
29 Ocak 2026 Perşembe


Dünyanın her yerinde iktidar olma amacını güdenler demokratik söylemleri dillerinden düşürmezler. Biliyorum; Tiran, Kral, Padişah, Çar, Sultan, Kaan gibi sözcüklerle demokrasi, demokrat,özgürlük gibi sözcükler yan yana gelmez. Yani ‘Demokratik Tiran’ olmaz.
Çünkü geçmiş insanlık tarihi göstermiştir ki toplumu yönetme erkini değişik şekillerde elde eden kişiden demokrasi beklenemez. Yönetme gücünü eline geçiren kişi mutlaka şiddet, korku, inanç, etnisite veya sermaye kullanılarak o makama gelmişlerdir.
Devlet dediğimiz olgu ilk kez Atina’da M.Ö. 3000’li yıllarda tartışılmış. Amaç; adil, mutlu ve insanın insanla ve insanın doğayla barışık yaşaması amaç edinilmiş. Günümüzün devlet felsefesinde de hep aynı arayış ve amaç vardır. Ancak bu felsefeyi yönetenler değil yönetilenler içselleştirmelidir ki demokrasi oluşsun.
M.Ö. 340 yılındaki tartışmalarda filozofların yazılı belgeye dönüştürdüğü birçok eserde Tiranlık kavramı incelenir. Genel kanı her Tiran ne şekilde olursa olsun tartışılır hale gelir. Her Tiran gün gelir bu gücünü devam ettirmek ister. İşte o zaman da kendi güvenliği ve tiranlığının devamı için ücretli görevliler bulur, emrindeki kamu güçlerini de lehine kullanır. Bunun ücretini de kamuya ait kaynaklardan sağlar. Kimin adına? Elbette “kamu çıkarı” adına.
Zamanın bilgeleri halktan toplanan vergilerin ortak çıkarlarda, kamu adına yapılan işlerde kullanımını isterken Tiranlar bu paraları kendi devamları için kullanır.
Kısacası insanlık tarihini incelediğimizde Tiranlar ile demokrasi gelmediği kesin olarak görülmüştür. Güvendiğimiz kişiler de demokrasiyi sağlayamaz. Demokrasi ancak ve ancak yurttaşların duyarlılığının artması ve yurttaşlık görevi olarak demokrasi mücadelesi vermek ile olacaktır.
Tiranlık ile insanın mutluluğunun ve özgürleşmesinin sağlanamayacağını bilen bizler, demokrasi mücadelesi yapmak yerine susup beklersek, baskı ve yoksulluğa boyun eğersek Tiran, kendi devamı için baskıyı, yoksulluğu, şiddeti arttıracaktır. Tiranlıklara son vermek adına mücadele yapılıyorsa da antik Yunandan beri Tiranlık bir şekilde devam etmiş ve etmekte olması düşündürücü değil mi?
Oysa biliyoruz; toplumlar itaat ederek, boyun eğerek kendi sonlarını hazırlarlar. Ki eksik mücadele sayesinde bugün dünyada Tiranlık devam etmekte ve ilginçtir ki insanlık Tiranlık yönetimlerine doğru hızla gitmektedir.
2026 yılındayız ve dünya, maalesef silahlanma başta olmak üzere bilim ve teknolojide koşar adım yeni ürünlerle buluşuyor. Biz de bunlara müşteri oluyoruz. Çünkü bilim kamusal değil ticari kullanılıyor. Ekonomide liberal bakışla; “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkesini benimseyenler düşüncede tiranlığı dayatıyorlar. Farklı düşünenleri cezalandırıyorlar.
Egemenlik milletindir diyenler seçmenin yarısından fazlasının oyunu alan belediye başkanlarını görevden alabiliyorlar. Devlet ekonomik hayata müdahale etmemelidir diyenler toplumun ekonomisini ellerine geçirdikten sonra gider musluğunu hep aynı yere doğru çeviriyorlar. Yurttaşı yoksullaştırırken bir avuç sermayeyi dünya sıralamasına gönderebiliyor.
