Yazar arşivleri: BÜLENT AYAN

ÇİFTÇİNİN HÂL-İ PÜR-MELÂLİ!

Tarımda hasat zamanı geldiğinde çiftçinin gözü tarlasında olur…

Aylarca verdiği emeğin, harcadığı mazotun gübrenin, ilacın, alın terinin karşılığını alabilecek mi?

Ürününü satıp borcunu kapatabilecek mi?

Gelecek yıl yine aynı tarlaya tohum atabilecek mi?

Ama Edirne Ziraat Odaları İl Koordinasyon Kurulu’nun 22 Eylül’de İpsala’da yaptığı toplantının ardından kamuoyuna açıkladığı rakamlar, çiftçinin başka bir sorusunu daha gündeme taşıyor:

Çiftçi ürününü sattıktan sonra fiyat neden yükseliyor?

**

Kurulun açıklamasında buğdaydan kanolaya, ayçiçeğinden çeltiğe kadar birçok üründe dikkat çekici fiyat hareketlerine işaret ediliyor.

Buğdayın kilogram maliyetinin 18-20 lira olduğu belirtiliyor.

Toprak Mahsulleri Ofisi’nin açıkladığı 14 bin 750 ile 16 bin 500 lira arasındaki dönemde serbest piyasada 10-14 lira arasında satılan buğdayın, çiftçinin ürününün yüzde 70-80’ini satmasının ardından 18-20 lira seviyesine yükseldiği ifade ediliyor.

Ziraat Odaları da haklı olarak soruyor:

“Aradaki bu fiyat farkını kim kazanmıştır?”

İşte asıl mesele burada…

Çünkü çiftçi tarlasından kaldırdığı ürünü bekletemiyor.

Mazotçu beklemiyor.

Gübreci beklemiyor.

İlaççı beklemiyor.

Bankanın kredisi beklemiyor.

Borç beklemiyor.

Çiftçi de çoğu zaman ürününü hasat eder etmez satmak zorunda kalıyor.

Sonra…

Fiyat yükseliyor!

**

Kanola için de benzer bir tablo anlatılıyor.

Kilogram maliyetinin 27 lira olduğu belirtilen kanola, başlangıçta 22-27 lira seviyelerinde satılırken, çiftçinin elindeki ürünün yüzde 90’ını sattığı dönemin ardından 33 liraya çıkıyor.

Yine aynı soru:

15 günde ne değişti?

Çiftçinin tarlası mı değişti?

Mazot mu ucuzladı?

Gübre mi ucuzladı?

Üretim maliyeti mi düştü?

Hayır…

Değişen yalnızca fiyat!

Ve o fiyat yükseldiğinde ürünün büyük bölümünü elinden çıkarmış olan yine çiftçi…

**

Ayçiçeğinde ise mesele biraz daha büyük.

Çünkü ayçiçeği sadece bir tarla ürünü değil.

Trakya’nın, dolayısıyla Edirne’nin ekonomik hayatının önemli parçalarından biri.

Ziraat Odaları, son iki yılda yaşanan düşük verim ve fiyatlar nedeniyle ayçiçeği ekiminde yüzde 30’a varan azalma yaşandığını söylüyor.

Bu yıl ise yağışların da etkisiyle verim konusunda umutlar artmış.

Çiftçi, “Bu yıl hiç olmazsa biraz nefes alalım” demiş.

Ama ardından ithalat politikalarındaki değişiklikler ve ham yağ ithalatı gündeme gelmiş.

Ve fiyatlar yeniden aşağıya gelmiş.

Ziraat Odaları burada da uyarıyor:

Bugünün fiyat politikası yarının ekim kararını belirler.

Çiftçi para kazanamazsa ayçiçeği ekmez.

Ayçiçeği ekilmezse ithalat artar.

İthalat arttıkça dışarıya daha fazla döviz gider.

Döviz giderken de sadece çiftçi değil, hepimiz kaybederiz.

Çünkü sofradaki yağın fiyatı tarladaki ayçiçeğinden bağımsız değildir.

**

Şimdi sıra Edirne’nin bir başka stratejik ürününde…

Çeltik!

Edirne’nin tarımında da ekonomisinde de çeltiğin yeri ayrı.

Hasat başladı.

İlk veriler normal bir sezonu işaret ediyor.

Ama üreticinin gözü yine fiyatta.

Ziraat Odaları, kilogram maliyetinin 47 lira olduğunu belirtiyor ve TMO’dan en az yüzde 35 fiyat artışı bekliyor.

Üstelik üretici sadece tarladaki maliyetlerle boğuşmuyor.

Mazot var.

Gübre var.

İşçilik var.

Sulama var.

Girdi maliyetlerindeki artış da cabası…

Dolayısıyla çeltik fiyatı yalnızca çeltik üreticisini değil, Edirne ekonomisinin tamamını ilgilendiriyor.

**

Bir de destek meselesi var.

Kâğıt üzerinde destek artıyor.

Ama çiftçinin satın alma gücü aynı oranda artmıyor.

Ziraat Odaları’nın açıklamasında çok çarpıcı bir karşılaştırma var:

2025 yılında buğdayda dönüm başına 806 liralık destekle 15,5 litre mazot alınabilirken, 2026 yılında 954 liralık destekle alınabilen mazot miktarının 9,5 litreye düştüğü belirtiliyor.

Rakamlar ortada.

Destek artmış görünüyor.

Ama çiftçinin aldığı mazot azalmış.

Üstelik bu desteklerin 2027’nin şubat ve mart aylarında ödeneceği belirtiliyor.

Bugünün mazot fiyatıyla yarının desteğini ölçmeye kalkarsanız…

Çiftçinin neden “Destek değil, zamanında ödeme” dediğini daha iyi anlarsınız.

**

Bütün bunların sonunda Ziraat Odaları’nın çok önemli bir uyarısı var:

Desteklerin ekim sonuna kadar ödenmesi ve düşük fiyatlardan dolayı oluşan kayıpları telafi etmek amacıyla yeniden kilogram başına prim verilmesi isteniyor.

Çünkü mesele yalnızca çiftçinin cebindeki para değil.

Mesele tarlanın boş kalıp kalmayacağı…

Köylerin yaşayıp yaşamayacağı…

Gençlerin toprağa dönüp dönmeyeceği…

Ve en önemlisi…

Soframıza koyacağımız gıdanın nereden geleceği.

Çiftçi üretmezse ne olur?

Bu sorunun cevabını market raflarında aramaya başladığımızda iş işten geçmiş olabilir.

O nedenle Ziraat Odaları’nın açıklamasının son cümlesi aslında bütün tartışmanın özeti:

“Biz üretmezsek ülke aç kalır!”

**

Biz de buradan bir cümle ekleyelim:

Çünkü tarlada kaybedilenin faturası, eninde sonunda sofraya gelir.

Ve o faturayı da yalnızca çiftçi ödemez.

