Kategori arşivi: Yazarlar

FUTBOL – SALON SPORLARI

Hudut Gazetesi’nin arşivini karıştırıyorum…

Tarih: 6 Mayıs 2025.

Edirne’nin olimpiyatlarda yarışan ilk kadın sporcusu, dünya şampiyonu judocu İlknur Kobaş Tepe, İl Genel Meclisi’nde konuşuyor.

Söyledikleri basit ama sarsıcı: Salon sporlarına destek yok.

Daha da önemlisi…

Başarılı sporcuya bile destek yok.

Uluslararası arenada derece yapan sporcuların dahi federasyonlardan yeterli desteği alamadığını söylüyor.

Ama asıl dikkat çektiği yer başka:

Edirne’de spora ayrılan kaynakların neredeyse tek bir alana yönelmesi…

Futbol.

Ve ardından soruyor:

“Edirne’mizden kaç tane üst düzey sporcu çıktı? Üst liglerde kaç futbolcumuz var?”

Sahi, kaç tane var?

**

Bir tarafta minderin üstünde, tatamide, parkede ter döken çocuklar…

Diğer tarafta milyonların konuşulduğu futbol kulüpleri.

Edirne’de denge çoktan bozulmuş durumda.

Yıllardır aynı refleks:

“Edirnespor’u ayağa kaldıralım.”

Peki sonuç?

18 yıl aradan sonra çıkılan lig…

Ve şimdi, 6 yıl sonra yeniden amatör lige dönüş.

Küme düşmesi haftalar öncesinden kesinleşmiş bir tablo.

Onca para, onca umut, onca zaman uçup gidiyor.

**

İşin daha çarpıcı tarafı şu: Aynı kaynaklarla kaç sporcu yetiştirilebilirdi?

Kaç genç hayatını değiştirebilirdi?

Bir sporcunun uluslararası başarı elde etmesi için gereken destek, çoğu zaman bir futbolcunun yıllık maliyetinin bile altında.

Ama biz ne yapıyoruz?

Bir kişiye değil…

Bir sisteme değil…

Bir alışkanlığa yatırım yapıyoruz.

Adı: Futbol.

**

Oysa mesele sadece Edirne değil.

Türkiye’nin birçok şehrinde aynı hikâye yazılıyor.

Salon sporları; basketbol, voleybol, judo, güreş, masa tenisi…

Hepsi “kendi yağında kavrulmaya” bırakılıyor.

Sonra da çıkıp diyoruz ki: Neden dünya çapında sporcu çıkaramıyoruz?

Çünkü aramıyoruz.

Çünkü desteklemiyoruz.

Çünkü görmek istemiyoruz.

**

İlknur Kobaş Tepe’nin sözleri aslında bir serzeniş değil…

Bir tespit.

Hatta bir uyarı.

Diyor ki: Aynı parayla bir sporcunun hayatı değişir.

Bu cümle basit değil.

Bu cümle, bir şehrin spor politikasını sorgulatır.

**

Şimdi soralım: Edirne bir spor kenti mi?

Yoksa futbol hayaline yatırım yapan bir şehir mi?

Bir gencin kaderi neden sadece topa vurmasına bağlı olsun?

Minderde kazanan, raketiyle yükselen, potaya basan, filesiyle parlayan çocuklar neden görünmez?

**

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:

İnadına futbol mu?

Yoksa gerçekten spor mu?

**

Çözüm mü?

Zor değil aslında…

Yerel yönetimler kaynakları çeşitlendirecek.

Esnaf ve sanayi tek bir kulübe değil, farklı branşlara destek olacak.

Okullar salon sporlarına yönlendirecek.

Ve en önemlisi…

Başaran sporcu yalnız bırakılmayacak.

**

Edirne’nin önünde iki yol var:

Ya bir topun peşinden koşmaya devam edecek…

Ya da bir sporcunun hayatını değiştirmeye karar verecek.

Tercih bizim!

EDİRNE ADAY ADAYLARINA ÇAĞRI

Genel Seçimler için zaman yaklaşıyor. Henüz “Ben adayım” diye resmi bir açıklama yok ama sadece sanal dünyada dolaştığınızda bile bazı ipuçlarını yakalayabiliyorsunuz. Kimlerin bu seçimde yarışabileceğini anlayabiliyorsunuz.
“Erken çıkan yol alır” diye yola revan olanlar özellikle köy köy gezip bolca el sıkışarak, sanal dünyada ve yerel basında demeçler paylaşarak su yüzünde görünmeye başladılar. Onlara büyük saygı ve sevgi duyuyorum.
Seçime beş kala Genel Merkezlerden torpillenerek paraşütle tepeden inme kurnazlığı peşinde olanlara seçmenlerin şimdiden itiraz etmeleri ve genel merkezleri sert bir şekilde ŞİMDİDEN uyarmaları gerektiğini düşünüyorum. Seçmenlerin atamayla gelen aday adayına oy vermeyeceklerine yemin ederek şimdiden Genel merkeze bildirmelerini çok yararı olur.


