
İktidarın İstanbul’daki iki köprü ile bazı otoyolları özelleştirilme tasarrufu kadim tartışmayı alevlendirdi.
Süreç yönetimi ve pazarlamada Ernst&Young şirketi görevli. Yani, dışarıdan gelecek kaynağa bel bağlanmış gözüküyor. Uzun zamandır küresel finans piyasalarından ancak yüksek faizle para bulabilen iktidarın ekonomi çarklarını döndürmekte zorlandığını da yansıtan bir durum.
AKP ekonomi politikaları sonucu ülkede yaşanan çok katmanlı kriz, yıllara dayalıdır.
Sebep-sonuç ilişkisi kapsamında değerlendirmek gerekir. Yaşanan ekonomik sıkıntıları terennüm etmek ise çare değildir. Nereden neşet ettiğine bakmak ve iyi anlamak icap eder.
Diğer bir ifadeyle: asgari ücretin düşüklüğünü, emeklilerin perişanlığını, yoksulluk ve açlık sınırını, gelir dağılımı bozukluğunu, geçim sıkıntısını ekranlarda sürekli önümüze getiren “konuşan kafalar”ın, yetkin ağızların hipnoz etkisi yaratan laf salatalarından kendimizi kurtarmamız lazım.
Sorunların çözümünde kendimizi çaresiz görsek bile hiç olmazsa nedenleri doğru kavramalıyız. Eşref-i mahlûkat olmanın gereğidir.
Sermaye sisteminin ki buna ister liberalizm, ister neoliberalizm, ya da emperyalizm deyin fark etmez çünkü hepsi göbek adıdır. Sermaye sistemi yani kapitalizmdir üst başlık. Diğerleri öze sadık türev uygulamalardır.
Sermaye sistemi öyle örgün bir yapıdır ki sadece bir ekonomik model değildir, düpedüz devlet ve toplum yönetimidir, multidisipliner bir zeminde işleyen bir yapıdır.
Antropoloji, sosyoloji, tarih/ekonomi bilimi, psikoloji, matematik, fizik vb. beslenme çantasını oluşturur.
Sermaye sisteminin insanoğluna yarattığı marazalardan ötürü aşılması gerektiğini ve bunu nasıl olacağını gösteren ideolojiler yok değildir.
Sosyalizm, liberalizme alternatif bir dünya görüşüdür. Reel sosyalizmin çöküşünden kaynaklı günümüzde bir ütopya muamelesi görse de, insanoğluna yakışır bir yaşam denince yine ilk akla gelen sosyalizmdir. Tarihsel boyut da bunu gösterir; muhafazakârlık/liberalizm/sosyalizm ardışık ideolojilerdir, tarih sahnesine çıkışlarında sembiyotik/diyalektik bir ilişki vardır.
Sosyalizme bir ütopya olarak hafızalarda yeri açılırken indirgemeci bir yaklaşımın refakat ettiğini görürüz. Yani sosyalizme, toplumcu bir düzene geçişi uzak ihtimal görerek mevcut ile kifayet etmenin konforunda bir yaşam tercihi ağır basar. Bunda yaşanmışlıkların, acıların, akamete uğramış mücadelelerin, hayal kırıklıklarının, kayıpların ve elbette özellikle hâkim ideolojinin baskı(cı)n yapısından kaynaklı tasarrufların rolü vardır.
Ancak, geldiğimiz noktada, kapitalizmin türev uygulamalarının ve 20’inci yüzyılın son çeyreğine ağırlığını koyan neoliberal ekonomik düzenin, küresel piyasa ekonomisinin tıkandığı da bir gerçek.
Fakat kapitalizmin en önemli yapısal özelliği sürekli değişimdir, bukalemun gibidir.
Ve görüyoruz ki, yine kapitalizmin yeni bir sürümü ile karşı karşıyayız. Dünyada artan yoksulluk, güvensizlik, gelişen teknolojilerin yarattığı istihdam daralması, yapay zeka tartışmaları, bölgesel savaşlar, iklim değişikliği temelli olumsuzluklar, mülteci, sığınmacı sorunu, bir ‘çoklu kriz’ ortamını ifade ediyor.
