Kategori arşivi: Yazarlar

Ben diyeyim 100, siz deyin 200…

Geçen hafta sonu Yunanistan Kavala’da gördüğüm İstanbul, Tekirdağ, Çanakkale, Çorlu, Lüleburgaz, Edirne vs. kalkışlı tur otobüsü sayısını anlatmaya çalıştım yazı başlığında.

İnanın fazlası vardır eksiği yoktur!

Daha önce de gidip gördüğümüz Kavala ve Drama’ya ilk defa bir tur otobüsü ile de gitmek kısmet oldu Cumartesi günü.

Böyle gezilerin kalabalık olması nedeniyle grip, covid vs.salgın hastalık bulaşı korkusundan cesaret edememiştik bugüne kadar.

Yanılmışız!

Günübirlik gidip döndük ve şuana kadar da korktuğumuz başımıza gelmedi şükürler olsun.

29 kişilik bir midibüsün otobüse oranla koltuk aralarının daha dar olmasının verdiği sıkıntı dışında  çok da memnun kaldık diyebilirim.

Bu nedenle Lüleburgaz Beyaz Travel’e (FFT Tur), kaptanımız Hikmet Güngör kardeşime, gezi sorumlusu Hülya hanıma ve daha önce hiç tanışmadığımız gezi arkadaşlarımıza teşekkürlerimizi iletmek ve bazı izlenimlerimi de paylaşmak istedim bugün.

Otobüs mola yerlerinde ve yollarda bir kez daha gördüm ki; bilhassa hafta sonları binlerce vatandaşımız komşu ülkelere günübirlik seyahatler yapıyor.

Ve bu seyahatler için alınan yurt dışı çıkış harcı ile devletimizin kasasına da para akıyor bir bakıma.

Dolayısıyla; zaman zaman gündeme getirilen, bu bedelin kaldırılması yönündeki taleplerin karşılık bulacağını zannetmiyorum.

Çünkü, hafta sonları ve diğer tatil günlerinde sadece Kapıkule, Pazarkule, Hamzabeyli ve İpsala sınır kapılarından yurt dışına çıkanların sayısının en iyimser rakamla 8-10 binden az olduğunu düşünmüyorum şahsen.

Bu nedenledir ki; bu harcın kaldırılacağı yönündeki beklentiler bir hayal bana göre.

Bilakis,1 Ocak itibariyle yürürlüğe girecek olan yeniden değerleme oranları çerçevesinde 1250 lira civarında bir rakama ulaşacağı da ayrı bir gerçek.

Buna rağmen, daha şimdiden 1-2 ay sonrasına 3-4 seyahat birden planlamış, hatta yer ayırtmış olan ailelerle tanışmış olduk  seyahat vesilesiyle.

İsteyen herkese de gidip gezmek, en azından komşu ülkeleri görmek kısmet olur inşallah.

AH BU HUYLAR

Negatif huylar, beynin şeytanın emrinde olduğunun göstergesi!..
Pozitif huylar ise, beynin ve ruhun “Yaratan’dan ötürü” Rabbin emrinde olduğunun göstergesi.
İnancın AÇIK YEŞİLİDE olur, KOYU YEŞİLİDE!..
Açık yeşillerin koyu yeşil e gelişmesi beklenir!.. İnancın yargılanması bizde değil, Allah’a aittir. Kim birinin inancını yargılarsa, “Allah’a şirk..yani ortak koşmuş olur” ki affedilmez bir suç olduğu bildirilmiştir.
Hep, Kuran’dan öğrenip yazdığım gibi, insan için iki seçim hakkı var, ya Allah’a, emirlerine iman, veya şeytanın cebine gidiş!..
“Ben, (Haşa) ne Yaratan’a ne de şeytana inanmıyorum, beynim var, namusumla yaşarım” diyenler…
Zaten şeytanın cebindedirler de farkında değillerdir!..
Çünkü şeytandan tek koruyucu Allah’tır. Gönlünde Allah ve yol vazifesi yoksa ve “Yalnızım” diyorsan, şeytana karşı hiç şansın yok!..
Pozitif huylar: Cümle âleme faydalı olan, beyinsel ve ruhsal işleyiş.
Negatif huylar: Cümle âleme zararlı olan, beyinsel ve ruhsal işleyiş.
Bu gerçeklik tanımlarına göre, insanlığın çoğunluğu ne alemde acaba, sizce?..

Ve bu insan çoğunluğu, bu gidişle neyi hak eder, acaba, sizce?..

Kuran’ı Kerim. Sure 16/Ayet 97:
Erkek ve kadından her kim, inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, onu hoş bir hayatla yaşatırız. Onların ücretlerini yaptıklarının en güzeliyle veririz.

MÜLTECİLER

Milyonların gözü, kulağı Asgari Ücret Tespit Komisyonu’ndan çıkacak rakamda…

Bir o kadar insan da emekliye yapılacak zam oranına odaklanmış durumda…

**

Geçen hafta bir haber kanalında, mikrofon uzatılan bir vatandaş çocuğuna harçlık veremediğini anlatırken boğazı düğümleniyordu…

“Bu ülkede mülteci gibiyim” dedi, gözyaşlarıyla…

Söz bitti.

**

Mültecilerle ilgili meslek hayatım boyunca sayısız habere imza attım.

