Kategori arşivi: Yazarlar

BAHARLA KARIŞIK

Istranca’ların eteklerine uzanan bir günlük bisiklet gezisi yaptık geçtiğimiz günlerde  kardeşim Recep ile birlikte.

Sabah 10.00 çıktığımız gezide Büyükdöllük üzerinden Çömlekakpınar, Hanlıyenice, Küçünlü, Hacılar, Kalkansöğüt, Vaysal, Süleymandanışment, Sarıdanışment, Taşlımüsellim, Kavaklı, Ortakçı ve Karayusuf köyleri üzerinden gerçekleştirdiğimiz gezimizi akşam hava kararırken evlerimize dönerek sonlandırdık.

Açık, hafif rüzgarlı olsa da ilerleyen saatlere doğru ısınan havanın keyfiyle asıldık pedallara. Rampalarda hafif elektrikli desteği ile güç kattık kaslarımıza. Manzaraların güzellikleri, canlanan doğanın görüntüleri ve kokusunu duyumsadık 9 saatlik yolculuğumuz boyunca. Doğayı katledenleri de gözlemleyerek.

Doğa yağan yağmurlarla birlikte canlanmış. Göletler dolu, tarlalar halen yaş, buğday ve kanola tarlalarında verimli görüntü umut veriyor. Ovadaki ağaçlar çiçek açmaya, Istranca eteklerindekiler tomurcuklanmaya başlamış. Hele Vaysal göletinde verdiğimiz molada yerde açan çiçeklerin arasında yaptığımız meyveli, cevizli pikniğe doyamadık.

Kahveler kapalı bir çok köyde. Açık olanlarda ise tek tük yaşlı köylüler. Kahveciler ve bakkallar da yaşlı, bazı köylerde kahvecilik yapacak köylü kalmayınca dışarıdan ithal kahveci getirenler bile var.

Köylerde yaşlanan nüfus, üretim çeşitliliğinin azalması, evlerin bahçelerinin boş kalması azalan ve yaşlanan nüfusa bağlıyor köylerde yaşayan yaşlılar.

Yollar bisiklet için genelde fena değil. Sadece Kalkansöğüt’ten sonra taş ocakları bölgesinde ağır tonajlı kamyonlar nedeniyle her yıl defalarca bozulan, yapılan yollara serilen vahşi mıcır ve yol malzemeleri nedeniyle değil bisikletliler, normal motorlu araçlar için bile işkence haline dönmüş oradaki yollar. Alabildiğine süratli geçen, kaldırdığı toz nedeniyle çevresindeki tarlaları, meraları, ormanları bile zehirleyen taş ocakları Istranca’ların baş belası olmaya devam ediyor.

Geçtiğimiz cumartesi günü 21 Mart Ormancılık Haftası etkinliği başladı. Yetkililerimiz şimdi çıkacaklar Türkiye’nin muhtemelen ormancılık alanında nasıl ilerlediğini, ağaç dikimi konusunda en ileride olanın ülkemiz olduğunu belirteceklerdir. Önerim Istranca’lara çevirmeleri yönlerini. Gelsinler yapılan tahribatları görsünler. Ormanların nasıl katledildiğini, vahşi madenciliğin Istanca’ları ne hale getirdiğini görsünler ve ondan sonra ormanlar, ormancılık alanında konuşsunlar.

Yakışmıyor o taş ocakları Istranca’lara. Bulgaristan bizden daha küçük olan Istranca’ları koruma altına alıp, gözü gibi bakarken bizim çok daha büyük bir bölgeye yayılmış Istranca’larımızı sadece taş, maden ve RES’ler için adeta talan etmemiz de bize yakışmıyor.

Bir günlük gezi Istranca’ların eteklerine yayılan. Bir tarafı cennet, diğer tarafta cenneti cehenneme çevirmeye kararlı memleketimin aciz yöneticileri ve doymak bilmeyen maden sahipleri.

RAMAZANDA “LALE DEVRİ”Nİ YAŞADIK..

Ramazan da, bayram da geldi geçti. Arabistan kökenli olsa da ülkemizin de kültürü olarak benimsediğimiz, kurallarını yerine getirmesek de itiraz etmediğimiz, kabullendiğimiz, saygı gösterdiğimiz bir süreç hakkında yazı yazmak bugüne kadar hiç aklıma gelmemişti. Ama bu yıl yaşanan ramazan ve bayramda, şatafat ve uygulamalarla “Artık bitti” sandığımız eski ayrıştırıcı dil yeniden gündeme getirilince sessiz kalamadım.

