
İsmail DEMİRAY
Edirne’den sonra en sevdiğimiz yerde Fethiye’deyiz. Burasının bizim için önemi bir dönem çocuklarımızın ve torunumuzun burada yaşamış olmaları. Biz de iki ay kaldık Fethiye’de…
Fethiye sakin döneminde daha. İlkbaharın bütün canlılığını yaşıyor. Sahilde yürüyenler, koşanlar, bisiklete binenler yan yana. Fethiye Belediyesi’nin Halk Kafe’sinde iğne atsan yere düşmez. Katılıyoruz emekli ve aylak tayfasına, iki sandalye ayarlıyoruz kendimize, sırada atıştırmalıklar ve çay keyfi.

EROL AİLESİNİN KONUĞU OLDUK
Akşamı Erol ailesinin konuğu oluyoruz. Özlemişiz, saatlerce sohbetler ediyoruz. Nebahat hocam yine donatmış masayı ikramlarıyla. Çocukları bahçede keyifle oynuyorlar cıvıl cıvıl.

Fethiye’den ayrılıp sabah çıktığımızda ilk önce Xantos antik kentine uğruyoruz domates seralarının bittiği yerde. Uzakdoğu’dan gelen turist kafilelerine rehberleri bölgenin önemini anlatıyor. Biz yerliler internete bakarak öğrenmeye çalışıyoruz bölgenin tarihini. Domates seralarının yanından geçerken meraklı gözlerle gözlemliyoruz. Buralar yer gök sera, domates bol, o da ne manavda burada da 120 lira. Bülent Ayan agam ne dersin? Seracıların biriyle uzaktan sohbet ediyoruz, kaçtan veriyorsunuz toptancılara diye; “80 civarı” diyor. He orda 80 ile soframıza da 120’ye gelmesi kaçınılmaz. Herkes haklı.

SİDE ANTİK KENTİ
Akdeniz’de salınarak, sakince manzaraların keyfini sürerek ilerliyoruz. Antalya’nın etrafından dolaşarak geceyi Side’de otelde geçiriyoruz. Sabah ilk işimiz Side antik kentini gezmek oluyor. Geçmişi çok eskilere dayanan antik kentin kalıntıları içinde gezerken zaman tünelinde yolculuk yapıyor gibi oluyoruz. Müzeleri “Müze Kart” ile geziyoruz. 200 lira kartın bedeli ve Türkiye’nin her yerinde bir yıl boyunca aynı kartla kamuya ait bütün müze ve ören yerlerini ziyaret edebiliyorsunuz. Güzel bir imkan ama müze kartını telefona tanımlamak emekliler için neredeyse imkansız, burada da yine yardımımıza oğlumuz yetişiyor, hallediyor otel konaklamalarını hallettiği gibi.
7.günümüzün akşam saatlerinde Erdemli’de bir hotelde geceliyoruz. Keyifsiz bir gece oluyor, sivrisinekler, çalışmayan tv, sezon öncesi, açılmamış, ama açılmış gibi bizi kabul eden kötü turizmciler.

HATAY YARALARINI SARMAYA ÇALIŞIYOR
Sabah erken kalkarak böyle kötü bir ortamın kahvaltısından da hayır gelmez diyerek merak ettiğimiz gidemediğimiz Hatay’a doğru yola çıkıyoruz. Mersin ve Adana’yı bay pass ederek.
Büyük kentlere mecbur kalmadan girmedik turlarımızda. Hepsi birbirine benzeyen özelliklerini yitirmiş, beton dağları arasında sıkışıp kalmış, girmesi ayrı bir dert, çıkması ayrı yerleşimler. O yüzden turlarımızda sürekli kasaba, ilçe ve küçük kentlerde konaklamaya çalıştık. Bu bizim aynı zamanda doğanın içinde olmamızı sağlıyor. Doğaya yakın olmak bizi iyileştiriyor gibi. Hatay’ı burada ayrı tutuyoruz. Zira daha önce hiç gelmemiştik ve deprem sonrası hallerine istemesek de şahitlik etmek için yoldayız.
Hatay il sınırlarına girdikten sonra İskenderun’u gözlemleyerek ilerliyoruz sahil yollarına doğru. Amacımız Hatay merkezine gelmeden önce Hatay’ın etrafını tamamen gezmek, bütün ilçelerine uğramak.
İskenderun sonrasında Arsuz ilçesine giriyoruz. Büyük bir ilçe. Depremin izleri her yerde. İnşaat çalışmaları, özellikle TOKİ buraların her şeyini yeniden üretirken değiştiriyor da. Bu hızlı değişime insan doğasının, psikolojisinin ne kadar dayanabileceği tartışılır.

Arsuz ve Samandağ yolları sahilde, dolanarak keyifle ilerliyoruz. 20 km’lik bisiklet yolunun büyük bir bölümü faal durumda. Samandağ’ya getirilmeye çalışılan yeni su hatları büyük boruların döşenmesi ile devam ediyor. Bu bölgede bir çok yerde su hatlarının yenilendiğini görüyoruz. Malum depremler sadece çürük binaları değil, yerin altındaki su ve kanalizasyon sistemlerini de yok ediyor. Yayladağı ilçesinde Suriye sınırına kadar sokuluyoruz artık. Tek görmediğim sınırdı Suriye sınırı o da tamam artık.
Oğlumuz bize bir zamanlar tarihi Hatay Çarşısı’nda butik bir otel de yer ayırtmış. Bayıldık, o kadar temiz, düzenli, işletmecileri ilgili ki bir daha yolumuz düşerse asla başka bir yerde kalmayı düşünmeyiz artık. İsmi “Le Reve Butik Hotel” Çarşı son depremde boydan boya yıkılmış, restorasyon çalışmaları son hızla devam ediyor. Butik oteli kısa bir sürede onararak işletmeye açmışlar.
KÜLTÜRLERİN KENTİ, DOST İNSANLAR
Hatay yıkılmış, ayağa kalkmaya çalışıyor. Sancıları sürüyor büyük yıkımın. Her yer toz, inşaat çalışmaları. Kentin üstünde adeta toz bulutu dolaşıyor. Arabamızı otelimizin yakınında Kurtuluş Caddesi’ne bıraktık akşamdan. Sabah bindiğimizde üstünün bir parmak tozla kaplandığın gördük.
Hatay merkezde yıkımın bütün izleri halen ortadayken çevrede küçük yerleşim yerlerinde depremin izlerini doğa temizlemeye başlamış bile. Bol yağmurlar burada da etkili olmuş, otlar depremin izlerini silmeye şimdiden başlamış. İnsanlar depremin değil de binaların öldürdüğünü farkında, ona göre deprem bölgelerinde yoğun bir konteynır evler görüyoruz.
Hatay yüz yıllarca bir çok dine ve kültüre ev sahipliği yapmış. Geçmişi yüz bin yıla dayanan farklı kültürleri bir arada harmanlamış bir yer. İnsanları güler yüzlü, sıcak kanlı, misafir sever.
Akşamın geç saatlerinde misafir sever otel sahiplerimiz dışarıdan getirdiğimiz yiyecekler için servis açıyorlar bize tüm içtenlikleriyle. He Hatay’da kebap yenir de rakı içilmez mi? İlle de yöreye özgü mezeler, tulum peyniri de yanında olmalı diyor yanımızdaki masada komşularımız