Yetmedi…

90’lı yılların başında Milliyet Gazetesi adına, Almanya’daki gurbet yazarlarından Metin Gür’le birlikte Romanya yollarına düştük.

**

Demirperde yeni yıkılmıştı…

Avrupa’nın doğusu yangın yeriydi.

Komşu Bulgaristan’da bile otorite boşluğu hâkimdi.

Sahte pasaport, sahte kimlik diz boyuydu…

İnsan tacirleri bu kaostan nemalanıyor; yerli yabancı binlerce “garip insanı” Avrupa hayaliyle kandırıp Romanya’ya taşıyordu.

**

Bugün Avrupa Birliği’nin en kalabalık altıncı ülkesi olan Romanya, o yıllarda mültecilerin en yoğun olduğu ülkeydi.

Bükreş ise bu karanlık ticaretin başkentine dönüşmüştü.

**

Umut yolcuları, Türkiye’de ve Ortadoğu’da varını yoğunu satıyor; kendilerini bir anda insan kaçakçılarının kucağında buluyordu.

Romanya’da kaçakçılara “çoban”, taşınan insanlara ise “koyun” deniyordu.

Kamyonlara, otobüslere balık istifi doldurulup Macaristan sınırına sürülüyorlardı.

Ama nafile…

Macar sınırı geçit vermiyordu.

Her deneme yeni bir para, her geri dönüş yeni bir umutsuzluk demekti.

Ülkelerine dönemiyorlar, Avrupa’ya geçemiyorlardı.

İki arada bir derede, insanlıktan düşürülmüş bir bekleyiş…

**

Bükreş Tren Garı…

Hâlâ dün gibi aklımda.

Bir Türk vatandaşı ankesörlü telefonda memleketini arıyor…

“Almanya’dayım” diyor.

Yalan söylüyor.

Çünkü kandırıldığını, dolandırıldığını anlatmaya gururu elvermiyor.

Enayi yerine konulduğunu bilsinler istemiyor…

**

Ve yıllar sonra…

Umut yolcularının Macaristan’a geçmeye çalıştığı o ülkenin Başbakanı Viktor Orban, geçtiğimiz hafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın davetiyle Türkiye’ye geldi.

Dolmabahçe’deki ortak basın toplantısında, Türkiye’nin göç politikası için teşekkür etti.

Yetmedi, sığınmacılar üzerinden Türkiye’yi öve öve bitiremedi.

Ve, aynen şöyle dedi:

“Türkiye Avrupa’yı güneyden korumasa, Macaristan’da ve tüm Avrupa’da hayat yaşanamaz hale gelirdi. Kaçak göç içinde boğuluyor olurduk. Bunu Türkiye sayesinde engelleyebildik.”

**

Avrupa boğulmasın diye,

Bu ülkede insanlar çocuklarına harçlık veremez hale gelsin…

**

Ne kadar da duygusal…

Çok duygusal değil mi?

BEYİN YERLERDE

Köpek gördüler, hoşt’ladılar, taşladılar, kedi gördüler, “Pistt” lediler, tepiklediler!..
Kuş gördüler “kışıt’ladılar!..
“Yıllarca eşeğe hanenin yükünü taşıttılar; yaşlanınca, “Artık bu iş yapmaz!..” dediler, nankörce, kalpsizce sucukçuya sattılar, SATIYORLAR DA.!..
Gül gibi itibar edip, hanenin bir ferdi gibi, minnet duyup, eceline kadar hoş bakacakları yerde….
Yıllarca, gece gündüz KÖPEK’E evlerini, mallarını korutturdular; geceleri, hanece çoluk çocuk, güvenlik içinde uyudular!..
O MASUM KÖPEK, gece, gündüz, hep tetikte, yıllarca haneyi canı pahasına korudu!..
Masum yavru, yaşlanınca, “Artık bu iş yapmaz!..” diye evden, bahçeden, yemekten, içmekten KOVDULAR, AÇ, SUSUZ BIRAKTILAR ki bir daha eve gelmesin diye!..
Nereye gitsin KÖPEK?..
Evi bildiği yerden, sevdiklerinden, koruduklarından ayrılmak onun için, ölüm demekti!…
Kovsalar da, bir lokma vermeseler de, yine evi bildiği kapıya yanaşmaya çalıştı. Her seferinde, evin babası, anası, çocukları evin yakınlarında onu gördükçe, taşla, sopayla kovaladılar, ölüme terk ettiler, EDİYORLAR DA!…
“Hoşt” der, “Pist” der, Allah’ın bereketlerini kovarsanız, çocuklarınıza da bu zalimliği öğretirseniz, ALLAH’IN EN KAHRAMAN, EN ASİL NİMETLERİNİ KOVMUŞ OLURSUNUZ!..
Nesilleriniz, CESARETİN, SABRIN, ASALETİN, ÇIKARSIZ SEVGİNİN, nasıl olduğunu ÖĞRENEMEZLER!.
VE DE, nimetlerini kova kova, nesilleriniz HÖDÜK olur!..
Çünkü, “Allah nimetlerine nankörlük edenlere hidayet etmez!..” (Kuran)
Nesillerine hep, nimetlerini, taşlayıp, kovmayı öğretenlerin dünya da ki “HÖDÜK” nesillerin halleri ortadadır!..
Çünkü Allah “Akıllarını zulümde kullananlara, MURDARLIK verir” der Kuran.
Geri kalmış nesillerin en büyük sorunudur,
“Nimetlerine nankörlük etmek”
Masumlarına zulmedenler, bir de Allah’tan gelişme beklerler. Çok beklersiniz!..

