Bazen bir kitapta, sosyal medyada, dergide, gazete de, televizyon da, hatta sağlık uzmanlarından öyle şeyler duyuyorum ki, başımdan aşağı kaynar sular dökülüyor sanki!.. Sizler de okuyup, duyup, izlemişsinizdir, eminim. Diyorlar ki: “Haftada en az iki, üç kere cinselliği yaşamak, sağlık için şarttır. İçerde müsait değilse, dışarıda olmalı!..” Vay canına, bilim nerelere gelmiş, haberimiz yok!.. Eğer, söylenenler, yazılanlar, çizilenler, hakkında, “İNANÇLI BİLİMLİ” düşünüp, akıl+ mantık yürütmezsek, şeytan bizi çook kandırıp, sapkınlıklara düşürür. Şeytan insanların nefsi, yani fiziki heves zaaflarını hedef alır, İNANÇLI BİLİMİ iptalleri de çok kolay saptırır ve onları, insanları yakmak için KULLANIR!.. Toplumda herkes bilgiyle akıl yürütemez diyelim… Ancak bilim evlatları, söyleyerek, yazarak, çizerek inançlı bilim gerçekliğini toplumuna, insanlığa İSPATLARLA açıklamalı ki, POZİTİF EĞİTİM YAYGINLAŞSIN, şeytani tuzaklara kolayca düşülmesin!.. İnançlı bilim önderlerini çıkaramayan toplumlara çok yazık!.. O toplumun nesilleri, AKLINI, İNANCINI, AHLAKINI iptal edip, heveslerine koşan, Allah’ın korumasından düşüp, şeytanın tuzaklarında sapkınlıkların esiri olmazlar mı?.. Allah inancın samimiyse, Kitabını da okuyorsan, yoluna da itibar edip, emirlere uyuyorsan; bizi, şeytandan tek koruyan ve de doğru yola ileten, Rabbimize sığınarak, İNANÇLI BİLİM emeği ile akıl işletmektir!..
SAPAKLARIN TUZAKLARINA DİKKAT!..
Kuran’ı Kerim. Sure 27/Ayet 4, 5: Âhirete inanmayanlar yok mu, biz onların kötü amellerini hoş gösterdik. Artık onlar, “Doğru” diye uyup, yaptıklarında şaşkın kalırlar. Bunlar o kimselerdir ki, kendilerine azabın kötüsü vardır. Ve ahrette de onlar, en ziyade hüsrana uğrayanlardır.
Daha önce, “TUZAK” başlığında bir makalemde, yazdıklarımı, dostlar, daha çok açıklamamı istediler!.. “Bazı sağlık uzmanlarının, önerilerinin aksini mi söylüyorsun?” diye. Ben, o yazımda, okuyanların, biraz kendileri düşünsünler ve doğruya ulaşmaya çaba göstersinler diye, çok açıklamaya girmemiştim. Bazı yazarlar, çizerler, sosyal medya fenomenlerinden sık sık duyuyor, okuyoruz!.. Diyorlar ki: “İnsan, sağlıklı yaşamak için haftada 2,3 kez cinselliği yaşamak zorunda, olursa içeride, içerde olmazsa dışarıda, ŞARTTIR!..” Öyle bir şey söylüyor ki, “Neden böyle söylüyor, NEYE GÖRE söylüyor, ispatı ne?..” Demek gerekiyor. Unutmayın, dilin kemiği yoktur, eğilir, bükülür, söze kanmayın!.. Uzman veya bilge gözüküp, böyle diyen, bu konuda insanlara neleri öneriyor, İNANÇLI BİLİM gerçekliğinden bir bakalım!.. HEM DE İSPATLI İSPATLI!.. Eğer bu söze itibar edilirse: 1- Toplumun ahlak yapısını kökünden dinamitledi!.. 2- Aile yapısını kökünden dinamitledi!.. 3- Genç nesilleri kökünden dinamitledi!.. 