Bu gidiş olumlu değildir. Aklımıza başımıza toplayıp yasalardan gelen haklarımızı kullanarak ses çıkarmalıyız. İdarenin direksiyonunu; kazanılmış evrensel hukuk ilkelerine, doğal yaşama ve akla-bilime doğru çevirmek için bir araya gelmeliyiz. Aksi halde tiranlık dünyayı teslim alacaktır.


Büyük çoğunluğumuz 26 Nisan 1986 Çernobil Nükleer kazasını anımsarız. Bilim insanları zararın onlarca yıl etkili olacağını söylüyorlardı. Ülkemizde öncelik Karadeniz ve Marmara bölgelerinde etkili olan radyasyonu yok sayan zamanın bakanı ANAP’lı Cahit Aral basın önünde çay içerek zararlı olmadığını kanıtlama çalışıyordu. Oysa olması gereken o yılın ürünlerini devlet olarak alıp parasını üreticiye vermekti.
Evet, radyasyon hemen öldürmüyor atom bombası gibi ama zamana yayılarak ölümlere vesile oluyor. Öyle de oldu. O günden bugüne Çernobil kazasının etkisiyle kaç kişinin öldüğü bilinemedi. Kanser ölümlerinin artma nedenleri bilinemiyor. Kim bilir belki devlet kayıtlarında vardır.
Anında veya kısa zamanda öldürmeyen radyasyonun zararlarını arama motorundan herkes bulabilir.Çok yeri araştırmaya da gerek yok. Çevre Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile AFAD web sitelerini inceleyin yeter. Bu kadar kanıtlanmış bilgi ve deneyim varken nükleeri savunanları anlamıyorum. Sanırım uluslararası lobilerin etkisindeler. Bilim gelişti nükleer zararları önlenebiliyor diyenlere sormak gerek; son üç kaza nerelerde oldu? Nükleer konusunda gelişmiş ülkelerde.Yani 1979’da ABD Three Mile Island, 1986’da SSCB (Ukrayna) Çernobil ve 2011’de Japonya Fukushima.
Nerden çıktı bu nükleer yazısı diyenlere bilgi olsun ki Kırklareli İğneada ve Kıyıköy alanına nükleer güç santrali kurulması gündemde. Trakya’nın en güzel yerlerinden olan bu bölge İstanbul’un da dibinde. İlgili resmî kurumlara sorduğumuzda yok öyle bir planlama deniyor. Ama bakanlar uluslararası dengelere göre tesis kurmak için değişik ülkeleri söyleyip duruyorlar. Yani önce pazarlıklar yapılıyor sonra mı planlanacak. Yoksa şark kurnazlığı ile müşteri mi kızıştırıyorlar?
Bu arada geçen aylarda aynı bölgeye RES yapma başvurusu yapan bir firmaya verilen yanıtta bu bölgenin Nükleer Güç Santralı olarak ayrıldığı ilk resmi bilgi olarak maalesef “ele geçirildi!”
Lüleburgaz Hamitabat doğal gaz santralinin bile bölgede bir-bir buçuk derece havayı ısıttığı ve kuraklığa neden olduğu söylenir iken nükleerin yayacağı ısıyı düşünelim. Eh zaten iklim krizi de dünyada varsa Trakya’ya değil kar yağmur damlası bile düşmez. Sonuçta yoğunlaşarak göğe çıkan su elbet düşer yeryüzüne ama normal yağış olarak değil, tufan olur ki bu sel demektir.
Bu arada nükleere karşı olamayız. Nükleer özelikle tıpta vazgeçilmezdir. Konumuz; enerji üretim tesisleridir. Birilerinin ısrarı ise kuşkulandırıyor insanı, sanki sadece enerji üretimi için değil. Çünkü bir nükleer santralin enerji üretimi bir rüzgâr gülünün (RES) dört katıymış. Çok pahalı olacak NES yerine çok daha ucuz RES yapmak elektrik üretimi için akılcı.