**

Bir-iki cümle daha şart gibi…

Edirne Ziraat Odaları İl Koordinasyon Kurulu’nun İpsala’daki toplantısından tam 17 gün önce Trakya’nın bereketli toprakları için 5 Eylül 2026 tarihli Resmi Gazete’de “acele kamulaştırma” kararı yayımlandı…

Bunun üzerine söz konusu kararla gündeme gelen “kaya gazı” konusunda pek çok kişi ve kuruluş talep ve endişelerini dile getirdi, getirmeye devam ediyor.

Ancak, kararın birinci derece muhatabı başta Ziraat Odaları olmak üzere çiftçi kuruluşlarından bugüne kadar kamuoyuna yansıyan bir açıklama görmediğimi de belirtmek isterim.

Son açıklamayı geçen Cuma Trakya Platformu Edirne İl Yürütmesi’nden duyduk…

Bu kararın ulusal gıda güvenliği ve ekosistem bütünlüğü açısından ciddi riskler barındırdığı ileri sürüldü…

Anlaşılan o ki, Trakya Platformu bu konuda oldukça ciddi…

Onların gazı alınacak gibi değil!

EDİRNE SPORUNDA GERİ VİTES!

2026-2027 Eğitim ve Öğretim Yılı geçtiğimiz hafta bugün başladı.

Sendikalardan, siyasi partilerden eğitimdeki olumsuzluklara yönelik açıklamalar birbirini izledi.

Son açıklama Öğrenci Veli Derneği Edirne Şubesi’nden geldi.

Yeni eğitim-öğretim döneminin, bir yıldır değişmeyen sorunlarla açıldığına dikkat çekildi.

Yoksulluk büyürken ücretsiz okul yemeğinin hâlâ verilmediği vurgulandı.

Geçen Cuma günkü nüshamızda bu önemli konuya, “Yeni ders yılında da sorunlar aynı… Okul yemeği ne zaman?” diye sorarak manşetten yer verdik…

**

Dernek tarafından, kamusal eğitime bütçeden ayrılan payın giderek düşmesinin sorunların ana kaynağını oluşturduğunun altı çizildi…

Laik ve bilimsel eğitimdeki aşınmanın derinleşerek devam ettiği belirtildi…

Yetersiz okullaşmanın getirdiği sorunların, eğitime erişimdeki eşitsizliği beslediğine dikkat çekildi…

Türkiye’de milyonlarca çocuğun ekonomik krizle derinleşen yoksulluktan etkilendiği vurgulandı…

Çocukların yoksulluk nedeniyle okula devam edemedikleri vurgulandı…

Buraya ayrı bir parantez açmak gerekiyor:

“Devam edebilenler ise okula aç gitmektedir” denildi…

**

Öğrenci Veli Derneği’nin, bu tablonun yerel yüzünü de ihmal etmediğini gördük.

Mesela, fiziki yetersizlikler!

Özellikle yerleşim bölgelerindeki kalabalık sınıflar!

Birleştirilen okullar!

İnşası bekleyen projeler!

**

Şimdi yazmaya çalışacaklarım, Öğrenci Veli Derneği’nin söz konusu açıklamasında yer almıyor.

Ama yine okullarla ilgili…

Sporla iç içe olan, bir öğrenci velisi dostumdan yukarıdaki haberin yayınlandığı gün WhatsApp üzerinden bir ileti aldım.

Sonra ilgimi çekince kendisiyle telefonla da görüşerek konuyu tam anlamıyla kavramaya çalıştım.

Edirne’de kulüpler antrenmanlarını okul spor salonlarında yapıyor.

Gelinen noktada, Edirne’de okul spor salonlarının ihale yoluyla kiraya çıkarılacağı yönündeki söylemler giderek yayılıyor.

İhalede alt yüklenici olmayacak…

Sadece ihaleyi alan kulüp alanı kullanabilecek.

Bir başka deyişle, diğer kulüpler karşıdan bakacak!

Bazı illerde bu tür ihalelerin yapıldığını öğreniyoruz.

Astronomik rakamlar…

Yıllık 2 milyon, 2,5 milyon lira…

Hem de KDV hariç!

“Bunu karşılayacak Edirne’de ne kulüp var ne de bir takım var” diyor dostum.

Hadi, diyelim ki bu rakamlar karşılandı.

Edirne’de 4-5 salon varsa…

4-5 takım!

Bu ne demek?

Yakın zamanda Edirne’nin sporunu geliştirelim, spora katkı verelim derken, ortada takım kalmaması demek!

Belki de voleybol ve basketbol liglerinin bile kurulamayacak duruma gelmesi demek…

**

Okullar gibi spor dünyası da 2026-2027 sezonuna girdi.

Ne var ki Edirneli sporseverler sezona oldukça tatsız başlıyor.

Değerli kardeşim İsmail Demiray’ın Edirne’de bu alanda gelinen durumu değerlendirdiği yazısını geçtiğimiz günlerde “Sporda Fiyasko” başlığıyla okurlarımıza sunmuştuk.

Edirnespor 3. Lig’den amatöre düştü…

Milyonlarca lira harca, düş!

DSİ Kadın Basketbol Takımı, Türkiye Kadınlar Basketbol Ligi’ne veda etmek zorunda kaldı.

Bu da parasızlıktan…

Bir Olin Edirne vardı basketbolda…

Bir rüya gibi geldi, geçti.

O da öyle…

Voleybolda, hentbolda durum ortada…

Bunlar da aynen…

**

Tüm bunları düşünürken…

Öğrenci velisi dostumun okul spor salonları derdi beni de gerdi!

Çünkü mesele sadece bir salon meselesi değil.

Mesele, çocukların spor yapabileceği alanların nasıl kullanılacağı…

Mesele, kulüplerin ayakta kalıp kalamayacağı…

Mesele, Edirne’nin gelecekte hangi branşlarda takım çıkarabileceği…

Bugün birkaç milyon liralık bir ihale bedelini konuşuyoruz.

Yarın belki de “Edirne’de neden takım yok?” diye soracağız.

O zaman da dönüp kendimize bakmamız gerekecek.

Çünkü sporcu yetiştirmek istiyorsak önce çocuklara oynayacak alan bırakmamız gerekiyor.

Kulüplerin nefes almasını istiyorsak, onların nefesini kesecek maliyetleri de iyi hesaplamamız gerekiyor.

Yoksa…

Edirne sporunu ileri götürelim derken;

Geri vitese takmış olmayalım!

MAVİ BAYRAK – 2

Saros’da sezon bitti sayılır…

Geçen hafta bugün bu köşede, Edirne İl Genel Meclisi Toplantısı’nda gündeme gelmesi üzerine Saros’da “Mavi Bayrak”sızlık konusunu ele almaya çalıştım.

İl Genel Meclisi Turizm Komisyonu tarafından sunulan raporda, dünyanın kendi kendini temizleyebilen sayılı su kaynaklarından biri olarak gösterilen Saros Körfezi’nde Mavi Bayraklı plaj bulunmadığına dikkat çekilmişti.

Enez İl Genel Meclis Üyesi Şenol Kılıç da söz alarak, önceleri İstanbul Üniversitesi tesisleri ile Erikli’de “Mavi Bayrak” bulunduğunu söylemişti.

