DOLAR 43,9789 0.08%
EURO 51,6174 -0.68%
ALTIN 7.611,812,38
BIST 13.717,810,00%
BITCOIN 2889257-1,85%
Edirne

PARÇALI AZ BULUTLU

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

LAİKLİK; ÖZGÜRLEŞTİRİR VE İNANÇLARIN GÜVENCESİDİR

LAİKLİK; ÖZGÜRLEŞTİRİR VE İNANÇLARIN GÜVENCESİDİR
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu-3.jpg

Bu günlerde yine gündemde laiklik. Çünkü kamusal alan olan okullar başta olmak üzere tüm kamu alanları dini kuşatma altında. Bu nedenle 168 aydınımızın laikliği savunma çağrısı var. Hepimizin imzalaması gerekir.  (https://laikligisavunuyoruz.org/)

Bunu imzalayan milyonlarca yurttaşımız olsa da bu yetmemelidir. Çünkü laiklik; liberal, muhafazakâr, sosyal demokrat, sosyalist gibi tüm fikir ve inançların garantisidir ve birlikte yaşamalarını sağlar.

Cumhuriyet kuruldu kurulalı laiklik gerçekte hiç uygulanmadı. Maalesef cumhuriyetin kurucu kadrosunun şahane öngörüsü ile mevzuata giren laikliği iktidarlar koruyamadığı/korumadığı ve toplum olarak da yaşamımıza katamadığımız için 100 yıl sonra laiklik yine gündemde.

Bu nedenle laiklik konusunda çok yazı yazdım. En çok okunanı, cumhuriyetimizin yüzüncü yılını kutladıktan sonra, 13 Aralık 2023 günü yayınlanan yazımdır. Hudut Gazetesi’nin en çok okunan makalelerinde üçüncü sırada 15 bini aşan okura ulaştı, okuyabilirsiniz. (https://hudutgazetesi.com/yazarlar/laiklik/).

O yazımda; “Korku insani ve içgüdüsel bir durumdur. Ancak bu korkudan çok öğrenilen korku tehlikelidir ve toplumsal zararlara sebep olur. Öğrenilen korku; aileden, toplumdan ve eğitim süreçlerinde öğrenilir.

Öğrenilen korkunun en önemli ilacı laikliktir. Çünkü öğrenilen korku bilinmeyenden beslenir. Laiklik dini inançların teminatıdır. Toplum; kışkırtılmadığında farklı inançları benimser ve bir arada yaşayabilir. Laiklik olduğunda herkes inancını özgürce yaşayabilir. Laiklik olmadığında ise egemen görüşün inancı dayatılır ki bu toplumu ayrıştırarak tehlikeli çıkmazlara sürükler.

Laiklik dini inançlarımız gibi toplumsal sınıfların da güvencesidir. Laiklik işçi sınıfının da önünü açan temel kazanımıdır ve o nedenle emekçi sınıf laikliği kazanmalıdır. Bugün bunu emekçi sınıflar yeterince değerlendiremiyor olabilir ama sermaye sınıfı ve onun siyasi iktidarları başından beri farkındadır” demiştim.

Milli Eğitim başta olmak üzere tüm kamu kurumlarının laikliğe aykırı ilişkilerle boğulduğunu o günde yazmıştım ki bugün kat be kat arttı bu yanlış ilişki.

Yine o yazıda; “Demokrasinin temel göstergesi laikliktir. Laiklik mücadelesi, sadece kişisel özgürleşmenin bir parçası değil; sınıfsal özgürleşmenin de olmazsa olmazıdır.Bugün yoksul isek, işsiz isek laikliği anlayamadığımızdandır. Bugün şarap yapmak için sıkılan üzüm gibi sermaye sınıfı daha çok kazansın diye özgürleştirici eğitim yerine medrese eğitimi içinde mürit yetişmesini sağlıyorsa düzenin laik olmadığındandır. Laikliğe layık olmadığımızdan, laiklik ilkesini anlamadığımızdandır.

Bugün ülkeyi dinci vakıflar sardıysa bu laiklik ilkesini “altı oktan biri” sayan cehape zihniyetinin(!) laikliği mücadele ile kazanmayı henüz düşünmediğindendir. Bu zihniyetin sadece CHP’nin altı okundan biri olmadığını bilmesi gereken sermaye sınıfının da kul-pul ilişkisinin bir süre sonra kendisini teslim alacağının farkında olmamasındandır.

