DOLAR 44,2260 0.06%
EURO 51,1355 0.18%
ALTIN 7.099,95-0,17
BIST 13.246,120,22%
BITCOIN 3270964-0,33%
Edirne

KAPALI

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

GÜNDEM

GÜNDEM
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu-1.jpg

Rivayet olarak anlatılır ki; Kuzey Avrupa ülkelerinde bir yılda yaşanan olaylar bizde bir günde yaşanıyormuş. Yerel, bölgesel, ülkesel ve evrensel gündemi izlemek ve saflaşmak kentli olarak, ülke yurttaşı olarak ve dünya insanı olarak önemlidir.

Ağaç budama: Kent ağaçlarının budanması duyarlı sosyal paylaşımlarda tartışıldı. Kentliler eleştirdi ve doğru öneriler sundu. Keyfi budama yapmayıp bilimsel bilgiye dayanarak budama yapılıyor ise yetkililer basın toplantısı yaparak kanıtlarını ortaya koymalıdır. Ağaçların mekanlara anlam ve anılar yüklediğini de unutmayalım.

Kaleiçi: Semtin altyapısının değişmesi nedeniyle yurttaşların ve ulaşım araçlarının sıkıntısı var. Yapılması da şart. Bugün yağmur çamur oluyor, yazları ise toz duman olacak. Kazılan yere elbette hemen asfalt dökülemez ama her çökme sonrasında mıcır ile çukurları düzlemek mağduriyeti ve ön yargıları azaltmaz mı? Bir semt yenilenirken mekânda korunmalı.

Er Meydanı: Kent Konseyi toplantısında Sarayiçi Er Meydanı konuşulmuştu. Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı yerin taşınıp taşınmaması konusunda farklı görüşler oldu. UNESCO kentte olma koşulu ile yer değiştirmeye karışmıyormuş. Alan; Edirne Sarayı, Hasbahçe, Tavuk Ormanı, Er Meydanı ve tüm çevresiyle düşünülerek doğayı, tarihi, belleği koruyan bir anlayışla ve mutlaka çok tartışılarak düzenlenmeli. Toplantıya katılamamış olsanız da konuya ilgi duyuyorsanız konuşmaları Kent Konseyi web sitesinden okuyabilirsiniz. Alan düzenlenir ise mekân olarak ve yüz yılı geçen bir bellek ile düşünülmeli.

Personel alımı: Belediyeye personel alımlarındaki eleştirilere iki yönden bakmalı. Gerçekten haksızlığı görüp eleştirmek doğru olandır. Diğeri kendi uzmanlık alanlarını örtme ve bile isteye çamur atma girişimi olarak değerlendirilebilir. Hani derler ya ‘dinime küfreden Müslüman olsa’ diye, bunu dile getiren AKP’nin sicili o kadar karanlık ki. Evladına iş bulma umuduyla AKP üyesi olan, fişleneceği kaygısıyla evlatlarına iş bulamama korkusu yaşayan ve bu nedenle iktidar protestolarına katılamayan o kadar çok insan var ki.İktidar tarafından liyakatsizlik batağı haline getirilmiş ülkemizde bir-kaç da olsa belediyede de olabilir. Unutmamamız gereken;tüm kamu çalışanlarının kentini, kent mekanlarını, kamu hizmetini sevmesi ve yasalarda olan kamucu anlayışa sahip çıkmasıdır.

Emekçi Kadınlar Günü: Hafta sonunda kadın örgütleri kendi anlayışlarına uygun gün anması yaptı. Anma diyorum çünkü 129 kadın emekçinin yandığı gün kutlama olmaz. Güne katılanlar başta olmak üzere tüm kadınlar ve hepimiz günün anlamını bilmeliyiz. Güne dair etkinlikler yapan ve katılanları izlemeye çalıştım. En anlamlısı Osman İnci Müzesi’nde idi. Doğa, Kadın ve Ergene temalı sergide resimler sergilendi. Doğa, kadın ve Ergene’nin doğuran ve üreten olduğu, içinde bulunduğumuz süreçte bu üretkenliğin zarar gördüğü anlatıldı. Osman Hoca; üretimin devamı için tek güvencenin laiklik ve hukuk olduğuna bir kez daha değindi. Sivil demokratik örgütlerin aktif görevler üstlenmesinin önemini vurguladı.