***

Bir Eğitim Bakanı olmaktan çok bir “Diyanet Görevlisi” modunda tebliğler göndererek okullardan başlayarak topluma yön vereceğini sanan Bakan ve ona uyumlu olarak devreye giren diğer kamu kuruluşları, siyasi partiler ve diğerleri, bu ramazan ayında “Lale Devri” zihniyetini 300 yıl sonra tekrar ülkemize taşımayı başardılar…

Okullar süslendi, öğrencilere iftar sofraları kuruldu, Karagöz Hacivatlı, orta oyunlu, semazenli, kimin ya da hangi devlet veya kamu bütçelerinden ödendiği henüz açıklanmayan şaşaalı iftar sofralarıyla İslam’ın ne kadar büyük, Müslümanların ne kadar zengin olduğu bu iftar sofraları ile kanıtlanmaya çalışıldı…

Gerçi bir ay oyunca amirler iftar sofralarına, memurlar da amirlerinin peşinde bu sofralarda boy göstermek için koşmaktan devlet işleri ve siyaset beklemeye alındı ama şükür ki itibarımız dimdik ayakta kaldı.

Emekliler bu bayramda torunlarına bir harçlık verememenin utancını yaşıyorlardı ama “İtibardan tasarruf olmaz” diyen anlayış “Müslümanlık” dendiğinde şatafatı, israfı, gösterişi, şekilciliği “İslam’ın itibarı” olarak öne çıkarıyordu..

***

300 yıl önce Lale Devri’nde sadece payitahtta, halktan kopmuş çok küçük bir zümre muhtemelen ramazanları böyle kutluyor olabilir.

Ama İslam coğrafyasında ve ülkemizde, Anadolu’da ramazanlarda ne Hacivat ne orta oyunu, ne semazenler yoktu. Ramazan davulu, pide, ailecek yapılan iftarlar sahurlar, geleneksel sosyal yardımlaşmalardan oluşan ramazanlar vardı… Büyüklerden alınan harçlıklar ile gidilen atlıkarıncalar çocuklar için bayramdı. Küsler barışırdı. Hasretler giderilirdi. Ayrıştırıcı değil, Hristiyanlarla, Musevilerle, Ermenilerle birlikte yaşanan bütünleştirici bir süreçti Ramazan ve bayramlar…

***

Milli Eğitim Bakanı bu çıkışlarının elbette İslam’a hiç bir yararının olmayacağını biliyor. Amacı Recep Tayyip Erdoğan’ın bir kez daha başkan olabilmesi için ellerindeki “Biz daha Müslüman’ız” argümanını devlet eliyle kullanarak laiklik ve karşıtlık tartışmasını başlatmak… “Çocuklarımızın Kuranı öğrenmesi sizi niye rahatsız ediyor?” diyen Recep Tayyip Erdoğan ve bu zihniyettekilere kısaca söylemek gerekirse çocuklara Kur’anı ezberletmek öğretmek değildir. Hele bu iş Milli Eğitimin işi hiç değildir. Diyanetin gerekenden çok fazla Kur’an kursları varken bırakın mekteplerde çocuklar çağdaş ve bilimsel konularda eğitilsinler…

Örneğin Enez’de lise aşamasında okuma yazma bilmeyen çocuklar var.. Edirne Müzesi’ni Beyazıd Külliyesi’ni görmeyen öğretmenler öğrenciler var. Ülkede öğretmen ve öğrenciler ölçeğinde kitap okuma yüzdesi % 10’u geçmez. Okullarda kitap okuma grupları, okuma toplulukları kurun… Çocuklara okumayı, araştırmayı öğretin. Sonuçta okumayı öğrenen Kur’anı da okur.

***

Bu yazdıklarımdan CHP de umarım yararlanır. İftar sofrası yarıştırarak değil yoksulun sofrasını zenginleştirmenin yollarını bularak, yeni modeller üreterek ramazana, bayrama doğru ve güzel anlamlar kazandırın. Çoğu oruç tutmadığı halde bu gösterişli, abartılı sofralara katılanlarla düzenlenen bu sofralarla Müslüman kitlelere mesaj verdiğinizi düşünmeyin. Sonuçta verdiğiniz mesajda, adalet yok, tevazu yok, samimiyet yok..

***

Girin halkın arasına.. Sorun bakalım bu iftar sofraları bu şatafat, bu israf için, bu gösteriş için ne düşünüyorlar? Ağızlarını bozmamaya gayret ederek neler söylüyorlar?

