılık çizgisinde gelişen, öte yandan da her olgu ve durumun kendine özgü doğasını da göz ardı etmeden yürüyen bir işleyişi vardır. Gerek günlük yaşamın yönlendirilmesinde, gerekse yaşamsal felsefesini biçimlendirmede daima akıl, mantık ve fikir ilişkisini kuran Ertaş; aklın ve mantığın almayacağı bir düşünce dile getirmez. Bu olgu, Ertaş’ın sanatsal felsefesi ve yaratımlarında da aynı yönde kendini gösterir. Öyle ki, Neşet Ertaş’ın tüm eserleri incelendiğinde; içlerinde akıl ve mantığa aykırı hiçbir düşünce olmadığı gibi, biriyle çelişen bir yan bulmak da olanaksızdır. Kavramlar, yaklaşımlar ve yorumların tümü birbiriyle uyumlu, tutarlı, açık-seçik bir ifadedir. Türkünün anası hava, ömrü sözdür; deyip mantıksız sözler katmanın ya da yanlış okumanın türkünün anlamını ve bütünlüğünü bozarak ömrünü kısalttığını belirten Ertaş; bu nedenle kendi eserlerinin, özellikle söz yönünden yanlış icra edilmesine tepkilidir. Çünkü ona göre, söylenen her şey insanların anlayıp bilmesi ve yaralanması için olup bu tip yanlışlarla niteliği bozulmamalıdır.

Toplumsal yapı içerisinde; düşünce üretme, görüş ve tavır belirleme, söz söyleme, öğretici aktarma gibi yönler; dünyaya câhil eğitmek için gönderildiklerine inanılan ozanların, bilgelerin işidir. Neşet Ertaş’ın insana, topluma ve toplumsal olaylara karşı duyarlılığı; sorumluluk bilinci içinde, bilgisini eserleri yoluyla iletmesi, böylelikle de doğruları arifçe bir tavırda aktarmaya çalışması da, onun bilgelik dolu sezgisinin, arif kişiliğinin ve ozan/aşık kimliğinin yansımalarıdır.

Ertaş’ın; geçmişi bilen, yaşadığı çağı ve getirilerini kavrayan, olayların ve durumların ne yönde ilerlediğini görüp geleceğe yönelik bu yönde düşünceler üretebilen bir görüşü vardır. Kendisini doğuştan aşık olarak tanımlayan Ertaş, bu yolda çok sayıda ürün vermiştir. Ertaş, kendisinin bu yönü ile ilgili olarak: “Ben gariban birisiyim. Benim ahım yok, şahım yok. Ben ozanım, gezenim, tozanım demedim. Çabamız; şurada üç-beş türkümüz var ise, bunları gelecek kuşaklara bırakmak için.” diye belirtmektedir. Ancak o, her ne kadar bu konuda da kendisi ile ilgili olarak enginlik içerisinde konuşmalar yapsa da; onun ozanlığı, aktardığı öğretiler ve toplum belleğinde yarattığı etki azımsanmayacak ölçüdedir.

Neşet Ertaş eserlerinde, Türk Halk Edebiyatı’ndaki ezikliğin bir dışa vurumu olan ve gurbete düşmüş anlamını taşıyan Garip mahlasını (takma adını) kullanır. Bu mahlas, zaman zaman Kul Garip ya da Garip Kul biçimine dönüşse de, özü ve anlamı aynıdır. Ertaş, bu durumu şöyle açıklıyor: “Ben usta malı söylemiyorum. Kırşehir türküsü olarak hepsi babamdır veya onun babasındır. Ben onları da söyledim ama, yüzde onu-on beşi geçmez. Söylediğim türkülerin geriye kalan yüzde seksen beşi benim türkülerimdir, bana aittir bu türkü sözleri. Bunları da hâliyle kendime göre söylüyorum.”

Usta malı okumayan Ertaş, kendinden önceki ustaların havalarına yönelmeyişinin gerekçelerini de şöyle anlatmaktadır: “Gelmiş geçmiş ozanların ne dediğini, Allah’ım sayesinde bana kimse söyleyemez. Usta malı; bundan bin sene, bin beş yüz sene evvel ozanların üstü kapalı olarak, arifçe söylemiş oldukları sözlerdir; deyiştir. Herkes arif olsa, dünyada cehalet kalmazdı. Ömür kısa. Dünyaya gelen, hiçbir şey bilmeden gelip gidiyor; bunun için cehalet duruyor. Öyleyse bunları eğitmek gerekiyor. Eğitmek için de bunlara doğrusunu söylemek gerekiyor ki, aysın, ayıksın; aklına, mantığına uysun!”

    En az 10 karakter gerekli
    Özhanlar Mobilya