Bu yarışa şimdiden start verenler kimler? CHP’den Okan Gaytancıoğlu, Mustafa Bezbaş, Şadan Şimşek, Baran Yazgan, Hüseyin Erkin,
İYİ Parti’den Mehmet Akalın gözüme takılanlar..
AKP’den Belgin İBA kesin aday… Fatma Hanım yaş haddinden emekli…
Bu isimlere elbette yeni isimler eklenebilir. Özellikle CHP ön seçim yapacaksa bu güzel bir yarış… Ama artık biraz daha halk kuyrukçuluğundan uzaklaşarak daha demokratik, daha şeffaf yöntemlerle bu kampanyalar yürütülmeli…
Sadece iktidarı kötüleyerek ve nabza göre şerbet vererek bir farklılık yaratamazsınız.


Bu konuda biz Enez’de STK’lar olarak sizlerle bir, hatta birkaç defa dar alanda tanışmak, konuşmak, sormak, sorgulamak ve projelerinizi birinci elden dinlemek istiyoruz. Sizler için daha geniş katılımlı toplantılar düzenlemeyi planlıyoruz. Demagojiye, polemiğe izin vermeden kendinizi ve projelerinizi dinlemek istiyoruz.
Ama önce sizlerden bir ses gelmeli “Ben varım” diyebilmelisiniz.. Önerilerinizi bekliyoruz.

SAVAŞLARI İZLİYORUZ DA

Aklı, mantığı işletip de Kuran’ı Kerim’i okuyunca, tek Allah’ın tek doğru dini olur. İnsanlık gelişe gelişe, ayrı zamanlarda kitaplar verilmişse, hepsinin yolu BİR dir.
Yani Allah’ın din yolu tektir. Bu yol da, yarısı doğru, yarısı tahrif edilmiş Tevrat ve İncil gibi, tahrif edilemeyecek olan, korunan, % 100 dosdoğru Kuran’da AÇIKÇA bellidir.
Ama dünya insanlığına bakıyorsunuz, TEK YARATAN’IMIZIN TEK DİN YOLUNU MEZHEPLERLE BÖLÜK BÖRÇÜK YAPMIŞLAR.
% 100’ü dosdoğru olan Kuran’ı okumamışlar, şeytan uşaklarına itibar edip, Kuran’da AÇIKÇA yazan Tüm kitapların GERÇEK hak din yolunu, tam zıttı yol olan, mezheplere bölmüşler.
Kuran meydanda, okunsa öğrenecekler ama okuyan mı var?..
Benim yorumum değil, Kuran da açıkça bildiriliyor,
Allah yolunda mı, yoksa sapaklara mı dalmış insanlık!.. (Kısaltarak)
58/19: Sakın şeytan sizi hakimiyeti altına almasın!
Sure 30/Ayet 32: Dininizi, mezheplerle, bölük börçük etmeyin!..
7/3: Tek Kuran’ı okuyup, öğrenip uyun. Tek Allah’tan başkalarını yar edinmeyin!..
21/22: Tek Allah’ın, yolu da tektir!.
11/18: Allah ve dini hakkında yalan uyduranlardan daha zalimi yoktur.
11/19: Onlar Allah’ın yolundan alıkoyan ve eğri göstermek isteyenlerdir.
18/59: Zulmedenleri hep helak ettik.

Onlara düzelmeleri için mühlet vermiştik.

Kuran’ı Kerim. Sure 4/Ayet 44: Kendilerine kitaptan nesip verdiklerimize baksana! Sapkınlığı satın alıyorlar ve sizin de yoldan çıkmanızı istiyorlar.

İRAN SAVAŞI

Savaş başlayalı bir ay oldu. Bu savaş iki cephe üzerinde oluyor; İran-ABD birinci cephe,  İran-İsrail ikinci cephe. Bu savaşın nedeni İran petrolleri üzerine hakimiyet kurmak, İran’ın atom bombası yapmasını engellemek. Bu konuda da taktik Molla rejimini devirmek, Amerikan yanlısı bir hükümet kurmak.

Bu olaylara neden ne? Çünkü ABD de petrol kalmamıştır, ABD petrol sıkıntısı çekiyor, petrolü olan ülkelerle ilgileniyor. Irak, İran, Grönland, Endonezya gibi. İyi ki Türkiye’de petrol yok.

Savaş acımasızca devam ediyor. Her iki tarafta birbirini vuruyor. Savunan İran, saldıran ABD. Bu arada ikinci cephe İsrail de İran’a saldırıyor; niye? İsrail’in petrol sorunu yok ama İran İsrail’i düşman bellemiş, o da İran’a saldırıyor. Bu arada Lübnan da nasibini alıyor, oda bombalar altında. Bu gidişle Ortadoğu hiç rahat yüzü görmeyecek.

İran, ABD ile aşık atabilecek bir devlet değil ama her saldırının da karşılığını veriyor. ABD de İran’a epey zarar verdi, İran’ın nükleer, sanayi, petrol tesislerini bombaladı. İsrail de İran’a elinden geleni yapıyor. Karşılığı olarak da İran füzeleri ile vuruyor. İsrail bu savaşta hiç rahat değil, kafa kurcalayan İran’da İsrail’e ulaşacak füze yokken bunu nasıl yapıyor. Kullanılan füzeler dört bin km menzilli. Demek İran da bir yerlerden yardım görüyor. Çok karışık bir savaş.