Buna bağlı gelişmeler ise kapitalizme sadakatte kusur etmeyen sağ popülizmin himayesinde otoriter yönetimlerin dünyada artması şeklinde kendini gösteriyor.
Üstelik bu, sorunların kaynağı sunulan neoliberalizmin bittiği şeklinde bir çarpıtmayla önümüze getiriliyor. Sermaye sisteminin bizzat kendisi değil de türev bir uygulama suçlu gösterilerek öz hakkında düşünmenin önü maharetle kesiliyor.
Oysa neoliberalizmin bittiği iddiasıyla gözümüze sokulan yeni sürüm, dünyada artan sayılarıyla otoriter/totaliter yönetimler, yeni dünya düzenine ilişkindir.
ABD hegemonyasında bir dünya düzeninin devamı için Donald Trump’ın saldırgan başkanlığına indirgenerek çarpıtılan Venezuela, Grönland, İran meseleleri ne ola ki?
Evet, dünyanın içinden geçtiği ‘çoklu kriz’, küresel neoliberal ekonomik düzenin yarattığı sorunlar karşısında sistemin tasarımcı, oyun kurucu güçlerinin önümüze getirdiği alternatif, sağ popülizm-sermaye sistemi işbirliğinde otoriter, sağ partilerin güçlendiği, demokrasiden daha da uzaklaşıldığı yeni sürüm kapitalizmdir.
Karl Polanyi’nin faşizm işlemeyen bir piyasa ekonomisinde ortaya çıkar sözü durumun özeti değil midir?
Bir çevre ülke Türkiye’nin yeni sürüm kapitalizme 2017’deki rejim değişikliği ile ayak uydurduğunu ileri sürmek abartı sayılmamalı.
2017 Referandumu ile kabul edilen ve 2018’de uygulamaya sokulan cumhurbaşkanlığı hükümet sistemini münhasıran Erdoğan’ın iktidarını sürdürme çabasına bağlamak, kuşkusuz yanlış bir çıkarımdı. O kadar basit olmadığı bugün daha iyi anlaşılıyor.
Gelin görün ki, ülkede, eskisi ve yenisiyle sermaye sistemine dayalı ekonomik düzenin geçmişte olmadığı kadar dışa bağımlı hale geldiğini belirtmek yanlış sayılmaz.
Bunda Türkiye’nin küresel kapitalist düzende bir çevre ülke konumu, yani merkez ülkelere bağımlı ve dolayısıyla kaynak aktaran pozisyonu, ekonomi çarklarının dönmesinde dış desteğe ihtiyaç belirleyicidir ve makus talihtir bir bakıma.
Şüphesiz AKP’nin 23 yıllık ekonomi yönetiminden kaynaklı biriken sorunlar artık aşılması daha güç hale gelmiş ve ülke çok katmanlı bir ekonomik kriz ile boğuşmaktadır. Aslında ‘kriz’ sözcüğü kifayet etmemektedir; çünkü süreklilik arz eden bir durum söz konusudur.
2026 yılında 4,4 milyar dolarlık özelleştirme hedefi, ekonomik darboğazdan çıkışta tabii ki çözüm değildir; fakat hem oyunun kuralları gereği hem de daha ucuz maliyetli dış kaynak arayışında anahtar teşkil ediyor olabilir.
İktidarın devlet yönetimindeki köprü ve otoyolları özelleştirme teşebbüsü yeni değil, 2012’de yaşanmıştı.
İstanbul’daki iki Boğaz köprüsü ve toplam uzunluğu 2000 km otoyol ağı, 5 milyar 720 milyon dolar karşılığı ve 25 yıllık işletme hakkıyla Koç-Ülker-UEM ortaklığına verilmişti.
Bir yıl sonra 5,7 milyar doları yetersiz bulan Erdoğan’ın yaptırdığı çalışma satış bedelinin iki katı bir rakamı gösterince ihale iptal edildi. Gerekçe, vatana/halka ihanet endişesiydi.