Recep – Şaban – Ramazan – Bayram ve Laiklik: Yılın on iki ayının önemli aylarıdır bunlar ve son olan Ramazan ayında da oruç tutulur. Kutsallığı öne çıkan bu süreçte iyilik, yardımlaşma, günahlardan arınma gündemde olur. İnancımız gereği dileklerimiz var ve bu durum dua eden ile dilek makamı arasında özel ilişkidir, bunun kamu tarafından yönlendirilemez. Kamu tarafından yapılan ramazan etkinlikleri çat-pat var olan laikliği hepten rezil etmiştir. Yurttaşın kendi içinde dayanışması olması gerekendir. Resmi yetkililerin bağış talebi vergi ve bağış ile varlığını sürdüren ülke konumuna geldiğimizi göstermektedir. Anayasa mevzuatına yüz yıl önce yazılan laikliğin bugün tartışılıyor olması hepimizi düşündürmeli. Bugüne kadar anlamıyla savunamadığımız laikliği yeniden birlikte anlayıp geliştireceğiz.Çünkü insan olmanın koşulu laik düşünmek.

Önümüzdeki gündem: Dün ve bugün gibi yarın da gündem yoğun.

Kentte; Orduevi yıkıldı, ne olacak? Ulus Pazarı kaldırıldı, Balkan Pazarı ne zaman açılacak? Kırkpınar Güreşleri, Kakava ve Hıdrellez etkinlik programları ne zaman açıklanacak? 2021 yılında sözü verilen Meriç kıyı düzenlemesi ne zaman olacak? İkili veya kalabalık öğrencili okullara ne zaman son verilecek? Yeni yerleşime yeni okul ne zaman yapılacak?

Bölgede;İğneada – Kıyıköy arasında deniz ve orman alanına nükleer tesis kurulmasını nasıl engelleyeceğiz? Trakya suları uzun bir süre gündemde olacak çünkü içilebilir su azalmakta ve Meriç suyunun sanayi bölgesine taşınması tartışılacak mı?

Ülkede: Emeklilerin maaşları, bayram ikramiyeleri ne olacak? TÜİK açıklamasına göre yoksul illeri konumuna gelen Trakya illerinin bu olumsuz durum nasıl düzeltilecek? İktidarın yoksullaştırdığı yurttaşlara yardım etme yerine aş ve iş bulması ne zaman gündeme gelecek? Bu yoğun gündemler yanında savaş ve İBB-İmamoğlu davası da eklendi. Bu iki davanın sonu bilinemez durumda. Çünkü iki dava da hukuka dayanmıyor.

Soruları arttırabiliriz ama her soru dert oluyor. Ve insan olarak, sorumlu yurttaş olarak gündemi izlemeliyiz. İzlemekle kalmayıp etkin olmalıyız. Bunu da örgütlerimiz ile yapmalıyız.

Devamını Oku

1001 GECE MASALLARI

1001 GECE MASALLARI
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu.jpg

Çocukluğumuzda bizlere anlatılan ve okullarımıza önerilen seri masallar vardır. 1001 Gece, Dede Korkut ve Andersen Masalları gibi. 1001 Gece Masalları Arap ve Ortadoğu kültürünü, Dede Korkut Masalları Orta Asya’dan gelen Türk kültürünü ve yazanı Andersen olsa da Nasrettin Hoca’mız gibi anonimleşmiş olan Andersen Masalları ise batı kültürünü öne çıkarırdı. Bu masalların yazarı ve yazılma zamanı tam olarak bilinmez. Masallar;bir ana hikâye içinde iç içe örülmüş ve birbiri ile bağlantısı olan masallardan oluşan bir külliyattır.

Masal, çocukların hem zihinsel büyümelerini destekler hem de toplum kurallarını ve etik davranışları kazandırmada önemli görev almaktadır. Tümünden yararlanmak evrensel insan olmaya basamaktır. Ancak sadece özellikle bir kültüre ait masala bağlanmak körlük yapar.

4 Haziran 2023 tarihinde Millî Eğitim Bakanlığı koltuğuna oturan Yusuf Tekin’in görevdeki 1001’inci günü bugün doldu.  Bu 1001 gün, 1001 Gece Masalları gibiydi. Tek kültür etkisiyle uyutma, uyuşturma dönemi oldu. Bunun için de eğitim tarihimize yıkım dönemi olarak geçecektir. Bu döneme ait 1001 tane gece masalı yazılabilir.