Yani, varmış da yalan olmuş…

**

Sosyal medyada paylaştığım “Mavi Bayrak” yazıma kıymetli dostum Şükrü Akıllı, fotoğrafla birlikte eklediği yorumla oldukça somut bir katkıda bulundu.

Aynen şöyle:

“Sevgili Bülent arkadaşım, öncelikle mavi bayrak konusuna değinmenizden dolayı teşekkür ederim.

Saros Körfezi’nde Erikli sahiline ilk defa Mavi Bayrak 2014 ve 2015 yıllarında alınmıştır. Erikli’de görev yaptığım o yıllarda özel gayret ve çalışmalarım, emeklerim sonucunda Türkiye Çevre Eğitim Vakfı’na başvurduk.

33 temel kriteri karşılayan prestijli bir çevre ödülünü 2014 ve 2015 yıllarında iki defa aldık. Resmi törenle 23.6.2014 tarihinde Erikli sahilinde Mavi Bayrağı çektik. Uluslararası düzeyde il olarak Edirne’yi, sahil olarak da Erikli’yi tanıtma onurunu yaşattık.

Ben de iki yıl Mavi Bayrak temsilciliğini yaptım. Daha sonraki yıllarda Mavi Bayrak alındığına tanık olmadım. Bu bilgiyi de paylaşmak istedim.”

**

Daha sonra kendisiyle WhatsApp üzerinden yazıştık.

O yıllarda Erikli’de Turizm Kooperatifi olarak adeta bir belediye gibi çalıştıklarını anlattı.

Daha sonra kooperatifi feshederek Erikli’yi Keşan Belediyesi’ne devrettiklerini söyledi.

Öngörülen kriterleri yerine getirmenin kolay olmadığını da anlattı.

“Bu çalışmaları yapacak ve amaç edinen kimse de yok düşüncesindeyim” diye ekledi.

Kooperatif belediye gibi çalışırken Mavi Bayrak alan Erikli, anlaşılan o ki devrettikleri belediye aynı şekilde çalışamayınca Mavi Bayrak’a da veda etmiş.

Kısacası…

Mavi Bayrak sizlere ömür!

**

Müşerref Gizerler arkadaşımız da endişelerini şöyle dile getirdi:

“Keşan Sazlıdere köyü sahilinde yapılan BOTAŞ FSRU limanı yapım aşamasında Saros Körfezi’nde büyük tahribata yol açtığı ve doğalgaz taşıyan tankerlerin zararlarının devam edeceği hususları çevre uzmanlarınca, Saros Gönüllüleri’nce de defalarca gündeme getirilmişti.

Gelecekte kendini temizleme hızı korkarım yetersiz kalacak gibi.

Bu yıl ağustos ayında dip akıntılarını ve su soğukluğunu ben yeterince hissetmedim. Ayrıca sizin de belirttiğiniz üzere çevre kirliliği aldı başını gidiyor, derelerden akan kimyasallı sular hep risk.”

**

Erkut Erdem’in tespitleri de dikkat çekici:

“Balıkçı barınaklarının yol açtığı kıyı erozyonu nedeniyle Gülçavuş, Yayla gibi yerlerde kumsal kalmadı. Plajlar çamur, kaya doldu, kum kalmadı.

Mavi Bayrak için önce plaj lazım.

Balıkçı barınakları Mavi Bayrak alacak plaj bırakmadı.”

**

Peki, “sizlere ömür”e neden olan kriterlere şöyle bir göz atsak…

Kriterler; zorunlu (z) ve tavsiye niteliğindeki kılavuz (k) ilkeler olmak üzere iki grupta sınıflandırılıyor.

Kriter 1: Mavi Bayrak Programı ve diğer FEE eko-etiketi ile ilgili bilgiler plajda sergilenmelidir. (z)

Kriter 2: Sezon süresince farklı kategorilerde en az beş çevre bilinçlendirme etkinliği gerçekleştirilmelidir. (z)

Kriter 3: Yüzme suyu kalitesi bilgileri (deniz suyu analiz sonuçları) plajda sergilenmelidir. (z)

Kriter 4: Plaj kullanıcıları için yörede yer alan ekosistem, hassas doğal alanlar, çevresel unsurlar ve kültürel alanlar ile ilgili bilgiler panoda sergilenmelidir. (z)

Kriter 5: Plajda bulunan donanımı ve olanakları gösteren bir harita Mavi Bayrak Panosu’nda sergilenmelidir. (z)

Kriter 6: Yasalara göre hazırlanan plaj davranış kuralları panoda sergilenmeli ve plaj kullanımını düzenleyen yasalar istenildiğinde kolayca ulaşılabilecek bir yerde bulundurulmalıdır. (z)

Kriter 7: Plaj, numune alım yöntemi ve numune alma takvimi konusundaki şartlara tamamen uymalıdır. (z)

Kriter 8: Plaj, alınan numunelerin analizi konusunda yüzme suyu kalitesi analiz standartları ve şartlarına tamamen uymak zorundadır. (z)

Kriter 9: Sanayi ve kanalizasyon atıkları plaj alanını etkilememelidir. (z)

Kriter 10: Yüzme suyu değerleri, mikrobiyolojik parametreler için verilen limitler içerisinde olmalıdır. (z)

Kriter 11: Yüzme suyu fiziksel ve kimyasal parametreler için verilen limitler içerisinde olmalıdır. (z)

Kriter 12: Plajın bağlı olduğu yerel yönetim/plaj yöneticisi, plajlarda çevresel denetimleri ve kontrolleri yapmak ve bir çevre yönetim sistemini oturtmak amacıyla belde bazında Mavi Bayrak Plaj Yönetim Komitesi oluşturmalıdır. (k)

Kriter 13: Plaj, arazi kullanımı ve işletme açısından kıyı alanları kullanımını içeren tüm yasa ve yönetmeliklere uymalıdır. (z)

Kriter 14: Hassas alanların yönetiminde ilgili yönetmeliklere uyulmalıdır. (z)

Kriter 15: Plaj temiz tutulmalıdır. (z)

Kriter 16: Plaja gelen yosun ve diğer doğal bitki kalıntıları, kötü bir görüntü yaratmadığı sürece plajda bırakılmalıdır. (z)

Kriter 17: Plajda yeterli sayıda çöp kutusu, atık konteyneri bulunmalı, düzenli olarak boşaltılmalı ve temiz tutulmalıdır. (z)

Kriter 18: Geri dönüştürülebilen atıkların ayrı ayrı toplanabilmesi için imkânlar olmalıdır. (z)

Kriter 19: Yeterli sayıda sıhhi olanaklar (tuvalet-lavabo) bulunmalıdır. (z)

Kriter 20: Sıhhi olanaklar temiz tutulmalıdır. (z)

Kriter 21: Sıhhi olanaklar atık su sistemine bağlı olmalıdır. (z)

Kriter 22: Plajda izinsiz kamp, araç kullanımı ve herhangi bir atık boşaltımı yapılmamalıdır. (z)

Kriter 23: Köpekler ve diğer evcil hayvanların plaja girişleri katı bir şekilde kontrol edilmelidir. (z)