ABD Başkanı Trump savaş için 25 milyar dolar bütçe alıyor. Bu bütçe ABD yıllık bütçesinin yüzde 25’i. ABD başkanının dediğine göre İran’ın elektrik üreten santrallarını bombalarız diyor, savaş daha da kızışacak.

Bu savaşta ABD saldıran, İran savunan. ABD İran’a epey zarar verdi. ABD’nin maksadı İran’ın nükleer tesislerini yok etmek, petrolü üzerinde hegemonya kurmak, Molla rejimini devirip ABD yanlısı bir hükümet kurmak. Bir önemli konuda Hürmüz boğazı. İran’ın petrolleri Hürmüz boğazından dünyaya sevk ediliyor, eğer Hürmüz boğazında petrol trafiği durursa dünyada petrol kıtlığı başlar. Bu da petrolün fiyatının artması demektir. Neticede her malın fiyatı artar, sonuç hayat pahalılığı.

Bu kadar mı; bütün çiftçiler suni gübre kullanıyor, bunu kullanmadan tarımsal ürün elde edilemiyor. Gübrelerde Hürmüz boğazından geçiyor, geçiş sağlanmaz ise gübre kıtlığı olur. Sonuç tarımsal ürünün azalması demektir, o da pahalılık. Peki bir aya yakın süredir devam eden savaşta kim galip, kim mağlup belli değil, tek kazanan ülke Rusya oluyor. Hürmüz boğazından geçiş zorlaştığı için petrol fiyatları arttı. Rusya da yüksek fiyattan petrolünü satıyor, hiç yorulmadan kazanıyor. Bu savaşta kazanan Rusya’dır.

Peki bu kargaşanın içinde Türkiye’nin durumu nedir? Türkiye mümkün olduğu kadar bu bataklıktan uzak durmaya çalışıyor. Barış yanlısı bazı ülkelerle birlikte barış için çaba sarf ediyor, konunun diploması yolu ile hallini istiyor. Çünkü Türkiye İran’la dost, Amerika ile müttefiktir. Bu şartlarda taraf tutamaz ama Türkiye’ye de üç İran füzesi düştü, Türkiye olayı protesto etti. İran’da bir yanlışlık oldu deyip özür diledi, konu kapandı. Bizler Türkiye olarak İran’dan petrol ve doğal gaz alıyoruz. Şimdilik bir aksama olmadı. İran’dan kaçıp Türkiyeye sığınanlarda yok, ilerisi için bir şey söylenemez.

Bu savaş ne kadar devam eder, ne zaman biter tahmin zor. Mollalar Amerika’ya saldırılarına devam ediyor, postu kaptırmaya niyetleri yok Mollalar iktidarda oldukları müddetçe, İran’ın füzeleri bitmedikçe, Amerikan Başkanı Trump olduğu müddetçe İRAN SAVAŞI devam eder…

Nasıl da Haklı Çıktık Ama…

Hani şu sosyal medya mecraları arasında yiğidin harman olduğu bir yer var… Kullanıcılarının bazıları “burası tivitır gardaş…” diye başlar söze… Şimdi de satılınca adı x mi oldu y mi oldu hah işte orası.

Bir müddettir oradaki yazışmalar üzerinden ABD ve İsrail’in İran’a hava saldırılarını izliyorum. Sahi savaş diyorlar bu mecrada o kısıtlı operatif faaliyete. Eh trajikomik ifadeler de terminolojik yanlışlarla birlikte havada uçuşuyor. Şu acılı günlerimde ufak da olsa bir tebessüm belirmiyor değil yüzümde, bu yazılanları okudukça… Trajikomik içerikler dedim ya… Bir yandan tebessüm ettirirken bir yandan da dehşete düşürerek düşüncelere gark ediyor beni…

Bir taraf var ABD ve İsrail nasıl haklı, kimlere ve nasıl haddini bildiriyor diye parmakları ve beyni arasındaki kas elektriği iletimini kullanmak suretiyle telefonlarının tuşlarına basarak yazıyor. Diğer taraf durur mu? Aslında İran’ın ne denli haklı olduğunu ve onun savunulmasını gerektiğini adeta bir kutsal görev ifası, insanlık şiarı gibi aktarıyor.

Elbette bu “yorumlar” terminolojik pek çok hata da içeriyor. Kısıtlı operatif faaliyet nedir, neden yapılır sorusu henüz sorulabilmiş durumda bile değil. Buna mukabil geçen hafta bu köşede kaleme aldığım Rusya ve Çin neden ABD’ye saldırmadı sorusu da deve dişi gibi duruyor ortada. Henüz buna da cevap yok.  Üstelik bu durumun gevşek ittifak ilişkileri nasıl ortaya çıkar acaba hegemonya mı denmeli yoksa kapasitenin dağıtımı üzerinden liderlik mi sorgulanmalı kısmına gelemiyoruz bile…

Bunun yerine sen “Amerika’yı savundun…”, sen “İran’ı savundun…” sığlığı içinde analizden ziyade şahısların tutum ve davranışları buna ek olarak geçmişleri üzerinden birbirlerini suçlama manzaraları kaplıyor şu sözde yiğidin harman olduğu sosyal medya mecrasını…

Hani moda bir söz var “artık bilgiye ulaşmak çok kolay” diye… Hah işte tam bu noktada eğer cebinizdeki telefonu açıp oradaki karşılıklı iftira sınırlarına yaklaşan atışmalarda geçen ifadeleri bilgiye ulaşmak zannediyorsanız biliniz ki geçmiş olsun. Hatta çoktan geçmiştir bile…

Bilgiye ulaşmak çalışma ve emek ister. Cepte taşınan bir elektronik aletin mahareti değil; ilginin, çalışkanlığın ve çalışarak geliştirilen analiz yeteneğinin bir metot dairesinde oluşturulmasıdır bilgiye ulaşım. Bunlar yapılmıyorsa ulaşılan şey ciddiyet görünümlü dedikodu ve çamur atmadır.