BİLGİ YETERSİZLİĞİ

Arkadaş diyor ki:
“Ben Allah’a inanıyorum, ama dinlere inanmıyorum” Hoppala!..
Arkadaş neden böyle diyor acaba diye düşündüm. Bir zamanlar ben de Kuran’ı okuyup öğrenmeden önce, “Biz dindarız” diyenlerin akıldan, bilimden uzak, gerici, yobaz hallerine bakıp ben de “Eğer dindarlık, AKLINI DEVRE DIŞI BIRAKIP, anlamadan Kuran okumaksa, anlamadan dua etmekse, anlamadan ezan dinlemekse, insanlık, hayvan, bitki alemine fayda üretmek için çabe içinde olmuyorsa; camiden eve, evden camiye, bir cüppe, bir sakal, yerlerde kirlere sürünen örtünmelerle, sıkma başlarla olanları görünce, ben bunların inandığı gibi bir dine inanmıyorum” dediğimi hatırladım.
Kuran’ın Türkçe’sini okuduktan sonra, tezimde haklı olduğumu anladım. Çünkü Allah, daha ilk emrinde, “OKU!..” diye emrediyordu!..
“YANİ AKLINI KULLAN, BİLİM YAP!..” DEMEKTİ BU AÇIKÇA.
Sonra, onlarca ayet de “AKLINI KULLAN, İNSANLARA, HAYVANLARA, BİTKİLERE, DOĞAYA FAYDALI OLMA YOLUNDA BİLİM VE SANATLA GELİŞMEK İÇİN ÇABALA. HAYIR YOLUNDA, ÇABANA VERECEK OLAN BENİM” diye bildiriyordu!..
Şükür ben, Yaratan’ın hak dinini araştırıp dosdoğrusunu Rabbimin nurlu kitabından öğrendim, ALLAH’A DA, NURLU DİNİNE DE İNANCIM TAM OLDU!..

Arkadaş da Kuran’ı okuyup, hak DİNE inanır ve UYGULAR inşallah.

Kuran’ı Kerim. Sure 5/Ayet 3:
Ölü, kan, domuz eti, Allah’tan başkası adına boğazlanan; boğularak veya vurularak veya yukarıdan yuvarlanarak veya başka bir hayvan tarafından süsülerek veya parçalanarak, daha canı üzerindeyken, boğazlanmadan evvel ölen hayvan ile; dikli taşlar üzerine boğazlananlar ve fal okları ile kısmetinizi aramak haram kılınmıştır. Bu hususlar, iteat dairesinden çıkmak demektir. Bu gün kâfir olanlar dininizden ümitlerini kestiler; artık onlardan korkmayın, benden korkun. Ben bugün, dininizi ikmal ettim, üzerinize rahmetimi tamamladım. Sizin için en uygun din olarak islâmı verdim. Her kim ölmemek için günaha meyletmeksizin bunları yiyebilir. Çünkü Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.
3/Ayet 191: Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken, Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler. Rabbimiz, sen bunu boşuna yaratmadın, seni huşu ile sıkça anarız; bizi cehennem azabından koru!

ORDUEVİ

Orduevi binası depreme dayanıksız olduğu gerekçesiyle yıkıldı.

Şimdi yerinde yeller esiyor.

Söz konusu bina, yaklaşık yarım asır önce “ben yaptım oldu” anlayışıyla kentin en müstesna yerlerinden birine inşa edildi.

Bunun için 1914 yılına kadar Küçük Zabit Okulu, ardından 1968’e kadar da Kurtuluş İlkokulu olarak eğitim veren tarihi binaya yazık oldu!

Binlerce öğrenci yetiştiren bu köklü okul o günden bu yana Sarıcapaşa Mahallesi’nde hizmet veriyor.

**

Peki, yıkılan Orduevi binasının yeri nasıl düzenlenecek?

Vali Yunus Sezer, bir buluşmada gazetecilere halka açık bir tesis olacağını, bir bölümünün otopark olarak düzenlenebileceğini söyledi.

Henüz net bir şey yok.

Buna ilişkin farklı görüşler ileri sürülüyor.

Örneğin, Zafer Partisi Edirne İl Başkanı Serkan Konak, yıkılan orduevinin yerine, kentin tarihî ve kültürel kimliğini yansıtan bir hafıza alanı oluşturulması, merkezinde de Talat Paşa heykelinin yer alması önerisinde bulundu…

Konu, Edirne Kent Konseyi Genel Kurulu’nda gündeme alındı.

Kent Konseyi’nin otopark önerisine hiç de sıcak bakmadığını anlıyoruz.

Başkan Özer Demir, binanın yıkılmasının sadece bulunduğu parselin değil o bölgenin tarihi dokuya uygun, kentlileri de sürece katarak, Tarih Kenti Edirne’ye yakışır şekilde planlanması için fırsat olduğunu söyledi.

**

Edirne’nin bazı yerleri vardır; yanından geçersiniz ama aslında içinden tarih geçer, siz fark etmezsiniz.

Mesela, Tophane Bayırı…

Bugün bir yokuş, bir mahalle, belki çoğumuz için sadece bir yol.

Ama bir zamanlar bu şehirde demir erirdi, top dökülürdü.

Sadece metal değil, imparatorluğun gücü şekil alırdı o ateşin içinde.