4- Namusu, şerefi, iffeti, kökünden dinamitledi!.. Eğer nikâhlınsa, helâlindir ve de iki gönül bir olursa, tamam… Rabbimiz, bizim, namusumuzu, iffetimizi, ailemizi, toplumumuzu korumak için, zinaya yaklaşmayın, iffetinizi koruyun diye emrediyor!.. Ahlak bilimi ne diyor?.. O da, kişisel ve toplumsal huzur için aynı, ahlakı şart koşuyor!.. Diyelim ki bekarsın, “Yine de iffetini koru, zinaya yaklaşma!..” diye inaçlı bilimli emirler açık. Bunun aksi, “Ben bekarım, haftada 2, 3 kez iffetimi korumam, zinaya koşarım” demek olmaz mı?.. Nikahın helalliğini önemsemeyen, iffetsizlik, ve zina batağında, haftada 2, 3 kez debelenen bir nesle, Allah hayırlarını verir mi?.. Helâline sabretmeyen, iffetsiz, zinacı, KİM KİME DUM DUMA, bir nesilden nasıl anneler, babalar VE DE NESİLLER YETİŞİR acaba?.. Dünyanın bin türlü hali var, hastalığı, uzaklara seyahati var, iki gönlün denk gelememesi var, hemen, “ŞARTMIŞ” diye şeytana uyup iffetini pazara çıkarmak ta neyin nesi!.. “OLMASA DA OLUR, NAMUSUM, ŞEREFİM, HAYSİYETİM, İFFETİM için” demek, herkesin KARAKTER GÜZELLİĞİ, değil midir?.. Ayrıca, birçok hastalıktan dolayı, on yıllarca cinsellikten uzak kalanlar, sağlıklı yaşamlarını sürdürüyorlar!.. Görüldüğü gibi, inanç ve bilim ışığında bir sürü ispat var, onların ispatı nerde?.. Dosdoğrusu çok açık, SADAKATSİZ BİR HAYAT YAŞANMAYA DEĞMEZ!.. Analar sadakatsiz, babalar sadakatsiz, evlatlar sadakatsiz, çevre sadakatsiz, BU NASIL OLUR?.. KİM, SADAKATSİZ BİR ANA, BABA, KARDEŞ, EŞ, EVLAT, DOST İSTER?..
İnanç zafiyeti içinde ki insanı, şeytan kullanır, söyletir, yaktırır, aman dikkat!..
Kuran’ı Kerim. Sure 6/Ayet 121: Vâkıa şeytanlar, dostlarına, sizinle mücadele etmek için telkinlerde bulunurlar. Şayet onlara itaat ederseniz, siz de müşriklerden olursunuz.
Köylerde yaşadık çoğumuz. Biliriz; kocaman bir öküz çocuğun elindeki incecik bir iple bağlıdır ama kaçmaz. Veya koyun sürüsü, küçücük bir çocuğun sesiyle yönlendirilir ama sürüden ayrılmayı hiçbirisi düşünmez. Bunun sebebi elbette öküzün güçsüzlüğü veya koyunların aptallığı değildir. Öküz ve koyunların kaçmaya niyet etmemesinin sebebi bunun olamayacağına inandırılmış olmalarıdır.
Pskikolojide öğretilmiş çaresizlik diye bir gerçek vardır. Hayvanlar sezgileriyle insanlar akıllarıyla davranır. Ama evcilleştirilmiş hayvanlarda sezgileri değiştirilmiş ve yeni durumlara yönlendirme vardır. Yani durumu değiştirmeye gücünüz olmadığına dair kabulleniş. Bu inandırılmış halden kopabilsek, ayrılabilmeyi hayal edebilsek gerisi gelecektir.
Tüm canlılarda olan bu öğretilmiş çaresizlik durumu insanda olmamalıdır diyoruz. Ama hayvanlarda yapılan deneyler sonrasında toplumda uygulanıyor ve öğretilmiş çaresizlik başlıyor.
Bu çaresizlikten çıkmak Charles Darwin’in dediği gibi bilim ve sanatla olur. “Bilim ve sanat bir kuşun kanatları gibidir” der Darwin.“Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. Tavuk toplum; önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz.”
Egemenler hep aynı sözlerle iktidar olurlar. Onlar vaat etmekten,bizler vaatlerin hayata geçmesini beklemekten bıkmayız! Oysa yaşadıklarından dersler çıkarma yeteneği olan canlılarız. Hayvanların da koşulların zorlaması sonucunda sezgilerini değiştirme yetenekleri vardır ama doğada sezgileri yerine aklını kullanan, geçmişten dersler çıkarabilme yeteneği olan tek canlı insandır. Asırlarca süren geçmiş deneyimlerimiz, alınacak derslerimiz olmasına rağmen akıl ile yaşamayı seçmemiş olmamız acı değil mi?