Son bir söz: Bayanlar, baylar; Vaşington, Moskova, Tahran, Tel Aviv ve Pekin bizlerin tarafı taraftarı olması gereken bir yer değil. Unutmayınız başkentimiz Ankara’dır. Haftaya görüşmek dileğiyle memleketimin güzel insanları…

SEFERBERLER

Dünyada “Medeni” ülkelerde yaşamak için, kendi ülkelerini terkedenleri görüyoruz.
KENDİ ÜLKELERİNDEN ADETE KAÇIYORLAR AMA…
*Tamam, medeni ülkelere gidiyorlar anladık da, orada da, kırda, bayırda, sokaktaki hayvanlara zulmetseler ya görelim?..
KAÇTIKLARI O MEDENİ ÜLKELERDE,
*Nehir, deniz ve derelerine arıtmadan lâğım boşaltsınlar da, görelim?..
*Tarla ve bahçelere, gereğinden fazla kimyasal atsınlar da görelim?..
*Ekmek ununun içine dokuz çeşit kimyasal katsınlar da görelim?..
*Bir kişi maden, altın çıkarıp zengin olacakmış diye, on köyün haritadan silinmesine izin versinler de de görelim?..
*Şehir şebeke suları, sağlıklı, içilebilir akmasın da görelim?
*Ülkelerinde ki gibi, iki lafın arasına, reklam alır gibi, “KÜFÜR” koysun da görelim?..
*Alsın eline silahı da, kırda masum canları katletsin de görelim?..
*Kendi bahçesinde ki bir ağacı, kessin de görelim!..
*Vs..Vs.. Demek ki, YAPMAMAK YETMEZ, YAPTIRMAYACAKSIN DA!..
*YAPAMAZLAR, çünkü o medeni halkın birçoğu boşuna okumuyor, NEGATİFLERE KARŞI daima seferberlik halinde, UYANIKTIRLAR
*BOZANA, KİRLETENE, KATLEDENE, dünyayı dar ederler!..
*Demek ki, ülkenin kutsallarıa sahip çıkıp korumaz, hatta bozarsan, kendi ülken sana dar gelir; gider, el-alemin vatanında, el-alemin ALT HİZMETİNDE vatansız yaşarsın!..

Hadi git oralarda da kendi ülkende yaptığın gibi, “bana ne, yaparım”desene görelim?

Kuran’ı Kerim. Sure 14/Ayet 51:

Allah, her nefsi kazandığı ile cezalandırmak için böyle… Şüphesiz Allah, hesabı çabuk görendir.

Yukarda ki nurlu ayetin bir yorumu da: YAPTIKLARININ KARŞILIĞINI VERDİĞİ İÇİN BÖYLEDİR!.. olabilir mi?..

DÜN BAYRAMDI!

Dün bayramdı. Birkaç günlüğüne edinilen umut ve sevincin acısı bayram sonrası ceplerimizi ve yarına olan umudumuzu sarsmaya devam ediyor. Daha kötüsü var deyip de şükür etmek daha beter duruma devam etmektir. Önemli olan bizlerin sessizliği sayesinde haksız kazanç elde edenleri sorgulamak. Çünkü onlar çaldıkça, adalet sağlanmadıkça bizlerin mutluluğu olmuyor ve olmayacak.

Dün bayramdı. Eşiyle birlikte Ankara’dan anne-babasını ziyarete giden gazeteci İsmail Arı bayram günü babasının gözü önünde jandarma tarafından alınıp Ankara’ya getirildi. Bayram sonrası da tutuklandı. İsmail Arı doğru ve gerçek haberleri, yalanlanamayan haberleri yaptı. Haberleri o kadar gerçekti ki muhatapları kendilerini savunmadılar, savunamadılar. O nedenle de tutukluyorlar, susturmaya çalışıyorlar.

Dün bayramdı ve İsmail Arı “gel” deseler gelecek iken ve avukatının durumu söylemesi üzerine bayram günü yola çıkıp ifade verecekti. Bayram günü gözaltına alındı. Çünkü çok kızmıştı birileri. Devlete sızarak hibe, yardım, protokol gibi nakit aktarım yapan iktidar dostu dernek, vakıf veya şirketleri ortaya çıkarmıştı. Yunus Emre Vakfı’ndaki 630 milyon TL’lik yolsuzluk bunlardan sadece birisiydi.

