
27 Nisan 2026 Pazartesi

Meslek büyüğümüz, duruşuyla “adam gibi adam” Feyzullah Aktan’ı 13 Nisan 2026 Pazartesi günü Keşan’da toprağa verdik.
Bugünden iki hafta önce…
Zaman böyle akıp geçiveriyor…
Yerel basının duayen isimlerinden biri olarak, Önder Gazetesi’ni yarım asırdan fazla ayakta tutmayı başardı.
TEMA Vakfı’nca “Örnek Kıdemli Vatandaş” ödülüne layık görüldü.
Ender bir kişilikti…
Işıklar içinde uyusun…
Onun gibi isimler, bu toprakların hafızasını taşıyordu…
Tıpkı şimdi anlatacağım Enez hikâyesi gibi…
**
Cenaze töreninde, Hersekzade Ahmet Paşa Camii avlusunda Ulaş Demiray ile karşılaştık.
Onu, gazetemizdeki “Enez Mektubu” köşesinden anımsarsınız…
Sohbetimiz, ister istemez eski günlere uzandı.
Dostluğumuz, Enez’in efsane Belediye Başkanı Şevket Kurt dönemine kadar dayanıyor.
Başkan Kurt…
1972’de kurulan Enez Balıkçılık Kooperatifi’nin başına 1977’de geçti ve ilçenin ekonomik kaderini değiştiren adımlar attı.
Göllerin kiralama süresini 3 yıldan 11 yıla çıkardı.
1–2 ton olan yılan balığı üretimi, 35–40 tona fırladı.
Bu sadece bir artış değildi…
Enez’in kaderinin değişmesiydi.
Kooperatif büyüdü; 120 aktif ortak, 15’e yakın çalışan…
Balıkçı kazandı, esnaf kazandı…
Enez kazandı.
Her yıl kurulup vakitsiz patlayan dalyan sorununu, DSİ ile kurduğu ilişkiler sayesinde çözdü.
1600 metre uzunluğunda bir kanal açtırıldı.
İlk yıl, dalyanda yakalanan levrek, kefal ve yılan balığı 20–30 tona ulaştı.
Bu bir rekordu… ve yıllarca sürdü.
TRT’de, Milliyet’te defalarca haberini yaptım…
**
Gala Gölü ayağı da o dönemlerde balıkçının istediği şekilde temizletildi.
Üretim arttı, bölge nefes aldı.
Peki ya bugün?
Konuyu, çok değerli dostum, DSİ Emekli Bölge Müdür Yardımcısı Hüseyin Erkin’e açtım.
Anlattıkları, bir gerçeğin soğuk yüzüydü:
“Meriç Nehri Enez Deltası lagün gölleriyle dünyanın en önemli sulak alanlarından biridir. Gala Gölü ve Dalyan Gölleri önemli bir ekosistem oluşturur.
Bizim dönemimizde Gala Gölü’nü Dalyan Gölleri’ne bağlayan kanal yapılmıştı. Bu döngü özellikle yılan balığı için hayatiydi.
1970’li yıllarda Enez, balıkçılıkla anılır hale gelmişti. Balık üretimi artmış, ihracat yapılır olmuştu.
Ancak zamanla bu ivme kaybedildi…
Yanlış çeltik tarımı Gala ve Dalyan göllerini kirletti.
Ergene Nehri’ndeki kirlilik de Meriç Deltası’nı ve Saros Körfezi’ni tehdit eder hale geldi.”
Gala’nın bugünkü durumu…
Maalesef böyle…
**
Ulaş Demiray ile sohbetimiz sürerken yanımıza Keşanlı gazeteci kardeşim Ömer Çakıcı geldi.
Kendisi Enez’in Küçükevren Köyü’nden…
Biz yılan balığını konuşurken söze girdi:
“Yemeğe bile bulamıyoruz!”
Oysa bir zamanlar ihraç ediliyordu…
Enez’in zenginliğiydi…
Şimdi?
Yılan balığı yok olmadı belki…
Ama Enez’de artık bir hatıraya dönüştü.
Yılan balığı…
Yalan oldu!


Dolu…
Üreticilerin korkulu rüyası…
Özellikle Nisan, Mayıs, Haziran ve Temmuz aylarında en sık görülen doğa olayı…
Süloğlu ilçesinde 10 Nisan’da öğle saatlerinde başlayan ve yaklaşık 20 dakika süren dolu yağışıyla birlikte ilçe merkezi adeta beyaz örtüyle kaplandı…
Bereket, ekili alanlarda herhangi bir olumsuzluk yaşanmadı…
Meslek yaşamım boyunca sayısız dolu olayına tanık oldum.
Ama bir tanesi var ki, 20 yıl olmuştur diyebilirim…
Babaeski ilçesinde festivalin yapıldığı alanda park halindeki onlarca aracın kaporta ve camları, ceviz büyüklüğündeki dolu nedeniyle büyük hasar görmüştü.