Hepimiz biliyoruz ki; havanda su döven, lafla peynir gemisi yürütenlere her sefer kanıyoruz. Bu deyimler günümüze kadar ulaşmıştır.Ulaşmış da bizim kültürümüze, yaşamımızı olumlu değiştirmemize yararı olmuş mu? Egemenlerin verdiği sözlere kanmak da bir öğretilmiş çaresizlik değil mi? Unutuyoruz her şeyi, doğduğumuzda bilinen basit bir durumu, yukarıda örneklediğim öküz, tavuk, havanda su dövmek veya peynir gemisi örnekleri hep bizim öğretilmiş çaresizliğimizin kanıtları değil mi?
Sezgilerimize yön verenler aklımızı kullanmamıza engel oluyorlar. Doğal olanı unutmamızı ve öğretilmiş çaresizliğe teslim olmamızı istiyorlar. Hayvanlarda uygulanan bu durum aklını kullanan insanlarda olmamalıdır. İnsanlık tarihini unutmayacağımız gibi AKP’nin 23 yıldır unutturmaya çalıştırdıklarını elbette unutmamalıyız. Ama dayattığı çaresizliği unutmalıyız. Çaresizliği unuttuğumuzda unutmamamız gerekenleri anımsayacak ve kendimize geleceğiz.
Makale yazmaya başlamadan önce yazdığım bir şiirde hal ve ahvalimizi şöyle anlatmıştım:
“OT” ların sağlığa faydalarını açıklarken, “İlaç sektörü, sizin bunları bilmenizi istemez!..” DİYEMEZSİN!.. İlaç sektörünü, suçlamak, karalamak, şeytana hizmet olur!.. O ilaç sektörü ki, insanların, hayvanların, bitkilerin hastalıklarına şifa olması için, yıllardır, gece, gündüz, ne emeklerle ne müthiş ilaçlar, çareler ürettiler. Tabi ki, kaynakları “OT” lar, doğa ve tabiat tan olacak; başka olmaz ki!.. En güzeli, İNANÇLI BİLİMLE, doğa ve tabat varlıklarıyla UYUMLU, SAĞLIKLI, HASTALANMADAN YAŞA!.. “TABİAT CANLILARINI, DOĞAYI BOZAN VE YA BOZANA SEYİRCİ KALAN DA BOZULUR!..” Tercih, mücadele, emek bizde!.. İlaç üretimi, hastalıklara çareler arayan bilim evlâtlarıyla dolu!.. Allah bu sektör çalışanlarından razı olsun!.. Hayırsızlara gelince, her bilim alanından çıkabiliyor, maalesef. Bir milletin milli değeri, bayrağını yakmak, düşmanlığa, şeytana HİZMET!.. Kâinatın kutsal kitabını yakmak, hainliğe, şeytana HİZMET !.. Düşmanlık, kin, nefret, yalan, dolan, fitne, fesata emek, şeytana HİZMET!.. HAKİKATE, barışa, kardeşliğe, dostluğa, sevgiye, saygıya hizmet, ALLAH’A hizmet!.. Tercihte zorluk olmadığı çok açık!.
Artık kendimize neyi lâyık görüyorsak!..
Kuran’ı Kerim. Sure 11/Ayet 19: Onlar ki, insanları Allah yolundan alıkoyarlar; o yol hakkında eğrilik araştırırlar. Onlar ahreti tanımayanlardır.
İmamoğlu’nun Silivri’den CHP mitinglerinde okunmak üzere gönderdiği mektuplar ve basına verdiği açıklamalar, hiç kuşku yok ki hem dolaylı savunma hakkının hem de sınırlandırılmış bir siyasi yaşamın tezahürüdür.
Dolaylı savunmadan kasıt: Ekrem Bey’in mahkeme sürecinde doğrudan halkın vicdanına seslenerek adalet terazisini sadece yargıya bırakmama; mahkemelerin “Türk milleti adına” verdiği kararlarda muhataba kendini anlatma çabasıdır.
Nitekim yargı kararlarının isabet sorunu doğurduğu hallerde maşeri vicdan (topluma ait vicdan) kavramına yer açılır.
Yargıçların toplum adına karar verirken vicdan özgürlüğüne sahip olmaları gerekir.