ALLAH BEYİN VERMİŞ, YÜREK VERMİŞ, YERLERDE SÜRÜNSÜN DİYEMİ?..

Kuran’ı Kerim. Sure 15/Ayet 81:
Biz onlara mucizeler verdik. Onlar ise o mucizelerden yüz çevirmişlerdir.
61/7: İslâma çağrıldığı halde, Allah’a karşı yalan uydurandan daha zalim kim olabilir?

Allah zalimler topluluğunu doğru yola erdirmez.

Yorum: Yukarda ki nurlu ayeti bir de böyle yorumlayabilir miyiz?..  

“İslâma çağrılmak:”
Allah’ın yarattığı tüm canlı, cansız nimetleri, ŞÜKÜRLE korumak, bakmak, doyurmak, sahiplenmek!..”
*Allah’a karşı yalan uydurmak:”
Allah’ın yarattığı nimetlere, “pis, hoşt, kıştt, iş yapmaz” diyerek, kovup zulmetmek!..
*”Allah zalimler topluluğunu doğru yola iletmez:”
Allah, bereket için lütfettiği masumlara zulmeden nesillere gelişme vermez ve de, HÖDÜK olurlar!..

ÇOK ÇOCUK

Bugünkü gazetelerde enteresan bir konu yayınlanıyor. Türkiye’de doğum oranı 1,51’den, 1,48’e inmiş, yani doğum azalıyormuş. Bu ne demek; ileriki yıllarda ülkemizin nüfusu azalacakmış. Çaresi, aileler bilhassa yeni evliler üç çocuk yapmalıymış. Ne güzel çare, oda yetmezmiş beş olmalı imiş, otur kaba koltuklara akıl ver.
Çocuk dediğin canlı bir mahluk, madde değil ki hak aramasın. Bilmese de istemesi hiç bitmez, insan denilen varlık boyuna problem yaratır. En çok sorunu olan varlıktır. Çocuk madde değil ki durduğu yerde dursun. Dünyaya geldiği günden beri hep sorundur. Her sorunda masraftır. Çocuğun kendi masrafını kendinin karşılaması yani para kazanması için en azından 18 yaşında olmalıdır. Ondan önceki masrafları ailesine aittir.
Üç çocuk, beş çocuk demesi kolay. Türkiye’de pahalılığın kol gezdiği bu günlerde dünyaya gelen bu masum bebeklerin onsekiz yaşına kadar olan masrafını kim karşılayacak? Elbette ailesi. Elde, avuçta bir maddi varlık, doğru dürüst bir gelir yoksa çocuğun masrafı nasıl karşılanacak? Madem üç çocuk olsun diyorsunuz, iki çocuğa kadarki masrafı ailesi karşılasın, bundan sonrası da devlete ait olsun. Ne dersiniz acaba, ikiden sonraki çocuklar için devlet anasına katkı sağlasın.
Çocuk onsekiz yaşına gelene kadar her türlü masrafı ailesine ait olmalı. Onsekiz yaşından sonra o çocuk iş bulup çalışmalı, kendi masrafını kendisi çıkarmalı, yani — Alman sistemi — O çocuk evindeki ev masrafına katılmalı, bizde olmayacak uygulama. Biz Türklerde adet anca beraber, kanca beraber, bizde sistem ailede tencere kaynar, herkes ona kaşık sallar.
Onsekiz yaştan sonrası, ailesi zengin ise aile çocuğuna iş yeri açar. Yahutta o genç yüksek tahsil yapar. Yüksek tahsil konusuna göre az masraflı olabileceği gibi çok masraflı da olabilir. Bu masrafların hepsi ailesine aittir. Bu hayat pahalılığında çık bu masrafların altından üç çocuk olunca ne olacak, zengin aileler için mesele yok ya fakir aileler ne yapsın?
Çocuk yetiştirmede amaç bilinçli insanlar yetiştirmek olmalı, onun aksi insan yığınları olur. Çocuk ailesi ile beraberse yük fazla olmaz. Tahsil için başka şehre giderse masraf fazladır, hele yurt dışında tahsil yapıyorsa masrafı daha da fazla olur. Bu masraflar ailesine aittir. Zengin aileler için mesele yok, fakir aileler ne yapsın bu hayat pahallılığında. Eğer ailelerde birden fazla çocuk varsa, elbette sıra onlara da gelecek. Ana, babaya Allah yardımcı olsun.
Elbette bu konuya çözüm şekli var. Üniversitelerde akşam bölümleri açmak. Bunu uygulayan üniversiteler ,var örneğin Yıldız Üniversitesi 1960’tan beri öğrenim yapıyor, ben oradan mezunum. Gündüzleri çalışıyordum, ailem beni okutamayaçak kadar fakirdi, yıl kaybı ile birlikte mezun oldum.
Çocuk sahibi oldun mu ana babanın hep aklı, fikri çocuklarındadır. Çocuklar üzüldü mü ana babada üzülür, onların başarısı ana babayı da sevindirir.
Peki tahsilden, askerlik bitiminden sonra o genç için iş arama sorunu oluyor. Bugün bir çok genç yaptığı tahsilin branşına göre iş bulamıyor. Orda burda, babasının yanında, kahvehane köşelerinde, iş bulduysa beğenmiyor bunalıma giriyor, bunlara sebep ne hep plansız uygulamalar. Üniversitelerimiz seri imalat yapar gibi ha bire mezun veriyor, devlet bir istihdam planlaması yapmıyor. Netice huzursuzluk, bunalım, kaos. Çocukları gören ana babada üzülüyor. Çare bilinçli insanlar yetiştirmek olmalı. İstihdama göre.
Elde avuçta bir maddi varlık yok, doğru dürüst gelir yok, hayat pahalılığı tavan yapmış.
Nasıl olur ÇOK ÇOCUK . . .