Dün bayramdı. İsmail Arı “halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma” suçundan tutuklandı. Oysa İsmail’in haberi sonrasında yetkili makamlar gazeteciyi yalanlayarak doğru bilgiyi verebilirdi. Ama doğru bilgi İsmail’in yazdıklarıydı. Bu nedenle İsmail gibi gerçek gazeteciler sayesinde bizler Kızılay eski başkanının Maraş depremi sırasında Kızılay çadırı ve gıda sattığını, yaşanan skandalları öğrendik. Bunun üzerine görevden alınan eski başkanın kızının kullandığı aracın çarpması sonucu hayatını kaybeden 17 yaşındaki gencin ailesinin adalet mücadelesini de İsmail yazdı.

Dün bayramdı.İnançlı insanların arınma günüydü. Dini söylemlerle halkın içinde dolaşan ama beynine dolanmış örümcek ağı ahlaksızlığı iç dünyalarından atamayan iktidar destekçisi vakıfların çocuklarımızın geleceğine ektikleri kötülük tohumlarını ortaya çıkaran İsmail tutuklandı. Çünkü İstanbul’da şeriat iltisaklı ve iktidar yanlısı bir vakfın sorumlusunun dört yaşındaki kızını istismara maruz bıraktığını ve devamında hukuki süreçleri İsmail duyurmuştu kamuoyuna. Ve dört yaşındaki kız çocuğunu karanlık gelecekten kurtarmıştı.

Dün bayramdı. İsmail Arı suç örgütlerini ve tarikatları yazdığı için tutuklandı. Örneğin Bora Kaplan suç örgütü davasını yazmıştı. Veya Fetullahçıların devletten arındırılması ile kamuda boşalan yerleri hızla dolduran ve ülkenin en kitlesel cemaatine dönüşen Menzil’in çalışmalarını, para kaynaklarını ve siyasi ilişkilerini yazmıştı.

Dün bayramdı. İsmail Arı Maraş depremi sonrasında mağdur olan ailelerin adalet mücadelesini yazdığı için tutuklandı.

Dün bayramdı. Gazeteciler Sendikasının bilgisine göre son 6 yılda 3.480 gazeteci yargılanmış, 420 gazeteci gözaltına alınmış, 145 gazeteci tutuklanmış ve an olarak da 15 gazeteci içeride bu güzelim ülkede.

Dün bayramdı. İsmail Arı’nın ne ilk ne de son örnek olmayacağını hepimiz biliyoruz. Biliyoruz çünkü yalanın, sahtekarlığın, aymazlığın, hırsızlığın, kamudan zenginleşmenin, dini inançları kullanarak sermayelerine sermaye katanların azınlık egemenliğine gidiyoruz. İktidar bu kirlenmişliğin önünü açıp pay alanları desteklediğinde yapacağı tek çıkış yolu kalıyor; suçlamak ve içeri almak.

Dün bayramdı.Gözaltına alınmadım, tutuklanmadım diyerek sevinilecek gün değil. Yeni gözaltı ve tutuklamaların önüne geçmenin, sıranın bize gelmesini önlemenin tek çaresi hepimizin her haksızlık karşısında birleşerek itirazlarımızı yapmaktır. Korkup susmamaktır. Susmamalıyız çünkü biz çoğunluğuz ama bunun farkında değiliz.

Dün bayramdı.Biz yine boşuna bekledik iyi niyetli söz ve dileklerin gerçeğe dönüş müjdesini görmeyi. Yurttaş olarak hepimizin anayasal görevi olan idareleri denetleme, sorgulama ve doğru bilgiye ulaşma olanağı verdiği için İsmail ve diğer gerçek gazetecileri ödüllendireceği yerde gözaltına alıp tutukladı İsmail.

İktidarlar tutuklayarak, hapse atarak kazandıklarını sanabilirler. Ama insanlık tarihinde gerçeklerden koparak iktidarını daim kılan yoktur.

Muhteşem bir malumatfuruş: İ. Ortaylı

Ortaylı’nın vefatı sosyal medyada ciddi bir tartışma yarattı. Kamusal görünürlüğü fazla şahsiyetlerde sıkça karşımıza çıkar bu fakat Ortaylı’nınki bir başkaydı. Kendisine övgü düzmekte birbiriyle yarışanların, hayranlarının sosyal medyadaki paylaşımları sınır tanımadı. 

Ortaylı’nın “cahil/yarı cahil” etiketiyle aşağıladığı kümeden gelen methiyeler, ismiyle müsemma köşemizi haliyle tahrik etti ki bu yazıya sebeptir.

Elbette önce İlber Ortaylı’nın tarihçiliğinden başlamak gerekiyor.

Kendisi gibi muhafazakâr-mukaddesatçı Taha Akyol’un, Ortaylı’nın akademik çalışmalarını değerlendirdiği Karar gazetesi köşesinden yararlanalım (https://www.karar.com/yazarlar/taha-akyol/tarihciligimizde-ilber-ortayli-1607236)…

//…“mukayeseli tarih” alanında gerçek bir bilim otoritesidir. Öyle ya, tarihe hem Osmanlı arşivlerinden, hem Petersburg, Londra, Paris, Berlin, Kahire arşivlerinden bakmak başka oluyor. Ortaylı’nın doçentlik tezi olan Osmanlı İmparatorluğu’nda Alman Nüfuzu’nu yazmak için Osmanlı arşivlerinden başka Bonn, Londra ve Washington arşivlerinde çalışmış, bu dillerde geniş bir kaynak taraması yapmış olması tipik bir örnektir. Benim gözümde Ortaylı’nın en mühim eserlerinden biri, beş yüz küsur sayfalık Osmanlı İmparatorluğunda İktisadi ve Sosyal Değişim adlı kitabıdır.Kaynaklarına baktığımızda Osmanlı arşivlerinden başka İngilizce, Fransızca, Almanca ve Rusça kaynaklar da görürüz. 