İstanbul’un fethine giden topların nefesi, bu şehrin bağrından çıkardı.

Şimdi o bayırdan çıkan ne?

En fazla bir egzoz dumanı.

Biraz aşağı inin, işte tam orası Orduevi binası…

**

Tophane Bayırı, Edirne’nin en eski yerleşim ve askeri üretim alanlarından biri olarak biliniyor.

Osmanlı döneminde “top dökümhanelerinin bulunduğu alan” olarak öne çıkıyor.

Özellikle Edirneli Fatih Sultan Mehmet döneminde, İstanbul’un fethinde kullanılan şahi topların  döküldüğü yerlerden biri olarak anılıyor.

Bu nedenle sadece bir coğrafi nokta değil, aynı zamanda Osmanlı askeri sanayisinin kritik merkezlerinden biri kabul ediliyor.

İşte, günümüzde yapılan “İstanbul’un Fethi Edirne’den Başlar”  temsili yürüyüş ve etkinlikler de bu tarihsel hafızayı canlı tutmaya yönelik olarak öne çıkıyor.

**

Fatih Sultan Mehmet’in at üzerinde fethe gidişini tasvir eden heykel ve Şahi topları, düzenleme çalışmaları kapsamında Ekim 2021’de Selimiye Cami meydanından kaldırıldı..

Şimdi bir depoda bekletiliyor.

Tophane Bayırı, Orduevi kesiminden başlayarak Kıyık’a doğru uzuyor.

Kent Konseyi’nin de altını çizdiği gibi Orduevi binasının yıkıldığı alanın boşalması Tarih Kenti Edirne’ye yakışır şekilde planlanması için fırsat.

Yüzü İstanbul’a dönük Fatih, atı ve topları ile bu alanda konuşlansa…

Hemşehrileriyle aynı yerde buluşsa…

Tophane Bayırı’ndan başlayan temsili yürüyüş burada noktalansa…

Nokta!

.

BİR YALNIZ ADAM

Hayat bu ne olacağımız belli olmaz. Varız, bir anda yokta olabiliriz. İşte var olmakla, yok olmak arasındaki sürece ömür deniyor. Ömründe kademeleri var, bebeklik devri, çocukluk, gençlik, olgunluk ve yaşlılık devri; ondan sonrası son.
İnsan denilen beşer, bir yaşa gelene kadar toplum içinde yaşar. Zaten insan denilen mahluk kurallara göre yaşayan, sosyal, medenileşmiş bir hayvan değil midir? Toplumun en küçüğü ailedir, sonra öğrencilik, askerlik, iş hayatı, evlilik, toplum içinde yaşamak devam eder.
Zaman geçtikçe insanın yaşamında değişimler olur. İş hayatı gereği bilmediği, tanımadığı yerlere gider, oradaki toplumlarla dostluk kurmaya çalışır. Onun için hiç değişmeyen toplum ailesidir. O değişmez. Eski yaşadığı yerdeki arkadaşlar unutulur, her biri kazel olmuş sonbahar yaprakları gibi bir tarafa dağılmıştır. Yavaş yavaş onlar unutulur. Sadece onlar mı; komşular, mahalle bakkalı, her gün gazete aldığı bayi, daha birçokları. Yaş ilerledikçe arkadaş çevresi de azalır, zamanla ailesi de azalmıştır. Yaş 65’i geçti mi yaşlılık başlar, selam verende pek olmaz. Çoluk çocukta ekmek peşindedir, artık yalnızlık başlamıştır.
Eğer kaderde ana, baba, hısım, akraba, kardeş yok ise geriye ne kalıyor BİR YALNIZ ADAM olmak.
Yalnızlık iyi bir şey midir? İyi tarafı da vardır, kötü tarafı da. İyi tarafı, yalnız olduğun zaman kendine aitsindir, karışanın olmaz, istediğin gibi tasarrufunu kullanabilirsin, istediğin gibi giyinebilirsin, hesap veren kimsen yoktur, istediğin yere gidebilirsin kimseden izin almazsın, kimseye hesap vermezsin Allahtan başka. Peki yalnızlığın körü tarafı ne? Yalnızsındır işte, iki laf edecek kafa dengi insan bulamazsın, sağlık sorunu olduğunda yardım edecek kimsen yok ise çok kötü ele güne muhtaç kalırsın, bir kaza anında Allah yardımcın olsun. İki laf etmek için kahvehane köşelerinde vakit geçirirsin, gençlerin yanına yaklaşsan onlarla diyalog kuramazsın, tek dostun kitaplar ve günlük gazeteler olur. Zor olaydır yalnızlık.
Bazı ülkelerde yaşlılar için lokaller, kahvehaneler varmış. Bakarsın bizde de olur. Kafa dengi kimseler oralarda vardır, fırsat bulursan eski yaşadığın yerlere gidersin, oranın şimdiki sakinlerine eski arkadaşlarını sorarsın, tanıyan çok az kimse çıkar — Ha o mu derler bu dünyayı terk edeli çok oldu — Bu da senin için az da olsa bir yıkımdır, tanıdık kimse zor çıkar. Çocukluğundaki eski yapıları ararsın bulamazsın, yerine beton yığını apartmanlar kurulmuştur, bu da yalnızlığın bir başka türlüsü olur. Tabi yine yalnızlık hissi hayat böyle işte.
Benim gibi ömrünü müzmin bekar olarak geçirmişsen, keşke evlense idim hiç olmaz ise geride kalan bir fidanım var dersin, buda bir teselli olur.
Böyle işte, hayat böyle. Yalnız insan nasıl oyalanır, eğer kaldığın ev bahçeli ise büyük bir şans, en iyi oyalanma konusu toprakla uğraşmaktır. Bundan başkası kitaplar seni en iyi oyalayacak şey. Okursun, okursun günün birinde ona da bıkarsın, elinden geliyorsa birazda yeteneğin varsa resim yap, çok iyi oyalama konusudur. Ağaç maketler yap oda olur, yok hiç bir şey yapmadan küp gibi oturmak seni kanser olmaya götürür, sonrası ölümdür. Allah bizlere bu canı vermişse, bizler onu son ana kadar güzelce kullanmalıyız, bu bizim Allaha olan can borcumuzdur. Kaderde var ise oda olur, olan ne, BİR YALNIZ ADAM olmak . . .
Sayın okurlar Ramazan bayramınız kutlu olsun.