Kriter 24: Plajın bütün yapı ve ekipmanları bakımlı olmalıdır. (z)

Kriter 25: Yörede deniz ve tatlı su hassas alanları varsa, buradaki doğal yaşamı izleme programı uygulanmalıdır. (z)

Kriter 26: Plaj alanına ve belde içerisinde sürdürülebilir ulaşım araçları (toplu taşıma, bisiklet vb.) teşvik edilmelidir. (k)

Kriter 27: Kamu güvenliği için gerekli önlemler alınmalıdır. (z)

Kriter 28: Plajda ilkyardım malzemeleri bulundurulmalıdır. (z)

Kriter 29: Kirlilik kazaları ve riskleri ile mücadele edebilecek acil durum planları oluşturulmalıdır. (z)

Kriter 30: Plajda farklı kullanımlar sonucu olabilecek kazalara karşı önlemler alınmalıdır. (z)

Kriter 31: Plajda kullanıcıların güvenliği için gerekli önlemler alınmalı ve halka ücretsiz erişim hakkı tanınmalıdır. (z)

Kriter 32: Plajda içme suyu bulundurulmalıdır. (k)

Kriter 33: Beldede en az bir Mavi Bayraklı plajda engelliler için tuvalet, erişim rampası gibi imkânlar bulunmalıdır. (z)

**

Ben saydım…

Üç tane (k) var!

Geriye kalan 30 kriterin tamamı (z)!

Yani…

z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z, z!

(Z)or dostum, (z)or…

Ama asıl zor olan bu 30 kriteri yerine getirmek mi?

Yoksa Saros gibi bir değeri yıllar içinde “Mavi Bayrak”sız bırakmak mı?

İşte onu da si(z) düşünün…

MAVİ BAYRAK

Edirne İl Genel Meclisi Turizm Komisyonu tarafından hazırlanan ve geçen haftaki oturumda sunulan raporda, dünyanın kendi kendini temizleyebilen sayılı su kaynaklarından biri olarak gösterilen Saros Körfezi’nde Mavi Bayraklı plaj bulunmadığına dikkat çekildi…

Saros’ta “Mavi Bayrak” konusuna hem bu köşede hem de Hudut Gazetesi olarak daha önce dikkat çekmeye çalışmıştık.

Komisyon Başkanı Salih Akar, söz konusu raporu aktarırken, Saros Körfezi gibi eşsiz bir kıyıya sahipken hâlâ bir tane bile Mavi Bayraklı plajın olmamasının düşündürücü olduğunu, bunun turizm potansiyelinin yeterince değerlendirilemediğini gösterdiğini söyledi…

Akar’a göre Saros’un hak ettiği değere kavuşması için artık somut adımların atılması gerekiyor…

**

Peki, Mavi Bayrak için ne gerekiyor?

Mavi Bayrak Programı, kâr amacı gütmeyen uluslararası bir sivil toplum örgütü olan Uluslararası Çevre Eğitim Vakfı tarafından yürütülüyor.

Programdaki kriterler; yüzme suyu kalitesi, çevre yönetimi, çevre eğitimi ve can güvenliği konularında yüksek standartlara ulaşmayı hedefliyor.

Bu kriterler, yerel yönetimler ve plaj işletmeleri için zorunlu ve tavsiye niteliğindeki ilkeler olmak üzere iki grupta sınıflandırılıyor.

Ancak kriterlerin büyük bölümü zorunlu…

Yani bir plajın Mavi Bayrak ödülü alabilmesi için bunlara uyması gerekiyor.

Örneğin; deniz suyu analiz sonuçlarının kamuoyuyla paylaşılması, plajın temiz tutulması, yeterli sayıda çöp kutusu ve atık konteynırı bulunması, geri dönüştürülebilir atıkların ayrı toplanması, tuvalet ve lavabo gibi sıhhi olanakların yeterli ve temiz olması gerekiyor.

Sanayi ve kanalizasyon atıklarının plaj alanını etkilememesi de zorunlu kriterler arasında…

Bunların yanı sıra kamu güvenliği için gerekli önlemlerin alınması, ilkyardım malzemelerinin bulundurulması, olası kirlilik ve diğer risklere karşı acil durum planlarının hazırlanması da isteniyor.

Yani, Mavi Bayrak kırtasiyeci ya da marketten alınmıyor.

Bu kriterler için bir hayli terlemek gerekiyor…

**

Aynı toplantıda Enez İl Genel Meclis Üyesi Şenol Kılıç’ın değindiği husus da çok ilginç.

Önceleri İstanbul Üniversitesi tesisleri ile Erikli’de Mavi Bayrak olduğunu söylüyor.

İki Mavi Bayrak varken şimdi elde var sıfır!

Bu konuda küçük bir hesap yapalım:

İki ileri, bir geri gidilse bile Saros’ta bugün bir hayli Mavi Bayrak dalgalanabileceği ortaya çıkıyor.

Doğru hesap ise iki ileri gitmişken iki geri gelindiğini gösteriyor.

Dedik ya; sıfır!

**

Mavi Bayrak kriterleri ortada…

Bölgedeki çevre kirliliği de gözler önünde…

En taze örnek:

Hani o geçmişte Mavi Bayrak dikili olduğu söylenen Erikli’de var ya;

Daha bir kaç gün önce Çevre ve Güç Birliği Derneği önderliğinde “İz Bırak, Çöp Bırakma” sloganıyla dernek üyeleri ve çevre dostları buluşarak sahil temizliği yaptı!

Mavi Bayrak bir kenara…

Bereket körfez kendi kendini temizliyor.

Yoksa Saros, toz!

ÇELTİKTE İNCE HESAPLAR

Türkiye’de çeltik üretiminin yaklaşık yüzde 40’ının karşılandığı Edirne’de ürünün hasadına başlandı.

Ve bununla birlikte, henüz ne zaman açıklanacağı bilinmeyen çeltik fiyatı da daha bugünden üreticilerin rüyalarındaki yerini aldı.

**

Sezonla birlikte Tarım ve Orman Bakan Yardımcısı Ebubekir Gizligider, geçen hafta Çarşamba günü İpsala’da çeltik hasadına katıldı.

İsmail Boz adlı üreticiye ait çeltik tarlasında düzenlenen programın ardından biçerdövere binen Gizligider, ilk hasadı gerçekleştirdi.

Görüntüler güzel de, fiyat?

**

Gizligider’in İpsala’ya gittiği günden bir gün önce aynı ilçeye bağlı Paşakövde’ki bir çeltik tarlasında açıklama yapan YENİ Partili, CHP Edirne eski Milletvekili ve Namık Kemal Üniversitesi Ziraat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Okan Gaytancıoğlu, artan üretim maliyetlerine dikkat çekerek çeltikte kilogram fiyatının 55 TL olması çağrısında bulundu.