Onun içindir ki, Ortaylı, ister popüler, ister resmi ideolojik olsun, bütün şablonlara hapsolmadan, olaylara birçok pencereden bakabilen büyük bir tarihçimizdir.

‘Ortaylı tarihçiliği’ni üç açıdan değerlendirmek mümkün…

– Arşiv çalışması ve araştırma… Bu işin araştırmacılık tarafı, bilim yönü…

– İkincisi ‘mukayeseli tarih’ perspektifi… Karşılaştırmalı tarih… Hamasetin ve ideolojinin boğduğu zihinlerimizde mutlaka ‘karşılaştırmalı tarih’ penceresi açmak lazım.

Ve Ortaylı’nın bence şah-eseri: İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı adlı bu kitabı, 1983’te yayınlandığından bu yana defalarca baskı yaptı. Osmanlı modernleşmesini, bunun iç ve dış faktörlerini anlamak için kesinlikle ‘anahtar kitap’ değerinde bir eserdir. Sadece verdiği bilgiler bakımından değil, bilhassa metodu ve getirdiği yorum (tefekkür) bakımından…

Tarihi zemin olarak Tanzimat’ın yer aldığı tarih kesiti şöyledir: Sanayileşen Avrupa, Osmanlı azınlıklarında uyanan milliyetçilik, Babıali’nin yani modern bürokrasinin hakimiyeti, merkeziyetçi reformlar, hukukun ve eğitimin laikleşmesi ve “reformcuların çıkmazı” gibi hayati önemdeki konular… Şöyle anlatır:

“19. Yüzyıl ortalarında Osmanlı İmparatorluğu’nun büyük kısmında demiryolu ve karayolu şebekesi yoktu. Bu Akdeniz imparatorluğunda deniz ulaşımı da büyük ölçüde yabancı kumpanyaların elindeydi. Ülkenin büyük kısmı otarşik bir üretim sistemi içindeydi veya ticaret bazı bölgelerin kendi arasında kalmıştı…”

Osmanlı modernleşmesi, böylesine zayıf, durgun, parçalı bir zeminde, ilkel bir ekonomik yapıda devleti reforme etme çabasıydı.

“Osmanlılar yeni çağın iktisadi, ticari uygarlığına adım atamamanın bedelini ödüyorlardı… Tanzimatın çaresiz devlet adamlarını sorumsuzlar ve gafiller olarak nitelemek mümkün değildir.”

Oysa solda Doğan Avcıoğlu, sağda Necip Fazıl, “tarihçilik” denilemeyecek yazı ve kitaplarında Tanzimat’ı emperyalizmin bir oyunu, bir yabancılaşma gibi gösterdiler.

Ortaylı, Tanzimat’ın önündeki “kaht-ı rical” yani yetişmiş adam kıtlığı, ekonomik zeminin çürüklüğü ve milliyetçilikler çağında çok-uluslu imparatorluğu devam ettirmenin aşılmaz zorluklarını da anlatır.//

Taha Akyol’un Ortaylı abartısına şaşıracak değiliz zira fikri paralellik mevcuttur…                           

Nitekim bunu satır aralarına Akyol’un serpiştirdiklerinde de görüyoruz. Örneğin Doğan Avcıoğiu ve Necip Fazıl “tarihçilik” denilmeyecek yazı ve kitaplarında Tanzimat’ı emperyalizmin bir oyunu, bir yabancılaşma gibi göstermelerini yanlış bulmaktadır. 

Sorunu Ortaylı’nın tezlerine yaslanarak “kaht-ı rical” yani yetişmiş adam kıtlığı, ekonomik zeminin çürüklüğü ve milliyetçilikler çağında çok-uluslu imparatorluğu devam ettirmenin aşılmaz zorluklarına bağlamaktadır.

Necip Fazıl’ın muhafazakâr kimliğinden dolayı emperyalizm okuması ile Doğan Avcıoğlu’nunki arasında tabii ki fark vardır. Ancak ikisinin emperyalizm hakkında yazdıklarını “tarihçilik” zemininde görmemek, Akyol’un Ortaylı “tarihçiliği”ne meftun halinin bariz bir yansımasıdır; çünkü sebep-sonuç ilişkisinden, maddi temelden yoksun çıkarımlardır.

Örneğin Balta Limanı Anlaşması ile Tanzimat’a giden yolun taşlarının nasıl döşendiğini görmezden gelmek, ya tarafgir bir tutumdur ya da popüler tarih yazımının cazibesine kapılmaktır.