Anayasaya Türkiye laiktir yazmakla laik olunmuyor, bunu öğrenmiş olmalıyız. Ayrıca; “Türkiye laiktir laik kalacak” diye atılan sloganın da değeri yok. Çünkü ülkemiz seküler toplum anlamına gelen laik sistemde hiç olmadı ki laik kalsın. Slogan gerekiyor ise; “Türkiye laik değil ama mutlaka laik olacak” olabilir.

Bugün laikliği kazanmak ve tarihsel yerine oturtmak için; gerçekten demokrasiden yana olanlar, laikliği olmazsa olmaz bir gereklilik ve zorunluluk olarak görmelidir. Çocuklarımızın, işçi sınıfının, aydınlık yarınların güvencesi laikliği kazanmaktır. Korkularımızdan arınmanın, özgür bir toplum oluşturmanın olmazsa olmazı laikliktir” diye görevlerimizi anımsatmışım.

Hepimiz öğrenmiş olmalıyız gayri; laiklik din veya inanç düşmanlığı değil farklı din ve inançlara, farklı din yorumlarına ve dindarlara da eşit ve özgür yaşam şansıdır. 100 yıldır Medeni Kanun’la Anayasal olarak bu laikliğe kavuşmuş yurttaşlar olarak elbette laikliği birlikte savunacağız. Bu çok normal bir durum. Asıl normal olmayan 100 yıl sonra laikliği savunmak zorunda kalışımız.

Çok önemli bir durumu da belirtmek gerekir ki; laikliği hayata geçiren toplumlar geçmişte on yıllarca aynı dinin mezhepleri arasında savaş yaptı. Sonrasında kilise ile devlet yönetimi ayrıldı. Gelişip egemen olan bu toplumlar aynı kaderi İslam ülkelerinde de yaşatmak istiyorlar ki Ortadoğu’da Şii Sünni ayrışmasını kamçılıyorlar. Müslümanlar bu senaryoyu görmelidir. Gelecekte yaşanması olası bu durumun yaşanmamasının yolu laikliktir.

Devamını Oku

YEMEK YAHU!

YEMEK YAHU!
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu-2.jpg

Oruç ayının başladığı bugünlerde inancı olduğunu söyleyen ve her yerde, her zaman inanç övgüsü ile inanç örgütlerini öne sürerek toplumda inanç örgüsü kuran iktidarın olduğu ülkemizde çocuklar yatağa aç girebiliyor. Bu durumu yapay zekaya sorsak sanırım iktidarı öven bir cümlecik kurmaz.

Önce şunu bilelim, biliyoruz da ezberleyelim artık; yurttaşların yoksul olması kader değil, iktidarın uyguladığı ekonomi politikası tercihidir. Bu tercihe karşı mücadele etmek her yoksul bırakılmış yurttaşın görevi olmalıdır ki yanlıştan dönüldün, yeni yoksullar olmasın.

Yanlış politikalara karşı mücadele etmek suç değildir, korkmaya gerek yok. Asıl suç; evrensel yasalarda, anayasa ve diğer yasa maddelerinde de olduğu gibi iktidarın, yurttaşın yoksul kalmasına neden olmasıdır.

Bu gerçeği gördükten sonra, diyebiliriz ki yoksul insan olmaz, yoksul bırakılmış insan vardır. Hiç kimsenin yoksul olmadığı gün gelene kadar da yoksullara yardım etmek insanlık görevidir. Çünkü bu süreçte yoksul bırakılmışlara pozitif ayrım uygulamak gerekir.

Ülkemizde yoksul bırakılmış yurttaşların çocuklarına iktidar bir ara bir öğün yemek vermişti ama bu kısa sürdü. Sonrasında muhalefet partileri bu yemeğin devamını isteyen yasa önerisi verdiler ama AKP-MHP oyları ile reddedildi.

Yerel yönetimler devreye girdi ve yıllardır ellerinden geldiğince okul çocuklarından bir kesimine öğlenleri yemek sağlamaya çalışıyorlar. Hem de birçok yerde valiliklerin engellemelerine rağmen. Haberlerden duydum; İstanbul Valiliği bağış kampanyası başlatmış ve okul çocuklarına bir öğün yemek verecekmiş. Daha sonra bir genelge yayınlandı, her ilde Kızılay öncülüğünde yemek verilecekmiş. Sanırım bu da Kızılay’a gelen bağışlardan karşılanacak.