Hani “pert” desem yeridir!
Herkes şaşkına döndü.
**
İlkbaharla birlikte Bulgar medyasındaki haberlere göre komşu ülke, 15 Nisan itibarıyla doluya karşı “roketli savunma sezonu”nu başlattı.
Evet, yanlış okumadınız: Roketli.
Tarım ve gıda üretimini tehdit eden doluya karşı geliştirilen bu sistem; Pazarcik’ten Filibe’ye, Stara Zagora’dan Vidin’e kadar uzanan geniş bir coğrafyada yaklaşık 22 milyon dekarlık tarım arazisini korumayı hedefliyor.
Peki sistem nasıl çalışıyor?
Bulutların içine gümüş iyodür gibi maddeler taşıyan roketler fırlatılıyor.
Amaç, dolu tanelerinin büyümesini engellemek ya da etkisini azaltmak.
Yani gökten düşecek felaket, daha yere ulaşmadan “yumuşatılmaya” çalışılıyor.
Üstelik bu sistem yıllardır uygulanıyor ve ciddi ürün kayıplarının önüne geçildiği belirtiliyor.
**
Şimdi dönüp kendimize bakalım.
Türkiye’de dolu yağışı olduğunda ne yapıyoruz?
Çiftçi kaderine bakıyor.
Sigortası varsa hasar tespiti bekliyor.
Yoksa “Allah beterinden saklasın” deyip sezona veda ediyor.
**
Oysa dünyada bu iş sadece Bulgaristan’ın aklına gelmiş değil.
Fransa’da üzüm bağlarını korumak için dolu topları ve bulut tohumlama yöntemleri yıllardır kullanılıyor.
İtalya’da özellikle kuzey bölgelerinde çiftçiler, kendi kooperatifleri aracılığıyla dolu savunma sistemleri kuruyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nde bazı eyaletlerde uçaklarla yapılan bulut tohumlama uygulamaları mevcut.
Çin ise bu işin belki de en ileri örneğini sunuyor; binlerce roket ve top sistemiyle aktif hava müdahalesi yapıyor.
Yani mesele yeni değil.
Mesele, bu yöntemleri ciddiye almak.
**
Edirne’den bakalım…
Trakya’da dolu yağışı demek; ayçiçeğinde, buğdayda, bağda bir yıllık emeğin birkaç dakika içinde yok olması demek.
Hele ki iklim değişikliğiyle birlikte aşırı hava olaylarının arttığı bir dönemde, “nasip” diyerek kenara çekilmek artık bir tercih değil, bir ihmaldir.
Peki biz ne yapabiliriz?
Öncelikle kabul edelim:
Dolu artık sadece bir ‘doğal afet’ değil, aynı zamanda yönetilebilir bir risktir.
Trakya’da pilot bölgeler seçilerek dolu savunma sistemleri kurulabilir.
Tarım ve Orman Bakanlığı koordinasyonunda üniversiteler ve meteoroloji birimleriyle ortak projeler geliştirilebilir.
Kooperatifler aracılığıyla çiftçinin sürece katılımı sağlanabilir.
Ve en önemlisi, “olmaz” demekten vazgeçilebilir.
Komşu roket atıyor, biz hâlâ dua ediyoruz.
Elbette dua edelim.
Ama tedbir de alalım.
Çünkü gökten ne yağacağı belli olmaz…
Dolunun yere düşmeden neye dönüşeceği biraz da insanların elinde.
Gerisi boş!


Edirne Kent Konseyi’nin geçtiğimiz günlerde düzenlediği “Edirne’de Peyzaj Uygulamaları” panelinde akademisyenler konuştu, belediye anlattı…
Biri “işin doğrusu bu” dedi, diğeri “biz zaten öyle yapıyoruz” diye yanıtladı.
Peki, Edirneli ikna oldu mu?
Tartışılır.
**
Trakya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı ve T.Ü. Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Beste Karakaya Aytin net konuştu:
“Ağaç dikmek yetmez, doğru planlamak gerekir.”
Yani mesele yol kenarına fidan sıkıştırmak değil…
Kenti baştan sona bağlayan bir yeşil sistem kurmak.
Kısa vadeli değil, en az 20 yıllık bir akıl…
Şimdi soru şu:
Edirne’de yapılanlar gerçekten böyle bir planın ürünü mü?
Yoksa “dik gitsin” anlayışının biraz daha makyajlanmış hâli mi?
**
Trakya Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Peyzaj Mimarlığı Bölüm Başkanı ve T.Ü. Çevre Sorunları Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Doç. Dr. Sergun Dayan açık açık söyledi:
Meyve ağaçları şehir içinde sorun…
Fazla su isteyen türler yanlış…
Dar kaldırımlara ağaç dikmek ise doğrudan hata…
Panelin en can alıcı noktası ise şu cümlede özetlendi:
“Her ağaç her yere dikilmez.”