Tarikat ve cemaatlerle bağlantılı dernek ve vakıflarla yapılan protokolleri savundu ve bu yapıları “Sivil Toplum Kuruluşu” olarak tanımlayarak laik eğitim açıkça meydan okudu.

ÇEDES ve benzeri projelerle okullar Diyanet başta olmak üzere, çeşitli tarikat ve cemaat bağlantılı yapıların temel faaliyet alanları haline getirildi. Manevi danışman sıfatıyla pedagojik formasyona sahip olmayan, çocuk psikolojisi ve gelişimi konusunda herhangi bir uzmanlığı bulunmayan Diyanet personeli görevlendirildi ve laik-bilimsel eğitim ilkelerine yönelik en ağır saldırıların önü açıldı.

MESEM (Mesleki Eğitim Merkezleri) projeleriyle çocukların eğitim hakkının gasp edildiği ve çocukların üzerinden devlet eliyle ucuz iş gücü haline getirildiği bir süreç açıldı. Böylece sermaye odaklı politikalarla çocuk işçiliği yasal hale getirildi.

Tamamen inanç merkezli olarak hayata geçirilen Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli ile evrensel eğitim kazanımlarına, nitelikli eğitim hakkına darbe vuruldu ve kazanılmış evrensel haklar yok sayıldı.

Farklı kimlikleri, inançları ve tercihleri ötekileştiren anlayışlar öne çıkarıldı ve bazen nefret söylemine varan dil ve içeriklerle kamusal, bilimsel, laik, cinsiyetçi ve anadil eğitimi gibi ilkeler yok sayıldı.

Kız çocuklarını okula göndermeyen ailelerin gerekçelerini ortadan kaldırmak için kız okulları açılabilir diyerek tek cinsiyetli okul açıldı ve karma eğitim ilkesi yok sayıldı.

Mülakata karşı olanlara güvence olarak ‘mülakat gibi mülakat’ vaat edildi. Mülakat sistemi daha da tarafgir oldu ve liyakat sistemi tamamen çökertildi.

Öğretmenlik Mesleği Kanunu (ÖMK) ile öğretmenler hiyerarşik basamaklara ayrılarak çalışma barışı bozuldu. Eşit işe eşit ücret ilkesi yok sayıldı ve öğretmenlik mesleği daha önce hiç olmadığı kadar ciddi oranda itibarsızlaştırıldı.

Milli Eğitim Akademisi ile öğretmen yetiştirme süreci tamamen siyasi denetime hapsedildi ve öğretmenlerin hükümet memuru olarak yetiştirilmesi hedeflendi. 

Eğitim emekçileri yoksullaştı, angarya çalıştırma ve fiili sürgün politikaları hayata geçirildi.

Okullar hijyen sorunlarıyla ve personel yetersizliği ile boğuşturuldu. Bu sorunun çözümü de Okul Aile Birliklerine devredildi. Okul idareleri de bu sorunu velilerden yardım toplayarak çözmeye zorlandı.

TÜİK 2024 verilerine göre 21.817.000 çocuk var iken bu çocukların iki milyonunun en temel ihtiyaçları karşılanamaz duruma geldi ve 950.000 çocuk ise çalışmak zorunda bırakıldı.

Okulda olması gereken ancak yoksulluk, açlık, ulaşım, dil, kimlik, uyuşturucu ve benzeri sebeplerle her yıl katlanarak artan devamsızlık sonucu 630.000 çocuğun bugün nerede olduğu bilinmez duruma geldi.

Yetersiz ve dengeli beslenemeyen her 6 çocuktan biri bodurluk, her 9 çocuktan biri obez oldu ve bugün üç çocuktan biri yoksulluk ve dışlanma riski altındadır. Bu yoksulluğa rağmen dünyada 108 ülkede çocuklara bir öğün yemek verilirken bizde dört çocuktan biri tüm gün okulda gününü aç geçirir duruma getirildi.

Eğitimi ticari işletme, öğrenciyi müşteri gören zihniyet sonucu özel okullar arttı, buralarda çalışan öğretmenlerin (taban maaşın kalkmasıyla) kölelik ücretiyle çalıştırıldı.

Okullarda eğitim çalışanlarına şiddet ve akran zorbalığı sürekli arttı ve önlemler yetersiz kaldı. Ve bunlar 1001’e kadar olumsuz anlamda arttırılabilir.