Görüyoruz ki yoksul bırakılan yurttaşlarımızın çocuklarına bütçeden bir öğün yemek sağlanamıyor. Emekliye, yoksula, kamu çalışanına, köylü üreticiye ve diğer toplum kesimlerine yeteri kadar ayrılmayan bütçe; faize, yandaş iş insanına, yandaş basın yayın kurumlarına, örtülü ödenek alıcılarına ve hiyerarşide yukarılarda olan kesime aktarılabiliyor.

Bu nedenle muhalefet yerel yönetimlerinin kent yoksullarına değişik adlar altında yaşam kolaylığı sağlaması anlamlı ve önemlidir. Kentimizde de ‘Edirne Okul Yemeği Koalisyonu’ önerisi ve takibi ile geçen yıl deneme olarak başlatılan ve bu yıl da okullar açıldığından beri devam eden ‘her gün bir öğün yemek’ çalışması devam ediyor.

Buraya gelen yemeğin de pişeceği tesisin açılması çok anlamlı v e önemlidir. Sayın Başkan da açılışta buna değindi; “Zor günlerden geçiyoruz. Emeklilerimizin, yaşlılarımızın, gençlerimizin, şehrin her kademesindeki her bir hemşehrimizin bu zor günlerde yanında olmak, onlara destek olmak bizler için çok önemli. O yüzden kent lokantası var. O yüzden halk kasap var. O yüzden sosyal tesisimiz var. Ve o yüzden bunların en sağlam altyapı temeli olan Mutfak Edirne’miz var”.

AKP 2002 yılında önceki yanlışları düzeltmek ve 3Y’yi (Yoksulluk, Yolsuzluk, Yasaklar) bitirmek vaadiyle iktidara geldi. Bugün durumu görüyoruz.Yoksulluktan çocuklar aç yatıyor, başta Kızılay olmak üzere yolsuzluğun girmediği devlet dairesi kalmadı ve çocuklar aç demenin de dahil olduğu siyasi olan her cümle yasaklanıyor.

Önceki gün öğrendik ki Milli Eğitim Müdürlüğü Ramazan ayı boyunca her gün bir okulda iftar yemeği verecekmiş. Bunu küçümsemiyorum ama ayıplıyorum. Tüm okullarda ay boyunca olması gerekir. Ki devamında da yoksul bırakılmış çocuklarımıza bir öğün yemek vermelidir.

Bu durumda öncelikle çocuklarımıza bir öğün yemek verenlere destek olup toplumda -uzun süreçte de olsa- yoksulluğu yaratan/üreten kapitalizme karşı mücadele etmeli, edenlerle birlik olmalıyız. Çözüm sosyalizme giden yolda, bugünün gerçekliğinde ‘insan’ vicdanını harekete geçiren herkesle birlikte mücadele etmektir.

Çok değil beyaaa! Bir öğün yemek yahu’! Onu da mı bulamıyor iktidarımız?

Devamını Oku

ÇÜRÜME!

ÇÜRÜME!
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu-1.jpg

Canlıların belirli koşullarda veya insanın öldükten sonra çürümesi normal bir doğa olayı iken yaşayan toplumun çürümesi doğal bir durum değildir. Olumlu da değildir. Sosyal çürüme dediğimiz bu durum bir sosyoloji tanımıdır. Genellikle sosyal yaşamın değişmesini, işlevsizliğini veya çöküşünü tanımlamak için kullanılır.

Elbette toplumlar değişir ve değişmelidir de. Ama bu değişim; yaşamda kazanılan deneyimler sonucunda insanın insanlaşmasına hizmet eder. Bunlar; dürüstlük, sevgi, barış, özgürlük, saygı, alçakgönüllülük, sorumluluk, sadelik, hoşgörü, dayanışma, sağlıklı yaşam, kamusal eğitim gibi dünyada kabul edilen değerlerdir. Bunları dillendiren siyasetçiler iktidar olunca bunları unutur ve tersini yaparlar. Çünkü; liberal sistem iyi tüketici ve inançlı müritler ister.