Vicdan özgürlüğünden anlamamız gerekeni, Av. Dr. Başar Yaltı’nın “Yargıç ve Vicdan” başlıklı yazısından alıntılayalım…
//Vicdan özgürlüğü; özünde, irade özgürlüğü, düşünce özgürlüğü demektir. Bu özgürlük, yargıcın yasaları uygularken bağımsız davranıp davranmadığının göstergesi olarak önem taşır. Vicdan özgürlüğü; mensup olunan inanç sistemi dâhil, her türlü bireysel bağlılık ve aidiyeti, karar verirken bir yana itmek, taraflar karşısında eşit tutum takınmak, maddi ve manevi hiçbir etki ve tahakküm altında kalmadan dürüstçe karar verebilme yetisini / becerisini gösterebilmektir.//
Yargı sistemi-vicdan özgürlüğü ilişkisine dair Yaltı’nın şu saptamaları da dikkate değer:
//Ancak son zamanlarda yargıç kararlarının kamu vicdanı ile evrensel değerlerle çatıştığına sıkça rastlamaktayız. Evrenseli kavramaktan uzak, kamusal duyarlığı kalmamış, kendi yetiştiği çevrenin anlayışı ve değerlerine hapsolmuş yargıç kararları hukukun gelişimine ve özgürlüklere engel olmaktadır. Yargılama sürecinde denge ve uyum gözetmeyen mahkeme karar ve uygulamaları kamuoyuna yansıdıkça, yürekler sızlamakta, yargı sistemine olan güven duygusu hızla erimektedir.//
İmamoğlu’nun toplumun vicdanına seslenen Silivri mektupları, basın açıklamaları bu çerçevede de okunabilir.
İmamoğlu’nun Silivri mektupları ve basın açıklamalarına ilişkin ismiyle müsemma köşemizin analizi ise, özde siyasi niteliktedir.
Geçen hafta T24’teki İmamoğlu’nun Cansu Çamlıbel’e verdiği mülakat üzerinden yürümüştük, sözünü ettiğimiz Cumhuriyet gazetesindeki soru-cevap ‘yazılı söyleşi’ ile devam edelim…
19 Mart’tan beri tutukluluğunun Türkiye siyasi tarihinde nasıl bir kırılma yarattığı sorusuna İmamoğlu’nu cevabı şöyle…
//Türkiye’nin siyasi tarihi, kesim veya siyasi görüş fark etmeksizin, milletimiz için büyük umutların ve hayal kırıklıklarının tarihidir. Türkiye, huzurlu bir ülkeye kavuşmanın, birlik olma iradesiyle yaşamanın ve demokrasiyle yönetilmenin umut edildiği, fakat gücü ele geçirmek ve elinde tutmak isteyenlerin sürekli olarak bu umutları engellediği bir ülkedir. İnanın bizim insanımız, topraklarımız iktidar hırsını değil, gerçek ve kapsayıcı bir demokrasiyi hak ediyor.//
Genel doğruların güzelce ifade edildiği bu satırlar, şüphesiz önemli. Ancak ülkede demokratik siyaset sorununun çözümünde siyasi partilerin içyapılarında demokratik bir işleyişin gerekliliği de ortada ve bu köşede sıkça işlenmiş bir konudur.
Madem Silivri’den bize sesleniyorsunuz, biz de o sese kayıtsız kalmayalım ve antidemokratik yönetilen CHP’de payınıza düşeni belirtelim Ekrem Bey.
‘Değişim Kurultayı’nın lafta kaldığı ayan beyan ortada; CHP’ye demokrasi gelmemiştir.
Mahalle delege seçimlerinden itibaren genel merkez kurgulu kongreler zaten CHP’deki sözde demokratik yönetim tarzını anlamak için yeter artar da kurultayda çarşaf liste esas deyip delegelere genel başkanın anahtar listesini dayatmak, büyük iddialarla yola çıkıp daha ilk kilometrede duvara taslamak değil midir?
Benim dahlim yok demeyin, A’dan Z’ye size angaje bir genel merkez yönetimi olduğu aşikâr.
Örgütsel bütünlüğü, örgüt dinamiğini, kolektif parti pratiklerini umursamayan, CHP üyesini yük taşıyıcı varlık yerine koyan yeni genel merkez oligarkları, elbette sizin eseriniz.
Üyenin dolgu malzemesi, konu mankeni olduğu, oligarşik yapıda yönetilen CHP’de demokratik bir örgüt yapısından bahsedilemez. Örgütten anlaşılan ise; genel merkez hizmetlisi memurlar, il, ilçe yönetimleri olmamalıdır.
Mahalle delege seçimlerinde neden çarşaf liste üzerinden nispi temsil yöntemi uygulanmadığını, anahtar liste utanmazlığına yol verildiğini de sorgulamayı ihmal etmeyiniz Ekrem Bey.