Yetişmiş adam kıtlığı, ekonomik zeminin çürüklüğü, milliyetçilikler çağında çok-uluslu imparatorlukları devam ettirmenin aşılmaz zorlukları, tarihin o dönemindeki toplumsal devinimden ari ele almak, bilimsellikten de uzaktır.

Ortaylı iyi bir tarih araştırmacısı, anlatıcısı olabilir fakat altını çizdiğimiz hususlar açısından tarih felsefesinden uzak düştüğü de açıktır. Akyol da tabii…

Marksistleri Markizler diyerek asgarileştirmekten keyif alan Ortaylı’nın, akademik çalışmalarının tarih felsefesinden yoksun, tarihte olan biteni kaleme alan, kendince okumalarda/çıkarımlarda bulunan tarihçiliği sıradandır aslında. 

 “Suya sabuna dokunmadan” tarihçiliktir.

Marks’ın tarih yazımını idealist yaklaşımlar yerine maddi üretim ilişkilerine dayalı, “tarihsel materyalizm” zemininde ele alması, tarih felsefesinde bir dönüm noktası olarak kabul edilir. Tarihi, üretim araçları ve sınıfsal temelde irdeler, toplumsal değişimlerin esas nedenini ekonomik yapı (alt yapı) bağlamında görür Marks.

Hikmeti sorgulanamaz kamusal bir figür muamelesi gören Ortaylı’nın iktidar ilişkilerinde mahir tutum davranışları da dikkat çekicidir.

2019 yerel seçimlerinde AKP İBB başkan adayı Binali Yıldırım’a verdiği katkı, Boğaziçi Üniversitesi’ne gelen Nureddin Yıldız’ı protesto eden ve tutuklanan öğrencilere destek eylemi gerçekleştiren Galatasaray Üniversitesi öğrencilerini susturmaya çalışması, “suya sabuna dokunmayan” tarihçiliği gibi iktidar- organik akademisyen ilişkisindeki yerini gösterir.  

Yaşamında bilimsel disiplin olarak tarihi popüler kılan Ortaylı’nın kendini ve kitaplarını iyi pazarladığı ve hikmeti sorgulanamaz kamusal bir figür mertebesine ulaştığı da bir gerçek. 

Örneğin, 9 dil bildiği sürekli öne çıkarılır. Taha Akyol da bu lüzumsuz ezbere takılmış.

Oysa Ortaylı, Almanca, İngilizce, Rusça, Fransça, İtalyanca ve Farsça bildiğini, Latinceyi az bildiğini, biraz Arapça bildiğini, İbranice’yle de uğraştığını söylemiştir.

Toplumumuzda: bilgiye ulaşma zahmetine pek katlanmadan böylesi meddahlar üzerinden bir şeyler öğrenmek, birkaç kitabını okuyunca da yılların boşluğunu kapattığını sanmak, bulunduğu ortamlarda edindiği bilgi kırıntıları ortaya dökerek itibar aramak yaygındır ve bildik insani zafiyetlerin yansımasıdır. Onlardan objektif ve derinlikli bir değerlendirme beklemek abesle iştigaldir.

Ortaylı bir prototiptir, çok var onlardan. Hiçbir güç odağıyla sorun yaşamayan, kitleleri aşağılamayı bir maharet sanan, üstelik “aydın” kategorisinde görülüp saygı duyulan başka kamusal figürler de var elbet. Mesela Celal Şengör de iyi bir malumatfuruştur. Bu aydın müsveddeleri sadece ülkemizde yok; çağımızın bir marazasıdır.

Düşündürücü olan, bu insanların yüceltilmesi, aşağıladıkları kitlelerce sorgulanamaz bulunması.

İlber Ortaylı videolarından örneklerle bitirelim yazıyı…

Kemalizm hakkında bakın neler diyor Ortaylı…

Hem de Fetullah Gülen’i defalarca ziyaret eden bir Kemalist…

Futbola ilgisi de vardı, Arda’ya sahip çıkın diyor…

Harem, padişahların genelevi değildir açıklaması da oldukça öğretici…

Üniversite öğrencilerini koruma kollama hassasiyeti de takdiri hak ediyor…

Vatan coğrafyasını kurtarmak için zeytin alanı tavsiyesi de ilginç…

Evet, renkli bir simaydı Ortaylı; iz bırakmıştır.

Allah taksiratını affetsin!

KONUKLARINIZIN SESİ 390

              ‘Ekonomiyle ilgili bazı genel bilgiler’ yazmaya niyetlenmiştim, karşı komşunun ilkokul üçüncü sınıfa giden oğlu geldi. “Erdal dede, ödevimi sizde yapabilir miyim?” diye sordu. Uygar’ı çok severim. Tek çocuk; buna karşın hiç şımarık değil. Anne, baba da Uygar’a doğru davranıyor: Gittiği ‘Başka okul mümkün’ okulunun kurulmasında anne öncülük etmiş. Evde de Uygar’a hem özgürlük tanınıyor, hem sınırlar belirli. Uygar da özel bir çocuk olarak büyüyor. Sözünü hiç sakınmıyor ama yanlışı açıklanırsa kabul ediyor. Uygar’ın YouTube kanalı bile var. Bunu hiç yardımsız yapay zekâya danışarak kendi kurmuş. Aramız iyi, bana da YouTube kanalı nasıl açılır anlatmıştı.