Gaytancıoğlu’nun beraberindeki YENİ Parti İpsala İlçe Başkanı, çeltik üreticisi İsmail Göksu da 37 bin 815 TL harcama yapılan 1 dekar alanda ortalama 800 kilogram verim alınması halinde kilogram başına maliyetin yaklaşık 47 TL olduğuna dikkat çekerek, üretimin devamlılığı için fiyatın en az 55 lira olmasını talep ettiklerini söyledi.

15 gün önce ziraat odasında, ticaret borsaları, ziraat odası başkanları, çeltikçiler birliği yönetim kurulu üyeleri ve çiftçilerin katılımıyla yaptıkları toplantıda bir maliyet hesabı çıkardıklarını anlatan Göksü, bir türlü bu hesabından içinden çıkamadıklarını aktardı.

Sanki labirent!

**

Hudut Gazetesi olarak bir gün sonra bu konuyu “Çeltikte 55 lira çağrısı!” başlığıyla okurlarımızla paylaşırken, İsmail Göksu’yu arayarak çeltikteki o işinden çıkamadıkları 47 liralık maliyet hesabını öğrenmek istedim.

İşte o rapordaki rakamlar:

Çeltik ruhsatiye bedeli: 65 TL

Kira bedeli: 13 TL

Mazot bedeli: 1.900 TL

Gübre bedeli: 2.500 TL

Tohum bedeli: 2.000 TL

Zirai mücadele ilaçları ve işçilik: 4.500 TL

Su bedeli: 2.500 TL

İşçilik ve iaşe bedeli: 2.500 TL

TARSİM sigorta bedeli: 400 TL

Finansman giderleri: 1.600 TL

Amortisman, bakım ve onarım gideri: 2.500 TL

Hasat: 3.000 TL

Depolama: 1.350 TL

1 dekar çeltik maliyeti toplam: 37.815 TL.

Ortalama 1 dekar verim: 800 kilogram.

1 kilogram çeltik maliyeti: 47,268 TL.

**

Çeltikte maliyet ortada…

Gözler Toprak Mahsulleri Ofisi’nde…

Hem Gaytancıoğlu hem de Göksu aynı paylaşımda bir başka önemli konuya daha dikkat çekiyor.

Edirne’deki çeltik tarlalarının yüzde 70’inde “Provisia” denilen uzun ve ince taneli bir çeltik çeşidi ekiliyor.

Hastalıklara dayanıklı olması, kırmızı tane yapmaması ve yüksek verimli olması gibi nedenlerle üreticiler bu çeşidi tercih ediyor.

Ama nedense TMO bu çeşidi yok sayıyor ve satın almıyor.

Halbuki TÜİK verilerine göre 2025 yılının tamamında 146,7 milyon dolarlık pirinç ithalatı yapılıyor.

Rakamları incelediğimizde Hindistan, Çin, Kamboçya gibi ülkelerden bu çeşide benzer uzun taneli çeşitler ithal ediliyor.

O zaman soru şu:

İthal ederken bu tip çeşitler yurtiçinde satılabiliyor, peki çiftçi ürettiğinde neden TMO bu çeşitlerin yüzüne bakmıyor?

**

Bir başka kritik soru da şu:

Çeltik fiyatı ne zaman açıklanacak?

2025 yılı ürünü için alım fiyatını hasattan yaklaşık 4 ay sonra, 23 Ocak 2026’da açıklayan TMO, büyük tepki görmüştü.

Aynı filmi bu yıl da aynı şekilde vizyona sokması halinde perdeye 2027 yılı Ocak ayı yansıyacak…

Hadi derler ya:

“Ölme eşeğim ölme!”

Dileriz bu yıl böylesine sarkmaz…

**

Sonuçta maliyetler de, uygulamalar da ortada…

Kafalar karışık.

Çeltikçi içinden çıkılmaz hesabın ufkunda!

Yani…

Bakalım nasıl ayıklayacaklar pirincin taşını?

BİR TEŞEKKÜR İLANI

Bir teşekkür ilanı bazen yalnızca teşekkürden ibaret değildir.

Hele ki tam sayfa yayımlanıyorsa…

Hele ki altında Sultaniçe-Gülçavuş Sahili Çevre ve Dayanışma Yurttaş Platformu’nun imzası bulunuyorsa…

Ve hele ki teşekkür edilen kişi Edirne Valisi Yunus Sezer ise…

Bu ilanı biraz daha dikkatli okumak gerekiyor.

Çünkü Sultaniçe-Gülçavuş sahilinde yıllardır yaşanan sorunlardan biri, platformun başvurusu üzerine Valilik müdahalesiyle çözüme kavuşmuş.

Söz konusu sahillerde çevre kirliliğine ve halk sağlığına tehdit oluşturduğu belirtilen, yasa dışı konuşlandığı ifade edilen karavan ve çadırlar Vali Yunus Sezer’in talimatıyla kaldırılmış.

Platform da bunun üzerine Vali Sezer’e teşekkür etmiş.

Bence çok yerinde…

Çünkü kamu otoritesinin, vatandaşın yıllardır dile getirdiği bir soruna hızlı biçimde müdahale etmesi, olması gerekenin ta kendisi.

İşte o teşekkür ilanı geçtiğimiz hafta bugün Hudut’ta yayınlandı…

Ama…

**

Teşekkür ilanının devamını okuyunca görüyoruz ki Sultaniçe-Gülçavuş’ta mesele karavanlardan ibaret değil.

Platform, 17 Temmuz 2026 tarihli ve 1828 kayıt numaralı dilekçede yer alan diğer sorunların da bir an önce çözülmesini istiyor.

Ve ortaya konulan talepler, üzerinde ciddi biçimde durulmayı hak ediyor.

Çünkü burada yaklaşık 2 bin 400 meskenin bulunduğu bir sahil bölgesinden söz ediliyor.

Bu insanların önemli bölümünün emekli ve dar gelirli olduğu ifade ediliyor.

Ve platformun en dikkat çekici itirazlarından biri şu:

Zira, buradaki vatandaşlar Enez Belediyesi’nden yıllardır hiçbir hizmet almamalarına rağmen emlak vergisi ödüyor

Üstelik platform, bu yıl emlak vergisinin bir önceki yıla göre üç kat arttığını belirtiyor.

Şimdi insan ister istemez soruyor:

Vergi ödeyen vatandaşın karşılığında hizmet beklemesi çok mu?

Elbette değil.

Vatandaşın talebi de zaten ayrıcalık değil.

Yol istiyor.

Su istiyor.

Kanalizasyon istiyor.

Temizlik istiyor.

Çevre düzenlemesi istiyor.

Yani yaşamın en temel ihtiyaçlarını karşılayacak kamu hizmetlerini istiyor.

**

Platformun teşekkür metninde çok önemli bir başka ayrıntı daha var.

Sahildeki altyapı yatırımlarının da sorunlu olduğu ileri sürülüyor.

Atık su terfi istasyonlarının sürekli müdahale gerektirdiği, arıtma tesisinin verimli çalışmadığı, bunun da kötü koku ve çevre kirliliğine yol açtığı belirtiliyor.

Temiz su isale hattında ise basınç sorunları ve sık sık patlaklar yaşandığı ifade ediliyor.

Bunlar küçük meseleler değil.