DİYORLARDI DA

Eskiden, kırk elli yıl öncesine kadar, “KANSER” hastalığı diye bir kavramı ne duyardık ne de bilirdik!..
Son yıllarda, bu kahrolası süründüren ve ölümcül, kanser belâsı da nereden çıktı?..
Kanser, yapan sebepler açıkça ortada iken ve de kanseri önlemek için bu sebepleri ortadan kaldırmak, BELLİYKEN, insanlık nerede?..
Nerde olduğu da ortada, “KANSERE ÇARE BULMAK İÇİN, İLAÇ İCAT ETME PEŞİNDE!..
Ancak, “Kanser hastalığına yakalanma sebepleri ortada ya!..
O yanlışları yapmaktan vazgeçin, kanserden ölmekten kurtulun” deseniz, ne fayda!..
“Zehirli atıklarınızı arıtın, doğaya boşaltmayın, boşalttırmayın; tabiatı, besinleri, tohumları zehirleyip bozmayın, bozdurmayın; hayvanların kılına zarar vermeyin, hepsi sizin için faydada vazifede,” Ormanlarınızı kesmeyin, suyunuz kalmaz!..” desen de ne çare!..
Milyonlar kanserden bile bile ölmekte veya ölümle cebelleşme sırasının kendisine gelmesini beklemede, ne yazık ki!..
Aman, ne yediğinize, ne içtiğinize, ne soluduğunuza dikkat!..

MİLYONLARCA KENSER MADURU, “BANA GELMEZ!..” DİYORLARDI, AMA…

Kuran’ı Kerim. Sure 13/ayet 20:
Onlar Allah’ın ahdini yerine getirenler ve verdikleri sözü bozmayanlardır.
13/21: Onlar, Allah’ın gözetilmesini emrettiği şeyleri gözeten, Rablerinden sakınan ve kötü hesaptan korkan kimselerdir.

Bir Yıl Geçti Aradan…

Suriye’de Esad’ın devrilmesinin ardından bir yıl geçti.

Tarih 12 Eylül 2025… ABD Merkez Kuvvetler Komutanı (CENTCOM) Ora. Brad Cooper ile Suriye Devlet Başkanı Eş Şara arasında yapılan görüşmeye ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Thomas Barrack da eşlik etti. Toplantı da iki devlet arasındaki stratejik ortaklığın gücü ele alındı.

Peki ne diyordu dönemin Devlet Sekreteri Hillary Clinton, Suriye’de olaylar daha yeni başladığında?

“Suriye’yi yönlendirecek seviyede ilişkimiz olmadığını biliyoruz ve bu durumu bölgesel müttefiklerimiz eliyle gerçekleştirmeye çalışıyoruz.”

Bir başka deyişle; bir CENTCOM komutanının bırakınız Suriye ile yönlendirici bir görüşme gerçekleştirmesini sınırlarından içeri girmesi dahi düşünülemezdi. Şimdi tam bu noktada Esad döneminde bağımsız bir devlet olduğu düşüncesi de akıllara gelmesin. Zira o dönem ABD subayları değil Rus subayları yönlendirici kapasiteye sahipti.

Peki bir yıl geçti aradan ne oldu?

Artık ABD subayları yönlendirici. Suriye devlet başkanı Moskova’ya değil Vaşington’a gidiyor. ABD müttefikleri ile yakın görüşmeleri çok yüksek seviyede yürütüyor.

Suriye’de olaylar devam ettiği müddetçe ABD’nin Suriye’ye Irak’ta olduğu gibi bir askeri müdahalede bulunmayacağını, bölgesel müttefiklerine ve içeride tespit ettiği unsurlara verdiği destek ile Esad’ı yıpratarak iktidardan göndereceğini defaatle belirtmiştim.

Şimdi ise yeni iktidarın iktidarda kalma süresinin ABD ve uluslararası ekonomi politik kurallarına uygun hareket etmesi ile doğru orantılı olacağını söylüyorum. Neyse zaten bu hususta ciltlerle eser verdim. Bu da burada duruversin.

Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

GELİŞEMEMEK

Yetmiş yıldır duyarım, “Gelişmekte olan ülkeler!..” derler, derler de, halâ diyorlar da, neden bir türlü gelişemiyorlar acaba?..
Yüz yıl geçti aradan, bu geri ülkelerden birini gelişmiş görsem dişimi kıracağım, ya!..
Neden acaba?..
Nerede yanlış yapıyorlar?..
Kuran ışığından bakmazsak, uydurur uydurur, herkes bölük börçük bir şeyler söyler. Dilin kemiği yok nasıl olsa!..
KURAN VE DE POZİTİF AKIL, BİLGİ IŞIĞINDAN bakalım konuya!..
“TEK YAR VE YARDIMCIMIZ, KORUYANIMIZ ALLAH!..”
Ancak bizim de yapacaklarımız var.
Sevgili Peygamberimiz onu da hadisle, temelden söylemiş!..
“Deveni sağlam kazığa bağla, sonra Allah’tan korunmak dile!..” demiş.
Ansiklopedik bir kavram bu, “Deveyi sağlam kazığa bağlamak”

  1. Asırdır, anlaşılamamış, ne yazık ki.
    Gelelim ezeli gelişememe sorunumuza!..
    “ Tek verici, yar ve yardımcı, tek koruyan,Allah, geri ülkelere neden gelişmeyi nasip etmiyor, bir türlü?..
    “Develerini sağlam kazığa bağlamıyorlar da ondan!..”
    YANİ YARDIMI, KORUNMAYI, GELİŞMENİN VERİLMESİNİ “HAK” ETMİYORLAR DA ONDAN!..”
    Pek iyi “GELİŞMEYİ, KORUNMAYI NEDEN HAK ETMİYORLAR!..
    Akıllarını, amellerini pozitifte değil de negatifte kullanıyorlar da ondan olmasın?..
    Aklı ve emeği negatifte kullanmak ve ya pozitifte kullanmak ne demek?..
    *Yurdunun yaban hayvanlarının huzuru ne alemde?.. KORUYOR MUSUNUZ?..
    *Yurdunun ormanları ne alemde?.. KORUYOR MUSUNUZ?..
    *Sokak canları ne alemde?..
    KORUYOR MUSUNUZ?..
    *Ata tohumlarınız, ne alemde?.. KORUYOR MUSUNUZ?..
    *Çocuklarınız ne alemde, insan gibi eğitiyor musunuz?
    KORUYOR MUSUNUZ?..
    *Sağılır hayvanlarınızın hali ne alemde?.
    Kırda dolaşma hakkını KORUYOR MUSUNUZ?
    *Zehirli, çok karlı tarımınız, ne alemde?.. Milleti kanserden KORUYOR MUSUNUZ?..
  • Of!.. dahası çok ama yazmaktan yoruldum, içim karardı ya!..
    O zaman, geri kalma nedenlerini, GELİŞMEYİ HAK ETMEMEME NEDENLERİNİ Kuran ve de bu gerçeklerin ışığında değerlendirirsek:
    Durum çok açık be kardeşim:
    Kutsal emanetleri KORUMUYORUZ, o yüzden de KORUNMUYORUZ, GELİŞME DE VERİLMİYOR” bu kadar basit, olan giden!..
    KORUYUN, GÖRÜN BAKALIM NASIL DA KORUNCAKSINIZ?..
    HANGİ ÜLKE SİZE TASMA TAKABİLİR Kİ O ZAMAN, YUKARDA ALLAH VAR YA!..
    O’NUN, “KORU, BAK, DOYUR, SEVİNDİR!.” EMİRLERİNE UYSANA!..
  • O ZAMAN, İNANÇTA, BİLİMDE, SANATDA, İCATTA, SAYGI VE SEVGİDE dünyanın, EN HÜR, EN GELİŞMİŞ ülkesi OLSANIZ YA!..

Kuran’ı Kerim. Sure 17/Ayet 59: (Kısa bir yorumla:)
İnsanlara, hayal bile edemeyecekleri, öyle mucize nimetler vereceğiz ama hak etmiyorlar ki!
11/7: Bütün bu yarattıklarımızı, hanginizin ameli daha güzel olacak diye sınamak için yarattık.
10/100: Allah, akıllarını iyilik yerine kötülükte kullananlara murdarlık verir.
15/81: Biz onlara mucizeler verdik, onlar ise nimetlerimize zulmettiler.

ÇOCUKLARA ÇEDES, GENÇLERE MESEM, BÜYÜKLERE MASALLAR!

Bir canlı olarak hepimizin yaşamı kısaca üç evrede tamamlanır; çocukluk, gençlik ve yetişkinlik. Toplumu yönetme kurgusu olanlar buna göre kısa ve uzun erimli toplum planları yapar. Biz yurttaşlar da bunları “devletin planları” olarak saygıyla izler ve kurallara “güvenerek” uyarız. O yönetenlerin kamusal çıkarları ve iyi bir gelecek yaratacağına inanırız, bazen iman ederiz! Ya öyle mi?

 Geçmişten bugüne döşenen taşlarla büyüyen sağ ideolojinin son iktidarı AKP uluslararası onay da alan plan gereği geçmişten kopuşu başardı ve uzun süredir de geleceğin yurttaşını yaratma peşinde. İnsan evrelerinden çocukluğu; ÇEDES, gençliği; MESEM ve yetişkinleri de MASALLARLA üretiyor.