Bu nedenle toplumun çürümesi daha doğrusu çürütülmesi bir doğal durum değil liberalizmin tercihidir.Bilim insanları ne der bilmem ama bir yurttaş olarak olumlu veya olumsuz gelişmelerin ana sebebi iktidarların yukarıdan aşağı yönlendirmesidir. Bu sistemin içinde yalnız kalan bireyler dirense de konulan kuralların uygulanması zorunludur. Yani birey olarak irademizi kullanmamızı, kültürümüzü ve doğru ilişkilerimizi sürdürmemiz, tercihlerimiz engellenir. Çünkü toplum olarak örgütlü değil yalnızız ve kahramanlar bekleriz.

Örneğin; sağlık hizmetinin kamusal olup ücretsiz olmasını isteriz ama sağlık kurumundan yazılan reçetenin farkını vermek zorundayız. Kamu okullarını kuşatan niteliksiz idareler ve şeriat iltisaklı vakıfların eğitimi yönlendirmesinden çocuğumuzu korumak amacıyla özel okulu tercih ederiz.

Örneğin çocuk suçluların, kadın ölümlerinin, taciz ve tecavüzlerin, mafyatik ilişkilerin çoğalması veya kamuda liyakatin olmaması çürümedir. Çürümüş sisteme kayıtsız kalmak da çürümeyi desteklemektedir.

Özel hastaneleri olanın Sağlık Bakanı, özel okulları olanın Eğitim Bakanı, turizm şirketleri olanın Turizm Bakanı, tarımsal ilaç ve girdi malzemeleri üretenin Tarım Bakanı olması çürümeyi hızlandırmaktadır.

Çürümeye dair yüzlerce örnek sayılabilir. Çünkü sistem senin değerlerini korumanı, kazanılmış evrensel hakları kullanmanı engeller.

İnsanı insan yapan evrensel değerleri yok eden bu tutumlar yoksullaşmış, lümpenleşmiş, tüketim özentili bireyleri de olumsuzluğa tetiklemektedir. Dayatılan bu çürümüş sistemi değiştirmek isteyen bizler de bilerek bilmeyerek bu çürümeye katkı sunmaktayız. Çünkü biz de toplumun bireyleriyiz ve doğal olarak etkilenmekteyiz.

Çürümeye karşı mücadele; olabildiğince birey olarak ve devamında örgütlü direnmektir. Bu da toplumu çürüten ilişkiler kurmamak, özellikle siyasi tercihlerimizi sağlam ve güvenli oluşturmaktır. Bunun içinde öncelikle çürümeyi büyütenlerin içinde ‘ben var mıyım acaba’ diye kendimizi sorgulamak önemlidir.

Bireysel, kurumsal çürüme yukarıdan aşağı cesaretlendiriliyor.Tamam ama muhalif olanların da iktidar oldukları yerlerde çürümeye kapı açmayacak sağlıklı, şeffaf, onurlu, güven veren, adil ve eşit uygulamalar yapması gerekir. Bunu yapamıyor ve direnemiyor ise o da çürümüş sistemi sürdürmeye hizmet etmiş olur. Bu da güveni yok eder.

O nedenle tek çare çürümemek ve çürümeyenler ile ilişkilerimizi geliştirmek ve örgütlü olarak direnmektir. Tabii ki bu örgütlü toplumun siyaseti yönlendirmesi ve çürümeyi yok edecek politikalarını somut örneklerle topluma sunması, inandırması gerekmektedir.

Hangi siyasi görüşten olursa olsun çürüyen toplumun yok olacağını bilmek gerekir. Yıllardır söylenen ‘köprüden önce son çıkış’ tanımından gına geldik, evet. Ama çürüme tüm topluma sirayet ettiğinde tüm çıkışlar kapanacak ve tek yol köprüler olacaktır. Köprü geçilince de geri dönüş bugünkünden çok daha zor olur.

Devamını Oku

UNUTMAK

UNUTMAK
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu.jpg

Köylerde yaşadık çoğumuz. Biliriz; kocaman bir öküz çocuğun elindeki incecik bir iple bağlıdır ama kaçmaz. Veya koyun sürüsü, küçücük bir çocuğun sesiyle yönlendirilir ama sürüden ayrılmayı hiçbirisi düşünmez. Bunun sebebi elbette öküzün güçsüzlüğü veya koyunların aptallığı değildir. Öküz ve koyunların kaçmaya niyet etmemesinin sebebi bunun olamayacağına inandırılmış olmalarıdır.

