
İmamoğlu’nun Silivri’den gönderdiği ve CHP mitinglerinde okunan mektuplar değil sadece bu yazıya sebep.
T24’teki Cansu Çamlıbel röportajı ve hemen ardından Cumhuriyet gazetesinde yayınlanan açıklamalar da cevap zarureti doğurdu.
Çarşambaları ‘Cuma hutbesi’ gibi okunan İmamoğlu’nun mektuplarını ve gazetelerde yayınlanan açıklamalarını muhatap alması doğaldır ismiyle müsemma bu köşenin münhasıran ‘demokratik siyaset’ kapsamındaki hassasiyetleri gereği…
‘Çarşamba mektupları’ üzerine söylenecek pek şey yok zira İmamoğlu’nun başta kendisini unutturmamak ve haksız gördüğü tutukluluğuna dair savunma amaçlıdır.
Biz de altını çizelim: İmamoğlu’nun tutuklu yargılanmasından dolayı kamuoyunda oluşan algı negatiftir. Kendisine haksızlık yapıldığı, bir siyasi operasyon yönündeki kanaat yaygın şekilde kendini göstermektedir.
Bu kanaati, İmamoğlu’nun yanı sıra tutuklu çokça CHP’li belediye başkanlarının varlığı da kuvvetlendirmektedir.
Lakin zaman içinde ortaya dökülen bilgi ve belgeler, yargılama sürecindeki savcılık iddianameleri, İmamoğlu’nun mağdur pozisyonunda tereddüt yaratmaktadır.
Yine de buna iktidarın algı operasyonu gözüyle bakan da az değildir ve ağırlıklı CHP üye ve seçmeninden oluşmaktadır.
AKP’nin iktidarda kalma amaçlı yıllardır abandığı toplumu kutuplaştırma politikalarının sonuçlarındandır bu ve şüphesiz her iki kutup için de geçerlidir. Diğer bir ifadeyle, rasyonel düşünce yerini duygusal yaklaşımlara terk etmiştir.
Bu durum, sadece ülkede demokratik siyasetin zemin kazanmasında engel teşkil etmemekte, ülke yönetiminde reaksiyoner siyasetin kanıksanmasına ve dolayısıyla kitlelerde vurdumduymazlığa yani hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair bir düşünceye de yol açmaktadır.
Çamlıbel’in röportajda öne çıkardığı şu Ekrem Bey saptamaları ile devam edelim…
//Herkesin dilinden kültürüne ve inançlarına kadar eşit yurttaşlığı hissedeceği bir süreç, Türkiye’ye en büyük sıçramayı yaşatacaktır. Demirtaş’ın dediği gibi, Diyarbakır’da bir Amedspor-Trabzonspor maçında buluşmalıyız. Çözüm komisyonunu geleceğimin pazarlık edildiği bir yer olarak görmüyorum, görülmesine de izin vermem. Sürece destek vermeye devam edeceğiz.//
CHP merkez yönetiminin ne yapıp yapamayacağına izin verme yetkisi, “İmam’ın Cumhuriyet Halk Partisi” başlıklı yazımızın teyididir. Teşekkür ederiz.
Merak edenler veya hatırlamak isteyenler için linkini buraya bırakıyorum: https://hudutgazetesi.com/yazarlar/imamin-cumhuriyet-halk-partisi/
Mamafih bu ayar verici ifadeniz pek karşılık bulmadı Ekrem Bey.
CHP’nin sürece verdiği destek gelişmeleri uzaktan izlemekten ileri gitmedi. İmralı ziyaretine katılmayarak sürece mesafesini de net koydu CHP, ya da koymak zorunda kaldı.
Ayrıca süreç, zaten birçok yönden sorgulamaya açıktı. Suriye’de ABD’nin SDG politikasındaki değişiklik ve özellikle Bahçeli’nin durumdan vazife çıkaran son açıklamaları, sürecin yapay niteliğini daha görünür kıldı.
O halde İmamoğlu’nun yukarıdaki sözleri ne anlama geliyor tribünlere seslenmekten öte?
Ciddi boyutta sorunlu ve abartılı ifadeler de var: “…en büyük sıçrama…” özensiz bir tespit değil mi, değerli okur?
Şu klişeleşmiş “eşit yurttaşlık” lafının da DEM ile son yerel seçim ittifakına dayalı nabza şerbet babında kullanıldığı apaçık. Çünkü ülkede “eşit yurttaşlık” sorunu kapsamlıdır ve DEM Parti’nin siyasi zihin haritasına bırakılamaz.
Popülist bir dil üzerinden, masaya konulan serpme mezeler misali nokta atışlar ile ortaya bıraktığınız lafların alıcısı muhakkak olacaktır; fakat farklı bir profil çizme çabasındaki bir siyasetçi iddianızı sürdürmekte gün gelir size ayak bağı olur Ekrem Bey.
Nitekim sahicilik/inandırıcılık/güvenilirlik gibi değerlerin şahsınızda eğreti durduğuna dair kamuoyunda oluşan algı gözden kaçmayacak mertebeye doğru ilerlemektedir.
Bunda, seçildiğiniz ilk günden beri İBB’de israfı önlemeyi başat gören yönetim politikanıza rağmen sizin ve etrafınız hakkındaki yolsuzluk iddialarının boyutu önemli bir yere sahiptir.