İMAM BAŞ’TA AMA ÜLKE ARŞ’TA OLMADI

GİRİŞ:

Daha önceleri saymadım bile. Ama 15 yıl önce (21.10.2010) yazdığım yazıyı ilgilenenler veya yetkiler. Veya her zamanki gibi önemsenmemiş, bu kadarı olmaz denip geçilmiş.İktidar,planına sadık kalarak ağırdan, çaktırmadan, tepkilere bakarak planını uyguladığı için sevinmekte. Ya muhalifler? Cumhuriyet kurulduğundan beri geleceği gören bilimsel siyaset öngörülerini hiç mi görmedik?

GELİŞME:

15 yıl önce yazdığım “İmam Başa, Ülke Arş’a” yazımda öngördüklerim bugün oldu ve ben Başımdaki İmam’ıma sığınarak Arş’tan yazıyorum!

Olay neymiş 15 yıl önce? Üç okulun Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi’ne Müftülük görevlisi imamlar girmeye başlamış. Bugün yaşadıklarımızı görünce o günden bugüne çok hızlı yol almış birileri. O günden bugüne erdiğimiz zaman diliminde;

O yıllarda iftar sofraları bu kadar yoktu. Kamuda çalışanlar veya emekçiler amirlerinin ya da patronlarının arkasında camilere doluşmuyordu. Cemaat, tarikat bağlantılı dernek, vakıf, hareket türü örgütlenmeler kentin ticaret veya sokaklarında egemen olamamıştı. En önde gideni FETÖ örgütlenmesi idi ve her resmi kuruma günün gazetesi Zaman dağıtılıyordu.

Kamu kurumlarına güven vardı. Eğitim ve sağlık bütçeleri bugüne göre daha iyiydi. Sadece FETÖ’cü çetenin sözünün geçtiği kamu kurumları ve yargı mensupları vardı. Eğitimde 4-6 yaştan başlayarak her kademede tekli inanç bu kadar aleni dayatılmıyordu. Eğitim ilkelerine aykırı ÇEDES projesi başlamamıştı. (ÇEDES; Cumhuriyetin yüzüncü yılında imzalanan protokol;öğrencilere manevi, ahlaki ve kültürel değerlerin ‘manevi danışmanlar’(imam, vaiz vb.) aracılığıyla okul içi/dışı faaliyetlerle aktarıldığı bir değerler eğitimi). MESEM henüz bu adı almamıştı ve güvenceli kurallarda çırak yetiştiriyordu. Sanayi işyerlerinde kazanç sağlama hedefi yoktu.(MESEM: Meslek liselerindeki öğrencilere pratik eğitim amaçlı program.)

O yıllarda bu kadar yoksulluk da yoktu. Çocuklar okullarda aç kalmıyordu. Emekliler bayramlarda torunlarına hediye alabiliyor, harçlık verebiliyordu. İşsizlik özellikle genç diplomalı işsizlik oranları korkunç derecede büyümemişti. Marketlerin çöp olarak ayırdığı meyve-sebzeleri almak için kuyruklar oluşmuyordu.