Yani yıllardır gözümüzün önünde yapılan bazı uygulamalar bilimsel olarak pek de savunulabilir değil.
**
Gelelim meselenin en tartışmalı kısmına:
Budama…
Edirne Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürü Pınar Kırımlı Tabak diyor ki:
“Estetik değil, güvenlik.”
Fırtına riski var…
Ağaç dışarıdan sağlıklı görünür ama içten çürümüş olabilir…
Bu yüzden sert budama gerekli…
Kâğıt üzerinde mantıklı.
Ama sahaya indiğinizde manzara biraz daha farklı.
Sonuç olarak panel, Edirne’deki tartışmayı bitirmedi; aksine daha görünür hâle getirdi.
Edirne’de mesele ağaç dikmek değil…
Doğru ağacı, doğru yere, doğru yöntemle dikmek ve en önemlisi o ağacı doğru şekilde yaşatmak.
Gölge büyüyor ama tartışma da onunla birlikte büyümeye devam ediyor.

**
Söğütlük Orman Parkı Millet Bahçesi’ne yürüyüşe giden bir vatandaşın çekip geçen hafta Haber Merkezimize gönderdiği fotoğraflar görenlere “Kaskınızı takmadan gitmeyin” dedirtecek cinsten.
Dallar kırılmış…
Kopmuş…
Ama yere düşmemiş.
Ağaçta asılı duruyor.
Altından insanlar geçiyor.
Çocuklar, bebek arabaları, yaşlılar…
Ve hemen yanında bir tabela:
“Dikkat, ağaç dalları düşebilir.”
**
Bu tabela beni alıp taa Kastamonu’ya kadar götürdü.
“Daş düşebülü, ayu çıkabülü” (Taş düşebilir, ayı çıkabilir) tabelası, Kastamonu’nun ormanlık ve dağlık bölgelerinde yer aldığı rivayet edilen mizahi bir uyarı levhasıdır.
Meşhur tabela, bölgenin yaban hayatının yoğunluğuna ve dağlık yapısına mizahi bir atıftır.
Edirne’deki de ondan farksız…
Yoksa izahı var; mizahı yok!
Yani, iş ciddi…
Trakya ağzıyla:
“Abe dal düşebilir beyaa!”


Seçim lafı bir düştü mü memleketin ortasına…
Bilin ki mutfakta bir şeyler ters gidiyordur.
Baskın, ara, erken, zamanında…
Adı ne olursa olsun, seçim tartışması yeniden ülkenin gündeminde.
Bu kez fitili ateşleyen CHP lideri Özgür Özel oldu.
Ara seçim çağrısı…
Kimi “siyasi hamle” dedi, kimi “nabız yoklama”…
**
Adalet Partisi’nden İlhami Ertem 4 Nisan 1978’de vefat edince Edirne’nin vekil sayısı 3’e düştü.
Bundan tam 47 yıl önceydi…
Edirne dahil Konya, Manisa, Muğla ve Aydın olmak üzere 5 ilde, 14 Ekim 1979’da ara seçim kararı alındı.
İki yıl önce, yani 1977 seçimlerinde oy patlaması yapan Ecevit iktidarda…
Ülke 70 cente muhtaçken başa geçmişti.
Sandığa gidilen o günlerin manzarası neydi?
Mazot yokluğundan otobüsler kalkmıyor…
Yağ yok…
Tüp yok…
Kuyruk var…
Karaborsa var…
Ve en önemlisi:
Geçim derdi var!
Aradan geçen bunca yılın ardından gerçekten değişen ne?
**
Bugün?
Etiketler değişti, sıkıntı aynı kaldı.
Raflar dolu ama cepler boş…
Kuyruk yok belki…
Ama herkes görünmez bir kuyruğun içinde: Geçim kuyruğu.
O gün “yağ kuyruğu” vardı, bugün “fiyat kuyruğu”…
Değişen sadece şekil.
**
1979’da sandık kuruldu.
Seçim öncesi…
O yıllarda partiler mitinglerini Selimiye Meydanı’nda gerçekleştiriyordu.
Edirne’ye ilk gelen ana muhalefet partisi Adalet Partisi’nin Genel Başkanı Süleyman Demirel oldu.
Tarih, 17 Eylül 1979.
Meydan hıncahınç dolu.
Demirel’e büyük moral…
Demirel’den 6 gün sonra, 23 Eylül 1979’da bu kez Selimiye Meydanı’nı CHP Genel Başkanı ve Başbakan Bülent Ecevit doldurdu.
Onda da meydan hıncahınç dolu.
Ecevit’e de büyük moral.
Peki sonuç?