Biz bölge yaşayanları olarak gelecekteki tehlikeyi görerek bir şeyler yapmalıyız. Çünkü;
Nükleer ölüm demektir. Bölgede bir milyondan fazla ağaç kesilecektir.Milyonlarca litre suyu sürekli denizden çekerek sıcak olarak denize bırakacağından deniz canlıları zarar görecek ve adeta balık yetiştirme alanı olan bu alanda balık yetişmeyecektir. Tesise giden yolların yapılma aşamasında orman ve tarım alanları yok edilecektir. İstanbul mega kent yaşayanlarının hafta sonu nefes aldığı yer yok olacaktır. Elbette turizm bitecektir. Dünyada birkaç tane kalan Longoz (Su basar ormanı) Ormanları kuruyacaktır. Nükleer Güç Santrali’nde insan istihdam edilmeyecek aksine örnek sözleşmelerde de gördüğümüz gibi alana hiçbir T.C. vatandaşı giremeyecektir. Bugün dünya üzerindeki tüm nükleer santralleri kapatsak dahi bugüne kadar oluşan kirlilik yüz bin yıl sonra yok olacak nükleer atıkların idare edilmesi gerekmektedir.
Trakya’mız da zaten zordadır. Yanlış yerlere olduğu için itirazların yapıldığı termik, rüzgâr, jeotermal veya güneş enerji santralleri mantar gibi çoğalıyor. Bunların yanında taş, kömür, maden ocakları, plansız konut ve sanayi tesisleri bölgeye zarar veriyor.
Tüm bunlar yetmez gibi bir de Nükleer Enerji Santrali bölgenin ölüm ilanıdır. Öte yandan Trakya İstanbul, İstanbul Trakya demektir. İstanbul tüm Marmara çevresidir. İstanbul dünya kentidir. Dünyanın hiçbir yerine kurulmaması gereken nükleer santralini İstanbul’un dibine, Kırklareli cennetine kurmak akla zarardır.
Trakya için olması gereken; bölgenin enerji veya sanayi alanlarına değil tarımsal üretime açılması gerekir. Trakya’nın iktidara muhalif olan yerel idareleri bu konuyu bizden önce anlayıp somut bilgilerle bizleri aydınlatmalı ve kurumsal kararlar alarak iktidarın veya dünya emperyalist işgalcilerin planlarına dur demeleridir.
Bugün biz yurttaşlar yerel yönetimlerimiz (Belediye Başkanları, Belediye ve İl Genel Meclislerimiz ile birlikte biz sessiz durursak iş işten geçmiş olur.


Herhangi bir işte onlarca yıl çalışmış, primini ödemiş ve görevden ayrılmış insandır emekli. Ömrünün bu son devresinde hobileriyle, torunlarıyla zaman geçirmek, gezmek hedefidir. Durum bu iken yaşlılara saygıyı dilinden düşürmeyen iktidar emekliye açlık sınırının altında ücreti reva görüyor.
Ülkemizde 17 milyondan fazla emekli olduğu resmî açıklamalardan anlaşılıyor. Geçmişte bir toplantıda SGK emekli verilerini açıklamış ve çok olduğu görülünce cumhurbaşkanı “bu bir felaket” mealinde cümle kurmuştu. Eğer durum felaket ise bu felaketi emekliler yaratmadı. 2002 yılında 6-7 milyon dolayında olan emekli sayısı bugün 17 milyona gelmiş ve emekliye para bulunamıyor ise bunun sorumlusu iktidardır.
Nüfusları yakın olan ve iktidarın diliyle bizi kıskanan Almanya ile karşılaştırma yaparsak; orada her dört kişiden biri emekli imiş yani 21 milyon. Bir emekli ortalama 1.350 avro dolayında aylık alıyormuş.
Devlet plan demektir, geçmiş verilerle öngörüler yapıp önlemler almak ve yurttaşların mutlu geleceğini planlamaktır. Almanya bunu yapmış ki 2023 yılında emekli ödemesi 381 milyar euro iken prim geliri yaklaşık 380 milyar euro imiş. Yani denkliği sağlamış. Bizi kıskanan Almanya’da da emekli maaşı yetmiyor ama en azından bize göre açlık sınırının altında değil yoksulluk sınırı ile aynı. Çünkü Almanya’da yoksulluk sınırı 1350 euro ve maaş da o kadar.