Bu tablo olumsuzluğa gidiyor. Eğitim ciddi iştir ve sadece iktidara veya devlete bırakılamaz. Bırakılırsa bilge Sakallı Celal’in dediği gibi; ‘bu kadar cehalet ancak eğitim ile olur’.

Sorunu üretenler sorunu çözemezler aksine sorunu bilerek yaratırlar. Bu sorunu sadece eğitim sendikaları, eğitimle ilgili demokratik kurumlar ve uzmanlar da çözemez. Çözümün anahtarı hep birlikte susmadan; okulda, iş yerinde, sokakta, evde ve her alanda birleşerek; bilgi ve akıl ile haykırmak ve direnmektir.Bunu başaramazsak AKP’nin Yusufçuk Masalları tek kapılı kültür ile faşizmi egemen kılacak nefes almamıza izin vermeyecektir.

Devamını Oku

LAİKLİK; ÖZGÜRLEŞTİRİR VE İNANÇLARIN GÜVENCESİDİR

LAİKLİK; ÖZGÜRLEŞTİRİR VE İNANÇLARIN GÜVENCESİDİR
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu-3.jpg

Bu günlerde yine gündemde laiklik. Çünkü kamusal alan olan okullar başta olmak üzere tüm kamu alanları dini kuşatma altında. Bu nedenle 168 aydınımızın laikliği savunma çağrısı var. Hepimizin imzalaması gerekir.  (https://laikligisavunuyoruz.org/)

Bunu imzalayan milyonlarca yurttaşımız olsa da bu yetmemelidir. Çünkü laiklik; liberal, muhafazakâr, sosyal demokrat, sosyalist gibi tüm fikir ve inançların garantisidir ve birlikte yaşamalarını sağlar.

Cumhuriyet kuruldu kurulalı laiklik gerçekte hiç uygulanmadı. Maalesef cumhuriyetin kurucu kadrosunun şahane öngörüsü ile mevzuata giren laikliği iktidarlar koruyamadığı/korumadığı ve toplum olarak da yaşamımıza katamadığımız için 100 yıl sonra laiklik yine gündemde.

Bu nedenle laiklik konusunda çok yazı yazdım. En çok okunanı, cumhuriyetimizin yüzüncü yılını kutladıktan sonra, 13 Aralık 2023 günü yayınlanan yazımdır. Hudut Gazetesi’nin en çok okunan makalelerinde üçüncü sırada 15 bini aşan okura ulaştı, okuyabilirsiniz. (https://hudutgazetesi.com/yazarlar/laiklik/).

O yazımda; “Korku insani ve içgüdüsel bir durumdur. Ancak bu korkudan çok öğrenilen korku tehlikelidir ve toplumsal zararlara sebep olur. Öğrenilen korku; aileden, toplumdan ve eğitim süreçlerinde öğrenilir.

Öğrenilen korkunun en önemli ilacı laikliktir. Çünkü öğrenilen korku bilinmeyenden beslenir. Laiklik dini inançların teminatıdır. Toplum; kışkırtılmadığında farklı inançları benimser ve bir arada yaşayabilir. Laiklik olduğunda herkes inancını özgürce yaşayabilir. Laiklik olmadığında ise egemen görüşün inancı dayatılır ki bu toplumu ayrıştırarak tehlikeli çıkmazlara sürükler.

Laiklik dini inançlarımız gibi toplumsal sınıfların da güvencesidir. Laiklik işçi sınıfının da önünü açan temel kazanımıdır ve o nedenle emekçi sınıf laikliği kazanmalıdır. Bugün bunu emekçi sınıflar yeterince değerlendiremiyor olabilir ama sermaye sınıfı ve onun siyasi iktidarları başından beri farkındadır” demiştim.

Milli Eğitim başta olmak üzere tüm kamu kurumlarının laikliğe aykırı ilişkilerle boğulduğunu o günde yazmıştım ki bugün kat be kat arttı bu yanlış ilişki.

Yine o yazıda; “Demokrasinin temel göstergesi laikliktir. Laiklik mücadelesi, sadece kişisel özgürleşmenin bir parçası değil; sınıfsal özgürleşmenin de olmazsa olmazıdır.Bugün yoksul isek, işsiz isek laikliği anlayamadığımızdandır. Bugün şarap yapmak için sıkılan üzüm gibi sermaye sınıfı daha çok kazansın diye özgürleştirici eğitim yerine medrese eğitimi içinde mürit yetişmesini sağlıyorsa düzenin laik olmadığındandır. Laikliğe layık olmadığımızdan, laiklik ilkesini anlamadığımızdandır.