Belirttiğiniz gibi; ülkeye demokrasi gelecekse önce CHP’ye uğraması şart. Gücü ele geçirenlerin iktidar hırsından arındırılmış, gerçek ve kapsayıcı bir demokrasinin önce CHP’de tesis edilmesi lazım ki mektuplarınızın içeriği inandırıcı ve güvenilir bulunsun Ekrem Bey.
Cumhuriyet’teki soru-cevap yazılı söyleşide belirttiğiniz; “Türkiye’nin kurucu partisi olan CHP, iktidara geleceği için yok edilmek veya ele geçirilmek isteniyor” endişenizin çaresi, Silivri’den talimatla yönlendirilmeyen, oligarşik değil demokratik/saydam/dürüst yönetilen, gücünü örgütten alan bir CHP’dir.
“Vazgeçmeyenlerin Cumhuriyeti” başlığı altında İmamoğlu’nun Sözcü gazetesi için kaleme aldığı, dün yayınlanan makaleden söz edelim biraz.
(Sözcü Gazetesi)
Türkiye’nin karşı karşıya olduğu tablonun sıradan bir yönetim zafiyeti değil, devleti, milleti ve demokrasiyi zayıflatarak iktidarı kalıcı hale getirme projesi iddiasında bulunan İmamoğlu, projenin adını da korku düzeni, hukuksuzluk rejimi koymuş.
“Devlet, adalettir, liyakattir, ahlâktır, akıldır” diyen Ekrem Bey, tutukluluğunu rakibi saf dışı bırakma operasyonu görüyor; yaşadıklarını bağımsız yargı ile bağdaşmadığını, bunun düpedüz bir siyasi darbe, Türkiye’nin geleceğine bir darbe olduğunu iddia ediyor.
Açıktır ki İmamoğlu basına düzenli açıklamalarla kendini unutturmamanın peşindedir ve içinde bulunduğu koşullarda siyasi mücadelesini bu şekilde vermektedir. Anlaşılır bir durumdur.
Ancak, İmamoğlu’nu kendini merkez alan açıklamalarının içeriği etraflı bir ele alışı da icap ettiriyor çünkü mevzu siyasi bir derinliğe de sahip.
Daha 2019’da yedi bölümden oluşan “İmamoğlu bir proje midir” başlıklı yazı dizisinde bu derinliğe işaret etmiştik.
Ekrem Bey’in seçim kazanma başarısında konjonktür önemli bir yer tutsa da iyi tasarlanmış, organize edilmiş kampanyaların arkasında donanımlı bir yönetici kadronun varlığı açıktır.
Bugün bunu daha iyi görüyoruz zira halkla ilişkiler uzmanlarının halen görevde olduğu besbelli. Örneğin, Silivri mektuplarının ve basında çıkan açıklamaların sunulduğu/sanıldığı gibi Ekrem Bey’in kaleminden çıkmadığını düşünüyoruz. Bir kere cezaevi koşullarında böylesi kapsamlı yazılar her babayiğidin harcı değildir. Entelektüel potansiyel de ister.
Siyasi aktörlerin metin yazarları olabilir, olması da iyidir. Açıklamaların kolay anlaşılır, derli toplu, tutarlılık içinde kamuoyuna ulaşması sağlanır. Prompter de bunun için vardır,
Ancak, Ekrem Bey’in bizzat kaleme almadığı yazıları sanki onunmuş gibi kamuoyuna sunmanın sorunlu yanı da geçiştirilecek gibi değil.
Bir siyasi aktörü böylesi yöntemlerle diri tutmaya çalışmanın tuhaflığı apaçık ortadadır.
Halkla ilişkiler uzmanlarının başarı için gerçekleri maharetle çarpıtabileceğini, siyaset-etik ilişkisinde duyarsız davranabileceklerini gözden kaçırmamak, bir liderin çapına ilişkin önemli bir veridir.
Başarı için her şey mubahtır anlayışı, kazanımları bir çırpıda yok edebilir.
Erdoğan’a karşı alternatif ve Kılıçdaroğlu kenara çekilerek CHP’nin başına getirilen İmamoğlu’nun bekleme odasındaki serüveni ne kadar sürer kestirmek zor.
Lakin toplumsal devinime bağlı süreçler bittabi yeni gelişmelere gebedir ki Ekrem Bey’in toplumsal hafızada yerini korumak, diri tutmak için gösterdiği çabayı da izah etmektedir.