O yıllardan bu yıla baktığımızda; inancımız ve sadakatimiz artarken yoksulluğumuz, yoksunluğumuz, yasaklarımız ve aç çocuk sayımız sürekli arttı. Okullar ve resmî kurumlar laikliğe inat inançların gösteri yeri oldu.

SONUÇ:

Sonuç ortada. Her gün hızlanarak geleceğin karanlığına gidiyoruz. İmamın başta ülkenin arşta olma rotasının yanlışlığı görülmüştür. Bir görülen de biz olmazsak bu düzen bizi güldürmez.

ÇARE:

15 yıl önceki yazımda çare de vardı:‘Cumhuriyet, laiklik, sosyal devlet, vb. bu coğrafyada yoktur, egemenler bizi kandırmak için kitaplara bunları yazıyorlar ama kendi bildiklerini yapıyorlar. Çözüm; sınıfımızı bilip, sınıflı toplumlarda olması gereken sınıflar arası çatışma ile çağdaşlık, demokrasi ve sosyalizm mücadelesini vermektir.’

Her inananın kendince mutlu yaşadığı ve hiç kimsenin yoksullukla kul edilmediği bayramlar dilerim. Ve ayrıca dün anımsadığımız, 110 yıl öncesinin ‘Çanakkale Geçilmez’ gerçeğini iyi anladığımız bayramlarımız olsun. Çünkü bu anlam bağımsızlık ilkesidir ki laiklik ilkesi gibidir. Anlamsızlaştığında biz insan değil sadece canlı sayılırız.

AKLI İŞLETİNCE

O nurlu ayetleri kendimiz okursak, din simsarları tarafından kandırılmayız!..
Tarikat ve mezheplere ayrılmanın, tek doğru Allah, Kuran yolundan sapmak olduğu bildirilmiştir. Âlim olmaya hiç gerek yok, Çocuk okusa anlar!..
İnsanlığa bakıyorsunuz, çoğunluk, ya sapaklara bölünmüş veya “Bana ne” diyorlar.

Bu halde olunca, ülkelerin halleri nice acaba?” diye sorarsak, bakalım, Kuran’da hak dinden uzaklaşan ülkeler için Yüce Rabbimiz neler der?

7/3: Tek Kuran’a uyun, Tanrı’dan başkalarını yar edinmeyin!
5/62: Onları günah işlemekte birbirleriyle yarıştıklarını görürsün.
61/7: Allah zalimleri doğru yola iletmez.
29/34: Biz böyle memleketlerin üstüne azap indireceğiz.
6/129: Zalimlerin, bir kısmını, bir kısmına musallat ederiz.
48/7: Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.
17/17: Düşmanlarınızı üzerinize göndeririz.

6/65: Allah, birbirinizle çarpıştırıp, hınç aldırır.

Bakın dünyada ki ülkelerin Kuran’a göre hallerine, bu gün dünyada, belalar, savaşlar niçin oluyormuş, açıkça belli değil mi?.. ÇOCUK OKUSA ANLAR!.. Alim olmaya gerek yok!..

Kuran’ı Kerim. Sure 36/62:
Şeytan sizden pek çok milleti kandırıp, saptırdı. Halâ akıl erdiremiyor musunuz?

SERKAN’IMIZI YİTİRDİK

Bilgisayar kullanmaya başladığım ilk günlerde tanışmıştık Serkan Türen’le.

Benden çok daha gençti, yeni açtığı elektronik işyerinin Zübeyde Hanım Caddesi’nde ilk müşterilerindendim ve son günlerine kadar müşteri/usta sohbetlerimiz ağabey/kardeş ilişkisiyle yirmi yıla yakın sürüp gitti karşılıklı saygı sevgi çerçevesinde.

Tanış olmamızdan kısa bir süre sonra Vaysal Köyü’nden arkadaşım, birlikte top oynadığımız, ortak anılarımız olan Fahrettin Türen hocamla karşılaştık dükkanda. Meğerse Serkan’ın babasıymış.

Evime yakın olması nedeniyle sıkça üzerinden bisikletimle geçtiğim Zübeyde Hanım Caddesi’nde gözüm mutlaka ilişirdi bodrumdaki dükkanına Serkan’ın. İşim varsa uzaktan hayırlı işlerle yoluma devam eder, zamanım varsa uğrar ayak üzeri sohbet eder, Edirne’yi, dünyayı, siyaseti, işleri konuşur, Hayrettin hocama selamlar ileterek hayırlı işler delikleriyle ayrılırdım dükkandan.

Bilgisayarımda bir sorun olduğu zaman telefonla beni yönlendirmeye, arızayı uzaktan gidermeye çalışırdı. Bilirdi İsmail ağabeyinin bilgisayarında sorun varsa uyku tutmayacağını, üzüleceğini.