Bugün ülkeyi dinci vakıflar sardıysa bu laiklik ilkesini “altı oktan biri” sayan cehape zihniyetinin(!) laikliği mücadele ile kazanmayı henüz düşünmediğindendir. Bu zihniyetin sadece CHP’nin altı okundan biri olmadığını bilmesi gereken sermaye sınıfının da kul-pul ilişkisinin bir süre sonra kendisini teslim alacağının farkında olmamasındandır.

Anayasaya Türkiye laiktir yazmakla laik olunmuyor, bunu öğrenmiş olmalıyız. Ayrıca; “Türkiye laiktir laik kalacak” diye atılan sloganın da değeri yok. Çünkü ülkemiz seküler toplum anlamına gelen laik sistemde hiç olmadı ki laik kalsın. Slogan gerekiyor ise; “Türkiye laik değil ama mutlaka laik olacak” olabilir.

Bugün laikliği kazanmak ve tarihsel yerine oturtmak için; gerçekten demokrasiden yana olanlar, laikliği olmazsa olmaz bir gereklilik ve zorunluluk olarak görmelidir. Çocuklarımızın, işçi sınıfının, aydınlık yarınların güvencesi laikliği kazanmaktır. Korkularımızdan arınmanın, özgür bir toplum oluşturmanın olmazsa olmazı laikliktir” diye görevlerimizi anımsatmışım.

Hepimiz öğrenmiş olmalıyız gayri; laiklik din veya inanç düşmanlığı değil farklı din ve inançlara, farklı din yorumlarına ve dindarlara da eşit ve özgür yaşam şansıdır. 100 yıldır Medeni Kanun’la Anayasal olarak bu laikliğe kavuşmuş yurttaşlar olarak elbette laikliği birlikte savunacağız. Bu çok normal bir durum. Asıl normal olmayan 100 yıl sonra laikliği savunmak zorunda kalışımız.

Çok önemli bir durumu da belirtmek gerekir ki; laikliği hayata geçiren toplumlar geçmişte on yıllarca aynı dinin mezhepleri arasında savaş yaptı. Sonrasında kilise ile devlet yönetimi ayrıldı. Gelişip egemen olan bu toplumlar aynı kaderi İslam ülkelerinde de yaşatmak istiyorlar ki Ortadoğu’da Şii Sünni ayrışmasını kamçılıyorlar. Müslümanlar bu senaryoyu görmelidir. Gelecekte yaşanması olası bu durumun yaşanmamasının yolu laikliktir.

Devamını Oku

YEMEK YAHU!

YEMEK YAHU!
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu-2.jpg

Oruç ayının başladığı bugünlerde inancı olduğunu söyleyen ve her yerde, her zaman inanç övgüsü ile inanç örgütlerini öne sürerek toplumda inanç örgüsü kuran iktidarın olduğu ülkemizde çocuklar yatağa aç girebiliyor. Bu durumu yapay zekaya sorsak sanırım iktidarı öven bir cümlecik kurmaz.

Önce şunu bilelim, biliyoruz da ezberleyelim artık; yurttaşların yoksul olması kader değil, iktidarın uyguladığı ekonomi politikası tercihidir. Bu tercihe karşı mücadele etmek her yoksul bırakılmış yurttaşın görevi olmalıdır ki yanlıştan dönüldün, yeni yoksullar olmasın.

Yanlış politikalara karşı mücadele etmek suç değildir, korkmaya gerek yok. Asıl suç; evrensel yasalarda, anayasa ve diğer yasa maddelerinde de olduğu gibi iktidarın, yurttaşın yoksul kalmasına neden olmasıdır.

Bu gerçeği gördükten sonra, diyebiliriz ki yoksul insan olmaz, yoksul bırakılmış insan vardır. Hiç kimsenin yoksul olmadığı gün gelene kadar da yoksullara yardım etmek insanlık görevidir. Çünkü bu süreçte yoksul bırakılmışlara pozitif ayrım uygulamak gerekir.