15 yaşıma kadar çocukluğumu memleketim olan Aydın’da yaşadım. Sonrasında Kuleli Askeri Lisesi ile başlayan serüvenim nedeniyle memleketime yılın sadece birkaç haftası misafir olarak döndüm. Mahallemiz kısmen öğretmen ve memur mahallesi, büyük ölçüde de muhacir ve görece yoksul ailelerin yaşadığı bir mahalle idi. Hemen hemen aynı dönemde yapılan evlerle hep birlikte, hep beraber yola çıkmış insanların çocuklarıydık.
***
Şimdilerde gençlerin oluşturduğu çeteler gündemde… O yıllarda, bizler de mahalle bazında çeteleşmiş gençlerdik. Yani o işler bugün başlamış değildi.
Mahallemizin kızlarından, sokaklarımızın güvenliğinden biz sorumluyduk. Bir yabancı aynı sokaktan sık sık geçmeye başlamışsa, durdurulup sorulur, yeterli yanıt alınmazsa kişinin, kimi zaman hastanelik edilecek derecede darp edilmesi “Vukuat-ı adiye”den sayılırdı.
Hele mahalleler arası çete savaşları, tarafsız mahallerde randevulu buluşup yapılan kıyasıya kavgalar kahramanlık destanlarına dönüşür, günlerce konuşulurdu. Kavgada öne çıkanlar ayrıcalıklı olarak saygı görürlerdi.
Ama o günlerin çocuklarından hemen hepsi ilerleyen zamanlarda Aydın’ın saygın isimleri oldular.
***
Yani kısacası gençlerin kanı o zamanlarda da kaynardı… Ama bu kavgalar hiçbir zaman gasp gibi cinayet gibi, çetelere tetikçilik gibi anlamlar içermezdi. Devrin gençleri bu kavgalarla menfaat sağlamak, mafyanın yeni unsurları, yeni oluşumları olmak gibi bir yola girmediler. Şimdilerde ise gençlerin bu olağan delikanlılık enerjileri, yer altı dünyasında bir geçim kaynağı haline geldi.
Şimdiki gençler şiddet göstermek için mahalleden geçene sopa atmak yerine bir akıllı telefon alamayacak olmanın, iyi bir eğitim göremeyecek olmanın, görse de bir iş sahibi olamayacak olmanın, iş sahibi olsa da elde ettiği yaşam standardı ile yurt dışına çıkamayacak olmanın soğuk gerçeği ile yüz yüze geldikleri için ya mevcut çetelere tetikçi oldular, ya da kendi çetelerini kurdular. Bu yollarla akıl edemeyecekleri kadar para sahibi oldular. Gittikçe çoğaldılar ve çoğalmaya devam ediyorlar.
***
Ekonomideki çöküşün, hukuka adalete güvensizliğin yarattığı en büyük olumsuzluk, gençlerimizin kendi dışlarında oluşturulan, ama bir ölçüde kabul etmek zorunda bırakıldıkları bu süreçtir.
Enezli bir çocuk, okumak, doktor olmak yerine “Kaçakçı olacağım” diyerek şimdiden övünüyor ve yönünü belirliyor. Uyuşturucu ticaretinin bir ucuna tutunan bir genç, kısa zamanda aklına gelmeyecek maddi imkanlara kavuşabiliyor. Örneğin son model bir telefon cihazına en kısa zamanda kavuşabiliyor..
Ya da bu işlere cesareti yoksa yurt dışına kapak atmanın yollarını arıyor.
***
Kısacası en az birkaç kuşak gencimizi kaybettik, kaybediyoruz. Kaybedeceğiz. Görülmesi anlaşılması gereken bu oluşumlar ve çeteleşmeler bir asayiş olayının çok ötesinde sosyal bir çöküşün çok açık göstergeleridir.
***
Ne yapmak gerekli? Nerden başlamalı? Bunları yanıtlamak beni aşar. Ancak en azından yerel gayretlerle istihdam yaratacak, gençleri köylerine bağlayacak projeler üretmeliyiz.
Tarım alanında hepimizi şaşırtacak, devlet, belediye, il genel meclisi, meslek odaları, üniversiteler ölçeğinde yapılabilecek çok şeyler var. Ama önce en kısa zamanda bu tehlikenin varlığını görmeli oturup konuşmalıyız.
***
Ne var ki “Gelin, hiç yoksa Enez’i konuşalım” diye çağrı yaptıklarımızdan bu davete çok da yanıt gelmedi. “İş yapsın” diye seçilenlerin Edirne’de Vali Bey’in başarılarından pay kapabilmek O’nunla yan yana görünmek ve “Resim çıkılmak”tan başka bir gayretleri, bir birikimleri, bir hayalleri, bir yetenekleri yok.