Bizde açlık sınırı 30 bin, yoksulluk sınırı 98 bin lira dolayında. En düşük emekli maaşı ise 2026 yılı için 18.938 lira olarak belirlendi.Yani açlık sınırının da altında. Bunu hiç olmazsa açlık sınırına çıkarmak isteyen CHP Meclisi terk etmeme eylemi yapıyor ki çok anlamlı. Yerellerden de destek olmalı. Bunun yanında iktidar ne yaptı? Akla zarar!18.938 liraya 1.062 lira ekleyerek en düşük emekli maaşının 20.000 lira olmasını öneriyor. Bu öneri, yurttaş ile alay etmek ve hakarettir.
Emeklilerin talepleri açık ve net. Geçmiş yıllarda adeta el konulan maaşlarını azıcık onarmak için seyyanen zammın güncellenerek verilmesi. Muayene ve ilaç katkı paylarının kaldırılması. Maaş zamlarının tüm emeklilere eşit oranda yansıtılması. Bayram ikramiyelerinin asgari ücret seviyesine çıkarılması. Emekli olacakların aylık bağlama oranlarının en az yüzde 70’e yükseltilmesi. İntibak yasasının güncellenmesi, hakların faiziyle ödenmesi. En düşük emekli maaşının asgari ücrete eşitlenmesi.
En önemlisi elbette örgütlenme yani sendika kurma hakkının sağlanması. Ki bu konuda Anayasa ve usulüne göre mecliste onaylanıp kabul edilmiş uluslararası mevzuatta örgütlenme hakkı vardır.1948 tarihinde kabul edilen Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin ilgili kısmı şöyledir:
“Madde 20: (1)Herkes, barış içinde toplanma ve örgütlenme hakkına sahiptir. Madde 23:(4)Herkesin, çıkarını korumak için sendika kurma ya da sendikaya üye olma hakkı vardır.”
Kurulan sendikaların kapatılması Sendikalar Kanunu’nda kamu görevlilerine verilen hakkın emeklilerden bahsetmemesine dayandırılmaktadır. Bu geçersiz bir dayanaktır. Anayasa’da emeklilerin sendika kurmalarından söz edilmemiş olması bu hakkın açıkça yasaklandığı anlamını taşımaz. Çünkü yasa ile yasaklanmayan her şey olumlu değerlendirilir ve var olduğu kabul edilir. Ki 1990’lı yıllarda kamu sendikaları fiili olarak bu mantıkla kurulmuş ve 1999 yılında bu hak düzenlemişti. Bu nedenle bizlerin birlikte mücadeleyi büyültmesi şarttır. Büyümek içinde çeşit çeşit emekli sendikası yerine aynı amacı taşıyanların bir arada olması ve alanları doldurarak mücadeleyi arttırması gerekir.
İşin sonuna gelirsek ülkemizde para vardır. Olmayan adil dağılımdır. Dolar ve TL olarak birlikte bakalım; kişi başı gelirimizi Maliye Bakanı söyledi, 17.000 dolar (730 bin TL). Ortalama emekli maaşını iyimser olarak 580 dolar (25 bin TL) sayarak 12 ay olarak hesapladığımızda 7000 dolar (300 bin TL) gibi. O zaman kişi başı gelirimin 10 bin doları (430 bin TL) uçtu. Bir de aylığı 20.000 liradan az olan 4-5 milyon emeklinin halini düşünelim.
Emekliler kendileri göremeyecek bile olsa çocuklarının, torunlarının bu ülkede mutlu olmasını istiyor ise sen-ben tartışmasını bir kenara bırakmalıdır. Nasıl ki 1990’lı yıllarda kamu çalışanlarına sendika hakkı aldıysak bugün de emeklilerin sendika hakkını alacağız. Çalışırken güzel olan sokaklar emeklilikte de güzeldir.


Günlerimizi dolduran Trump hareketi ister istemez hepimizi ilgilendiriyor. Bugün bu eylem sıradanlaşıyor ise yarın herkes ve herkes tarafından yinelenebilir. Bu yinelenme komşular arasında, köyde, kentte, şirketlerde, kısaca her alanda ve her yerde olabilir. Ki her gün artarak oluyor da. Bu bir doğa kuralı gibi görünse de düşünen doğal varlık olan insanlık bunu aşmalıdır.