Hele konu yaz aylarında binlerce kişinin yaşadığı bir sahil bölgesiyse…

Daha da önemli.

**

Bir de ücretler konusu var.

Platform, bu yıl çöp toplama hizmet bedelinin yüzde 80, atık su bedelinin ise yüzde 50 artırıldığını belirterek, bu artışların 2025 yılı TÜİK enflasyon oranı olan yüzde 30,89’un üzerinde olmasını sorguluyor.

Atık su bedelinin 12 ay boyunca tahsil edilmesine de ciddi itiraz olduğunu söylüyor.

Yani ortada yalnızca “hizmet alamıyoruz” şikâyeti yok.

“Ödediğimiz vergiler ve bedeller karşılığında aldığımız hizmetin niteliği nedir?” sorusu var.

İşte bence meselenin düğümlendiği yer burası.

Vatandaş kamu hizmetinin müşterisi değildir.

Vergisini ödeyen yurttaştır.

Dolayısıyla ödediği verginin karşılığında temel kamu hizmetlerinin sunulmasını istemesi de son derece doğal bir beklentidir.

**

Sultaniçe-Gülçavuş’ta karavan ve çadır meselesinin çözülmüş olması önemli.

Vali Yunus Sezer’e bu nedenle teşekkür edilmesi de anlaşılır.

Ama teşekkür ilanının bize söylediği başka bir şey daha var:

Bir sorun çözüldü diye dosya kapanmış değil.

Tam tersine…

Şimdi sırada diğer sorunlar var.

Ve bunların çözümü için vatandaşın gözü yine kamu yönetiminde.

Aslında dosya şimdi açılıyor!

Japonlar neden Edirne’ye gelmiyor?

Edirne Japonya’da…

Hudut Gazetesi, 12 Ağustos Çarşamba günü bu manşetle okurlarıyla buluştu…

**

Bazen bir fotoğraf, yüzlerce tanıtım broşüründen daha fazlasını anlatır.

Hele o fotoğraf, Edirne’den binlerce kilometre uzakta, Japonya’nın başkenti Tokyo’da sergileniyorsa…

Dumlupınar Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Çizgi Film ve Animasyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hami Onur Bingöl’ün “Edirne-2” isimli fotoğraf sergisinin 14-27 Ağustos tarihleri arasında Tokyo’da sanatseverlerle buluşması, doğrusu beni oldukça heyecanlandırdı.

Çünkü bu sergi, sadece bir fotoğraf sergisi değil.

Edirne’nin tarihini, kültürünü, mimarisini ve kent belleğini Japonya’ya taşıyan önemli bir tanıtım fırsatı.

Üstelik sergi, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, T.C. Tokyo Büyükelçiliği ve Tokyo Kültür ve Tanıtma Müşavirliği’nin destekleriyle gerçekleştiriliyor.

40 fotoğraftan oluşan “Edirne-2”, Prof. Dr. Bingöl’ün objektifinden Edirne’nin farklı yüzlerini Japon sanatseverlerle buluşturuyor.

**

Buraya kadar her şey güzel.

Ama asıl mesele bundan sonra başlıyor.

Prof. Dr. Bingöl ile yaptığım görüşmede kendisi, Japonların Türkiye’de en az gittikleri bölgelerden birinin Trakya olduğunu söyledi.

Bu bilgi beni düşündürdü.

Çünkü Japon turistlerin önemli bir özelliği, yalnızca deniz, kum ve güneş peşinde olmamaları.

Onların kültür turizmine ilgi gösterdiklerini özellikle vurguluyor Bingöl.

Peki o zaman…

Japonlar neden Edirne’ye gelmiyor?

İşte asıl soru bu.

**

Çünkü Edirne’nin Japon turistin aradığı kültürel miras açısından eksiği yok.

Hatta fazlası var.

Edirne, Osmanlı İmparatorluğu’nun ikinci başkenti.

Bin 585’ten fazla tescilli tarihi yapıya sahip.

Avrupa’da metrekareye düşen tescilli tarihi eser sayısı bakımından İtalya’nın Floransa kentinin ardından ikinci sırada olduğu ifade ediliyor.

Selimiye Camii başta olmak üzere camileri, köprüleri, saray kalıntıları, çarşıları, hanları, hamamları, müzeleri, Karaağaç’ı ve daha nice tarihi değeriyle Edirne, adeta açık hava müzesi.

Üstelik bütün bunlar yalnızca geçmişten kalan taş yapılar değil.

Edirne’nin her sokağında, her meydanında, her tarihi yapısında bir hikâye var.

Tam da kültür turizmi için…

Tam da Japon turistin ilgisini çekebilecek türden.

O halde sorun Edirne’nin sahip olduklarında değil.

Galiba sorun, sahip olduklarımızı dünyaya ne kadar anlatabildiğimizde.

**

40 yılı aşan gazetecilik hayatımda Edirne’de Japon turist sayısının dikkate değer bir düzeye ulaştığını söylemek zor.

Oysa Japonya’da Edirne’yi anlatmak için bugün önemli bir fırsat yakalanmış durumda.

Prof. Dr. Hami Onur Bingöl, objektifini Edirne’ye çevirmiş ve ortaya çıkan 40 fotoğrafı Tokyo’ya taşımış.

Üstelik bunu yalnızca bir sanat çalışması olarak değil, Haziran ayında yaşamını yitiren, Edirne’nin Süloğlu ilçesine bağlı Keramettin Köyü’nden Bellek Kitapevi’nin sahibi Mustafa Karaca’nın anısına ithaf ederek yapmış.

Bu ayrıntı da bana ayrıca anlamlı geliyor.

Çünkü Edirne yalnızca tarihi yapılardan oluşmuyor.

Edirne aynı zamanda bir bellek.

İnsanlarıyla, hikâyeleriyle, gelenekleriyle, sokaklarıyla ve yaşanmışlıklarıyla bir kent belleği.

“Edirne-2” sergisi de bu belleğin Tokyo’da görünür hale gelmesini sağlıyor.

Şimdi bize düşen ise bu fırsatı kaçırmamak.

Bir fotoğraf sanatçısının objektifiyle Tokyo’ya taşınan Edirne’yi, bu kez Japon turistlerin valizlerine koyup Edirne’ye getirebilmek…

Bunun yolu da yalnızca “Edirne’nin tarihi çok zengin” demekten geçmiyor.

Edirne’nin hangi değerlerinin Japon turist için ilgi çekici olduğunu anlatmak, Japonya’da tanıtım yapmak, kültür turizmine yönelik özel rotalar oluşturmak ve bu çalışmaları süreklilik kazandırmak gerekiyor.

Belki de Tokyo’daki bu sergi, bunun için güzel bir başlangıç olabilir.

Çünkü bazen bir kentin turizmde önünü açan şey, büyük projelerden önce küçük ama doğru bir adım olabiliyor.

ORMANLARIMIZ… BİR YIL ÖNCE ORMANLARIMIZ YANDI

Geçen yıl bugün ormanlarımız yandı. Canımızı, malımızı kurtardık ama ormanlarımızı kurtaramadık.