Pskikolojide öğretilmiş çaresizlik diye bir gerçek vardır. Hayvanlar sezgileriyle insanlar akıllarıyla davranır. Ama evcilleştirilmiş hayvanlarda sezgileri değiştirilmiş ve yeni durumlara yönlendirme vardır. Yani durumu değiştirmeye gücünüz olmadığına dair kabulleniş. Bu inandırılmış halden kopabilsek, ayrılabilmeyi hayal edebilsek gerisi gelecektir.

Tüm canlılarda olan bu öğretilmiş çaresizlik durumu insanda olmamalıdır diyoruz. Ama hayvanlarda yapılan deneyler sonrasında toplumda uygulanıyor ve öğretilmiş çaresizlik başlıyor.

Bu çaresizlikten çıkmak Charles Darwin’in dediği gibi bilim ve sanatla olur. “Bilim ve sanat bir kuşun kanatları gibidir” der Darwin.“Bu iki kanadı kullanabilen toplumlar uçar ve özgür olurlar. Uçamayanlar ise tavuk olur. Tavuk toplum; önüne atılan bir avuç yemi gagalarken, arkadan yumurtalarının alındığının farkında bile olmaz.”

Egemenler hep aynı sözlerle iktidar olurlar. Onlar vaat etmekten,bizler vaatlerin hayata geçmesini beklemekten bıkmayız! Oysa yaşadıklarından dersler çıkarma yeteneği olan canlılarız. Hayvanların da koşulların zorlaması sonucunda sezgilerini değiştirme yetenekleri vardır ama doğada sezgileri yerine aklını kullanan, geçmişten dersler çıkarabilme yeteneği olan tek canlı insandır. Asırlarca süren geçmiş deneyimlerimiz, alınacak derslerimiz olmasına rağmen akıl ile yaşamayı seçmemiş olmamız acı değil mi?

Hepimiz biliyoruz ki; havanda su döven, lafla peynir gemisi yürütenlere her sefer kanıyoruz. Bu deyimler günümüze kadar ulaşmıştır.Ulaşmış da bizim kültürümüze, yaşamımızı olumlu değiştirmemize yararı olmuş mu? Egemenlerin verdiği sözlere kanmak da bir öğretilmiş çaresizlik değil mi? Unutuyoruz her şeyi, doğduğumuzda bilinen basit bir durumu, yukarıda örneklediğim öküz, tavuk, havanda su dövmek veya peynir gemisi örnekleri hep bizim öğretilmiş çaresizliğimizin kanıtları değil mi?

Sezgilerimize yön verenler aklımızı kullanmamıza engel oluyorlar. Doğal olanı unutmamızı ve öğretilmiş çaresizliğe teslim olmamızı istiyorlar. Hayvanlarda uygulanan bu durum aklını kullanan insanlarda olmamalıdır. İnsanlık tarihini unutmayacağımız gibi AKP’nin 23 yıldır unutturmaya çalıştırdıklarını elbette unutmamalıyız. Ama dayattığı çaresizliği unutmalıyız. Çaresizliği unuttuğumuzda unutmamamız gerekenleri anımsayacak ve kendimize geleceğiz.

Makale yazmaya başlamadan önce yazdığım bir şiirde hal ve ahvalimizi şöyle anlatmıştım:

“Duyguları sömürüyor gözyaşları / Gönülleri çalıyor albeniler / Karanlığın yollarında / Unuttuk kendimizi / Şaşaalı yaşam özentisinden / Okullar diploma verirken nüfus kâğıdına / Kitaplar pahalı denirken / Radyo, televizyon, basında / Reklamların gösterisi sürerken / Yitirdik yaşamın izini / Unuttuk kendimizi / Karanlığın kuyularında.” (Unutulan-1985)

NOT: 2005 yılı Şubat ayından beri yani 21 yıldır her Perşembe “SOLDUYU” olarak bulunduğum HUDUT gazetesine nice yıllar dilerim…

Devamını Oku

DEMOKRATİK TİRAN!

DEMOKRATİK TİRAN!
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Geçerli görselin alternatif metni yok. Dosya adı: solduyu-3.jpg

Dünyanın her yerinde iktidar olma amacını güdenler demokratik söylemleri dillerinden düşürmezler. Biliyorum; Tiran, Kral, Padişah, Çar, Sultan, Kaan gibi sözcüklerle demokrasi, demokrat,özgürlük gibi sözcükler yan yana gelmez. Yani ‘Demokratik Tiran’ olmaz.