            Neyse, Uygar divana yerleşti, kucağına sert bir altlık verdim. Ödevini açtı.

            -Yardım istiyor musun? diye sordum.

            -Yok, kolay. Kendim yaparım diye yanıtladı. Ben de kendi çalışmama döndüm. Yan yanayız; bir yandan da Uygar’ın yanıtlarını izliyorum. Sorular şöyle: Birbirleriyle ilişkili dört kavram veriliyor ve bu dört kavramın çağrıştırdığı beşinci bir kavram isteniyor. Bir soru şöyle,

            Uygar’ın yanıtı ne? İşkence.

            -Öğretmene gösterecek misin?

            -Tabii.

            ‘Eğitim ve öğretim’le ilgili çok yazı yazmıştık. Uygar, tüm yazdıklarımızı bu sözcükle özetleyivermişti: İşkence…

             Sitemizde ilk ve ortaokula giden 18 çocuğumuz var. Her bayram, üzerinde isimleri yazılı renkli zarflar hazırlıyor ve içlerine bayram harçlıklarını koyuyor; ayrıca kendimiz simit, acıbadem kurabiyesi, … pişirip onları da renkli paketler içinde veriyoruz. Bayramda başka bir yere gitmeyenler gruplar halinde geliyorlar. Beşinci sınıfa giden Eda, üçüncü sınıfa giden kardeşi Baturalp ve ikinci sınıfa giden Zeynep Ada birlikte geldi. Söz arasında onlara Uygar’ın çağrışımını anlattım. Baturalp ayağa kalktı, bilgisayar masamın yanına geldi.

            -Bir kâğıdın var mı? İnternetten öğrendim. O yaz, yanına biraz aralıklı bir sonraki harfi yaz. Altına K ve bir sonrakini; onun altına U ve sonrakini; el alta da L ve bir sonrakini. Araya da ok koy ve oku.

            -Sonra Eda geldi; kalemi kâğıdı aldı. O da internetten öğrenmiş.

            –Okula giderken erken kalkıyoruz. Erken kalkınca uykusuz kalıyoruz. Uykusuz kalınca dersleri anlayamıyoruz. Dersleri anlayamayınca sınavlardan kalıyoruz. Sınavlardan kalınca annemiz kızar. Annemiz kızınca depresyona gireriz. Depresyona girince açlık grevi yaparız. Açlık grevi yapınca hastanelik oluruz. Sonuç aynı.

          Çocuklarımız acılarını mizahlaştırıyor. Bizim yetişkin usulü yazdıklarımız da farklı değil:

           Eskiden öğrenim-eğitim-erdirim vardı. Toplumcu bireyler amaçlayan erdirim de, çevresine saygılı bireyler amaçlayan eğitim de, bilgili bireyler amaçlayan öğrenim de unutuldu. Şimdi ‘Dindar ve kindar’ bireyler yetiştiriyoruz.

                                                                                                                                 Sağlıcakla, 

NESİLLERE YAZIK

“KÖPEK” derler, neye “KÖPEK” dediklerini bilmeden. O muhteşem masumları, taşlamayı, hoştlamayı öğrenmişler çünkü!..
Kimlerden mi öğrenmişler, “Bunları da Allah yarattı ve bizim bereketimize verdi.” demeyi akıl edemeyenlerden, tabi ki!..
“Yaratan’dan Ötürü,” demeyi, akıl edememişler; kutsal kitaplarını okuyup, onların bizim faydamıza zimmetli olduğunu öğrenememişler.
“KÖPEK” derler, neye “KÖPEK” dediklerini akıl edip bilmeden!..
BİZİ, HİÇ KİMSENİN SEVEMEYECEĞİ KADAR SEVEN, “KÖPEK” VAR İKEN,
NEDEN, HAYATI TEK BAŞINA YAŞAMAK İSTEYELİM Kİ?..
SİZİ, HİÇ KİMSENİN ÖZLEYEMEYECEĞİ KADAR HASRETLE BEKLEYECEK,
SİZ, EVE GELMEDEN BEŞ- ON DAKİKA ÖNCEDEN, HİSSEDİP, KAPIYA KOŞUP, ÖLESİYE ÖZLEMLE KARŞILAYACAK,
SİZİ, HİÇ BİR ÇIKAR VE KOŞULSUZ, SADECE SİZ OLDUĞUNUZ İÇİN, SİZİ ÖLESİYE SEVECEK BAŞKA BİRİNİ ASLA BULAMAYACAĞINIZ İÇİN…
EVDE YANIBAŞINIZDAYKEN BİLE, ELİNİZİN KOKUSUNA, SESİNİZE, VARLIĞINIZA HASRET, BAŞKA SADIK DOST BULAMAYACAĞINIZ İÇİN…

“ BİZİ SEVMEYE, KUCAKLAMAYA HASRET, KÖPEK, KEDİ” VARKEN, NEDEN YALNIZ YAŞAMAYI SEÇELİM Kİ?..

Kuran’ı Kerim. Sure 23/Ayet 21:
Hayvanlarda sizin alacağınız dersler vardır. Onların karınlarından size içiririz. Onlarda sizin için birçok faydalar daha vardır; etlerinden de yersiniz.