***
Uyanalım; Bu tehlike, bu bela hep bizden uzaklardaymış gibi görünür ama kapımızın önündedir. Hatta belki de çocuğumuz bu girdabın içindedir; haberimiz olmaz…
Haçlı savaşları, pardon, haçlı talan, tecavüz, köleleştirme, sömürme, katletmeleri eskiden oldu da, şimdi bitti mi sanılır!.. Bu haçın, *Çanakkale savaşları haçlı seferi sayılmaz mı?.. *Anadolu’yu sevr ile işgal edip paylaşmaları, haçlı seferi sayılmaz mı?.. *Tüm orta doğu ülkelerini, kan ve gözyaşına boğmalar, haçlı savaşı sayılmaz mı?.. *Türkiye’yi Avrupa Birliğine almamaları, haçlı savaşı sayılmaz mı?..
“Bedava uçak veririz size” deyip Türk’ün uçak fabrikasını kapattırıp, düdüklü tencere fabrikasına dönüştürme kandırmaları, haçlı savaşı sayılmaz mı?.. *Atamızın kurdurduğu, sanat okullarından çıkan bütün teknik eğitimli gençlerimizi, usta bir kandırma ile yurt dışından kapılması, EĞİTİMLİ İSİTHDAM GÜCÜMÜZÜ, kendi güçlerine katıp, Türkleri üretecek güçten mahrum bırakmak, haçlı savaşı sayılmaz mı?.. *Genç ve dinamik, üretim gücümüzü Avrupa’ da, zor, kirli, zehirli, en alt işlerde heder etmeye yollamak, haçlı savaşı sayılmaz mı?.. *Ata tohumlarının kıymetini bilmemek, genleri bozulmuş tohumları elin oğlundan, altın fiyatına almak, haçlı savaşı sayılmaz mı?.. *Genleri bozulmuş ekin, sebze ve baklagillerle, kimyasal zehirli tarımla, kirlenen hava ve sularla, her yıl YAKLAŞIK, 250.OOO TÜRK’ÜN KANSERDEN ÖLMESİ VE DE 250.000 TÜRK’ÜN DE KANSERE YAKALANMASI, haçlı savaşı sayılmaz mı?.. *Hastane sayılarının artması, hastalık çeşitlerinin artması, hastanelerin çarşı ve marketlerden daha yoğun olması; hasta muayeneleri için, iki, üç ay sonrasına randevu verilmesi, milyarlarca doların elin oğluna, ilaçlara harcanması, obezitenin aşırı yaygınlaşması haçlı savaşı sayılmaz mı?.. *Türk ürünlerini elli kat daha aşağı fiyatla, satın almaları, HAÇLI SEFERİ SAYILMAZ MI? *Kart ile borçlanıp, lüks, süs, püs israfına dalmak, haçlı savaşı sayılmaz mı? *Eğitimi bozmak, dikine sitelerin peydası, köylerin boşlaması, doğaya sırt çeviriş… doğa ve tabiat varlıklarını katlediş…(Of yoruldum ya, say say bitmiyor be kardeşim!..) HAÇLI SAVAŞI SAYILMAZ MI?.. Sayılı zaman çabuk geçer. Bir gün gelir, mutlaka HAK galip gelir!.. İçerde ki ve dışarıda ki hainler, yaptıkları haksızlıkların cezasını bulacaklardır, kimsenin şüphesi olmasın!.. “BEYİN İPTAL, BANA NECİ” ” İNANÇ, BİLİM, ZAFİYETİ İÇİNDE OLMAK, TARİKATLARA BÖLÜNMEK, ALLAH YOLUNDAN AYRILIKLAR, HAÇLILARI, “GELİN BİZİ KÖLE EDİN!” DİYE, DAVET ETMEK DEĞİL Mİ?
(Yolundan sapanları,sömürüye boyun eğenleri Allah korumaz ki)
Kuran’ı Kerim. Sure 7/Ayet 129: Kavmi Musa’ya: “Sen bize peygamber olarak gelmeden evvel de geldikten sonra da biz eza gördük” dediler. Musa: “Üzülmeyin, olabilir ki Rabbiniz düşmanlarınızı helak eder, sizi de onun yerine getirir. Artık nasıl işlediklerinize bakar” dedi. 22/48: Nice ülke var ki, zulmederken ona biraz mühlet vermişiz, sonra onu yakalamışızdır. Dönüş ancak banadır.