En büyük şanssızlığımız devam etmekte olan Çanakkale orman yangınlarıydı. Bütün yangın ekiplerinin Çanakkale’de olması sonucu geç müdahale edilmesi nedeniyle kurtulamadı Büyükevren/Gülçavuş arasındaki ormanlarımız.

Geçt de olsa yapılan müdahaleler sonunda başta Edirne Valisi Sayın Yunus Sezer ve Edirne Belediye Başkanı Sayın Filiz Gencan ve tüm ekiplerin çabalarıyla can ve mal kaybı yaşanmaması da mucize olsa gerek. Sahil halkı adına kendilerine teşekkür ediyoruz.

Gündüz başlamıştı yangın Büyükevren tarafında. Hızla ilerledi, akşam saatlerine doğru orman vasıtasıyla Gülçavuş köyüne, oradan da sahildeki yazlıklara ulaştı. Ekiplerin zamanında uyarıları sonunda Gülçavuş sahilinden konvoylarla, yürüyerek, koşarak Sultaniçe sahiline doğru bir akın başladı. Can kaygısı her şeyin üstüne çıktı.

Sultaniçe sahilinde binlerce insan birikti. Bütün gece boyunca yazlıklarının hemen dibinde devam eden sahile kadar hiç sönmeden yanan ormanlarını acı içinde seyrettik.

ÇAM AĞAÇLARI ÇIRA GİBİ YANDI

Yangının bu kadar hızla yayılmasına neden olan etken hiç kuşkusuz ormanların meşeden çam ağaçlarına dönük hatalı tercihlerdi.

Geceyi Sultaniçe sahilinde tamamladık uyumadan üzüntüyle yanan ormanlarımızı izleyerek. Sabah olduğunda büyük bir bölümü yanmış ormanlarımızdan tüten dumanlar üzüntümüzü daha da arttırdı. Geç olmayan bir saatte evlerimize dönmemiz için izin verildi.

Ormanlarımızın büyük bir bölümü yanmış, müdahaleler sonunda yazlıklarımız kurtulmuş ama yangın görüntüleri, halen yer yer devam eden ekiplerin kontrolünde halen duman tüten ormanın içinde yaptığım kısa gezintide gördüklerim içimi acıtmıştı.

Sonraki günlerde defalarca tekrar gittim yanan ormanımızın içinde. Yürümek, dolaşmak, gözlemlemek için.

TÜYLÜ MEŞELER YANGINA DİRENDİ

Dikkatimi çeken en önemli şey yanıp küle dönem çam ağaçlarına inat bölgede yoğun bir şekilde dağılmış durumda olan, yüzlerce yıldır bu bölgenin doğal bitki örtüsünü koruyan “Tüylü Meşe” ağaçlarının ve fidanlarının inadına yangına dayandığıydı.

Çıra gibi yanan çam ormanlarına karşın yangına direnen “Tüylü Meşe”lerimiz.

İlerleyen aylarda Gülçavuş, Büyükevren ve  Küçükevren köy muhtarları köylerinde yaşayan vatandaşların istekleri doğrultusunda dilekçeyle baş vururlar yetkili kurumlara;

“Bu bölgede çam ormanları olmaz, eski yıllara dönelim, bölgeyi meşe fidanlarıyla donatalım”

Bölgeyi en iyi bilen, bölgede yaşayan, çalışan, üreten köylülerimizin sesi olmuş muhtarlarımız, emeklerine sağlık.

FATMA AKSAL SÖZ VERDİ

Yaz başlangıcında bölgeye geldiğimde Sultaniçe köyüne Edirne Valisi Sayın Yunus Sezer ve Edirne Milletvekili Sayın Fatma Aksal da gelenler arasındaydı. Uygun bir anı kollayarak sayı vekilimize kendimi tanıtarak sorumu sordum;

“Sayın vekilim, yanan ormanlarımızın geleceği ile ilgili bir şeyler söylemek ister misiniz?”

“Muhtarlarımızın vermiş olduğu dilekçe bizlere ulaştı. Konu önümüzde, yetkili kurumlarla görüşmeler halindeyiz, bu bölge için en iyisini yapacağız, bundan emin olun” diye yanıtladı bizi vekilimiz. Umutlanmamız gerektiğini düşünüyoruz, umarız büyük bir hayal kırıklığı yaşamayız.

MUHTARLARIN DİLEKÇELERİ

Geçtiğimiz günlerde ormanda yürüyüşlerimiz esnasında temizlik çalışmaları yapan ekiplerden birisiyle ayak üste sohbet etme imkanı buldum. Görevli arkadaş soruma; “Şu anda temizlik çalışmaları yapıyoruz, aldığım duyum ormanın bir yıl boyunca kendi haline bırakılacağı. Şu anda ormanın her yerinde tekrar çıkan binlerce filiz var. Meşe ve çam filizleri bunlar. Eğer orman kendini onarmaya başlarsa kendi haline bırakılacak, orman kendini yenilemeyi başaramazsa tekrardan ekim yapılacakmış.”

Yine umutlanmalı mıyız diye sordum kendime. Bıraksınlar orman karar verir gelecekte olması gerekene.

 ORMAN KENDİNİ YENİLİYOR

Yine iki gün önce ormanda dolaştığımda ormanın içlerine doğru gidip dikkatle incelediğimde binlerce mini çamın fışkırır gibi çıktığına, yangına direnemeyen ama ölmemiş meşe diplerinden meşe fidelerinin yeşerdiğini gördüğümde göz yaşlarıma engel olamadım.

Ormanımız yeniden yaşama dönmeye çalışıyordu. Doğa kendini onarmaya başlamıştı bile. Eğer hatalı müdahaleler yapılmazsa birkaç yıl içinde ormanlarımızın tekrar ayağa kalktığını, doğal bir bitki örtüsüyle bölgeye can verdiğini göreceğiz.

Çocuklarımıza, torunlarımıza anlatacağımız büyük hikaye şimdi başladı.

ORMAN, KEÇİ VE İNAT

Yine aynı acıyı yaşıyoruz…

Takvimler yazı gösteriyor, televizyon ekranları ise alevleri…

Bir tarafta gökyüzünü kaplayan duman, diğer tarafta yüreğimizi kavuran görüntüler.

Her yıl olduğu gibi bu yıl da “çok üzgünüz” diyoruz.

**

Sonra?

Sonra bir sonraki yazı bekliyoruz.

Oysa artık kabul etmemiz gereken acı bir gerçek var.

Orman yangınları sadece doğal afet değildir.

Önemli bir bölümü insan ihmaliyle başlıyor.

Bir sigara izmariti, söndürülmeyen mangal ateşi, anız yangını, yol kenarına atılan cam şişe, tarım makinesinden sıçrayan kıvılcım…

Dakikalar içinde binlerce dönümlük ormanlık alan, içinde yaşayan canlılarla birlikte yok olup gidiyor.

**

İşin daha da düşündürücü tarafı ise iklim krizi.

Uzmanlar yıllardır aynı uyarıyı yapıyor.

Kuraklık uzuyor.