ÇEDES projesi Diyanet İşleri Başkanlığı öncülüğünde ve Eğitim ile Gençlik Spor Müdürlükleri desteği ile yürütülen bir kapsamlı çalışma. Bir milyona yakın öğretmen atama beklerken öğretmenlik formasyonu olmayan din görevlileri ile bu program yürütülüyor. ÇEDES çocukların yarınlarını karartan, bilimden koparan bir uygulamadır. Korku ve soyut

Muhalif yerel yönetimlerin açtığı kreşleri “eğitim bizim işimiz” diyerek kapatan bakanlık bu uygulamada eğitimi Diyanete teslim etmektedir.Pedagoji biliminin kabul ettiği üzere erken çocukluk döneminde dini öğelerin çocuklara tanıtılması çocuğun zihninde korkuların oluşmasına yol açabilmektedir.

ÇEDES projesi, ‘Hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ diyen bilimsel eğitim yerine tarikatın, şeyhin, şıhın rol model ve taşıyıcı sayılmasıdır. Bunlar eğitimin ve tüm toplumun dinci dönüşüme zorlanmasıdır.

Çocukluk sonrası hayata umutla bakan ve geleceğe hazırlanan gençlik dönemi gelir. Umut eşittir gençliktir. Gençler özgürleşmeye koşan kişilerdir. Ancak MESEM ile bu kesimin köleleştirilmesi sağlanır. İşverenlere ucuz işgücü sağlamak için sanayi tesislerinde “işçisin sen işçi kal” diyen zihniyetin ticaret ve sanayi odaları ve özellikle büyük sermaye ile yürütülen bir uygulamadır MESEM. Kendi çocuklarını kolejlerde, batı ülkelerinde okutanlar başkasının çocukları için karar vermiştir:ya işçi olacaksınız ya da imam hatip mezunu olup işsiz ama inançlı ve iyi tüketici olacaksınız.

MESEM uygulamaları ile güvencesiz ortamlarda çalışan öğrencilere umut yolları tıkanmaktadır. Gençlere dayatılan işsizliğe, geleceksizliğe ve baskılara karşı ses yükseltenlerin adresini de göstermektedir iktidar; tutuklanma.

Çocuklara ÇEDES, gençlere MESEM dayatan iktidar yetişkinlere de masal sunmaktadır. Her seçimde aynı masalları abartarak sunan iktidarın her dönem kendi yarattığı yoksulluktan kurtuluş umudunu anlatır. Tekil başarıları öne çıkararak; etik ve eşit olmayan liberal ilişkilerin peşinden koşmayı örnek vermektedir. Kredi kartlarında sınırsız harcama teşvik edilmektedir.  Düşmanlar yaratarak toplumu kışkırtmak.

Masal hazır; kişi başına yıllık gelirimiz 17.000 dolar! Oysa masallara inanmayıp gerçeği görebiliriz. Hesap basit; ortalama emekli maaşı 21.000 lira yani 400 dolar civarında olunca yıllık gelir 5000 doları bile bulmuyor. İşin özeti ülkemizde gelir var ve toplumun yüzde 80’i kişi başına 4-5 bin dolar ile yaşarken yüzde 20’si büyük çoğunluğun her kişisinin 12.000 dolarına el koymaktadır. Sistem bunun üzerine kurulmuştur. 70 milyon her yıl yoksullaşırken 15 milyon her yıl palazlanmaktadır.

Ve nihayetinde bu ortamı üretmek yurttaşı razı hale getirmenin yolu da cezaevi, şiddet, jop, tekme, hapis ile korku toplumu yaratılmaktadır.

Çok şey yitirdiğimizi bilerek yarınlara uzanan yolu büyütmeliyiz. Önümüzdeki yıllar yitirdiklerimizi geri kazanma yılları olacaktır. Ve biz bu nedenle ÇEDES, MESEM ve MASAL programlarının amaçlarını, hedeflerini kavrayıp yeni, yerli, evrensel programlarla geleceği kurmalıyız. Tüm bunları yasaları yazıp uygulamayan iktidara karşı yasal zeminde yapmalıyız.

“Terörsüz Türkiye”

“Büyük Türkiye/Güçlü Türkiye/Yeni Türkiye” AKP sloganlarına bir yenisi eklendi.

Dördünün de ortak özelliği, geleceğe dair umut pompası slogan niteliğidir.

İlk üç sloganın artık vatandaşa hitap etmediği, uzay boşluğunda yankılandığı apaçık…                    

Vaat edilenlerin slogandan ibaret kalması yani ülkenin AKP ekonomi yönetiminde çok katmanlı ekonomik darboğaza girmesi ve düzlüğe çıkmanın hiç kolay gözükmemesi,  kolektif hafızada yer etmiş görünüyor.

PanoramaTR’nin geçen ayki anketine göre, ülkenin gidişatından memnun olmayanların oranı yüzde 70, ekonomiden memnuniyetsizlik ise yüzde 80 seviyesinde. Ekonomi ve terörün yanında adalet kavramı da seçmenin en acil çözüm beklediği alanlardan biri haline gelmiş. Yargıya güvensizlik, siyasi davalara ilişkin olumsuz algı, seçmenin rahatsızlık düzeyini artırmış.

Bahçeli’nin beklenmedik çıkışıyla yol alan “Çözüm/Barış” sürecine dair toplumda yüzde 70-75 oranında bir karşı duruş var PanoramaTR’nin anketine göre.