Büyük insanlık olarak; yendik yenildik, öldük öldürdük, tanrılar yaratıp inandık inanmadık. Kısaca birlikte geldik bu günlere. Güçlünün kazandığı kalabalık gibiyiz. Ama kazananların kaybetme korkusu kaybedenlerin kazanma umudu hiç bitmedi ve bitmeyecek de yeryüzü aşkın yüzü olana dek.
Bugün bir ülkenin, nasıl olursa olsun temsil eden kişisini evinden alıp kendi ülkesinde yargılamaya götüren ve bunu kameralar önünde sanatsal bir şova dönüştürmek ne anlama geliyor?
Kişi o makama her nasıl geldiyse de kendisini oraya getiren yurttaşlar; onlarca yıldır adaletsiz bir şekilde hile ve desise, korku ve tehdit ile yönetiliyor ise temsilcisini korumaz. Ülkenin yurttaşı olarak kendi yöneteni ile başka liderin yönetimi arasında seçime zorlanır ise ülke, toplum, ulus her nasıl adlandırırsak adlandıralım bitmiş demektir.
Anımsayalım; Osmanlı dağılınca kimisi ABD’ye bağlanmayı, kimisi İngiliz kolonisi olmayı veya başka seçenekleri düşünmedi mi?
Dış politika konusunu bir ortalama yurttaş bilgisine sahip olan biri kadar anlarım. Çünkü dünya yönetimlerini tahlil etmek uzmanlık işidir. Benim bildiğim dünyada iki toplum vardır; ezenler v ezilenler. Ezenler bunun devamını ve daha çok ezmeyi amaç edinir, ezilenler de bundan kurtulup adil bir dünyayı mücadelesi ister.
Her ne kadar hepimiz her şeyi bilir gibi ahkam keser ve uzmanlığımızı öttürüyor olsak da bu kadar bilenlerin sessizliği, eksik yurttaşlığımızın kanıtıdır bence.
Evet, hepimiz kapitalizmin kurduğu ve toplumlara yaşattığı bir düzen içindeyiz; sessiz ol, inan, tüket, bir araya gelip itirazı örgütlemeye kalkma, uyumlu ol.Yoksa!
Bunun sonucunda da her ülke güvenlik ülkesi konumunda birbirine düşmanlaştırılmış ve silah pazarlamacılarının egemenliğinde.
Bilen ile bilmeyeni tanımlamaya gerek yok.Bilmeyen; ses çıkarmayıp usulüne uygun sessizliği seçendir.Bilen; kirli bilgiden arınıp doğru bilgiye ulaşandır. Bu bilgiyle de en yakınından başlayıp mahallesinden, kentinden sorumluluk duyan ve ülke çapında itiraz edebilen olması gerekir. Yani bilmek yetmez bilen olmak için. Ülke içinde itiraz edebilen topluluklar dünya ölçeğinde de bunu gösterebilendir. Kısacası bilen; dünya yurttaşı olmaktır.
Trump denen zat kapitalistlerin emir ve isteği ile küreselleşme sürecinde köy dediğimiz dünyanın bir ülkesine el koyuyor. Ben bu duruma şaşırmadım. Malum ülkemiz insanı bu uyumlu yurttaşlık elbisesini giymemek için çok direndi, çok bedeller ödedi, çoğunu birlikte yaşadık. Avrupa ülkelerinin yurttaşları başka halkları sömürmekten gelen gelirler dahil kendi içlerinde az da olsa adaleti sağlamışlardı. Asya, Afrika ülkeleri de değişik sebeplerden dolayı birlikte başka coğrafyalardaki haksızlıklara uzak duruyor şimdilik.