Geçen haftalarda Edirne’de çok önemli bir olay oldu, kırk yıldır elektrik fabrikasının yakınında kurulan pazar kapatıldı. Bu yer belediyenin SGK’na borçları dolayısı ile kuruma verilmiş. Bilemeyiz kurumun kararı ile mi başka bir nedenle mi. Pazar yeri iki haftadır kapalı. Pazarlar satıcı ile alıcının buluştuğu, bir çok çeşit ürünün satıldığı alışveriş yerleridir. Pazar yerleri halk pazarlarıdır. Sosyete dediğimiz kalbur üstü tabaka buralara pek uğramaz. Pazar yerlerinde satılan ürünler biraz kalitesizse de ucuzdur. Çünkü pazarcılar az bir bedel öderse de tezgah kurulan yerler dükkan kiralarına göre daha ucuzdur. Bu nedenle alan memnundur, satan memnundur, bundan ötesi kime ne? Oraya kurulan pazar yeri hem Pazartesi günleri Edirnelilerin giyecek, yiyecek, çiçek, fidan gibi ürünlerin satıldığı halk pazarıdır. Aynı yere Cuma günü de Ulus Pazarı kurulur. Bu pazarcıların bir kısmı İstanbul’dan gelirse de bir kısmı da Edirneli’dir. Ürünler iç, dış giysi, kap kaçak, halı, kilim, tekstil ürünü, havlu, ayakkabı, biblo ürünler, cam, seramik ürünler, plastik ürünler, ağaç ürünler pazarlanır satılır. Pazar yerinin giriş yerine de Edirnelilerin tezgah açtığı meyve, sebze, süt, yağ ürünleri satılır Halk bu pazarlardan alışveriş yaparak ihtiyacı olan malları daha ucuza alır. Pazar yerleri halk yerleridir. Ne alırsan markete, dükkana göre daha ucuzdur. Pazar yerleri halk için kurulur, halk için vardır. Pazartesi pazarını kapatma kararı çıkmıştır, kimden çıkmışsa baltayı taşa vurmuştur, halkı saf dışı bırakmıştır. Pazar yerleri halk için kurulur, ucuza alış veriş yapılsın, halk bundan istifade etsin diye. Pazar yerini kapatmakla halkın ucuzluk ortamına set çekilmiştir. Yalnız o mu, satıcılarda satıştan mahrum edilmiştir. Pazar yerinin müşterileri kimlerdir, Edirneliler Bulgarlar, Yunanlılar. Bunlardan elde edilecek döviz kazancı kaybedilmiştir. Halk çeşit maldan mahrum bırakılmıştır, pazar yerini kapatmak hatadır. Ama, bu hatadan dönüş yapılıyor. 26 Ocak Pazartesi günü ayni yerde eski ihtişamı olmasa da yine alış veriş yapacak bir faaliyet başlamıştır. Kesin konuşmak için erkense de inşallah bu hatadan dönüş olur ve Pazar yerimiz eski ihtişamına kavuşur. Ticaret serbest bir meslektir. Bizler Türkiye olarak AB’ye girmek için çabalarken Ulus pazarına niye tahammül edemiyoruz. AB’ye girersen Fransız, Alman, İngiliz daha diğer satıcılara nasıl dayanacağız. Liberal ekonomide iş rekabete dayanır, kalkınmanın anahtarı rekabettir, buna kendimizi alıştırmalıyız. Halk yönetimden hizmet bekler. Halk olmazsa devlet nasıl olacak? Türkiye Monarşi, Oligarşi değildir, Cumhuriyettir. Böyle bir yönetimde demokrasi olur, halk ön plandadır ve sarfınazar edilemez. Trakya batı yöresinde olup Bulgaristan ve Yunanistan ile komşudur. Üç komşu anlaşıp üç sınırın kesiştiği yerde tahmini 300 dönümlük bir arazi üzerinde haftanın belirli bir günü, en uygunu Pazar günü olur, üç komşu müşterek bir pazar kurup bir birlerinden alış veriş yapmalılar. Her ülkenin bir birine satacak bir şeyleri vardır. Ne dersiniz, biraz utopikte olsa uygulanırsa Türkiye kazanır. Türkiye kadar ucuza satamazlar, halk bundan istifade eder. Zaten Halkındır PAZAR YERLERİ…