Sorun giderilmezse; “Sabah dokuzda bende ol, hallederiz ağabeyi, üzülme sen” diyerek saygıyla kapardı telefonunu.

Sabah gittiğimde mutlaka dükkanını açık, kendisini masasının başında bir şeylerle uğraşır bulurdum. Uzattığım laptopumu itinayla alır, açar, inceler, kısa bir sürede halledilecek gibiyse “bekle ağabey” der, format atılacaksa saat verir ve gezmeye gönderirdi beni.

Beklerken itinayla çalıştığını, mesleğini severek yaptığını gözlemlerdim Serkan’ın. Gelen müşterisi tanıdık olsun, olmasın ne sorunu varsa büyük bir itina ve sabırla gerekli açıklamaları uzun uzun yapmaktan çekinmez, müşterisi ikna oluncaya kadar konu üzerinde açıklamada bulunurdu.

Uzun zamandır kapalıydı dükkanı. Geçen yıl karşılıklı olarak son görüştüğümüzde biraz zayıflamış gördüğüm Serkan’a sorduğumda “önemli bir şey yok, ufak tefek sağlık sorunlarım var, iyileşince sürekli açacağım yine” demişti.

Oysa ciddi sorunları olduğunu ama iyileşme sürecinde olduğunu biliyor, umutla bekliyordum iyi olmasını, dükkanını açmasını. Özlemiştim sohbet etmeyi Serkan’la.

Geçen hafta bilgisayarım başında çalışırken andım Serkan’ı. Word’de yazı yazarken hatalarımı gösteren işaretleme çalışmıyordu. İçimden “Havalar iyileşsin de Serkan dükkanı açsın, ilk işim ziyaret olacak, hem bu sorunu çözeriz” diye söylendim içimden.

Geçtiğimiz cumartesi torun bakma günümüzde aldım acı haberi eşimin uyarması üzerine. Son yolculuğuna uğurlayamadım seni Serkan kardeşim, affet beni.

Ahde vefa diyerek oturdum bu yazıyı yazmak için. Bilgisayarı açıp da senle ilgili ilk satırları yazmaya başladığım da yaptığım bir hata için uyarı aldım. Şaşırdım, bilgisayarımda sorun ortadan kalkmıştı.

Nurlar içinde uyu kardeşim.

BAYRAM GELMİŞ NEYİME!

Ramazan Bayramı’nı 20-22 Mart tarihleri arasında kutlayacağız.

Yani bugün itibariyle bayram haftasına girmiş bulunuyoruz.

Yerel gazeteler Pazar günlerinin yanı sıra dini bayramlarda da çıkmıyor.

Bundan dolayı 20 Mart Cuma’dan itibaren 3 gün çıkmayacağız, 23 Mart Pazartesi günü yeniden okurlarımızla buluşacağız…

Bayramınızı bugünden kutlamak istiyoruz…

**

Evet, bayram yaklaşıyor.

Çarşıda bayram telaşı var.

Saraçlar Caddesi kalabalık…

Vitrinlerde bayramlıklar, tezgâhlarda şekerler, lokumlar…

Ama herkes için bayram aynı gelmiyor.

**

Bir emekli düşünün.

Her ay hesabına yatan 20 bin lira ile hayatını sürdürmeye çalışan bir emekli.

Ayın başında maaş yatar.

Bir gün geçer… iki gün geçer…

Sonra kira kapıyı çalar.

Ardından elektrik faturası…

Su…

Doğalgaz…

Bir de mutfak var.

En acımasızı o zaten.

Market raflarının önünde durur, etiketlere bakar.

Sepete koyacağı peynirin gramını bile düşünür.

**

Bir zamanlar bayramdan önce torunlarına bayramlık alan, evine misafir hazırlığı yapan adam şimdi pazar torbasını nasıl dolduracağını hesaplıyor.

Tatil mi?

Onu çoktan hayatından çıkardı.

Deniz kenarı, otel, yolculuk…

Bunlar artık televizyon görüntüsü gibi.

**

Ama bayram başka.

Çünkü bayramın bir de torun tarafı var.

Kapı çalınacak.

“Dedeciğim bayramın kutlu olsun” diyecek küçük bir ses.

Belki bir gün önce Saraçlar’dan geçerken torunu için küçük bir şey bakacak vitrinlere.

Sonra o küçük el uzanacak.

Çocuklar bilir…

Bayramda dedeler, nineler o ele harçlık bırakır.

İşte o an emeklinin içi biraz burkulur.

Eskiden cüzdanından gönül rahatlığıyla çıkan paranın yerinde şimdi uzun hesaplar vardır.

**

Bir de bayram ikramiyesi vardı.