Haliyle “Terörsüz Türkiye” sloganı da şimdiden boşa düşmüş durumda.                              

Çünkü içinin doldurulması gereken, özenli kullanım ve inandırıcılık isteyen kavramları önemsemeyip algı yönetimine abanarak toplumu yönlendirmek, uzun soluklu olmuyor.

 “Terörsüz Türkiye” sloganın boşlukta kalması da diğer üç slogan gibi hem geleceğe dair bir temenni taşıması yani nasıl gerçekleşeceğinin çok faktörlü muhteviyatı, hem de AKP iktidarına karşı toplumdaki güvensizlikten ötürüdür.

Ülkeye saldıran, binlerce güvenlik görevlisi ve vatandaşın ölümünden sorumlu bir terör örgütünün silah bırakmasını tarihi bir fırsat addedenleri de yadırgamıyoruz.

Zira, PKK’nın silah bırakmasını: Türkiye’yi hedef alan terör eylemlerinden istenilen sonucu alamamasına bağlamak, bölge coğrafyasındaki gelişmeler, konjonktür bağlamında ele almak yerine bir lütufmuş gibi sunmanın, toplumu şartlandırmaktan öte bir anlamı olamaz.

“PKK ile son terörist kalana kadar mücadele edilecek…” türünden ifadelerin devlet refleksi yanını göz ardı edecek değiliz; fakat on yıllarca süren terör eylemlerinin durdurulamaması, durdurulmasının mümkün olmadığı da yaşanarak görülmüşken böylesi ifadelere yaslanmanın kolaycılığı da gözden kaçmamalı.

Neticede 1986’da kendini gösteren, Türkiye Cumhuriyeti ve vatandaşlarına tehdit PKK’nın silah bırakması, kendini lağvettiğini belirtmesi, tek taraflı bir irade beyanıdır; lütuf değildir, sürdürülebilirliğinin de garantisi yoktur.

Bunu da, çeşitli siyasal taleplerinin masaya sürülmesinden layıkıyla anlıyoruz.                       

Yani silah bırakmanın karşılığında siyasal talepler var ve pazarlık konusu yapılıyor.

Dolayısıyla, henüz açıkça ifade edilmeyen ya da “yarım ağızla” dillendirilen Kürt Siyasal Hareketi’nin talepleri karşılanmadığında PKK’nın tekrar silaha sarılmayacağının ya da Suriye’deki uzantısı YPG’yi göreve çağırmayacağının garantisi nedir?

Evet, “Terörsüz Türkiye” heyecanının altı ne kadar doludur?

“Tarihi fırsat”, “analar ağlasın mı istiyorsunuz”, “barış süreci” v. b. söylemler, toplumda rıza oluşturmak içindir; gerçeklerle bağdaşmamaktadır, duygulara hitap algı üretimidir.

Hele PKK’dan dolayı Türkiye’nin ekonomik kayıplarını gündeme getirerek ülke kalkınmasında sıçrama kaydedilemediğini ileri sürmek, sadece bilimsellikten uzak, ülkenin ekonomi tarihinden ders çıkaramamakla ilintili değerlendirilemez, basbayağı laf-ı güzaftır.

Terörün ülkeye maliyeti söz konusu 2 trilyon dolar kaybın geçmişte kaldığı ve bugüne bir faydası bulunmadığını kavramak için ne ekonomi eğitimi ne de mürekkep yalamak gerekir.

Terörün devam etmesinin ilerde ülke ekonomisine getireceği külfeti bahis konusu yapmak ise,  petrol, doğal gaz rezervi bulunmuş gibi sevinmeye benzer ki ülke kalkınması/gelişmesi başta ekonomi yönetimi olmak üzere çok çeşitli parametrelerin birbiriyle iç içe geçtiği, örgün bir alandır ve kolaycı yaklaşımları kaldırmaz.

Ülke ekonomisinde yaşanan kriz dönemleri, 24 Ocak Kararları, Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı ve yanında “hediyesi bedava 15 Derviş Yasası” hatırlanmalı, gözümüzün önündeki 23 yıllık AKP iktidarı ekonomi yönetiminin sonuçları iyi kavranmalıdır. Görülecektir ki, sadece terörle mücadele nedeniyle harcanan 2 trilyon dolar değildir ülkenin ekonomi alanındaki acı gerçekleri.

Kaldı ki, silahlanmaya harcanan bütçe her ülkenin başına beladır ve artarak devam etmektedir. Bu açıdan bakıldığın da kapsamı geniş bir alanda ahkâm kesildiği fark edilecektir.

Sadede gelirsek, ortada bölgede etkin emperyal güç ABD’nin bir tasarı vardır ve Siyasal Kürt Hareketi, PKK/DEM de selden kütük kapmanın peşindedir.

Meclis komisyonundan AKP-MHP-DEM temsilcisi üç kişilik bir heyetin İmralı’ya giderek Abdullah Öcalan’a itibar kazandırması, 16 sayfalık görüşme tutanağının kamuoyuna sadece   4 sayfalık özetinin duyurulması, ‘temcit pilâvı süreç’ hakkında toplumdaki olumsuz yargıyı pekiştirmiş, terör nedeniyle yitirilen canların ailelerindeki acıları tazelemiştir.