Çünkü geçmiş insanlık tarihi göstermiştir ki toplumu yönetme erkini değişik şekillerde elde eden kişiden demokrasi beklenemez. Yönetme gücünü eline geçiren kişi mutlaka şiddet, korku, inanç, etnisite veya sermaye kullanılarak o makama gelmişlerdir.

Devlet dediğimiz olgu ilk kez Atina’da M.Ö. 3000’li yıllarda tartışılmış. Amaç; adil, mutlu ve insanın insanla ve insanın doğayla barışık yaşaması amaç edinilmiş. Günümüzün devlet felsefesinde de hep aynı arayış ve amaç vardır. Ancak bu felsefeyi yönetenler değil yönetilenler içselleştirmelidir ki demokrasi oluşsun.

M.Ö. 340 yılındaki tartışmalarda filozofların yazılı belgeye dönüştürdüğü birçok eserde Tiranlık kavramı incelenir. Genel kanı her Tiran ne şekilde olursa olsun tartışılır hale gelir. Her Tiran gün gelir bu gücünü devam ettirmek ister. İşte o zaman da kendi güvenliği ve tiranlığının devamı için ücretli görevliler bulur, emrindeki kamu güçlerini de lehine kullanır. Bunun ücretini de kamuya ait kaynaklardan sağlar. Kimin adına? Elbette “kamu çıkarı” adına.

Zamanın bilgeleri halktan toplanan vergilerin ortak çıkarlarda, kamu adına yapılan işlerde kullanımını isterken Tiranlar bu paraları kendi devamları için kullanır.

Kısacası insanlık tarihini incelediğimizde Tiranlar ile demokrasi gelmediği kesin olarak görülmüştür. Güvendiğimiz kişiler de demokrasiyi sağlayamaz. Demokrasi ancak ve ancak yurttaşların duyarlılığının artması ve yurttaşlık görevi olarak demokrasi mücadelesi vermek ile olacaktır.

Tiranlık ile insanın mutluluğunun ve özgürleşmesinin sağlanamayacağını bilen bizler, demokrasi mücadelesi yapmak yerine susup beklersek, baskı ve yoksulluğa boyun eğersek Tiran, kendi devamı için baskıyı, yoksulluğu, şiddeti arttıracaktır. Tiranlıklara son vermek adına mücadele yapılıyorsa da antik Yunandan beri Tiranlık bir şekilde devam etmiş ve etmekte olması düşündürücü değil mi?

Oysa biliyoruz; toplumlar itaat ederek, boyun eğerek kendi sonlarını hazırlarlar. Ki eksik mücadele sayesinde bugün dünyada Tiranlık devam etmekte ve ilginçtir ki insanlık Tiranlık yönetimlerine doğru hızla gitmektedir.

2026 yılındayız ve dünya, maalesef silahlanma başta olmak üzere bilim ve teknolojide koşar adım yeni ürünlerle buluşuyor. Biz de bunlara müşteri oluyoruz. Çünkü bilim kamusal değil ticari kullanılıyor. Ekonomide liberal bakışla; “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ilkesini benimseyenler düşüncede tiranlığı dayatıyorlar. Farklı düşünenleri cezalandırıyorlar.

Egemenlik milletindir diyenler seçmenin yarısından fazlasının oyunu alan belediye başkanlarını görevden alabiliyorlar. Devlet ekonomik hayata müdahale etmemelidir diyenler toplumun ekonomisini ellerine geçirdikten sonra gider musluğunu hep aynı yere doğru çeviriyorlar. Yurttaşı yoksullaştırırken bir avuç sermayeyi dünya sıralamasına gönderebiliyor.

Bu gidiş olumlu değildir. Aklımıza başımıza toplayıp yasalardan gelen haklarımızı kullanarak ses çıkarmalıyız. İdarenin direksiyonunu; kazanılmış evrensel hukuk ilkelerine, doğal yaşama ve akla-bilime doğru çevirmek için bir araya gelmeliyiz. Aksi halde tiranlık dünyayı teslim alacaktır.

Devamını Oku
Özhanlar Mobilya