Sıcaklık artıyor.

Toprak nemini kaybediyor.

En küçük kıvılcım devasa yangınlara dönüşüyor.

Yani artık sadece yangın söndürmeyi değil, yangını doğuran şartları da konuşmak zorundayız.

**

Bir başka öneri ise ilk bakışta şaşırtıcı geliyor.

CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer, ormanlarda keçi ve koyun yetiştiriciliğinin yeniden teşvik edilmesini öneriyor.

Neden?

Çünkü keçiler dip örtüsünü temizliyor.

Yangının ilerlemesini kolaylaştıran kuru otları tüketiyor.

Avrupa’nın bazı ülkelerinde bu yöntem yeniden tartışılıyor.

Belki de yıllarca “ormanlara zarar veriyor” diye inadına uzaklaştırdığımız keçiler, bugün ormanların doğal koruyucusu olabilir.

Bu öneri tartışılabilir.

Katılan olur, karşı çıkan olur.

Ama en azından çözüm arayışıdır.

**

Asıl sorun ise bizim hâlâ aynı soruları soruyor olmamız.

Neden yangın mevsimi başlamadan gerekli hazırlıklar tamamlanmıyor?

Neden riskli bölgelerde daha sıkı denetim yapılmıyor?

Neden her felaketin ardından birkaç gün konuşup unutuyoruz?

Bu sorularla adeta inatlaşıp duruyoruz…

**

Yangın çıktığında kahramanlarımız var.

Alevlerin içine giren orman işçileri…

İtfaiyeciler…

Gönüllüler…

Pilotlar…

Onlara minnet borçluyuz.

Ama gerçek başarı, yangını söndürmek değil, hiç çıkmamasını sağlamaktır.

Çünkü yanan yalnızca ağaç değildir.

Topraktır.

Sudur.

Kuşların yuvasıdır.

Geleceğimizdir.

Ve belki de en önemlisi…

Her yangında biraz da vicdanımız kül oluyor.

**

Peki bütün bunlar bizi neden ilgilendiriyor?

Çünkü yangın sadece Ege’nin, Akdeniz’in ya da Güneydoğu’nun sorunu değil.

Trakya da artık eski Trakya değil.

Son yıllarda kuraklık giderek derinleşiyor.

Meriç ve Tunca’nın debileri zaman zaman tarihi seviyelere geriliyor.

Barajlarımız alarm veriyor.

Toprak susuz kalıyor.

Meteoroloji raporları, sıcak hava dalgalarının daha sık ve daha uzun sürdüğünü gösteriyor.

Yani iklim değişikliği kapımızı çoktan çaldı.

Bugün Edirne’nin ormanları, Lalapaşa’nın meşelikleri, Süloğlu çevresindeki yeşil alanlar, Keşan ve Enez hattındaki ormanlık bölgeler büyük bir felaket yaşamıyor olabilir.

Ama bu, hiçbir zaman yaşamayacağı anlamına da gelmiyor.

Bazen bir sigara izmariti…

Bazen yol kenarına atılmış cam şişe…

Bazen de birkaç dakikalık ihmal…

Yılların emeğini, yüzlerce canlının yaşam alanını ve geleceğimizi küle çevirmeye yetiyor.

Onun için mesele sadece yangın söndürme uçaklarının sayısı değildir.

Mesele, ormanı yanmadan koruyabilmektir.

Ağacı kesmeden yaşatabilmek…

Toprağı kurutmadan koruyabilmek…

İnsanı doğayla yeniden barıştırabilmektir.

Çünkü orman yandığında sadece ağaçlar yanmıyor.

Nefesimiz eksiliyor.

Suyumuz azalıyor.

Toprağımız fakirleşiyor.

Mesele doğayla inatlaşmamak!

ÇERİBAŞI KİRAZI!

Kiraz mevsimi bitti…

Ama yaz devam ediyor…

Geçtiğimiz haziran ayında Enez’in Çeribaşı Köyü’nde Kiraz Hasat Şenliği düzenlendi.

O gün bu yazıyı kaleme almayı düşünmüştüm.

Kısmet bugüneymiş.

Çünkü Çeribaşı’nın hikâyesi, sadece bir kiraz hikâyesi değil.

Yaklaşık yirmi yıl önce birkaç üreticinin deneme amacıyla diktiği kiraz fidanları bugün Avrupa’ya ihraç edilen, coğrafi işaret tescili alan ve Edirne’nin adını sınırların ötesine taşıyan önemli bir tarımsal markaya dönüştü.

**

Bugün Trakya’nın birçok köyü göç veriyor, nüfusu yaşlanıyor, üretim her geçen yıl biraz daha azalıyor.

Çeribaşı ise bunun tam tersini başaran, umut veren bir örnek olarak öne çıkıyor.

Ancak hasat şenliğinde duyduğum bir cümle, kirazın tadından çok daha uzun süre aklımda kaldı.

Köyün acilen bir soğuk hava deposuna ihtiyacı olduğu söylendi.

İşte asıl mesele de tam burada başlıyor.

**

Yıllardır üreticiye aynı şeyleri söylüyoruz.

Daha çok üretin…

Daha çok ihracat yapın…

Markalaşın…

Katma değer oluşturun…

Sonra dönüp bakıyoruz; bütün bunları başaran üreticinin ürününü koruyacak en temel yatırımın hâlâ yapılmadığını görüyoruz.

Biraz garip değil mi?

Coğrafi işaret alıyorsunuz…

Avrupa’ya ihracat yapıyorsunuz…

Marka oluyorsunuz…

Ama ürününüzü en uygun şartlarda muhafaza edecek tesise sahip değilsiniz.

Aslında bu, Türkiye’nin tarım politikalarında yıllardır karşımıza çıkan klasik tablonun küçük ama çarpıcı bir özeti.

**

Üretmeyi başarıyoruz.

Bahçede emek vermeyi başarıyoruz.

Ancak iş ürünü depolamaya, işlemeye, pazarlamaya ve gerçek katma değere dönüştürmeye geldiğinde aynı başarıyı gösteremiyoruz.

Oysa modern tarım artık sadece üretmek demek değil.

Ürettiğini koruyabilmek demek.

Kaliteyi muhafaza edebilmek demek.

Ürünü doğru zamanda doğru pazara ulaştırabilmek demek.

Kısacası, alın terinin karşılığını son kuruşuna kadar alabilmek demek.

**

Çeribaşı kirazı bugün Edirne’nin en önemli tarımsal markalarından biri hâline geldiyse, bu başarı birkaç üreticinin özverisine bırakılmamalı; kalıcı yatırımlarla desteklenmelidir.

Çünkü bazen bir köyün geleceğini belirleyen şey, bir kamyon kiraz değildir.

O kirazı zamanında ve doğru koşullarda muhafaza edecek bir soğuk hava deposudur.

Hasat şenliğinde duyduğum en değerli söz belki de buydu.

Kiraz var.

Üretici var.

Pazar var.

Marka var.

Şimdi sıra, bu başarıyı kalıcı kılacak Çeribaşı’nın baş ağrısı depoda!