Öyle sanıldığı gibi empati önererek yani karşısındakini anlamayı telkin ederek acıların unutturabileceği, geçmişin üzerine sünger çekilebileceği bir tarih kesitinden söz edilemez.

Arkasında emperyal güçlerin cirit attığı PKK’yı normalleştirmek, Apo’dan bir hak ve özgürlük savaşçısı çıkarmaya çalışmak, ciddi bir zorlamadır; toplumsal hafızadaki izlerin kolayca silinebileceğini zannetmektir.

Çünkü yalın mevzu, ülkede yaşayan Kürtler ve Türkler arasında bir husumet yaratarak siyasal hedefler peşinde koşan bir silahlı Hareket’tir.

Dikkate değerdir ki, ülkede yaşayan farklı etnik kökendeki vatandaşlar arasında bir iç çatışma: terör eylemlerine, tüm kışkırtmalara/zorlamalara rağmen karşılık bulmamıştır.

Bunun da, bir ulus devlet Türkiye Cumhuriyeti’nin çimentosundan ve yurttaşların ferasetinden kaynaklandığı şüphe kaldırmaz.

Cevabının açıkça belirtmesi gereken bir soru da şudur: “Terörsüz Türkiye”, “Barış Süreci” adı altında yürütülen görüşmelerin tarafları kimlerdir?

Öyle anlaşılıyor ki, PKK ile Türkiye Cumhuriyeti Devleti arasındadır. DEM parti aracı bir siyasi kurumdur. PKK taleplerini duyurmakta, kamuoyu oluşturmakta ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile pazarlıkta ara yüzdür.

PKK’nın kamuoyuna doğrudan mesajları da yok değil.

Mesela…

Örgütün üst kuruluşu KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanı Besê Hozat’ın talepleri:                                   

“Af değil, demokratik siyaset ve özgürlük yasaları istiyoruz.”

Kürdistan Topluluklar Birliği (KCK) sözcüsü Zagros Hiwa da net söylemiş: “Türkiye ile PKK arasında çözüm müzakerelerinin başlayabilmesi için Öcalan’ın serbest bırakılması önkoşul.”

PKK’nin üst düzey temsilcilerinden Amed Malazgirt de katılmış kervana: “Öcalan serbest kalana kadar başka bir adım atmayacaklarını” söylemiş.

DEM Parti’nin İmralı’da yaptığı son görüşmeye dair yaptığı açıklamada Öcalan’ın iktidara yaptığı çağrı da çok açık: “Özgün ve bütüncül hukuka dayalı bir barış yasasının hayata geçirilmesiyle, siyasi şiddet ve demokrasi dışı müdahale olgusu Türkiye gündeminden çıkacaktır.”

Satır aralarında mesaj çok da talepler yapılan pazarlığı anlamak için yeter de artar bile. İçeriğin netleşmeye, ayrıntıların bilinmesine muhtaç yanı ise hemen anlaşılıyor.

Öcalan ve KCK muktedirlerinin ülkede serbestçe siyaset yapabilmek için af yasası değil de barış, demokratik siyaset, özgürlük yasaları istemeleri, TBMM’ye işaret etmeleri, bir güç gösterisi; DEM Parti yönetici elitlerinin bugüne kadar taşeron sıfatıyla kendilerine çizilen dairede hareket ettiklerinin de ifadesi değil midir, değerli okur?

Bahçeli’nin durduk yerde, 22 Ekim 2024’te Öcalan’a yaptığı çağrıyla başlamıştı süreç: “PKK kendini kendisini feshetsin, silahları bıraksın, ‘umut hakkı’ yasasını konuşalım” dediğinde şaşkınlık yaratmıştı; ancak zaman içinde kanıksandı ve bugün buzdağının altındakiler de kısmen görünmeye başladı.

Doğuracağı sonuçları şimdiden kestirmek zor; sürecin nasıl şekilleneceği ve bilinmeyenlerin gün ışığına çıkması gerekiyor öncelikle.

Ancak, bugün için netleşen bir husus varsa o da ısıtılıp ısıtılıp önümüze sürülen çaya çorbaya limon “Kürt Sorunu” kavramının artık tedavülden kalkma zamanının geldiğidir.

Tarihsel köklerinin devamı niteliğindeki günümüz Siyasal Kürt Hareketinin Türkiye Cumhuriyeti ile bir hesaplaşması, yanı sıra talepleri ve bölgede çıkarları bariz emperyal güçlere verdiği hizmet, aslında esası teşkil etmektedir.

Bu konuda köşemizin bakış açısını etraflı verme gayretindeki, 5 bölümden oluşan “DEM”lik” başlığı altındaki yazı dizisinin ilk bölümünün linkini, meramımızın daha iyi anlaşılmasına katkı babında hatırlatıyorum; ilgi duyanlar devamını getirebilir: https://hudutgazetesi.com/yazarlar/demlik-1/

Ülkede gerek demokratik siyaset,  gerekse hak ve hukuk alanlarında ilerleme kaydedebilmek için bölgedeki feodal düzene set çekebilmek, emperyalistlerin senaryolarına figüranlık yapmamak icap ettiği beyinlere nakşedilmeli öncelikle.

Selden kütük kapma anlayışında hareket etmenin Türkiye’ye demokrasi ve huzur getirmeyeceğini bilince çıkarmayı da ihmal etmemek lazım.