Belki biraz nefes aldırır diye beklenen…

Cumhurbaşkanı Erdoğan partisinin grup toplantısında emekliye müjdeden söz edince herkes pür dikkat kesildi.

Ama ne var ki o da bu yıl yine 4 bin lira.

Bugünün pazarında bir torbayı bile doldurmayan bir para.

Emekli yine hesap yapar.

Toruna ne kadar versem…

Ay sonunu nasıl getirsem…

Sonra torunun avucuna bir harçlık sıkıştırır.

Gülümser.

Ama içinden geçen cümleyi kimse duymaz:

“Bayram gelmiş… neyime!”

KADIN EMEĞİ KOOPERATİFLERİ VE BADEMLER KÖYÜ GEZİMİZ…

29 Mart’ta Dernek olarak Kuşadası’na bir gezimiz var.. Gidip, gezeceğiz, eğleneceğiz. Ama her gezimizde olduğu gibi bu gezide de bir hedefimiz ve bir amacımız var.
Döneminde Ecevit ve Erbakan’la birlikte devrim gibi kararlara imza atan Gümrük ve Tekel Bakanı merhum Mahmut Türkmenoğlu’nun 1960’lı yıllarda Kurduğu Bademler Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi’nin serüvenini kızı Sn. Hülya TÜRKMENOĞLU’ndan, yöredeki ve ülkedeki Kooperatif hareketini ve değerlendirmelerini İzmir Köy-Koop Başkanı Sn. Neptün SOYER’den dinleme fırsatını bulacağız. Bademler ve çevredeki bazı kooperatiflerin nereden nereye geldiğini gözlerimizle göreceğiz.


Daha önce de yazmıştım; Her ne kadar bir cinsiyet ayrımcılığı gibi bir görüntü verse de ülkemizin pek çok yerinde üretim yapan kadın ya da “Kadın Emeği” kooperatiflerini ben hiç unutamadığımız ve gurur duyduğumuz 1940’ların Köy Enstitüleri’ne benzetiyorum..
Köylerde özellikle tarımda yaş ortalamasının ellilere dayanması, genç ve özellikle erkek nüfusun köyleri terk etmesi, göç, işsizlik sorunu gibi sorunların çözümü için bu Kooperatifleri çok önemli, en masrafsız bir model olarak görüyorum. Eğitim ve destek gördükçe köyde yaşamak zorunda kalan kadınlardan oluşan bu sektör bürokrasinin engellemelerinden çıkabildiği, önderlik edildiği, kredilerle tanıştırıldığı, özellikle Belediyeler tarafından pazarlama konusunda satış yeri ve nakliye gibi sorunlarının çözüldüğü süreçte köyleri yeniden yaşanabilir bir noktaya getirebilir.. Hatta köye dönüşler başlar.


Edirne eski valisi Ekrem CANALP’ın başlattığı ve şimdiki Valimiz Yunus SEZER’in de çok önem verip desteklediği Edirne’mizde de kuruluşları henüz birkaç yıl olmasına rağmen başarılı çalışmalar yapan kadın emeği kooperatiflerimiz var. Ama henüz yolun başındalar ama ne yazık ki Valiler değiştiğinde kaldığımız yerden devam eden bir devlet anlayışımız yok.. Yani gelen Vali, gidenin yönünde değil kendi yolunda yürümek istiyor. O nedenle, Valimiz değişmeden demokratik kooperatifçilik kuralları çerçevesinde bu kooperatiflerin hızla kurumsallaşması ve kendi ayakları üstünde durabilmesi gerekiyor..


Trakya 1980 öncesi tarımsal kooperatifçilik açısından altın yıllar yaşadı. O yılarda Edirne’nin kooperatifleri ve Kooperatifler Birliği, Çeltik tarlaları, çeltik fabrikaları, mandıraları, satış mağazaları ile çok güçlü bir kırsal kesim ve köy örgütlenmesiydi. Enez Balıkçılık Kooperatifi tüm ege ve Akdeniz kıyılarından havuzlu kamyonu ile topladığı yılan balıklarını Enez’deki havuzlarında biriktirir ve CANLI OLARAK kendisi ihraç ederdi. Ne var ki bu örgütlenme modeli 1980 faşistlerinin işine gelmedi.


Neyse… Gezimize katılacak olanların %80’ni Edirne Kadın Kooperatiflerinde üye. Katılmak isteyenler için aracımızda hala yerimiz de var. Eski günlere dönmek ve yeni başarılar ve mevcut sorunların çözümü için önce bilgilenmek gerekir. Bilgilenmek için de örnek kooperatifleri görmek hayal gücümüzü çalıştırarak çözümler üretmek, dik durmak ve bürokrasiye teslim olmamak gerekir. Çünkü “Kooperatifçilik” bir hobi değil bir yaşam tarzı, bir inanç sistematiğidir.