2012’de 5,7 milyar dolarlık ihale, 2026’ta 4,4 milyar dolar hedefiyle tekrarlanacak.
Ortada bir çelişki var galiba. Vatanın ve halkın menfaatleri dikkate değerse eğer, başta TÜPRAŞ ve TÜRK TELEKOM olmak üzere tüm özelleştirmeleri mercek altına almak lazım.
Yalın gerçeği de hatırlamak şart.. Satış hedefindeki köprüler ve otoyollar halkın vergileriyle yapılmış ve yıllarca yine halktan para alınarak devlet kasasına ek vergi gibi akmıştır.
Özel teşebbüse devredildiğinde bu ek verginin birkaç kat artacağı, tecrübeyle sabittir.
Sıkça karşılaştığımız talan/yağma düzeni gibi yakıştırmalar da buradan kaynaklanmaktadır.
İktidarın Yap-İşlet-Devret modeli bağlamında “Milletin, devletin cebinden beş kuruş çıkmayacak” oksimoron ifadesi daha sonra iyi ki “Hizmetin bedeli var” ile değişti de ortadaki tenakuz giderilmiş oldu. Vatandaşın cari sistemdeki konumu da yerli yerine oturdu.
Bu konumu gözler önüne sermiş CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz…
Yap-İşlet-Devret modeliyle yapılan Avrasya Tüneli’nde; 2025 yılının ilk 6 ayındaki araç geçiş garantileri tutmuş ama Hazine şirkete “fiyat farkı” adı altında 959 milyon lira daha ödemiş. Muhtemelen Hazine ile Şirket arasındaki sözleşme kaynaklıdır bu ek ödeme yani kılıfına uygundur. Sermaye sisteminin nasıl işlediğinin daha iyi anlaşılmasında da rehberdir.
4,4 milyar dolar hedefiyle 25 yıllığına özelleştirilecek 2 köprü ve otoyolların, Yavuzyılmaz’ın Karayolları Genel Müdürlüğü 2026 Yılı Performans Programı Raporu’na dayanarak aktardığına göre, 2025 net kârı 600 milyon dolar. Yani 25 yılda net 15 milyar dolar yapar. Öngörülen ihale bedelinin 3 katı! Özal ile anılan “Bir koyup üç alacağız” sözüyle de uyumlu.
AKP’nin kökten piyasacı, neoliberal kapitalist düzenin bir partisi konumunu gözden kaçırmış olabileceğini düşünmüyoruz Necmeddin Bilal Erdoğan’ın.

Fakat sermaye sistemi düzeninin yol açtığı sorunlardan rahatsız olduğunu şu sözlerinden anlıyoruz: “Kapitalist düzen maalesef insanı insan yapan değerlerinden uzaklaştırıyor.
Ve eğer buna karşı aktif mücadele veren bir zümre olmazsa, bu mücadeleyi kaybetmemiz çok da uzak olmasa gerek.”
Valla muhafazakâr dünya görüşü sahipleri kapitalizmden mustariptirler çünkü modern yaşam biçimine karşıdırlar ve bunda kapitalizmin etkisini de iyi bilirler.
“İnsanı insan yapan değerlerden uzaklaşmaktan” kastedilen ise muhafazakâr yaşam biçiminden uzaklaşmaktır ki özünde tartışmaya çok açık bir alandır.
Necmeddin Bilal Erdoğan’ın saptaması sermaye sisteminin yansımalarından sadece biridir ve eşyanın tabiatına fevkalade uygundur.
Ali Koç, Business 20’de (2015) yaptığı konuşmada daha açık konuştu: “Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir.”
Eski Ankara Valisi Nevzat Tandoğan tarafından söylendiği bilinen “Memleket komünist olacaksa onu da biz yaparız” sözünü hatırladınız değil mi?
Biri muhafazakâr diğeri seküler dünya görüşünde bu iki önemli şahsiyet bile kapitalizmi eleştiriyorsa yaşanan sorunların kaynağını kavramak zor olmasa gerek.
Hadi dağıtalım şu kasveti neşelenelim biraz…