Bugün büyük insanlıktan beklediğimiz sokakları doldurma, dünya bizimdir eylemleri yapma durumları olmayacaktır. İnsan da diğer canlılar gibidir. Kendine zarar gelince zıplar ve veryansın eder ki televizyon ve gazetelerin üçüncü sayfa haberleri bunlarla doludur. Oysa yasalardan elde ettiğimiz hakları bilerek birbirimizi tamamlayabilsek ve örgütlü olsak mahallemizde, kentimizde, ülkemizde ve işte o zaman dünyada itirazları örgütleyebiliriz. İşte o zaman Trumpgiller hiçbir ülkede olmaz, olamaz.
Herkesin bildiği gerçeği kapitalistler de biliyor; kapitalizmin sonu sosyalizmin başıdır. Umudum o ki kapitalizmin son temsilcisidir Trump. Çünkü insanlık tarihi karanlıklar tarihi olduğu kadar aydınlıkların da tarihidir. Zıtların birlikteliği doğa kuralıdır. Bir kibrit ile yeni dünyalar kuran pratiklere de gebedir.
Sosyalizm mi, Kapitalizm mi seçeneğine gelen insanlık kapitalizm ile nereye geldiğimizi gördü. Bilinmeyen ve her kesimin dilinde olan sosyalizm ise denenmedi denebilir ve insanlık bu kez sosyalizme dönecektir. Bugüne kadar dilde olan ama hiç uygulanmayan demokrasi hayali de ancak demokratik bilimsel sosyalizm ile insanlığın kurtuluşu olacaktır. Beklenen büyük turp belki de Trump’tır!


Herkesin samimiyetle birbirine ‘hoj geldin’, ‘güle güle’diyebildiği,
Okulların eğitim, hastanelerin sağlık kurumu olduğu,
Jöleli, badem bıyıklı, liyakatsiz idarecilerin sona erdiği,
Güzelliklerin, hak ettiğimiz için bizim olduğu,
Eski yitirdiklerimizin de bize geri geldiği,
Lale devirlerinin ebediyen sona erdiği ve adil paylaşım olduğu,
Dijital vicdan olan 2025 yerine gerçek vicdanın ses-soluk olduğu,
İş bulma garantili eğitim ve ekonominin başladığı,
Nazizm yolundaki gidişin demokrasi kılavuzuna doğru döndüğü,
İlklerin, ilkelerin toplumda dönüşüme başladığı,
Kara düzenin bizim mücadelemizle son bulduğu,
İşçilerin, emekçilerin sınıfları doldurduğu,
Ben’den biz’e çoğalan güven ve sorumluluk yılının başladığı,
İş yapanların liyakat ile kadrolara geçtiği,
Naif de olan devrimci insanların temiz ahlak ile topluma yön verdiği,
Yeniden yine yenileşerek toplumsal uyanışın başladığı,
İki kere ikinin dört ettiği,
Rol yapan,algıyı yaratan hatiplerin masallarının son bulduğu,
Masmavi denizlere açılmanın başladığı,
İş, eş, sağlık, mutluluk garantili bir ülke inşasının başladığı,
Altına dolara değil insana ve doğaya yatırımların olduğu,
Lütfen sözcüğünün emir cümlelerinden fazla olduğu,
Türk lirasının, üretim artışıyla değer kazandığı,
Ilımlı yerine gerçek inançların, ama mutlaka gerçek demokrasinin olduğu,
Maarifin eğitime, eğitimin özgürlüğe, özgürlüğün insana yol gösterdiği,
Ulaşılabilen hizmetlere her yurttaşın ücretsiz ulaşabildiği,
Tarikat ve cemaatlerin, vakıf, dernek, holding olmadan gerçek yüzleriyle karşımızda olduğu,
Laikliğin, demokrasi ve dini inançların garantisi olduğunun anlaşıldığı,
Umudumuzun ümidimize başlangıç olduğu,
Yemeğini çer çöpten toplayan bir kişinin bile kalmadığı,
Ikına sıkına değil özgürce sokakların dolduğu,
Laboratuvar sonuçlarının hacamatlar yerine sağlığa veri olduğu,
Laiklik anlayışının ekmek ve emek için öneminin anlaşıldığı,
Artık yeter diyebilen toplumsal sıçramanın başladığı,
Reel siyasetin ve devamında reel sosyalizmin sözden eyleme geçtiği bir 2026 dilerim.