Tüm bunları iktidarın bir oyununa indirgeyerek de işin içinden çıkmanız zor görünüyor. Toplumsal hafıza kayıtlarının zaman içinde silineceğine güveniyorsanız o başka.
Çamlıbel söyleşisindeki şu iddianız da sorunlu Ekrem Bey.
// Eğer adaylıkta ısrar ediyorsa; 15,5 milyon insanımızın iradesine halel getirmeyecekti, sandıkta karşıma çıkmaktan korkmayacaktı. (…) Ekrem İmamoğlu’nun katılamadığı, özgür bir şekilde yarışamadığı bir seçim, Cumhurbaşkanı’nın meşruiyetinin bittiği bir seçim olur. On milyonların, Ekrem İmamoğlu yerine adaylaştığı bir seçime dönüşür.//
Hemen belirtelim: Ekrem İmamoğlu’nun katılmadığı, özgür bir şekilde yarışmadığı bir seçimin meşruiyet sorunu olmaz, yanlış bir çıkarımdır; bir hüsnükuruntudur.
CHP’nin koyduğu sandıklara on milyonların verdiği oy o günlerin koşullarında gerçekleşmiştir; bugünün dinamikleri farklıdır, ilerde neler olacağını kestirmek ise hiç kolay değildir.
Ekrem Bey! Sıkça kullandığınız “korkaklık, cesaret, mertlik” gibi sözcükleri bir siyasi jargona dönüştürmenizin şöyle bir mahzuru var: Bir kere sabun köpüğü ifadelerdir; halka hoş gelebilir, doğrudur.
Ancak, içinde bulunduğunuz durumda oldukça hafif kalıyor. Halkla ilişkiler uzmanlarının önerdiği her şeyi kolayca kullanırsanız, akıl süzgeciniz tembelleşir, ‘sokma akılla’ hareket eden bir siyasetçi izlenimi verirsiniz. Oysa iz bırakmak için önce kendiniz olacaksınız, ayaklarınız kendi gücünüzle yere sağlam basacak.

Muhakkak farkındasınızdır: “Her şey çok güzel olacak” sloganı artık boşlukta sallanıyor. Halkın sıkıntılarını istismar eden, boş umut pompalayan bu sloganı uzun zaman kullandınız. Slogan müellifini de CHP Parti Meclisi’ne alarak ödüllendirdiniz. Anlık yarattığınız bu heyecanlı mesajdan geriye ne kaldı?
Miting meydanlarında terennüm edilen, Bertolt Brecht’in Nazilere karşı muhalifler tarafından ve çeşitli coğrafyalarda faşist, totaliter, otoriter rejimlere karşı da kullanılmış “Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber ya hiç birimiz” sloganının son kullanım tarihi ne zaman?
Kuşkusuz kitleleri zinde tutar, ajite eder, heyecan verir ama neticede sandıkta değişecek bir iktidar yapısında isabetli midir?
Evet, algı yaratarak, kitle psikolojisine dayalı sloganlar üzerinden yürütülen bir siyasi mücadelenin sürdürebilirliği tartışmalıdır.
Halkla ilişkiler uzmanlarının mahzur görmediği böylesi popülist ifadeler eşyanın tabiatından kaynaklıdır. Diğer bir ifadeyle, onlar, sadece seçim kazandırmaya odaklı varlık gösteren profesyonellerdir. Bir siyasetçiyi diş macunu, çocuk bezi, bulaşık deterjanı gibi, bir mal gibi pazarlamakta sakınca görmezler.
Kendini halkla ilişkiler uzmanlarının yönlendirmesine, popülist siyasi dilin cazibesine kaptırmanın bir bedeli olabileceğini hiç hesaba katmıyorsunuz, topun gelişine zevkle vuruyorsunuz Ekrem Bey.
Cansu Çamlıbel’in yazılı gerçekleştirdiği mülakatta şu saptamalar da bir şeyler söylüyor…
//Ekrem Bey’e yazarken (çünkü bu koşullar altında başka türlüsü mümkün değil), hayatımda kendisiyle ne dışardayken ne de içeri girdikten sonra hiç söyleşmediğimi fark ettim. Yüz yüze konuşabilseydik mutlaka ki bambaşka bir şey okurdunuz. Ancak kendisiyle bu ilk mülakatımda fark edeceksiniz ki kalemi de belagati kadar kuvvetli.
Küresel düzenin geldiği yeri analiz ederken siyaset bilimci Samuel Huntington’ın ‘demokratikleşme dalgaları’ tezine yaptığı atıf dikkate değer. İmamoğlu’nun “Tarih bir sarkaç gibidir. Bugün bu sarkaç insan doğasının karanlık taraflarının ön planda olduğu bir yere doğru gidiyor. Biz ve bizim gibi düşünenler sayesinde sarkaç yakın bir zamanda mutlaka yön değiştirecek” sözleri sadece bir temenninin değil bir iddianın da tezahürü.//
Alıntıladığımız, Çamlıbel’i fevkalade etkileyen ‘yazılı mülakat’ İmamoğlu’nun kaleminden mi çıkmıştır hakikaten?
Evet, köşemizin naturası icabı şüpheci bir yaklaşım…
Değerli okur görüşü bu sorunun cevabına önemli katkıdır…
Esirgemeyiniz efendim!