**
Ve seçim günü geldi çattı:
Sandıklar açılınca Adalet Partisi’nde oy patlaması, CHP’de ise şok yaşandı…
Kırat 5’te 5 yaptı.
Seçim sonuçları iktidarı öyle bir sarstı ki, hemen ardından 42. Hükümet düştü, Bülent Ecevit başbakanlıktan oldu.
Süleyman Demirel’in o meşhur sözü bir kez daha doğrulandı:
“Tencere her hükümeti sallar!”
Ve o tencere, sadece mutfakta değil, sandıkta da kaynadı.
**
Bugün Özgür Özel’in çıkışıyla yeniden bir ara seçim ihtimali konuşuluyor.
Gerçekleşir mi?
Ama tartışma sürüyor.
Ve daha önemlisi:
Ekonomi yine başrolde.
**
Şimdi soru şu:
1979’da olduğu gibi…
Tencere yine sandığı etkiler mi?
Yoksa bu kez tencere kaynar… ama sandık susar mı?


Hudut Gazetesi’nin arşivini karıştırıyorum…
Tarih: 6 Mayıs 2025.
Edirne’nin olimpiyatlarda yarışan ilk kadın sporcusu, dünya şampiyonu judocu İlknur Kobaş Tepe, İl Genel Meclisi’nde konuşuyor.
Söyledikleri basit ama sarsıcı: Salon sporlarına destek yok.
Daha da önemlisi…
Başarılı sporcuya bile destek yok.
Uluslararası arenada derece yapan sporcuların dahi federasyonlardan yeterli desteği alamadığını söylüyor.
Ama asıl dikkat çektiği yer başka:
Edirne’de spora ayrılan kaynakların neredeyse tek bir alana yönelmesi…
Futbol.
Ve ardından soruyor:
“Edirne’mizden kaç tane üst düzey sporcu çıktı? Üst liglerde kaç futbolcumuz var?”
Sahi, kaç tane var?
**
Bir tarafta minderin üstünde, tatamide, parkede ter döken çocuklar…
Diğer tarafta milyonların konuşulduğu futbol kulüpleri.
Edirne’de denge çoktan bozulmuş durumda.
Yıllardır aynı refleks:
“Edirnespor’u ayağa kaldıralım.”
Peki sonuç?
18 yıl aradan sonra çıkılan lig…
Ve şimdi, 6 yıl sonra yeniden amatör lige dönüş.
Küme düşmesi haftalar öncesinden kesinleşmiş bir tablo.
Onca para, onca umut, onca zaman uçup gidiyor.
**
İşin daha çarpıcı tarafı şu: Aynı kaynaklarla kaç sporcu yetiştirilebilirdi?
Kaç genç hayatını değiştirebilirdi?
Bir sporcunun uluslararası başarı elde etmesi için gereken destek, çoğu zaman bir futbolcunun yıllık maliyetinin bile altında.
Ama biz ne yapıyoruz?
Bir kişiye değil…
Bir sisteme değil…
Bir alışkanlığa yatırım yapıyoruz.
Adı: Futbol.
**
Oysa mesele sadece Edirne değil.
Türkiye’nin birçok şehrinde aynı hikâye yazılıyor.
Salon sporları; basketbol, voleybol, judo, güreş, masa tenisi…
Hepsi “kendi yağında kavrulmaya” bırakılıyor.
Sonra da çıkıp diyoruz ki: Neden dünya çapında sporcu çıkaramıyoruz?
Çünkü aramıyoruz.
Çünkü desteklemiyoruz.
Çünkü görmek istemiyoruz.
**
İlknur Kobaş Tepe’nin sözleri aslında bir serzeniş değil…
Bir tespit.
Hatta bir uyarı.
Diyor ki: Aynı parayla bir sporcunun hayatı değişir.
Bu cümle basit değil.
Bu cümle, bir şehrin spor politikasını sorgulatır.
**
Şimdi soralım: Edirne bir spor kenti mi?
Yoksa futbol hayaline yatırım yapan bir şehir mi?
Bir gencin kaderi neden sadece topa vurmasına bağlı olsun?
Minderde kazanan, raketiyle yükselen, potaya basan, filesiyle parlayan çocuklar neden görünmez?
**
Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:
İnadına futbol mu?
Yoksa gerçekten spor mu?
**
Çözüm mü?
Zor değil aslında…
Yerel yönetimler kaynakları çeşitlendirecek.
Esnaf ve sanayi tek bir kulübe değil, farklı branşlara destek olacak.
Okullar salon sporlarına yönlendirecek.
Ve en önemlisi…
Başaran sporcu yalnız bırakılmayacak.
**
Edirne’nin önünde iki yol var:
Ya bir topun peşinden koşmaya devam edecek…
Ya da bir sporcunun hayatını değiştirmeye karar verecek.
Tercih bizim!