Ülkemizde yoksul bırakılmış yurttaşların çocuklarına iktidar bir ara bir öğün yemek vermişti ama bu kısa sürdü. Sonrasında muhalefet partileri bu yemeğin devamını isteyen yasa önerisi verdiler ama AKP-MHP oyları ile reddedildi.

Yerel yönetimler devreye girdi ve yıllardır ellerinden geldiğince okul çocuklarından bir kesimine öğlenleri yemek sağlamaya çalışıyorlar. Hem de birçok yerde valiliklerin engellemelerine rağmen. Haberlerden duydum; İstanbul Valiliği bağış kampanyası başlatmış ve okul çocuklarına bir öğün yemek verecekmiş. Daha sonra bir genelge yayınlandı, her ilde Kızılay öncülüğünde yemek verilecekmiş. Sanırım bu da Kızılay’a gelen bağışlardan karşılanacak.

Görüyoruz ki yoksul bırakılan yurttaşlarımızın çocuklarına bütçeden bir öğün yemek sağlanamıyor. Emekliye, yoksula, kamu çalışanına, köylü üreticiye ve diğer toplum kesimlerine yeteri kadar ayrılmayan bütçe; faize, yandaş iş insanına, yandaş basın yayın kurumlarına, örtülü ödenek alıcılarına ve hiyerarşide yukarılarda olan kesime aktarılabiliyor.

Bu nedenle muhalefet yerel yönetimlerinin kent yoksullarına değişik adlar altında yaşam kolaylığı sağlaması anlamlı ve önemlidir. Kentimizde de ‘Edirne Okul Yemeği Koalisyonu’ önerisi ve takibi ile geçen yıl deneme olarak başlatılan ve bu yıl da okullar açıldığından beri devam eden ‘her gün bir öğün yemek’ çalışması devam ediyor.

Buraya gelen yemeğin de pişeceği tesisin açılması çok anlamlı v e önemlidir. Sayın Başkan da açılışta buna değindi; “Zor günlerden geçiyoruz. Emeklilerimizin, yaşlılarımızın, gençlerimizin, şehrin her kademesindeki her bir hemşehrimizin bu zor günlerde yanında olmak, onlara destek olmak bizler için çok önemli. O yüzden kent lokantası var. O yüzden halk kasap var. O yüzden sosyal tesisimiz var. Ve o yüzden bunların en sağlam altyapı temeli olan Mutfak Edirne’miz var”.

AKP 2002 yılında önceki yanlışları düzeltmek ve 3Y’yi (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar) bitirmek vaadiyle iktidara geldi. Bugün durumu görüyoruz.Yoksulluktan çocuklar aç yatıyor, başta Kızılay olmak üzere yolsuzluğun girmediği devlet dairesi kalmadı ve çocuklar aç demenin de dahil olduğu siyasi olan her cümle yasaklanıyor.

Önceki gün öğrendik ki Milli Eğitim Müdürlüğü Ramazan ayı boyunca her gün bir okulda iftar yemeği verecekmiş. Bunu küçümsemiyorum ama ayıplıyorum. Tüm okullarda ay boyunca olması gerekir. Ki devamında da yoksul bırakılmış çocuklarımıza bir öğün yemek vermelidir.

Bu durumda öncelikle çocuklarımıza bir öğün yemek verenlere destek olup toplumda -uzun süreçte de olsa- yoksulluğu yaratan/üreten kapitalizme karşı mücadele etmeli, edenlerle birlik olmalıyız. Çözüm sosyalizme giden yolda, bugünün gerçekliğinde ‘insan’ vicdanını harekete geçiren herkesle birlikte mücadele etmektir.

Çok değil beyaaa! Bir öğün yemek yahu’! Onu da mı bulamıyor iktidarımız?

Devamını Oku

ÇÜRÜME!

ÇÜRÜME!
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu-1.jpg

Canlıların belirli koşullarda veya insanın öldükten sonra çürümesi normal bir doğa olayı iken yaşayan toplumun çürümesi doğal bir durum değildir. Olumlu da değildir. Sosyal çürüme dediğimiz bu durum bir sosyoloji tanımıdır. Genellikle sosyal yaşamın değişmesini, işlevsizliğini veya çöküşünü tanımlamak için kullanılır.

