
5 Haziran Dünya Çevre Günü dolayısıyla geçen Cuma pek çok etkinlik ve günün önemine ilişkin açıklamalar yapıldı.
Hudut Gazetesi olarak bunlara geniş biçimde yer vermeye çalıştık.
Bu açıklamalardan biri de Doğa ve Kültür Derneği (DOKU) Yönetim Kurulu Başkanı Göksal Çidem’e ait.
Çidem’in söz konusu açıklamasını “Istrancalar için ortak çağrı” başlığı ile paylaştık.
**
Istıranca Dağları’nın üçte ikisi Türkiye’de, üçte biri Bulgaristan’da.
Aynı yağmur yağıyor.
Aynı rüzgâr esiyor.
Aynı kuşlar göç ediyor.
Aynı orman sınır tanımadan devam ediyor.
Ama uygulamalar aynı değil.
İşte Çidem, aslında yıllardır gözümüzün önünde duran bir gerçeği yeniden hatırlatıyor.
**
Bulgaristan tarafında doğal alanların korunmasına yönelik daha sıkı bir yaklaşım sergilenirken, bizim tarafta neredeyse her yıl yeni bir maden, taş ocağı ya da enerji projesi gündeme geliyor.
İşin daha ilginç tarafı ise Avrupa Birliği tarafından yasa dışı göçü önlemek amacıyla iki ülke sınırına çekilen jiletli teller.
İnsanları durdurmak için yapılan bu bariyerler yalnızca insanları durdurmuyor.
Yaban hayvanlarını da durduruyor.
Asırlardır aynı ormanda dolaşan kurtlar, çakallar, geyikler, karacalar ve diğer canlılar artık karşı tarafa geçemiyor.
Sonra da biyolojik çeşitliliğin neden azaldığını konuşuyoruz.
**
Bir başka çelişki de kültürel yaşamda karşımıza çıkıyor.
Bulgaristan tarafındaki Istıranca köylerinde yüzlerce yıllık gelenekler yaşatılıyor.
Gayda sesleri yankılanıyor, UNESCO tarafından da tanınan ateş üzerinde yürüme ritüelleri düzenleniyor.
Bizim tarafta ise birçok noktada iş makinelerinin sesi duyuluyor.
Dinamit patlamaları, taş ocakları, maden faaliyetleri ve enerji projeleri…
**
Elbette kalkınma önemlidir.
Elbette enerjiye de ihtiyaç vardır.
Ancak insan ister istemez soruyor:
Aynı ormanın öteki tarafında sakıncalı bulunan projeler, bu tarafta neden makul görülüyor?
Aynı dağın Bulgaristan tarafındaki ağacın değeri ile Türkiye tarafındaki ağacın değeri farklı mı?
Aynı derenin öteki yakadaki suyu daha mı kıymetli?
Aynı kuş Bulgaristan semalarında uçunca korunması gereken canlı, Türkiye semalarında uçunca yatırımın önündeki engel mi oluyor?
Sorular çoğaltılabilir.
Aslında sorun da burada.
Biz çevreyi hâlâ gelecek kuşaklara bırakılacak bir emanet olarak değil, tüketildikçe yenisi bulunacak bir kaynak olarak görüyoruz.
Kaynak bitince yenisini bulabileceğimizi sanıyoruz.
**
Oysa ormanların, sulak alanların, yaban hayatının ve biyolojik çeşitliliğin yedeği yok.
Bir maden sahası kapanır.
Bir taş ocağı terk edilir.
Bir şirket gider.
Ama yok edilen ekosistem çoğu zaman geri gelmez.
Çünkü doğanın bilançosunda zarar hanesinin telafisi çoğu zaman yoktur.
**
İşin en acı tarafı ise aynı coğrafyanın iki farklı hikâye anlatması.
Bir tarafta gayda sesleri.
Diğer tarafta dinamit sesleri.
Bir tarafta doğayı gelecek kuşaklara bırakma çabası.
Diğer tarafta “şimdilik idare eder” anlayışı.
Belki de Dünya Çevre Günü’nün ardından kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:
Sınırdaki teller gerçekten iki ülkeyi mi ayırıyor?
Yoksa doğaya bakışımızdaki fark mı çok daha büyük bir duvar örüyor?