Elbette toplumlar değişir ve değişmelidir de. Ama bu değişim; yaşamda kazanılan deneyimler sonucunda insanın insanlaşmasına hizmet eder. Bunlar; dürüstlük, sevgi, barış, özgürlük, saygı, alçakgönüllülük, sorumluluk, sadelik, hoşgörü, dayanışma, sağlıklı yaşam, kamusal eğitim gibi dünyada kabul edilen değerlerdir. Bunları dillendiren siyasetçiler iktidar olunca bunları unutur ve tersini yaparlar. Çünkü; liberal sistem iyi tüketici ve inançlı müritler ister.

Bu nedenle toplumun çürümesi daha doğrusu çürütülmesi bir doğal durum değil liberalizmin tercihidir.Bilim insanları ne der bilmem ama bir yurttaş olarak olumlu veya olumsuz gelişmelerin ana sebebi iktidarların yukarıdan aşağı yönlendirmesidir. Bu sistemin içinde yalnız kalan bireyler dirense de konulan kuralların uygulanması zorunludur. Yani birey olarak irademizi kullanmamızı, kültürümüzü ve doğru ilişkilerimizi sürdürmemiz, tercihlerimiz engellenir. Çünkü toplum olarak örgütlü değil yalnızız ve kahramanlar bekleriz.

Örneğin; sağlık hizmetinin kamusal olup ücretsiz olmasını isteriz ama sağlık kurumundan yazılan reçetenin farkını vermek zorundayız. Kamu okullarını kuşatan niteliksiz idareler ve şeriat iltisaklı vakıfların eğitimi yönlendirmesinden çocuğumuzu korumak amacıyla özel okulu tercih ederiz.

Örneğin çocuk suçluların, kadın ölümlerinin, taciz ve tecavüzlerin, mafyatik ilişkilerin çoğalması veya kamuda liyakatin olmaması çürümedir. Çürümüş sisteme kayıtsız kalmak da çürümeyi desteklemektedir.

Özel hastaneleri olanın Sağlık Bakanı, özel okulları olanın Eğitim Bakanı, turizm şirketleri olanın Turizm Bakanı, tarımsal ilaç ve girdi malzemeleri üretenin Tarım Bakanı olması çürümeyi hızlandırmaktadır.

Çürümeye dair yüzlerce örnek sayılabilir. Çünkü sistem senin değerlerini korumanı, kazanılmış evrensel hakları kullanmanı engeller.

İnsanı insan yapan evrensel değerleri yok eden bu tutumlar yoksullaşmış, lümpenleşmiş, tüketim özentili bireyleri de olumsuzluğa tetiklemektedir. Dayatılan bu çürümüş sistemi değiştirmek isteyen bizler de bilerek bilmeyerek bu çürümeye katkı sunmaktayız. Çünkü biz de toplumun bireyleriyiz ve doğal olarak etkilenmekteyiz.

Çürümeye karşı mücadele; olabildiğince birey olarak ve devamında örgütlü direnmektir. Bu da toplumu çürüten ilişkiler kurmamak, özellikle siyasi tercihlerimizi sağlam ve güvenli oluşturmaktır. Bunun içinde öncelikle çürümeyi büyütenlerin içinde ‘ben var mıyım acaba’ diye kendimizi sorgulamak önemlidir.

Bireysel, kurumsal çürüme yukarıdan aşağı cesaretlendiriliyor.Tamam ama muhalif olanların da iktidar oldukları yerlerde çürümeye kapı açmayacak sağlıklı, şeffaf, onurlu, güven veren, adil ve eşit uygulamalar yapması gerekir. Bunu yapamıyor ve direnemiyor ise o da çürümüş sistemi sürdürmeye hizmet etmiş olur. Bu da güveni yok eder.

O nedenle tek çare çürümemek ve çürümeyenler ile ilişkilerimizi geliştirmek ve örgütlü olarak direnmektir. Tabii ki bu örgütlü toplumun siyaseti yönlendirmesi ve çürümeyi yok edecek politikalarını somut örneklerle topluma sunması, inandırması gerekmektedir.

Hangi siyasi görüşten olursa olsun çürüyen toplumun yok olacağını bilmek gerekir. Yıllardır söylenen ‘köprüden önce son çıkış’ tanımından gına geldik, evet. Ama çürüme tüm topluma sirayet ettiğinde tüm çıkışlar kapanacak ve tek yol köprüler olacaktır. Köprü geçilince de geri dönüş bugünkünden çok daha zor olur.

Devamını Oku
Özhanlar Mobilya